RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN ONBEŞ YILLIK SUSKUNLUĞU

 

25 yaşındaki Peygamberimiz, 45 yaşında zengin bir kadın olan Hz. Hatice ile evlendi. Aristokrat Hz. Hatice, dört deve karşılığında işe aldığı yoksul işçilerinden biri olan Peygamberimizi temizliği, güvenilirliği ve ahlakî üstünlüğü nedeniyle seçmede gerçekten büyük bir fedakârlık yapmıştı. Bu cömertliğin ödülü olarak tarih onun adını, yazıya geçtiği en parlak sayfaların başına kaydetti. Serveti için kocasını gözden çıkarmış olan Hz. Hatice, şimdi kocası için serveti gözden çıkarıyordu. Kader, bu fedakârlığın mükâfatı olarak bu 45 yaşındaki kadını Hicaz’da Peygamberimizin eşi, Hz. Zehra’nın annesi, Hz. Ali’nin hemşiresi yapıyor.

Hiçbir zaman bu fedakârlığa karşılık bu kadar ödül, kimseye verilmemiştir.

Peygamberimizin hayatı değişiyor. Kararit’te Mekkelilerin koyunlarını güden Hz. Ebû Tâlib’in yetimi, şimdi Hz. Hatice’nin kocasıdır ve onun develerini idare etmektedir. Peygamberimiz, müreffeh bir hayata başlar.

Bugünlerde Mekke’de birtakım haberler dolaşmaktadır. Abdülmuttalip’in ölümünden sonra herkes, Mekke’nin liderliği ve Kâbe’nin perdedarlığı iddiasında bulunmaya başlar. Haşimoğullarına rakip çıkmıştır. Kureyş’in büyük aileleri arasında düşmanlık ve reKâbet baş göstermiş, Mekke’yi parçalanma ve dağılmayla tehdit etmektedir. Öte yandan Kâbe’nin saygınlığı, Kureyş’in nüfuzu ve Beytullâh sorumlularının gücü bu perişanlık içinde gittikçe zayıflamaktadır. Bazı Yahudi ve Hıristiyanlar, özellikle Kureyş ileri gelenlerinden bir kısmı Kureyşlilerin dinine açıkça dil uzatmaya başlamışlardır. İnsanlar arasında dinsizlik ve inanç zayıflığı görünmeye başlamıştır. Şam, Yemen ve Hire’ye gidip gelen gruplar, yeni sözler söylemekte, rahiplerden duyduklarını tekrarlamaktadırlar. Varaka bin Nevfel, Osman bin Huveyris, Zeyd b. Amr ve Abdullah bin Cahş, “TANRILAR BAYRAMI” törenlerine katılmamışlar, üstelik putlara alenen dil uzatmışlardır.

Hz. Hatice’nin amcası Varaka bin Nevfel, Hıristiyan olur, hatta İncil’i Arapçaya tercüme eder. Karısının yüzünden Şam’a ve Irak’a kaçan Zeyd bin Amr, Mekke’ye döndüğünde putları resmen “güçsüz taş parçaları” diye niteler. Derler ki: Geldi, Kâbe’nin yanında, Lât ve Uzza’nın gözleri hizasına durdu ve yüksek sesle

“Allahım! Hangi yolu sevdiğini bilsem sana o şekilde ibadet ederim; ama bilmiyorum.” demiştir.

Hz. Hatice’nin akrabası olan Osman bin Huveyris, Kostantiniye’ye gidip Hıristiyan olmuştur. Roma kayseri, onu Mısır kanalıyla Mekke’nin yöneticisi yapmak ve böylece Mekke’yi imparatorluğa bağlamak istemiştir. Halk onu Mekke’den çıkardıktan sonra o, Gassanîlere sığınmış ve onların desteğiyle Mekke’nin ticaret yolunu kesmek istemiştir. Fakat daha sonra Mekke halkı Gassanîlere rüşvet vermişler; neticede Osman zehirlenmiş ve planları suya düşmüştür.

Sâd’ın hikayesi, Mekke’de her yerde dilden dile dolaşır: Birisi develerini Sâd’a vakfetmek için onun önüne getirir. Develer putun yakınına varınca ürküp kaçar, her birisi çölün bir köşesine dağılır. Öfkeli adam develerin peşine düşer, fakat onları bulamaz. Yorgun ve kızgın bir halde geri döner, bir taş alıp şiddetle Sâd’ın kafasına vurur ve şöyle feryat eder: “Sana Allah’tan bir iyilik gelmez.” Sonra pişman olur ve şu şiiri okur:

“Bizi birleştirsin diye Sâd’ın yanına geldik, fakat o bizi birbirimizden ayırdı. Artık Sâd’ın takipçisi olmayacağız. Yoksa Sâd, yerin bir köşesine düşmüş, hayır söylemekten de şer söylemekten de aciz bir taş parçasından başka bir şey mi?”

Adiy bin Hatem ve Filis putunun hikâyesi herkesi hayrete düşürmüştür:

Filis’in sorumlusu Sayfi, Alimoğulları kabilesinden Malik bin Gülsüm’ün komşusu olan bir kadının “dişi deve”sini alır ve Filis mabedine vakfeder. Kadın Malik’in eteğine yapışır. Malik çıplak bir ata biner, mızrağını alıp Sayfi’nin peşinden koşar ve deveyi ondan geri alır. Sayfi, putun karşısında ona beddua eder ama Malik’e hiçbir zarar dokunmaz. Adiy bin Hatem ve bu olayı izleyen başka bir adam putperestlikten vazgeçer ve Hıristiyan olur. Ama bu arada Peygamberimizin adı geçmez. Bu çok ilginçtir. Biz birinci el tarihî belgelerde hiçbir zaman Peygamberimizin putlar önünde tapındığını veya başkaları gibi devrinin dinî şenliklerine katıldığını görmüyoruz. Fakat o asla putlarla alay eden, onlara ve müşriklere açıkça dil uzatan kimselerin yanında yer almamıştır. Bu onun hayatının en karmaşık ve sıra dışı düğümlerinden biridir. Çünkü hayatının kırkıncı yılının 27 Recebinden itibaren (Miladî 610 ağustos) putlara karşı tehlikeli ve sert bir isyana kalkışan ve putlara en ağır ifadelerle saldıran bir kimse, bu dini eleştirme konusunda daha önce şehrinin ve toplumunun diğer birçok aydınıyla ağız birliği yapmamış veya en azından halk arasında zayıf imanlı olarak suçlanmamış olamaz.

A. TOYNBEE der ki:

“Tarihin dâhilerinin (Bununla, bir hipotez, teori veya kanun keşfetmiş olan felsefe veya bilim dâhilerini değil, toplum ve medeniyet hayatında yeni bir tarih meydana getirmiş olan dâhileri kast eder.) hayatı iki belirgin merhaleye ayrılır: Birisi, “TOPLUMDAN KOPUŞ” merhalesi, diğeri “TOPLUMA DÖNÜŞ” merhalesidir. Birinci merhalede toplumuna tahammül edemeyen kişi, ondan uzaklaşır ve kayıplara karışır. Uzaklaşma devresi kısa veya uzun sürebilir. Sonunda kabul ederek topluma geri döner, risâlet görevine başlar. Bu dönüşte adam artık bambaşka birisidir. Kendiliğinden başka birisi olmuştur. Musa, Kıptîyi öldürdükten sonra toplumdan kaçıyor. Kayboluş yıllarından sonra kardeşi Harun’la birlikte peygamber kılığında geri geliyor. Giden Musa, Firavun karşıtı bir devrimcidir. Buda, saltanat, eğlence, dans, içki ve şehveti bırakır ve kayboluş yıllarından sonra Nars’a devrimci bir peygamber kisvesiyle geri döner. Sdartha adlı bir şehzade olarak gittiği yerden Buda olarak geri döner. Mani de böyledir.

Ama Peygamberimiz 25 yaşından 40 yaşına kadar Mekke’yi terk etmemiş olmasına rağmen onun hayatı da Toynbee’nin dediği gibi iki dönemden oluşur. Toplumdan uzaklaşması ve topluma dönüşü onun gizemli iç dünyasında ve heyecanlı ruhunda gerçekleşmiştir. Onun Hirâ ve Sevr mağaralarındaki tek başına tefekkür dönemi, Mekke’den, onun putları, âdetleri, gelenekleri, ilişkileri ve hayat tarzından uzaklaşma dönemidir. Hirâ’dan çevresinde Mekke’nin yayıldığı vadiye doğru koşması, büyük tarihçinin deyişiyle “tarihle buluşmak için aşağı inmesi” topluma dönüş döneminin başlangıcıdır. Ama asla Peygamberimizin şahsı gözlerden kaybolmamıştır.

Diğer peygamberler de toplumlarından uzak kaldıkları uzun süre içerisinde tedricî olarak ruhsal ve fikrî bir eğitim geçiriyor ve kendilerini yavaş yavaş risâlet görevlerine hazırlıyorlardı. Eğer tarih, toplumu terk ettikleri dönemde onlarla temas halinde olabilseydi, şahsiyetlerinin normal ve genel durumdan rehberlik ve peygamberlik aşamasına nasıl dönüştüğünü ve onlardaki bu büyük düşünce, ruh ve ahlak devrimi öncüllerinin neler olduğunu bize söyleyebilirdi. Nitekim Buda’nın hayatında bu şahsiyet değişimi, efsanevî ve mitolojik bir şekilde anlatılmıştır: Onun ormanların derinliğinde ölüm, hastalık, cahillik, yoksulluk ve zulüm tanrılarına karşı tek başına verdiği mücadele, prens Sdarta’nın Buda olma hikayesidir.

Mekke halkı, Peygamberimiz ile her gün ilişki halindeydi. Peygamberimiz de Mekke sosyal hayatının bütün faaliyetlerine ve toplantılarına katılıyordu. Ukaz ve Mucne pazarlarına gider, dört yıl süren Ficar savaşlarına katılır, Darunnedve’ye gidip gelir, Kureyş başkanlarıyla Kâbe’de sohbet eder. Kâbe’nin yeniden inşası ve Hacerülesved’in yerleştirilmesi esnasında Kureyş önderleriyle işbirliği yapar. Kaside dinler, diğer Araplar gibi şiir ve şairler hakkında konuşur, tanışır ve görüş ortaya koyar. Peygamberimiz, seçkin bir şahsiyet olduğu 25 ile 40 yaşları arası nispeten uzun olan bu dönemde Kâbe’nin sucusu ve perdedarı, Kureyş’in en kutsal ve nüfuzlu dinî şahsiyeti Abdülmuttalip’in torunu, Mekke’nin en zengin ve saygın kadını Hz. Hatice’nin kocasıdır. Bundan dolayı onun en ufak bir hareketi ve tepkisi toplumda yankı bulur. Nasıl olur da Abdülmuttalip’in torunu putperestlikten nefret ettiğini sergiler, Kureyş’in dinî toplantılarına katılmaz da Kureyş onu fark etmez ve halk, Kureyş dininin en üstün yetkilisi, Kâbe’nin yöneticisi ve Kâbe ziyaretçilerinin sorumlusu olan bir hanedanın, Abdülmuttalip’in bu zayıf inançlı evladını anlamaz, anlasalar bile pek önem vermez ve bunu büyük bir sapıklık görmez?

Tarihten edindiğimiz bilgilere göre, İslam’ın ve Kur’an’ın Peygamberimizi ile pek bağdaşmadığı halde, cahiliye döneminde Peygamber’in şahsiyeti ile ilgili olarak nakledilen mucize ve kerametlere rağmen Peygamberimiz bu on beş yıl boyunca olağanüstü bir şahsiyet, din düşmanı bir unsur, Hıristiyanlık, Yahudilik, Mani dini ve Zerdüştîlik gibi yeni ve yabancı fikirlerin, mistik Doğu ekollerinin, Yunan ve İskenderiye felsefelerinin etkisinde kalan bir aydın veya zihinleri kendisine çeken sıra dışı bir düşünür olarak tanınmamıştır. Üstelik onun ailevî soyluluğu, ahlakî üstünlüğü ve güvenilirliği, fikri ve itikadî yönlerinden daha çok belirgindir.

Maurice de Barres’in güzel ifadesiyle,

“Aydınlar, yerine şuur koymadan vicdanlarını kaybeden kimselerdir.”[1] Peygamberimiz Mekke’de bir aydın olarak ünlenmemiştir. Onda vicdan, fikirden daha çok belirgindir.

Ona verilen “EMİN/DÜRÜST” lakabı, toplumun onun kişiliği hakkındaki kanaatini yansıtıyor. Mekke’nin dört dâhisi vardır ama bunlar arsında Peygamberimiz yer almaz:

Muaviye bin Ebu Süfyan,

Muğire bin Şube,

Amr bin As

Ziyad bin Ebihi’dir.

Dışarıya gidip gelenler, meşhur şair, tüccar ve kervancılar vardır ama Peygamberimiz onların arasında da yoktur.

Yahudilik ve Hıristiyanlığa aşina olanlar ve bilginler arasında sayılanlar, Varaka bin Nevfel, birkaç şair ya da Arap olmayan ünlülerden ibarettir. Peygamberimiz onların içinde de değildir. Dalgalı muhayyile sahibi, yüksek tabiatlı ve ince ruhlu kimseler vardır. Adları tarihe geçmiştir. İnsanlar onları herkesten daha anlayışlı kabul eder. Peygamberimiz onların arasında da yoktur.

OSMAN BİN HUVEYRİS, ZEYD BİN AMR, MALİK BİN GÜLSÜM ve ADİY BİN HATEM gibi putlara dil uzatan, Kureyş dinine muhalefeti başlatan ve putperestliği resmen terk eden kimseler vardır. Peygamberimizi onların arasında da göremeyiz.

Araplarca olgun kabul edilen yani eğitimli, okçuluk ve yüzme bilen kimseler vardır. Bunlar tarihin tanıdığı birkaç kişidir. Peygamberimiz onların arasında da yer almaz.

Okuma yazma bilen, dolayısıyla dinlerin kitaplarından ve başkalarının fikirlerinden haberdar olan sekiz on kişi vardır. Peygamberimiz onların arasında da yoktur.

Bundan dolayı kesin olan şudur ki Peygamberimiz ne şair, ne eğitimli, ne “kâmil”, ne yeni dinlerin etkisi altında olan birisi, ne yeni düşüncelere ve dış dünyaya aşina, seçkin Arapların üstün zekâlılarına mensup bir kimse, ne bilgin, ne önünde düşünce gücü ölçüsünde eğilen, yeni fikirler üreten ve miras kalmış sapık inançları anlayan küstah aydınlar kulübü üyesidir.

Peygamberimiz sadece ve sadece emin yani güvenilirdir. Şefkatli, soylu, doğru ve güvenilir bir kimsedir. Bunlar tamamen bireye ait ahlakî üstünlüklerdir. Siyasal, sosyal ve dinî düşünce açısından da bir üne sahip değildir. Onda görülen tek değişiklik şudur:

Yirmi beş yaşına kadar hayatını yetimlik, sıkıntı, yoksulluk, çöl şartları ve çobanlık ile geçirmişken şimdi zengin bir kadın ile evlendikten sonra müreffeh bir hayata, sıcak bir yuvaya ve çocuklara sahip olur. Son yarım asırdaki devrimleri ve çağdaş devrimci toplumları SINIF PSİKOLOJİSİ açısından incelediğimizde ve toplumumuzdaki siyasî akımlarda yer alan çeşitli sınıflara mensup bireylerle doğrudan ilişki kurduğumuzda çok önemli bir sosyal psikoloji meselesiyle karşılaşmaktayız.[2] Bireyler, kendi sınıflarını değiştirip bir üst sınıfa yükseldiklerinde muhafazakâr olurlar ve mevcut duruma, statükoya hoşgörüyle bakarlar. Hatta derin düşünceli ve yedinci göbekten aydın olsalar ve kendi toplumlarının zamanına, şartlarına ve durumlarına karşı çıksalar bile kalben ve fiilen ondan yana tavır alırlar, devrimden ve güvenliğin alt üst olmasından korkarlar. Çünkü onlar müreffeh hayatlarını mevcut duruma borçludurlar. Şehre göçüp orada sanayi işçisi veya devlet memuru olan köylüler ve aşağı sınıftan orta sınıfa yükselen bireyler, devrimci ve eleştirel ruhlarını kaybedip sağcı olurlar. Avrupa’daki siyasî tecrübe, itinalı etütlere ve istatistikî verilere dayanarak, ekonomik göstergelerin halkın ekonomik durumunun daha iyi olduğunu, siyasî göstergelerin politik eğilimlerin sağa kaydığını ve sağcıların başan şanslarının daha çok olduğunu gösterdiğini ispatlamıştır. Tersi de mümkündür. Savaş sonrası Fransa, bu durumun açık örneğidir.

Yirmi yıl öncesinde sosyalistlerin ve komünistlerin çoğunlukta olduğu parlamentoda şimdi De Golcüler, hatta onlardan daha sağcı olanlar çoğunluğu oluşturmaktadır. Fransa ekonomisinin bu yirmi yıldaki yükseliş eğrisi, bunu çok güzel açıklamaktadır. Günümüzde Batı kapitalizmi, mantıken Marks’ın öngördüğü gibi şekillenmesi gereken gelişme halindeki proletarya devrimi vasıtasıyla meydana gelecek bir iç patlamayı önlemek için “işçilerin refah seviyesini yükseltmek” şeklindeki en makul yolu benimsemiştir. Sosyal sigorta, düzenli maaş artışı ve işçinin buzdolabı, radyo, ev, gaz, banyo, kalorifer, sinema, tiyatro, plaj ve araba gibi çağdaş hayatın nimetlerinden faydalanmasına imkan sağlanması, onda yalancı bir sömürülmemişlik ve mahrum bırakılmamışlık hissi uyandırır, sosyal ve ekonomik adaletin gerçekleştiği duygusunu oluşturur, kompleks ve öfkelerinin yumuşamasına vesile olur ve düşüncede devrimci bile olsa pratikte muhafazakar olmasını sağlar. Buna bakarak “Kapitalizm akıllanıyor.” denmektedir. Çünkü kendisini korumak için işçiyi burjuvalaştırmaya kalkışmıştır. Bu da Marks’ın Alman, İngiliz, Fransız ve Amerikan kapitalizminin işçi devrimi ve komünizmle yıkılacağı şeklindeki bilimsel ve mantıksal öngörüsünün gerçekleşmemesine yol açmıştır. Bugün gelişmekte olan geri kalmış ülkelerde dahi statükoyu korumak ve tehlikeyi gidermek için köylünün ve işçinin anarşi kaynağı olmak yerine konfora kavuşmasına, güvenliğin ve huzurun sağlanmasına yönelik olarak orta sınıf oluşturmaya çalışılmaktadır.

Peygamberimiz şimdi ekonomik hayat bakımından müreffehtir. Çok çocuklu fakir amcasının evinde sıkıntı çeken yoksul genç, şimdi Mekke’nin zenginleri arasında yer alır. Sınıf değiştirmiş, amburjuvaze olmuştur. Doğal olarak sebat ve emniyeti koruması, muhafazakâr olması gerekir. Hâkim rejimi ve statükoyu sağlamlaştırmak için çalışmasına da Osman bin Huveyris, Zeyd bin Amr ve Malik bin Gülsüm gibi bozguncularla iş birliği yapmaz; mutlu, huzurlu ve müreffeh hayatını tehlikeye atmaz.

Peygamberimizin 25 yaşından 40 yaşına kadar süren on beş yıllık hayatı bunu gösterir. O bu dönemde iyi ve hoş kalabilmek ve başını derde sokmamak için sadece bireysel ahlak ilkeleriyle yetinir.

Eğer 610 yılı 25 Recep gecesi [3] olayı gerçekleşmemiş olsaydı tarih, Abdülmuttalip, Ebusüfyan, yedi şair, Osman bin Huveyris, Vakara bin Nevfel ve İran ile Şam arasını o günlerde Hicaz ve Mekke üzerinden geçen birkaç ticaret kervancısını hatırlardı ama Abdullah oğlu Muhammed’in adını kesinlikle unuturdu. Ne Peygamberimizin ne de Abdullah’ın tarihin gözünde bir çekiciliği vardır. Onlar tarihin ilgisini çekecek bir iş yapmamışlardır. Bugün tarih, çölde yaşayan, fakirlik ve zayıf bir dadı olan Ebuzüeyb kızı Halime’den bile bahsediyor; yetim bir çocuğun sütanneye verilmesini, bir Arap delikanlısının çobanlığı, yoksul bir gencin orta yaştaki zengin bir kadınla evlenmesini ve daha birçok detayı bu kadar ciddiye alarak muhafaza ediyorsa bunun tek nedeni “o geceki olay”dır.

Bundan dolayı tarihin tanıdığı kadarıyla Cahiliye devrindeki Peygamberimiz, ne az ne çok işte budur.

Ama tarih her şeyi biliyor mu? TARİH SADECE OLAYLARI NOT EDER, YALNIZCA GÖRÜNEN OLAYLARI VE SEMBOLLERİ BİLİR. BİR İNSANI ANCAK DIŞTAN TANIR, ONUN İÇİNE NÜFUZ EDEMEZ.

Acaba şimdi tarihin yardımıyla Peygamberimizin iç dünyası hakkında bilgi edinebilir miyiz? En azından yarın ilginç bir devrimin üssü olacak bir ruhun derinliklerinde neler olup bittiğini anlayabilir miyiz? Bu soruların cevabı tamamen olumsuzdur. Çünkü tarihçinin nesnel ve kesin delil ve belgeler dışında bir şeye dayanma hakkı yoktur.

Fakat bildiğimiz ve kesin olarak inandığımız bir şey varsa o da şudur: Peygamberimiz, Mekke’de miladî altıncı yüzyılın sonlarıyla yedinci yüzyılın ilk on yılında, yüzünde, yeni bir düşünce getireceği, yeni bir proje ortaya koyacağı, büyük bir harekete liderlik edeceği, şaşırtıcı bir düşünce ekolü kuracağı, insanlık tarihine yön vereceği, dünyanın büyük siyasî güçlerini ve medeniyetlerini kendi düşüncesine bağlayacağı, gelecek toplumlarda derin devrimlere ilham kaynağı olacağı ve güçlü ve parlak bir medeniyet inşa edeceği okunan bir adam değildir.

Tarihin, yedinci yüzyılın ilk yıllarında, Abdülmuttalip’in torunu ve Hz. Hatice’nin kocası olan bir kişiden bu tür beklentilerinin olduğunu ve onun alnında böyle bir geleceği okuduğunu söylemek çok yanlış olacaktır.

Bu yıllarda tarih, gözünü “içinden bir adam gelecek ve elini yeninden çıkaracak” diye büyük üniversitelerin kapısına, MEDAİN, KOSTANTİNİYE, İSKENDERİYE, REHA, NUSAYBİN ve ATİNA gibi medenî şehirlerin girişine dikmişti. Kesinlikle o bu yıllarda, dünyaya yeni bir şekil verecek ve önüne başka bir yol açacak kayıp önderini İran, Roma ve Yunanistan’ın medenî, gelişmiş, güçlü, bilgin, sanatçı ve filozof insanları arasında arıyordu. Farzımuhal, eğer suskun ve unutulmuş Arabistan çölünden bir koku almışsa akıl, geleceğin o büyük devrimcisini geçmişi ve medeniyeti olan ve şimdi bile güngörmüş, dünya siyasetinin büyük karışıklıkları içine düşmüş ve olgunlaşmış bir halkı bulunan Mutlu Arabistan’da (Yemen); İran’ın yanı başında ve İran medeniyetine âşinâ olan Hire’de veya Rumlarla içli dışlı olan ve putperestlikten kurtulup Hıristiyanlığa geçen Gassan’da aramak gerektiğine hükmeder. Mevlana’nın deyişiyle, Şeyh Ebul Hasan Harakanî’nin doğumundan önce geçtiği Harakan Köyü’nde onun kokusunu aldığını söyler:

“Dedi ki buraya dostun kokusu geliyor

Bu köyün içine padişah geliyor.

Tarihin, şahın bu Mekke’den, bu Kureyş’in içinden çıkacağını anladığını farz edelim. O zaman kimlerin yüzünde bir parıltı belirir? Zeki insanların, şairlerin, İran ve Roma’yı bilenlerin, bilginlerin ve zihinlerine yüksek düşünceler ve yeni Hıristiyanlık girmiş olan kimselerin yüzünde Asla Abdullah’ın oğlunu, Hz. Hatice’nin kocasını takip etmeyecektir.

Ama tarih, kendi hallerinde yollarını gözleyen kimselerin, onun hiçbir zaman bakmadığı bir köşeden yukarı çıktıklarını unutmuştur. Defalarca tekrarlandığı halde tarih, Filistin, Mısır, Arabistan ve Mezopotamya çöllerinde güttükleri birkaç koyunun başında sessizce oturup düşüncelere dalan, kendilerini yalnızlık ve tefekküre kaptıran o fakir gençlerin, hem kendi yazgısını hem de dünyaya hükmeden kahramanların yazgılarını, medeniyetleri, toplumları, düşünceleri ve duyguları nasıl değiştirdiklerine hâlâ şaşmaktadır.

Bu defa tarih, yetim ve yoksul Kararit çobanıyla randevulaşır. Bir kez daha, belki son defa bugün bazılarının varlığını hissettikleri çözülmez gerçek tecelli eder: İnsanlığın eğitim sistemi ve medeniyet, “en gizemli ve en üstün İnsanî yeteneği,” dalgalarını medenî bilginler ve düşünürler tarafından eğitilen kalıplaşmış beyin sisteminin kavrayamadığı bu varlığın hakikatlerini anlamak için felç eder ve öldürür.

Abdullah’ın oğlu sadece güvenilir kişidir, başka hiçbir şey değil. Ondan öne çıkan şey ne beyin, ne bilim, ne okul eğitimi, ne sanatçı tabiat, ne filozofça mantık, ne de olağanüstü zekâdır. Onda yalnızca koyu bir vicdandır. Böyle bir toplumda güvenilir olmak, onun için münferit bir faziletten ibaret olamaz. Üstelik onun ruhunun derinliğinde tezahürlerinden birisi doğruluk olan gizemli bir kaynaktır. Hiçbir eğitim ve öğretimin kirletmediği aynı gizemli kaynaktan daha sonraları zamanı ve var olan her şeyi içinde boğan dalgalar kabarmış, fırtınalar kopmuştur.

Güvenilir Peygamberimiz, kendisini böyle bir gelecek için hazırlamamıştır. Çünkü ondan haberdar değildir. O sadece mutlak bir kabullenmedir, başka hiçbir şey. Bu yeteneği hayatının süt emmeden kırk yaşına kadar olan süresi boyunca kazanmıştır. Onun sade ve macerasız hayatının tek rehberi, an ve doğal fıtratıdır. ONDA GÖRÜLEN TEK ÇABA İYİLİK, GÜZELLİK VE HAYRA DOĞAL OLARAK MEYLETMEK VE KÖTÜLÜK, ÇİRKİNLİK VE ALÇAKLIKTAN KAÇINMAKTIR. BU ONUN DİNİDİR. FİLOZOFLARIN BAHSETTİĞİ ŞEYLERİ OKUMAMIŞTIR; ARİFLERİN DÜŞÜNDÜĞÜ ŞEYLERDEN HABERSİZDİR; HIRİSTİYANLARIN, YAHUDİLERİN, ZERDÜŞTÎLERİN, MANİHEİSTLERİN VE MAZDEKLERİN BENİMSEDİĞİ, PROPAGANDASINI YAPTIĞI VE UĞRUNDA MÜCADELE VERDİĞİ ŞEYLERİ DUYMAMIŞTIR; İRAN’I, ROMA’YI, KOSTANTİNİYE’Yİ, İSKENDERİYE’Yİ, MEZOPOTAMYA KENTLERİNİ, MEDAİN’İ, PARİS’İ, ISFAHAN CEYİ’Nİ VE DİĞER MAMUR VE MEDENÎ ŞEHİRLERİ GÖRMEMİŞTİR. OKUMA YAZMA BİLMEZ, OKULA GİTMEMİŞTİR, DIŞANYA YOLCULUK YAPMAMIŞTIR, BİLGİNLER VE DÜŞÜNÜRLERLE OTURUP KALKMAMIŞTIR.

ÖZETLE, ONDA VİCDAN AKILDAN DAHA GÜÇLÜDÜR. BEYNİ ÜMMİ BİR ARAP ERKEĞİNİN BEYNİ KADAR BASİTTİR. AMA GÖNLÜ VE RUHU İNSANI DEHŞETE DÜŞÜRÜR. AMA BU RUH HENÜZ GÜN YÜZÜNE ÇIKMAMIŞTIR. BUNDAN NE KENDİSİ HABERDARDIR NE DE BAŞKALARI.

 

BAŞLANGIÇ

Abdullah’ın oğlu, Hz. Hatice’nin kocası Peygamberimiz, şehirdeki gündelik hayatın tantanasından uzaklaşmak, kendi kendisine düşünmek, oruç tutmak, inzivaya çekilmek ve ruhunu toplum hayatının kirlerinden, şöhret ve rızık telaşından, ev, aile, sokak ve çarşının rahatlık ve zevklerinden arındırmak için bu yılki Ramazan ayında da Hirâ’ya gitti. Yılda bir şehri terk etmek, inzivaya çekilmek ve yalnızlığa ve tefekküre dalmak o asırda Peygamberimize has bir tutum olmadığı için bu işin onu bizzat sıra dışı yaptığı ve insanların ondan gelecek bir söz ve iddiaya gözlerini diktiği söylenemez. Aksine bu bir gelenekti. Kureyşli Hanifler çoğunlukla böyle yaparlardı.[4]

Peygamberimiz, diğerleri gibi bir süre inzivada yaşamak için bu yıl da Hirâ mağarasına gitti. Bu yıl da mağarada tek başına oturup kendisi, geçmişi, geleceği, başkaları, İbrahim’in Evi, putlar, putlara tapanlar, Araplar, insanlık, yer, gök ve varlık hakkında düşünüyor. Sonra dışarı çıkıp saatlerce Hirâ dağının üzerinde mağaranın etrafında dolaşıyor; dağın vakarını, çölün sessizliğini, berrak Arabistan göğünün ihtişam ve suskunluğunu ve sessizce konuşan, ışıklı pencereler gibi insanın hayat ve yaratılışın etkisiyle daralmış bakışlarını sonsuzluğa doğru götüren yıldızlar kümesini seyrediyor.

Dağın sessizliğinde dolaşan adamın ayak sesleri o gece birden kesildi. Ruhunda sonsuz olarak düğümlenen uzun ve dertli düşüncelerden yorgun düşmüş bir halde mağaraya döndü ve meraklı bakışları gidecek bir yer bulamadan göklerden ve uzaklardan onu bekleyen gözlerine geri geldi. Biraz oturdu, tekrar dakikalarca kendi kendine düşündü ve kendinde hissettiği o yabancıyı beklemeye durdu. Var olan bir şeyi bulamamanın verdiği üzüntüyle uykuya daldı.

Ansızın uykudan sıçrıyor; sanki biri boğazını sıkıyormuş gibi neredeyse ölümü hissediyor. Kapıldığı dehşet o kadar şiddetlidir ki onu hâlâ anlayamaz. Boğazını sıkan gizli el onu bırakır. Gözlerinin önünde bir kâğıt görür. Sanki evrenin bütün zerrelerinden, tüm varlığından kopup gelen gizemli bir ses:

OKU!

Okuyamıyorum.

Tekrar öldüğü hissini verecek şekilde boğazını sıkar. Yine aynı ses:

OKU!

Okuyamıyorum.

Yine boğazını ölüm hissi verecek şekilde sıkıp bırakır. Yine aynı ses:

OKU!

Ne okuyayım?

“Yaratan Rabbinin adıyla oku. O insanı kan pıhtısından yarattı. Oku, Rabbin cömerttir. Kalem ile öğretti, insana bilmediği şeyleri Öğretti. [5](96/Alak Suresi 1-5)

Bitti, bütün varlık birden durdu ve sessizliğe gömüldü. Geride Peygamberimiz, mağara, sessizlik ve yalnızlık kaldı. Korkusu gitti. Mağaradan dışarı fırladı, aşağı doğru koşmaya başladı. Sanki ruhuna her yönden korku yağıyordu. Kendisini eve atmak için hızla koşuyor. Aklını kaybetmekten korkuyor. Gök suskun… Birden onun gece göğün ortasında tekrar belirdiğini hissetti. Sanki onunla konuşuyor. Korktu, yüzünü başka tarafa çevirdi, onu yine gördü. Sanki her yerdeymiş gibi her taraftan o çıkıyordu. Durdu.

Ne yapmalı?

Izdırap ve korku, ruhunu tahammül edilemeyecek derecede sıkıyor. Onun gecikmesine canı sıkılan Hz. Hatice, birini onu aramaya gönderdi. Adam onu bulamadan geri döndü. Göğü suskun, yeri durgun gören Peygamberimiz, eve varabilmek için dağın yamacındaki taşlıkları hızla geçiyor.

“Hatice, üstümü ört, üstümü ört, üzerime su dök!”

Titrer.

Artık konuşamaz.

Bir köşeye yığılır. Hz. Hatice, üzerine bir yorgan örter. Sanki nöbet geçiriyormuş gibi ateşlidir. Yorgana sarındı. Bir süre geçti. Rahatladı.

Gözlerini, yanında oturmuş acısına ortak olan şefkatli eşi Hz. Hatice’nin üzerine açtı. Hz. Hatice’nin şefkatli ve acılı gözlerinden yakınlık ve güven duygusu aldı. Hz. Hatice susmuş, onu seyrediyordu. Peygamberimiz de susmuş onu seyrediyordu. Konuşmaya dermanı yoktu. Dakikalar böyle geçti.

“ Hatice, bana ne oluyor?”

“Ne oldu, bilmiyorum. Yoksa cinler bana zarar vermiş olmasın? Yanlış bir şey yapmaktan korkuyorum. Ben kâhin olmak istemiyorum.

Kocasına inanan ve kendisinde iyilik, sevgi ve doğruluktan başka bir şey görmediği Peygamberimizi hatadan masum kabul eden Hz. Hatice, bu sefer de 15 yıl önceki gibi kendisini zor bir gelecek bekleyen bu adamın rahmet meleği oldu ve onu teselli etti:

“HZ. HATİCE’NİN CANINI ELİNDE BULUNDURAN ALLAH’A YEMİN OLSUN Kİ ALLAH SENİ KÜÇÜK DÜŞÜRMEYECEKTİR. SEN HERKESE ŞEFKAT GÖSTERİR VE İYİLİK YAPARSIN. BU KADAR SIKINTI ÇEKTİN. MİSAFİRLERİNİ EN GÜZEL BİÇİMDE AĞIRLARSIN. HAK YOLUNDA ZORLUKLARA KATLANMAKTAN KAÇINMAZSIN. SEN İYİSİN. BEN SENİN GÖRDÜKLERİNİN HAYIR OLDUĞUNDAN EMİNİM. ALLAH SENİ KENDİSİNE ÇAĞIRMIŞ. GÖNLÜNÜ SAĞLAM TUT.”

Peygamberimiz, hakşinas gözlerle, her zaman kendisi için birçok sevgi, teselli ve fedakârlık kaynağı olan Hz. Hatice’nin huzurlu ve şefkatli yüzüne bakıyordu. Sakinleşti. Kendisinde şiddetli bir konuşma arzusu hissediyordu. Yorganın içinde kıvrılıp uykuya daldı. Bu onun son uykusu idi.

Hz. Hatice, yaşlı, bilgin ve aydın görüşlü amcası Varaka bin Nevfel’i görmek ve uzun süre önce putperestliği bırakıp Hıristiyanlığa girmiş ve bu sözlere aşina olan bu insanla eşinin olayını konuşmak için yerinden kalktı. Peygamberlerin hayat hikâyesini ve vahyin onlarla ilk temas şeklini duymuş ve okumuş olan Varaka, onun sözlerine iman ederek ve Peygamberimizin Hirâ’daki serüvenini Musa’nın Sina dağında yaşadıklarına benzeterek yeğeni Hz. Hatice’ye ümit verir:

“Canımı elinde tutan Allah’a yemin olsun ki eğer söylediğin gibi ise Musa’ya inen Yüce Namus ona da inmiştir. O bu ümmetin peygamberidir. Söyle, içi rahat olsun.?

Hz. Hatice, eşinin yaşadıklarına duyduğu ümit ve imanla, onun maceralı büyük geleceğine ilişkin korku ve ızdırap duyarak döndü. Peygamberimizi yorgana sarındığı gibi uyur halde buldu, yavaşça yanına oturdu. On beş yıldır ruhunu aşkıyla ısıttığı, kendisini ve her şeyini uğruna feda ettiği bir adamın yüzünü seyrediyor ve ne zaman kalkıp yeni hayatını başlatacak diye düşünüyordu.

Ne olacak?

Onun ve ailesinin başına neler gelecek?

Allah onu ne ile görevlendirecek?

İnsanlar ona karşı nasıl bir tutum sergileyecek?

Onu seyrederek bu düşüncelere dalmışken Peygamberimiz birden sarsıldı, titremeye başladı. Zor nefes alıp veriyordu; sanki birisi boğazını sıkıyordu. Yüzünden iri ter taneleri akıyordu. Yataktan kalktı ama uyanık değildi. Sanki gizli bir acının etkisiyle kendi kendisine kıvranıyordu, içinde âniden o tanıdık sesi duydu. Kesin ve buyurgandı, insan sözüne benzemiyordu:

“Ey örtüye bürünen! Kalk ve uyar! Rabbini yücelt. Elbiseni/gönlünü temiz tut. Çirkin işlerden uzak dur. Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma. Rabbin için sabret. ” (74/Müddessir Suresi 1-7)

Peygamberimizin ruhunda ümit, ihtişam ve güven duygusu canlandı. Kalktı. Açıkça yeni bir hayatın eşiğinde ve fizikötesi gizemli bir dünya ile temas halinde olduğunu hissediyordu. Kendisini, ona ağır ve önemli risâlet görevini yeniden daha açık bir şekilde gösterecek olan gelecek ilişkiler için hazırladı. Onun macerası Mekke’de yankılandı ve hızla ağızdan ağza dolaştı. Küçük bir şehrin daha çok bir araya gelerek saatlerce havadan sudan konuşan, hurma sütü içen ve gıybet eden işsiz, sorumsuz ve rahat insanları için bu olay ne kadar ilgi çekici ve oyalayıcıdır. Normal insanlar onu hayret ve tereddütle anlamaya çalışıyor ve onun hakkında meraklı meraklı konuşuyorlardı ama böyle bir olayın daha çok kendileriyle ilgili olduğunu gören kabile başkanları konuya ciddiyetle eğildiler.

Abdullah’ın oğlu, Abdülmuttalip’in torunu, Hz. Hatice’nin kocası, Ebû Tâlib’in yetimi peygamber olduğunu mu iddia ediyor? Ona vahiy mi geliyormuş? Şu bizim Peygamberimiz dün geceden beri peygamber mi olmuş?

Ne acayip iddia!

Böyle bir adam değildi. Sakin, dürüst ve soylu bir adamdı. Ömrünü sadakat ve inançla Kâbe’ye hizmet ederek geçirmiş olan Abdülmuttalip’in torunu böyle sözler sarf eder mi?

Dinin ocağında eğitilmiş biri nasıl dinsiz olabilir ve kâfirce iddialarda bulunabilir?

Hayası, temizliği, alçakgönüllülüğü ve güvenilirliğiyle tanınan bir adam nasıl böyle yalanlar uydurabilir? Hayır. O yalancı bir adam değil. Büyülenmiş ve cinlere yakalanmış. Onu cinler yoldan çıkarmış.

Hayret ve merakla sorulan bu sorular gitgide alaya dönüştü. Mekke’nin yeni gündemi buydu. Gruplar halinde insanlar ve özellikle kavmin ileri gelenleri Kâbe’nin etrafında oturup Peygamberimizin macerasını konuşuyorlar, içki içiyorlar, latife yapıyorlar ve kahkahalarla gülüyorlardı. Burada herkes gözünü, yeni bir fıkra ve tatlı bir latifeyle meclisi ısıtacak, insanları güldürecek ve herkesin Peygamberimiz ve davası hakkındaki şiddetli alay, yuhlama ve yargılama arzusunu tatmin edecek latifeci, hoşsohbet ve şakacı ağızlara dikmişti.

Peygamberimizin yeni hayatının en zor anları gelip çattı. Yolunu gözleyen belalar ve sıkıntılar tek tek gerçekleşmeye başladı. Şehir top yekün alay, suçlama ve dedikoduyla dolmuştu. Dışarı çıkamıyordu. Bütün dünyada sadece iki ümit kaynağı, iki sevgi ve dostluk sığınağı vardı:

Birisi, büyük Hz. Hatice, temiz Ali, Zeyd, değerli oğlu, sevgili kızlan Zeynep, Rukiye, Ümmügülsüm ve küçük Fatıma ile paylaştığı evi; diğeri ise musibetlere ve insanların suçlama ve düşmanlığına karşı tahammül gücü veren Hirâ idi.

Peygamberimiz, alay, sövgü, iftira ve kahkaha gürültüleri arasından kendi adını duyduğu Mekke’yi terk etti ve büyük bir ümitle dağa tırmandı. Bütün ruhunu ve gönlünü O’na teslim ediyordu. Pür dikkat bekliyordu. Adım adım kendisini O’nun huzurunda buluyordu. Dağın kenarına ulaştı. Durdu. Her yeri yorgun ve istekli bakışlarla inceliyordu. Bakışları yeri, göğü, ufku ve her yanı dolaşıyordu.

Hiçbir haber yoktu.

Kendisini mağaranın içine attı, o gece durduğu aynı noktayı dikkatle seçti ve oturdu. Bakışları ateşli bir şekilde mağaranın içi ile dışı arasında gidip geliyordu. Ayağa kalkıyor, oturuyor, eğiliyor. Acı saatler, böylesine susuz ve bitkin bir beklemede olabildiğince yavaş ilerliyordu. Sanki zaman durmuştu. Ne korkunç, sessiz ve suskun bir halde geçiyordu. Tabiat dilini yutmuş, konuşmuyordu; sanki ölmüştü.

Peygamberimiz gitgide ümitsizleşip sakinleşiyordu. Ateşi ve çarpıntısı soğuyordu. Izdırap ruhunu vahşice sıkıyordu. Nefes borusu tıkanmıştı. Bağırmak, bir şey istemek ve konuşmak istiyordu ama yapamıyordu.

Boğazını sıkan düğüm yeniden çözüldü. Ağlamaya başladı. Ayağa kalktı. Mağaradan çıktı. Halsiz, yorgun ve bitkin düşmüştü. Gök aynı şekilde dilsiz, Ay aynı şekilde suskundu. Mağaraya döndü. Sonra mağaradan çıkıp aşağıya doğru koştu.

Ümitsizdi.

Gürültü ve düşmanlık dolu Mekke, ayaklarının altında, vadinin dibinde, Kâbe’nin etrafında dağınık halde duruyordu. Evler intikam dolu onu beklemekte, bütün pencereler yüzüne kapanmış, hayâsız ve günahkâr şehir, aptal ve dilsiz putlar etrafında rahat ve huzurlu bir şekilde uyumakta. Yarın tekrar kalkacak, Peygamberimizle uğraşacak, onu konuşacak, ona gülecek.

O gece Peygamberimiz ümitsiz bir halde uyudu. Yarın olunca Mekke uyandı ve işine kaldığı yerden devam etti. Gece olunca Peygamberimiz bir mesaj alırım ümidiyle yeniden dağın yolunu tuttu, seher vaktine kadar uyanık kaldı ama yine ümitsiz geri döndü. Her zaman olduğu gibi Mekke onunla uğraşıyor, o da Hirâ’dan gelecek mesajı bekliyordu.

İşkence dolu günler ve beklentili geceler art arda gelip geçiyordu. Mağara aynı şekilde suskun, tabiat aynı şekilde dilsiz ve göklerin kapısı yüzüne kapalı idi.

Üç yıl geçtiği halde bir tek mesaj gelmedi.[6] Vahiy kesilmişti. Bu üç yılın her ânının ağırlığı, Peygamberimizin göğsünü, ona ölümü temenni ettirecek ölçüde daraltıyordu. Sonuçsuz bekleyişlerin canını sıktığı ve ıssız mağarada saatlerce yılan sokmuş gibi kıvrandığı gecenin suskun ve karanlık derinliklerinde, defalarca içinden, ölümün kendisini ruh törpüsü üzüntünün pençesinden kurtarması için oradan vadinin dibine atlama düşüncesi geçti.

Peygamberimizi bitkin bırakan tek şey, insanların alay etmesi, Mekke aristokratlarının düşmanlık yapması ve onun kendinden bıkması değildi. Çünkü onun sıkıntılar içinde pişen ve olgunlaşan büyük ruhu her musibeti içinde eritir, hiçbir darbenin onu sarsmasına imkân vermezdi.

Peygamberimizi en çok üzen şey vahyin kesilmesiydi.

Acaba dostu onu unutmuş mudur?

Artık onunla konuşmayacak mı?

Acaba Peygamberimizde bir hata görmüş de risâleti ona teslim etmekten vaz mı geçmiştir?

 Artık mesaj gelmeyecek mi?

Acaba onun risâletini sadece bu ilk mesajla anlayıp ona göre davranması istenmiş de o bunu yapmamış mıydı?

Acaba bir görev verilmiş de o bunu fark etmemiş miydi?

Acaba onu bu intikamcı Mekke’de onun vahşi halkı içinde savunmasız mı bırakacaktı?

Acaba onu yapayalnız mı koyacaktı? Yakalandığı bu uçurumda elinden tutmayacak mı?

Onu unutacak mı?

Üç yıl böyle geçti. Ümitsizlik ve perişanlığın zirvesindeyken bir gün, ızdırap verici düşünce ve ürkütücü soru yağmuru altında oturduğu, derin bir ümitsizliğe kapıldığı ve geleceğinin karanlık ve ürkütücü ufkunu seyrettiği bir sırada aniden güçlü bir elin şiddetle boğazını sıktığını hisseti. Vücudu titremeye başladı, ağırlaştı. Kıvranıyordu. Sanki gizli bir dertten dolayı acı çekiyordu. Kızaran yüzünü iri ter damlaları kapladı, sakinleşti. İçinde, kendisiyle şefkatli ve buyurgan bir şekilde konuşan ve yangında denemek için üç yıl önce gönlüne kor bıraktığı adama şimdi geçmişinde kalan iki tabiat olgusuna yemin ederek güven veren üç yıl önceki o tanıdık sesi duydu:

“Kuşluk vaktine ve sakinleştiğinde geceye yemin ederim ki Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı.

Gerçekten ahiret senin için dünyadan daha hayırlıdır.

Pek yakında Rabbin sana verecek, sen de memnun olacaksın.

O seni yetim bulup barındırmadı mı?

Şaşkın bulup yol göstermedi mi?

Fakir bulup zenginleştirmedi mi?

Öyleyse yetimi sakın ezme. İsteyeni azarlama. Rabbinin nimetini anlat. ” (93/Duha Suresi)

Peygamberimiz ümitle ayağa kalktı ve hemen çetin risâlet yoluna samimi olarak adım attı. En yüce insanî özellikleri en aşağılık ve donmuş vahşi ruhlara yerleştirmekle; gelişmiş Roma ve İran medeniyetlerinde Atina, Kostantiniye, Medâin ve İskenderiye düşünürlerinin bile henüz elde edemediği en yüksek fikirleri akıllarının üst limiti develerinin hörgücünden öteye gitmeyen kimselerin beyinlerine sokmakla ve tarihin, adını anmaktan utandığı bir kavmi tarihçilerin hâlâ gözlerini kamaştıran muhteşem bir tarihin kurucuları haline getirmekle görevlendirildi.

O, bitkinin dahi yeşermekten korktuğu ölüm kusan sessiz çölde ve süreklilik bilmez bu yakıcı ve dalgalı kum denizinde, tevhid temeline dayalı, dört duvarı eşitlik, adalet, özgürlük ve aşktan oluşan ve içinde insanların para, güç ve kan tanrılarının egemenliğinden bağımsız olarak yaşadığı sağlam bir şehir kuracaktır.

 

Kaynak:

ALİ ŞERİATİ, İslam Nedir, Muhammed Kimdir, İstanbul, Fecr Yay. 2009, s.464-481

 

RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN GÖZÜNDE VE GÖNLÜNDE KADIN

 

Bu konuda çok söz söylenmiştir ama daha söylenecek çok şey vardır.

Söylenenler ya düşmanın yalan, iftira, saçma ve tarih!

Gerçekleri çarpıtan sözleridir ya da dostun sözleridir.

Dostun sözleri, genelde meseleleri zamanın ve zamane insanının hoşuna gidecek şekilde açıklamaya ve yorumlamaya yönelik çabalardır. Her ikisi de gerçekten başka bir şeyi aramayan ve hakikat dışında bir taassubu bulunmayan araştırmacıyı araştırmadan müstağni kılmaz.

Kadın meselesi, ister duygusal açıdan, ister toplumsal açıdan olsun, bizim çağımızda da söz konusudur, ilim bu problemi henüz çözemediği için, ister istemez inanç aşamasında kalmıştır. Bundan dolayı ilmin kesin olarak cevaplayamadığı diğer bütün meseleler gibi kadın meselesi de mecburen felsefe, din, gelenek, zevk ya da ihtiyaç tarafından açıklanır. Bu yüzden her ekol, her dönem veya her toplum bir şekilde onun hakkında konuşur. Doğal olarak bu konuyu Peygamberin hayatında incelemek isteyenler, kendilerini, (genel düşünce tarzı manasındaki) felsefe, din, gelenek, zevk ve ihtiyaç etkenlerinin ürünü olan önyargı bağından kurtaramamışlardır.

Bu yüzden erkeğin toplum, hayat ve duygudaki kadın anlayışı, zamandan ve çevreden çok etkilenir. Her dönemde ve toplumda özel bir şekle bürünen böyle bir mesele hakkında ilmî araştırma yapmak o kadar zordur ki eğer araştırmacı görüşünü kendi zamanının ve çevresinin inanç, gelenek ve zevklerinin etkisinden arındırmaz ve büyük hocam Profesör Jacque Berque’in deyişiyle, başka bir döneme ve başka bir çevreye ait olan bir meseleyi kendi zaman ve çevresinin bakış açısıyla inceler ve ölçerse hem gerçeği göremez hem de boş yere konuşmuş olur.

Çeşitli açılardan incelenebilecek olan kadın meselesi, zamana ve çevreye o kadar bağlıdır ki onun en insanî usul ve adetlerinden birçoğu başka bir zamanda ve çevrede insanlık karşıtı bir cinayet olarak şekillenebilir.

Birden fazla kadınla evlilik de böyledir. Kuşkusuz çağımızın vicdanı, kadına yönelik böyle çirkin bir aşağılamadan dolayı çok yaralıdır. Fakat geçmişte, özellikle ilkel toplumlarda bu ilke, çocuklarıyla birlikte sıcak, güvenli ve sağlıklı bir aile hayatından yoksun olan birçok mahrum ve himayesiz kadına, fakirlik, perişanlık ve fesadın tehdit ettiği geleceğini o dönemde kadın ve çocuğun tek sığınağı olan bir erkeğin himayesinde kurtarma ve geçmişte genellikle erkekleri takip eden kızıl ölüm ile hamisini kaybeden ve sarsılan aileye yeniden toparlanma imkânı veriyordu.

Çarşaf da böyledir. Günümüzde çarşaf, kadının elini ayağını bağlayan bir nesne olarak anlaşılmakta ve çağımızın ruhu onu kadın için çirkin ve aşağılayıcı bir şey görmektedir. Fakat geçmişte çarşaf, kadının toplumsal kişilik alameti, sosyal itibar göstergesi, izzet ve saygınlığının koruyucusu olarak görülüyordu. Bu anlayış köy toplumlarında ve şehrin geleneklere bağlı itibarlı ailelerinde hâlâ devam etmektedir.

İslam’da kadın hakları meselesi son yıllarda bazı araştırmacılar tarafından incelenmiştir. Ben burada onların söylediklerini tekrarlamayacağım.[7] Fakat kesin olan şudur ki tarihin büyük düşünür ve ıslahatçılarının çoğu kadını ya görmezlikten gelmişler ya da ona değersiz bir şey gibi bakmışlardır. KADININ YAZGISIYLA İLGİLENEN VE ONA İNSANÎ ONURUNU VE SOSYAL HAKLARINI GERİ VEREN YALNIZCA PEYGAMBERİMİZDİR. Kadına ferdî mülkiyet hakkı ve ekonomik bağımsızlık kazandırmıştır. Erkeği kadının geçimini temin etmekle yükümlü kılmıştır. Hatta ona kendi çocuğunu emzirmeye karşılık olarak kocasından ücret alma hakkı tanımıştır. Mehir verme yükümlülüğü, her ne kadar günümüzde reddedilse de kadının şahsiyetinin göstergesi ve geleceğin uğursuz ihtimallerine karşı ekonomik garantidir. Ayrıca kadınla erkeğe dinî ve hukukî alanda eşitlik tanıyarak kadını toplumda söz sahibi yapmıştır. Ayrıca kadın üzerinde sürekli baskı ve otorite kurmaya çalışan erkek karşısında ona bağımsızlık sağlamıştır.

Benim İslam açısından karmaşık ve hassas bir mesele olan kadının toplumdaki yeri konusunda söyleyeceklerim, bu ekolde kadının sosyal haklan ve İnsanî itibarı titiz ve kapsamlı olarak incelendiğinde çıkarılabilecek olan şu hususlardır: İslam erkekle kadın arasındaki ayrımcılık ile şiddetli bir şekilde mücadele ettiği halde eşitlikten yana da değildir. Bir başka deyişle ne ayrımcılık taraftandır ne de eşitliğe inanmaktadır. Toplumda her birini kendi doğal konumuna oturtmaya çalışmaktadır. Ayrıcalığı cinayet, eşitliği yanlış olarak görüyor. AYRIMCILIK İNSANLIĞA, EŞİTLİK TABİATA AYKIRIDIR. Kadının tabiatını ne erkekten aşağı kabul eder ne de eşit sayar. Bu ikisinin tabiatı, hayatta ve toplumda birbirinin tamamlayıcısı olarak yaratılmıştır. BUNDAN DOLAYI İSLAM, BATI MEDENİYETİNİN TERSİNE, BU İKİSİNE “EŞİT VE BENZER” HAKLAR DEĞİL, DOĞAL HAKLAR TANIMA TARAFTANDIR. Bu konuda söylenebilecek en önemli söz budur. Bu sözün değerini ve derin anlamını ancak, “Avrupa’dan izinsiz” düşünme ve olayları bizzat gözleriyle görme cesaretine sahip bilinçli okurlar kavrayabilirler.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, uygulamada İslam’ın kadın için tanıdığı hakları ve şahsiyeti ona vermeye çalışır. Erkeklerden olduğu gibi kadınlardan da biat alır. (Kendi inanç ekolünün esaslarına dayalı rey, sorumluluk, sosyal ve siyasal antlaşma) Onlara erkekler gibi ashabı arasında yer verir.[8] Kızı Fatıma’yı küçükken insanların önünde dizine oturtuyor, onlarla konuşurken onu okşuyor ve ona karşı özel bir sevgi göstererek sanki kızın aşağılık olmadığını, onun da erkek gibi değerli olduğunu göstermeye çalışıyordu. Onlardan birine kız müjdelendiği zaman öfkelenmiş olarak yüzü kapkara kesilir. (16/Nahl Suresi 58; 43/Zuhruf Suresi 17) Bazen de gururlarına yediremeyip diri diri toprağa gömüyorlardı. Ali, Fatıma’yı istemeye geldiği zaman, çok güzel bir adabımuaşeret, nezaket ve incelikle Fatıma’nın kapısı arkasında durup ondan izin istiyor ve “Fatıma, Ali bin Ebû Tâlib senin adını anıyor.” diyor. Sonra onun cevabını almak için sessizce bekliyor. Fatıma’nın olumsuz cevabı kapıyı yavaşça kapatmak ve olumlu cevabı ise cevap vermemek şeklinde olacaktı.

Fatıma kocasının evine gittiğinde, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem her gün ona uğruyor, kapı eşiğinde dışarıda durup giriş izni alıyordu. Ona selam vermede erken davranıyordu. Onun kadınlarına davranışı öylesine edep, incelik ve sevgiyle birleşmişti ki bu, o günkü kaba toplumda pek hayretle karşılanıyordu.

Evinin dışında güç ve sertlik abidesi olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, evinin içinde öylesine yumuşak huylu, sevgi ve saygı dolu davranıyordu ki hanımları ona saygısızlık yapıyor, açıkça onunla münakaşa edip pervasızca konuşuyor ve onu incitmekten çekinmiyorlardı. BİR GÜN ONLARA ÇOK DARILIR -DİĞERLERİ GENELLİKLE KADINLARI KAPI DIŞARI EDERLERDİ; ŞİMDİ DE BAZI MÜMİNLER ÖYLE YAPIYORLAR- VE EVDEN ÇIKIP BİR TARAFINDA TAHIL BULUNAN AMBARDA KALIR. BU AMBAR YÜKSEK BİR YERDE OLDUĞU İÇİN, HZ. PEYGAMBERİMİZ BİR AĞAÇ KÜTÜĞÜNÜ KOYUP ÇIKIYOR VE AMBARA ÇIKTIKTAN SONRA KİMSENİN KENDİSİNİ RAHATSIZ ETMEMESİ İÇİN ONU KALDIRIYOR. O, bir ay boyunca hanımlarına küstü. Hatta öylesine üzülmüştü ki (farzların dışında) mescide bile gitmiyordu. Halk da üzgün ve perişan olmuştu. Hz. Ömer onları temsilen gelip görüşme izni istedi. Ona izin vermedi. Hz. Ömer de ona,

“Eğer seninle kızım hakkında görüşmek istediğimi sanıyorsan, ben ondan nefret ediyorum, izin verirsen boynunu bile vururum.” diye mesaj gönderdi. O da ona girmesine izni verdi. Hz. Ömer diyor ki:

“Yanına vardığımda ambarın bir köşesinde hasra uzanmış olduğunu gördüm. Ayağa kalktığında böğründe hasır izleri görünüyordu. Ben ağlamaya başladım.” Hz. Ömer’i üzgün gören Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, ona, dünyadan uzak durmanın ve zahitliğin lezzetinden söz ediyor ve onu sakinleştiriyordu. Hanımlarının davranış biçimi onun hayatının en büyük zorluklarından biriydi. Bu doğaldır. Çünkü Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin aklı ve ruhu onlardan çok uzaktır. Ayrıca köleler gibi aşağılık sayılan o dönemin kadınları, sadece Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evinde karşılaşılan hürriyet ve saygıya layık değillerdi. Bugün biz bu gerçeği herkesten ve her zamankinden daha iyi biliyoruz. Şahsiyetsiz birine şahsiyet atfetmek, başlangıçta hep kasıntılara ve hastalıklı ve tehlikeli tepkilere yol açabilmektedir.

Hz. Ömer’in dilinden nakledilen bir söz, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem zamanında kadının sosyal hakları ve kadın-erkek ilişkileri konusunda yapılan köklü devrime açıkça işaret etmektedir. O diyor ki:

“Allah’a ant olsun, biz cahiliye devrinde kadınları hiçbir konuda hesaba katmazdık. Nihayet Allah ayetler indirip onlar için haklar belirledi. Ben bir iş konusunda biriyle istişare ettiğimde karım, “Şöyle şöyle yap.” derdi. Ben ise, “Benim işim seni ne ilgilendiriyor?” derdim. O da

“Kimsenin senin işine karışmasını istemiyorsun ama kızın, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle münakaşa ediyor ve onu bütün gün sinirlendirip küstürecek şekilde davranıyor.” dedi. Ben de abamı alıp evden dışarı çıktım, Hafsa’nın yanına gidip dedim ki:

“Kızım, sen bütün gün Resulüllah ile onu küstürecek şekilde münakaşa mı ediyorsun?” Hafsa,

“Evet, onunla münakaşa ediyorum.” dedi. Dedim ki:

Sen Allah’ın azabı ve Resûlullah’ın gazabından sakın! Kızım kendi güzelliğine ve Peygamberin sevgisine karşı nazlanan bu kadına uyma.” dedim.

HZ. ÖMER VE HZ. EBUBEKİR BİR GÜN ŞU OLAYA ŞAHİT OLUYORLAR:

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem oturmuş, hanımları onu aralarına almışlar, bağırarak, kaba ve saygısız bir üslupla konuşarak yaşadıkları sıkıntılı hayattan şikâyetçi oluyorlar ve ondan nafaka istiyorlardı. O ise sessiz ve üzgün bir şekilde onları dinliyor ve acı acı gülümsüyordu. Hz. Ömer’i ve Hz. Ebubekir’i görünce,

“BUNLAR BENDEN ELİMDE OLMAYAN ŞEYLERİ İSTİYORLAR.” diye şikâyette bulunuyor. Hz. Ömer ile Hz. Ebubekir hemen kalkıp kızlarını dövüyorlar. Bu dile alışık olan kadınlar sakinleşiyorlar ve ondan bir daha elinde olmayan bir şey istemeyeceklerine dair söz veriyorlar. Onların bu tutumu, babaları ve hatta Peygamberin azarlanmasına üzülen Müslümanlar için bile tahammül edilemez olmuştu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, toplumunun vahşî ve sert yapılı erkeklerine yeni bir ders vermek ve mahrum ve çaresiz kadınlara yeni bir şahsiyet kazandırmak için bunların yaptıklarına tahammül ediyordu.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hanımlarının hoşnutsuzluğunun diğer nedeni, İran Hüsrevlerinin, Roma kayserlerinin ve hatta Yemen, Gassan, Hire ve Mısır padişahlarının kanlarının görkemli saraylarda yaşayıp dans, şarap, eğlence ve kumarla iç içe olduklarını duymuş olmalarıydı. Hâlbuki bunlar da Arap padişahının karılarıdır ve aylar geçmesine rağmen mutfaklarının bacasından duman tütmemiştir. Kabuklu arpa unu pişirip yiyorlar. Bu onların tek sıcak yemeğidir. Sofralarında genellikle su ve hurmadan başka bir şey bulunmaz.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile eşleri arasındaki bu geçimsizlik öylesine arttı ki vahiy müdahale edip şunu önerdi:

Eğer dünya dirliğini ve refahını istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim de sizi güzellikle serbest bırakayım. Eğer Allah’ı, Peygamberini ve ahiret yurdunu istiyorsanız, bilin ki Allah içinizden güzel davrananlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır. (33/Ahzab Suresi 28,29)

Kadınlar, yoksulluğu ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi tercih ettiler.[9] Onlardan sadece birisi dünyayı tercih etti. Fakat dünya da ona vefa etmedi, kara kadere yakalandı.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, “Ben sizin dünyanızda üç şeyi sevdirildi: Koku, kadın ve gözümün nuru namaz.” diyor. Hanımlarına adaletli davranıyordu. Her gece birisiyle beraber geçiriyordu. Ama kalbi Hz. Aişe’nin aşkıyla doluydu. Onun evine gelen tek kız Hz. Aişe’ydi. Diğerlerinin hepsi duldu ve siyasî ya da ahlakî maslahat için evlenmişti.

Hz. Aişe, hem genç ve güzel, hem de zeki, zarif, güzel konuşan ve âlim bir kadındı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme âşıktı. Diğer hanımlarını ve Peygamberin çok sevdiği Fatıma ve Ali’yi kıskanıyordu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem onunla görüşüp konuşunca siyasî hayatının zorluklarını ve yorgunluklarını unutuyordu. Ağır düşüncelerin baskısı altında bunaldığında ve ruhunun çetin dalgaları ve düşüncelerinin yüksek miraçları karşısında takatsiz kaldığında, Hz. Aişe’yi çağırıp “Benimle konuş ey Hümeyra (pembelim)!” diyordu.

Hıristiyan misyonerler ve onların dinî veya siyasî propagandalarının etkisi altında kalan bilgisiz ya da kötü niyetli yazarlar, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ruhunda bir zaaf noktası bulmaya çalışıyorlar. Hıristiyan ahlak eğitimi, kadının güzelliğini şeytanın tuzağı ve ona meyletmeyi fesat ve düşüş, evlenmemeyi Allah Teâlâ’nın rızasının kaynağı ve dinî takvanın koruyucusu saydığı için ve günümüz Avrupa vicdanı birden fazla kadınla evlenmeyi iğrenç ve çirkin kabul ettiği için, onu Doğu’nun kadın düşkünü “Don Juan”ı ve Doğulu sultanlar gibi harem kurmuş birisi olarak tanıtmaya çalışmışlardır. Bunlar iki konuda çok gürültü koparmışlardır:

Birisi, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin çok kadınla evlenmesi, diğeri de Hz. Cahş kızı Zeyneb’in öyküsü. Onların çıkardıktan gürültü dalgaları ülkemize kadar gelmiştir. Birçok entelektüelimizi (yani diplomalılarımızı) de tutsak etmiştir. Ben bu konunun gerçek yüzünü anladığım kadarıyla göstermeye çalışacağım. Kanaatime göre Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin duygusu ve hayatındaki kadın meselesi onun için bir zaaf noktası ve saldın konusu olmaktan çok, bu büyük ruhun parlak ve en güzel yönünü teşkil etmektedir. Nitekim Mısırlı Abbas Mahmut Akkad diyordu ki:

“Hıristiyan misyonerler ve sömürgeci yazarlar bu yoldan İslam’a can alıcı ve öldürücü darbe indirmek istemelerine rağmen çok büyük bir hata yapmışlardır. Çünkü dinini tanıyan, Peygamberinin siyerini bilen bir Müslüman için hakikatin görülmesi, her şeyden daha açık ve daha basittir. Onların katil yolu sandıkları şey, Peygamberinin büyüklüğünün ispatı, dininin çirkin ithamlardan beraat etmesi için ispatlayıcı bir belgedir. Başka bir delile ihtiyaç kalmamaktadır. Zira bir Müslüman için, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin nübüvvetinin doğruluğu konusunda hiçbir delil, onun hanımlarına davranış tarzından ve hanımlarını seçme şeklinden daha doğru değildir” [10]

Burada ilk önce Hz. Zeyneb olayına değinecek daha sonra diğer meseleyle ilgileneceğiz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem için tasarlanmış olan aşk, heves ve harem saraylığının ne olduğunu anlayacağız.

 

HZ.CAHŞ’IN KIZI ZEYNEB

Hz. Zeyneb, Cahş’ın kızı ve iftihar dolu hayatını şehadetle noktalayan büyük muhacir Abdullah’ın kız kardeşidir. Cahş ailesi, Kureyş içinde soyluluğuyla ünlenmiştir. Cahş’ın güzel kızı Hz. Zeyneb, Abdulmuttalip’in kızının torunudur; iki soylunun evlenmesiyle doğan bir çocuktur. Bundan dolayı Peygamberin halasının kızıdır. Hz. Zeyd bin Harise, Şam’da esir edilen bir köledir. Kader onu Hatice’nin evine getirdi. O da Hz. Zeyd’i eşi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme hediye etti. Şam’ın aristokratlarından olan “Harise” oğlunu aramak için Mekke’ye geldi ve onu buldu. Efendisine Hz. Zeyd’i satın almak için teklifte bulundu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem isteği kabul etti. Fakat Hz. Zeyd kabul etmedi. Gurbette Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle Hatice’nin kölesi olmayı, annesi ve babası yanında hür yaşamaya tercih etti. Esir çocuğunu bulmak için çilelere katlanmış ve şimdi onu alıp geri götürmek için sabırsızlanan babasına şöyle dedi:

Ben Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yüzünde öyle bir duruluk görüyorum ki gönlümü ondan ayıramıyorum.”

Hz. Zeyd’in vefakârlığını ve kabiliyetini bilen ve ona Harise’den daha çok değer veren Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, onu hemen azat etti ve evlat edindi. Bundan sonra onu Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kölesi “Zeyd bin Harise” değil, “Zeyd bin Muhammed” adıyla çağırmalarını istedi. Böylece Hz. Zeyd hem kaybettiği babasına ve vatanına kavuştu hem de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bu sıralarda yitirdiği iki çocuğu Kasım ve Abdullah’ın matem dolu evde boş kalan yerlerini doldurdu.

Bu iki ruh arasındaki hayranlık uyandıran sıkı dostluk bağı, Peygamberin hayatının en güzel tezahürlerinden biridir. Hz. Zeyd, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evinde büyüyordu. Babası Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, annesi Hatice, bacısı Zehra, kardeşi Ali. Kabiliyetini medenî bir toplumdan ve seçkin bir aileden devralmış olan bu Şamlı zeki genç, akıncısı Allah olan bir ailenin beşinci üyesi oldu. Hz. Zeyd, ne kadar şuurlu bir şekilde kendine gelen mutluluğu tanıyıp ona kapısını açtı ve kendi güzel kaderini seçti.

Evlatlık edinme, Araplarda gelenekti. Sahiplerinin gözünde değer kazanan köleler, serbest bırakılıp evlatlık mertebesine yükseltilirlerdi. Fakat kölelik hatırası, toplumsal çevresinde canlılığını olduğu gibi koruyordu. Bu durum değişikliği ona yeni sosyal haklar sağlasa da onun sosyal konumu hep lekeli kalıyordu. Azat edilen insana hiçbir zaman özgür insan gözüyle bakmıyorlardı. Evlatlık, evladın yerini almıyordu. Mevla (azatlı köle) sadece ruhsal bakımdan ve sosyal konum açısından aşağılanmakla ve manevi ve psikolojik mahrumiyet hissetmekle kalmıyor, üstelik birçok sosyal haktan da mahrum bırakılıyordu. Birçok ayrımcılık onu diğerlerinden ayırıyordu. Bunlardan biri, efendinin, daha önce kölesi olan kimsenin boşadığı kadınla evlenme yasağı idi.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, özgürleştirilmiş insanı özgür insandan ayıran bütün ayrımcılıkları ortadan kaldırmak suretiyle bu ikisi arasındaki mutlak eşitliği sağlamaya çalışırken onun kölelik hatırasını da zihinlerden silmek ve toplumda sürekli hissettiği aşağılık duygusunu yok etmek ve ona şahsiyetini ve hak ettiği sosyal, manevi ve ruhsal itibarı vermek istiyordu. Böylece haklarını elde eden kimse, bireysel ve toplumsal vicdanını özgürleştirilmiş değil, özgür bir insan olarak hissedecekti.

Bu yüzden Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Zeyd’i büyük ve önemli görevlere getirmekle onu değerli Muhacir ve sahabiler gibi tanıtmaya çalışıyordu. Onu Medine’de kendi makamına vekil bırakıyor, Roma savaşına gidecek olan ve Hz. Cafer bin Ebû Tâlib, Hz. Abdullah bin Revaha ve Hz. Halit bin Velid gibi büyük şahsiyetlerin sadece er olarak katıldıkları büyük ordunun başına komutan atıyor, en önemli meseleler üzerinde onunla istişarede bulunuyor ve önemli seriyelere başkan seçiyordu. Hatta genç oğlu Üsame’yi ailevî bir mesele olan “Ifk hadisesi” konusunda Hz. Ali bin Ebû Tâlib ile aynı düzeyde birisi olarak istişare heyetine alıyor ve hayatının son günlerinde, 18 yaşındaki bu genci Roma imparatoruna karşı savaşacak olan ve içinde Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer gibi büyük şahsiyetlerin asker olarak bulunduğu ordunun kumandanı yapıyor.

Bütün bu çabalar, özgürlüğüne kavuşturulmuş olanların, İslam toplumunda eşit olmaları gibi Müslümanların duygu dünyasında da eşit olmalarını sağlamaya yönelikti.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Arap aristokrat ailelerinden olan bir kızı Hz. Zeyd’e istemekle hem yabancıların ve özellikle azat edilmiş kölelerin hissettiği aşağılık duygusunu ortadan kaldırmayı hem de özellikle evlilik konusunda daha belirgin olan ailevî taassubu kırmayı amaçlıyordu. Hiçbir soylunun böyle birine eş olmayı kabul etmeyeceğini bildiği için, üzerlerindeki nüfuzunu kullanarak ve razı ederek Hz. Zeyd’i kendi akrabalarından bir kız ile nişanlamaya karar verdi. Bu nedenle halasının kızı Hz. Zeyneb’i seçti. Fakat tahmin edileceği gibi kardeşi Abdullah, Muhacirlerin en temiz ve en fedakârlarından olmasına rağmen bu evliliği kendi ailesine karşı yapılmış bir hakaret sayarak reddetti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ısrar etti ve 20. yüzyılda, medeni Avrupa toplumunda bile hâlâ yürürlükte olan bu cahiliye geleneğini kırmaya çalıştı. Nihayet vahiy, Abdullah’ı ve kız kardeşi Hz. Zeyneb’i bu işe razı etti:

“Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman inanmış bir erkek ve kadının o işi kendi isteğine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur. ” (33/Ahzab Suresi 36)

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Zeyneb’in mehrini bizzat kendisi ödedi ve çirkin bir geleneği kırıp yerine yeni bir insanî gelenek yerleştiren bu evliliği gerçekleştirdi. Fakat bu evlilik, topluma mutluluk getirdiği ölçüde ailede mutsuzluğa sebep oldu. Hz. Zeyneb, kendi ailesinin üstünlüğünü, Hz. Zeyd’in sosyal konumunun aşağılığını unutamıyor ve bunu sürekli Hz. Zeyd’in başına kakıyor ve onu incitiyordu. O da Hz. Peygamber’e şikâyette bulunuyordu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ise Hz. Zeyd’in sabırlı olmasını istiyor, her ikisini de iyi geçinmeye davet ediyordu. Hz. Zeyneb, Hz. Zeyd ile evlenmeyi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin emriyle kabul etmesine rağmen onu hiç sevmedi. Çünkü gönül bambaşka bir ülkedir. Ona aşktan başka bir şeyin hükmü geçmez. Bu, Hz. Zeyneb’i de aşan bir durumdu.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin büyük gayretlerle bağladığı bu evlilik bağı gün geçtikçe zayıflıyordu. Hz. Zeyneb ise onu, bir maslahat icabı göğsü üzerine konulmuş bir kaya ve bir çıkar için boğazına atılmış bir düğümden başka bir şey olarak hissetmiyordu. Gün geçtikçe sabrı daha bir tükeniyordu. Hz. Zeyd ise aralarına sürekli mesafe koyan ve günden güne kendisinden hızla uzaklaştığını gördüğü bir kadınla birlikte olmaktan dolayı çok inciniyor ve bu sevgisiz beraberlik, anbean hayatın rengini karartıyor ve evliliğin tadını acılaştırıyordu. Kimsenin de elinden bir şey gelmiyordu.

Şüphesiz Chandel’in dediği gibi “Aşka muhtaç bir kalp, aşksız olduğu zaman, gönül ehlini kaybettiği sevgiliyi aramaya gönderir ve onu bulmadıkça sakinleşmez. Allah, özgürlük, bilim, sanat, güzellik ve dost, onu arayış çölünde, yolu üzerinde tozlu ve boş testisini kimin çeşmesinden dolduracak diye beklemektedir.”[11]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Zeyneb’in derin bakışlarında aniden gönlüne haber verdiği bu sırrı okudu. Hz. Zeyneb’in içine düşen gizemli ateş, yanaklarına yansıdı ve canını sıkan rahatsızlıklar, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem karşısındaki suskunluğunu daha da zorlaştırdı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, önünde çakan ilk şimşekle gözlerini kapattı ve hemen kendi içine daldı ve hızla geri döndü. Ancak Hz. Zeyneb nereye dönebilirdi? Artık Hz. Zeyd’le görüşmeye tahammül edemiyordu. Gök, göğsü üzerine ağırca çöküp nefes yolunu tıkamıştı. Bir çehreyle karşılaşmak, bir sözü duymak onun için dayanılmaz bir çileydi. İçinde iki yabancı gibi ayrı köşelerde, bıktırıcı sessizlik içinde oturdukları ve hiçbir şeyi beklemeden zamanın geçişini ve güneşin ve ayın doğuşunu ve batışını seyrettikleri soğuk evde bacadan içeri ansızın bir ateş kıvılcımı düşse ve ev yansa ne Hz. Zeyneb ne de Hz. Zeyd bir an bile orada kalamazdı.

Hz. Zeyd, dayanamayıp dertli bir şekilde evden dışarı fırladı ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme sığındı. Sevgili babalığından onları birbirinden kurtarmasını istedi. Çünkü artık hiçbirisinin dayanacak gücü kalmamıştı. Hz. Zeyd, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme âşıktı; onun büyüklüğü ve sevgisiyle doluydu. O, kılıç, vefa ve iman adamıydı; kalbini ona vermeyen bir kadının nâaşını omzunda taşımazdı.[12] Kureyş kabilesiyle akrabalık bağlılık uğruna ya da ruhsuz ve soğuk bir heykelin güzellik lezzetini tatmak için odalarının çatısından başka bir şeyi paylaşmadıkları ve oturduktan ev dışında başka hiçbir şeyin kendilerini bir araya getirmediği bir hayatta kimseye esir de olamazdı, kimseyi esir de edemezdi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem için bu olay başlı başına büyük bir meseleydi. Üzerinde çokça düşünüp çare arıyordu fakat bulamıyordu. Hz. Zeyneb’in bakışlarında okuduğu şeyi acaba kalbinde de hissetmiş miydi?

Acaba hayatını, gençliğini ve her şeyini Allah, insanlar, düşünce, takva, çile ve mücadeleye adayan büyük bir ruh, şimdi kendisine tutkun bir kalp karşısında kendini kaybetmiş miydi?

Bu soruya verilen birçok cevap vardır ve bundan hayal ürünü hikâyeler ve uydurma efsaneler üretilmiştir. Ancak ben, böyle bir soruyu da ona verilen cevapları da temelsiz buluyorum. Çünkü aşkın gizli yolunu ne tarih ne de araştırma bilebilir. Hem de “çeng” gibi bir bakışın ya da gülüşün yumuşak bir parmak ucu işaretiyle figan eden ve tahammülsüzlükten sabrın ve sükutun yakasını yırtan bir gazel şairinin gönlünde değil, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gönlü gibi derin, büyük ve güçlü bir gönülde.

GÖNÜL OKYANUSTUR.

Hangi göz, sabahın seherinde esen ve kendisini denizin üzerine vuran meltemin, denizin kalbini ne ölçüde sarstığını görebilir?

Hem de denize 1400 fersahlık bir mesafeden bakan bir göz!

Üstelik her gönlün sevebildiği ölçüde.

Gönüller ne kadar hayrette ise onlardaki aşk da o kadar hayret vericidir. Biz aşkları Doğu’da Menuçehrî’nin çukurundan Mevlana’nın göğüne kadar, Batı’da ise Bolitis’in kokuşmuş bataklığından Dante’de Beatris’in kutsal melekutî cennetine kadar birbirinden uzak olduğunu biliyoruz. BİZ BÜTÜN BUNLARI BİR KELİME KALIBINA DÖKMENİN, BU KELİME SINIRSIZ AŞK TERİMİ BİLE OLSA, NE KADAR ÇİRKİN OLDUĞUNU GÖRÜYORUZ. Böyle bulanık tabirleri, çürük ve dar kelimeleri öykücülerin, gazelcilerin, heyecanlı, ateşli ve hareketli gençlerin elinden ve dilinden ödünç almış oluyoruz. Söz konusu olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kalbi gibi derin bir kalbin içindekiler ise, yersiz ve gerçekten uzak sözler söylüyoruz. Yaratılış giysisi kendisine dar gelen bir kalbin derinliğindeki esrarengiz çeşmelerin kaynamasını, meyve tozuyla kabaran bir bardak suyun kaynamasıyla karşılaştırmış oluruz!

Biz hiçbir zaman Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kalbindeki aşkın nasıl ve ne olduğunu anlayamayız. Onun sadece göklere uzanan ve kalbi böyle bir ateşin tutuşmuş ocağı olan bir aşka değil; aynı zamanda kalpten kalbe akan bir aşka da aşina olduğunu biliyoruz. Bu durum, ariflerin kendisinden rivayet ettiği şaşkınlık ve güzellikten titreyen şu peygamberce sözden de anlaşılmaktadır: “Kim âşık olur ve onu gizleyip kendisini tutarak ölürse cennet ona vacip olur.” [13]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gönlünde bir aşk varsa bile bu ilginç bir öyküdür; Hıristiyan din adamlarının, Dozy gibi Hıristiyanlık veya sömürgeciliğe bağımlı oryantalistlerin ya da Conde ve Brass gibi piyasa yazarlarının uydurdukları gibi değildir. BUNLAR NE KADAR ÇİRKİN, İĞRENÇ VE CAHİLCE YAZILARDIR. Mesela:

“…Aniden hafif bir rüzgâr, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ashabından biri olan Hz. Zeyd’in güzel eşi Hz. Zeyneb’in yatak odasının perdesini bir kenara çekti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, alımlı bir ince giysiyle yatağında uyuyan Hz. Zeyneb’le karşılaştı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, yan çıplak haldeki uzun boylu Hz. Zeyneb’i görünce kalbi heyecanla doldu…” [14] Hz. Zeyneb, öyküsünü gizlemeyip Hz. Zeyd’e açıkladı. O da Peygamberin Hz. Zeyneb’le evlenebilmesi için onu boşadı.

Bunlar, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin aşkını, kiliselerin gizli köşelerinde ve halvetlerinde kutsal bacılarla kutsal pederler arasında olup bitenler ve “VİCTOR HUGO”nun ifşa ettiği aşklar gibi sanıyorlar.[15]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem çok üzgün ve ızdırap içindedir. Kaçacak yolu olmayan bir darboğaza düşmüştür. Hz. Zeyd ile Hz. Zeyneb’in birlikte yaşaması artık imkânsızdır. İkisinin de kurtuluşu ayrılıktır. Ayrıca Hz. Zeyneb’e karşı, onu böyle bir kadere mahkûm ettiği ve kendi akrabasını halkın çıkarma kurban ettiği için ağır bir sorumluluk hissetmektedir. Hele Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin buna sebep olan birisi olarak Hz. Zeyneb’i yakmakta olan dert karşısında seyirci kalması, çare düşünmemesi mümkün müdür?

Hz. Zeyd’ten boşandıktan sonra onu dertli ve başıboş kaderiyle, ümitsizlikle baş başa bırakabilir mi?

Bunlar, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin karşısına dikiliveren beşerî gerçeklerdir. İnsanlığın en gerçekçi toplum ve ahlak önderi olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, gerçeği hiçbir zaman yadırgamaz ve ona karşı savaş açmaz. İslam’ın ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin en doğru ve parlak özelliklerinden biri, gerçekleri kabul etmektir. Savaş, öfke, intikam, hayat lezzetleri, güzellik, heves, servet, ilişki kesme, ilişki kurma ve hatta tek evlilikten sapma, bireyin ve toplumun sürekli karşı karşıya olduğu gerçeklerdir. Birçok sosyal felsefenin, irfanî ekolün ve çoğu dinin insanî ilişkileri görmezden geldiklerini ya da ortadan kaldırma mücadelesi verdiklerini ama asla başarılı olamadıklarını görüyoruz. Çünkü görmezden geldiğimiz her gerçek, kendisini daha tehlikeli ve çirkin bir çehreyle gösterecek ve onunla yüz yüze olmadığımız her an bizi arkadan hançerleyebilecektir. Bu, tarih boyunca hep tecrübe edilegelmiş bir gerçektir.

İSLAM HER ZAMAN GERÇEKLERLE YÜZ YÜZE GELİR, ONLARI KABUL EDER, DENETİMİ ALTINA ALIR, ONLARI KENDİ YOLUNA ÇEKER VE BÖYLECE TAŞKINLIĞA, TEHLİKEYE VE KÖTÜLÜĞE YOL AÇMASINI ÖNLER. Çünkü toplumun en tehlikeli iç düşmanları, resmiyette kabul edilmeyen ve hayat hakkı tanınmayan unsurlardır. İslam, cihat, boşanma, birden fazla kadınla evlilik, tekrar evlenme, kısas, mülkiyet, dünya nimetlerinden[16], maddî hayatın servet ve lezzetlerinden yararlanmaya ruhsat vermekle, her zaman ve her yerde rastlanan bu olguları kabul ederek isyancı ve tehlikeli gerçekleri dizginlemeye çalışmıştır.

Aşk da kin, intikam ve savaş gibi Hıristiyanlık’ta görüldüğü şekilde kapıların yüzüne kapatılması halinde duvardan atlayacak olan böyle bir gerçektir.

Burada aşkın anlamını anlamayan, iki akraba ruhu birbirine doğru çeken gizemli ve olağanüstü gücü tanımayan, onu mizacın defi haceti olan hızlı ve sakinleştirici heveslerle bir tutan veya iki insan arasındaki ilişkiyi şöhret, ekmek ve lezzet bağı zanneden, ne desem, hatta insan ile Allah Teâlâ arasındaki ilişkiyi ateş topu ve cehennem zebanisi korkusu veya huri, gılman ve kara gözlü, nar memeli kızları arzu etme dışında anlamsız ve imkânsız gören kimseler vardır. Onlar burada nelerden söz ettiğimi nasıl bilirler?

Öyleyse Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sorunu nedir?

Niçin önünde duran bu güçlü ve tehlikeli gerçeği itiraf etmekten korkuyor?

Niçin Hz. Zeyneb’i Hz. Zeyd’in de yakalandığı ve kırmak için uğraştığı o zincirden kurtarmıyor ve ümitsiz kurtuluştan korkarak çaresiz bir şekilde kendisini duvarlara çarpan bu yaralı kuşun çıkıp o sığınağa girmesi için kafesin kapısını açmıyor?

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem iki şeyden çok korkuyor:

Korku ile hiç tanışmamış olan bu kalp, şimdi üzüntü, bunalım ve korkuya tutsak olmuştur. Biri halkın anlayışı konusunda duyduğu nefrettir. Kendisinin temiz ve yüce duygularının, halkın iğrenç ve alçak anlayışlarıyla kirletilmesinden korkmaktadır. Gök ile irtibatı olan güzel ve yüce bir ruh için, kendi pis hayat bataklıklarında debelenen insan kurtçukları arasındaki geri düşüncelerden ve dar görüşlerden daha iğrenç, daha çirkin ve nefret uyandırıcı bir düşman yoktur.

Günümüz medeni Avrupa yazarlarının Batı edebiyatına şekil veren ve geliştiren sinema aşkı ve duygusal aşk olarak ifade ettikleri şeyi, duygusal aşk konusunda deve seviyesinde olan Hicaz, Necid ve Tihame Araplarının gözleri nasıl görebilir?

Gök gibi temiz ve içinden yüzlerce gayb çeşmesi fışkıran kalbi hangi pisliklerle bulandıracaklardı?

Ayrıca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yolu üstünde bir lüzumsuzluk durmaktadır. Her toplumun duvarlarını ve her yolun engellerini oluşturanlar bunlardadır. Bu lüzumsuzluk, toplumun duygu derinliklerinde kök salmış olan ve koyu bağnazlık tarafından korunan eski ve sağlam gelenektir.

Evlatlık, kölelik ile özgürlük arasında bir merhaledir. Evlatlık çocuk, yarı özgür bir insandır. Onu diğer özgür insanlardan ayıran özelliklerden biri, şimdi üvey babası olarak bilinen eski efendisinin, onun bir zamanlar eşi olan kadınla evlenememesidir. Çünkü Araplar böyle bir evliliği büyük bir ayıp sayarlar.

Ama neden ayıp?

Neden bir kadın daha önce azatlı bir köleyle evlenmiş olduğu için bütün kadınların yararlandığı bir haktan mahrum kalsın?

Yoksa özgürleştirilmiş biri özgür insan değil midir?

Bu âdet, hayalî ve insanlık dışı bir lüzumsuzluktur ve hem kadın, hem eşi, hem de onlarla içli dışlı olan kimseler için adamın kölelik günlerinin uğursuz hatıralarını ve onunla evli olma utancını canlandırmaktan başka bir anlamı olmayan bir kölelik kalıntısıdır. Onu ortadan kaldırmak ve özgürleşmiş adamı ve karısını, onları kölelikle ilişkilendiren ve özgür insanlardan ayıran her türlü kayıttan kurtarmak gerekir. Sürekli toplumda ortaya çıkan ihtiyaçlar üzerine inen vahyin kesin emri, onu bütün zamanlar için ortadan kaldırdı ve bu yanlış geleneği söküp attı.[17]

Şimdi Hz. Zeyneb, Hz. Zeyd ile maslahat üzerine yaptığı evlilik cenderesinden, Hz. Zeyd de araları görünmez duvarlar tarafından ayrılan Hz. Zeyneb ile evlilik işkencesinden kurtulmuştur. Hz. Zeyneb’in çileli bir hayat anısından başka sermayesi yoktur. Böyle bir kurtuluş, onu saygın akrabasının himayesine girmesi yönünde daha bir sabırsızlandırıyordu.

Fakat Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem henüz cesaretsiz ve tereddütlüdür. İnsanlar ne diyeceklerdi ve onu nasıl anlayacaklardı?

Onun şafak kadar temiz olan duygusunu iğrenç tabirleriyle bulandıracaklar mıydı?

Güneşin doğuşu gibi güzel ve görkemli olan bir ruhu, kara ve dar düşüncelerine yerleştiremeyecekler miydi?

Tereddüt ve korku Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ruhuna çöreklenmiş ve onu acılı işkence altında kıvrandırmaktadır. Kara günler ve boğucu ve can sıkıcı geceler böyle gelip geçmektedir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, içindeki bu kor gibi yakıcı ve kararsız sırrı insanların aptal ve kötümser gözlerinden gizlemektedir. Derdiyle baş başa kalarak susmuştur. Birden göğün ağır ve kapalı kapısı açıldı ve başına vahyin sitemli ve sert nidası indi:

“İnsanlardan korkarak Allah’ın açıklayacağı şeyi içinde gizliyorsun!”

Allah Teâlâ, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gizlediği sırrı açıkladı. Şimdi insanlardan korkmak, hayalî bir korkudur. Eski geleneklerin, çirkin ve akıldışı âdetlerin eseri olan bir halkın beğenisinin bu konuda ne değeri olabilir?

Hem aynı kapana yakalanmış, birbirine katlanan ve bir türlü mutsuzluktan kurtulup mutlu olamayan iki uyumsuz insanın özgürlüklerine kavuşması, hem onun dışında birisinin yanında yaşamaya güç yetiremeyeceği bir adamın yanında olmaktan başka bir şey istemeyen özgür bir kadının aşktaki başarısı, hem de adamın köleliğini ve utancını hatırlatan ve kadını mahrum edip aşağılayan bir geleneğin kaldırılması söz konusudur.

Bütün bunlara rağmen, halkın gözünde gelini olarak görülen, evlatlığının eski karısıyla evlenmek, kanuna uygun bile olsa çok zor bir iştir. Öyle bir toplumda böyle bir işi kim yapabilir?

Kim ilk adımı atarak bu eski geleneği ayaklar altına almaya cüret edebilir?

Allah, böyle zor bir sorumluluğu yerine getirmesi için kendi peygamberini seçti.

“Hani Allah’ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye; eşini yanında tut, Allah’tan kork, diyordun. Allah’ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkulmaya layık olan Allah’tır. Hz. Zeyd o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikahladık ki evlatlıkları karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir. ” (33/Ahzab Suresi 37)

Siyer, hadis ve tefsir kitaplarındaki rivayetleri inceledikten sonra Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve Hz. Zeyneb’in öyküsüyle ilgili olarak taassup, önyargı ve yükümlülükten uzak olan bir zihinde oluşan tasavvur bundan ibarettir.

Burada insan, yine de merakla şunu sormadan edemiyor:

Acaba Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem gerçekten âşık mı olmuştur?

Acaba Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin o gün Hz. Zeyneb ile göz göze gelerek ve ondaki görünmez aşk çizgisini okuyarak gönlünün ansızın ona doğru aktığına ve “Ey kalpleri çeviren Allah’ım, seni tenzih ederim.” dediğine inanılabilir mi?

Acaba o gün Hz. Zeyd’in evine gittiğinde, Hz. Zeyneb’le tesadüfen karşılaştığı ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin onun saçını, başını ve uzun boylu vücudunu görüp güzelliğine kapıldığı doğru mudur?

Acaba gerçekten Hz. Zeyd, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Hz. Zeyneb’e gönlünü kaptırdığını anlamış da onun aşkı yüzünden eşinin sevgisizliğini bahane ederek Hz. Zeyneb’i Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem için mi boşamıştır?

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Zeyd ve Hz. Zeyneb’in kalplerinin gizli köşelerinde, ruhlarının derinliklerinde geçen bu sorulara kim cevap verebilir?

Biz bunların çağında yaşasaydık, Medine’de kapı komşusu olsaydık bu konudaki konuşmamız Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle ilgili duygu, sezgi, zevk ve inanç şeklimize dayanırdı. Dahası, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kalbindeki aşkın ne ve nasıl olduğunu kim bilebilir?

İnsanı düşünmeye zorlayan, bu olayı kendi karanlığı içine gömen tarihin kapalı hisarına bir pencere açan şey, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hayatı ve bu öyküyle ilgisiz olarak sahip olduğumuz dağınık bilgilerdir. Biz bunların arasından hisarın içine bakabilir, kendi duygu ve anlayışımızın yardımıyla onu ortaya çıkarabiliriz.

Örtünme hükmü bu olayın vukuundan sonra (5.yıl, Hendek savaşından sonra) konuldu. Bu sıralarda her erkek, şehirdeki kadınların saçı, başı ve vücut yapısından haberdar idi.[18]

Hz. Zeyneb, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin halasının kızıdır. Çocukluktan beri onun gözleri önündeydi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bizzat kendisi Hz. Zeyneb’i Hz. Zeyd için seçti. O da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ısrarı üzerine Hz. Zeyd’le evlenmeyi kabul etti. Eğer Hz. Zeyneb’e gönül vermiş olsaydı, kız iken, daha güzel ve çekici olduğu bir dönemde rahatlıkla onunla evlenmeyi düşünebilirdi. Bunca tantana, baş ağrısı ve rahatsızlığa gerek kalmazdı.

Hz. Zeyd’in eşinin sevgisizliğinden şikâyeti sıra dışı kabul edilen yeni bir mesele değildir. Bildiğimiz gibi Hz. Zeyneb ve ailesi bu işe başından beri karşı idi. Hatta Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ısrarı bile Hz. Zeyneb’i kabule ikna edemedi. Mecburen vahyin zorlamasıyla böyle bir maslahat evliliğini kabul etti.

Hz. Zeyneb, evlendikten sonra da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile olan yakın temasını sürdürdü. Çünkü onun yakın akrabası olmasının yanında aynı zamanda evlatlığının karısı idi. Hz. Zeyd, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin aile üyelerinden biri olduğu için, eşi de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gelini sayılıyordu.

Acaba Hz. Zeyd’in gözünde hem Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hem de babalık olan, bu evliliğe öncülük eden ve Hz. Zeyneb’i gelini olarak gören Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bu tutumu, Hz. Zeyd’in üzerinde istenmeyen bir etki bırakmış mıdır?

Özellikle Hz. Zeyd’in oğlu genç Üsame’nin gözünde küçük düşmez miydi?

Kuşkusuz böyle bir davranış en azından bu ikisi tarafından nefretle karşılanırdı. Ancak Hz. Zeyd ve Üsame’nin, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme olan tutkusu, imanı, aşkı ve saygısı ömürlerinin sonuna kadar devam etmiş ve bu yönde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hayatını okuyanları pek hayrete sokmuştur.

Hz. Zeyneb’in öyküsü, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Hz. Aişe’ye karşı ilgisinin dilden dile dolaştığı bir zamanda meydana gelmiştir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Zeyneb ile Hz. Zeyd’in ayrılması, kendisinin korkusu, üzüntüsü, Hz. Zeyneb’in boşanması ve kendisiyle evlenmesi zamanında bile “Hümeyra”sına olan aşkını unutmamıştır. Hz. Aişe de zaten bu gelişmeyi kendi duygusuna karşı bir olay olarak görmemiştir. Biz, uyanık, hassas, kıskanç ve atılgan Hz. Aişe’yi tanıdığımız için, o nasıl olur da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin başka bir kadına gönül vermesi karşısında sessiz kalırdı diye düşünüyoruz?

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin İbrahim dolayısıyla karısı Mariye’ye gösterdiği en ufak bir ilgiye dahi tahammül etmeyen, kıyameti koparan, rezillik çıkaran ve kıskançlıktan dolayı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi aşağılayacak kadar vahşileşen Hz. Aişe, nasıl olur da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin başka bir kadına, hem de toplum ayıpladığı halde evlatlığının karısına bir anda delice âşık olmasına karşı çıkmaz ve en küçük bir tepki göstermez? Yoksa Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile halakızının aşk macerasının inceliklerini, hatta Hz. Zeyneb’in geceliğinin özelliklerini ve Hz. Zeyd’in evinde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Hz. Zeyneb ile baş başa aşk korkusundan dile getirdiği kelimeyi Dozy, Conde ve diğer Avrupalı papazlar ve oryantalistler biliyorlardı da Peygamberin hiçbir eşi bilmiyor, hatta Hz. Aişe bile kokusunu almıyor muydu?

Gençlik ve olgunluk yıllan boyunca aşkla tanışmamış olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin şimdi 60 yaşma yaklaşmışken halakızının bir bakışıyla yıldırım aşkına tutulması hayret edilecek bir şeydir.

Bir araştırmacıyı şiddetle bir tereddüde düşüren, onda bu hikâyenin temelden yalan ve uydurma olduğu ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Hz. Zeyneb’le evlenmesinin diğer evlilikleri gibi, hatta onlardan bile ileri derecede maslahat gereği olduğu ve inancına bağlılıktan kaynaklandığı düşüncesini kuvvetlendiren şey, bu aşk evliliğinden sonra en renksiz aşk belirtisinin ve ilişkilerinde bir sevginin görünmemesidir. HZ. ZEYNEB, RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN EVİNE AYAK BASTIĞINDA DİĞER KADINLARIN SAFINA GİRER VE HZ. AİŞE’NİN PARLAYIŞI KARŞISINDA SİLİNİR. RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN HAYATINDA HAFSA VE ÜMMÜ SELEME ADLARI, HZ. ZEYNEB’TEN DAHA ÇOK ANILIR.

Kendimizi Hz. Aişe’nin, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile Hz. Zeyneb arasındaki tantanalı ve yakıcı aşktan -göğün haberdar olmasına ve Cebrail’in müdahalesini gerekli kılmasına rağmen- haberdar olmadığına inandırabilsek bile, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kendisine olan kuvvetli aşk bağı sebebiyle evlatlığının evinden çıkacak olan bir kadına kendi evinde sevgi besleyip de bunu Hz. Aişe’nin fark etmemesini ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Humeyra’sına karşı duygu ve davranışının değişip de onun bunu hissetmemesini kabul edemeyiz.

Bana göre, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kalbinin gizli derinliklerindeki en zayıf sevgi rengini ve en ufak aşk dalgasını yansıtan ve onu yüzlerce kat büyütüp netleştiren en duyarlı mercek, Hz. Aişe’nin kalbidir. Ama Hz. Aişe bu konuda sessizdir. Sanki Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle Hz. Zeyneb’in öyküsü, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle Hümeyra’nın öyküsüne hiç mi hiç benzememektedir.

Benim araştırmanın başında söylediğim gibi, ne Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi bu ithamdan temize çıkarmak gibi bir sorumluluğum, ne de onun aşk durumunu bilme konusunda bir taassubum vardır. Araştırmalarım ve düşüncelerim sonunda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile Hz. Zeyneb’in öyküsünün, hakikat uğrunda kendi itibarından bile vazgeçen bir liderin ruhunun en hayret verici tecellisidir. Kendi canını toplumu ve inançları uğrunda özgürce feda ettiği halde karşılığında ödül olarak şöhret ve iftihar kazanan birçok lider vardır. İmanı ve halkı yolunda şan ve şereften de vazgeçmek, kısa cambazlık çatısından öteye gidemeyen insanların göremeyeceği ihlas, cömertlik ve fedakârlık zirvesidir.

 

ÇOK EŞLİLİK

Daha önce belirttiğim gibi tarih, birçok insanı meselenin anlamını değiştirir. Ahlakî ve sosyal meseleler de kelimeler ile aynı kaderi paylaşırlar. Kelimelerin ruhu, manası ve telaffuzu iki faktörün etkisiyle değişir: Biri zaman, diğeri çevredir.

“Şuh”, bedenin çirkinliği anlamına geliyordu. Fakat şimdi incelik açısından en şairane kelimelerimizin bile tasvir edemediği güzel gözün en zarif halini ve sevgilinin saçının başının en tatlı biçimini anlatmaktadır.

“Bereket” kelimesi de böyledir. Develerin yattığı yerdeki toprak ve çerçöple karışmış dışkı ve idrarlara diyorlardı. Ama bugün insan aklının ve idrakinin kavrayamadığı manaları ifade etmektedir. Çünkü bereket, Allah’ın inayet gözünün eseri, hatta Allah’ın sıfatıdır!

KELİMELER CANLI YARATIKLARDIR; DOĞAR VE ÖLÜRLER. Çocuklukları, gençlikleri, olgunlukları, ihtiyarlıkları, yalnızlıkları ve kayboluşları söz konusudur. Dildeki bu önemli kuralı bilmeyen ve kelimelerin ruhu, manası ve lafzındaki değişim, dönüşüm ve devrimden dolayı feryat eden yarım edebiyatçılarımız, “Bu kelimelerin doğru telaffuzu şudur, onların asıl manası budur, bunlar meşhur yanlışlardır, bunlara savaş açmak gerekir.” gibi beylik cümlelerle ahkâm kesmektedirler. Toplumun dilinin canlı, hareketli ve değişken kelimelerden oluştuğunu; kelimelerin Beyhakî, Firdevsî, Nasrullah Münşî dönemlerindeki kalıp, ilişki, davranış, ruh ve psikoloji içinde tutulamayacağını bilmiyorlar.

Birçok İnsanî mesele ve sosyal ahlak da böyledir. Onlara, her dönemde kendilerine özgü ayrı mana, ruh, işlev ve sıfat yüklenir. Hatta çelişki yaratacak bir değişime uğrarlar. Çok eşlilik, bu meselelerden biridir. Geçmişte, kabilevî, bedevi ya da ataerkil olan, burjuvacı ve karmaşık kentsel topluluğun medeniyetine ve tek eşlilik merhalesine ulaşmamış bulunan bir toplumdaki çok eşliliği şimdiki zamanın şartlan, günümüz Avrupa medenî toplumundaki şartlar açısından incelersek kuşkusuz onu reddedeceğiz ve geçersiz ve kınamaya değer bir olay olarak niteleyeceğiz. Fakat böyle bir metot, propaganda, gürültü ve yuhalamaya yarayacağı gibi, ilim ve araştırma açısından çok zararlıdır. Araştırmacının gerçeklerin inceliklerini görmesini engeller.

Aslında geçmişte sadece çok eşlilik değil, evlilik bile günümüzdeki manada anlaşılmıyordu. Ona aşk ve heves gözüyle bakıldığı çok nadirdi. Daha çok, toplumsal bir tören, yeni bir bağ, yeni bir anlaşma olarak görülüyordu. Siyasî, sosyal ve ekonomik etkenler, aşk ve heves etkenlerinden daha baskındı. Eski Yunan, gelişmiş bir medeniyet merhalesine ulaşmış olmasına rağmen evliliği nesli devam ettirme vasıtası, eşi ise çocukların annesi olarak görüyordu. Heveslerini daima evin dışında gerçekleştiriyorlardı. Bu çağda kadını ilke olarak sadece üretim aracı sayıyorlardı. Kadın ev hanımıydı, zevk almak için değildi. Kocalar genellikle oğlanlarla eğlenirlerdi.

Bu meseleyi yalnızca dinî hikâyelerde (Lut kavmi) ya da edebî eserlerimizde (gazel şiirlerimiz) okumuyoruz; aynı zamanda SOKRAT gibi adamların özel hayatında da görüyoruz. Onun Yunanistan’ın büyük millî ve askerî şahsiyetlerinden biri olan öğrencisi Alekbiyades’le ilişkisi toplumda öylesine normal kabul ediliyordu ki bu tür ilişkilerini açıkça itiraf ediyorlardı. Hatta Alekbiyades Sokrat’ın soğukluğundan şikâyet ediyor; o da bunu “Artık senin zamanın geçti.” diyerek gerekçelendiriyordu.[19]

Fars edebiyatında dinin ve dünyanın ıslahatçısı, ahlak öğretmeni, irfan rehberi, din adamı ve ahlak kitabı yazarı olan Şeyh Sâdî, ahlak ve terbiye eserinde kendisinin veya Hemedan kadısının, bir kasap ya da nalcı oğlanla baş başa kaldığından söz ediyor. Onun gibi meşhur bir İlmî, dinî ve edebî şahsiyetin, Kaşgar camisine vardığında, talebelerden birine işaret edip bir köşede öpüşmeye geçiyor. Davudî boğazı değişmiş ve Yusufî güzelliği diline ve elmacık kemiğine düşmüş olan eski şahidini görünce boynu bükülür, güzel pazarının parlaklığı söner, yanında yer almak istediği kişi bir kenara çekilir ve baş başa kalma ümidini kaybeder.[20]

Bir ahlak kitabı olan ve içinde babanın oğluna verdiği öğütler bulunan “Kabusname”de evlada şöyle rehberlik eder ve nasihatte bulunur: “Kadınlar ve erkek köleler arasında sadece bir cinse eğilim gösterme. Her ikisinden de yararlan ki ikisinden birinin düşmanlığını kazanmış olmayasın.”[21]

Bütün milletlerin tarih ve edebiyatında görülebilen bu örneklerden geçmişteki evlilik anlayışının bizim için ne kadar şaşırtıcı ve inanılmaz olduğu açıklığa kavuşur. Bunlar, bizim bugünkü zihnimizi, geçmişte farklı bir mana ve ruha sahip olan gerçeği anlamaya hazırlar. Bu mesele, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hayatındaki çok eşliliktir. Acaba gerçekten Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bir “Don Juan” mıydı? Bir erkeği çapkın göstermeye çalışanlar, doğal olarak onun gençliğini araştırırlar. Çünkü heves ve şehvet devamlı gençlerin yakasına yapışır. Fakat tarih, onun eşleriyle yaptığı şakaları ve hayatındaki en küçük olayları kaydettiği halde, genç Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin simasında en ufak bir heves dalgasına rastlamamıştır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, 25 yaşına kadar yoksulluk, bakımsızlık, çile ve çobanlıktan başka bir durumla karşılaşmamıştır. Onun gençliğin doruk noktasında iken tanıştığı ve evlendiği ilk kadın Hatice’dir. O, 40 ya da bir rivayete göre 45 yaşında bir kadındır. Daha önce iki defa evlenmişti, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem yaşında büyük evlatları vardı. İşte Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, gençliğini ve olgunluk dönemini onunla geçiriyor; yirmi sekiz yıl boyunca onunla yaşıyor; başka hiçbir kadınla ilişki kurmuyor.

Burada unutulmaması gereken şey, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bu sıralarda tıpkı diğer Kureyş gençleri gibi genç olmasıdır. Ne sosyal makamı, ne ahlakî engelleri, ne ağır siyasî ve askerî sorumlulukları, ne önemli risâlet görevi ne de sonraları herkesin hücum ettiği yaşlılığı onu bağlıyor ve hevese yabancılaştırıyordu. İlginç olan şudur ki peygamberimiz, sıradan ve sorumsuz bir gençtir. O, 50 yaşına kadar 45, 50, 60, 70 yaşındaki bir dul kadınla baş başa kalıyor ve bu süre zarfında bir defa bile olsun başka bir kadın düşünmüyor.

EN YOBAZ VE TUTUCU HIRİSTİYAN MİSYONERLER BİLE RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN MEKKE DÖNEMİNİ BU SUÇLAMADAN UZAK TUTUYOR. Nasıl oluyor da böyle bir adam Medine’ye varır varmaz 53 yaşında, İlahî peygamberlik makamına sahip, ağır siyasî ve askerî sorumluluklar üstlenmiş ve düşüncesi, ruhu, hayatı ve özellikle sosyal ve ahlakî konumu ile insanlara dini, takvayı ve zühdü ilham eden bir ihtiyar iken onda birden şehvet ateşi tutuşuyor ve onu lezzet, zevk ve şehvet düşkünü yapabiliyor.

Don Juan da bilindiği gibi, gençliğini geride bırakınca kadınları unuttu. Zahit ve ahlaklı bir adam oldu. Nasıl olur da 25 ile 50 yaşları arasındaki bir Arap genci, 45, 50, 73 yaşındaki bir dul kadınla yetinir de nübüvvet makamına ulaşıp savaş ve siyaset alanına girdiği zaman bir Don Juan oluverir?

Misyonerlerin onunla ilgili olarak eleştiri yaptıkları ve gürültü kopardıktan nokta, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Medine’deki hayatının birden fazla kadınla evlilik dolayısıyla değişikliğe uğramasıdır.

Onlar genelde, şehveti tatmin eden unsurun kadın sayısı değil, kadının güzelliği olduğunu unutmaktadırlar. Çapkın erkek, dul, yaşlı ve çocuklu kadınların değil, güzel, işveli ve canlı kızların peşine düşer. Hele Hz. Ömer’in kızı gibi çok çirkin olan ya da güzel olsalar da önceki koca veya kocalarının evinde cazibelerini kaybetmiş, bakireliğin yeşil çizgisi ve hevesli gençlik işvesi yerine ihtiyarlığın kınşıklığı, olgunluğun soğukluğu ve soyluluğun ağırbaşlılığı oturmuş olan kadınlara değil!

Ne mutlu ki Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin harem sarayının haremağası tarihtir. O, Peygamberin hanımlarını tek tek tanıyor; bu eve niçin geldiklerini, nasıl yaşadıklarını biliyor. Kuşkusuz o, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin eşlerini Avrupalı oryantalistlerden ve papazlardan daha iyi tanıyor:

HZ. AİŞE

Hz. Hatice 73 yaşındayken Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yaşı 50’yi geçiyordu. Mekke’deki zor ve perişan hayatının zirvesindeydi. Dostlarının birçoğu Habeşistan’da yaşıyordu. O, az sayıdaki arkadaşıyla düşman bir şehrin pençesinde esir bulunuyordu. Onun en güçlü ve şefkatli koruyucusu Hz. Ebû Tâlib de bu sıralarda vefat etmişti. Tek başına kalmıştı. Dışarıda nefret ve işkence; içeride küçük Fatıma ve annesinin çileli hatırası vardı. Durumuna acıyıp onu bir kadınla evlenmeye zorladılar. Fakat ömrünün sonuna kadar unutamadığı Hatice’nin aşkı ve çileli ve tehlikeli siyasî hayatı onu öylesine meşgul etmişti ki aklında hiçbir kadına yer vermiyordu. Hz. Ebubekir’in kızı Hz. Aişe, İslam devrinde doğan ilk kız idi. Bu özellik, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yakınlarını ve bazı dostlarını, İslam döneminde ilk doğan ve hiçbir cahiliye izi taşımayan bir kadının Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme eş olarak seçilmesi düşüncesine kaptırdı. Böyle bir işin inceliğini ve güzelliğini sadece duygu anlar. Yeni bahçede yetişen ilk çiçek veya meyve, bahçıvana bu yeni çiçeğin veya meyvenin ondan olduğunu ve ona layık olduğunu hatırlatır.

Çok ince duygulu ve kalbi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme iman ve sevgisiyle dolu olan Hz. Ebubekir, ona bir teklifte bulunur. Fakat Hz. Aişe yedi yaşında bir kız çocuğu; Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ise elli küsur yaşında, evde Fatıma gibi anaya muhtaç bir kızı, dışarıda Ebucehil ve Ebulehep gibi düşmanları bulunan ve ayrıca acı, kargaşa, tehlike ve çile dolu bir hayatı olan, dertlerini paylaşacak birine ihtiyaç duyan bir erkektir. Bu nedenle Hz. Ebubekir’in yedi yaşındaki kızı, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme eş olabilecek biri değildir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, onun İslam’da doğmuş ilk kız olması sebebiyle hem dünyanın ilk Müslüman neslinin meyvesi kendisine ait olsun, hem de aynı düşünceyi paylaştığı dostu Hz. Ebubekir’le akraba olsun diye Hz. Aişe’yle nişanlanıyor. Çünkü o dönem ve ortamda akrabalık bağı, iki insan arasındaki en sağlam bağdı. Bunu ancak bedevi ve kabile sosyolojisini bilenler anlar.

Hz. Aişe, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evine gelen ilk kızdır. Güzelliği ve gençliği Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem üzerinde etkili olan tek kadındır. Ama Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin onunla evlenmesinin sebebi bu güzellik değildir. Çünkü 6 veya 7 yaşındaki bir çocuğun güzelliği, elli yaşını aşmış bir erkek üzerinde etkili olamaz.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Hz. Aişe’yle evliliği, akıllıca bir maslahatla iç içe geçmiş sembolik bir evliliktir. Burada aşktan ve şehvetten söz etmek yersizdir. Hz. Aişe Mekke’de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evine gitmiyor. Onunla iki yıl sonra Medine’de evleniyor. Bilinmesi gereken şey şudur ki çağdaş Mısırlı yazar Hasaneyn Heykel’in dediği gibi, Hz. Aişe’ye karşı sevgisi evlilikten sonra doğdu. Evlendiği sırada böyle bir sevgi yoktu. Bundan dolayı onun Hz. Aişe ile aşkı uğruna evlendiği ileri sürülemez. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin onu yedi yaşındayken sevdiğine inanmak mümkün değildir.[22] Bu nedenle güzel ve genç bir kızla evlenmesi ve onu sevmiş olması bile bunun bir aşk evliliği olduğunu göstermez. Şimdi diğer hanımlarıyla evlilik serüvenine geçelim.

HZ. SEVDE

Zema’nın kızı, amcaoğlu Sukran bin Amr’ın eşiydi. Şevde, İslam’ın kara ve dehşet verici bir ortamla karşı karşıya olduğu bir zamanda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme iman etti. O, düşüncesi yolunda birçok çile çekti. Peygamberin emri üzerine kocasıyla birlikte Habeşistan’a hicret etti. Dönüşte eşini kaybetti ve savunmasız kaldı. Bu olaydan sonra onu talihsiz kaderinden başka bir son beklemiyordu. Çünkü ya ailesine dönüp dini düşüncelerini ayaklar altına alacak, ailesinin etkisiyle yeni din uğrundaki fedakârlıkları unutup onlara teslim olacak, putperestlik ve irticaî hayatı canlandıracak ya da kendisiyle ve yitirdiği eşiyle aynı konumda olmayan bir erkekle evlenecekti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem kendi yolu uğrunda birçok çilelere katlanan, ancak şimdi hayatı dağılan bu yiğit ve şerefli temiz kadını kendi himayesi altına alıyor. Onunla evlenerek onu Hatice’nin halifesi ve Peygamberin eşi yapıyor.

 

HZ. ÜMMÜ SELEME (Hind)

Ebu Ümeyye’nin kızıdır. Eşi Ebuseleme (Abdullah Mahzumî)

Uhud’da yaralanan büyük bir mücahittir. O, sonraları Esedoğulları ile yaptığı savaşta zafer elde edip geri döndüğünde yarası açıldı ve hayatını kaybetti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, fedakâr dostunun ölümünde yanında idi. Onun için dua etti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, onun ölümünden dolayı öylesine üzülmüştü ki çok ağlıyor ve gözünden yaşlar akıyordu. Onun eşi Ümmü Seleme ihtiyar bir kadındı. Şehit eşinden, küçük ve büyük evlatları kalmıştı.

Ebu Seleme’nin ölümünden dört ay geçmişti. Ümmü Seleme sevgili ve yiğit eşini yitirmesinden duyduğu üzüntüyle, babasız ve korumasız evlatlarıyla kederli, ümitsiz ve dertli bir hayat sürdürüyordu. Müslümanların büyükleri şehit kardeşlerinin ailesinin üzüntüsü karşısında sorumluluk duyuyorlardı. Bu nedenle Hz. Ebubekir onu istemeye gittiğinde Ümmü Seleme özür dileyip şöyle dedi:

“Evlatlarım çoktur. Gençliğimi geride bırakmışım.”

Hz. Ömer evlenme teklifinde bulunduğunda da kabul etmeyip aynı cevabı tekrarladı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem onu kendisi için istemeye gidip şöyle dedi:

“Allah’tan sevaplarına karşılık seni mükâfatlandırmasını, sana daha iyisini bağışlamasını iste.” Hz.Ümmü Seleme dertlice şöyle dedi:

“Benim için Ebu Seleme’den daha iyisi kimdir?” Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem kendi adını söyledi. Fakat o, Hz. Ebubekir’e ve Hz. Ömer’e verdiği cevabı tekrarladı. Ancak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ısrar etti ve tekrar tekrar ona evlenme teklifinde bulundu. Nihayet onun büyük evladı “Seleme” annesini Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme nikâhladı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, şehit dostunun eşini ve çocuklarını kendi himayesi altına aldı. Ona hep değer veriyor ve saygı gösteriyordu. O, Hatice’den sonra Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hayatında, Hatice’nin makamını andıracak bir konuma sahip olabilecek tek kadındı. Çünkü sadece ahlakî şahsiyeti, akıllılığı ve kabiliyetiyle değil, aynı zamanda tutum ve davranışlarıyla da ona benziyordu.

 

HZ. ÜMMÜ HABİBE (Remle)

Ebu Süfyan’ın kızıdır. O, büyük bir fedakârlıkta bulunup Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile Ebu Süfyan’ın Mekke’deki mücadelesinin zirvesinde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme inandı. Eşi Ubeydullah bin Cahş ile birlikte Habeşistan’a hicret etti. Orada kocası ortamın etkisi altında kalarak Hıristiyan oldu. Fakat Remle kendi dinini korudu. Eşi onu yabancı bir ülkede garip ve yalnız bıraktı. O ne Habeşistan’da savunmasız kalabilir ne de Mekke’ye dönebilirdi. Ebu Süfyan da ona sığınma hakkı tanısaydı, düşüncesini bırakma şartıyla karşılaşırdı. O da böyle bir alçakça dönüşü kabul etmezdi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, bu fedakârlığını mükâfatlandırmak, kendi yolu uğrunda mutsuzluğun tehdidi altında bulunan şerefli bir kadını mutlu etmek, hem de kendisiyle mücadelenin doruk noktasında olduğu halde Ebu Süfyan’ın kızını “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin eşi” yapmak için (çok anlamlı bir olaydı) ona evlenme teklif etti. Bu evlenme teklifi gördüğümüz gibi çok saygınlıkla gerçekleşti. Habeşistan’ın padişahı “Necaşi”, bizzat kendisi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi temsilen onu nikahladı ve mehrini ödedi.

HZ. CÜVEYRİYE

Mustalikogulları kabilesi başkanı Haris’in kızıdır. O, savaşta Sabit bin Kays’ın payı olmuştu. Cüveyriye, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme gelerek şöyle dedi:

“Sabit beni serbest bırakma karşılığında yüksek miktarda bir para istiyor. Benim böyle bir param yoktur. Bana fidyemi ödemem için yardım et.” Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem dedi ki:

“Acaba daha iyisini ister misin?” O da

“O nedir?” dedi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem

“Hürriyet bedelini ödeyerek seninle evlenmek.” [23] dedi. O da kabul etti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem onun fidyesini ödeyerek özgürleştirdi ve onu nikâhladı. Böyle bir tavırla hem Mustalikoğulları halkının, özellikle kabile reisinin gönlündeki kinin kaybolup sevginin yerleşmesini sağladı, hem de Müslümanları esirlerini bırakmaya teşvik etmiş oldu. Çünkü Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle Cüveyriye’nin evliliği sonucu, Mustalikoğulları esirleri düşman değil, onun dostu oluyorlardı ve hiçbir Müslümana Peygamberin akrabalarını esir etmek yakışmazdı.

Esirler serbest bırakıldı. Hepsi Müslüman oldu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin tehlikeli düşmanı Mustalikoğulları taifesi onunla akraba oldu.

Kabile başkanı, kızıyla görüşerek ya kendisiyle gelmesini ya da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle kalmasını istedi. O İkincisini seçti. Cüveyriye daha önce amcasının oğlu Abdullah’ın eşiydi.

 

HZ .SAFİYE

Kureyzaoğulları başkanının kızıdır. Savaşta Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin payı oldu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem onu, ailesinin yanma gitmek veya kendisiyle evlenmek konusunda serbest bıraktı. O İkincisini seçti.

 

HZ. MEYMUNE

Hz. Abbas bin Abdulmuttalip’in eşi Ümmü Fazl’ın bacısıdır. Hudeybiye barışından bir yıl sonra Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, kaza umresi için Mekke’ye gitmişti. Antlaşma gereği sadece üç gün ikamet hakkına sahipti. Bu üç gün içinde halkın gönlünü almaya çalışıyordu. Sevgi göstererek, iyilik ederek, yumuşak ve dostça tavırlar takınarak küfrün elebaşlarının etkisiyle ruhlarında oluşan kin ve sertlik taassubunu hafifletmek, onların rızasını kazanarak Mekke’de daha fazla kalmayı başarmak için çalışıyordu. Böylece halkla ilişki kurma fırsatını elde etmek istiyordu. Bu arada henüz müşrikler safında olan Hz. Abbas, Meymune’yi ona tanıtıyor ve Müslümanların davranışlarından etkilenerek İslam’a eğilimli olduğunu söylüyor. Meymune onun baldızı, Uhud fatihi ve ünlü Arap kahramanı Halit bin Velid’in teyzesiydi. Ayrıca Peygamberle bu üç günlük görüşme esnasında onun bakış, tutum ve ruhsal şahsiyetinin cazibesi Meymune’yi öyle etkiledi ki ateşli aşkı göğü kapladı; vahiy de onun saf duygusunu övdü. Baldızına eş seçme yetkisini karısından devralan Hz. Abbas, onu Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme önerdi. Meymune’nin İslam’a eğilimi, Uhud savaşının kaderini kendi kılıcıyla tayin eden, Müslümanların yenilgisini, Kureyş’in zaferini sağlayan Halit ile akrabalığı, onun Kureyş’in etkin ailelerinden oluşu, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bu öneriyi kabul etmesinin önemli gerekçeleri arasındadır. Özellikle böyle bir hareketle başka bir propaganda zemini oluşturmak istiyordu; yani ikametinin son gününde düğün törenleri düzenleyerek, Kureyş’i topluca davet ederek onlara yemek ziyafeti çekmek istiyordu. Meymune’nin Müslüman oluşu açığa çıkmadığı, hâlâ onların safında bulunduğu için Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin onunla evlenmesi, onun hayrına olurdu. Özellikle Müslümanlarla müşriklerin bu törene katılarak Bedir ve Uhud’da birbirine karşı kılıç çeken kimselerin bir sofra etrafında toplanmasının Arapları duygulandıracağını, soğuk siyasî ortamı ısıtacağını, uzaklık ve yabancılaşmayı hafifleteceğini, şehirde kalmak için bir bahane elde edeceğini düşlemişti. Bu imkânlar, tebliğ ve ruhsal zemini hazırlamayla birlikte kendi lehine bazı gelişmelere de sebep olabilir ve Hudeybiye barışındakilerden daha çok şeyler kazandırabilirdi.

Kureyş’in uyanık başkanları da bu planın farkındaydı. Bu nedenle onun önerisi kesinlikle ret edildi. Düğün merasimini Medine’ye dönüş yolunda yerine getirmeye mecbur oldu. Ancak yine de bu evlilik Kureyş’in bazı ileri gelenleriyle akraba olmasını sağladı. Onların ruhsal yapısında az da olsa etkili oldu. Nitekim bu olaydan kısa bir süre sonra, Halit’in, Amr bin As ve Osman bin Talha ile birlikte Medine yolunu tuttuğuna şahit oluyoruz.

 

HZ. HAFSA

Hz. Ömer’in kızıdır. Kocası ölmüştür. Hz. Ömer’in kızı olmasına rağmen kimse onu istemeye gitmedi. Nihayet Hz. Ömer, çaba harcayarak ilk önce dostluğu ümidiyle Hz. Ebubekir’e önerdi. Fakat Hz. Ebubekir sustu. Hz. Osman’a gitti, ona öneride bulundu, Hz. Osman da sustu. Hz. Ömer iki dostunun suskun kalmasından dolayı üzülüp Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme giderek onları kınadı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem onu teselli etmek için şöyle dedi:

“Hafsa’yı, kendisi için Osman ve Hz. Ebubekir’den daha iyi olan birine nikâhla.” Böylece Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Ebubekir, Hz. Osman ve Hz. Ali ile yaptığı gibi İslam’ın çok etkin ve etkili şahsiyetlerinden biri olan Hz. Ömer ile de akrabalık bağı kurarak ilişkisini daha yakın ve sağlam hale getirdi.

Hz. Ömer’in çabası, Hz. Ebubekir ile Hz. Osman’ın sükutu, Hafsa’nın güzelliği hakkında kanaat edinmek için yeterli bir delildir. Ancak, gelinin babasının sözünü duymak daha iyidir. Hıristiyan propagandacıların deyişiyle, kadının güzelliğinden anlayan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin iktidarın zirvesinde iken seçtiği kadını tanıyalım:

Hz. Ömer, Hafsa’nın güzel ve genç Hz. Aişe’yle birlikte ona uyarak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi azarlamaya kalkıştığını duyunca çok sinirlenip şöyle haykırdı: “Kızım, sen, kendi güzelliğine ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kendisine karşı aşkına güvenen bu kadına (Hz. Aişe) uyma. Allah’a ant olsun, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin seni sevmediğini biliyorum. O seni benim hatırım için boşamamaktadır.”

 

HZ. ZEYNEB

Huzeyme’nin kızı, Ubeyde bin Haris’in eşiydi. Haris, Bedir’de şehit düştüğünde Hz. Zeyneb çok yaşlı ve dul bir kadındı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ömrünün son zamanlarını yaşayan bu kadınla evlendi. Zira şehit bir mücahidin eşininin yaşlılık döneminde yalnız ve savunmasız kalmasını istemiyordu. Bu kadın iki yıldan fazla yaşamadı. Hatice hariç Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden önce ölen ilk kadındır. Hz. Zeyneb çok takvalı, saygıdeğer ve hayırsever bir kadındı. Hayatını yetimleri okşamaya, yoksulları kollamaya adamıştı. Bu hususta öylesine ileri gitmişti ki onu “Ümmü Mesakin” (yoksulların anası) diye adlandırmışlardı.

İŞTE PEYGAMBERİN HAREMİNİN KADINLARI! BU KONUNUN SONUNDA BİRKAÇ NOKTAYI HATIRLATMAKTA FAYDA VARDIR. ÇOK EŞLİLİK HÜKMÜ HİCRİ 8. YILDA İNDİRİLDİ. DOĞAL OLARAK HİÇBİR AKIL SAHİBİ, RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN BU HÜKÜMDEN SONRA EŞLERİNİN DÖRDÜNÜ SAKLAYIP DİĞERİNİ BOŞAMASI GEREKTİĞİNE HÜKMEDEMEZ.

Genellikle gözden uzak tutulan diğer bir nokta, İslam’ın çok eşliliği emretmemiş olmasıdır. İslam‘ın getirdiği hüküm eş sayısını sınırlamadır. Bunların ikisi aynı değildir. Çok eşliliği gündeme getiren ayetler titiz bir şekilde incelendiğinde bu olayın hem felsefesi hem de şartlan açıklığa kavuşur. Kur’an insanlara ilk önce, kadınlar arasında adaletli davranmayı emrediyor. “Hiçbir zaman adaletli davranamayacağını için biriyle yetinin. diyor. [24]

Böylece dil bilen ve Kur’an’ın ruhunu tanıyan, fakat tefsirlerin karmaşık yollarından habersiz, manayı saptıran tekniklere yabancı, çok evlilik ve şehvette gözü olmayan herkes, bu hayret verici ve sanatsal beyanı anlar. İleri sürülen şartların çok zor olduğunu, ferdî ya da toplumsal bir ihtiyaç ya da ahlakî bir gereklilik olmadıkça bu şartların göz ardı edilemeyeceğini kabul eder.

Ferdî durumlar Kur’an’ın metninden anlaşılabilir. Bu hüküm, yetimlerin kaderini gündeme getiren ayetlerle birlikte indirilmiştir.[25] Gelişmiş sosyal kurumlan ve devlet sistemi olmayan geri kalmış toplumlarda himayesiz kadınların ve babasız çocukların ne kadar utanç verici, kara ve üzücü kadere yakalanacakları ortadadır.

Fakat ne mutlu ki toplumsal alanlarını çağdaş nesil bizzat kendi gözüyle görmüştür. Hem de medeniyet çağında, gelişmiş toplumlarda, ferdin ekonomik, hukukî ve ruhsal bağımsızlığa kavuştuğu çağda, özellikle kadının kişilik kazandığı ve erkekle eşitlendiği çağda.

İkinci dünya savaşından sonra Avrupa’da, özellikle Almanya, Avusturya ve Polonya’da milyonlarca erkeğin imhası sonucu büyük bir bunalım yaşandı. Fesat, gerileme, ruhsal hastalıklar ve kocasız kadınları ve babasız çocuklan zor durumda bırakan birçok problem ortaya çıktı. Meseleler öylesine ciddi boyutlara vardı ki Avrupa toplumunun ahlakî ve ruhsal yapısında derin ve yıkıcı etkiler bıraktı. Çok eşliliği ve özellikle yeniden evlenmeyi yasaklayan Katolik kilisesine karşı kadınların protesto yürüyüş ve gösteri dalgalan, hem çok eşlilik kuralını kendi şehvetleri için açılan bir kapı olarak gören müminlere hem de onu kesinlikle insanlığa aykırı kabul eden aydınlara bu hükmün mana ve geçerlilik alanını gösteriyordu.

1958’de Cezayir Milli Kurtuluş Cephesi FLN bütün üyelerine şu tavsiyede bulundu: Mücahitler, şehit kardeşlerinin ailelerini düşünsünler ve bu mücadele sırasında eşlerini kaybeden kadınlarla evlensinler ki kadınlar çaresiz ve çocuklar perişan olmasın ve bir şehit ailesi fesat ve yoksulluğa yakalanmasın.[26]

Demek istediğim şey, ilkel toplumlardaki çok eşlilik meselesinin günümüzde anlaşıldığı manada alınmaması ve onun bu çağın gözüyle görülmesi gerektiğidir.

Peygamberin özel hayatıyla ilgili bilinmesi gereken ve ruhsal ve içgüdüsel nitelik taşıyan bir başka mesele şudur: Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Medine’de hiçbir hanımından çocuk edinemedi. Hz. Aişe hariç hepsi dul olan bu kadınların önceki kocalarından çocukları vardı. Bu olay Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hayatının ilginç noktalarındandır.

Peygamberin çok kadınla evliliği meselesi hakkında doğal olarak akla gelen bir başka nokta şudur:

Şüphesiz o her erkek gibi özellikle ömrünün ikinci döneminde bir çocuk sahibi olmak istiyordu. Sadece ömrünün son yılında Mariye’den bir oğlu oldu. O da yaşamadı. Onun bu çocuğa olan sevgisi, onun ölümüne dayanamaması, bir evlat sahibi olmayı çok istediğini gösteriyor. Ancak kader ona, toplumun en büyük şahsiyetini -ki Arapların ün ve iftihar kaynağı bol evlat sahibi olmaktı- özellikle erkek evlattan yoksun bırakıp sadece bir kız çocuğa sahip olmasına karar vermişti. Bu, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme çok acı vermekle birlikte çok akıllıca ve güzel bir karar idi.

Gelelim Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin harem sarayının niteliklerine.

Bunlar nasıldır?

Mescide bitişik, tavanı ve çatısı hurma ağacının dal ve yapraklarıyla örtülü, dört duvarı balçıklı birkaç odadır. Haremin sevgilisi olan Hz. Aişe’nin odası, yansı deri serili, diğer yarısı da “yumuşak kumlarla” kaplıydı. Bu sarayın kandilleri, yakıcı hurma dallandır.

Mutfağı ve yemeği?

Ebu Hureyre diyor ki: “Ölünceye kadar arpa ekmeğini bile doyuncaya kadar yemedi. Bazen evinde bir ateş bile yakılmıyordu. Bu sürede yemeği, hurmayla suydu. Bazen açlıktan dolayı karnına taş bağlardı.”

Ben, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evini ve hayatını hatırladığımda gençliğini ve olgunluğunu 50’sinden 73’üne kadar onunla yaşayan dul bir kadınla, yaşlılığını Ümmü Seleme, Huzeyme’nin kızı Hz. Zeyneb ve Hafsa gibi yaşlı ve çocuklu kadınlarla geçirdiğini görüyorum. Evi öyleydi, yemeği de öyle. Ben, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin onlardan daha güzel kadınlara sahip olabilmesine ve daha iyi hayat yaşayabilme imkânı olmasına rağmen böyle davranmasından dolayı üzüntümü belirtmekten kendimi alamıyorum. Ayrıca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin şehvetperestliği ve harem sarayı hakkında yazı yazan yazarların sözlerini okuduğumda utanmadan edemiyorum. İnsan, hatta bir yazar ne kadar aşağılık olabilir ki onu kötülemek uğruna insanın övünç kaynağı ve tarihin sermayesi olan gerçek bir güzel simayı böyle çirkin ve kötü göstermeye kalkışabilir!

 

Kaynak:

ALİ ŞERİATİ, İslam Nedir-Muhammed Kimdir, İstanbul, Fecr Yay. 2009, s.503-537

 

 

 


[1]     Arument, II, p.

[2]     Doktor Şeriati’ye göre, Peygamber’in 40 yaşında değişim geçirmesi, vahiy gibi bir dış etkeni kabul etmeden sınıf psikolojisi ve materyalist düşünceyle açıklanamaz.

[3]       Ramazan ve Rebiulevvel ayı olduğunu söyleyenler de vardır. Meclisi, 27 Recebi Imamiye’nin icması olarak kabul eder.

[4]        Bu geleneğe itikaf, inziva denir. Hanifler, cahiliye devrinde kendilerini İbrahim’in dinine bağlı kimseler olarak kabul ederler.

[5]     Genelde bu sureyi vahyedilen ilk sure kabul ederler. Daha geniş açıklama için babam Peygamberimiz Tâki Şeriati’nin “Tefsir-i Nevin” kitabına veya “Vahyin Başlangıcı” risalesine bakınız.

[6]        Vahyin kesildiği konusunda ittifak vardır ama 40 gün ile üç yıl arasında değişen farklı süreler ileri sürülmüştür.

[7]          Hasan Sadr’ın “İslam’da ve Avrupa’da Kadın” kitabı ve özellikle kadın hakları konusunda Üstad Mutahharî’nin yazdığı derin ve belgeli makaleler. (HŞ.1346)

[8]İbni Sâd, Peygamberin ashabından olan kadınların isimlerine bağımsız bir kitapta yer vermiştir. (Tabakat c.8)

[9]          Peygamberimiz’in Hayatı, Heykel, c. 1, s. 281

[10]         Abbas Mahmut Akkad, “Hakayıku’l-İslam ve Abâtilu Husûme”, (Beyrut baskısı, s. 255)

[11]         Chandel, Les Causeries de la Soltitude s. 190.

[12]         A.g.e., s. 213.

[13]         Aynulkuzat Hemedanî, Aşk Risalesi, Mecmue Risalesi, s. 218.

[14]         Conde, “Mahomet, ses Femmes et ses Amours D, s. 190.

[15]         “Âyîni Sohanveri” (Konuşma Sanatı) Furuğu. Victor Hugo, “Hitabe” ve “Külliyatının” (Oeuvres Complets) bir kaç yerinde.

[16]         Andre Gide, şaheserinin adını Kur’an’dan almıştır.

[17]         33/Ahzap Suresi 4.

[18]         Aişe’den nakledildiğine göre Hendek savaşı zamanında henüz örtünme emredilmemişti.

[19]         Misafirlik, Platon.

[20]         Kâbusname, s. 78.

[21]         Kâbusname, s. 67.

[22] Abbas Mahmud Akkad, “Hakâüku’l-Islam ve Ebâtîlu Husume, Beyrut, s.65.

[23]         Mükatebe (Antlaşma); köleyle sahibi arasında imzalanan, para ödemesi veya antlaşmada yer alan şartlar gerçekleştikten sonra kölenin serbest bırakılması antlaşması.

[24]         4/Nisa Suresi 3 ve 128.

[25]         4/Nisa Suresi 3, 7, 8, 10, 12.

[26]         L’Algerie par le teritet, II ve de F.L.N. yayın organı “El Mücahid” No. 14 De- cember 1962 (Khenmişti: Terör kurbanı genç dışişleri bakanı bu emir üzere evlenmiştir.)

BAŞA DÖN

Reklamlar