ALTAY ÜNALTAY’IN YAZI VE ÇEVİRİLERİ

 

Bir kısmını sunduğumuz yazıların daha fazlasını okumak için http://altayu.blogspot.com/ a bakabilirsiniz.

 

AÇIK KOMPLO: H. G. WELLS VE DÜNYA İMPARATORLUĞU

 

1928’de ilerigelen İngiliz Yuvarlak Masa stratejisti H.G. Wells “Açık Komplo: Dünya Devrimi Planı”nı yazdı (The Open Conspiracy: Blueprints for a World Revolution, New York, Doubleday, Doran & Co.). “Açık Komplo” Wells’in “Mein Kampf”ı (Kavgam, A. Hitler’in kitabı, ç.n.) idi; bir dünya hükümeti kurmanın reçetesini veriyordu. Bu zamanla, belki kuşaklar boyu bir sürede, insanları kendine kazanacak, kurumlarını oluşturacak ve böylece bir Dünya “direktuarı” kurarak “yeni dünya düzenini” oluşturacaktı.

Wells faşizm ya da komünizme karşı değildi, o bunları “yeni düzen” arayışının ilkel öncü tipleri görüyordu ve kendi dünya düzeni bunların yerine geçecekti. 

  “Açık Komplo sosyalizm değildir” der Wells, “bundan çok daha gelişmiş bir düzendir; kendi sosyalist atalarından kalan ne varsa içinde sindirmiş ve kendine katmıştır.” Hatta “genç insanların” Açık Komplo’ya İtalyan “fasci” teşkilatları misali katılmasını da önerir.

Ancak Wells’in Açık Komplo’nun hedefi gösterdiği tek bir düşmanı vardır: Bağımsız milli devlet. Onun yıkılması Wells’in hayatının amacıdır.

Wells’in söylediği gibi, “bu benim dinimdir … Bu kitap mümkün olduğunca açık ve basit hayatımın fikirlerini anlatır, dünyamın perspektiflerini. Diğer yazdıklarım, istisnasız olarak aynı temel konuyu araştırdılar, denediler, yorumladılar ya da açtılar, ta ki ben şimdi temeline dek çıplak olarak ortaya koyup hatasız açıklayabileyim. .. Burada amaçlarımın yönlendiği nokta ve yaptıklarımın muhasalası vardır … (Bu) tüm insan ihtiyaçları için de bir şemadır.”

Wells, üç meşum hedef için yollar ortaya koyar; hareket savaş ve fakirliği kaldırmak ve insanı kendinden “korumak” adınadır. 

•Milli devleti ebediyen sona erdirin, yerine “Atlantik” elitinin yönettiği bir dünya hükümeti getirin. “Açık Komplo” milliyetin dikkate alınmaması üzerine kuruludur, ve zararlı ya da engelleyici hükümetlerin, insanlığın şu ya da bu parçasını elde tutuyorlar diye kabul görmeleri için bir sebep yoktur. Atlantik toplumları dünyaya barış ve dünyanın bir ucundan diğerine söz ve hareket özgürlüğü getirebilir. Ve Açık Komplo’nun vazgeçemeyeceği bir gerçektir bu.” Ama Wells temkinlidir, çünkü Açık Komplo “savaşı bitirmek” adına “savaş yapabilir.” Açık Komplo’nun dünya barışına katkısı ve savaşları bitirmesinin, askerlerin, savaşçılığın ve askeri yöntemlerin sona erdiği anlamına gelmediğini açıklar. Asıl konu bu askerlerin “kime” sadık olacaklarıdır. Açık Komplo için “aydınlanmış” savaşçılar kullanmak gerekebilir. Wells der ki: “Başından itibaren Açık Komplo militarizmi karşısına alacaktır … (ama) askerlik hizmetinin beklenen kaldırılışı … zorunlu olarak askeri harekatın dünya “Commonwealth”i faydasına ve millici çeteleşmeleri bastırmak için yapılmasını da red anlamına gelmez; Açık Toplum üyelerinin askeri eğitimine de engel değildir. … Şimdiki hükümetimize olan sadakatımızın onun akıllı ve olgun tavrına bağlı olduğunu hissettirmeliyiz. 

  •İnsan nüfusunu “dünya direktuarı” elitlerinin koyduğu sınırlar içinde tutmak. Bu nüfus kontrolü için kullanılacak yöntemler bilim (öjeni, kısırlaştırma, ve doğum kontrolü) ve dünya “direktuarı”nca topyekün ekonomik kontroldür; kredi çıkışı ve insanın hayatta kalması için gereken tüm ekonomik nesnelerin dağıtımı (yiyecek, su, barınak) kontrol edilir. Açık Komplo “biyolojiyi … insan nüfusunun dünyada yerleşim ve sayısını kontrol aracı kılar.” Ve bu düzey kontrol olmadan insan nesli yokolmaya mahkumdur. Böylece ABD Anayasası’nın “genel refah” ilkesi yerine Wells “seçici refah” önerir; burada Dünya direktuarı ırk ıslahı için fazla nüfusu “elimine” eder. Bu yalnız maddi bir gereklilik değil, der Wells, ama Açık Komplo’da “(İnsan) ruhu canavarca ve habis korkuların ve güdülerin eline bırakılmaz.” … İnsan daha iyi hissedecek, daha iyi olacak, daha iyi düşünecek, daha iyi görecek, tadacak ve duyacak. Bunların hepsi mümkündür. Bu yakıcı arzuları şimdi ondan kaçıyor, ve onunla alay ediyor, çünkü şans, kargaşa ve sefalet hayatına hükmediyor. Kaderin tüm ödülleri birbirini örtmüş ve kaybedilmiş. Hala şüphelenmek ve korkmak zorunda.”

•Sonsuza dek insanın Tanrı’nın suretinde yaratıldığı ve İyi’ye dönük bir tarafı olduğu “hayalini” kaldırın. Bunun yerine Wells insanın “yetersiz hayvan” olduğunu söyler: Kıskançtır, öfkelidir, kolay kızar, ve “karanlıkta güvenilmez”.

“İnsan habis bir hayvandır” der Wells, ve “ortak bir ahmaklığa, tembelliğe, alışkanlıklarına yapışmaya ve kendini haklı çıkarmaya” eğilimi vardır. İnsanda yaratıcı güçler “ani yıkıcı güçlerden” daha zayıftır. İnsan tabiatı “yıkıcıdır”, der ve açıklar: “Yapmak uzun ve dertli bir iştir, birçok duraklamalar ve hayal kırıklıkları işe karışır, ama “kırmak” ani bir heyecan verir. “Gümbürtü” hepimize neşe verir. Bu içtepiler Dünya direktuarınca kontrol edilmelidir.”

Bir yerde Wells yeni dinini 6 “temel hayati gerek” olarak kalıba döker:

1. Şimdiki hükümetlerin ve onları kabulümüzün geçici olduğunun kesin açıklanması

2. Bu hükümetlerin anlaşmazlıklarının, insan ve mülkü militanca kullanmalarının ve dünya ekonomik sisteminin kuruluşuna müdahalelerinin her yol kullanılarak azaltılmasında ısrar

3. Özel, yerel ya da milli düzeyde kredi, ulaşım ve üretimin kaldırılarak bunların insan ırkının genel faydasına kendini adamış dünya direktuarına verilmesi

4. Dünyanın, örneğin nüfus ve hastalıklar açısından biyolojik kontrolünün gereğini kavrama

5. Dünyada asgari bir özgürlük ve refah standardını korumak 

 6. Kişisel hayatı bu işleri yapacak ve insan bilgisini, yeteneklerini ve gücünü geliştirecek bir dünya direktuarı emrine vermek.”

Ancak bu “hayatilerden” en önemlisi bunların hasılası olan insan ruhunun fethidir, ki Wells bunda ısrar eder; oysa bu insanı hayvandan ayıran şeydir. Ona göre tüm Açık Komplocular “ölümsüzlüğümüzün şarta bağlı olduğunu ve ırkımızda yattığını, kişisel olmadığını” kabul ederler. 

  “Açık Komplo”yu okur okumaz diğer Yuvarlak Masa ihtilalcisi Bertrand Russell, Wells’e “bundan daha tam olarak kabul ettiğim bir şey bilmiyorum” diye yazar.

Kesintisiz Bir Süreklilik

Wells’in “Açık Komplo”sunun ana hedefi “ABD ve Latin Amerika devletleridir”. Burada Wells’e göre “seçkin sınıflara ve resmi vatanseverlere … geleneksel bağlılık” daha azdır. 

 İlaveten, Wells küresel bir düşünürden başkası değildir, ve ABD’ye ek olarak o Rusya’yı da Açık Komplo’ca asimile edilecek önemli bir hedef görür. Bir yerde, heyecanla Sovyetler Birliği’nin “proleteryaya” olan resmi bağlılığına rağmen Açık Komplo’nun Moskova’da New York’tan önce hüküm süreceğini söyler. 

 Amerika’nın Açık Komplo için önemi çoktur, çünkü ekonomik gücü artmaktadır. Wells için Amerikan ekonomik sistemi ya da Hamilton’cu ekonomi, Açık Komplo’nun düşmanı, ama finansör sınıfı müttefikidir. 

  1928’de şöyle der; Amerikan sanayilerinin korunmasının hiçbir pratik meşru nedeni yoktur, Amerikan finansı korumasız daha mutlu olacaktır,” ama Açık Komplocular başaramazsa bu korumacılık sürgidecektir. 

  Şüphesiz William Yandell Elliott ve Robert Strausz-Hupe tarafından oluşturulan kurumlar kesinlikle Wells’in, yeni dinine çok düşman bulduğu Amerikan sisteminin bitirilmesi “planlarına” uygundurlar. O çağdaşı ve gelecekteki işbirlikçi komplocularına hitaben “yeni dinin” yayılması emrini vermiştir. Şöyle diyor:

 

“Özel uzman örgütlerce, örneğin Araştırma teşviki dernekleri, genel bilgi endeksleme, bilimsel metinlerin çevirisi, yeni bilginin yayılması dernekleri gibi, Açık Komplocuların büyük bölümünün artık enerjisi tamamen yaratıcı amaçlara kanalize edilebilir ve yeni bir dünya örgütü” kurularak “Londra’daki Royal Society, Avrupa’daki değişik Bilim Akademileri ve benzeri artık yaşlanmış ve yetersizleşmiş kimi eski ve güzel kuruluşlar” dahil edilebilir.

Daha geniş anlamda, “Açık Komplo”yu yazarken Wells geniş bir Açık Komplocular devşirme şebekesinin kurulmasını savunur; bunlar kendi milli çevreleri içinde tüm milli devletlerin küresel olarak devrilişi, gezegenin koyu tenli ırklarının “bilimsel” yollarla azaltılması ve Tek Dünya oligarşik egemenliğinin Anglo-Amerikan liderliğinde kurulması için çalışacaklardır. 

  “Açık Komplo”nun siyasi görevi, der Wells, “iki düzeyde ve tamamen farklı metodlarla yürütülmelidir.” Ana politik hedef, politik strateji, “varolan hükümetlerin zayıflatılması, silinmesi, içerilmesi ya da ikame edilmesidir”. … Bir ülke ya da il ayrı birim olarak elverişsiz ve daha makul ve ekonomik bir hükümet sistemince içerilmek zorunda ise de, bu şimdiki yönetiminin Açık Komplo’nun gelişimi için işbirliğine sokulmasına engel değildir.”

Ama Wells dikkatlidir; “hiç kimse” Açık Komplo’dan hariç tutulmamalıdır, ne sınıf, ne meslek ne de millet nedeniyle olsun. Tersine” … Açık Komplo kökler olarak heterojen olmalıdır. Genç insanlar Bohemya Sokol’leri (Çek izci örgütleri, ç.n.) ya da İtalyan Fasci’lerine (Mussolini‘nin gençlik örgütleri ç.n.) benzer gruplar haline getirilmelidir.

Wells’in “Açık Komplo” kutsal kitabının ilk basımı yayınlandığında Rhodes Trust, Yuvarlak Masa, İngiliz Fabian Derneği, Kraliyet Dışişleri Enstitüsü (Royal Institute of International Affairs) ve onun New York şubesi, CFR (council of Foreign Relations – Dışilişkiler Konseyi) çoktan, Tek Dünya bayrağı altında kuşaklar boyu beyaz ajanlar ve provokatör ajanlar toplama faaliyetine koyulmuşlardı. Wells’in “Açık Komplo”su bu çabaya bir odak verdi; uzun vadeli hedefleri genişçe açıklardı, ve en iyi ve parlak, ama belki de çürümüş zihinleri toplamanın ve devşirmenin önemini gösterdi; Wells bunlara “ciddi azınlık” adını verdi.

Üç çeyrek yüzyıl sonra Wells’in “Açık Komplo”su egemenliğini kuruyor.

Bkz:

http://altayu.blogspot.com/2011/08/acik-komplo-h-g-wells-ve-dunya.html

 

TANRI, İYİ VE KÖTÜ: KURTULUŞ NEREDE?

Bölgeyi kan ve ateşe boğan zalimlerle ittifak ederek ve onların istekleri doğrultusunda bir düzen için, güç ve hakimiyet peşinde koşmak mukaddes midir?

  Modern medeniyetin sonunu ilan eden ve postmodern bir barbarlığın başladığını savunan kitabı “20. Yüzyılın ve Modern Çağın Sonu”nda Macar asıllı Amerikalı düşünür John Lukacs, birçok şeyin yanısıra ata memleketi Macaristan’a demirperdenin yıkılışından sonra yaptığı seyahatte gördüklerini ve yaşadıklarını da anlatır. Doğu Avrupa’da o sıra milliyetçi ideolojiler patlama halindedir. Macar milliyetçilerine Lukacs şu basit soruyu sorar:

Milliyetçiliğiniz kıyamette sizi Tanrı’nın daha çok sevmesini ve cennetine kabulünü sağlayacak mı?

Muhatapları afallar. Böyle birşeyi daha önce hiç düşünmemişlerdir. Gerçi onlar kadar Lukacs’ın da bu soruya net bir cevabı yoktur, ama bu sorunun kıymetinden birşey kaybettirmez.

Macar ve diğer Doğu Avrupalı küçük ülke milliyetçileri için büyük amacın kendi ülkelerinin kurtuluş ve bağımsızlığı olması yeterli olabilir. Ama daha doğuya, Rusya ve Türkiye’ye gelindiğinde parlak bir geçmişin mirası daha büyük hayaller bu havza insanlarını hala etkilemeye devam eder: İmparatorluklar kurmak ve iklimler üzerinde hüküm sürmek. Ama bu hayal bile yeterince büyük müdür? Ya da bunun için bir ömür vermeye değer mi?

Acaba aynı soruyu burada da sorsak mı: Bir imparatorluk kurmak ve iklimler üzerinde hükmetmek için ömrünüzü adasanız kıyamet günü Yüce Allah sizi sevecek, günahlarınızı bağışlayacak, Cennetine kabul edecek midir?

Hangi amaç kalıcı, hangisi ya da hangileri geçicidir?

Bu konuya ileride tekrar değineceğiz. Şimdi başka bir önemli konuya girelim.

İslam tasavvufunda çok kıymet verilen bir rivayet vardır: İslam peygamberi Uhud savaşından dönen yoldaşlarına şöyle der: “Şimdi küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz.” Neredeyse tüm tasavvufun temel edindiği bu rivayet neyi anlatmaktadır? Kimi sorularla bir yorum denemesine konuyu açalım:

Din için mücadele etmekten ve zalimlere kılıç çekmekten daha yüce ne olabilir? Ya da soruyu değiştirirsek, din için mücadeleyi dahi anlamlı hale getiren daha yüce amaç nedir?

Ortadoğu’nun tüm dini geleneklerinin üzerinde uzlaştığı “mebde”ye (başlangıç öyküsü) göre insan yeryüzüne Allah’ın vekili (halifesi) ve görevlisi olarak kendinin ve Rabbinin düşmanı olan Şeytan’ı altetmek ve yeryüzünü Şeytan’ın ifsadından kurtararak imar ve ıslah etmek amacıyla gönderilmiştir.

Bu anlamda tüm yeryüzü bir mücadele alınıdır; uğraş bunun içindir.

Ama bir müddet sonra Şeytan ona yeryüzünü çok güzel göstermiş, insan onun büyüsüne kapılmış, burasının geçici olduğunu, asıl görevini, kendini göndereni, kısacası kendini unutmuştur.

Ona her unutuştan sonra aslolanı hatırlatan peygamberler gönderilmiş, insanoğlu onların getirdiği mesajın arıtıcılığında dirilip kendine gelmiş, ama kısa süre sonra tekrar Şeytan’ın aldatışına kanmış, gönlünü teslim etmiş, asıl amacı olan yeryüzünü Allah’ın emirleri doğrultusunda imar ve ıslah etmek görevini terketmiştir.

Böyle olunca da asıl amaca izafeten anlam kazanan tali amaçlar, üstün gelme, hükmetme, insanlar arasında şerefle anılma gibi şeyler asıl amacından kopmuş, tesbih taneleri gibi dağılarak kendileri birer asli amaç haline gelmişler ve insanlar bunların peşine düşerek yoldan sapmışlardır. Kuran’da bu dünyevi boş işler, çocuk oyununa benzetilmiş, “oyun ve eğlence” olarak anılmıştır. Bu tabir, bu kabil işlerin zararsızları içindir. Ama insan böyle amaçlar için haksızlık ve zulüm, cinayet yoluna saparsa artık yaptığı oyun-eğlence olmaktan çıkar; Şeytan’ın işleri haline gelir.

İnsan olağanüstü bir varlıktır; kıtalar aşabilir, yüksek şehirler inşa edebilir, dağları yerinden oynatabilir. Bu yeti ve gücün gösterdiği gibi, bir anlamda insan tabii olanla tabiatüstünün birleşme noktasıdır.

Ama insan kendinde barınan bu muazzam güçler ve kabiliyetlerin ne için olduğunu unutursa korkunç bir varlığa dönüşebilir.

Daha önce dediğimiz gibi, yeryüzü Şeytan’la, yani evrensel kötülük, ifsad ve yıkım ile bir savaş alanıdır. Ancak bu mücadelenin başarılı olabilmesi için insanların bu mücadeleye hazır olması, gönüllerini böyle bir mücadelenin safı olmaya hazırlamış olması gerekir. Bu hazırlık ise başlıbaşına daha büyük bir mücadeleyi gerektirir. İslam Peygamberi’nin “Büyük cihat” olarak andığı budur.

Yeryüzündekinden çok daha öncelikle ve çok daha temel bir mücadele insanın kendi içinde, gönlünde cereyan etmektedir. Burada İyi ile Kötü, Doğru ile Yanlış, Güzel ile Çirkin birbirine karşı savaşmakta, insanı ele geçirme mücadelesi vermektedir.

İnsan burada, fethedilecek pasif bir ülke değildir. Kendi cüz’i (tekil) iradesi ile mücadeleye katılır ve taraflardan birine destek olarak kendinin onun tarafından ele geçirilmesine izin verir.

Fikirdeki bu “Büyük Cihad”ın insanın sözleri ve eylemleri ile fizik alemde yansıması ile ikincil olan “küçük cihad” başlar. Biz ancak kendimizi arındırır ve “İyiler” safında yer alabilirsek söylediklerimiz ve yaptıklarımız yeryüzünde “iyilik” ya da “ıslah” haline gelebilir.

“Yorum denemesi” ereğini uzunluk itibariyle çok aşmış bu bölümü şimdilik bağlayalım; okuyucuya sabrı için teşekkürler; ama tabii ki şu soruya da bir cevap gerekiyor: Tüm bunları anlatmaktan amaç nedir? Öyleyse başa dönelim.

Yazımızın başında dedik ki: Daha doğuya, Rusya ve Türkiye’ye gelindiğinde parlak bir geçmişin mirası büyük hayaller bu havza insanlarını hala etkilemeye devam eder: İmparatorluklar kurmak ve iklimler üzerinde hüküm sürmek. Ama bu hayal bile yeterince büyük müdür? Ya da bunun için bir ömür vermeye değer mi? … Bir imparatorluk kurmak ve iklimler üzerinde hükmetmek için ömrünüzü adasanız kıyamet günü Yüce Allah sizi sevecek, günahlarınızı bağışlayacak, Cennetine kabul edecek midir?

Bugün Türkiye’nin etrafında, müsebbibinin büyük oranda Batılı emperyalist güçler olduğu savaş, kargaşa ve huzursuzluk ateşleri yanıyor. Kargaşadan büyük oranda sorumlu Anglosakson güçler istedikleri sonuçları elde edemediklerini ve bu bölgede amaçlanan “Büyük Ortadoğu Projesi”ni gerçekleştirecek yerli, dolayısıyla otoritesi daha doğal kabul edilebilecek, ayrıca bölgeyi yönetmekte “tarihi tecrübesi” olan bir yardımcı güce ihtiyaç olduğunu söylüyorlar ve spot ışıkları rahatsız edici bir şekilde Türkiye’nin üzerine dönüyor.

Soğuk savaşın bittiği 15 seneden beri ülkemizde “Neo-Osmanlıcılık”, “bu kez doğru safta oynayarak kazanmak”, Türkiye’nin uluslararası sistemin güven ve oluruyla bölge liderliğini üstlenmesi ve giderek Osmanlı mirasına sahip çıkması bu ülkenin kimi mahfillerinde akılları baştan alıyor; “atalara layık torunlar olmanın”, “Osmanlı sancağını tekrar yüceltmenin” “mukaddes davası” ile gözler ve gönüller ışıldıyor, ferahlıyor. Mukaddes mi?

Evet, mukaddes mi?

Bölgeyi kan ve ateşe boğan zalimlerle ittifak ederek ve onların istekleri doğrultusunda bir düzen için, güç ve hakimiyet peşinde koşmak mukaddes midir?

Yol ve yöntemi ne olursa olsun büyük güç ya da imparatorluk olmak ne zamandır bu ülkenin siyasi ahlakının mukaddesi oldu? Ne zamandır delice bir dünyevi başarı ve kazanma hırsı bize eski bildiğimiz doğrularımızı ve ahlakımızı bir kenara bırakmayı telkin ediyor?

Bir projenin “feasible” olması, artık doğruluğuna delil midir?

Şeytan, insanlara yeryüzünde imparatorluklar verecek kadar güçlüdür; kıtaların, okyanusların ötesine uzanma, efsanelerdeki yokedici yıldırımlar misali parlak ışığında binlerce insanı buharlaştıracak silahları ateşleme gücünü bahşedebilir. Dolayısıyla zalimler ve emperyalistler eliyle ikbal arayanlar beklediklerinden de fazlasına kavuşabilirler. Ama bu şeref ve saadet getirmeyecektir; çünkü Kötü’den İyi doğmaz.

Bu ülke iktidar ve toplumuyla önümüzdeki yıllarda ciddi bir sınavdan geçecektir. Bu kez ödülü dünyevi başarılar, zenginlik ve güç olmayacaktır. Ama bunu arayanların kimi istediklerine kavuşacaktır.

Denebilir ki, “bu ülke kimi şeyleri kabule çaresiz zorlanmaktadır. Bazı şeyleri reddetmek o kadar kolay değildir”. Ama bunu diyen sorumluluk makamındaki insanların yüzlerinde gizli bir hüzün olur; iktidar ve başarı sarhoşluğu değil.

Ancak Büyük Cihad’ı kazanan ve bundan sonra insanlarla Dünya’yı ıslah ve imar etmekte birleşenler iklimlere saadet, kendilerine ve yanlarındakilere şeref getirebilirler. İnsanlık tarihi bunu kolay yoldan öğrenenlerle zor yoldan öğrenenlerin öykülerinden ibarettir bir anlamda.

Bunları bize öğreten Peygamberi hikmete bir Kızılderili hikmetini de katarak sözümüzü bitirelim:

Yaşlı Kızılderili reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izliyorlardı. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı ve on iki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı.

Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt köpeğiydi bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu düşünüyor, dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin neden illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla, sordu dedesine: Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı.

“Onlar” dedi, “benim için iki simgedir evlat.

– “Neyin simgesi” diye sordu çocuk.

– “İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.

Çocuk, sözün burasında; ‘mücadele varsa, kazananı da olmalı’ diye düşündü ve her çocuğa has, bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:

– “Peki” dedi. “Sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?”

Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa.

– “Hangisi mi evlat? Ben, hangisini daha iyi beslersem!”

 

Bkz:

http://altayu.blogspot.com/2006/05/tanr-iyi-ve-kotu-kurtulus-nerede.html

 

 

ŞEYTANİ RESİMLER

 

Israel Şamir

Batı, Beyrut ve başka şehirlerde elçiliklerinin yakıldığını görmekten memnun olmadı. “Şu Müslümanlar da bizim mizah anlayışımızı hiç anlamıyorlar; bizim özgürlük anlayışımızı da,” diye gürledi Batılı gazeteler. Diğerleri de Danimarka’nın densizliğini kınadı, ama buna reaksiyonu ölçüsüz buldu. Ama bu patlama kendiliğinden olmak dışında herşey idi. İyi bir Amerikalı araştırmacı gazeteci olan Christopher Bollyn Danimarka’nın “Şeytani resimlerini” ve bunların yayıncısı Flemming Rose’u araştırdı, ve ne buldu dersiniz:

Rose hiç de masum bir fikir özgürlüğü aşığı değildi; uçuk-kaçık İskandinavyalı bir karikatür kolleksiyoncusu olup, Peygamber resimlerini çıplak manastır rahibesi resimleri ile yanyana duvara asan biri de değildi. Rose Neo-con Siyonist kültün bir üyesiydi ve “şeyhi” Daniel Pipes’ı (*) da daha önce ziyaret etmişti.

Buraya kadar fena değil. Ancak bu habis Rose döküntüsünü “4 ay önce” yayınlamıştı, ve bu, medyanın da dediği gibi, uzun bir süre idi. O sıra Müslümanlar onun yaptığını farketmediler bile; zaten çoğu “Jyllands Pest”i (**) okumuyordu ki. Yaramaz çocuğun yaptıkları can sıkmayınca daha da azıtması gibi, yedi ülkedeki tam 11 gazete birden bu resimleri yayınlayıverdi. Bu tam bir gösteriydi: Birçok ülkedeki birçok gazete ardında, birçok şirket ve birlik ardında biz yine alışıldık düşmanı gördük. Aslında bize birşeyi anlatmak için yeterince ikna edici bir şovdu bu: Tek bir irade ve tek bir güç dünya medya imparatorluğunu yönetir.

İşi Kim Organize Etti?

Düşman kim? Kim bu çapta medya kontrolü sağlayabilir? Sandya Jain önemli bir Hintli gazeteci ve Hint milliyetçisi olarak şunları yazıyordu: “Karikatürler politize Hıristiyanlığın dinsel hoşgörüsüzlüğünün kasdi bir eylemidir; işin içinde Avrupa ve Amerika’nın sosyal, politik ve ekonomik elitleri vardır.” Hıristiyanlık birçok başka gözlemci tarafından da suçlandı. Ama emin olun ki, Müslümanları inciten bu kişiler Hıristiyanları incitmek istediklerinde asla iki kez düşünmezler. “Amen” posterlerindeki haçın gamalı haça dönüştüğü şu filmi, ya da bir bardak idrar içindeki çarmıha gerili İsa’yı hatırlayın (bu resim Talmud’dan mı alınmıştı?). Bunlar bir Brooklyn (Yahudilerin yoğun olduğu bir New York semti)  müzesinden manzaralar. Aslında Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında dini bir çekemezlik yok. Ahmed Amr haklı olarak der ki:

“İslam ve Hz. Muhammed’in Avrupalı ‘ifade özgürlüğü müdafileri’ tarafından çizilen aşağılayıcı tabloları aslında Müslümanları dezavantajlı hale düşürüyor. Onlar asla İsa Mesih’i aşağılayarak öç alamazlar, çünkü ona Hz. Muhammed kadar saygı duyar ve Allah’ın elçisi kabul ederler. Hz. İsa ya da Hz. Meryem’le alay etmek enaz Hz. Muhammed’le alay etmek kadar “küfr”dür. Hiçbir gerçek Müslüman Mesih’in anasını küçük düşürmeyi düşünemez, çünkü onlar da onun bakire ve mucizevi gebeliğine inanırlar. İslam geleneğinde Hz. Meryem Cennet’e girecek ilk kadındır. Ve Müslümanlar Kuran gibi İncil ve Tevrat’a da iman ederler. Öyleyse Hıristiyanları bırakıp başka yana bakalım.

Batı medyası aslında Yahudiseverlerin yurdudur. Belki bunu Şaron’un hastalığı ile ilgili abartılı haber ve resimlerde farketmişsinizdir; ya da abartılan Yahudi ölümleri ve es geçilen Filistinli ölümlerinde; ya da “Soykırım” meselesinde, ya da Yahudilere diğer gerçek ve hayali tüm saldırılarda. Yahudilerin Müslüman karşıtı duygular yaymakta özel çıkarı vardır, çünkü bu onların Filistinlileri ezme ve İran’ı halletme planlarına uyar (İranlılar da bunu hemen anlamış ve tepki olarak soykırım karikatürleri yayınlamışlardır. Her ikisi de eşit derecede tatsız; göze göz, dişe diş). Ve şimdi görünüşte “Siyonist olmayan Dünya Yahudi Kongresi  (World Jewish Congress) İran’a karşı kampanyasını başlattı,” diye bildirmiş İsrail gazetesi Haaretz okurlarına. AIPAC (American Israelite Public Affairs Committee) “Şimdi İran’ı Durdurma Zamanı” adında bir konferans planlıyormuş. Kurt Nimmo karikatürleri “Müslümanları kızdırıp parlatmak ve böylece Avrupa ve Amerika’da Strauss’çu (***) neo-con’larca sahneye konan ‘Uygarlıklar Çatışması”na taraftar toplamak için kasıtlı provokasyon” olarak niteliyor. Hem Uygarlıklar Çatışması, hem de “Şeytani Resimler” olayı Beynelmilel Yahudiliğin Ortadoğu stratejileriyle tam uyum içindedir.

Bebek Hz. İsa ve Hz. Meryem, Osmanlı minyatürü, Topkapı Sarayı Müzesi, İstanbul

Bu Şeytani Resimler olayındaki Yahudi parmağına açık bir delil birçok gazete manşetinde çıktı: Dünyanın heryerinde Müslüman halklar rahatsız olmuşken medya “Filistinlilerin Avrupalılara saldırıları”ndan bahsediyordu; tıpkı 2001’de “Filistinliler İkiz Kulelerin çöküşünü alkışladılar” dediği gibi; halbuki küstahlık ve paranın gücünü simgeleyen bu kulelerin çöküşüne tek sevinen Filistinliler değildi. İsrail gazetesi Haaretz geçenlerde dedi ki: “Müslüman basın Şaron ve hahamları rezilane resmediyor; şimdi kendisi yaptıklarını tatsınlar.” Karikatürlerin ardında Yahudiseverlerin olduğuna başka bir delil.

Ama meslekdaşlar bu işin ardındaki büyük planı göremediler. Karikatürler Müslümanlarla bir savaş tablosuna uyarken, aslında onlar dünya çapında yürütülen bir “özgürlük saldırısına” tam uyuyorlar. ABD’den Rusya’ya, İngiltere’den İtalya’ya efendiler kanunlarının örgülerini sıkılaştırarak özgürlüğü ortadan kaldırıyorlar. 1968’de “savunmanın savunusu”, “yasaklamak yasaktır” gibi şeylerden bahsediyorduk; ama şimdi birsürü yasakla karşıkarşıyayız. Artık sigara içip içmemeyi, ya da emniyet kemeri bağlamayı ya da rahat oturmayı seçme hakkımız yok. Bu küçük küçük yasaklar bizim “Büyük Birader”e (George Orwell’ın “1984” romanına gönderme) boyun eğişimizin işaretleri aslında. Ve sakın bana bunun kendi iyiliğim için olduğunu söylemeyin; çünki size kendi sağlığım için çok daha önemli 100 şey sayarım. Örneğin şu borçlar kaldırılsın bir. Eğer yüksek faizli riskli bir krediyi kabulde özgürsem, emniyet kemeri takıp takmamakta da özgür olmalıyım.

Özgürlüklerimiz ciddi şekilde aşınıyor. Kağıt üstünde var onlar, ama onları kullanamayız. Hayatlarımızın mahvedilmemesini isteyemeyiz. Birçok öğretmen ve üniversite profesörü kendilerini işsiz buluyorlar, çünkü “yasak kelimeyi” söylemişlerdir. “Demokratik” Almanya’da bir Komünist asla öğretmenlik yapamaz. Dahası sandıkta istediğimizi seçemeyiz: Avusturyalılar Jörg Haider’i seçtiklerinde vazgeçtiklerini söyleyinceye dek dayak yediler. Şimdi Filistin Hamas’ı seçti ve onlara kendi vergi gelirlerinin bloke edildiği ve bu suçlarından tövbe edene dek bunun verilmeyeceği söylendi (yeri gelmişken: İncil her yedi yılda bir borç affı öngörür, oysa talmud alacaklının borçluyu bağlayıp, borcunu affa rağmen ödemek istediğini söyleyinceye dek dövmesine cevaz verir). Her seferinde, ister ABD’deki uzak Montana halkı için silahlar ya da Dublin, İrlanda’daki bir meyhanede sigaralar olsun, bir emniyet kemeri ya da hepimiz için eşit-özgür oy olsun, kitlesel medyanın devasa fikir yapma makinası hep yasakları destekledi. Bazan, örneğin Şeytani Resimlerde olduğu gibi, provokasyona engel olmadı, ama buna karşı konuşmamıza engel oldu.

Medya makinesinin Yahudi amaçlarına bağlılığından onun petrol şeyhlerince yönetilmediğini anlamak kolay, ama varsayalım ki (sonra, neden böyle varsaydık, konuşacağız) Yahudiler ve onların Yahudisever destekçileri kendi medya imparatorluklarını başka amaçla kurmuş olsunlar. Eğer siz de (birçok iyi insan gibi) Yahudileri beraat ettirmek istiyorsanız, Yahudilerin medyayı antisemitizmle savaş için elde tuttuklarını , oysa şeytan parababalarının (orj: Mammonitler) aynı mekanizmayı kendi küresel diktatörlükleri için kullandıklarını varsayabilirsiniz. Yahudileri “Hobbitt’ler” (****)  görüp “Efendilerin Yüzüğünü” koruduklarını, ama bunların parababalarınca onlardan alındığını düşünebilirsiniz. Öte yandan Parababaları antisemitizm masalını uydurup soykırım yaparak Yahudileri kendi yanlarında diğer insanlara karşı savaştırmış olabilirler. Onlar Yahudileri doktrine ederek normal insanların onları “yiyeceğine” ve yalnızca Parababaları iktidarının onları koruyacağına inandırmış olabilirler. Ama “Üçüncü Güvercin”de yazdığım gibi, ortada antisemitizm diye birşey yok; cadıların ve Noel Baba’nın da olmadığı gibi.

Medya makinesi müttefik kaydetmekte eşsizdir; aynı şekilde korku provoke edilerek kendi halinde Yahudiler de gönüllü kaydedilir. Medya “homofobi”yi icat etti, böylece homoseksüeller normal insanlardan korkacak ve Büyük Birader’in korumasına sığınacaklardı. “Maçoluk” ve “dövülen kadınlar” efsanesini icat ettiler, böylece kadınlar erkeklerinden korkacak ve hükmedenlerin sığınma evlerine sığınacaklardı. Sonra “ırkçılık” icat ettiler, ki her etnik azınlık Büyük Birader’in koruması altına sığınsın. “Tecavüze uğramış çocuklar”ı icat ettiler; artık anneler aile babalarından korkuyordu. Bir sürü masal. Bir “homofobi” yok; kimse kimsenin yatağında ne yaptığıyla ilgilenmiyor, işi ortalığa dökmedikçe. Erkekler doğal olarak kadın ve çocuklarını korurlar. Beyazlar siyahların neşesini ve müziklerini severler, tabii bütün gece çalıp söylemedikleri sürece. Size söylüyorum: Hepimiz azınlığız, ve hep bir arada biz insanlarız. Büyük Birader olmadan da kendi aramızda geçinip gidebiliriz.

Dışarıda korkacak birşey yok. Gençliğimde, Amerikalılar domino teorisi ile korkutuluyorlardı. Vietnam ve Kamboçya’ya komünistler hakim olduktan sonra Kaliforniya’ya dek geleceklerdi; inanmayan beklesin de görsündü. Hiçbirşey olmadı. Komünizm korkusu trilyonlarca Dolar milli servet tüketti ve belki ilginç bir sosyal denemeyi yerlebir etti. Galip fare yenilmiş aslan için hükmünü verdi: Polonya ve Baltık ülkelerinin inisiyatifiyle Avrupa Parlamenter Asamblesi Konseyi (PACE) “komünizmin terör ve suçlarını” mahkum etti. Şimdi aynı mekanizma İslam için kuruluyor. İslam kışkırtıldı ve tepkisi azgelişmişliğine delil olarak sunuldu. Büyük korku makinesi Ortadoğu’da da, küçük Yahudi çıkarlarının kıyısında da durmayacaktır, daha başka amacı var: Bir tank ceviz kıracağı olarak da kullanılabilir, ama başka amaçla yapılmıştır. Birleşik ve mükemmel Yahudi medya makinesinin Soykırım masallarıyla uğraşmaktan öte işleri vardır. Onun asıl işi bizi “Yeni Dünya”ya (*****) taşımaktır; yeni ruhsuz bir totaliterliğe. Bu uğurda küçük adımlar büyük amaca giden yolda aşamalardır.

Son aylarda bir seri, ama görünüşte birbiriyle ilgisiz olay oldu. İngiltere Başbakanı Tony Blair, toplumunu tam kontrole doğru önemli bir adım attı. İngiltere yeni bir bilgisayar sistemi kurdu. Bu sistem vasıta trafiği hakkında bilgi topluyor ve depoluyor. Gizli video kameralara bağlı olarak, Büyük Birader’e sizi evden işe, işten eşe-dosta, oradan eve gidene dek izleme imkanı veriyor. Tasarı itirazsız geçti. Sonra sıra İnrternet Terörü Yasası’na geldi. Yasa polise “terörü destekleyen” web sitelerini kapama hakkı veriyordu. Lordlar Kamarası tasarıyı reddetti. Geçen ay aynı meclis bir terör eylemlerini “övme” yasasını da reddetmişti. Hükümetin, bir “terörist yayının” “bilerek” ya da “bilmeyerek” dağıtılması ile ilgili getirdiği yasa teklifi de tadilata uğradı. Ve en iyisi, inatçı Lordlar bir “dini nefret” yasasını da reddettiler; yasa tamamen Yahudileri eleştirmeyi yasaklamaya yönelikti.

Ve sonra “Adüvv” (orj.: Adversary = Şeytan) Şeytani Resimleri yayınlattı. Müslümanları tahmin edilir ve zaten beklenen tepkisi parlamenterleri hemen bir seri “anti-nefret” yasası çıkarmaya sevketti. Şüphesiz bu yasalar birkaç milyar Müslüman ve Hıristiyanın derdine derman olmayacak. Parababalarının sevilen maskotu Yahudiler daha iyi korunduklarını düşünecek (ve saldırıya daha açık olacak), ama daha da önemlisi, fikir özgürlüğü daha büyük bir yara alacak.

Bu büyük özgürlük Batı’nın Sovyet Doğu’ya tek üstün tarafıydı. Sovyet rejiminin pek de hoş olmayan yönlerinden biri Ceza Kanunu’nun 58. maddesi olan meşum “Anti-Sovyet propaganda” yasası idi. Stalin’in eski günlerinde, cumhuriyet düşmanlarına sevgi duyduğunu açıklayan kişi ceza görürdü; en civcivli dönemde bir şaka-espri dahi içeri atılmaya yeterdi. Yasa Brejnev döneminde toplumsal muhafazakarlığı sağlamak için kullanıldı . Sovyetlerin son günlerinde 58. maddenin Demokles kılıcı Gorbaçev’e Sovyetleri yıkan reformları itirazsız yürütme imkanı verdi. Sovyet döneminin tüm toplumsal birikimleri yok edildi; Rus sanayi ve petrolü birkaç Yahudi parababasına teslim edildi; Rus devletinin anahtarları CIA’ye teslim edildi ve ülke çatışan devletçiklere parçalandı. Bu Gorbaçov-Yeltsin dönüşümünün olması ancak 58. Madde sayesinde mümkün oldu. Şimdi o geri geliyor.

Birkaç yıl önce bombalı Yahudi karşıtı pankartlar belirdi Moskova’da Eğer orada bir geçen pankartı indirmek isterse patlıyordu. Hükümet hemen bir “anti-nefret” yasası çıkardı ve bak sen! Tüm pankartlar ortadan yok oldu. Bir ay önce bir Moskova sinagogunda yine şaibeli olaylar oldu ve hükümet hemen bir “anti aşırılıkçılık” yasasını parlamentoya sevketti.

Böylece, aşırılık, terör ve nefrete karşı savaş örtüsü altında kalan özgürlükler de gitgide gezegenimizi terkediyor. “Kennedy’nin Huntington’u” Eugene Rostow 1960’lı yıllarda komünizm ve kapitalizmin birleşeceğini öngörmüştü; böylece her ikisinin de iyi yönleri alınacak, devam edecekti. Birleşme şimdi gerçekten oldu. Bir zamanlar Kızıl Doğu’da tam sosyal güvenlik vardı, kişisel özgürlükler pahasına da olsa. Batı ise özgürdü, ama eşitlik ve sosyal güvenlik pahasına. Şimdi birleştiler: Ruslar parasız eğitim ve sağlık sistemini kaybettiler ve köprü altında özgürce uyuma hakkı kazandılar. Batı ise kendi Gulag (Guantanamo, çev.) hapishanelerine  siyasi mahkumlarına sahip oldu. Batı ve Doğu 58. maddeyi, anti-nefret, antiterör, anti-aşırılıkçılık isimleri altında tekrar yürürlüğe soktu.

Dünya hakimiyeti master planı yavaş yavaş hayata geçiyor. İlk aşamada eski elitlerle kilisenin gücü kırıldı. Parababaları  eliti demokrasi ve özgürlükleri eski düzene karşı silah olarak kullandı, ve biz solcular ve Liberaller bunu sevdik. Lordlar kamarasındaki hayır oyu (gerçi yasa değişerek geçti ise de) gösteriyor ki, seki sistemin tüm hatalarına karşın kimi pozitif yönleri vardır. Ama bu dönem kapandı. Şimdi düşman demokrasi ve özgürlüğe karşı savaşıyor, korku ve (karşı-)ırkçılığı safında kullanıyor.

Düşmanın hem sağ hem de sola sızma avantajı vardır; hem büyük hem muhalif medyaya sızıp dünya çapında iş bitirebilir. İngiltere’de yenilirse Fransa’da saldırır, Gazze’de provokasyon çıkarır. Tepkinizden kin ve korku üretebilir. Bu mekanizma çalışır oldukça korku ve savaş bitmeyecek, çünkü makinenin ürünleri bunlar. Öte yandan bu, neden güçlü parababalarının –hepsi Yahudi değil- bu makineyi kullandığını ve desteklediğini de açıklar. Bu makine korku üretir, ve bunu kendi diktatörlükleri için kullanmalarını sağlar. Ama eğer çocuklarımızın bir köleler ve efendiler dünyasında yaşamasını istemiyorsak bu mücadeleyi kazanmalıyız. Belki Müslüman hassasiyetleri ya da Yahudi önyargıları sizi ilgilendirmez – ama özgürlüğümüz tehdit altında. Küresel planda  düşünmeliyiz, çünkü düşman küresel planda davranıyor.

Ve nefret ve çatışmayı, düşmanın bu iki ana silahını yoketmeliyiz.

Notlar:

(*): Daniel Pipes: Meşum neocon fikir babası. Ortadoğu barışının İsrail’in bölgeye hakimiyetinden geçeceğini iddia ediyor. “Parlak fikirleri” nedeniyle Başkan Bush tarafından önemli bir barış enstitüsünün başına getirildi.

(**):Jyllands “Pest”. Gazetenin asıl adı “Jyllands Posten”. “Pest” veba demektir; I. Shamir kelime oyunu yapıyor.

(***): Leo Strauss: Neo-con’ların filozofu. Almanya’da eğitim gördü. Yahudi olmasına rağmen saygın Nazi çevrelerinde bulundu. Daha sonra Amerika’ya yerleşerek çok tartışmalı eserlerini kaleme aldı. Çoklarınca Amerika’ya uyarlanmış bir faşizmi savunmakla eleştirildi.

(****) Hobbitt’ler ve Efendilerin Yüzüğü: I. Shamir, “Yüzüklerin Efendisi” filmine gönderme yapıyor.

 

Bkz:
http://altayu.blogspot.com/2011/09/seytani-resimler.html

 

 

KREDOKRASİ’YE KARŞI DEMOKRASİ

 

Yalnız ve küçük bir grup

Bizden kalanlar

Kaçaklar, göçebeler

Hüzün ve acıdalar Karanlık ormanda

Köpekler ardımızda

Ve avlanan kuzu gibi

Biz esirleri getirirler

Kalabalık, parmaklarıyla

Gösterir bizi, yuhalar

Ve sabırsız keskin baltaları

Dinsizlere iner (1)

Amish Şehitler İlahisi

 

 

AŞI OLMAK YA DA OLMAMAK

 

Bu ay “Amish” denen ilginç bir Amerikalı dini gruptan sözle başlayalım. Amish’ler çok muhafazakar bir Hıristiyan tarikattır. Üyeleri modern yaşamı ve teknolojiyi reddeder, kırda ve 18. y.y. giysileri içinde basit bir hayat yaşarlar. Tarlalarını hayvanlarına çektirdikleri sabanla sürer, at veya at arabası ile yüklerini taşır ya da seyahat ederler. Elektrik, akaryakıt, doğalgaz kullanmazlar. Geceleri mum ya da gaz lambasıyla aydınlanıp odun ya da kömür yakarak ısınır, yemeklerini pişirirler. Erkekleri 18. y.y. Kolonyal dönemine has “cadı şapkası” benzeri geniş siperlikli şapkalar ve altına uzun elbiseler giyer ve sakal bırakır. Kadınları bebek şapkasına benzer dantellerle süslü eski kadın şapkaları ve uzun etekli bol elbiseler giyer. Doğum kontrolü ve çağdaş tıp da tarikat kurallarınca yasaktır. Hastalıklar dua ve şifalı otlarla iyileştirilmeye çalışılır. Ve bu topluluğun tüm hakları devletçe korunur, hayat tarzlarına ilişilmez.

 

Son yıllarda bunun bir istisnası oldu. Bundan yıllar önce yaşadıkları bir bölgede bir salgın hastalık çıktı. Devlet salgının olduğu bölgedeki tüm halkı (Amish ya da diğerleri) salgını kontrol için kitlesel aşılama kararı aldı. Herkese kurulan sağlık ocaklarına gidip aşı olmaları emredildi. Diğerleri karara uydular, ama Amish’ler karara direnerek toplu halde aşıya gitmeyeceklerini açıkladılar. Bunun üzerine devlet karar alarak, Amish’lerin kolluk gücü marifetiyle aşıya getirilmesini emretti.

 

Bu olay Amerika’da gürültü kopardı. O sıra ünlü bir Amerikan dergisinin kapağında yayınlanan fotoğraf dev cüsseli polislerin arasında ve bir bankonun önünde, iri gözleri ve küçük ağzı merak ve endişeden açılmış küçük ve sevimli bir Amish kızını gösteriyordu. Gerçi, devletin kararı yerindeydi. Salgını durdurmak için yapacağı bundan başka birşey yoktu. Yapılanların dikkatli ve ince bir savunusu da vardı: Amish’lerin aşı olmak ya da salgında ölmek seçimlerine devlet karışamaz. Ama Amish’lerin kendi hayat tarzı seçimleri nedeniyle bölgede ilişkide bulundukları diğer ahalinin de sağlığını riske atmak hakları yoktur. O zaman devlet müdahale eder. Amerika, kötü yönetildiği 2000’li yıllara girene ve “Bushism” egemen olana dek, kendi iç politikası açısından bazı standartları yakalamış bir ülke idi. Şimdisini eleştirebiliriz, ama şu anlatılanlardan çıkarılacak kimi dersler vardır.

 

Alınacak ders: İnsana saygıdır. İnsanlar dünyanın en saçma şeylerine bile inanıyor, tamamen akıldışı bir hayat tarzı sürdürüyor olabilirler. Ama eğer bunu kutsal biliyorlarsa devletin işi onlara doğrusunu öğretmek değil, inançlarını ve hayat tarzlarını (ki insani haysiyetlerinin bir parçasıdır) elden geldiğince koruma altına almaktır.

20 yıldır artık kanserleşmek üzere olan bir başörtüsü sorununun baş çektiği, Kürtlük, Alevilik, gayrımüslim azınlıklar gibi birçok inanç, kültür ve hayat tarzları problemine zorla “tektipleştirmek” şeklinde reaksiyon vererek, leyleği kuşa çeviren Nasrettin Hoca’ya bile rahmet okutmuş kimi devlet politikalarının hala savunulabildiği bir ülkede dünyanın başka yerlerindeki örneklere dönüp bakmaya hala çok ihtiyaç var. Demokrasi ya da kredokrasi ayrımı bu noktada devreye giriyor.

 

EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİN MİDİR?

 

Klasik cumhuriyet siyasal literatüründe cumhuriyet yönetimi, egemenliğin, yetkiyi Allah’tan aldığını iddia eden bir halife-padişah’ın elinden alınarak millete verilmesi olarak tarif edilir: “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” der Mustafa Kemal.

 

Cumhuriyeti kuranlar gerçi konuyu böyle kabul ve ifade etmiş olsalar da, onların ardından gelen yönetici elitin “egemenliği kayıtlı şartlı milletin” kabul ettiği anlaşılmaktadır. Sonuçta bir ülkede örneğin kimi kamuoyu araştırmalarının, “halkın %80’den fazlasının başörtü yasağına karşı olduğunu” göstermesine rağmen, ne bu yasağın kalkması, ne de hiç olmazsa bu konuda “konuyu milletin hakemliğine götürelim” denip bir halkoyuna bile başvurulmaması, bir yandan Batı’nın Türk demokrasisi konusunda sürekli ortaya attığı şüphe iddialarına haklılık payı getirir ve “egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olmadığı” savlarına da haklılık kazandırır. Tüm bunların, “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” demiş bir liderin adını öne sürerek yapılıyor olması da kaderin garip bir cilvesi.

 

Bu olayın ülkeye birçok zararlı yanlarından birisi, dışgüçlerin, yönetim tarzı milletin hatırı sayılır bir bölümünü kendine küstürmüş bir ülkenin zaaflarını, kendi çıkarları için sömürmelerine alabildiğine kapı açmasıdır. Bir diğeri ise bir ülkenin insanlarının kendi mahkemelerinde bulacaklarına inanmadıkları adaleti gidip yurtdışındaki şu ya da bu mihrakın yargı müesseselerinde aramalarıdır.

 

Aslında bu hal yeni değil. Vakti zamanında Osmanlı devrinde Keçecizade Fuat Paşa’nın meşhur bir “pabuççu muştası” meseli vardır: Fuat Paşa “bir devlette iki kuvvet olur”, dermiş, “biri yukarıdan gelen kuvvet, ikincisi aşağıdan gelen kuvvet. Yukarıdaki kuvvet saray, herkesi ezer, aşağıdaki kuvvet halk, sessiz sedasız, kaderine razı…” Fuat Paşa bunları anlattıktan sonra eklermiş: “Bunun için pabuççu muştası gibi yandan vurmalı, yandaş bir kuvvet kullanmalıyız. O kuvvet de sefaretlerdir.”

 

İki yüzyıl sonra değişen artık “pabuççu muştası” yönteminin giderek halk tarafından da benimsenmeye başlamış olması; ama belki ondan da tehlikelisi var: Uzun sürmüş bir devlet-millet küskünlüğü artık kimi elitleri de bu milletten güç devşirmek konusunda ümitsizliğe sürükler ve onlar da iktidarın bekasını Avrupa ya da Amerika ile yapılan ittifaklara bağlayarak, “pabuççu muştası”nı hakim siyaset haline getirirlerse, işte o zaman bu ülke için kader çanları çalmaya başlar. Bu halden ne kadar uzaktayız? Bu hale düşmemek için yapılabilecek birşey var mı? İşte demokrasi-kredokrasi ayrımı burada önem kazanıyor.

 

DEMOKRASİ-KREDOKRASİ

 

Demokrasinin ne olduğunu hepimizin bildiği varsayımıyla şimdi kredokrasiye bir tarif getirelim:

 

Kredokrasi, dini ya da ladini herhangi bir inanç ya da felsefi görüşün (“kredo”), kendinden menkul ve daimi iktidarıdır. Böyle bir inancın geçerliliği bir devlette kayıtsız şartsız nihai ilke kabul ediliyor ve demokratik tercihin de üstüne çıkıyorsa, burada kredokrasiden sözedilir. Bu anlamda tüm teokratik rejimler birer kredokrasi olduğu gibi, bir ideolojinin kayıtsız şartsız egemenliğini kabul eden tüm siyasal rejimler da birer kredokrasidir.

 

Ya da bir devlet düzeninde en üstün ilke demokrasidir, onun da üstünde başka bir inanç, fikir ya da felsefenin hâkimiyeti varsayılamaz. Ve hal öyle gösteriyor ki, bu ikisinin ortasında bir uzlaşma ya da orta yol muhaldir: Birini ya da öbürünü kesin tercih durumundayız.

 

Teokratik bir idareye geçit vermemek için tarif edilmiş laiklik, dünyevi başka bir imanın koruma kalkanı haline getirilmişse anlamından sapmış demektir. Demokratik bir devlet tüm dini akidelere eşit uzaklıkta olduğu gibi, tüm “dünyevi akidelere” de aynı uzaklıkta, sadece ve hep “layman”in (lugat anlamı: “avam”) yanındadır: “Laisizm” (lugat anlamı: “Avamilik”) anlam sahası genişletilerek böyle tarif edilmeli ve aslına döndürülmelidir.

 

Bu söylenenler ilk duyulduğunda belki çok ütopik gelebilir, ama iyi düşünüldüğünde görülecektir ki, demokratik bir devlet için en kutsal olan, milletin kendisine o an kutsal olarak bildirdiğidir. Milletin devlete söylediği ise bir şekilde bilinir: Milletin seçilmiş temsilcilerinin ağzından. Bir demokraside bu heyetin dışında ve üstünde kimsenin devlete inanç ya da görüş bildirme ve dikte hakkı yoktur. Aksi halde artık kredokrasiden sözederiz.

 

BAŞKALARININ PROJELERİ YA DA KENDİ PROJELERİMİZ

 

Bu ve buna benzer görüşler zaman zaman Türkiye’nin liberal çevrelerince dile getirilmiş ve zaman içinde karşıtlarınca “Batıcı – liberal bir proje” olarak damgalanmıştır. Ama İstanbul’da düzenlenen son Doğu konferansının da sıkıntısını gösterdiği gibi, ülkemiz ve bölgemizde Batı karşıtlığı adına tüm baskıcı yapılar sahiplenilecek ve değişim talepleri gözardı edilecek olursa, bu ancak Batı’dan gelen “Büyük Ortadoğu Projesi” tipi girişimlere meşruiyet kazandırır. Ve bağımsızlığımız tartışmalı hale gelir.

 

Amerikan Dışişleri Bakanı Condoleeza Rice 2004’te yaptığı bir konuşmada özetle, “Ortadoğu ile ilgili bizi bir uzmanlar güruhu hep kandırdı. ‘Ortadoğu’nun kendi sosyal yapıları vardır, müdahale etmeyin’ diyerek bizi diktatörlere destek vermeye sevkettiler. Şimdi anladık ki, kendimiz için istediğimiz özgürlükleri, kadın-erkek eşitliği ve diğer hakları Ortadoğu için de istemedikçe doğru sonuç almamız mümkün değil,” demiştir. Bu sözlerin samimiyeti tartışılabilir ve tartışılmalıdır da; ama yapılmak istenene, varolan baskıcı siyasal yapılar sahiplenilerek karşı çıkılamaz. Doğu ve Türkiye kendi siyasal projelerini üretmelidir.

 

MİLLETE GÜVENMEK

 

Konunun, beni hem hayretler içinde bırakan hem de üzen bir başka yanı da, konuyu tartıştığım her, ve çoğunlukla da birbirlerine zıt siyasi görüşlerden insanın “millete sınırsız özgürlük rejimi yıkar” gibi bir iddiada birleşmeleri idi. Oysa güvenmedikleri millet kendileri idi. Bu kendine güvensizlik nereden kaynaklanıyor ve niçin bu kadar derindir? Halbuki tarihimiz bu vehmi doğrulamıyor.

 

Uzun tarihimiz, başıboş kalmış iktidarların istibdad ve zulüm hikâyelerini biteviye anlatır dururken, bunların olmadığı görece iktidarsızlaşma dönemlerinde (ki bunlar aynı zamanda büyük çapta toplumsal zaaf, savaş, felaket zamanlarına da denk gelirler!) halkın kendibaşına kaldığında, çok daha barışçı, akıllı ve mutedil adımlar attığı görülür.

 

Örneğin Selçuklu parçalanmasının Anadolu’yu sarstığı beylikler döneminde milletin örgütlü gücü olan Ahiler Osmanlıya tam destek vermiş, Osmanlının yıkıldığı 1. Dünya Savaşı ertesinde millet, resmi otoritenin görünürdeki hoşnutsuzluğuna rağmen Ankara’daki meclis etrafında birleşmişti. Aslında acı olsa da, bu milletin sağduyu ve tavrına gösterilecek yüz ağartan bir başka örnek, bu satırların yazarının yaşadığı 17 Ağustos 1999 depremidir. Devletin örgütlü kuruluşlarının 15 gün bir felç pençesinde kıvrandığı ve yardım elini uzatamadığı bir sürede, eğer ülkenin her köşesinden bu milletin sayısız temsilcisi çaresiz insanların yardımına koşmamış ve kendiliğinden devasa bir yardım kampanyası örgütlememiş olaydı, bu 15 günlük gecikme depreme uğramışlar için açlık, hastalık, sefalet ve yağmacılar elinde ölüm demekti. Çok şükür ki, bunların hiçbiri olmadı.

 

Ve yine ne ilginçtir ki, bu olayda dahi gösterilen tek aşırılık, 15 gün sonra özel yardım kuruluşlarının bölgeden çekilmesini emreden ve onları adeta kendine rakip olarak gören siyasal iktidardan gelmiştir. Ondan önce çeşitli kesim ve siyasal görüş ile bağlantılı olduğu iddia edilen hiçbir yardım kuruluşu, ne birbirleriyle bir rekabete girdi, ne de bunun için çatıştı. Tersine, gerektiğinde birbirlerinin eksiklerini tamamladılar.

 

Bir başka konu da, Türkiye’de demokrasiye fazlaca atıf yapan liberal söylemlerin siyasal iktidarı zayıflatacağı ve bu nedenle ülkenin çıkarlarına aykırı olduğu iddiasıdır. Ama biz tersini düşünüyoruz.

 

Alexis de Tocqueville “Amerika’da Demokrasi” adlı kitabında demokratik Amerika ile Restorasyon Fransa’sı arasında ilginç bir karşılaştırma yapar: Fransa’da hemen her yasa, ya da resmi uygulamanın karşıtı bir toplumsal kesim bulmak mümkündür, çünkü yasalar bir azınlık iktidarınca yapılır. Eğer bir kanun kralın çıkarına uygunsa, büyük ihtimalle aristokrasinin çıkarına uygun değildir. Dolayısıyla, eğer o kanundan kaçıyorsanız, aristokrasi size krala karşı sığınma sağlayacaktır.

Eğer kanun aristokrasinin çıkarına uygun ise, halkın ya da kralın çıkarına uygun değildir. Bir kanun kaçağı olarak halk size emin bir sığınak sağlar. Örnek uzatılabilir. Hem halkın, hem aristokrasinin çıkarına uygun olan genellikle kralın çıkarına uygun değildir gibi.

 

Sonra de Tocqueville Amerika’ya dönerek, buradaki demokratik idare nedeniyle bir çıkar uyuşmazlığı olmadığından sözeder. Bir kanun kaçağı demokratik yönetimden kaçıyorsa halk onu bağrına basmayacaktır, çünki idare zaten halk çoğunluğunun rızasına uygun davranıyordur. Mahkemelere de sığınamaz, çünkü yasalar bir azınlık değil halkın seçtiği meclisçe yapıldığından, aynı rızaya uygundur. Aristokrasi yoktur, belki orduya gidilebilir; ama o da demokratik idarenin emri altındadır.

Ve nihayet de Tocqueville şu sonuca varır: Fransa’daki kralın, tüm kesimlerin desteğinin ardında olduğundan hiçbir zaman tam emin olamayan, korkak ve ürkek idaresinin tersine, Amerika’daki demokratik iktidarın gücü hemen hemen sonsuzdur!

 

Çünkü içinden çıktığı millet onu kendi amacı için seferber etmekte, o milletini zaten kendinin olan amaç için seferber etmektedir. Bu örnek, yukarıdaki “pabuççu muştası”nın vahim sonuçlarına tam karşıt bir başka gerçeklik olarak alınabilir.

 

Millete güvenmek ya da güvenmemek. Asıl konumuz budur. Bunu ister “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyerek, ister “Yeter! Söz milletindir!” diyerek yapalım, aynı şeydir. Demokrasi millete güvenmeden olmaz. Ya da oturur ve “başarılı bir dikta” yönetiminin şartlarını düşünür, konuşuruz. İkisi de mümkündür, yol ayrımı buradadır. Demokraside karar kılarsak, artık onunla birlikte başka bir resmi kutsal, ebedi ya da üstün ilke yoktur. Demokratik ideal kendi kendisinin mukaddesidir. Ya da demokrasi ile birlikte başka bir resmi kutsal, ebedi ya da üstün ilke vardır; o zaman hakim olan demokrasi değil, bu ilkedir; kredokrasi vardır.

 

Tercih bizimdir.

Son olarak, bu konunun açılmasına vesile olan Amish toplumu ile ilgili bir başka anı: Amerika’ya giden bir grup Türk kurban bayramında koyun alıp şehir dışına çıkarak açık bir arazide kurbanlarını kesmeye karar verirler. Aralarında meslekten kasap yok, kimi öğrenci, kimi başka meslek erbabı, dolayısıyla tecrübesiz olduklarından; koyunları düzgün bağlayamazlar, kimi kaçar, ortalığı dört dönüp milleti peşinden koşturur.

 

Derken uzaktan arazideki kaynaşmayı gören birileri bunlara doğru yaklaşmaya başlar, daha yakına gelince kendine özgü kıyafetlerinden bu adamların Amish olduğunu anlaşılır. Amish’ler “burada ne yapıyorsunuz?” diye sorar, “koyun kesiyoruz” cevabı alırlar. “Ne için burada koyun kesiyorsunuz, kasapta yok mu?” derler, “biz Tanrı’ya bunları kurban ediyoruz” deyince, “o zaman durum değişti, siz Tanrı’ya ibadet için bunu yapıyorsunuz, size yardım edelim,” derler.

 

Kaçan koyunlar Amish’lerin yardımıyla yakalanır, hepsi bağlanır, kıbleye dönük yatırılır, tekbir sesleri araziyi inletir. Türklerle beraber koyunları tutan Amish’ler de okunan duaları anlamamakla birlikte “Allah” kelimesini tanırlar, duada, tekbirde “Allah” geçtikçe onlar da “Allah” diyerek eşlik ederler. Kurbanlar kesilir. Ayrılırken Amish’lere de kurban etinden verirler mi, onu bilmiyoruz. n

 

DİPNOT:

1- We alone, a little flock,

The few who still remain,

Are exiles wandering through the land

In sorrow and in pain…

We wander in the forests dark,

With dogs upon our track;

And like the captive, silent lamb

Men bring us, prisoners, back.

They point to us, amid the throng,

And with their taunts offend,

And long to let the sharpened ax

On heretics descend.

 

Bkz:

http://altayu.blogspot.com/2006/09/kredokrasiye-kars-demokrasi.html

 

HİLAFET, İSLAM DEVLETİ VE SONRASI

Kalkınmak isteyen bir toplumun, Batı uygarlığını ve Batı uygarlığının ruhunu anlamadan bunu başaramayacağını güvenle söyleyebiliriz. Bu ruhtan habersiz toplumlar, hayatlarında pozitif bir değişikliği asla sağlayamayacaklardır. Bizimki gibi, birçok İslami toplum maalesef bu bilgiden hâlâ mahrumdurlar. Hâlâ Batı uygarlığının çeşitli veçhelerinin farkında değiliz ve Batı’yla karşılaşmamız daha ziyade yüzeysel cereyan ediyor; şöyle ki, Batı’ya ya hayranlıkla ya da nefretle yaklaştık.

Batı’nın Erdemleri

Muhammed Hatemi, İran Cumhurbaşkanı

GİRİŞ

Müslümanlar olarak, 20.y.y.da dini geleneğimiz ve kültürümüzü oluşturan birçok ögenin Peygamber döneminden kalma olduğunu gururla düşünür ve 1400 yıldır değişmemiş doğrulara inandığımızı kabul ederiz. Bu sadece İslam’ın mensuplarının değil, bütün diğer dinlerin mensuplarının da ortak iddiasıdır; çünkü inanç ancak değişmez, evrensel ve kalıcı doğrulara olur. Ancak yine bütün dinler için ortak olan bir başka nokta, değişimin onlar için kaçınılmaz olduğu ve aksi takdirde ayakta kalamayacakları genel tesbitidir.

Değişim, gelişmek ve değişen şartlara ayak uydurabilmek için bu alemde her varlığın uyması gereken genel kuraldır. Dinler de yaşayan sosyal organizmalardır ve aynı kuraldan nasiplerini alırlar.

Derhal yapılması gereken bir hatırlatma, İslam, Hıristiyanlık, Yahudilik ve diğer dinlerle karşılaştırıldığında oluşan değişimin temel kaynakların tahrifi şüphesini içermemesidir. Bu anlamda değişim, gelişme sağladığından olumlu olmuş; İslam uygarlığının uzun yüzyıllar boyunca insanlık olaylarının akışı ve insanlığın ortak tarihi ilerleyişi üzerinde gurur verici bir etki yapmasını sağlamıştır.

Ortak kültürümüzün önemli bir bölümünü oluşturan siyaset de aynı temeller ışığında ele alınarak bakıldığında görülen odur ki, 13 asır önce geliştirilen hilafet ve onunla bağlantılı siyasal kurumlar uzun yüzyıllar önemli roller oynamışlar, ancak yeni değişimlerin ihtiyacının kendini dayattığı 20.y.y.da yerlerini yeni anlayış biçimlerine terketmişlerdir.

 

BÜYÜK DEĞİŞİM

İslam dünyasında hicri 1.y.y.da başlayan hızlı yükselişle birlikte gelen bir seri değişim medeniyetimizin tarihi içinde kalıcı etkiler bıraktı. Kısaca sözetmek gerekirse birkaç on yıl içinde “Medine Site Devleti” olarak kurulan bir toplum devasa bir “tarım imparatorluğuna” dönüştü.

İslam Peygamberi’nin Medine’de kurduğu örnek topluma “devlet” denip denemeyeceği bugün hala tartışmalı bir konudur. İnsanların arasındaki anlaşmazlıklarda hükmetmesi, şer’i cezalar vermesi ve ordular kurarak savaşması bir devlet nizamının varlığı yönünde delilse de bu devletin gelenekleri, en azından o zamanki halleriyle, uzun süre yaşayamamıştır. Aksine son 1300 yıldır medeniyetimizi siyaset açısından etkileyen kalıcı gelenekleri ondan sonra gelenler oluşturdu.

Medine toplumu ekonomisi daha çok ticaret ve biraz da tarıma dayalı bir site toplumu idi. Ticaretin ilk müslümanların iktisadi hayatında baskın rol oynadığını gerek tarihlerden gerekse de Kur’an’ın ilk müslümanlarca kolayca anlaşılan dilinden tesbit ediyoruz. Bu konuyu açarsak, Kitap insanların kolaylıkla anlayabileceği bir dilde olmalı idi çünkü o “herşeyi açıklayan” (tibyan li külli şey’in) idi. Dolayısıyla Medine toplumunun kültür ve gündelik hayatında çok önemli rol oynayan ticaretin o kültüre kazandırdığı kavram ve terimlerle misallerini vermek ve mesajını anlatmak durumundaydı. Bu nedenle, Kitabullah’ın anlatımına ticari bir dil hakimdir. İnsanlara “ecr” (ücret, karşılık) vermekten, Allah’ın müminlerin canları ve mallarını “Cennet karşılığında satın aldığından” sözedilmektedir. Bu misaller kolaylıkla çoğaltılabilir.

Beğenelim veya beğenmeyelim bu geniş çapta reformları başlatan yönetici Hz. Ömer radiyallâhü anh, hemen hemen son şeklini veren de ilk Emevi halifesi Muaviye olmuştur.

Peygamberimizin vefatından sonra birkaç onyıl içinde İslam uzak diyarlara yayılmış büyük bir imparatorluğa dönüştüğünde bu ilk dönemin siyasi-idari geleneklerinin tek başına ihtiyaçları karşılayamayacağı açıktı. Bu nedenle bu gelenekler köklü tadilatlara uğratıldı. Beğenelim veya beğenmeyelim bu geniş çapta reformları başlatan yönetici Hz. Ömer, hemen hemen son şeklini veren de ilk Emevi halifesi Muaviye olmuştur.

Bu anlamda belirtmeli ki, Kur’an’da bildiğimiz anlamda hilafete işaret eden hiçbir ayet yoktur. Kur’an’da “halife” kelimesi birkaç ayette tüm insanların Allah’ın halifesi kılınması olarak geçer: “Hani rabbin, meleklere ‘muhakkak ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim’ demişti. onlar da ‘biz seni şükrünle yüceltir ve (sürekli) takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kanlar akıtacak birini mi var edeceksin?’ dediler. (Allah:) şüphesiz sizin bilmediğinizi ben bilirim dedi.” 2/30. Dileyen 6/165, 7/69, 7/74, 7/129, 10/14, 10/73, 27/62, 35/39, 38/26 ve 57/7 numaralı ayetlere bakabilir.

Bu anlamda belirtmeli ki, Kur’an’da bildiğimiz anlamda hilafete işaret eden hiçbir ayet yoktur.

Bunun dışında insanlardan “Ulu’l-Emr”e itaat istenmiştir: “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan Ulu’l-Emr’e de. eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve elçisine döndürün. şayet Allah’a ve ahıret gününe iman ediyorsanız. bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.” (4/59) Birçok tefsirde ve mealde Ulu’l-Emr kelimesi “emir sahipleri” olarak çevrilmiş ve bundan devlet görevlilerinin anlaşıldığı söylenmişse de yine burada anladığımız anlamda hilafet ile ilgili reddedilemez bir delalet (yol gösterme) yoktur. Kaldı ki, Ulu’l-Emr birçok alim tarafından “Emrin dostları” olarak da çevrilmektedir. Belki bu anlam ayette ifade edilen gerçeği bildirmeye daha yakın olur. Çünkü Emr’in sahibi Allah’tır. Onun dostları da ancak alim kişiler olur. Onlar Allah’ın emirlerini halka açıklar ve bu anlamda Emr’in koruyucusu ve dostları olurlar. Bu ise siyaset ve devletin tamamen dışında bir toplumu aydınlatma faaliyetidir. Ancak biz “tarihteki hilafete” geri dönelim.

Geleneği bir tarım imparatorluğunun gereklerine göre yorumlayan Hz. Ömer yeri geldiğinde görünüşte açık nassa da aykırı hükümler koyabilmiş; örneğin müellefe-i kulübe Beyt ül-Mal’dan yapılan yardımları durdurmuş, ya da konumuz açısından daha önemli olan bir örnek olarak, Irak arazisinin beşte birinin Beyt ül-Mal’a bırakılarak, kalanının fatihlerince mülk edinilmesini engellemiş; bütün Irak’ı devlet mülkü yapmıştır. Bu uygulamaları müslümanların hatırı sayılır kişileri arasında şiddetli tartışmalara neden olmuştur. Ancak sonuçta gerek şahsi itibarı gerekse de pratik dehasını kullanarak tartışmalardan haklı çıkmayı başarmış ve daha sonra gelenler kendisine hak vermişlerdir.

Hz. Ömer’le başlayan büyük çapta değişim Muaviye’nin saltanat düzenini standart uygulama haline getirmesi ile hemen hemen son şeklini almıştır. Bu reformlar öylesine başarılı ve kalıcı oldular ki, Endüstri Devrimi’nin başladığı 19.y.y.a kadar geçen 1200 yıla damgalarını vurdular. Yine aynı dönemde bu reformlara karşı eski dönemin sadeliğini savunan Şia ve diğer akımların ortaya çıkışı ve bütün müslümanlarca muteber görülen büyük mezhep imamlarının da bu dönemde yetişmeleri tesadüf değildir; çünkü bu dönem büyük çapta bir yeniden yapılanma dönemi idi.

HİLAFET

Hz. Ebubekir zamanından başlayarak müslümanların başına geçen reisin “Halife-ti Resulullah” ya da kısaca “Halife” olarak adlandırılması İslam medeniyetinde gelenek olmuştur. Hulefa-i Raşidun devrinde yeni halife tayininin değişik yöntemlerle yapılabilmekle birlikte adına “Ehl ül-Hal v’el-Akd” denen müslümanların önde gelenlerinden bir kurulun rızasını almak kaide haline getirilmeye çalışılmıştır.

Ancak Hulefa-i Raşidun devrinden sonra bu kurallar değiştirilmiş ve hilafet babadan oğula geçen bir saltanat makamı haline dönüşmüştür. Öte yandan saltanat kurallarına da herzaman riayet edilmemiş ve tahta çıkış kimi zaman kılıç zoruyla da olmuş; taht kavgaları geçmişimizi karartan vakalar olarak tarihteki yerlerini almışlardır.

Artık realizm idealizme galip gelmiştir ve “olması gerekenden” çok “olanlar” hilafet teorilerine yansıtılır.

Hilafet makamı Abbasiler döneminde parçalandı ve müslümanların tek yüksek makamı olma iddiası zaafa uğradı. Kurtuba ve Kahire’de rakip hilafetlerin ortaya çıkışı ve bağımsız İranlı ve Türk hanedanların gelişi ile Bağdat’taki hilafet iktidardan mahrum kaldı. Artık Bağdat hilafeti, kendinden daha az payeye sahip şahsiyetler arasındaki iktidar değişim törenlerini icra eden kof bir manevi onurla sınırlı idi. Hilafet teorisinin “İkinci Formülasyonu” bu döneme tesadüf eder. Artık realizm idealizme galip gelmiştir ve “olması gerekenden” çok “olanlar” hilafet teorilerine yansıtılır. Bu realizm döneminde üç isim dikkati çeker: Ebu Hasan el-Maverdi, (ö. h. 450/m. 1058), Ebu Hamid Muhammed Gazali (ö. h. 505/m. 1111) ve Bedrettin İbn Cema’ (ö. h. 732/m. 1332). (). Bu dönemde hilafetin bir kişinin uhdesinde olmasından teorik olarak vazgeçildi. Hilafet için aranan şartlar bir kişide yoksa bu şartları toplayan bir heyet de halife kabul edilebilirdi (Maverdi). Ancak bu heyetin seçim ve devletin başına geçişi mekanizması yeterince tarif edilemedi. Nihayet herhangi bir kılıç sahibinin “temel devlet işlevlerini” yerine getirmek şartı ile hilafet makamına el koymasında bir sakınca görülmedi (İbn Cema’). İşte bütün bu ictihadların tecviz ettiği gelenek bugünlere de ulaşmış ve toplumsal-siyasi kültürümüzün beğenilen ve beğenilmeyen bütün vechelerini oluşturmuştur. Belki bu ictihadların beklenenin ötesinde bir rağbet gördüğünden bahsedilebilir.

İslam Ortaçağındaki siyasal kargaşaya Osmanlı Sultanı Yavuz Selim’in Mısır Memluk Devletini yıkarak hilafeti İstanbul’a getirmesi ile son verdiği genel bir kanıdır. Bu kısmen doğrudur. Ancak unutulmamalı ki, Osmanlı sultanları, özellikle İstanbul’un fethi ile bir dünya devleti olarak yükseldikten sonra, kendilerine Yavuz Selim’den önce de halife denmesinde bir sakınca görmediler. Yine Yavuz Selim’in hilafeti İstanbul’a getirmesinden sonra Hindistan’da Babür Devleti şahlarına “Halife” denmeye devam edildi.

Yine Yavuz Selim’in hilafeti İstanbul’a getirmesinden sonra Hindistan’da Babür Devleti şahlarına “Halife” denmeye devam edildi

Hicri 5. ya da miladi 11.y.y.dan itibaren İslam Dünyası’nda hakim olan genel siyasi anlayışa göre büyük bir devlet kurarak müslümanların üzerinde hakim olan ve fetihler yaparak ülkesinin sınırlarını genişletebilen başarılı bir müslüman hükümdar, kendisine itaate layık olması nedeniyle “Halife” olarak adlandırılıyor ve bu ünvanın verilişinde bir silsile aranması ya da başka bir hükümdarın “Halife” sıfatını taşıyıp taşımaması artık önemli görülmüyordu.

Doğu’da Babür Devleti’nin çöküşü, Batı’da Osmanlı Devleti’nin üstün bir konuma yükselişi ve Orta’da Safevi Devleti’nin Sünni İslam siyaseti dışında bir yol tutması ile İslam Dünyası’nda tekrar makamı başında bir halife kaldı. Ancak Osmanlı sultanları “Halife” sıfatını uzun müddet ön plana çıkarmadılar. Osmanlı’nın hakimiyet dönemlerinde Osmanlı hükümdarları Farsça’dan gelen bir terim olan “Padişah”, üstün güç sahibi anlamında “Sultan” ve Türkçe hükümdar anlamında olan “Han” ünvanlarını kullandılar. “Halife” ünvanının tekrar ön plana çıkışı ancak 18.y.y.da olmuştur.

1774’te Osmanlı-Rus Harbi’nin bitişiyle imzalanan Küçük Kaynarca anlaşmasında Sultan, o zamana kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçasını oluşturan Kırım ve Kuçhan Tatarlarının tam bağımsızlığını taahhüd ediyordu. Rus imparatoriçesinin Osmanlı mülkündeki Ortodoks kilisesine mensup Hıristiyanların hamiliğini üstlenmesi nedeniyle, Osmanlı yetkilileri de Sultan’ı Müslümanlar üzerinde mukabil bir manevi otoriteyle teçhiz etmek için (diğer ünvanlar yanında) “Halife-yi Ru-yi Zemin” (Farsça: Yeryüzünün Halifesi) olarak adlandırdılar. (). Zamanla Osmanlı uleması bu doktrini Batı yayılmacılığı karşısında İslam’ın birliğini koruyacak şekilde geliştirdiler.

Hilafetin hükümdarlıktan ayrı olarak bütün müslümanlar üstünde bir manevi otorite haline gelmesi politikasının en büyük uygulayıcısı Sultan 2. Abdülhamid Han’dır

Hilafetin hükümdarlıktan ayrı olarak bütün müslümanlar üstünde bir manevi otorite haline gelmesi politikasının en büyük uygulayıcısı Sultan 2. Abdülhamid Han’dır. Zamanında Mağrip’ten Çin’e dek birçok yerde adına hutbe okunmuş ve özellikle Hint müslümanları coşkulu bir biçimde onun üstün makamını onaylamışlardır. Şüphesiz bunda İngiliz egemenliği altında olmaları ve bir zamanların “Büyük Moğolları”nı (Babür Devleti) unutmamış olmaları da rol oynamış; Osmanlı’yı birgün elbet kendilerine yardıma gelecek büyük ve bağımsız bir İslam devleti olarak selamlamışlardır.

Büyük umutlar doğuran Hilafet siyaseti 1. Dünya Savaşı öncesinde Batı’ya karşı İslam birliğini sağlayarak direniş ve ihya hareketi için bir zemin oluşturmuş görünüyordu; ancak bu umutlar Büyük Harb ile birlikte hayal kırıklığına dönüştü. Sultan 2. Abdülhamid’den sonra Osmanlı siyasetine egemen olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin politikalarının bu hayal kırıklığına az ya da çok bir rolü olduğu bir gerçektir.

Hilafet Müslümanlar üzerinde manevi bir otorite olduğu sürece herhangi bir itiraz görmemiş; ancak birçok Müslüman millet Hilafet’e bağlılığı Osmanlı Devleti’ne bağlılıktan dikkatle ayırmıştır. Belki onların Sultan 2. Abdülhamid ile tek uzlaştıkları nokta bu ayrım olmuştur. İlk büyük örnek, Osmanlı Devleti’nden kopan Arnavut müslümanların 1. Dünya Savaşı öncesinde devlete isyan ile Hilafet’e bağlılık arasında uzlaşmaz bir çelişki görmemeleridir. 1. Dünya Savaşı sırasında Halife-yi Ru-yi Zemin’in bütün dünya müslümanları için İtilaf devletlerine karşı ilan ettiği “Cihad-ı Ekber” fetvasına, Mısır’ın gösterdiği ilgisizlik ikinci büyük darbe olmuş; Mısırlılar “üzerlerindeki İngiliz egemenliğine karşı ayaklanamayacak kadar zayıf olduklarını, ama Halife’nin orduları gelip bu esir kardeşlerini kurtarırlarsa bundan mutluluk duyacaklarını” bildirmişlerdir; ancak en büyük darbe Devlet-i Aliye’nin kendi sınırları içinden geldi.

Arap Lawrence’ın (ya da Arapların adlandırmasıyla “El-Aurans”ın) peşine düşen Arap direnişçiler, Hilafet siyasetinin ve Osmanlı birliğinin devri geçmiş bir güzel hatıra olduğunu ve acı gerçeklerin saatinin gelip çattığını kendi eylemleriyle gösterdiler.

Dünyanın büyük devletlerinin ordularına karşı birçok cephenin yanısıra Ortadoğu’da da dev bir boğazlaşmaya girmiş Osmanlı orduları bir anda öz vatanını savunan bir yerli güçten işgalci güç konumuna indirildiler. Arap Lawrence’ın (ya da Arapların adlandırmasıyla “El-Aurans”ın) peşine düşen Arap direnişçiler, Hilafet siyasetinin ve Osmanlı birliğinin devri geçmiş bir güzel hatıra olduğunu ve acı gerçeklerin saatinin gelip çattığını kendi eylemleriyle gösterdiler. Osmanlı milleti, hem de birlik ve bütünlüğün en gerekli olduğu Büyük Harb günlerinde ikiye ayrılmış, neredeyse yarısı Arap bayrağı altında ayrı bir yol tutmuştu. Osmanlı ordusunun komuta kademelerini oluşturan genç subaylar Arap direnişçilerin verdiği bu acı dersi hiç unutmadı; çünkü bunun sonuçlarını ilk elden yaşayarak gördüler. Bu acı hatıra ordu içinde Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra da yaşayacaktı.

Hilafet siyasetinin uğradığı başarısızlıkla ilgili çeşitli nedenler öne sürülmüştür. Bugün kamuoyunda en çok huzursuzluk uyandıran tartışma Osmanlı içinde Türkçü milliyetçilik akımını başlatan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin sonuçta bölünmeye yol açtığı iddiası üzerinedir. Taraflar bu tartışmayı kolay bitireceğe benzemiyorlar, ancak İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Sultan 2. Abdülhamid’e karşı muhalefette iken onun Hilafet siyasetine karşı milliyetçi bir politikayı savunsa bile; iktidara geldiğinde bunu devam ettirmekte zorlandığını söyleyebiliriz. Çünkü iktidar mantığı başkadır; bunu muhalefetten iktidara gelen herkes iyi bilir. İttihat ve Terakki de bir kez Osmanlı Devleti’nin Pay-i Taht’ında iktidar olduktan sonra devletin gerçekleriyle yüzleşmek ve belki istemeyerek de olsa milliyetçi planlarını ertelemek durumunda idi. Bu gerçekler Hilafet sancağı altında bir Osmanlı birliğini gerektiriyordu. İttihat ve Terakki’nin ileri gelenleri de bu siyasi gerekleri kavrayacak kadar zeki kişiler idiler. Nitekim bu gerçekleri kavradıkları ve devletin gereklerine uygun davrandıklarına dair tarihi bilgilerimiz vardır.

Dikkat edilirse hilafet ve devletle ilgili temel tartışmalar 19. y.y.da Sanayi Devrimi ve enerji kaynağı olarak ondan beslenen kolonyalizmin bütün dünyayı etkilediği bir çağda başlamıştır

Belki de asıl tartışılması gereken başarısızlık nedeni çok daha derinlerdedir. Araştırmamızın başında İslam uygarlığının hicri 1.y.y.da büyük bir reformdan geçtiğini, tacirlerden oluşan bir site devletinden büyük bir tarım imparatorluğuna dönüştüğünü ve hilafetin bu dönemde kalıcı olarak formüle edildiğini söylemiş idik. Dikkat edilirse hilafet ve devletle ilgili temel tartışmalar 19. y.y.da Sanayi Devrimi ve enerji kaynağı olarak ondan beslenen kolonyalizmin bütün dünyayı etkilediği bir çağda başlamıştır. İnsanlığın binyıllar sürmüş bir dönemi artık kapanıyordu. İslam alemi h. 1.y.y.da olduğu gibi enerjik bir dönüşüm yapamadı; bunun yerine varolan statüyü koruyucu ve muhafazakar eğilimler hakim oldu. Dünyanın kabaran deniz misali gerçekleri muhafazakarlığın bu zayıf duvarını ödüllendiremezlerdi; onu aştılar ve geçtiler. İşte bugün halen bu uyumsuzluk ve geçkalmışlık-gerikalmışlık sorunlarını yaşıyoruz.

İSLAM DEVLETİ

1924 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin hilafeti kaldırışı ile bu konudaki tartışmalar bir dönüm noktasına ulaştı. Yeri gelmişken not etmek gerekir ki, gerek Büyük Harp’te Osmanlıya yardıma gelmeyen ve gerekse de Osmanlıya karşı silahla direnen müslüman milletler hilafet kaldırılıncaya dek yeni bir halife seçimi ya da İstanbul’daki halifenin tanınmaması yönünde bir harekette bulunmadılar; kimse böyle bir teklif de ortaya atmadı. Hilafetin manevi otoritesi ilk amaçlanandan bambaşka bir şekliyle de olsa benimsenmişti. Sultan Abdülhamid’in Hilafet siyasetinin amacı: “Maddi ayrılıklara rağmen müslümanların manevi birliği” idi. Oysa yeni anlaşılan şekli ile Hilafet: “Manevi birliğe rağmen müslümanların maddi ayrılığı” idi; gerekirse boğaz boğaza gelebilinen bir ayrılık.

Sultan Abdülhamid’in Hilafet siyasetinin amacı: “Maddi ayrılıklara rağmen müslümanların manevi birliği” idi. Oysa yeni anlaşılan şekli ile Hilafet: “Manevi birliğe rağmen müslümanların maddi ayrılığı” idi

Gerek 1924’te gerek daha sonra hilafetin bu biçimi ile dahi olsa korunması gerektiğini savunanlar çıkmıştır. Onlara göre hilafet Vatikan gibi bir kuruma dönüşse, yani inananlar ayrı devletlere parçalansalar, hatta bu devletler birbiriyle savaşsalar dahi bizzat varlığı bir manevi birlik sağlamaktadır; tek tek müslüman fertler ona itibar etmekte ve bu kurumun başlarında kalmasını çok önemli görmektedirler. Ama bu iddialar da 1924’ten sonra ciddi bir yara aldı; Türkiye son halifeyi azletti ve İslam dünyası yerine yenisinin seçilmesi için pek dikkate değer bir faaliyet göstermedi. Hilafet meselesine dünyada en çok ilgiyi Hintli müslümanlar göstermişlerdi. Bu ilgi o derecede idi ki, 1923 Kasımı’nda iki Hintli müslüman, Şii Emir Ali ve İsmaili lider Ağa Han bile tartışmaya katıldılar ve Sünni bir kurum olan hilafetin korunması yönündeki dileklerini İstanbul’da duyurdular.

Ancak hilafetin son bulmasından sonra bu ilgi kısa sürede söndü. Başlangıçta yeni bir halife seçimi için İslam Dünyası’nın bir hilafet kongresi toplaması düşünüldü ise de adayların hiçbiri bu işe yeterli bulunmadı; bitmez tükenmez tartışmalara katılmaya devam edenlerin sayısı giderek azaldı ve Hintli müslümanların coşkulu Hilafet Hareketi bile “dikkatini Hindistan müslümanlarının sosyal refahına çevirdiğini” ilan ederek 1926’da Kahire’de yapılacak Dünya Hilafet konferansı için yapılan daveti geri çevirdi. ().

Hilafetin hala ölüm-kalım mücadelesi verdiği birkaç yıl öncesinde Arap milliyetçileri bir yandan hilafetin zayıflamasından dolayı memnunluk duyuyor; öte yandan hilafetin Araplara iadesini sağlamaya çalışıyorlardı. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki tek Arap halife adayı Mekke şerifi Emir Hüseyin’di. Ama onun İngilizlerle olan yakınlığı itibarını düşürmekteydi. Mart 1924’te Türkiye’de hilafetin ilgasından sonra kendini müslümanların halifesi ilan ettiyse de ona sadece Irak, Hicaz ve Doğu Ürdün’den temsilciler bağlılık sözü verdiler. Hintli ve Mısırlı müslümanlar İngiliz ajanı olduğu gerekçesiyle onu reddettiler. Bundan sonra İslam Dünyası’nın geri kalanının üzerinde uzlaşabileceği bir halife adayı çıkmadı. ().

Artık hilafet meselesi İslam dünyasının dikkat alanından çıkmıştı. Başta Ezher’in ulemasından saygın kişiler gelmek üzere Arap ve İslam aleminin birçok değerli alimi artık hilafet fikrinin diriltilemez olduğunu söylemeye başladılar. Ancak tahttan indirilen hilafetin yerine kısa sürede başka bir kavram oturdu: İslam devleti.

Ancak tahttan indirilen hilafetin yerine kısa sürede başka bir kavram oturdu: İslam devleti.

İslam devleti fikri 1920’lerin ortalarından başlayarak dini düşüncenin siyasi tezahürü haline geldi. Başlangıçta Suudi Vahhabilerinin, ilhamını Muhammed Abduh’tan alan İslami hümanizmin ve, modern insanın akılcılığıyla tam bir uyum içinde bir din olarak algılanan, ilk ve temiz İslam’a dönme gayreti içindeki Selefiye’nin ortak fikri buluşma zeminiydi. Daha sonra bu iki kanat Selefiye’nin giderek devrimci akımlara meyletmesi ve Vahhabiye’nin koyu bir muhafazakarlık içine kapanmasıyla birbirinden uzaklaştı. 1935’te Muhammed Reşid Rıza modern anlamda İslam devleti fikrinin temellerini attı. Bu görüş, tekrar tekrar işlenerek çeşitli varyantlarıyla bütün 20. y.y. boyunca çok etkili olmuştur. ().

Reşid Rıza’nın hilafet konusundaki eseri “El-Hilafe ev el-İmame-t’il-Uzma” (Hilafet ya da Büyük İmamet) hilafetin ilgasının hemen öncesinde 1922-23 yılında basılmıştı. Rıza hilafetin sorunlarına değindikten sonra İslami devlet konusunu gündeme getirmektedir. Bunu üç aşamada gerçekleştirir:

1) Önce hilafetin İslam siyaset teorisindeki temellerini ortaya koyar.

2) Sonra bu teoriyle müslümanların siyasi uygulamaları arasındaki ayrımlığı gösterir.

3) Sonunda da İslam devleti konusunda kendi fikirlerini açıklar.

1) İlk aşamada hilafetin vücubunu ispat için yoğun olarak hadisleri ve icmaı kullanır. Kuran’dan delil getirmez. Maverdi, Gazali, el-İci, ve Saadettin Taftazani’den alıntılar yaparak hilafeti destekler. Ancak okumaya devam edildiğinde ortaya çıkmaktadır ki, asıl amacı klasik teorinin Hilafet’in icraı konusunda çok yüksek standartlar getirdiğini göstermektir; müslümanların tarihte bu isimle tanıdıkları kurumlar asıldan aşırı derecede sapmış örneklerdir ve tereddütsüz reddedilmelidirler. Dolayısıyla bu durumda geçmişin kabul görmüş kaynaklarından yaptığı yoğun aktarımlar, muhtemel gelenekçi saldırılara karşı ihtiyati savunma hatları oluşturmaktan öte bir maksat için değillerdir.

Çoğu müslümanların üzerinde ittifak ettikleri, Raşid Halifeler ve Emevilerden Ömer b. Abdülaziz’in uyguladığı ideal hilafet ile müslümanların tarihlerinin büyük kısmında idaresi altında yaşadığı hilafeti birbirinden ayırır. Yürürlükteki hilafeti İmamet üz-Zaruret (Zaruri yönetim) ve Tegallüb b’il-Kuvve (kuvvetle üstün gelme) diye ikiye ayırır. Sonra eski fakihlerden örnekler vererek hilafetin bu şekillerine ancak geçici çareler olarak izin verilebileceğini ispatlamaya çalışır. Zaruret imamlığına hilafetin bütün şartlarının (adalet, ehliyet ve Kureyş’ten olma) bir kişide bulunmayıp, seçme mevkiinde bulunanların bu vasıfların çoğunu taşıyan bir adayda karar kılmaları halinde cevaz verilebilir. Kuvvetle üstün gelme ise despotizmdir; varlığını sürdürmesi kurucularının kabile ve aile içi dayanışması ile mümkündür. Seçicilerin iktidarı onaylamasına mahal bırakılmaz.

Rıza’nın yaklaşımına göre fukahanın bu rejimlere müslümanların rıza göstermesini istemeleri ruhsattan öte bir şey değildir. Zaruret imametinde itaat gereklidir; çünkü bunun alternatifi kargaşadır. Despotizme müsamaha ise bir zaruri hal gereğidir; hükmü açlık halinde domuz eti yemeye izin verilmesi gibidir.

Rıza kitabında adaletsiz bir hilafette ne yapılacağı üzerinde de durur. Bu konuda klasik yazarlar sükut etmişlerdir; Rıza da pek başarılı olamaz. Karşı koymanın “yararların zararlardan ağır basması” gibi şartlara bağlanmasının pratikte ne anlama geldiği çok açık değildir. İsyan isteği ile isyanın anarşi ile sonuçlanacağı korkusu hep birbirini dengelemiş; bu da tarih içinde statükonun “ehven-i şer” görülmesine yol açmıştır. Öte yandan klasik teoride halifenin aynı zamanda müçtehid sayıldığı ve eylemlerinin içtihat hükmü taşıdığı unutulmamalıdır.

Hayli ilginçtir; sıra, tarihte müslümanların adaletsiz yöneticilere karşı isyan etme haklarını nasıl kullandıklarına dair örnekler vermeye geldiğinde Rıza sadece Osmanlı saltanatını yıkan Türkleri örnek verir. İşte bu örneğin Rıza’nın niyetlerini ele vermekte klasik fakihlerden yaptığı alıntılardan daha anlamlı olduğu muhafazakar çevrelerce çok öne sürülmüş ve Reşid Rıza bir “hilafet ve din düşmanı” ilan edilmişti. Bu tartışmalar bitmemiştir; ancak konumuz dışındadır. Şu kadarı söylenebilir ki, insanların beğenmedikleri ya da çok değişik buldukları fikirlerin sahiplerine ilk elden “dinden çıkmış” ya da “din düşmanı” demek gibi kötü bir adete saplanmaları fikri tartışmaları ve dolayısıyla uygarlığımızın ilerleyişini durdurmuş ve zararlı olmuştur. ().

2) İkinci aşamada Rıza Hilafet fikrinin eski parlaklığına kavuşmasının önündeki bir dizi pratik zorluğu vurgular. Rıza o dönemde Hilafete adaylık konusunda en istekli bulunan Mekke şerifi Hüseyin’i despot oluşu, şer’i bilgi eksikliği, İngiliz sempatizanlığı ve reform karşıtlığı gibi nedenlerle uygun aday görmez. Türkler de doğal olarak devre dışıdır. Mısırlı adaylar konusunda Rıza sessizdir; sadece Yemen İmamı Yahya, dini hukuktaki yetkinliği, ahlakı, ehliyeti, nisbi bağımsızlığı ve Kureyşiliği nedeniyle uygun bir aday görülürse de, İmam Zeydidir. Zeydi bir imama Sünni müslümanların biyatı hem teorik hem de pratik açıdan müşküller taşımaktadır.

Sonuçta Rıza, gerçekte hilafetin ideal şartlarına uygun bir adayın bulunmadığı hazin sonucuna varır.

Sonuçta Rıza, gerçekte hilafetin ideal şartlarına uygun bir adayın bulunmadığı hazin sonucuna varır. Dolayısıyla Kendisi de dahil Sünni müslümanların kesinlikle aksini istemelerine rağmen geleneksel hilafetin ihyası mümkün değildir; dolayısıyla buna en yakın alternatifi seçmek gerekir.

3) Hilafet sorunu böylelikle İslam Devleti sorununa dönüşür ve yeni bir kavram ihdas edilmiş olur.

Reşid Rıza’nın İslam Devleti fikrini burada uzun uzun inceleyecek değiliz. Kavramı ilk o ortaya atmış olsa bile temsil ettiği fikir 20.y.y.da o kadar itibar gördü ki, birçok Müslüman yazar tarafından ve çokça işlendi. Bunların arasında Hasan el-Benna ve Seyyid Kutup gibi Mısırlı fikir adamları, Mevdudi gibi Pakistanlı alimler, birkısım Suriyeli ve Lübnanlı yazarlar ve son olarak da İran’dan Ayetullah Humeyni sayılabilir. Bu yazarların herbirinin araştırmalarına tek tek girecek yerimiz olmadığı için temel iddiaları şu başlıklar altında toplanabilir:

– Peygamberimiz Medine’de bir İslam Devleti kurmuştur; o zamandan beri adil ve Allah’ın emirlerine uyan bir İslam Devleti kurmak bütün müslümanların üzerine vaciptir.

– İslam Devleti’nin anayasası Kuran’dır.

– İslam Devleti’nde başta müslüman âlimler olmalı ve siyaset onların yol göstericiliğinde yürütülmelidir.

Ancak İslam Devleti’nde siyasi rejimin ve hükümet organlarının işleyişinin hangi esaslara dayanması gerektiği konusunda bir fikir birliğine varılamamıştır.

Ancak İslam Devleti’nde siyasi rejimin ve hükümet organlarının işleyişinin hangi esaslara dayanması gerektiği konusunda bir fikir birliğine varılamamıştır. 20 y.y. başlarında demokrat Batılı fikirlerin etkisi ile bir meclisin ve bu meclisin genel oyla seçim sonucu işbaşına gelmesinin gerekliliği üzerinde durulmuş; ama bu gereklilik üzerinde uzlaşılamamıştır. Ekonomi alanında liberal bir açık pazar ekonomisinden başlayarak daha sonraları yükselen ve Üçüncü Dünya’da hayli itibar kazanan Marksizm’in etkisinde devletçi ekonomilere dek birçok görüş ileri sürülmüş bütün bu yaklaşımlara Kuran ve Sünnet’ten dayanaklar getirilmeye çalışılmıştır. Tartışmalara katılan fikir adamları geleneksel İslami külliyattan alınan kavramların yanısıra “emperyalizm, kültürel emperyalizm, tam bağımsızlık, eşitlik, özgürlük, emeğin hakkı, artık değer, teşebbüs hürriyeti, İslami banka”, hatta “İslam ekonomi doktrini” ve “İslami ideoloji” gibi çeşit çeşit kavramlar kullanmış ve bunlarla bir İslam devletinin teorik çerçevesi oluşturulmaya çalışılmıştır.

İslam Dünyası’nda bu takdire şayan, yoğun, yaygın ve uzun sürmüş çabaların sahiplerinin hiçbirzaman vazgeçmedikleri bir iddia da İslam’ın sadece bir din değil siyasal ve iktisadi bir doktrin de olduğu ve kendine özgü bir siyasi-iktisadi düzeninin bulunduğu idi. Başka türlüsü de düşünülemezdi zaten; çünki İslam dini “hayatın bütün alanlarını kuşatmıştı”. Bunun sonucu “İslam’a karşı demokrasi”, “İslam’a karşı kapitalizm”, “İslam’a karşı komünizm” gibi karşıtlıklar üzerine yürütülen polemikler oldu; artık İslam’ın felsefi rakipleri Hıristiyanlık, Yahudilik ya da Budizm değildi.

Artık İslam’ın felsefi rakipleri Hıristiyanlık, Yahudilik ya da Budizm değildi.

İslami devlet fikrinin ya da fikirlerinin bir başka güçlüğü de genellikle çok teoride kalmış olmaları ve bu teorilerin uygulama sahası bularak yeterince test edilememiş olmalarıdır. Bu bağlamda halihazırdaki bazı İslami devletlerle bu teoriler arasındaki uyuşmazlıklar da vurgulanmalıdır. Kaldı ki, bugün bazı “meşhur” İslami devletler olan Suudi Arabistan, İran ve Afganistan’daki savaşan iki siyasi iradenin de rejimlerinin temeli Şeriat’tır; ama bu devletlerin farklılıkları benzerliklerinden çok daha fazladır; bu farklılıklar da örf ve adet farklılıkları nedeniyle füru’ meselelerde görülecek türden değildir; rejimin temeline taalluk etmektedirler. Orta Doğu’da birçok Arap ülkesinin anayasalarında devletin dininin İslam olarak geçtiğini (örn. Mısır) ama bu özelliğin çok önplana çıkarılmadığını; buna rağmen kimsenin bu devletlerin İslami özellikleri ile ilgili yaygın bir tartışma açmadığını da not olarak ekleyelim.

Oysa dürüst olalım ve kabul edelim ki, “İslami” düşünürlerimizin araştırıp bize sundukları fikir külliyatının ataları arasında sadece Hz. Muhammed yoktur.

Bir müslüman düşünürün çağının bütün felsefi imkanlarını kullanarak toplumsal sorunlara çözümler aramasında bir gariplik yoktur; hatta bu gerekli birşeydir de. Bunu yaparken o çok çeşitli kaynaklardan da faydalanabilir; çünki “hikmet müminin yitiğidir; nerede bulursa alır”; öte yandan bir Batılı filozofun tabiriyle “en iyi ses veren kemanlar birkaç cins ağacın tahtalarından yapılır.” Ancak bütün bunları yaparken o araştırma sonuçlarını “İslami devlet” ya da “İslami ideoloji” gibi kavramlarla ifade eder ve bunların dinin emirleri olduğunu söylerse müşküller başlar; çünkü başına “İslami” sıfatı koymak, söylenen şeyi şu ya da bu şekilde Hz. Muhammed’e nispet etmek demektir. Oysa dürüst olalım ve kabul edelim ki, “İslami” düşünürlerimizin araştırıp bize sundukları fikir külliyatının ataları arasında sadece Hz. Muhammed yoktur; İngiliz felsefe okulunun Locke, Hume, Hobbes gibi düşünürlerinden Keynes’e, Alman Hegel’e ve Marx’a oradan Lenin’e, Fransız Devrimi’nin Rousseau ve diğer düşünürlerinden Bonapartistlerine, oradan Popper, Kuhn ve Feyerabend’e ve kim bilir daha kimlere dek geniş bir “atalar” yelpazesi vardır; öyleyse elde edilen hasılaya sadece “İslami” demek en azından dürüstlüğe aykırı değil mi?

Son olarak İslam ideologlarının kendilerine temel olarak gördükleri bir çıkış noktasına geliyoruz: “İslam bütüncül bir dindir; hayatın bütün alanlarını kuşatmıştır.” Bu noktadan hareketle İslam’ın siyasetten ekonomiye oradan sosyolojiye ve diğer bütün alanları dair söz ve emirleri olduğu İslam ideologlarınca benimsenir. Bu söz ve emirler ilk bakışta göze çarpmazsa bunlar araştırılacak ve bulunacaktır. Bu “bütüncül ve ayrı bir kültür” inşa etme projesi ilk bakışta kendine has görülebilir ancak araştırıldığında bu tür geniş çaplı bir projenin Stalin zamanı Sovyetler Birliği’nde de uygulanmaya çalışıldığı ortaya çıkar. Hemen belirtmeli ki, Sovyetler Birliği gibi bir toplumsal denemenin Rusya gibi Ortodoks bir kültür havzası üzerinde yükselmesi de tesadüf değildi. Ortodoks Hıristiyan ve Sünni Müslüman yekpare din-dünya görüşünün benzerliği, belki de aynılığının birkez daha altını çiziyoruz.

Bu “bütüncül ve ayrı bir kültür” inşa etme projesi ilk bakışta kendine has görülebilir ancak araştırıldığında bu tür geniş çaplı bir projenin Stalin zamanı Sovyetler Birliği’nde de uygulanmaya çalışıldığı ortaya çıkar.

Şostakoviç Stalin zamanının değerli bir Rus bestecisi idi. Bestelediği klasik müzik eserleri Dünya kültürüne malolmuştur. Ne yazık ki bu değerli zat Stalin’in “Sosyalist kültürü inşa” dönemine denk gelmiştir. Bestelediği eserler Moskova’da çalındığında ayakta alkışlanmış ve “Sosyalist kültürü inşa” için katkılarından ötürü kendisine payeler verilmiş; ancak aynı eserler Paris’te de çalınıp ayakta alkışlanınca eserlerinde “Burjuva ögeler olduğu” yoksa “bu eserlerin Paris’te asla beğenilmemesi gerektiği” savıyla sorguya çekilmiştir. Stalin zamanı Sosyalist kültürünün de hayatın her alanını kapsaması bekleniyordu: Sosyalist devlet, Sosyalist ekonomi, Sosyalist bilim, Sosyalist sanat, Sosyalist şehircilik, Sosyalist eğitim, Sosyalist ahlak, Sosyalist aile, ila ahir. İşte bu “diğerinden her alanda farklı olma” titizliği modern zamanların ürünü bir zihniyettir.

Aynı titizlik modern İslam ideologlarınca da benimsendi ve “Materyalist Batı uygarlığına” İslami bir alternatif oluşturulmaya çalışıldı; ancak bu, geçen 13 asır içinde bu derece titizlikle ele alınmış değildi; dinimizin öncekileri “hikmeti her bulduğu yerde alma” konusunda çok daha rahattılar. Bu nedenle bugün “İslami düşünce” olarak algılanan külliyat içine Yahudiler ve Hıristiyanlardan rivayetler, Eski Yunan, İran ve Hindistan’dan felsefi akımlar girmiş ve bütün bunlar hummalı bir faaliyet sonucu “İslam’ın rengine boyanarak” düşünce evrenimizi zenginleştirmiştir. Bu iddiamıza çok basit bir örnek olarak yüzyıllardır medreselerde Mantık dersinde okutulan “İsaguci” adlı kitap verilebilir. Bu kitap Geç Antik Dönem filozoflarından İsagog tarafından yazılmış idi. Bunun tersine bir örnek, zamanının materyalistlerinden olan Ravendi’nin öğretilerinin “İslam Düşüncesi” külliyatı içinde bir bölüm almasıdır. Oysa dine yakınlık açısından Ravendi’nin Karl Marx’tan çok farklılığı yoktur. Örnekler çoğaltılabilir.

SİYASİ DİN?

Bütün bunlardan sonra “dinin hayatın her alanını kuşatması”, daha doğrusu “dinin hayatın her alanına hakim olmasını” başka türlü anlamamız gerektiği ortaya çıkıyor. Esasen sağlıklı bir toplumsal yapı ve kültürde din “hayatın her alanına hakimdir”; bunun için özel bir çaba göstermeye gerek yoktur. İlk bakışta tuhaf görünse de bu hal sadece İslam için değil Hıristiyanlık, Yahudilik, Budizm ve diğer dinler için de geçerlidir.

Esasen sağlıklı bir toplumsal yapı ve kültürde din “hayatın her alanına hakimdir”; bunun için özel bir çaba göstermeye gerek yoktur.

Sözümüze çok revaç bulmuş bir iddia ile devam edelim: “İslam toplumsal bir dindir; oysa Hıristiyanlık ve diğerleri bireysel ahlaka yöneliktir; dolayısıyla bireysel dinlerdir.” Acaba safi toplumsal ve safi bireysel dinler şeklinde bir ayrım olabilir mi? Böyle bir ayırımın mümkün olduğunu varsayalım ve bir “safi bireysel din”in seyrine bakalım. Göreceğiz ki, bu din tek tek insanların bireysel ahlakını değiştirdikçe ve bu insanlar bir toplumda çoğunluğu teşkil ettiğinde onların bireysel ahlakları o toplumun örfü haline gelir. Bu örf ise ister istemez toplumsal yaşayışı, yasaları, iktisadı ve bütün toplumsal kurumlarla birlikte devlet idaresini belirler. Bu en tabii, normal ve mantıklı bir durumdur. Bu noktadan bakıldığında ise laiklik-teokrasi tartışmaları kurumsal düzenlemenin şekline yönelik tartışmalar olarak kalır; doğrudan din ile bir ilgisi yoktur. Din oksijen gibi her an solunan bir gerçektir; istense dahi hiçbir kapının ya da pencerenin dışında tutulamaz.

Din oksijen gibi her an solunan bir gerçektir; istense dahi hiçbir kapının ya da pencerenin dışında tutulamaz.

Bu noktadan sonra bir müslüman siyasetçinin görevi açıktır: Topluma en iyi şekilde hizmet ve toplumun isteklerinin siyasete yansımasını önleyen çarpık yapılanmalara karşı demokratik ıslahatçılık. De Tocqueville’i şerheden İran Cumhurbaşkanı M. Hatemi’nin söylediği gibi: “… Ona göre (de Tocqueville) bu uygarlığın (Anglo Amerikan uygarlığı) önemi odur ki, burada özgürlük dinin gelişmesinin beşiğini bulduğu yerdir ve din ise özgürlüğün korunmasını kendi ilahî çağrısı addeder. Bundan ötürü, özgürlük ve iman asla çatışmamışlardır… İnancım, eğer insanlık mutluluk arıyorsa, dini maneviyat ile özgürlüğün erdemlerini bağdaştırması gerektiği yönündedir…”().

İSLAM BİRLİĞİ

Bundan sonra kısaca İslam aleminin birliği meselesine değinmek gerekiyor. İslam aleminin birliğini sağlama yolunda önemli adımlar atmış olan Hilafet, sanayi devrimi ile birlikte yetersiz kaldı ve yüzyıl başında yıkıldı. Hilafet siyasetinin en büyük uygulayıcısı Sultan 2. Abdülhamid’le kaderin garip bir cilvesi sonucu karşıkarşıya gelmek zorunda kalan yüzyıl başının bir başka önemli şahsiyeti Cemalettin Afgani’ye kulak verme zamanı belki de gelmiştir. Afgani de hilafet ile İslam âleminin birliği meselesinin çözülemeyeceğini görmüştü. Bu nedenle 2. Abdülhamid’e karşıt bir çizgi izledi ve sonunda muhafazakar hilafet taraftarı çevrelerin hain gözüyle baktığı bir kişi oldu. Oysa Afgani çok basit bir öneride bulunmuştu: Her müslüman milletin önce kendi özgürlük ve bağımsızlığını elde etmesi, gelişmesi ve bundan sonra bu milletlerin özgür iradeleriyle bir araya gelerek bir üst birlik çatısı oluşturması. Afgani bir anlamda bugünün Avrupa ülkelerinin kurduğu Avrupa Birliği’nin bir müslüman modelini önermekteydi.

Oysa Afgani çok basit bir öneride bulunmuştu: Her müslüman milletin önce kendi özgürlük ve bağımsızlığını elde etmesi, gelişmesi ve bundan sonra bu milletlerin özgür iradeleriyle bir araya gelerek bir üst birlik çatısı oluşturması.

Bugün İslam ülkeleri Afgani’nin önerisindeki birinci merhaleyi tamamlayamamışlardır. İslam Dünyası’nın geri kalmışlığı ve özgürlük yokluğu müslüman milletlerin gidecek hayli yolu olduğunu gösteriyor. O halde önce bu nakısaların aşılması şarttır. Bu anlamda aslında Türkiye’deki İslamcılar, Kemalistler ve Milliyetçilerin genel bakış açıları birbirine denk düşmektedir. Türkiye’de tam Batıcı bir azınlık dışında bütün görüş sahiplerinde İslam Dünyası’nın sorunlarına karşı bir hassasiyet ve diğer müslüman milletlerin Türkiye’nin örneğini izleyerek gelişmesi yönünde bir dilek vardır. Kemalist gelenekten buna örnekler verirsek Mustafa Kemal’in Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra ilk elden dostluk kurduğu yabancı devlet adamları arasında İran ve Afgan Şahlarını görüyoruz. O zamanlar Türkiye dışında bağımsız olan sadece bu iki ülke vardı; diğerleri sömürge durumundaydı. Örnekler yelpazesi bu uçtan diğer uca, Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in 1980’ler başında Suudi Arabistan Krallığı’na gelişmek için Atatürk İlke ve İnkılaplarını benimsemelerini salık vermesine dek uzatılabilir. Evet Türkiye’de ilgi vardır ve bu ilgi genelin gözünde meşrudur. Yapılması gereken bu ilgiyi doğru yollara kanalize etmek, Türkiye’nin İslam dünyasının diğer milletlerine bir örnek teşkil etmesini sağlamaktır.

 

SONUÇ

Sonuç olarak şunların tekrar vurgulanmasında fayda vardır:

– İslam uygarlığı hicri 1. y.y.da gelenekte büyük çapta reformlarla bir tüccar site toplumundan tarım imparatorluğuna dönüştü.

– Bu dönemde formüle edilen devlet ve siyaset teorileri 19. y.y.da Sanayi Devrimi başlayana dek süregelen nispeten istikrarlı bir dünyada 1300 yıl boyunca işlerliklerini sürdürdüler

– Sanayi Devrimi başlarken ve daha sonraları İslam dünyası gereken ikinci büyük dönüşümü yaparak bir sanayi toplumuna dönüşemedi. Skolastisizm ve taassup statüyü korumak ve içe kapanmayı getirdi.

– Ancak bu içe kapanma hiçbirşeye çare olamadı. Kaleler düştü ve İslam dünyasının büyük bölümü sömürgeleşti.

– Bugün hala bu ayak uyduramamanın getirdiği sorunları yaşıyoruz.

Artık Bilgi Çağı’nın geldiğinden sözediliyor. Bunun anlamı merkezi kurumlaşmaların etrafından dolaşan demokratik paralel ağların toplumsal gücü bu merkezi kurumların elinden giderek almasıdır. Buna bir örnek vermek gerekirse, basit bir İnternet bağlantısı ve söyleyecek sözü olan bir kişi sözlerini ve fikirlerini tek başına dünyanın her yanına duyurabilir. Bunun için tek yapması gereken, bedava web sayfası veren bir İnternet kurumundan kendine bir site alması ve fikirlerini bu sitede yayınlamasıdır. Bu süreçte bireyin bir güç olarak yükseldiğini ve insan teklerinin olayların akışına müdahale için yetki ve ünvan yerine kendi kişisel yeteneklerinin daha çok önem taşımaya başladığını görüyoruz. Bu anlamda kurumlara yön veren hukuk yerine bireylere yol gösteren ahlak giderek daha çok önem taşıyacaktır. Belki bütün bu gelişmeler Kur’an’daki kişisel ahlaka yönelik emir ve nehiylerin neden sayısız derecede çok, ama Hadd denilen toplumsal cezaların neden birkaç tane olduğunu kavramamıza yardım edecektir. Bu kavrayış bu yeni çağa yönelik olarak İslam dünyasının fikir ve pratikte kendini yenilemesine bir başlangıç teşkil edecektir.

“mevrid-i nass’ta içtihada mesağ vardır”.

Bütün bu faaliyetlerin yapılabilmesi için içtihad müessesesinin tekrar çalıştırılması gerekir. Gerçi Mecelle hükmü gereğince “mevrid-i nass’ta içtihada mesağ yoktur” (), ama Hayrettin Karaman Hocamızın da işaret ettiği gibi “mevrid-i nass’ta içtihada mesağ vardır”, çünkü o nassın o vakaya uygun olup olmadığına, dolayısıyla mevrid-i nass’a hükmetmek de bir içtihattır.

Bkz:

http://altayu.blogspot.com/2001/09/hilafet-islam-devleti-ve-sonrasi.html#more

 

DÜNYA SİYASETİNE YÖN VERENLER – BERNARD LEWIS

Doğumu: 1916, Londra Eğitimi: Şark ve Afrika Araştırmaları Okulu, Londra Üniversitesi’nden (School of Oriental and African Studies, London University) B.A. ve Ph.D. dereceleri

Kariyeri: Londra Üniversitesi’nde İslam araştırmaları profesörü (1938-74), İngiliz Askeri İstihbaratı’nda görev (1940-45), Princeton Üniversitesi’nde İslam araştırmaları profesörü (1974-86), Princeton Üniversitesi’nde ordinaryüs profesör (1986 – bugün).

İngiliz oligarşisinin öndegelen oryantalisti, “kriz hilali” ve “uygarlıklar çatışması” jeopolitik doktrinlerinin babasıdır; tezlerini Zbigniew Brzezinski ve Samuel P. Huntington pazarlar.

1974’te ABD’ye geçtiğinden beri brzezinski ve Huntington’un fikir babaları olup, böylece ABD’yi Orta Asya’daki İngiliz “Büyük Oyunu” içine çekmiştir. Richard Perle ile bağları da 1970’lerde ABD’ye ilk ayak bastığı günlere dek geri gider; o sıra Washington’a, ABD senatörleri için siyasi danışmanlık göreviyle getirilmiş ve Perle’in evinde kalmıştır. Perle’in uzun süredir bir İsrail ajanı olduğu şüphesi bir yana, onun ismi de o dönem savunma bakanı Caspar Weinberger’e sunulan “X Komitesi” üyeleri listesinde yer almıştır. Bu komite 1985’te İsrail hesabına ABD’de casusluk yapan Jonathan Jay Pollard’ın üstleri idi.

Hem Brzezinski’nin Carter dönemi “kriz hilali” politikası, ve daha sonra Huntington’un “uygarlıklar çatışması” dogması Lewis’in ürünü olup; uzun vadeli İngiliz “Büyük Oyunu”nun yeni parçalarıdır. Carter yönetiminin İran Körfezi, Afganistan ve SSCB güney sınırı politikasının tümü Lewis’ce planlandı. Carter yönetiminin İran şahının devrilmesine ve Ayetullah Humeyni’nin Tahran’da iktidarı almasına yardımı, o sıralar Ortadoğu’nun Balkanlaştırılması ile ilgili “Bernard Lewis” planının kilit unsurlarıydı. Aslında, son 25 yıldır Ortadoğu’ya ve Orta Asya’ya yönelik her felaketli Amerikan politikasının arkasında Lewis etkisini bulabiliriz.

Lewis, eğitimini Londra Şark ve Afrika araştırmaları Okulu’nda gördü; burası daha önceleri Koloni Bakanlığı olarak bilinirdi. İngiliz Doğu Hindistan Şirketi dosya arşivi burada olup, burası gene İngiliz Dışişleri Bakanlığı ve İngiliz haberalma servisinin yarıresmi eğitim yeridir. 1938’de Ph.D. derecesini aldıktan kısa süre sonra Lewis fakültede hoca olmuş ve Londra Üniversitesi’nde 1974’te Princeton’a gidene dek devam etmiştir.

1940-45’ten itibaren Lewis İngiliz askeri İstihbaratında görev almış, ayrıca İngiliz Dışişleri “Arap Bürosu“nda da rotasyon yapmıştır. Lewis, bu güne dek, savaş zamanı faaliyetleri hakkında ketum durmuş, sadece kendini “diğer şekilde görevli” diye nitelemiştir. Öte yandan onun İngiliz Yuvarlak Masa örgütü ve monarşi istihbarat servisleri ile bağları aşikardır. Kariyeri boyunca, Lewis’in ana eserlerinin çoğu Kraliyet Uluslar arası ilişkiler Enstitüsü (Royal ınstitute of International Affairs – Chatham House) tarafından yayınlanmıştır. Burası İngiliz oligarşisinin en önemli politik kurumlarındandır.

Lewis’in Anglo-Amerikan Ortadoğu politikalarına ilk çok bilinen müdahalesi 1961‘de yayınladığı “Modern Türkiye’nin Doğuşu” kitabıyladır. Bu kitapta Mustafa Kemal Atatürk’ün milli devlet kurma geleneğini eleştirerek Osmanlı Devleti’nin canlandırılmasını istemiştir; amaç onu bir İngiliz koçbaşı olarak Sovyetler Birliği’nin güney sınırı boyunca karşıya sürmektir. Lewis “Türk” milleti teriminin bir 19. y.y. Avrupa icadı olduğunu ileri sürmüş ve modern Türkiye’nin üzerinde oturduğu coğrafya halklarının kendilerini her zaman İslam’a ve Osmanlı sultanlarının saltanat geleneğine nispet ettiklerini söylemiştir; ona göre onların bu silsilesi doğruca Hz. Muhammed’e dek geri gider (1 ).

1967’de Lewis “Haşhaşiler: İslam’da Bir Radikal Mezhep“i yazdı; haşhaş içen bu topluluğun kültünü İslam’da meşru bir gelenek olarak ilan etti. Kitap Royal Institute of International Affairs tarafından yayınlandı.

ABD’ye geçişiyle Princeton Üniversitesi’nde tarih profesörü ve Princeton İleri Araştırmalar Merkezi üyesi olarak (Princeton Center for Advanced Studies – Oxford üniversitesi All Souls College örnek alınarak kurulmuş bir kurumdur) Lewis, gün yüzüne çıktı ve birbirine izleyen ABD yönetimlerinin danışmanı olarak çalışmaya başladı. Gelişi Lübnan iç savaşına denk düştü, bu modeli daha sonra tüm Arap dünyası için önerecekti (“Lübnanlaşma” teorisi). Lübnan iç savaşı ABD ulusal Güvenlik danışmanı ve Dışişleri Bakanı Henry Kissinger tarafından teşvik edilmiştir; bu Ortadoğu’da sürekli istikrarsızlık yaratmak şeklindeki jeopolitik planların bir parçasıdır.

Kriz Hilali

Jimmy Carter, Kasım 1976’da başkan seçildiğinde Carter’ın “denetçisi” ve ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski, Lewis’i perde arkası stratejik danışmanlığa getirdi. Lewis’in İngiliz istihbaratının icadı Müslüman Kardeşleri Sovyetlerin güney komşusu tüm ülkelerde teşvik planı meşhur tabiriyle “kriz hilali” ve “Bernard Lewis” planı olarak bilindi. Lewis’in plan şeması “Time” dergisinin 15 Ocak 1979 nüshasının kapak konusu olarak yayınlandı; kapak “Kriz Hilali: İran ve Giderek istikrarsızlaşan Bölge” idi. Başmakale Zbigniew Brzezinski’den bir alıntı ile başlıyordu: “Bir kriz gemisi Hint Okyanusu kıyıları boyunca seyrediyor; bu bölgenin kırılgan sosyal ve politik yapıları ve bizim için hayati önemi var. Dağılması bizi tehdit eder. Ortaya çıkacak politik kaos bizim değerlerimize düşman ve hasımlarımıza dost unsurlarca doldurulabilir.

Oysa, Time yayını açıkça Brzezinski’nin, Lewis’in ve diğer “kriz hilali” taraftarlarının gelen kaosu kendi jeopolitik avantajları için kullanmak istediklerini yeterince açık ediyordu: “Uzun vadede,” diyordu Time yazarları, “bu hilalde yaratılan kimyada Batı için fırsat hedefleri bile ortaya çıkabilir. İslam şüphesiz sosyalizmle uyumludur; ama tanrıtanımaz komünizme düşmandır. Sovyetler halen dünyanın en büyük beşinci müslüman halkını barındırır. 2000 yılında sınır cumhuriyetlerdeki müslüman nüfus Rusya’nın hakim Slav unsurunu geçecektir. Rusya’nın güney sınırındaki İslami demokrasilerden mutaassıp bir Kurani dindarlık sınırı aşarak bu siyaseten bastırılmış ,Sovyet cumhuriyetlerine sızabilir, Kremlin için problemler çıkarabilir… Çözüm ne olursa olsun, ABD için Kissinger’ın tabiriyle “jeopolitik anı” yakalamak gereği vardır. İşte herşeyden çok bu kriz hilalinde düzenin tesisi için yardımcı olacaktır.”

Time‘ın bu nüshasının yayınından sonra birkaç ay geçmeden, ve Sovyetler Afganistan’ı istilaya başlamadan 6 ay ÖNCE, Başkan Carter, Brzezinski’ce hazırlanmış bir gizli emir imzalayarak Afgan mücahitlerine gizli yardım başlattı. Lewis’in “Büyük Oyun” şeması, İslam dünyasının Sovyetlere komşu ve içindeki büyük bölümünde kaos çıkarmak amacıyla yürümeye başlamıştı.

Uygarlıklar Çatışması

1990 Eylül’ünde Lewis yeni Anglo-Amerikan jeopolitik inisiyatifini “uygarlıklar çatışması” olarak açıkladı. Onun, yeni bir din savaşları çağını ilanı “Atlantic Monthly” sayfalarında “Müslüman Öfkenin Temelleri” (The Roots of Muslim Rage) başlığı ile yayınlandı. Daha Huntington’un ünlü makalesinin Foreign Affairs‘te yayınlanmasına üç yıl vardı (Huntington bu terimi Lewis’den alıntılar). Lewis, “İslam’ın, diğer dinler gibi, … kimi dönemlerinde takipçilerinin kalbini nefret ve şiddet ile doldurduğunu” ilan ediyordu; “bizim talihsizliğimiz o ki, … şimdi İslam dünyasının birkısmı o dönemden geçiyor ve bu kinin … çoğu bize dönük.”

Lewis, “Hıristiyanlık” ve “İslam Mabedinin” 14 yüzyıldır sürekli bir savaş halinde olduğu yalanını söylüyor, ve, son 300 yıldır İslam’ın kuşatma altında olduğunu “bunun sebebinin yabancı fikirlerin, kanunların ve hayat tarzlarının istilası olduğunu” bildiriyordu; “bu yabancı, imansız ve uzlaşılmaz güçlerin İslam’ın egemenliğini yıkmasına, toplumunu parçalamasına ve son olarak madenin mahremine el uzatmasına karşı nefret patlaması kaçınılmazdır. Şu da tabiidir ki, bu nefret öncelikle bin yıllık düşmana dönük olacak ve gücünü kadim inançlar ve bağlılıklardan alacaktır.”

Yazısının “Uygarlıklar Çatışması” altbaşlıklı bir bölümünde Lewis, İslami fundamentalizmde bir şahlanmanın büyük bir çatışmaya gideceğini ve ABD‘nin “bu serbest kalan nefret ve öfkenin hedefi olacağını” bildiriyordu. “Şurası artık açıktır ki,” diye sözünü bağlıyordu, “karşılaştığımız hal ve hareket bunun muhatabı devletlerin gündem ve politikalarını çok aşmıştır. Artık olan bir uygarlıklar çatışmasından başka bir şey değildir – belki irrasyonel ama tarihi bir reaksiyon kadim bir hasımdan bizim Yahudi-Hıristiyan geleneğimize, laik çağımıza ve her ikisinin dünya çapında yayılmasına karşı gelmektedir.” Çatışmanın kaçınılmaz olduğunu ilandan sonra Lewis kendi sevincini örtmeye çalışarak uyarır: “Bu sırada biz her iki tarafa da çok dikkat ederek yeni bir dini savaşlar döneminin patlamasına engel olmalıyız; bunlar farklılıkların aşırı götürülmesinden ve eski çekişmelerin canlanmasından patlayabilir.” Lewis’in unuttuğu ise, bu “kriz hilali” jeopolitik şemasının temelinin onun tabiriyle “militan İslami fundamentalist” canlanma olduğudur, ki bunun temel etkeni 1920’lerde İngiliz istihbaratınca sahneye sürülen Müslüman Kardeşler’dir.

“Lübnanlaşma”

1992‘de, Körfez Savaşı ertesi Lewis, CFR (Council on Foreign Relations) yayın organı Foreign Affairs‘te, Ortadoğu’da milli devlet döneminin “rezil sonunu” (tırnaklar çevirenin) kutlar; artık tüm bölge uzun bir “Lübnanlaşma” sürecine girecek; kardeş kavgası, dar alanda şiddet ve kaos hakim olacaktır.

Pan-Arabizmin sönüşü” diye yazar, “İslami fundamentalizmi en çekici alternatif olarak, idarecilerinin beceriksiz istibdadına ve onlara dışarıdan yutturulan müflis ideolojilere karşı daha iyi, daha gerçek ve daha ümitvar bir şey arayanların gözünde yükseltecektir.” İslamcılar “devlet kontrolü dışında bir şebeke kurmuş olup, … rejim zorbalaştıkça bu fundamentalistlere karşıtlarını bertaraf için daha büyük güç verecektir.”

Tüm bölgenin, İsrail hariç, “Lübnanlaşması” tahminini bağlarken der ki: “Ortadoğu devletlerinin çoğu … yakın geçmişin suni yapıları olup böyle bir sürece dayanıksızdırlar. Eğer merkezi güç yeterince zayıflarsa, gerçek bir sivil toplum, gerçek bir milli kimlik bağı olmadığından ya da milli devlete herşeyin üstünde bir bağlılık olmadığından düzeni ayakta tutmak mümkün olmaz. Devlet parçalanır – Lübnan’da olduğu gibi – yerini kavgacı, çatışmacı, saldırgan mezhepler, kabileler, bölgecikler ve partiler kaosu alır.”

1998‘de Usame bin Ladin‘e, Foreign Affairs‘in Kasım/Aralık sayısındaki yazısıyla şöhret sağlayan Lewis’in kendisidir; onu “akkoyunların” arasındaki bu Suudi “kara koyununu” militan İslam’ın ciddi bir destekçisi ilan etti. Lewis’in sanat eseri, “Öldürme İzni: Usame bin Ladin’in Cihat İlanı“nda (Licence to Kill: Osama bin Laden’s Declaration of Jihad) bin Ladin’e övgüler yağdırdı, onun “Yahudiler ve Haçlılara karşı Cihat İlanını” “muhteşem bir belagat ve Arap şiir ve edebiyat şaheseri” olarak selamladı; “bu eser, Batılıların bilmediği bir tarihi geçmişe atıf yapıyor.”

Siyonist Bağlantı

Usame bin Ladin cihat çağrısını 23 Şubat 1998‘de yayınladı; Tanzanya ve Kenya’daki ABD elçiliklerine bomba yüklü kamyonlar girmeden 6 ay önce. Ertesi günü, Bernard Lewis’in imzası, herkesin elinde dolaşan bir “Başkan Clinton’a Açık Mektup“ta görüldü; bu mektup pek bilinmeyen “Körfezde Barış ve Güvenlik Komitesi” adlı biryerden geliyor ve ABD hükümetinin tüm desteğini Saddam Hüseyin‘i devirecek bir askeri sefere vermesi talep ediliyordu. Açık Mektup, Irak’ın halı bombardımanına tabi tutulması, ve ABD’nin derhal ve ciddi bir mali ve askeri yardımı, Amerikan – İngiliz istihbaratının kurduğu bir başka kokuşmuş ve beceriksiz “Contra” çetesi olan, Irak Milli Kongresi’ne sunması çağrısını yapıyordu.

Bernard Lewis’in yanısıra Açık Mektup, eski Demokrat Parti New York milletvekili Steven Solarz, Anglo-İsrail propagandisti ve casusu Richard Perle, İran Contra skandalı suçlusu Elliott Abrams, Jonathan Pollard‘ın (2 ) yardımcısı Steven Bryen, Frank Gaffney, New Republic yayıncısı ve Al Gore‘un fikir babası Martin Peretz, Paul Wolfowitz, WINEP (Washington Institute for Near East Policy) araştırma direktörü David Wurmser ve Dov Zakheim tarafından da imzalanmıştı.

Lewis’in o dönem Siyonist milyarderlerin “Mega” kurumu ile açıkça bilinen ilişkileri de kayda değerdir, ama şaşırtıcı değildir. Lewis İsrail’de ve Amerikan İsrail lobisi nezdinde bir kahraman ve bir jeopolitik dehadır. 19 Şubat 1996‘da Lewis Kudüs‘te törenle karşılandı; burada 9. yıllık B’nai B’rith Dünya Merkezi’nde “2000’lere Doğru Ortadoğu” adlı ünlü “Kudüs Konuşması“nı yaptı.

Oğlu Michael Lewis, AIPAC‘ın (American Israel Public Affairs Committee) son derece gizli “Opposition Research Section” (Muhalifleri Araştırma Bölümü) direktörüdür. Burası çok bilinen bir propaganda ve dezenformasyon kuyusudur ve şimdiki görevi ABD Kongresi’ni ve Amerikan medyasını, Lewis’in onyıllardır reklamını yaptığı uygarlıklar savaşına yönelik savaş çığlıklarına boğmaktır.

11 Eylül 2001‘deki terör saldırılarından beri Lewis artık Amerikan medyasında bir markadır; hergün CNN’e, National Public Media Radyosu’na, TV’lere ve Washington’un merkezindeki her neo-konservatif think tank toplantısına çıkmaktadır.

19 Kasım 2001‘de Lewis gene Usame bin Ladin için bir methiye yazmış, kendi Haşhaşi mezhebi araştırmasına atfen, bin Ladin’in İslam içinde meşru bir geleneği temsil ettiğini söylemiştir. The New Yorker‘daki yazısında uyarır: “Usame bin Ladin için 2001 yılı dünyada dini hakimiyet için 7. y.y.da başlamış savaşın kaldığı yerden devamını temsil eder… Eğer bin Ladin İslam dünyasını kendi fikirlerini ve liderliğini kabule ikna ederse, o zaman uzun ve acı bir savaş önümüzdedir; ve bu sadece Amerika için değildir. Ergeç el-Kaide ve bağlantılı gruplar İslam’ın diğer komşularıyla da çatışacaklardır: Rusya’yla, Çin’le, Hindistan’la. Ve onlar güçlerini müslümanlara ve davalarına karşı çevirmekte Amerikalılar kadar titiz olmayabilirler. Eğer bin Ladin’in hesapları doğruysa ve savaşı devam ederse dünyayı karanlık bir gelecek beklemektedir; en azından İslam’ı kabul etmiş kesimleri için.”

Eserleri:

Tarihte Araplar (The Arabs in History), Londra 1950;

Modern Türkiye’nin Doğuşu (The Emergence of Modern Turkey), Londra ve New York, 1961;

Haşhaşiler (The Assassins), Londra, 1967;

İslam’ın Avrupa’yı Keşfi (The Muslim Discovery of Europe), New York, 1982;

İslam’ın Siyasal Dili (The Political Language of Islam), Chicago, 1988;

Ortadoğu’da Irk ve Kölelik: Bir Tarih Araştırması (Race and Slavery in the Middle East: A Historical Enquiry), New York, 1990;

İslam ve Batı (Islam and the West), New York 1993;

Tarihte İslam (Islam in History), 2. baskı, Chicago, 1993;

Modern Ortadoğu’nun Şekillenişi (The Shaping of the Modern Middle East), New York, 1994;

Çatışan Kültürler (Cultures in Conflict), New York, 1994;

Ortadoğu: Son 2000 Yılın Kısa Tarihi (The Middle East: A Brief History of the Last 2000 Years), New York, 1995;

Ortadoğu’nun Geleceği (The Future of the Middle East), Londra, 1998;

Bir Ortadoğu Mozaiği: Hayattan, Mektuplardan ve Tarihten Parçalar (A Middle East Mosaic: Fragments of Life, Letters and History), New York 2000.

Diğer Görevleri: FPRI’de (Foreign Policy Research Institute), Philadelphia Advisory Board’da (Philadelphia Danışma Kurulu), Orbis üçaylık dergisinde direktörlük; New Yorker atlantic Monthly ve New York Review of Books‘ta yazarlık.

1) Hz. Ali kerremallâhü vechenin “hak sözle batılı söylemek” teşbihine çok yakışır sözler. B. Lewis’in kimi söylediği doğru olsa bile bununla hayır istediğine inanmak zordur (ç.n.)

2) Amerikan Deniz Kuvvetleri’nde istihbarat elemanı olarak çalışırken İsrail için casusluktan tutuklanıp yargılandı ve hüküm giydi

EIR Dergisinden tercüme edilmiştir.

Bkz:

http://altayu.blogspot.com/2011/09/dunya-siyasetine-yon-verenler-bernard.html

 

 

DÜNYA POLİTİKASINA YÖN VERENLER: HENRY KISSINGER

Sir Henry Alfred Kissinger

 

Ünvanları: Knight Commander of St. Michael and St. George

İlk Yılları: 27 Mayıs 1927’de Fürth, Almanya’da doğdu. Louis ve Paula (Stern) Kissinger’ın oğullarıdır. 2. Dünya Savaşı’ndan önce İngiltere üzerinden ailesiyle ABD’ye göçtü; 1943’te vatandaşlığa kabul edildi.

 

Askeri hizmeti: 1943-46 arası ABD ordusunda hizmet etti; burada ilk rehberi Fritz Kraemer’la karşılaştı; Kraemer AUS Karşı istihbarat Birliği’ndendi (AUS Counterintelligence Corps – CIC); Kissinger’dan şefkatle “benim küçük Yahudim” diye bahsederdi. Kissinger Ordu Özel Eğitim Programı’na katıldı; bu programla işgal Almanyası’nı yönetecek ekip yetiştirildi. Kraemer, Kissinger için Haberalma Servisi (Intelligence Division) merkezinde bir danışmanlık görevi ayarladı. İşgal Almanyası’ndaki bir köyde kısa bir görevden sonra Kraemer Kissinger’ı Oberammergau’daki Avrupa Karargah Haberalma Okulu‘na (European Command Intelligence School) gönderdi. Burası İngiliz Wilton Park “yeniden eğitim” projesinin bir devamı idi; buradan İngilizler bir seri ajan kaydederek işgal Almanyası’nda önemli görevlere getirdiler. O dönem Wilton Park’ın başında Heinz Koeppler vardı; o aynı zamanda İngiliz Dışişleri, Siyasi İstihbarat Dairesi, Psikolojik Savaş Bürosu‘nun da (Psychological Warfare Division, Political Intelligence Division, British Foreign Office) başkanıydı.

Ailesi: İlk evliliği Ann Fleischer’la 1949’da, iki çocuğu oldu: Elizabeth ve David; 1964’te boşandı, ikinci evliliği 30 Mart 1974’te Nancy Maginnes’le, Maginnes David Rockefeller‘ın eski başkan yardımcısı idi.

Eğitimi: Fritz Kraemer ona “bir centilmen devlet okuluna gitmez” dedikten sonra Kissinger Harvard Üniversitesi’ne girişi kazandı; 1950’de “A.B. summa cum laude” derecesini aldı. 1952’de M.A., 1954’te Ph.D. derecelerini aldı. Tez danışmanı William Yandell Elliott ile Kissinger 300 sayfalık bir çalışma hazırladı: “Tarihin anlamı: Spengler, Toynbee ve Kant Üzerine Denemeler” (The Meaning of History: Reflections on Spengler, Toynbee and Kant).

Öğrenimi sırasında Kissinger bir Londra’daki Tavistock Enstitüsü’nün bir “grup terapi” programına gönderildi; program direktörü H.V. Dicks 2. Dünya Savaşı’nda İngiliz faaliyetleri için “delilik doktrini“ni (madness doctrine) geliştirmişti; o sıra Psikolojik Harp Araştırmaları, Müttefik araştırma Kuvvetleri’nde (Psychological Warfare Studies, Supreme Headquarters of the Allied Expeditionary Forces) başkan olarak çalışıyordu. Anlaşılan Tavistock’un beyin yıkama oturumlarının etkisiyle Kissinger “güvenli irrasyonellik” (credible irrationality) doktrinini benimsedi; bu SSCB’ye karşı taktik nükleer savaş ın temeli olacaktı.

Görevleri:

William Yandell Elliott‘un yönetiminde Kissinger Harvard Uluslar arası Semineri’nin (Harvard International Seminar) direktörü oldu (1951 – 69). Kissinger Seminer’in yayın organı “Confluence, An International Forum”un editörlüğünü de yaptı. Bu dergi 1951’de kuruldu, 1958’de kapandı. Harvard Uluslar arası Semineri Wilton Park modelini örnek alıyor ve geleceğin sayısız lider adayları indoktrine ediliyor ve Anglo-amerikan “etki ajanları” olarak kaydediliyordu.

“Confluence” Elliott tarafından “novus nascitur ordo” (“yeni bir düzen doğdu“) sloganıyla kuruldu; bu H.G. Wells’in 1928’deki “Açık Komplosu“na açık bir gönderme idi. Yayın aynı zamanda Smith Richardson ve Ford vakıflarınca da (John McCloy başkanlığında) desteklendi. Danışman heyetinde başka bir Elliott çömezi olan McGeorge Bundy de bulunuyordu. Derginin 1956’daki iki nüshası, Ku Klux Klan’cı ve “Wells’ci demokrat” Başkan Woodrow Wilson’a ayrıldı. Diğer yazarlar arasında İngiliz faşisti Enoch Powell’dan Karl Jaspers’a (faşizmin ideologlarından Friedrich Nietzsche’yi çok propaganda etmiştir) dek herkes vardı.

” Elliott’un yardımıyla Kissinger bir seri ulusal güvenlik örgütünde göreve sokuldu; bunlar arasında Operasyon Araştırma Daire (Operation’s Research Office) danışmanlığı (1950-61), Psikolojik Strateji Kurul (Psychological Strategy Board) Başkanlık danışmanlığı (1952), Operasyon Eşgüdüm Kurulu (Operations Coordinating Board) danışmanlığı (1955), ve Silah Sistemleri Değerlendirme Grubu (the Weapons Systems Evaluation Group) danışmanlığı (1959-60) vardır.

” Kissinger, New York Dış ilişkiler Konseyi (New York Council of Foreign Relations) başkanı John McCloy’un ve CFR (Council of Foreign Relations – Dış ilişkiler Konseyi) üyesi McGeorge Bundy himayesinde CFR’nin Nükleer Silahlar ve Dış Politika Görev Gücü’nde (Nuclear Weapons and Foreign Policy Task Force) görev aldı.

” Hükümet Dairesi, Uluslararası İlişkiler Merkezi, Harvard Üniversitesi’nde (Department of Government, Center for International Affairs, Harvard University) üyeydi (1954-69). Sıksık merkez direktörü Robert Bowie ile çekişir ve bölüm profesörlerince “Kissassinger” (İng. “kiss ass”: kıç öpmek) olarak nitelenirdi. Aynı zamanda Kissinger Harvard siyaset yardımcı profesörüydü (1959-69); 1962’de profesör oldu ve 1969’a kadar görev aldı. Onun Uluslar arası ilişkiler Merkezi’ndeki görevi Harvard’daki işini garantiye aldı – kimi üst düzey yönetim itirazlarına rağmen. Elliott ve Bundy (o sıra Harvard’da dekan) muhalefeti aşmakta yardımcı oldular.

” Özel Araştırmalar Projesi (Special Studies Project), Rockefeller Brothers Fund, Inc.’de direktörlük (1956-58).

” Dışişleri Bakanlığı’nda danışmanlık (1956-69).

” Kissinger ulusal Güvenlik Kurulu’nda göreve Başkan Ulusal Güvenlik İşleri Yardımcısı McGeorge Bundy’nin danışmanı olarak başladı (1961), ama sonra Başkan John F. Kennedy’nin emriyle işten atıldı, çünkü o yıl Berlin Krizi’nde taktik nükleer silahların kullanılması için ısrar etmişti.

” Nixon ve Ford hükümetlerinde Başkan Ulusal Güvenlik Yardımcılığı (1969-75) yaptı.

” Dışişleri Bakanı oldu (1973-77)

Kariyeri boyunca William Yandell Elliott’un bir çömezi olarak ve ona sadakatle Kissinger bir İngiliz ajanı olarak çalıştı ve bunu itiraf da etti. İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nın (British Foreign Office) kuruluşunun 200. yıldönümü sebebiyle, Kraliyet Uluslar arası İlişkiler Enstitüsü (Royal Institute of International Affairs) – Chatham House’da 10 Mayıs 1982’de yaptığı bir konuşmada bunu itiraf etti. Başkan Franklin Delano Roosevelt’in Sir Winston Churchill’in 2. Dünya Savaşı’nın bitiminde tekrar sömürgeleşme amaçlarına karşı çıkan tutumuna uzun ve temel bir eleştiri yapan Kissinger kabul etti ki, “Beyaz Saray’daki günlerimde İngiliz Foreign Office’i Amerikan State Department’tan daha çık haberdar ettim – ama bu pratiğin, İngiliz olan tüm şeylere zaafıma rağmen- kalıcı olmasını tavsiye etmem.” Kissinger sözlerine devamla, İngiliz Foreign Office dokümanlarına dayanan bir politika formüle ettiğini “oysa hala işlemdeki yazı (working paper) ile kabinece onaylı doküman (cabinet approved document) arasındaki farkı tam bilmediğini” de söyledi.

Nixon hükümetindeki görevinin başından itibaren Kissinger İngiliz Foreign Office ve Downing Street No: 10 (İngiliz Başbakanlık Konutu) ile düzensiz temaslarla olsa da Dışişleri Bakanları William P. Rogers ve Malvin Laird’in işlerini baltalamaya koyuldu. Bunların ikisi ve Nixon da döneminin ilk zamanları Vietnam’dan çekilmek istiyorlardı. Dahası Bakan Rogers, Başkan Nixon’un desteğiyle, Ortadoğu sorununa bir çözüm aramış; ,Ortadoğu’nun Batı Avrupa’nın ortaklığıyla kalkındırılması ve sürece Rus yardımının da dahil edilmesini önermişti. Nixon’un yemin töreninden 2 hafta geçmeden “Rogers Planı” Ulusal Güvenlik Kurulu’na bakan yardımcısı Joseph Sisco tarafından sunuldu; Sisco ABD’nin İsrail ile Arap ülkeleri arasında sadece “dürüst” bir tutum takınmasının değil, İsrail’e baskı yaparak 1967’de işgal ettiği topraklardan çıkmasını da sağlaması gerektiğini vurguladı.

İngilizler hemen Kissinger’ı bu planı yoketmek üzere devreye soktular. O bunu başardı, ve dünyayı termonükleer bir savaş ve iktisadi çöküşün eşiğine getirdi. Başkan Nixon’ı ikna ederek, hem Vietnam hem de Ortadoğu’da SSCB’nin Amerikan “iradesini” test ettiğini ve asla bir barış ortağı olamayacağını söyledi. “Rogers Planı”nın çöküşünün sonucu 1973 Ortadoğu Savaşı ve petrol ambargosu ( 1) oldu. Sonraları Kissinger Suriye ve İsrail’e Lübnan’ı bölmeyi teklif etti; bu süreçte amaç FKÖ’nün parçalanmasıydı. Böylece Kissinger Lübnan İçsavaşı’nı sahneye koydu, ve bu İran’ın ve Ortadoğu’nun da uzun süre destabilize edilmesi için bir model oluşturdu.

1975 baharı, Lyndon LaRouche’un yeni bir altın rezervine dayalı uluslar arası para sistemini önerdiği esnada, Kissinger Paris’e gelerek LaRouche’un Arap ve İsrailli yetkililerle bu konuda yaptığı görüşmelere müdahale etti ve bir Arap ülkesini, LaRouche heyetini bir diplomatik misyon statüsüyle ağırlamaya devam etmesi halinde, Amerikan gıda ambargosu ile tehdit etti.

Vietnam savaşına gelince, o sürdü ve Amerikan asker cesetleri sayısı tırmanmaya devam etti; sonunda Kissinger 1973’te (hiç uygulanmayan) bir ateşkesi görüşmeye razı oldu ve ABD 1975’te Vietnam’dan çekildi. Bu süreçte Kissinger gizlice savaşı Kamboçya ve Laos’a da yaydı. Kissinger’ın gizli ve yasadışı Kamboçya bombardımanı 1970’te başladı, yüzbinlerce Kamboç köylüsü öldürüldü; kalanları soykırımcı Kızıl Kmerler’in kucağına sürüldü; onlar da kalan nüfusun birkaç milyonunu 1975-79 terör rejimleri sırasında yokettiler. Herhangi adil bir savcılık soruşturması kriterleri içinde Kissinger Kamboç soykırımından suçlanabilir.

Ama Kissinger’ın Kamboç soykırımı “buzdağının görünen kısmıdır”. Sir Henry’nin global soykırım planlarına bakılmalıdır ki, bunlar Hitler’inkileri aşar. 110 Aralık 1974’te Kissinger ve Ulusal Güvenlik Konseyi kadrosu bir taslak hazırladılar: “Ulasal Güvenlik Etüdleri Muhtırası 200: Dünya Nüfus Artışının ABD’nin Denizaşırı Çıkarları Açısından Etkileri” (National Security Study Memorandum 200: Implications of Worldwide Population Growth for US. Security Overseas Interests) (NSSM 200). BURADA SOYKIRIMIN ABD HÜKÜMETİNİN RESMİ MİLLİ GÜVENLİK POLİTİKASI OLMASI ÖNERİLİYORDU.

Sonraları, çok gizli mührü kaldırılan NSSM 200, Dünya nüfusunun ençok 8 milyarda tutulmasını ve 2075’te beklenen 22 milyardan kaçınılmasınıöneriyordu. Bu kadar nüfus artışının “savaşlar ve devrimlere” yolaçacağını söyleyen NSSM 200 gıda kontrolününhızlı nüfus artışını durdurmak için kullanımını öneriyor ve modern ve yoğun tarım tekniklerinin başka bölgelerde yoğun nüfusu beslemesine rağmen “çok fazla sermaye yatırımı” gerektirdiğini iddia ediyordu. NSSM 200’ün diğer bir iddiası, azgelişmiş ülkelerdeki nüfus artışının, sanayileşmiş dünyanın ihtiyaç duyduğu enerji ve hammadde kaynaklarını tüketeceği idi.

NSSM 200, 13 ülkeyi özel hedef seçti; bunların Çin dışındaki nüfus artışının %47’sinden sorumlu olduğu varsayıldı: Hindistan, Bangladeş, Pakistan, Nijerya, Meksika, Endonezya, Brezilya, Filipinler, Tayland, Mısır, TÜRKİYE, Etopya ve Kolombiya.

Kissinger, “yoluna çıkan” sayısız yabancı lideri öldürtmekle de suçlanmıştır. 14 Ağustos 1982’de İtalyan görevlileri İtalya başsavcısına bir dosya sundular: Bu dosyada İtalyan Başbakanı Aldo Moro’nun 1978’de kaçırılması ve öldürülmesiyle ilgili deliller vardı. Dosyada Moro’nun eşinin, kızı Agnese’nin ve oğlu Giovanni’nin ifadeleri vardı. Bunlara göre Kissinger 1975’te Moro’yu Hıristiyan Demokratların lideri olarak İtalyan Komünist Partisi’yle istikrarlı bir milli birlik hükümeti kurmak ve terörü önlemek yönlü çabalarından dolayı tehdit ediyordu.

Moro’nun kaçırılmasına dek geçen o dönemde (görünüşte Kızıl Tugaylar tarafından) ve sonra öldürülüşünde (cesedi 9 Mayıs 1978’de bulundu) NATO, İngilizlerin ve Sir Henry’nin tüm desteğiyle İtalya ve Moro’ya karşı bir “Gerilim Stratejisi” yürüttü, burada hem “kızıl” (sol), hem “kara” (sağ) terör ve darbe girişimleri kullanıldı. Bu terörün çoğu, ve özellikle faşistlere düşen kısmı, “Propaganda-Due” (P2) Mason Locası tarafından desteklendi, ki Kissinger ve yardımcısı General Alexander Haig (2 ) bu locaya gizili fonlardan para akıtmıştı.

Bundan sonra Pakistan Başbakanı Zülfikar Ali Butto’nun olayı gelir. 5 Temmuz 1977’de bir askeri darbe ile devrildi,ve hapsedildi ve 4 Nisan 1979’da asıldı. Ölümünden kısa süre önce Butto, devrilişini meşru gören bir hükümet bildirgesine karşı yazdığı cevapta (Ocak 1979’da “Pakistan Yazıları” – The Pakistan Papers – adı altında EIR dergisinde yayınlandı) Butto, devrilişinin asıl sebebinin Kissinger’la düştüğü anlaşmazlık olduğunu ve Kissinger’ın onun “idam fermanını” imzaladığını yazar. Kissinger’ın onu tehdidinin, Butto’ya göre sebebi ise, Kissinger’ın “Pakistan’a enerji bağımsızlığı kazandıracak uranyum işleme tesislerinin” geliştirilmesini durdurma ısrarını dinlememesidir.

EIR’in 1978’deki BRİTANYA’NIN KİSSİNGER’INI İHANETTEN DOLAYI KOVUNbroşüründe anlatıldığı gibi Kissinger ve Haig, Beyaz Saray içinden Nixon’a karşı Watergate skandalını düzenlemişlerdir. Kissinger kendi, Oxford Üniversitesi’nden mezun ulusal güvenlik memuru David Young’ı, Watergate “tesisatçı ekibinin” (3 ) başı olarak göndermiştir. Washington Post gazetesinin “derin ses” kanalından bilgiler gelirken (bunlar sonunda Nixon’un istifasına yolaçtı) Kissinger gazetenin yayıncısı Katharine Graham’la kişisel dostluk ilişkisini sürdürmüştür. Aslında Kissinger ve Haig Beyaz Saray’daki tüm kilit karar mekanizmasını ellerine geçirmişlerdi, böylece ABD Başkanlık kurumunu yıkmaya giriştiler.

” 1977’de hükümetten ayrıldıktan sonra Kissinger Trilateral Komisyon‘un Kuzey Amerika direktörlüğüne geldi; Zbigniew Brzezinski bu kurumun kurucu genel başkanıydı, ve Brzezinski, Kissinger’ın eski görevi olan, ulusal güvenlik danışmanlığına geldi; yeni gelen Başkan Carter’a danışmanlık yapacaktı.

” Kissinger, kendi şirketi Kissinger Associates, Inc.’in kurucusu ve başkanı olarak İngiltere’den Lord Peter Rupert Carrington’u kurucular kuruluna aldı. Bu “danışmanlık firması” İngiliz gizli servisinin gayrıresmi kolu olarak faaliyet gösterdi. Kurucu başkan yardımcısı Brent Scowcroft ve kurucu Genel Müdür Lawrence Eagleburger idi. Kissinger, daha sonra aynı şekilde Kent Associates’i kurdu.

Kissinger, Orta Amerika Partilerarası Ulusal Komisyonu’nun da (National Bipartisan Commission on Central america) başkanıydı (1983-84); burası Başkan Ronald Reagan’ca kuruldu; ve Reagan, kendi yönetiminin Kissinger’la hiçbir ilgisi olmayacağı seçim sözünden döndü. Komisyon raporu gelir gelmez, Başkan Reagan Kissinger’ı Başkanlık Dış Haberalma Danışman Kurulu’na atadı (1984-89). Kissinger bu makamı kullanarak sadece en gizli ABD istihbarat belgelerine vakıf olmakla kalmadı; birçok kirli operasyonu da başlattı.

” Kissinger şimdilerde Stratejik Ve Uluslararası Etüdler Merkezi, Georgetown Üniversitesi’nin mütevelli heyetindedir.

” Şimdiki görevleri arasında olanlar: Uluslar arası Danışmanlar Kurulu üyeliği, Chase Manhattan Bank; Uluslar arası Danışmanlar Kurulu üyeliği, Hollinger International, Inc.; Direktörler Heyeti üyeliği, ContiGroup Companies, Inc.; Direktörler Heyeti üyeliği, Freeport McMoran Copper & Gold, Inc.; Direktörler Heyeti üyeliği, First-Mark Holding; Direktörler Heyeti üyeliği, The TCW Group, Inc.; Danışman Direktörler Heyeti üyeliği, American Express Co.; Danışman Direktörler Heyeti üyeliği, Forstman Little & Co.

Eserleri:

-” Nuclear Weapons and Foreign Policy (Nükleer Silahlar ve Dışpolitika – 1957). CFR projesinin bu kitabı Kissinger’ca yazılıp Gordon Grey’in adıyla basılmıştır. Feodal, sınırlı, “böl-parçala” (set-piece) taktik nükleer savaşı över; aynısı Bernard Earl Russell’ın desteklediği Pugwash Konferansı’nda da savunulmuş; bu konferansın ilk oturumlarının çoğuna Kissinger katılmıştır. Kitap şöyle der: “Askeri operasyonların aşama aşama olabildiği ölçüde, bir seri olay, bir sonraki aşamaya geçmeden önce sonuçlandırılır; böylece bu şartları değerlendirmek ve anlaşma teklif etmek imkanını verir. Nükleer çağın çelişkilerinin sonuncusu, gizlilik örtüsünün yokluğunun askeri hedeflere varmayı kolaylaştırması değildir; bu çok gelişmiş teknoloji çağında, “savaşlar feodal dönemin tarzı gösterilere dönüşecek ve yine güçten çok irade sınanır olacaktır.” Bu, tam da Lord Russell’ın Pugwash dostu Dr. Leo “Strangelove” Szilard’ın ( 4) kendi Ortadoğu’da “dar alanda sınırlı nükleer savaş” senaryosunda savunduğu şeydir.

-” A World Restored Castlereagh, Metternich and the Restoration of Peace 1812-22 (Yeniden Kurulan Dünya: Castlereagh, Metternich ve Barışın Yeniden Kuruluşu 1812-22) (1957). Bu kitapta İngiliz ve Habsburg oligarşik modelinin Viyana Kongresi’ndeki başarıları savunulur. Kissinger Avrupa tarzı güçler dengesi mekanizmalarının, bağımsız milli devletler ilişkileri düzenine üstünlüğünü savunur, ve İngilizlerin yanında Amerikan cumhuriyetçiliğine karşı yeralır.

-” The Necessity for Choice: Prospects of American Foreign Policy (Seçim Zorunluluğu: Amerikan Dışpolitikasında Seçenekler – 1961)

-” The Troubled Partnership: A Reapprisal of the Atlantic Alliance (Sorunlu Ortaklık: Atlantik İttifakı’nın Bir Değerlendirmesi – 1965)

-” White House Years (Beyaz Saray Yılları – 1979)

-” For the Record (Bunu Kaydedebilirsiniz – 1981)

-” Years of Upheaval (Kaos Yılları – 1982)

-” Observations: Selected Speeches and Essays (Gözlemler: Seçme Konuşma ve Yazılar – 1984)

-” Diplomacy (Diplomasi – 1994)

-” Years of Renewal (Yenilenme Yılları – 1999)

-” Does America Need A Foreign Policy? (Amerika’nın Dışpolitikaya İhtiyacı Var Mı? – 2001). Bu kitapta Kissinger dünyanın “Westphalia Anlaşması sonrası” döneme girdiğini iddia eder. Bağımsız milli devletler dönemi kapanmıştır ve dünya hükümeti yeni dünya düzenidir..

Şimdiki Bağlantıları: Trilateral Komisyon Yönetim Kurulu, Uluslar arası Kurtarma Komitesi (International Rescue Committee) Direktörler Kurulu, CFR

 

Dipnotlar:

1) Arap ülkeleri tarihlerinde ilk ve son kez birlikte ve OPEC bünyesini kullanarak savaşta İsrail’i destekleyen Batılı güçlere karşı petrol ambargosu başlattılar; Batı ekonomileri durma noktasına geldi.

2) Eski NATO Müttefik Kuvvetler Komutanı; 1980’de Gen. Kenan Evren, onun “askerce sözünü” kabul ederek Yunanistan’ın NATO’ya dönüşüne Türk vetosunu kaldırdı; buna karşılık AB’ye Türkiye’nin girişine Yunan vetosu da kalkacaktı; ama böyle olmadı. (ç.n.)

3) Tesisatçı kılığında rakip partinin merkezine dinleme cihazı yerleştirenler (ç.n.)

4) Peter Sellers’ın unutulmaz politik taşlaması “Dr. Strangelove” filmine gönderme

kaynak:

 

– Zbigniew Brzezinski and September 11th, EIR Special Report, February 2002

 

Çeviren: Altay Ünaltay

Bkz:

http://altayu.blogspot.com/2010/09/dunya-politikasina-yon-verenler-henry.html

 

 

 

DOĞU, BATI VE İLAHİ ADALET

 

EY ŞEHİR, ŞEHİR!

 

Ey şehir, şehir! Bütün kentlerin gözbebeği! Bütün dünyada senden sözedilir. Dünyanın en yüce seyirliği, bütün kiliselerin sütannesi, iman beldesi, doğru inancın rehberi, eğitimin muhafızı, her iyiliğin haznesi. Sen ilahi öfkenin kupasından içtin ve daha önce beş kentin üstüne düşenlerden daha korkunç bir ateşçe ziyaret edildin.”

Niketas Akominates, 1204, İstanbul

(4. Haçlı Seferi İstanbul’u yağmalarken)

 

1204’te 4. Haçlı Seferi, Selçuklu baskısına karşı Bizans’a yardım bahanesiyle İstanbul’a girdi ve bu şehrin tarihinde görülmüş en korkunç kıyım ve yağmayı yaparak İstanbul’u bir harabe haline getirdi. Tonlarca altın ve eski eser saraylar ve kiliselerden yağmalandı, kilise mihraplarında rahibelerin ırzına geçildi.

O sıra İstanbul 500.000 nüfuslu dünyanın gözbebeği bir kentti; 250 yıl sonra Fatih’in fethettiği İstanbul ise 50.000 nüfuslu küçük ve cansız bir kent olacaktı. O görkemli günler gitmiş, İstanbul Latin istilasından sonra bir daha belini doğrultamamıştı.

İstanbul’da ihtişam yıllar önce bitmiş, son Bizans imparatorları Topkapı’nın lüks ve debdebeli saray hayatının ağır masraflarından kaçınmak için şimdiki Edirnekapı’da bulunan Tekfur Sarayı’na taşınmışlardı.

Fatih, görkemli Topkapı Sarayı’nın yıllar önce terkedilmiş harabesini görünce şaşkınlığını şu mısra ile dile getirdi:

Perdedar miküned be kasr-ı kayzer ankebut”

(Kayserin kasrına örümcek perdedar olmuş)

Bizans’ın “Batıcıları” Bizans’ın uzun süren çöküş tarihi boyunca Batı ile ittifak yaparak Doğu’ya karşı durma siyaseti sonucu devleti yıkımın eşiğine getirmişlerdi. Batıcılar 6 Temmuz 1439’da “Union” (İttihad, Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleşmesi) anlaşması ile Ortodoksluk içine de nifak sokarak Bizans-Rus ittifakını bozdu.

İstanbul’un kendini toplayıp eski görkemine varması için 16. asrın gelmesi gerekecekti.

Osmanlı Devleti’nin yükselişi bugün hala incelenmeye muhtaç ve tam aydınlatılamamış bir konudur. Osmanlı tarihi içindeki herkesin bildiği kimi olaylar daha tarafsız ve derin bir incelemeyi gerekli kılıyor. Bunların içinde, örneğin devletin kurucusu Osman Bey’in oğlu Orhan Gazi’nin Bizans sarayında eğitim görmesi ve Bizans’tan soylu bir kız olan Holofira – Nilüfer Hatun’la evlenmesi, onun çağdaşı Harmankaya Tekfuru “Köse Mihal”in Osmanlı ile işbirliği yapması, Süleyman Paşa’nın Çanakkale’den kuvvetlerini Trakya’ya geçirdiğinde kimi kaleleri zaptedip kimilerini bırakması, Osmanlının arkasındaki İstanbul’un tehlike oluşturabileceğinden korkmadan Edirne’yi başkent edinebilmesi, Osmanlının Balkanlardaki fütuhatının Ortodoks toplumlarca meskun topraklarda hızla yayılabilmesi, ama Katolik Hırvatistan’a gelince adeta bir duvara çarpmış gibi durması, nihayet Ortodoks patriğinin “İstanbul’da Latin külahı görmektense Türk sarığı görmeyi yeğleriz” sözü, Bizans’ın “Batıcı” ve “Doğucu” partileri arasındaki kavga ve karşılıklı ittifak cepheleri anlaşılmadan anlaşılmaz.

Aynı şekilde Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fetih kararı devlet içinde ciddi sancılar çekilmeden olamadı ve Fatih bunun için Çandarlı Halil Paşa’yı idam ettirmek ve ulema kökenli bürokrasiyi devlet içinden temizlemek zorunda kaldı.

İstanbul’un fethi ile birlikte Osmanlı padişahlarının müslümanların halifesi ve Ortodoksların imparatoru çifte ünvanıyla anılmaya başlamaları ile bu topraklarda sorun uzunca bir süre son buldu.

“RAKKAS, BU HALET SENİN OYUNUNDA MIDIR?”

Ancak 18. y.y.da devletin zayıflamaya başlaması ile kadim sorunun tekrar hortladığını görmekteyiz. 1718’de Padişah 3. Ahmet sadrazamlık görevine Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’yı getirir. Bu dönem, 28 Mehmet Çelebi’nin Paris sefaretinden döndükten sonra layihasını padişaha sunduğu dönemdir. Artık Osmanlı için bir “Garb Medeniyeti” vardır. Bu döneme Lale Devri denir. Kağıthane’de konaklar inşa edilir, bir yanda zevk-u sefa alır yürür. Diğer yanda müthiş bir bozulma ve sefalet buna eşlik eder. Şair Nedim işret dizelerini kaleme alır:

Rakkas, bu halet senin oyununda mıdır
Aşıklarının günahı boynunda mıdır
Doymadım şeb-i vaslına şeb-i ruze gibi
Ey sim beden, sabah koynunda mıdır.

Sonuçta bir yandaki korkunç sefalet ve başıbozukluk ve diğer yandaki zenginlik ve sefahata karşı isyanlar patlak verir; Lale Devri kan ve ateşler içinde kapanır. Şair Nedim damdan dama atlayarak kaçarken öldürülür. Ancak Batılılaşma artık resmi politika olmuştur.

Lale Devri’nde, 28 Mehmet Çelebi’nin ortağı İbrahim Müteferika’nın İslam eserlerini basan bir matbaa kurması gibi mevzi başarılar yaşanmışsa da bunlar genel çöküşü düzeltmeye yetmedi. Kaldı ki İbrahim Müteferika’nın matbaası Osmanlıda ilk açılan matbaa değildi, o devirde, çok uzun yıllardan beri Gayrımüslimlerin sahipliğindeki birçok matbaa faaliyetteydi.

Osmanlıda Batılılaşmanın ikinci hamlesi Tanzimat’tır. Opera hayranı Sultan Abdülmecid 1839 Temmuzu’nda Tanzimat Fermanı’nı yayınlayarak bir seri reform başlatır. Tanzimat Fermanı’nın Osmanlıya getirdikleri ile götürdükleri çok tartışılmıştır. Biz doğrudan bu tartışmaya girmiyoruz. Ama Tanzimatçı kadronun bir başka “büyük atılımına” gireceğiz: 16 Ağustos 1838’de, Osmanlı Devleti ile İngilizler arasında, tarihe Balta Limanı Antlaşması olarak geçen bir ticaret antlaşması imzalandı. Bu antlaşmanın diğer adı Türk-İngiliz Ticaret Anlaşması‘ydı.

Anlaşma maddelerine göre:

· Gümrük vergi oranları ihracatta yüzde 12’ye, ithalatta ise yüzde 5’e düşürülecek,

· İngiliz tüccarlar, hiçbir kısıtlama olmadan, her tür malı Osmanlı topraklarında hem iç hem dış ticaret amacıyla alıp satabilecekler,

· İngilizlerden mal alım ve nakli için belge istenilmeyecek,

· İngiliz tüccarlar, iç ticarette yerli tüccarlardan fazla vergi ödemeyecek,

· Yabancı malları Boğazlardan serbestçe geçecek,

· Antlaşma, “sonsuza dek” yürürlükte ve geçerli olacak.

Anlaşmanın imzalandığı tarihte Sadrazam, yani Başbakan ise Mustafa Reşit Paşa idi. Mustafa Reşit Paşa, İngilizlerle iyi ilişkiler içerisindeydi. Osmanlı Devleti’nin kurtuluşunu, Avrupalılaşmakta görüyor, başta İngiltere olmak üzere Avrupa devletleriyle serbest ticaret öneriyor ve şöyle diyordu: “Ülke, serbest ticaret sayesinde büyük bir hızla sanayileşecektir.

İngiltere’nin o tarihlerdeki Dış İşleri Bakanı Lord Palmerstone da, anlaşmadan önce Osmanlı Devleti’nin dış ticarette uygulamakta olduğu bazı kısıtlamaların kaldırılması için sürekli baskı yapıyor, serbest ticareti överek şunları söylüyordu: “Serbest ticaret sayesinde Sultan’ın kullarının servet ve refahı artacak, sanayi gelişecektir.

Netice malum. Osmanlının içine girdiği ekonomik yıkım, bunun sonucu alınan borç-faiz kısırdöngüsü bizi Duyun-u Umumiye‘ye getirdi.

Ama bundan önce başka birşey daha var: 1856 Mayısı’nda İngiltere Kralı’nın fermanı ile Londra’da kurulan Osmanlı Bankası, 1863’teki Bank-ı Osmani-yi Şahane” unvanıyla anılan devlet bankası oldu. Bu çağda devletlerin emisyon bankaları genellikle her yerde özel kuruluşlardı, ama Osmanlı Bankası gibi yabancı sermaye ile kurulanı mahzurlu bir örnektir. Daha açık söylemek gerekirse devletin Merkez Bankası Batı sermayeli bağımsız bir kurumdur!

Osmanlı “Merkez” Bankası, bugünün Batıcı – globalist çevrelerinin hasretle anacakları derecede bağımsız bir kuruluştu. 1. Dünya Savaşında devlet sıkıntıya düştüğünde ve Milli Mücadele yıllarında devlete ve Ankara hükümetine yardım ve teminatsız kredi açmayı hep reddetmiş, bugün arzulanan özerk bir merkez bankasından beklenenleri bihakkın yerine getirmiştir!

Osmanlıdaki Batıcı kadronun bu ve benzeri “tedbirleri” sonunda beklenen meyvasını verdi. 1874 yılına gelindiğinde Osmanlı Devleti 20 yıl gibi bir sürede 15 dış borçlanma yapmış ve bunlardan eline 127 milyon Osmanlı altın lirası geçmiş ancak borç 239 milyon lirayı bulmuştu. Sultan Abdülmecid’in başlattığı dış borçlanma geleneğini Sultan Abdülaziz de sürdürmüştü. Ahmet Cevdet Paşa, “bizim mirasyedilere böyle bir para kapısı açılırsa bunun önünü kim alacak? İlerde halimiz neye varacak?” diye bazı erbab-ı dikkat ve basiretin endişe ettiklerini ve “Allah encamımızı hayretsin” şeklinde neticeye mütevekkilane boyun eğdiklerini kaydetmektedir. Sonuçta borçlanma devam etti ve 1874 yılının mali iflasına gelindi.

1874-75 yıllık bütçe geliri 25.104.928 lira olduğu halde borçların o yıllık bölümünün toplamı 30.000.000 lira civarında idi. Bu da o yılın bütçesinin borçları bile ödemeye kafi gelmediğini göstermekteydi. Bu iflas demekti. Sorun 1881’e dek bir çözüme kavuşamadı.

20 Aralık 1881 ya da 28 Muharrem 1299’da ünlü “Muharrem Kararnamesi” ilan edildi.

Muharrem Kararnamesi’nin 15. Maddesi hükümlerine göre Rüsum-u Sitte idaresi yerine Düyun-u Umumiye gelirlerini idare etmek üzere İstanbul’da bir “Düyun-u Umumiye-i Osmaniye” idare meclisi kurulacaktı. Bu yönetimin kuruluş biçimi, yetkileri ve çalışması ile ilgili olarak böyle bir komisyonun dahili hukuk sahasında mı yoksa devletler hukuku alanında mı inceleneceği konusu tartışmalar getirmiştir.

Bu komisyon gerçekte imparatorluğun mali haklarını zedeleyen, hükümranlık haklarına gölge düşüren ve mali yapıyı kontrol altına alan uluslararası bir yönetim biçimiydi. Adeta devlet içinde devletti. Bu idare kendi memurlarını dilediği gibi atama selahiyetini haiz idi. Nitekim Düyun idaresi 5000 kişilik bir kadro oluşturdu. Bu sayı 1912’de 9000 olmuştur. Konsey başlangıçta yalnız kendisine ait vergileri toplarken, daha sonra bir takım sınai ve ticari yatırımlara da girmeye başladı. Böylece Osmanlı Devleti’nin ekonomik iflası ve yabancı egemenliğine geçişi daha da hızlanmış oldu.

DOĞU-BATI ARASINDA

29 Ekim 1923’te genç Türkiye Cumhuriyeti ile Anadolu topraklarında yeni bir başlangıç yapıldı. Yeni Cumhuriyet başlangıçta radikal modernleşmeci bir tutum benimsemiş, dış politikada ise Batıya mesafeli bir tutum takınmıştır. Kalkınmada ise kendi yerli – milli kaynaklarına dayanan bağımsız bir model takip edilmeye çalışılmış ise de Mustafa Kemal’in 1938’de vefatından sonra herşey hızla eskiye dönmeye başladı. Ve antiemperyalist modernleşme projesinin yerini tekrar Batılılaşma aldı.

1950’lerde Türkiye Batı ittifakı NATO’ya girmenin bedeli olarak yüzlerce evladını Kore topraklarında bıraktı. Ondan sonra Batıcılık Türkiye’de durmadı. Ardarda gelen sağ ve sol hükümetler politikada kendi Batılılaşma versiyonlarını uygulamaya devam ettiler. Sol ya da sağ kitle partileri içinde bugüne dek ne Türkiye’nin NATO üyeliği ne de “Ortak Pazar’a (şimdiki AB) girişi tartışma konusu yapılmamıştır.

Türkiye’nin ABD ve AB ile ilişkilerinin siyaset, ekonomi, toplum ve ülkenin bekası açılarından neler getirip neler götürdüğü sonraki tarihçilerde çok tartışılacaktır. Ama birkaç yıl önce 300 milyar Dolar’ı bulduğu söylenen, bugün ise artık bir rakam verilmeyen borç, kimi hesaplara göre AB ile gümrük birliğinin her yıl 50 milyar Dolar ekonomimizden alıp götürmesi, ülke bütünlüğü ve toplumsal huzur ile ilgili artan kaygılar, ve nihayet Batılı güçlerin komşularımızla yürüttüğü – yürüteceği savaşlarda ülkemizi silahlı güçleri için üs olarak kullanması ve ülkenin böylelikle içine yuvarlandığı savaş tehlikesi bugünden bilinenler.

Dolayısıyla gelecek tarihçilerin hükmünü beklemeden şu genel yargıyı belirtmek sanırım insafsızlık olmaz: 1204 yılı Bizansı’ndan beri bu topraklarda Batıcılar her dönem zarar getirmişler ve onların zararını düzeltmek ülkenin yerli – milli güçlerine kalmıştır. İsterseniz bunlara Doğucular da diyebiliriz.

Türkiye, tatlı bir burjuva rehavetinin arasında yapılmış beylik tesbitle Doğu ile Batı arasında “köprü” değildir. Türkiye bu ikisi arasında yüzyıllardır en şiddetli mücadelelerin verildiği bir “cephe” ülkesidir. Mücadele her çağda değişik formlar alarak sürdü, ama hiç bitmedi; bugün de sürüyor. Sevindirici olan o ki, ülkemizde çeşitli meşrep, statü, sınıf ve kanaatten birçok insan Batıcı rüyadan uyanmanın vaktinin geldiğini farkediyor.

O halde bundan sonrasını konuşmalıyız.

DEVLER VE CENNET

Ünlü bir Yunan efsanesinde devler (gigant’lar) cennete saldırırlar. Cenneti bunlardan kurtarmak için muazzam bir savaş verilir. Efsaneye göre Tanrı Uranos, (Uranüs) onlara galebe çalmayı başarır ve cenneti ellerinden kurtarır.

Bugün de devler bu cennet gezegene saldırıyor. Bugün bunlara süpergüçler, gerici rejimler, çokuluslu şirketler, zalim otoriteler, köleci din kurumları, IMF, bankalar, vs vs. adı veriliyor. Bu devler biz insanların karşısında çok güçlüler ve onlara safi bilimsel ve laik bir “hümanizma” yardımıyla ve onun adına karşı çıkmak imkansız gibi.

İnsanüstüne karşı tabiatüstünün yardımı gerekiyor.

Bu nedenle “Allah’ın adını anmadan”, ondan bir güç devşirmeden bu canavarlar sürüsünün karşısına kimse dikilemez. Dindışı bir hümanizma ehlinin iyilerinin son tahlilde “gönülleri dikilenlerden yana – kılıçları onlara karşı” olur. Acaba bu da ne kadar faydalı sonuç getirir?

Dolayısı ile, sırf pratik nedenlerle dahi işin içine Allah’ı dahil etmek gerekiyor. O zaman sormalı: Hangi Allah’a inanıyoruz?

Acele etmeyelim. Önce bunun bir oyun olmadığını; Tanrı’nın “eğlenmek için” hiçbir zorunluluğu yokken böyle bir arena, böyle bir oyun kurmadığını bilmeli; ya da desteğinin Cennet’ten cesaret vermekten öteye geçtiğini, gerçekten bizimle birlikte mücadele ettiğini bilmeli, buna inanmalıyız.

“Allah’ı bırakıp insandan konuşmak”, ya da “meselenin niçin’ini bırakıp nasıl’ına bakmak” Batı uygarlığının seçimi idi. Padualı Marsilio’dan itibaren Batı, din ve Allah tartışmalarını kilisenin kuytu dehlizlerindeki keşişlere bıraktı, ve “bunlar dünyayı ilgilendirmez” dedi. “dünya’nın kendi gerçekliği” vardı, kilise gerçekliğinin yanında ve ona paralel. “Bu ilahiyat meseleleri aklın alamayacağı kadar kutsaldır” sözü, giderek “bunlar aklın ilgilenmeyeceği kadar önemsiz”e döndü. Reformasyon’la ilgili batı kültürel dönüşümünü inceleyen birçok tarihçi bu tesbiti yapıyor. Netice ortadadır. İstediğimiz bu Batı uygarlığı mıdır? Doğu onun basit bir taklidi mi olacaktır, yoksa ondan öte birşey mi?

Özetle: Doğu’nun elinde birşey söylemek ve olmak için Tanrı’sından başka birşey yoktur. Öbür türlüsünü batı yapmıştır ve yapmaktadır. Aynı şeyin taklidi gerekmez, aslı ortada iken. Öyle ise biz Tanrı fikrimizi tekrar gözden geçireceğiz.

 

Kuran’da Haşr Suresi’nde şöyle bir ayetle karşılaşırız:

Öyle Allah ki O, ilah yok O’ndan gayrı! Melik, Kuddûs, Selâm, MÜMİN, Müheymin, Azîz, Cebbâr, Mütekebbir. Allah, onların ortak koşmalarından yücedir, arınmıştır.” (59/23)

Allah’a nispetle “mümin” ne demektir? Geleneksel olarak “mümin” kendisinden emin olunan güvenilir şeklinde tefsir edilmiştir. Ancak “mümin” kelimesi tek bu ayette böyle açıklanmış, tüm diğerlerinde “inanan” olarak çevrilmiştir; kaldı ki “güvenilir” anlamına gelecek başka isimler de vardır. Örneğin: “el-Emin”. Peki burada “Mümin” kelimesini bildiğimiz “İnanan” anlamında alsak ve devam etsek?

Eğer Allah “İnanan” ise varlık alemindeki ilk İnanan O’dur. İnanç kavramı ister istemez “din” kavramını da beraberinde getirir. Demek ki bir “Allah’ın dini” vardır. Bu kavram hep kullanılır ama burada birden anlamının değiştiği de açıktır. Peki o zaman “din” neyi telkin eder? “Allah’a inanmak” diyemeyiz; çünkü “Allah’ın Allah’a inanması” gibi aklen geçersiz bir olgu karşımıza çıkar. Yine de araştırmamızı sürdürelim. Din bir doğrular külliyatına inanmaktır. O halde bu doğrular nedir? Evrenin fizik ilkeleri bu kabilden olamaz; bu fizik doğrular “inanılan” değil ancak bilinen şeyler olur; bu insanlar için böyledir; evreni sonsuz bilgisiyle yaratmış Allah için haydi haydi böyledir. Gayb alemine gelirsek. Bu alemin gerçeklerini de onları Yaratan bilir; bu da O’nun için bir inanç meselesi değildir. Listeyi daha da uzatabiliriz ancak bence sonuçta geleceğimiz yer Allah’ın bütün bu yaradılmışları yaratmasına neden olan şeylerdir: Soyut ilkeler. O halde doğruluğuna inandığı şeyler soyut ilkelerdir: Sevgi, doğruluk, adalet, ilh. Bunlar hem O’nun ayakta tuttuğu, hem de bizim ayakta tutmamızı istediği ilkelerdir.

Ebu Zerr el-Gıfari’den rivayet edilen bir hadiste denir ki: Ey kullarım! Ben nefsime zulmü haram ettim, onu sizin aranızda da haram kıldım: Öyleyse birbirinize zulmetmeyin.” (Müslim, Birr 55, (2577); Tirmizî, Kıyamet 49, (2497)). O halde O’nun ahlakı ile ahlaklananlar adalet sahibi olur ve adaleti ayakta tutarlar.

 

Ancak ilkelerin en büyüğü sevgi ve merhamettir: “Ayetlerimize iman edenler, yanına geldikleri zaman de ki: Selam sizlere! Rabbiniz kendine rahmeti yazdı. (Kuran: Enam/54 – 6/54).

Bkz:

http://altayu.blogspot.com/2006/06/dogu-bat-ve-ilahi-adalet.html

 

DİNE KARŞI DİN

Darwinizm Batı muhafazakarlığının sıcak çatışma noktalarından biridir. Yıllardır ABD’nin birçok eyaletinde “okullarda Darwin’in evrim teorisi mi okutulsun; yoksa yaradılış teorisi mi okutulsun” tartışması sürer, yargıda davalar açılır; karşıt görüşün yasaklanmasına çalışılır; tartışma bitmez.

Ancak kapitalist ve zengin Batı, özellikle de Amerikan muhafazakarlığı, Darwin ile görünüşte sorunlar yaşarken, 20. y.y. başında sessiz sedasız ondan türeyen bir başka felsefe ile hiç sorunsuz uyuşuverdi: Sosyal Darwinizm.

ABD Başkanı Bush’un, tüm dünyayı kana bulayan “Blitzkrieg” (ya da “Yıldırım Savaşı”, 2. Dünya Savaşı Nazi terimlerinden) seferlerine, Amerika’nın heryere özgürlük götürdüğünü söyleyerek başladığı, hepimizin malumu. Bush’un son derece dindar ve inanmış bir Protestan olduğunu da biliyoruz. Samimi bir dindarlık ile “özgürlük” deyip zulmetmenin insan vicdanında nasıl bağdaştığı ise zihinlerimizi karıştırıyor. Böyle bir iman olabilir mi? Ama belki bu sorunun cevabı o kadar da zor değil.

Protestanlık ilk kurulduğu günden beridir, Max Weber (Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu adlı eseri) ve birçoklarının da dikkat çektiği gibi, dindarlık ve dünyevi başarıyı birbirleriyle uzlaştırmış bir ilahiyattır.

En etkin ifadesini Amerikan pratik aklı ile yaptığı başarılı mantık evliliğinden sonra bulan bu ilahiyata göre Amerikan düzeni Tanrı’nın yeryüzünde olmasını arzuladığı sosyal düzendir ve onun için Amerika başarıdan başarıya koşmaya mahkumdur.

Amerikalı Protestan ve pragmatik felsefeye göre “Tanrı’nın yeryüzünde arzuladığı düzen nedir?” sorusuna iki şekilde cevap aranabilir. Ya sonu gelmez teorik tartışmalar, hukuk ve adalet üzerine kılı kırk yaran tezler ve karşı tezler arasında boğulmuş, uzun, yorucu ve sonuçları kuşkulu bir nazari süreç ile konuya yaklaşırsınız. Ya da Tanrı’nın düzeninin ipuçlarını kestirme ve pratik bir ampirizmle (gözlemcilik) bu dünyada bulabileceğiniz doğru yere bakarsınız.

Böyle baktığınızda aslında bir düzenin her yanımızı sardığını ve kusursuz işlediğini görürsünüz: Tabiat.

Tabiatı Tanrı yaratmış ve içine kusursuz işleyen kurallarla korunan bir düzen yerleştirmiştir. Tanrı’ya inanan insanın yapacağı da bu düzeni “alçakgönüllülükle” kabul ve taklit etmektir. Amerikan düzen fikri buradan çıkar.

Nasıl Tanrı, tabiattaki tüm varlıkları kendi potansiyellerini gerçekleştirmekte sonuna kadar gitmek konusunda özgür bırakmış ise, doğru toplumsal düzen de insanları aynı şekilde özgür bırakmalıdır; Amerikan “özgürlük” fikrinin esası budur.

Ama tabii ki, tabiat sadece bu pozitif kategorilerden ibaret değildir. Örneğin kurdun kuzuya yardım ettiği pek görülmez tabiatta. Dahası bireyler ve türler diğerlerine üstün gelebilmek için bitmez bir rekabet içinde olmak ve yarışa ayak uydurmak zorundadırlar; yoksa varlık aleminden silinir giderler. Amerikan düzeni doğal olarak bunu da benimser ve bu onun için bir sorun teşkil etmez.

Hasıl-ı kelam: Amerikan muhafazakar “özgürlük” fikri, güçlüye tüm gücünü kullanarak zayıfları ezmesi için özgürlük tanımayı doğal, adil ve Tanrı’nın irade ve isteğine uygun sayar; çünkü bu tabiatta da böyledir. Eğer bunda bir yanlış olaydı; Tanrı tabiatı başka türlü yaratırdı. Gücünü sonuna kadar kullanmak ve üstün gelmek için herkese fırsat ve özgürlük verilmiştir; hak ve adalet budur; öyleyse en güçlünün kazanması ve diğerlerine üstün gelmesi, üstün olmanın imkanlarını kendi lehine ve karşısındaki zayıfların aleyhine kullanması ve bu yolla onları ezmesi de haktır; adildir. Bunun daha sistematik ifadesi ise (ismi genelde açıkça anılmasa dahi) Sosyal Darwinizm’de kendini bulur: Güçlü olan hayatta kalır; zayıf olan yokolur. Güçlünün hakkı yaşamak, zayıfın hakkı yokolmaktır. Bu çok doğal ve adildir; tıpkı tabiattaki gibi.

Sadece Protestanlara değil, birçok dinin egemen ve güçlülerine makul ve güzel görünen bu düşünce; bu diğer dinlerden de kendine taraftarlar bulmuştur: Birçok güçlü ve zengin Yahudi için bu zaten bildikleri ve inandıkları birşeydir (tabii ki yine vicdan sahibi birçok Yahudi de Yahudilik içinde bu anlayışın sorgulanması için çaba sarfetmekteler; bunu da söylememiz borçtur); ama birçok güçlü ve zengin müslüman dahi bu fikir içinde kendine doğal ve normal gelen bir yan bulur; onu kendi inancına uyarlar: “Beş parmağın beşi de bir değildir; Allah hepsini farklı boyda yarattı.”

İslam içine Emevilikten beri sızmış olan birçok çarpık inanç ve düşünce, 20. y.y.ın Batılı Protestan muhafazakarlığı ve onun Sosyal Darwinist arkaplanı ile karşılaşınca aralarında hiç beklenmedik bir aşk doğduğunu ve Emevilerden bize kalan meşum mirasın bu yeni evlilikle tekrar yükseldiğini görüyoruz: Emeviliğin “iktidar ve güç Allah tarafından verilir ve ancak O’nun tarafından alınır; hesabı da yalnızca O’na verilir” fikri; İslam tarihinde o devirden beri insanlar arası eşitsiz ilişkileri kurumlaştırmış birçok feodal gelenek ve görenekler, saltanat, ağalık, kölelik, kadınların ezilmesi, yoksulluğun bir kader olduğu, buna tevekkül ve rıza gösterilmesi fikri, iktidar ve düzen karşısındaki mahviyetkarlık hissi belki devirlerini doldurmuşlardı. Ama onlar bu yeni ve güçlü “özgürlük” ve “doğal düzen” formülasyonu içinde tekrar hayat buldular ve parladılar. Artık bizim için de zayıflık ve fakirlik yardımı gerektiren bir hal değil; böylelerinden kaçılmasını ve uzak durulmasını gerektiren bir “sosyal vebalılık” halidir. Kaçılmalı, aksi halde “veba” bize de bulaşabilir. Doğrusu, insan egemenler ve güçlülerle birlikte olmalıdır, ve bu katlanılması gereken bir zorunluluktan öte ahlaki bir tercihtir; çünkü çok aşikardır ki, “Allah onların yüzlerine bakmıştır.” Artık hem dindar bir müslüman olup, hem de nüfusunun ihmal edilemez bir kısmının açlık sınırı altında yaşadığı müslüman ülkelerde, tıpkı Emevilerin ve onların tarihteki takipçilerinin yaptığı gibi malınızı lüks ve ihtişam için harcayabilir; ince zevkler peşinde koşabilirsiniz. Zaten medeniyet biraz da bu değil midir?

Amerika’nın konuyla ilgili yaptığı propagandayı biryana bırakırsak, İslam alemine sunduğu (ve aslında tüm egemenleri tarafından kabul görmüş) “Büyük Ortadoğu Projesi” de pratikte budur: Güçlülere güçlü olma ve güçlü kalma özgürlüğü.

Evet bu “karşı din”dir. Ve buna ancak “din” ile karşı çıkılabilir.

İranlı büyük düşünür Ali Şeriati “İslam Sosyolojisi Üzerine” adlı kitabında Kuran’da bir garip kelime oyunu yapar: “İçinde ‘Allah’ kelimesi geçen ayetlerden ‘Allah’ kelimesini çıkarıp yerine ‘halk’ koyun; anlamda bir değişiklik olmaz”, der.

Gerçekten de Kitab’ın Allah adına bizden istediği ahlak ve davranış kaidelerine baktığımızda bunların hepsinin insanların genel faydası ve toplum bütünlüğü ve toplumsal işleyişin sağlıklılığı için olduğunu görmek şaşırtıcı ya da zor anlaşılır birşey değildir. “Allah’ın hakkı”, “halkın hakkı” yani tüm insanların hakkıdır.

Dahası Kitap bize “Allah’ın ruhundan üflediğini” söyler (*). Bunun anlamı tartışmalı olmakla birlikte ben tüm insanların O’ndan bir parçayı içlerinde taşıdığını kabul ediyorum. Birçok Sufi ehlinin konuyu bu şekilde anladıklarını biliyoruz; bunların en meşhuru, ne yazık ki sözü yanlış anlaşılan ya da kasten çarpıtılan “ene’l-Hakk” sözü sahibi Hallac Mansur’dur.

Eğer tüm insanlar O’ndan bir parçayı içlerinde taşıyorlarsa kuvvetli ya da zayıf, sıfatça fazla ya da eksik her insan evladına saygı göstermek ve O’nun rızasını onların rızasında aramak Allah’a inancın gereği olur. İnsanlar bu anlamda eşittir ve bu eşitlik basit bir fırsat eşitliği hakkından çok daha fazlasını kapsar.

İdeal düzen arayışı insanın kapasitelerinin özgürce gelişimine izin verdiği kadar, hiç kimsenin eksikliğinden dolayı kayba uğramamasını da dikkate alır. Yüce Allah bir kişiye bazı şeyleri diğerine nazaran eksik verdi ise, fazladan verdiği kişinin görevi kendinde olandan insan kardeşinin eksiğini tamamlamaktır. Dahası insan her konuda mükemmel olamaz; belki bende çok olan onda eksik olduğu gibi, onda çok olan da bende eksiktir. Amaç bu farkları bir yarış vesilesi kılmak değil; birbirinde eksik olanı tamamlamak; eksiği örtmek, bu konuda yardımlaşmaktır: Nahl (16/70): “Allah rızk konusunda kiminizi kiminizden üstün kıldı. Üstün kılınanlar rızklarını kendi altındakilere vermezler ki, rızkta hep eşit olsunlar. Şimdi Allah’ın nimetini mi inkar ediyorlar?”

Amerikan muhafazakarlığının yılmaz eleştiricilerinden bir Amerikalı aydın olan iktisatçı John Kenneth Galbraith geçenlerde öldü. “Kuşku Çağı” adlı eserinde (hafızam beni yanıltmıyorsa) yıllar önce katıldığı Amerikalı elit kesim arasındaki bir partiden bahseder: Zengin ve güçlü Amerikalı kapitalistlerle kadeh tokuşturan bir Protestan vaizi, “Tanrı’nın doğal düzeninin” galipleri olan bu kişilere güvenle şunları söylemektedir: “Bugün sizinle burada nasıl kadeh tokuşturuyorsak, yarın yine cennette böyle kadeh tokuşturacağız.” – “Onların girdiği cennete ben girmek istemiyorum” diye yazar Galbraith.

Allah, ortak olduğumuz bu duayı kabul etsin.

Dipnot:

(*) Secde (32/9):

“ve nefeha fiyhi ‘min’ ruhıhi” (ona ruhundan üfledi) ayetindeki “min” edatı bir öz birliğini kuvvetle düşündürür.

Bkz:

altayu1@yahoo.com

http://altayu.blogspot.com/2006/09/dine-kars-din.html

 

BİR BUNALIM ÇAĞINDA MİLLETLEŞME: NASYONALİZM – PATRİOTİZM

21. yüzyılın ikinci yarısında siyasal tarihçiler tarafından Türk nasyonalizmi projesinin milletleşmede başarısızlık örnekleri arasında okutulacağı kesindir. Çünkü Türk nasyonalizmi o döneme varamamış ve çoktan tarih olmuş olacak; iki şekilde: Ya Türkiye bu projeyi terkedecek ve yerine “patriotizm”i ikame edecektir; ya da “nasyonalizm” ısrarı milli gerçeklerimizle çatıştıkça akıl dışı bir patlamayla bizi yıkıma götürecektir. Nasyonalizm nedir, patriotizm nedir?

Millet oluşturmada soy bağını esas alan nasyonalizm ideal anlatım ve uygulamasına Almanya’da kavuşur. 1750’lerden başlayarak Alman nasyonalistleri Alman milletinin birleşmesi gerektiğini, çünkü ortak atalara ve ortak törelere dayandığını, ortak bir dil konuştuğunu söylemiştir. (Friedrich Carl von Moser, Vom deutschen Nationalgeist, 1765, “Wir sind ein Volk von Einem Namen und Sprache unter Einem gemeinsamen Oberhaupt, unter Einerley Gesetzen, zu Einem gemeinschaftlichen grossen Interesse der Freyheit verbunden.”) Alman romantiği Johann Gottfried von Herder’in (1744–1803) “Almanlık” mefhumu, Wilhelm von Humboldt’un buna ortak tarihi eklemesi, Johann Gottlieb Fichte’nin (1762-¬1814) “Alman Milletine Söylev”inde (Reden an die deutsche Nation) Alman dilinin önemini vurgulaması, bunların hepsi ortak bir soydan gelme ve bu nedenle bir millet oluşturma temeline dayanır.

Nietzsche (Friedrich Wilhelm, 1844 – 1900) Avrupalıların adına medeniyet denen bir çürüme içinde giderek birbirlerine benzemelerinin getirdiği monoton sıkıntıyı eserlerinde vurgulamış, diğer Alman milliyetçileri bundan neden diğerlerinden farklı olmaları gerektiği konusunda sonuçlar çıkarmışlardır.

Ancak Alman nasyonalizmi Houston Stewart Chamberlain (1855–1927) ile İngiltere’den güçlü bir destek almasaydı belki romantik bir hareketten öteye geçemezdi. 20. y.y.da alacağı ırkçı temelleri Chamberlain eseri Grundlagen des Neunzehnjahrhunderts’te (Ondokuzuncu Yüzyılın İlkeleri) attı. Batı tarihi Germenlerin ortaya çıkışından itibaren onların etrafında dönmüş, Roma İmparatorluğu’nu onlar yıkmıştı. Tarih, temelde Germenler ve Germen olmayanlar arasında bir mücadelenin tarihi idi ve kuvvetli taraf olan Germenler burada yapıcı unsurdu. Bu anada Yahudiler ve Katolik Kilisesi Germenlerin ırki vasıflarını zayıflatan Germen dışı unsurlardı; örneğin 30 yıl savaşları Germenleri Germenlere kırdırmak için Katolik Kilisesi tarafından çıkarılmıştı. Hitler’in bu görüşlerden çok etkilendiği anlaşılıyor. Chamberlain’i, Aryanlar ile Aryan olmayanların birbirinden ayrıldığı ve evlenmelerinin yasaklandığı bir kast sistemi öneren Guido von List ve 1908’de ilk Aryan tarikatını kuran Lanz von Liebenfels izledi.

19. y.y. Alman nasyonalistlerinin karşısına başka bir düşman kardeş fikri çıkardı: Siyonizm ya da Yahudi nasyonalizmi. Yahudi asıllı Viyanalı gazeteci Theodor Herzl (1860-1904) gazetesi Neue Freie Presse adına Paris’e Dreyfus olayını izlemeye gönderildiği zaman Fransız yüzbaşısı Dreyfus’un Yahudi olması nedeniyle uğradığı muameleyi görünce Yahudilerin Avrupa toplumuna entegre olmalarının imkansız olduğunu düşündü ve 1896’da ünlü kitabı “Der Judenstaat”ı (Yahudi Devleti) yayınladı. Giderek karakteri oturan Alman nasyonalizminin karşısına çıkan Yahudi nasyonalizmi beklenenin aksine başta ondan çok itibar gördü, kendi halinde Yahudilerse onu başlangıçta boş bir hayal olarak gördüler ve pek itibar etmediler.

Herzl Siyonist Cemiyeti Yahudilerden yeterli maddi-manevi destek görmeyince düştüğü sıkıntıdan kurtulmak için zaman zaman Alman nasyonalistlerinden de bağış kabul etmiştir. Bunda da şaşılacak birşey yok, çünkü Siyonistler Yahudilerin yaşadıkları yerlerden ayrılıp Filistin’e dönmelerini istiyorlardı; içlerinden bu gayrı-Aryan unsuru atmak isteyen Alman nasyonalistleri de bu konuda onlarla hemfikir ve dolayısıyla onların destekçisi idiler. Bu barışsever hava Hitler’in ortaya çıkışına ve iyilikle gitmeyen Yahudiler için “başka çareler” düşünmeye başlayıncaya dek sürdü.

Dünyayı üstün Aryan ırkının hakimiyeti altında yeniden düzenlemek, Aryanları düştükleri durumdan çıkartmak ve onlara “layık oldukları” üstün mevkiyi armağan etmek için dünyayı kan ve ateşe boğan Hitler belki amaçlarının hepsine ulaşamadı. Hitler’den uzun bahsetmeye gerek yok, ama kaydedilmeli ki, Almanya onun sayesinde nasyonalist evrimini tamamlamıştır. Ondan çok fayda gören bir başka varlık da Siyonizmdir. Hitler yaptıklarıyla, Siyonizmi boş bir hayal sayan geniş Yahudi kitlelerinin görüşlerini değiştirmiş ve 1945’ten sonra İsrail’i kurmaktaki Yahudi kararlılığında temel etkenlerden olmuştur.

Bugün Alman milleti homojen ve ortak soy bağıyla birbirine bağlı bir millettir. O derecede ki, içine giren diğer göçmenler asla bu topluma entegre olamaz, ancak gettolar halinde yaşayabilirler. Bu aslında bugünün Alman politikasının o kadar da arzu etmediği birşeydir, çünkü Almanya AB ile bir imparatorluk olmak istemektedir. İmparatorluklar ise doğaları gereği birden çok etnik köken, halk ve topluluğu ortak bir bayrak etrafında birleştirir. Böyle bir devlete tipik bir örnek Rusya’dır. Geniş arazilere yayılmış ve birçok halkı Çarlık bayrağı altında birleştirmiş Rusya için problemler 20. y.y.ın başında akut bir hale geldi. Çarlık zayıfladıkça Rusya’nın halklarını birarada tutmak için çareler düşünülmeye başlandı.

Türkiye ve Rusya’nın tek ortak özellikleri parçalanan imparatorluklarının dramı değildir şüphesiz. Her iki ülkenin tarihten gelen sosyal ve siyasal kültürü ve gelenekleri arasındaki paralellikler Dünyayı, kendini ve tarihi algılamada benzer sonuçlar getirdi. Sözün burasında Rus fikriyatı içinde 20. y.y. başlarında etkin olmuş, Sovyetlerle kısmen karanlığa gömülmüş, ama şimdi hatırlanmakta olan bir akıma tekrar atıf yapmak istiyorum: Avrasyacılık (orj. Yevrasistvo).

Yüzyıl başındaki Avrasyacı düşünürler arasında filozof Lev Karsavin (1882 – 1952), din adamı-filozof Georgije Florovski (1893–1979), Anton V. Kartashev (1875-1960), tarihçi George Vernadski (1887-1973), coğrafyacı Petr Savitski, ve Prens Nikolay Trubetskoy sayılabilir. Temel olarak Avrasyacılık Rus Batıcılık akımı ile Slav milliyetçiliği arasında bir üçüncü yolu teşkil eder ve Rusya’nın kendine özgünlüğüne atıf yapar. Batıcılığa eleştiri olarak filozof Karsavin Batı’da hâkim felsefi düşüncenin temel yanlışını “bireycilik kuramı”nda görür; ona göre bu yanlış toplumu ciddiye almayan, bireysel fakat aynı zamanda sınıf veya bir gruba özgü egoizme götürmektedir. Bu yüzden ifadesini bir halkın veya bir devletin ruhunda bulan birey ötesi bir varlığın mevcudiyeti farkedilmemektedir. Tek tek bireyleri devlet, halk, toplumsal grup ve hatta aile içinde “atomik parça” olarak telakki eden Batıdaki hâkim düşünce yanlıştır. Halk daha ziyade birey ötesi bir organizmadır.” Bu mütalaadan hareketle Karsavin bireysel “ben”in kelimenin tam manası ile varolmadığı sonucunu çıkarır. Onun için bireysel kişilik bir toplumsal kişiliğin, kollektif olanın bir tecellisinden başka birşey değildir. Avrasyacılar buradan hareketle Batı’nın “Roma-Germen” kültürünü gerçekliği bölüp parçaladığı için “inorganik,” ilan ederler ve onun karşısına kendi “organik” anlayışlarını çıkarırlar. Batı bireyciliğine dayanan “Batı”nın belirlediği evrensel değenlerin tüm Dünya için geçerliliği Avrasyacılar için kabul edilemezdir, bu değerler ve normların arkasında yatan Roma-Germen kültürünün hegemonyası da reddedilmektedir.

Bu sözler hangi siyasi fikriyattan olursa olsun birçoğumuza tanıdık ve sıcak gelmiyor mu? Avrasyacılar bununla da kalmaz. Avrupa merkezciliğine bu reddiye aynı zamanda liberal demokrasinin Batılı şekline ve liberal Batılı devlete de reddiyedir. Buna karşılık Avrasyacılar kişi ve devletin organik birliği, başka bir deyişle “senfonik kişilik” ve Rus Ortodoksluğunun cemaat ilkesi “sobornost”a dayanan güçlü bir “kerim” ya da “baba devlet” fikrini geliştirmişlerdir.

Avrasyacılık Rus tarihine bakışında da Batıcı ve Slav milliyetçisi akımların kendine acımasından ayrılır. 13. y.y.dan 15. y.y.a kadar uzanan, Rusya’nın Batı Avrupa’dan kopması ve yalnız kalmasına yolaçan Tatar-Moğol hâkimiyeti Batıcı ve Slav milliyetçisi akımlardan alışılmış olduğu üzere baskıcı bir boyunduruk, Avrupa için kendini feda etme ve medeniyet için felaket olarak değerlendirilmemektedir. Daha çok Tatar hâkimiyetinin pozitif, yapıcı yönleri vurgulanmaktadır. Onun sayesinde Rusya’nın özerk gelişmesinin mümkün olduğu, daha sonraları Tatarların hâkimiyetindeki bölgeyi kapsayan bağımsız, birliği sağlamış Moskova Devleti’nin kuruluşunun temelinin atıldığını söylemektedirler. Coğrafyacı Savitski bu konuda şunları yazmıştır: “Tatar hâkimiyeti olmaksızın Rus Devleti de olmazdı. Rusya Büyük Hanların takipçisidir. Cengiz Han’ın, Timur’un davasını devam ettirendir. Asya’nın birleştiricisidir. Kendi içinde yerleşiklik ve bozkır (göçebe A. Ü.) unsurlarını birbirlerine bağlayan, çok derinlere giden bir geleneğin taşıyıcısıdır.”

Öyleyse bu tarihin evladı olan Rusya’nın Avrasyacılara göre gelecekteki misyonu nedir? İlk adım Rusya’nın kendisini zararlı Batı etkilerinden kurtarmasıdır. Savitski’ye göre “Rusya’nın hâlihazırdaki Avrupa kültüründen çıkması” Avrasyacıların en önemli uğraşlarıdır. Batılı ve Rus-Avrasyalı kültürlerin uyuşmaları mümkün değildir; öte yandan “Hıristiyan Batının Çöküşü”nde Oswald Spengler’in yazdığı gibi, Batı medeniyeti çözülüş ve çöküş dönemindedir. Bundan sonrası için Prens Trubetskoy’un tesbitleri çarpıcıdır: “Dünyanın kan emici Roma-Germen hayvanlarından kurtarılması Rusya’nın yeni tarihi misyonudur.” Avrasyacılık isim olarak Sovyetler Birliği’nin kuruluşundan sonra fazla anılmadı, ama Sosyalist devlet Avrasya doktrininde içerilen umdeleri takibe devam etti.

Avrasyacılık akımının sosyalizm sonrası günümüz isimlerinden Aleksandr Dugin’in de takipçilerinden olduğu bu fikir külliyatı temelinde bir “Rusya yurtseverlik ideolojisidir”. Alman milliyetçiliğinin kan ve soy bağlılığının tersine burada birleştirici unsur topraktır (patrie). Aynı vatanda yaşamak ve onu sevmek (patriotizm) etnik kökeni, dili, dini ne olursa olsun insanları birbirine yaklaştırır ve birleştirir. Değişik etnik, dini, kültürel görünümler reddedilmez ya da bastırılmaz. İnsanlar bu farklılıklarıyla iftihar ederler, ama “vatan” etrafında birleşirler.

Bize dönersek patriotizm, ortak bir toprakta birlikte yaşama arzusu göstermek ve Türkiye’yi sevmektir. Artık Türkçe karşılığına geçersek vatanseverlik ya da yurtseverlik, toplumun diğer unsurları gibi Kürdün, Alevinin, başörtülünün de ortak bir toprakta özgürce ve birlikte yaşadığı, ülkelerini ve birbirlerini kendi özellikleri ve farklılıklarıyla sevdikleri bir ortak bilincin adıdır. Burada Almanya ve Rusya’dan sözetmemizin amacı Eski Dünya’nın bu iki ülkesinin nasyonalizm ve patriotizm fikriyatını ince bir biçimde işleyerek zirveye vardırmalarından dolayıdır. Burada ABD örneğini tüm başarısına rağmen vermiyorum, çünkü bu örneğin Eski Dünya’nın şartlarına iyi uyup uymadığı tartışma konusudur.

Son olarak: Bizim dışarıdan yeni bir şey almamıza gerek yoktur. Türkiye son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin kabul ettiği “Misak-ı Milli”yi (Milli Ahitleşme) doğru olarak hatırlamalıdır ve bu yeter. O dönemde Osmanlı Devleti’nden ayrılanlar dışında bir vatan kurmak için bir araya gelen Osmanlı ahalisi karşılıklı ahitleşmiş ve bu son Mebusan Meclisi’nce tarih önünde tescil edilmiştir. Ankara’da Gazi M. Kemal başkanlığında kurulan TBMM Hükümeti “Misak-ı Milli”yi aynen onaylamış ve kendini bu misakta biraraya gelenlerin vatanını özgürleştirmeye adamıştır. Daha sonra bu ahde başkaları da katılmak istemiş; ama şartlar daha fazlasına elvermediğinden bugünkü 780.000 km karelik toprak parçası üzerinde bağımsız bir devlet doğmuştur. Zamanla kurucu patriotizmin yerine gelip oturan ve tüm siyasal dokulara sinen nasyonalizm yanlış bir bilinç, yanlış bir tarih okumasıdır, çünkü bu topraklarda reel olarak türdeş ve soydaş bir toplum yaşamıyor. Siyaset, gerçeklerden kalkmalıdır; eğer muhayyel temellerden kalkarsa bunalımlara girmesi kaçınılmazdır. Gerçekleri kabul etmekten korkmamalıdır, bir milletin sıkı sıkıya birbirine sarılması için türdeş ve soydaş olması, aynı köklerden gelmesi şart değildir – tam aksine yeryüzünün büyük siyasi güçleri farklı köklerden biraraya gelen insanlarca kuruldu. Roma ve Bizans böyle idi, Sovyetler Birliği de böyle idi, bugün ABD de böyledir ve hem bizim hem de medeniyet havzamızın insanlığın ortak kazanımına hediyesi Osmanlı devlet ve medeniyeti de böyle olmuştur.

Kaynaklar:

1. Uygarlığın Yeni Yolu Avrasya (ed.), Kızılelma Yay. İst. 1998

2. http://www.fordham.edu/halsall/mod/modsbook17.html

3. http://www.infoplease.com/

4. http://www.pganuszko.freeuk.com/dissertation/index.htm

5. http://www.rkc.lt/paveldas/karsavin/karsbioe.html

 

TÜRK MİLLETİNİ İLGİLENDİREN ESKİMEMİŞ İKİ HİKÂYE

 

“Devlet, insanların günahlarının kefaretidir.”

St Augustine, Civitas Dei (Tanrı Kenti)

Çin masalı

Köyün birinin yakınında bir dağ varmış. Dağın içinde bir ejderha yaşarmış. Köylüler ejderhanın şerrinden korktuklarından her yıl düzenli olarak ona hediyeler gönderirlermiş. Arada bir köyden bir yiğit delikanlı çıkar; ejderhayı yok edeceğini söyleyerek kılıcını alır gidermiş. Ama nice yiğitler gitmiş; dönen olmamış.

Gel zaman git zaman bütün yiğitlerden daha yiğit, namı bütün bölgeyi almış başka bir delikanlı çıkmış köyden. O da ejderhayı yok etmek niyetlisi imiş. Akrabaları, dostları onu bu işten vaz geçirmek için çok uğraşmışlar. Gidenlerin dönmediğini çok söylemişler; ama nafile.

Genç yiğit azığını ve kılıcını alıp yola çıkmış. Dağa varmış; kısa bir araştırmadan sonra ejderhanın inini bulmuş ve kılıcını çekerek içeri girmiş. Bir müddet inde ilerledikten sonra karşısına korkunç ejderha çıkıvermiş. Genç soğukkanlılığını kaybetmemiş. Kılıcını olanca gücüyle ejderhaya indirmeye başlamış; ejderhanın hamlelerini de ustalıkla savuşturmuş. Bu vuruşma kısa bir süre sonra ejderhanın ölümü ile sona ermiş. Mağara gencin zafer çığlığı ile yankılanmış.

Genç heyecan içinde ileri geçip mağarayı araştırmaya başlamış. Gözleri kamaştıran zengin bir hazine bulmuş; tabii etrafa saçılmış birçok kurbanın kemiğini de görmüş. Ancak bir şey dikkatini çekmiş. Bu kemiklerin arasında hiç insan kemiği yokmuş.

Genç buna bir anlam verememiş; öyle ya bunca yiğit bunca yıldır bu dağa ejderha ile karşılaşmaya gelir ama hiçbiri dönmezmiş; ama ortadaki kemikler ancak hayvanlara ait olabilecek kadar büyükmüş. İşte ne olduysa o anda olmuş.

Genç birden titremeğe başlamış. Kılıcı tutan eline baktığında dehşet içinde kaba tüylerin derisini kapladığını, tırnaklarının uzayıp sivrildiğini, dar gelen elbiselerinin parçalandığını görmüş. Bağırmak istemiş; ama ağzından korkunç bir homurtu çıkmış.

Çünkü bir ejderhaya dönüşmüş.

Bkz:

http://altayu.blogspot.com/2003/09/demokratik-reform-onerisi-yar-baskanlk.html

 

Kızılderili Masalı

Yaşlı Kızılderili reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izliyorlardı. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı ve on iki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı.

Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt köpeğiydi bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu düşünüyor, dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin neden illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla, sordu dedesine: Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı.

“Onlar” dedi, “benim için iki simgedir evlat.

– “Neyin simgesi” diye sordu çocuk.

 

– “İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.

Çocuk, sözün burasında; ‘mücadele varsa, kazananı da olmalı’ diye düşündü ve her çocuğa has, bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:

– “Peki” dedi. “Sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?”

Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa.

– “Hangisi mi evlat? Ben, hangisini daha iyi beslersem!”

 

Bkz:

http://altayu.blogspot.com/2006/05/tanr-iyi-ve-kotu-kurtulus-nerede.html

BAŞA DÖN

 

Reklamlar