KARAKTERSİZ KARAKTERLER

 

Karaktersiz karakter, ahlaksız kişi demek oluyor. Ahlak, İngilizce ethics ve Fransızca éthique. Latince ethicas. Grekçe ethike sözcüklerinden geliyor; ethicus veya ethos karakter anlamını veriyor. Ahlak, sonradan kazanılıyor. Ahlak, sonradan kaybedilebiliyor.

Her ahlakçı önce bir ahlak silicisi [1] ve sonra da bir ahlak yazıcısıdır; yalnızca mevcut ahlakı silmek, ahlaksızlığın propagandasını yapmak oluyor. Çekoslovak göçmeni Milan Kundera,[2] bir ahlaksızlık propagandistidir. Ancak yalnızca bu kadar değil; bundan daha fazladır ve bundan daha az oluyor.

Ahlaksızlık propagandasının fazlası, insanın alçalmasının reklamcılığı olarak ortaya çıkıyor. Buna yozlaşmak demek gerekiyor; yozlaşmış, sürekli olarak alçalmayı seçiyor. Milan Kundera, yaratmaya çalıştığı karakterlerle ve tümüyle, yalnızca alçalmayı seçiyor. Yaratıcı her zaman yarattığı imajların arkasındadır. Çekoslovak göçmeni Milan Kundera, yozlaşmış bir yaratık’tır. Bütün yazılarında insanlığın kazanılmış değerlerine karşı bir kemirme stratejisi sürdürmesinin yanında, insanın değerlerini teker teker atmasını istemesini bir yaşam yolu yapmaya çalışıyor.

Ahlak nasıl silinir? Ahlak nasıl yazılır?

Ahlak’ın silicisi “korku”dur. Korku, en büyük ahlaksızlık jeneratörü oluyor, insanlık için en büyük korku, ebedî korku, ölüm korkusu’dur; dinler, ölüm korkusundan vazgeçmiyorlar.

Açlık korkusu, işsizlik korkusu, hapis korkusu, savaş korkusu ve giderek ölüm korkusu hep bir ahlak silicisi işlevini üstleniyor. Sartre, var olan ahlakı yeni bir düzenin zorunluluk düşüncesinden ayrı olarak ve hızla silmek istediği için, savaştan doğan ölüm korkusuna bağlanıyor.

Camus de. eksistansiyalizmi, Yabancı’da ve Veba’da hep ölüm olgusu çerçevesinde kurmak zorunluluğunu duyuyor.

Sartre

Sartre yalnızca sokaktaki insan için ve vulgar (müstehcen, edebe aykiri. adi, bayağı) görgüsüz anlamda bir filozof sayılabilir; sözcüğün teknik anlamında Sartre’a bir filozof ve ekzistansiyalizme de bir filosofi demek çok zor görünüyor. Bilmenin süreciyle bilginin doğrulanma dinamiği ile ilgilenmeyene filozof demek mümkün değil; bilme ile ilgilenmek bilebilecek varlığı araştırmayı da beraberinde getiriyor. Felsefenin insan ile ilgilenmesi bir türetilmiş ilgi oluyor; dünyada bilebilen ve bilme yetisi olan tek varlık, insan’dır. Bilme sürecini anlamaya çalışmak, insan’ı anlamaksızın mümkün görünmüyor.

Ekzistansiyalizm (varoluşçuluk), bir ölüm korkusuyla insanı boşaltıp, bir varlık’a indirgedikten sonra, insanı kendi varlık’ına bağlayarak özgürleştirmek istiyor. Özü silinmiş ve yalnızca varlık’a indirgenmiş insan bir anlamsızlığa bağlanarak hareket edebiliyor; bu bir ahlak’tır. Felsefe olmadığından kuşkum yok; bir ahlak yazıcılığı olduğu konusunda kuşku duyuyorum.

Nietzsche

Nietzsche’nin de bir filozof olduğunu düşünmüyorum. Marx, «felsefi araştırmanın ilk gereği bir cüretli, özgür kafadır», the first necessity for philosophical investigation is a bold, free mind, diyor. Nietzsche’de, bir ilk gereklilik olarak, bu var; cüretli ve sınır tanımayan bir kafası olduğundan kuşku duymamak gerekiyor. Ancak Nietzsche de, felsefenin temel ve tek konusu olan, doğru bilgi edinmenin dinamiğiyle hiç ama hiç ilgilenmiyor. Sistematik olmaktan çok uzak, bir sanatçı sezgisiyle insan üzerinde düşünmeye çalışıyor.

Nietzsche, bir ahlak yazıcısı olmak istiyor. [3]Bu nedenle ölümü ortadan kaldırmaya çalışıyor. Edebi Dönüş ile ölüm korkusunu silmeye çalışıyor; ancak insan’a güvenmiyor. İnsana güvenmediği için de ahlakının öğelerini gelecekten ve zorunluluktan çıkarmıyor; geçmişte ve çözülmede arıyor.

İnsana güvenmek, ilerleme’ye güvenmektir; insanın zorunlu geleceğine inanmak oluyor. Ahlak ancak burada var olabiliyor. Zorunlu geleceği hızlandırıcı bir eylemlilik olarak ortaya çıkıyor.

Nietzsche, ilerleme’ye ve dolayısıyla insan’a inanmıyor. [4] Tekellerin egemenlik kurmaya başladığı bir dönemde yaşıyor; tekellerin bireyleri sürüye çevirmeye başladığını görüyor. Bu görgü ve hastalıklı bir yapıyla, tekellere cephe almak yerine sürüye dönüşen kütlelere cephe almaya kalkıyor, sıradan insandan tiksinmeye başlıyor. Friedrich Nietzsche, insanlığın ilerlemesine güvenemediği için, ahlak modelini geçmişten çıkarıyor; insanların burjuvazinin ortadan kaldırdığı aristokratlar türünden güçlü olmasını vaaz ediyor.

Friedrich Nietzsche’nin bir ahlak koyucu olduğundan kuşku duymuyorum. Ancak insana karşı bir ahlak geliştirmeye çalışıyor. Jean Paul Sartre, ekzistansiyalizminin hümanizm olduğunu ileri sürerken, Nietzsche ile karşılaştırıldığında çok daha haklı görünüyor; Sartre, mevcut değer levhalarını silmeye kalkmanın ötesinde yalnızca bağlanmanın akıl dışı olduğunu, anlamsıza bağlanan insan denilen varlığın özgürlüğe ve gelişme yollarına ulaşabileceğini belirtmekle yetiniyor. Sartre. kollektif insana olmasa bile bireysel insana güveniyor.

Nietzsche ve Sartre’ın filozof olmadıklarını tekrarlamak durumundayım.[5] Sartre’ın bir romancı olduğundan kuşku duyulmuyor. Nietzsche ise hiç bir yere gelmiyor. Yazdıkları içinde roman türüne en yakın olanı Zerdüşt’tür; roman demek pek çok zor geliyor. Ancak Kundera’nın yazdıklarına roman demenin güçlüğü, yüzüne karşı da ifade edilebiliyor. Bir romanının İngilizceye çevrilmesi sırasında yapılan bir söyleşide şu sözleri işitiyor:

 «Your latest book is not called a novel, and yet in the text you declare: This book is a novel in the form of variations. So then is it a novel or not?»”

Kundera

Yazdığının roman olmadığı, Kundera’nın roman olmayana roman dediği anlatılıyor ve bir kez daha «roman mı, değil mi» sorusu önüne konuluyor. Bu soruya Çekoslovak göçmenin verdiği cevabı aktarıyorum: «Benim tümüyle kişisel estetik yargıma göre, gerçekten romandır; ancak bu düşüncemi hiç kimseye zorla kabul ettirmek istemiyorum». Güzel; Kniha Smichu a Zapomneni, Kahkaha ve Unutmanın Kitabı, için Kundera yalnızca «bana göre» roman diyebiliyor; daha fazlasını ileri sürmemekle büyük bir tevazuu göstermiş oluyor.

Kundera’nın bu söylevinden daha ilerde yeniden söz etmek zorunda kalabileceğimi düşünüyorum. Geçerken bu yozlaşmış göçmenin zanaatının özetine değinmem gerekiyor; yozlaşmanın bir kesin kanıtı olarak etrafındaki düşünce akımlarından yalnızca insanın alçalmasına katkıda bulunabilecek kırıntıları seçiyor. Grek Parmanides’in[6] doğada ve toplumda hiç bir değişmenin olmadığı, sıcaklık ile soğukluğun, aydınlıkla karanlığın birbirinin aynı olduğu, soğuğun sıcak olmamak, karanlığın aydınlık olmamaktan başka bir anlamı bulunmadığı düşüncesi Çekoslovak Göçmen için tılsımlı bir formül yerine geçiyor. Kundera, Antik Helen döneminden kalma Parmanides düşünceleriyle cehennem ile cenneti de birleştiriyor ve cehennemden kurtulabilmek için mutlaka cennetin ve cennet düşüncesinin ortadan kaldırılması gerektiğini vaaz ediyor.

Aktarıyorum: Totaliteryanizm[7] yalnızca cehennem değil aynı zamanda cennet hülyasıdır, herkesin ortak bir istem ve inanç çevresinde birleştiği, birbirinden saklısı olmadan uyum içinde yaşayacakları bir dünya rüyası, çağlardan beri var. Kundera, totalitaryanizmi ortadan kaldırabilmek için, cehennemin kökünü kazıyabilmek için, çağlar boyu insanlığın bir değeri olan bu hülyaya karşı bir haçlı seferi gereğine inanıyor.

Cehennem ile cennet arasında kurduğu bu birliği somutlaştırmak istiyor; aktarmaya devam ediyorum. Stalinist terör döneminin tamamı bir türkülü kollektif çılgınlık dönemi idi. Bu şimdilerde tümüyle unutuldu; aslında sorunun özü burada yatıyor. İnsanlar şöyle konuşmayı seviyorlar: İhtilal güzeldir, kötü olan yalnızca ihtilalden do-ğan terördür. Fakat bu doğru değil. Kötü zaten güzelin içinde var, cehennem zaten cennet hülyasına konmuştur; eğer biz cehennemin özünü anlamak istiyorsak, içinden çıktığı cennetin özünü incelemek zorundayız». Çok açık değil mi? Bütün Stalin düşmanları neden ayağa kalkmıyorlar, anlamakta güçlük çekiyorum. Kundera, her cennet kurucusunun mutlaka bir Stalin olacağını ve olmak zorunda kalacağını vaaz ediyor.

Stalin aklanıyor. 

Cennet mahkum oluyor.

……………..

Bazılarının Ahir Zaman Peygamberi saydığı Kundera, cennet düşüncesi yerine «bok» felsefesini öne çıkarmak istiyor. Önce cennet’e inananları katil yapıyor;

………………..

Kundera, başı dik, mücadele eden insandan tiksiniyor.

Ben Kundera’dan tiksiniyorum.

Kim kimden özür dileyecek?

 

Kaynak:

Yalçın KÜÇÜK, Estetik Hesaplaşma, Şubat, 1987, s.16-23

 


[1] Hiç bir alanda bir kimse önceki varlık biçimini reddetmeden ilerleme kaydedemez. Ahlâk diline çevrildiğinde “red ve inkâr” demektir. (K. Marx Engels. Collected Works. Vol. VI. s. 317)

[2] Milan Kundera 1 Nisan 1929’da Çekoslovakya’nın Brünn şehrinde doğdu. 15 kitap yazmış, sayısız ödül almış, yazarlık mesleği yanında uzun yıllar müzik ve sinemayla profesyonel olarak uğraşmıştır. Çek asıllı Fransız yazar yaşamını Paris’te, eşiyle birlikte sürdürmektedir.

[3] “ Bütün inançların inanç erlerine bakın! En çok kimden nefret ediyorlar? Kendi değer levhalarını parçalayandan, bozandan, yasa bozandan: — oysa o, yaratıcıdır.” “Yoldaşlar arar yaratıcı, cesetler değil ve sürüler ve inançlar değil. Yaratma arkadaşları arar yaratıcı, yeni levhalara yeni değerler kazıyanları”.F. Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt. İstanbul, 1984, s. 29.

[4] “İnsanlık, bugün inanıldığı gibi, daha İyiye ya da daha güçlüye ya da daha yükseğe doğru bir ilerleme göstermemektedir. ‘İlerleme’, modern bir düşüncedir yalnızca, yani, yanlış bir düşünce?” F.Nietzsche, Deccal, İstanbul, 1986, s. 13.

[5] «Tutarlı olmak bir filozofun en büyük yükümlülüğüdür. oysa buna çok ender rastlanır.İ. Kant. Pratik Aklın Eleştirisi, 1788-1980, Ankara, s. 27.

“Ne Nietzsche ne de Kierkegaard sistematik filozof idi”. Britiş bakış açısından, ekzlstansiyalizmin kendisi, çeşitli biçimleriyle, felsefe karşıtıdır”.

«From a British point of view, exlstantialism itself, in many or its iorrns, is anti-philosophical”. .J. Passmore, A Hundred Years oj Philosophy. Pelican, 1970. s. 467.

[6] Parmanides, doğa filozoflarından sayılmakla birlikte, Antik Yunan felsefesinde rasyonalizm geleneğinin ilk filozoflarından biridir. M.Ö.600 ile M.Ö.500’lerde yaşadığı ve yalnızca düşünür olarak değil yasakoyucu ve devlet adamı olarak da rol oynadığı sanılmaktadır.Parmenides’e göre, evrende değişen hiçbir şey yoktur. Gerçeklik, yani Varlık, mutlak anlamda Bir’dir, kalıcıdır, süreklidir, yaratılmamıştır, yok edilemez; o ezeli ve ebedidir; onda hareket ve değişme yoktur.

[7] Totalitarizm kelimesinin, ona olumlu bir anlam yükleyen Mussolini tarafından icat edildiği sanılmaktadır. Mussolini, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra etkili olan merkezi otoriteye karşı yıkıcı güçler yüzünden savunmasız kalmış bir ulusun birliğini ve ulus aracılığıyla da devlette cisimleşen tarihi bir topluluk kimliğini hedefliyordu. Faşizm, devletin birey üzerindeki üstünlüğünü ve bu devletin gücünün sınırsız biçimde yayılmasını öngörür.

BAŞA DÖN

 

Reklamlar