Prof. Dr. ŞAHİN UÇAR

 

MÜLK KİMİNDİR?

Sâmî dillerinde —tabiî Arapça’da da— MLK kökünden türeyen kelimeler arasında mana akrabalığı vardır. Lisanu’l-Arab‘da ‘mülk’ kelimesinde verilen malumata göre, mülk, melek, melik, milk, malik gibi kelimeler hep bu MLK kökündendir. Melek (kral-tanrı) yahut melik, malik gibi kelimeler mülke sahip olmayı, yani bizim tefsirimize göre, her nevî güç ve kudrete sahip olmayı ve bilhassa siyasî hâkimiyeti ifade eden kelimelerdir.

Selçuklu eserlerinde süsleme unsuru olarak sıkça rastlanan ve yıllarca okumakta güçlük çektiğimiz bazı Kûfî yazılar, bu MÜLK kelimesi ile ilgili araştırmalarımızın hareket noktası olmuştu:

Sivas Çifteminare’deki “el-Mülkü lillah” (Mülk Allah’ındır) ve Sivas Ulucami’ndeki “el-Mülkü lilla- hi’l-vahidi’l-kahhar” (Mülk —siyasî hâkimiyet— tek ve kahhar olan Allah’ındır) gibi bazı ibareleri araştırırken bulduğumuz ayetin aslına göre “limeni’l-mülkü’l-yevme? Lillahi’l vahidi’l-kahhar” (dünya hayatında siyasî hâkimiyet sahibi olanlara) “bugün mülk kimindir? O tek ve kadir olan Allah’ın” denilecek olan bir gün gelecektir. Çünkü Allah Maliki Yevmi’d-Din”dir.

Yani İslâmî anlayışa göre Allah Teâlâ’dan başka hiç kimse gerçek manada siyasî hâkimiyet (Mülk) sahibi olamaz. Kur’an-ı Kerim’deki sayısız ayet, her çeşit Mülk’ün Allah’a ait olduğu hususunda ısrar eder. Demek oluyor ki Sâmî zihniyetinde, kendisine çocuklar kurban edilen bir molok putuna (Putlaştırılmış devlete veya bir başka deyişle cemaate ve melikliğe karşı; yani tâ eski İsrail ananelerindedahi mevcud olan ve İbrahim’in yılda bir kere Tanrı’ya bir koç —veya başka bir hayvan— kurban etme âdetini ‘insan kurbanı’ âdeti yerine ikame etmesiyle yok edilmek istenen bir taabbüd şekline) karşı şiddetli bir aksülamel (tepki, reaksiyon) vardır. Hatırası hâlâ yaşayan ve Hristiyan kavimlerin siyaset literatüründe bugün bile mevcut olan bu Molok veya Molk‘a düşman zihniyet, mevzuumuz bakımından son derece ehemmiyetlidir. Zira (İslâmî yönetimde) İlâhî Hâkimiyet’in yerine konulduğu iddia edilen beşerî hükümranlık yahut tabir-i marufu ile meliklik (krallık) Muaviye’nin hilafet yerine ikame etmekle suçlandığı siyasî hâkimiyet şeklinin ta kendisidir. Muaviye’ye karşı çıkanların, Yezid için Muaviye’nin sağlığında biat alması hakkında, “bu, bir kayserliktir ki, bir Herakl ölür yerine başka bir Herakl (Heraclius) geçer” şeklindeki itirazları, yani, Muaviye’nin teklifini Heraclius’un (müslümanların kendisi ile savaşarak elinden Suriye ve Mısır gibi toprakları aldığı Bizans İmparatoru) istibdadına benzetmeleri bu bakımdan çok enteresandır.

Demek oluyor ki, ilk sahabeler devrinden başlayarak idealize edilen bir İslâmî rejim biçimi olarak hilafet, her türlü putlaştırılmış diktatörlük biçimine, her türlü beşerî MÜLK’e karşı İslâm’ın İlâhî hâkimiyet (el-Mülkü lillah) idealini ifade eden bir mefhumdur, diyebiliriz.

Kaynak

Prof. Dr. ŞAHİN UÇAR Tarih Felsefesi Açısından-İSLÂM’DA MÜLK VE HİLAFET Medine’yi Yeniden Kurmak 1996, İstanbul, (s.95-96)

 

 

MEDİNE’Yİ YENİDEN KURMAK

İslâmiyet, Dört Halife çağından itibaren, tıpkı modern Batı gibi, bir güç politikası ve yayılmacı siyaset uyguladı. Yine de, müslümanların diğer inançların mensuplarına oldukça büyük bir tolerans gösterebildiklerini, dinlerinin gereği olarak, diğer inançları tamamen yok etmek gibi bir politika gütmediklerini kaydetmemiz gerekir.

Modern dünyada sayısız kültür bir arada yaşayacak. İnsanlar tek bir kültür içinde yaşamak yerine, çok kültürlü bir dünyada yaşamayı öğrenmek zorundalar. Çünkü, sahip olduğumuz teknoloji ile, coğrafî sınırlar ve milli sınırlar tamamen yok olmuş bulunuyor: ve diğer kültürler dahi, bütün kültürel vasıf, hadise ve görünüşleriyle birlikte, evimizdeki oturma odalarına kadar girmiş bulunuyor. Hiçbir kültür, bir daha asla, saf bir kültür olmayacak.

Çok kültürlü bir dünyada yaşayacak isek (ve medeniyetle birlikte sosyal organizasyon biçimi de yok olacaksa), böyle bir dünyada Müslümanlıktan mülhem olarak sunabileceğimiz, alternatif hayat tarzı nedir?

Tarih boyunca, komünal bir tarzda yaşayan gruplar, anarşist cemaat tatbikatları ve benzeri alternatif yaşayış tarzları var oldu: ancak bunlar, medeniyet dediğimiz büyük ölçekli sosyal organizasyon biçimi için, ciddi bir alternatif oluşturamıyorlardı. Birçok denemeler kısa zamanda sukut-ı hayal ile neticelenmişti. (Bugün bile Amerika’nın ortasında, Pensilvanya’da Hıristiyanlığın Mennonite mezhebinden cemaatler, Amerika gibi bir yerde bile, inatla Ortaçağ şartlarında yaşamayı sürdürüyorlar. Bizim Haricî grupları da Kuzey Afrika’da bugüne kadar yaşamışlardır). Türkiye’de gazeteler bazen, İslâmî bir hayat tarzı yaşamak için oluşturulmuş yerleşim bölgelerinin varlığından şikayet ederler. Bırakın insanlar bildikleri ve tercih ettikleri gibi yaşasınlar. Adalet mülkün (siyasî egemenliğin) temelidir diyoruz; ama hukuk, sadece siyasî egemenliğe, (mülk) tegallübe, hizmet eden bir âlet mi olmalı?

Bugün her yerde, yerinden yönetim (insanların merkezî bir yönetim yerine kendi ihtiyaçlarına göre geliştirdikleri ve yönettikleri bir sistem) oluşturma gayretleri var dünyada… Şunun adını koyalım: Eğer bir dünya federalizmi ölçeğinde gerçekleştirilebilirse ve bildiğimiz şekliyle devletler ve ordular tasfiye edilirse; bu, tegallübün (galip olma, zorbalık, kuvvete dayalı baskı) ortadan kalkması ve Eski Yunan şehirlerinde olduğu gibi, tabir caizse, şehir devletlerinden mürekkep bir yönetim biçiminin geleceği, anlamına gelmektedir.

 Fârâbî, Eflatun ve Aristo’nun politika yorumlarından ilham aldığı için, politik görüşlerini el-Medinetü’l-Fâzılaisimli bir kitapta ifade etmişti. Yani, faziletli bir yönetimin hükümran olacağı bir medine (şehir devleti). Bırakın insanlar kendi şehirlerini, bildikleri gibi, yönetsinler.

Tegallüble kurulan devletler yahut Fransız İhtilali’nden sonra çıkan ulusçu-devlet politikaları, dünyayı bugünkü siyasî statükoya getirdi: buradan öteye yol yok!

Ya medeniyet yok olacak, yahut bütün insanlık.

Medeniyetimizle birlikte bizim de intihar etmemiz gerekmez. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin Medine’de kurduğu cemaat, yahut Medine (eski adı Yesrib idi, Peygamberin şehri anlamına Medine, yani şehir, olarak değiştirildi ismi) ideal İslâmî tatbikatın numûne-i imtisâlidir.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem, bir vergi toplayıcısı değildi, Ömer b. Abdilaziz’in de dediği gibi: O bir Peygamberdi ve Medine’sini kurmuştu.

Bugün biz ve hatta bütün insanlık kendi Medinemizi yeniden kurmak ve mevcut statükonun gerektirdiği gibi değil, bildiğimiz gibi, kendi tercihlerimize göre yaşamak, alternatifi ile karşı karşıyayız. Her Medine’nin Müslüman olması gerekmiyor elbette: Zaten bu İslâm’a göre gerekli de değil. Herkes, kendi dinine ve kendi dünya görüşüne göre, kendi kültürünün icapları uygulanan (ve merkezî bir hükümetin değil kendilerinin yönettiği) bir Faziletli Medine Kurmak vazifesi ile yüzyüzedir. Biz de Fârâbî gibi, el-Medinetü’l-Fâzıla diyoruz: Zira, İslâmî anlamda Şûrâ fikrinin, Batılı siyasî terminolojideki karşılığı (Toynbee’nin de parlamenterizme alternatif olarak sunduğu ve tercih ettiğini söylediği (Toynbee İkeda Dialogues’da) Meritocracy’dir: Yani Fazilet ve Meziyet (Merit) sahiplerinin yönetimi...

Eski Yunan demokrasisi için, “bir fazilet (virtue, merit) rejimidir” denildiği malumdur. Eski Yunan misalini bugünkü parlamenter demokrasi modeliyle karıştırmamak lâzım: orada doğrudan doğruya demokrasi vardı. Demek oluyor ki, şûrâ yahut meritocracy rejiminde, herkes için değil, fazilet ve meziyet sahipleri arasında bir seçim (seçme ve seçilme işlemi) vardır. İslâmî anlamda “Medine’yi Yeniden Kurmak” fikrini bu şûrâ (meritocracy) fikri ile ifade edeceğim. (H. Hatemi, Hukuk Devleti, kitabında ve makalelerinde, demokrasinin kusurlarını sayıp döküyor ve İslâmî yönetim biçimi olarak, şûrâ’yı öne sürüyor: Ancak, çözümü yine “demokrasi” olarak gösteriyor ve şûrâ’yı demokrasi ile karıştırıyor. Şûrâ’nın karşılığı olarak ancak “meritocracy” gösterilebilir, Batı terminolojisinde).

Tegallüb (yani çağdaş devletler) ortadan kalkmadıkça, yahut bu iş bir dünya federalizmi çapında uygulanmadıkça, “şehir devleti formülü” de işe yaramaz. (Tek Parti İktidarlarının zararlı yönlerini burada fark edebiliriz. Y.)

Şehir yönetimi, el-Medine, güvenlik ve adelet tevzii hususunda dahi merkezî bir yönetimden bağımsız olmadıkça; ne doğrudan doğruya demokrasi, ne de meritokratik bir şûrâ yunetimi gerçekleşemez. Ancak, bir dünya federalizmi (devletler birliği değil, yerel-yönetimler birliği anlamında), yahut Avrupa Devletler Birliği, İslâm Devletleri Birliği gibi, çok büyük ölçekli tatbikatlar içinde gerçekleştirilirse; bu ölçüde bağımsız bir Medinetü’l-Fâzıla’dan bahsedilebilir.

İslâm, bu alternatifi hem talep etmekte, hem de numûne-i imtisâl olarak bütün beşeriyete sunmaktadır. Toynbee, “Uyuşturucu bağımlılığı ve ırkçılık gibi hastalıklarımızın panzehiri İslâm’dır, Batı kültürü bu hastalıkları tedaviden acizdir”[1] diyordu. Bizce farklı kültürlere tolerans göstermek ve birlikte, birarada çok kültürlü bir dünyada yaşayabilmek için, İslâm’ın sunacağı “toleranslı alterrfatif” bu Medine’yi Yeniden kurmak alternatifidir. Halihazırdaki, sırf tegallüb esasına müstenid İslâm devletleri, müslümanların işlerini zorlaştırmazsa tabiî. Onun için bir “Pax İslamica” (İslâamî Barış) gereklidir. Küçük büyüktür, ama büyük de küçüktür. Bu anlamda, devlet hem büyümeli AET örneğindeki gibi büyük federasyonlar teşkil edebilmeli; hem de Medine toplumu çapında, şehir devleti ölçeğine inecek kadar küçülmelidir. O zaman büyük devletlerin başlarına sayısız gâile açan, ırkçılık, etnik bağımsızlık talepleri, merkezî yönetimin bir türlü karşılayamadığı etkili yönetim ve ihtiyaçların giderilmesi (eğitim, sağlık hizmetleri, halkın refahı gibi, refahIwellfare devleti ideali olan alanlarda, devlet müdahalesi işleri berbat etmekten başka sonuç vermiyor) gibi iç politika problemleri; ve ortada büyük devletler, ulusçu-devletler ve paylaşamadıkları menfaatleri, kalmayacağı için, dış politika problemleri, ortadan kalkacaktır.

Aslında yakın tarihte olduğu gibi, muhtelif kutuplaşmalar, Avrupa Birliği, NATO, İslâm ve benzerleri olmasın isteniyorsa, bir “dünya federalizmi” gerçekleştirilmeli. Bu bahsettiğimiz hedeflerin, dünyanın bugünkü siyasî şartları içinde düşününce, gerçekleştirilmesi çok zor, âdeta imkânsız denecek kadar uzak, göründüğünü biliyorum. Ancak, biz bütün medeniyetin sonundan ve bütün kurumların sonundan, medeniyet-ötesinden bahsediyoruz. Bunu gerçekleştiremediğimiz takdirde, bugünkü politikaların sonucunun davet edilmiş bir intihar olacağını ve (medeniyet ve kurumlarından vazgeçip onları dönüştüremezsek) insanlığın sonunun geleceğini söylüyoruz.

Okuyucuyu, yakın geleceğin gündemindeki bu meseleler üzerinde düşünmeye davet ediyoruz. İdeal İslâmî Tatbikat olan, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin Asr-ı Saadeti, Medinetü’n-Nebî’deki tatbikatı, tegallüb esasına dayanan bir “devlet” (beşerî mülk) olarak görmüyoruz; Hilafet rejimini de yetersiz buluyoruz. Gerek Müslüman dünyası, gerekse insanlığın bugün yüzyüze bulunduğu problemin hâl çaresi olarak; siyasî anlamda, Yerinden Yönetim, Medine, yahut site devletlerinden mürekkep bir Dünya Federalizmi alternatifini ortaya koyuyoruz. Böyle bir alternatifin, meydana getireceği “özyönetim” problemleri ve hâl çareleri başka bir kitabın konusudur. (Yeni Dünya Düzencilerinin Şerlerini burada unutmamakta gerekiyor.)

Son sözümüz, medeniyet-ötesi bir çağa geçişin sebeplerini, mahiyetini ve problemlerini ifade etmekten ibaret değildir: o, aynı zamanda, Incil’deki (Matta, VI: 10) bir ifade ile söyleyecek olursak, bir temennidir:

“Melekût’un gelsin; gökte olduğu gibi yeryüzünde de, senin irâden olsun!”

Lillâhi hâze’l-emr! Ve hâzâ min fadli Rabbî!

Temmet bi avnillahi’l-meliki’l-vehhâb…

Kaynak

Prof. Dr. ŞAHİN UÇAR Tarih Felsefesi Açısından-İSLÂM’DA MÜLK VE HİLAFET Medine’yi Yeniden Kurmak 1996, İstanbul, (s. 166-170)

 

MEDENİYET ÖTESİ TOPLUM

Bugün, yaklaşık 10 bin yıllık bir gelişmenin son merhalesini yaşıyoruz. Bütün kurumlar eskimiş, her şey yıkılıp dökülüyor.

Uluslararası şirketlerin bütün devlet sınırlarını aşındırdığı ve ekonomik bakımdan fiilî olarak birleştirdiği bir dünyada yaşıyoruz. İsrailli askeri, çocuklara kurşun sıkarken ve kol kırarken, oturma odamızdaki televizyondan, seyrediyoruz. Vahşeti artık iyice kanıksadık. İnsanlar hissizleştiriliyor, aptallaştırılıyor; robot çağında yaşadığımızdan olacak ki, saatlerce TV seyreden, düşüncesiz robotlara dönüştürülmek isteniyoruz. Spengler “Medeniyet kültürün ölümüdür” demişti. Bu çağ, medeniyetimizin kitle kültürü, medya bayağılıkları, insanlığın dünya çapında törpülenen duygu ve vicdanı düşünülecek olursa, ne kadar doğru söz! Bugünkü dünyada yalnızca maddî değerler hâkim olmuştur. Oysa maddî değerler açısından da baksak, insanlık âdeta uluslararası şirketlerin maddî menfaatleri için çalışır hale geldi. Bugün insanlık, Firavun’un ayakkabısı altına resmettirdiği köleler gibi, “Büyük Şirket Molozlarına çalışıyor, onlara hizmet ediyor. Onlar Devlet içinde Devlet…

Bugün AET (Şimdi AB) misalinde olduğu gibi, birçok devletin, gümrük duvarlarını ortadan kaldırmakla kalmayıp, ulusçu devletleri de ortadan kaldıran bir federalizme gittiklerini görüyoruz. Fransız İhtilali ile gelen milli devlet anlayışına karşı, bizzat Fransa’nın da iştirak ettiği bir Avrupa Devletleri Birliği kuruluyor. Gümrük duvarlarının kalkması, devlet sınırlan, hatta (çünkü pasaport da ortadan kalkıyor) serbest dolaşım ve mübadele, Avrupa para birimi ECU gibi örnekler Avrupa’da milli devletlerin sonu ve Federal Birlik çözümüyle eskiden büyük imparatorluklann sağladığı imkânlara ve şartlara dönüş yaşanıyor. Bir taraftan Rusya parçalanıyor ve Sovyet imparatorluğunun külleri arasından ulusçu devletler ortaya çıkıyor; Sırbistan misalinde olduğu gibi, Sırp, Hırvat, Boşnak vs. gibi küçük kavmî grupların dahi milliyetçilik ve bağımsızlık fikirleriyle, devletleri parçaladığını görüyoruz; diğer taraftan yerküresi çapında bir ekonomik faaliyetin müstakil devletlerin, hükümranlık haklarını ortadan kaldırdığına şahit oluyoruz. Bu keşmekeşin arkasında (dört asır önce dünyayı birleştiren coğrafî keşifler sayesinde meydana gelen) Sömürgecilik, Kapitalizm, Sanayi Devrimi ve Fransız İhtilali ile gelen Milliyetçilik, Laiklik, Parlamanterizm gibi fikirlerin yayılması var:

Nihayet Batının bütün dünyayı Batılılaştırması şeklindeki kültürel ve ekonomik emperyalizmin meydana getirdiği bir modem sömürgecilik var! Buna modem sömürgecilik diyoruz;, çünkü Batılılar bugüne kadar ellerinden geldiği ölçüde bütün dünyanın kaynaklarını kontrol etmek ve kullanmaktan başka bir şey düşünmediler. İşte yakın tarihten Körfez Krizi misali: sırf petrol kaynaklan üzerindeki kontrollerini kaybetmemek için yaptığı bir harp Batılıların! Fransız İhtilali ile gelen laiklik, parlamenterizm ve milliyetçilik fikirleri hâlâ Üçüncü Dünya’yı yönlendirmeye devam ediyor. Ne var ki, 1914’e gelinceye kadar bu fikirler her tarafta yayıldı; tatbik edildi ve sonucun Bütün Avrupa’nın birbirine girdiği Birinci Dünya Harbi felaketi olduğunu gördük. Laik bir hukukun tabiî sının, kuvvetidir! Kuvvetli olanın haklı sayıldığı bir dünyada, bir savaşın mağluplar aleyhine ve güçlüler lehine yeni bir adaletsizlik ve dengesizlik (ilerde kaybettiği milli menfaatleri tekrar elde etmek İçin firsat bekleyen ve diş bileyen mağlupların kindar ve intikamcı bekleyiş süreci) doğurmaktan başka bir netice vermesi beklenemezdi. Ne var ki yaşlı dünyamızın, (medeniyetlerin tabiî sonucu olan) bu tip savaşlara artık tahammülü kalmamış bulunuyor. Zira bugün, savaşın getirdiği yıkım, eski devirlerde olduğu gibi sadece savaşan tarafların değil, bütün dünyanın ödemek zorunda olduğu bir bedel: Ve bu bedel öylesine yüksektir ki bütün dünyayı yok olma tehlikesi ile yüzyüze getirmiş bulunuyor.

İnsanlık bir üçüncü dünya savaşının önümüze koyacağı bu kadar yüksek bir faturayı ödeyemez: Yahut öderse, bu sadece medeniyetin değil, insanlığın yok olması anlamına gelecektir; bu bilinen bir şey olduğu için, uzun uzadıya izaha hacet yok. Orientationumuza esas olan perspektifimiz, bu noktada şu hakikati işaret etmektedir: Medeniyet insanların yaşaması için, hayatlarını sürdürmeleri için, mutlaka gerekli olan zarurî bir ilk şart değildir. Zira iptidaî kültürel (Darvinizm’in evrim iddialarını münakaşa dışı bıraktığımız takdirde bile) dünyamızda yüzbinlerce yıldan beri varolmaya devam ediyorlar. Halbuki medeniyet tahripkârdır ve birkaç bin yıldan fazla yaşayan bir medeniyet mevcut olmamıştır; kısaca, medeniyet olmadan da yaşayabilir insanlık: Tıpkı bugün dünyamızda yaşayan diğer iptidaî kültürlerin insanları gibi. Ne var ki, bugünkü medeniyetimiz o kadar gelişmiş bir teknolojiye sahiptir ki, bu teknolojinin tahrip gücü, sadece —eskiden de sık sık görüldüğü gibi— bir medeniyetin ölümü değil, bütün dünyanın ve insanlığın yok olması neticesini doğuracak kadar sınırsız bir tahrip gücüdür. Yani medeniyetimiz sadece kendi kendini değil bütün insanlığı yok olmakla tehdit eden uğursuz bir güç durumundadır bugün: Ya bu medeniyetten kurtulacağız yahut onunla birlikte yok olacağız. Eski devirlerde kültür ve medeniyet ölür; o medeniyetin mensupları olan insanlar ve çocukları yaşamaya devam ederdi. Şimdi insanlara hizmet etmesi için kurulan kurumlar (en başta devlet olmak üzere bütün medenî kurumlar) insanlar için sadece zararlı değil, ölüm/kalım meselesi teşkil eden bir başbelası haline gelmiştir.

Medeniyetimizin meydana getirdiği kıyamet bombaları, sadece nükleer silahlardan ibaret değildir. Belki de bir üçüncü dünya savaşı hiçbir zaman çıkmayacaktır. Ufak tefek nükleer reaktör kazalarına da alıştık artık! Ne var ki, nükleer artıklardan zehirli maddelere kadar, pek çok kirletici unsur, bugün, sadece insan neslini değil (yaşamak için insanın da içinde bulunduğu ve bağımlı olduğu) bütün bir tabiatı zehirlemektedir. Havamız, suyumuz, toprağımız hızla kirleniyor; zehirli artıklarla doluyor. Medeniyetimizin bu tahripkârlığı, ekolojik dengeleri de alt-üst ediyor. Yağmur ormanları hızla tükeniyor, atmosfer deliniyor, iklim bozuluyor. Bir “post-civilization” dönemine geçemediğimiz takdirde, bu dünya yok olacak (alışkanlıklarımızın bize vehmettirdiği gibi ebedî olmak bir yana, ömrü de çok kısalmıştır.) Bu anlamda, kıyamet yakındır! Dünyayı, üstünde canlıların yaşayamayacağı, bir cehenneme çevirmek için yarım asır pekâlâ kafi gelecektir. İnsanlık belki o zaman bile yaşamaya devam edebilir; ama ancak uzayda yaşayabilir, yeryüzünde değil.

Şimdi uzayda hayat nasıl olur fantazilerine girmek istemiyorum; ama olursa, herhalde alıştığımız medenî organizasyon biçiminden farklı olmak zorundadır. Teknoloji devlet sınırlarını aşındırdı: Uluslararası ticaret bu sınırların zararlı birer ayakbağından ibaret olduğunu gösterdi. A.J. Toynbee ile Daisaku İkeda’mn Dialoglar kitabında öne sürdükleri bir teklif vardı: “Yeryüzünde tek para birimi olmalı” diyorlardı. Bu teklif, Avrupa için, gerçekleşti denilebilir. Bugün Dünya Pasaportu veriyor Birleşmiş Milletler; bu pasaportu alan vatandaşlarımız var. Milli devlet denilen şey, tarihe karışmak üzeredir; ne var ki, Fransız Ihtilali’nden miras kalan fikirler Üçüncü Dünyayı yönlendirmeye devam ediyor. Bu arada dünya hızla değişmekte ve yepyeni bir çağ (medeniyetin getirdiği sınırların aşıldığı bir çağ) gelmektedir. Bugün parlamenterizm yerine meritocracy (seçkinler yönetimi, İslâmî Şûrâ gibi) ad hocracy (kurumlann geçici olup planlanan hedefler gerçekleştikten sonra tasfiyesini esas alan, işe göre yönetim) vs. gibi sistemler tartışılıyor. Medeniyet ötesi denilen çağda devlet ve kurumlan mevcut olmayacak.

Medeniyet’in geliştirdiği ve kurduğu bütün kurumlar (establishment) ve halihazır statüko, Asi gençlik denilen 68 nesli tarafından reddediliyor; tenkit ediliyor. Bu değişmelerin arkasındaki diğer bir motor da hızlı teknolojik gelişmedir. Bilgisayar ve Bilgi Bankaları çağında (son derece sınırlı kalan) okul eğitimi yetersiz görünüyor. Captain Bennett “Ömür Boyu Eğitim”den söz ediyor: Ivan Illich,“Okulsuz Toplum” istiyor. Bütün kurumlan ile birlikte medeniyet (bizzat kendi gelişmesinin sonucu olarak) demode olmuştur. Toynbee bunu, İncil’deki “eski şişelere yeni şarap koyma” temsiline benzetmişti: Teknolojideki hızlı gelişmeler, medeniyetin de değişmesini gerektiriyor. Eskimiş kurumlar, bu eski şişeler yeni teknoloji cinine dar geliyor. Şişeyi taşa çalmak zorundayız.

20. yüzyıl, eski inançları iyice eskitti: Dünya yeni inançlar arıyor. Avrupalı mütefekkirler, Hare Krişna’ya Budizm’e merak sarıyor, Zen-Budizm üstüne kitaplar yazıyorlar. Amerika’da 200 yeni inanç peydâ oldu. Hıristiyanlık, Fransız İhtilali’nde gözden düşmüştü; “Akıl-Tabiat-Terakki” teslisi de 20. yüzyılda gözden düştü. Dinlerin taklidi ve karikatüründen ibaret olan birtakım boş inançlarımız bize iki dünya savaşına maloldu. Güç politikası hâlâ yürürlüktedir; ama, Alaaddin’in sihirli lambasından fırlayan devin gücü, artık efendisinin kontrolünden çıkmıştır ve güçlünün kullanamadığı gücü, onun zaafı olabilir; zaten bu güç efendisini de tehdit ediyor artık!…

Kısaca medeniyetin aşılmasını gerektiren sebep (bizzat medeniyetin bizi getirdiği bu noktada), artık medeniyetle ve onun kurumlan ile birlikte yaşamanın mümkün olmamasıdır. Dünya politik bakımdan hem birleşmeye gidiyor, hem dağılmaya; büyük devletler küçülüyor, küçük devletler büyüyor. Ama bu görünüş aldatıcıdır.Değişen, yahut değişmesi gereken, bizzat devlet kurumunun kendisidir. Gerçekte ne oluyor?

Büyüyen Avrupa topluluğu içinde geriye (şimdilerde moda olan tâbirle) yerel yönetim/yerinden yönetim kalıyor. (Eski Yunan da Atina, İsparta ve benzeri şehir devletleri vardı. Yunan-Pers Savaşlarında görüldüğü üzere, kendi içlerinde menfaatleri çatışsa bile bu şehir devletleri, İranlılara karşı, bir federasyon gibi hareket edebilmiş ve müştereken savaşabilmişlerdi). Bugün, katılımlı-demokrasi, yerinden-yönetim vs. diye ifade edilmek istenen dönüş, Doğrudan Doğruya Demokrasi’ye (Eski Yunan modelindeki), şehir devleti demokrasisine, dönüştür. Mahallî yönetimler (Güvenlik hizmetleri hariç), hattâ “adalet tevzii” de dahil olmak üzere, bütün görevlerini devretmek istiyor devlet. Çünkü bu çağın getirdiği problemlerle bu eskimiş kurum artık başa çıkamıyor. Sonuçta devlete kala kala (en eski vazifesi olan) tegallüb (askerî hâkimiyet) sayesinde, nizâmı ve âsâyişi sağlama vazifesi kaldı şimdiden…

20. yüzyılın İlmî gelişmelerinin meydana getirdiği şüphecilik ve güvensizlik, 19. asrın anarşist felsefesini yeniden gündeme getiriyor. Federalizm fikirleri yayılıyor. Federalizm derken, bugünkü Amerikan örneği bir devletler birliğini değil, şehir devletleri ölçeğinde çok küçülmüş devletlerin birliğini kastediyoruz.

Eski Yunan’daki şehir devletleri gibi küçük ölçekli (yerinden yönetim denilen şeyin işaret ettiği yöneliş budur) devletlerden mürekkep bir dünya federalizmi.Modem devletler (silâhları, orduları ve güç politikaları) tarihe karışmadıkça, dünya istikrarlı ve barış içinde bir yer olamayacaktır. Halihazırdaki siyasî strüktür, sonu gelmeyen savaşların başlıca sebebidir. Menfaat kavgalarımız ,var oldukça ve hak güçlünün oldukça, savaşlar da var olacaktır, medeniyetin sosyal adaletsizlik temeline dayandığını ve mevcut siyasî strüktürün de bunu artırdığını, yahut bu paylaşma kavgalarına sebep olduğunu, artık öğrenmek zorundayız: Zira, sahip olduğumuz teknoloji bütün dünyayı tehdit ediyor. Milli devletler var oldukça ve onların milli menfaat kavgalarıyla paylaşamadıkları sınırlar var oldukça, yeryüzünde sulh olmayacak.

Tarih boyunca hiçbir medeniyet dünyayı fethedemedi: İmparatorluklar, hiçbir zaman dünya devleti olamadı.

Komünizm de artık böyle bir iddia taşımıyor. Batı, bütün dünyayı Batılılaştırıyor ve bu anlamda fethediyor. Ancak onun politikası (şimdiye kadar olageldiği üzere), başkalarına hayat hakkı tanımama ve olabildiğince sömürmek için güç politikalarını insanlık dışı bir vahşetle uygulamaktan ibaret. Bu noktada yeni bir mesele ile karşılaşıyoruz:

Tarihte yapılan hatalardan sakınmak mümkün mü?

Bu hatalarımız biraz da kendi İnsanî tabiatımızın bir hususiyeti değil mi?

Batı kültüründen daha toleranslı olabilen bir İslâm kültürü, bu hususta ne vaad edebilir?

 

Kaynak

Prof. Dr. ŞAHİN UÇAR Tarih Felsefesi Açısından-İSLÂM’DA MÜLK VE HİLAFET Medine’yi Yeniden Kurmak 1996, İstanbul, (s.159-166)

 

 

 

KÜLTÜR VE TEKNOLOJİ

(1989’da Konya’da Alâaddin Salonu’nda
Düzenlenen Konferans)

Bu kültür ve teknoloji isimli konuşmama Kur’an’ın çok sevdiğim bir âyetiyle başlamak istiyorum.

Esteîzübillâh, “Ve alleme Ademe’l-esmâe küllehâ: Allah Adem’e bütün isimleri öğretti” ma’nâsına geliyor. Bunun çok geniş bir tefsire ihtiyaç gösterdiği doğru. Ancak bu husus üzerinde fazla durmayacağım. Şu kadarım söyleyeyim ki, insanoğlu hâdiselerin ma’nâsını nesnelere isimler vererek anlatmaktadır. Eğer hâdiselere isim verme, yani kavramlar yaratma, kabiliyetimiz olmasa düşünemezdik. Ancak bu yarattığımız kavramları putlaştırdığımız da bir gerçektir. Bu yüzden kullandığımız kavramlar ve onlarla kastettiğimiz ma’nâlar, hâdiselerin bir yönünü aydınlatırken birçok yönünü de dikkatimizden kaçırırlar. Bu kavramlar kültür, çağdaşlaşma, modernleşme, ilim, teknoloji gibi, putlaştırılıp tartışılamaz kavramlar hâline getirilebilirler. Yahut kavramlar ve birbiriyle münasebetleri kafamızda netleşmemiş olabilir. Kavramların etimolojisi ve tarihî gelişmesi ve kullanım alanını iyi bilirsek bu mahzurlardan bir derece kurtulabiliriz.

Kültür kelimesi Latince “colere” masdanndan olan “cultura” kelimesinden gelir. Toprağı ekmek ve ona ihtimam göstermek demektir. Medeniyetin de ziraat inkılâbı sayesinde başladığı hatırlanacak olursa kültür ve medeniyet kavramları arasında eş anlamlılık ortaya çıkacaktır. Vaktiyle kültür kavramını Türkçe’ye tercüme edenler demişler ki bu “ekin ekmek” ma’nâsına geliyor. Eskiden Ziya Gökalp bunu “hars” kelimesiyle karşılamış ki, gene “toprağı ekmek” ma’nâsına geliyor. Tabiî bu toprağı işlemek anlamından insanın mânevî değerlerinin işlenmesi ve onlar üzerinde ihtimam gösterilmesi anlamına geçmek lâzımdır.

Sonra bizdeki bazı münevverler bu hars kelimesini hiç sevmemişler ki, bunun yerine “irfan” demek lâzım gelir, bu daha iyi karşılıyor anlamı demişler. Hattâ vaktiyle Ziya Gökalp’in meşhur bir beytini değiştirerek söylemiş bir vatandaş:

“Vatan ne Türkiye’dir bizlere ne Türkistan

Vatan büyük ve müebbed bir ülkedir irfan”

Turan kâfiyesi değiştirilmiş, irfan olmuş. Demek oluyor ki birtakım mütefekkirler bu kelimeyi irfan kelimesiyle karşılamayı daha doğru buluyorlar. Tabiî irfan kelimesiyle karşılarsak, bunun içine birtakım dinî anlamlar da girecektir. Ama ben, izin verirseniz, Alman filozof şâirlerinden Goethe’nin Faust’undan bir söz nakledeceğim. Çünkü bu söz zamanımız için çok karakteristiktir. Daha o zaman demiş ki, Faust’ ta bu şâir:

“Ve bütün dünyaya yayılan kültür şimdi

Şeytana da yaklaştı, onu ele geçirdi!”

Yani kültür ile teknoloji arasındaki münasebetleri incelerken bu hususa dikkat etmek gerekir. İnsanoğlu kelimelerle düşünüyor; ama, kelimeleri putlaştırdığı da vâkidir. Bazı kavramların yalnızca müsbet yönü alınıyor; yani, teknoloji iyi bir şeydir; kültür… işte herkes kültürlü olmalı falan. Hz. Mevlânâ kaddesellâhü sırrahu’l azîzde “Fihi mâfih“te işaret etmiştir: “Aslında, her şeyin avantajı da vardır, dezavantajı da; yani faydası da vardır, zararı da vardır.” Bu kavramların zararları unutuluyor.

Aslında bu kelimeyi modem anlamda tarif etmek kolaydır. Antropologların bir tarifi vardır: “Kültür babadan oğula irsiyet yoluyla geçmeyen, normal olarak, yani biyolojik yolla geçmeyen; fakat, öğretim yoluyla geçen ve öğrenilerek kazanılmış şeylerin tamamıdır” derler. Arkeologlar da daha çok, “maddî kültür, maddî kalıntılar” diye tarif etmişlerdir. Aslında kültür kelimesine maddî kültür ma’nâsını verenler olmuştur. Almanlar farklı, İngilizler farklı, Türkler farklı anlam vermişler. Bu anlamlar arasında değişmeler olmuştur. Yani kavramlar üzerinde konuştuğumuz zaman çok elastikî şeyler üzerinde konuşuyoruz gerçekte. İnsan düşüncesi kavramlarla oluşan bir şey; ama, vaktiyle bir İtalyan tarih filozofunun yaptığı gibi kelimeleri köklerine indirdiğimiz takdirde, bana öyle geliyor ki kavramlar daha fazla netleşecektir. Bu usul güzel bir usuldür ve nitekim işte, gerçekte kültür kelimesi de ziraat anlamına gelmektedir.

Bunun üzerinde durmamızın sebebi şudur; bizde Batılılaşma denen hareketin kültür ve medeniyet gibi kavramlara yamanan, bu kavramların şu veya bu yöne çekilmesi suretiyle politik istismarlara âlet olunan yönleri vardır. Yani, kültür, modernleşme, batılılaşma, çağdaşlaşma, yahut batıdan teknoloji ithali gibi kavramlar arasında birtakım paralellikler vardır. Bunlar üzerinde durmak lâzım.

Aslında biz Tanzimat’tan beri batının teknolojik üstünlüklerine bakarak Batı’yı taklit etme yoluna girmiş bir cemiyetiz. Bu, birçok mütefekkirin işaret ettiği gibi, son derece zararlı bir şeydir. Alman hükümdarlarından Büyük Frederik’e atfedilen güzel bir söz vardır; Frederik demiş ki: “Herkes kendini kendince kurtarmalı.” Başkalarını taklid ederek değil. Yani bizim Batı’yı taklid ederek varacağımız yer batıdan daha üstün bir nokta olamaz; taklit hiçbir zaman aslının yerini tutmayacaktır. Bu açık bir şeydir.

Prusya kralının güzel ve çağdaş siyaseti de hatırlatan bir sözü daha var; diyor ki: “Herkes kendini kendince kurtarmalı.” Bir de “Siz beni istediğiniz kadar tenkid edin; ama itaat edin.” Hattâ ölürken de, “Ömrüm boyunca köleleri yönetmekten usandım!” demiş. Biz galiba birşeyi unuttuk; yani, görünüşe, zevahire, kapıldık. Bir Osmanlı şâirinin güzel bir beyti vardır. Diyor ki Osmanlı şâiri:

“İste nakkaşı, nakşe aldanma,

Kuru suretle iş biter sanma”

Biz batının, Tanzimat’tan beri, şeklî hususiyetlerini taklit etmekle işe başladık. Hattâ Sultan Mahmut bile, frak ceket giyip, pantolon giyerek, memurlara fes giymeyi mecbur tutarak başlamıştı birtakım yeniliklere ve adı da “gavur padişah”a çıkmıştı. Latinler derler ki: “Vis est vita!”; yani, yaşamak görmektir. Biz yaşadık ve gördük. Aradan yaklaşık 150 yıl geçti; fakat bir türlü akıllanamadık gibime geliyor. Çünkü yaşamak görmektir; ama herkes tecrübelerinden istifade edemez. Yani tecrübe kötü bir öğretmendir. Tecrübeden istifade etmek için, tecrübenizde hangi noktalara dikkat edeceğinizi, neyi önemli neyi önemsiz sayacağınızı, bilmelisiniz.

Korkarım ki bu değişmeler olurken bu millet batılıların çok eski bir prensibine âlet oldu. Yöneticiliği ile meşhur Roma kavimlerinin çok güzel bir sözü vardır; çok bilinen bir sözdür bu: “Diride et impera” derlerdi. “Böl ve yönet.’ “ Bölündük ve yönetiliyoruz…

Bunda kendi kültürümüze, kendi değerlerimize yabancılaşmamızın büyük bir payı olduğuna inanıyorum. Benim çok sevdiğim bir mütefekkir var; bir İngiliz yazar, “Düşüncede ve Fiilde Dil”diye bir kitap yazmış (Hayakavva). Bu kitabında çok güzel bir misal veriyor: “insanlar için kavramlar, değişken, elastikî şeylerdir; ama, hayvanlar için durum öyle değil. Meselâ, bir fare için peynir daima peynir olduğundan, peynirin sembolik bir anlamı yoktur. Peynir yenecek bir nesne olduğu için, fare daima peynir tuzağına yakalanmak zorunda. Farenin fare tuzağına yakalanışının sebebi bu peynirin peynir oluşu. Ona başka bir “tuzak anlamı” yüklemeyişi. Yani, biz kendimizi fare kapanma kısılmış gibi hissediyorsak; hâlâ bunun sıkıntılarını çekiyorsak; bunda, bu büyülü kavramlara, kelimelere (ve bir vâkıadır gerçi batıdan teknoloji bakımından çok geri olduğumuz; bunun da Osmanlı tarafından kavranması ama) kapılmamız; bu teknolojiye bakarak, kültürel hususiyetlere bakarak, büyülenmiş olmamız büyük bir rol oynamıştır, bu fare kapanma yakalanmamızda…

Bizim problemimiz bence bir oryantasyon problemidir. Kelimenin Türkçesini bulamadım. Şöyle izah edebilirim: Orient şark demek ‘orientation’da şarka bakarak, güneşe bakarak yön tayin etmek demek; insanın kendi yönünü, gideceği yönü, tuttuğu yolu, istikametini veyahut doğru yolu tayin etmesi, kendi mevkiini bilmesi… Biz buraya nereden geldik? Nereye gidiyoruz? Hangi yöne gitmeliyiz? Hangi yön bizi kurtarır? şeklinde bir vaziyet tesbiti ve hedef tayini ameliyesidir. Yine bu Havakawa’nın ifade ettiği bir şeydir. Bir de Intensiyonal Oryantasyon var ki bu, bizim gerçek olaylara değil de, birtakım kavramlara, kelimelere, sözlere bakarak, onların kılavuzluğunda hareket etmemiz demektir. Çok cazib geliyor modernleşme, çağdaşlaşma sözleri; ama, nedir bunun altındaki şey veya teknoloji dediğimiz şey?

M. Âkif üstadımız bile, “alınız batının ilmini, fennini” demişti. O zamanlar, bütün OsmanlIlarda (bunlar hattâ en muhafazakârlardan bile olsalar) “batının teknolojisini mutlaka almak gerektiği” şeklinde bir fikir vardı. Unutulan şey şu olmuştur: Teknoloji dediğimiz şey nedir? Teknoloji dediğimiz şey, ilmin pratik hayata geçirilmesidir. Yani insanın ilmî keşfidir, İlmî bilgisini kullanarak, gerek insan ihtiyaçları gerek çevresini düzenlemek bakımından, ilmi pratik hayata tatbik etmesidir teknoloji… arkasında ilim olmazsa teknoloji yaratamazsınız. Yani ilmi almak gerekiyor, teknolojiyi değil. İlim varsa teknoloji kendiliğinden doğacaktır. Biz batının ilmini fennini alalım. Güzel de, bu kültürel hâdiseler, sayısız filozofun üzerinde kafa yorduğu pek de içinden çıkamadığı hâdiselerdir. Ve aslında bir bütünlük arzederler: yani, soyutlayanlayız; şunu alalım da, bize faydalı olur, bunu almayalım diye…

Bakın, Toynbee’nin anlattığı bir hikâye var. Toynbee güzel bir örnek vermiş. Kavalalı Mehmet Ali Paşa (Mısır valisi o zaman Osmanlı’nın, sonra müstakil bir hükümdar gibi davranıyordu) “donanma” ihtiyacı hissetmiş; batıdan mühendisler çağırmak istemiş, bize “donanma” yapın diye. Tabiî, o zamanlar bizim gemi inşaatı tekniği geri; batının mühendislerine ihtiyacımız var. “Size” demiş, “istediğiniz kadar ücret vereceğim. Yeter ki gelin bize donanma inşa edin!” Adamlar reddetmişler: “Biz gelemeyiz” demişler, “istediğiniz kadar para verin yine gelemeyiz.” Niye gelemezsiniz?

Beş bin altın alıyorsanız, onbin altın vereyim, niye gelemezsiniz? “Çünkü”, demişler, “biz oraya geleceğiz, ama çoluğumuz çocuğumuz var; hastalanacak, hastane lâzım. Çocuklar büyüyecek, okul lâzım. Bu iş hemen bir ayda bitmeyeceğine göre, bizim çocuklarımızın gideceği okullar lâzım. O zaman bizim doktorlarımızın da, öğretmenlerimizin de gelmesi lâzım.”

Yani bir kültür unsurunu aldığımızda, arkasından diğer kültür unsurları da sökün eder, gelir beraber. Şunu alalım, bunu almayalım diye tercihler yapmak kolay da değildir; belki hattâ, mümkün de değildir.

İngilizler’in çok enteresan bir yazarı varmış 17. yy. da, Dr. Samuel Johnson diye. Bu adamın enteresan sözleri var; biri de şudur: “Bir bifteğin, (yani bildiğimiz etin,) yenilir mi yenilmez mi olduğunu anlamak için bütün bir öküzü yemek gerekmez!” demiş. (Denenmişleri tekrar tekrar denemek) Öyle ya, birazcık biftek yerseniz, o bifteğin sert olup olmadığı belli olur. Bütün bir öküzü yemek gerekmez, bifteğin sert olup olmadığını anlamak için; ama bana öyle geliyor ki, biz, bütün bir öküzü yemek zorunda bırakıldık. Şimdi, “gerçek bir orientation’a ihtiyacımız var” dedik. Yine diğer bir Latin şâirinden örnek vereceğim. Virgilius’un Aenas diye bir şiiri var. Bu esere göre, bu Aenas, Truva şehrinden önce babasını kaçırır; bu “geçmiş” anlamına gelir; geçmişini sembolize ediyor. Sonra sevgilisini kaçırır; işte, birlikte yaşayacaklar. Sonra da, Truva’nın Tanrılarını, yani “ebediyet”i kaçırır.

Korkarım ki geleceğimizi, teknoloji putuna çok fazla sarılarak, kurtarmak isterken “geçmiş”imizi ve “ebediyet”imizi kaybettik. Bizler, millet olarak, feda ettik geçmişimizi, an’anelerimizi, geleneklerimizi, dinimizi, bütün kültürel değerlerimizi; “ne pahasına olursa olsun batılılaşma” şeklinde bir politika takip ettik.

Tanzimat’tan beri bunun dozu giderek artmıştır. Halbuki yine bir batılı şâir söyler, diyor ki: “Geçmişle olduğu kadar geleceklede yüzyüze gelebilmek için, bir ruhî disipline ihtiyaç vardır.” Herkesin yapacağı şey değildir bu… Bizim Hayakavva’nın dediği gibi, sözden ibaret; bir “intensiyonal oryantasyon”umuz var: Batılılaşacağız, modem milletlerin seviyesine çıkacağız, muasır medeniyet seviyesine çıkacağız; efendim, işte modemize olacağız, modem teknolojiyi alacağız, batının ilmini, fennini alacağız; ama kendi kültürümüzü de koruyacağız. Güzel de, bunu nasıl yapacağız?

Ziya Gökalp bir formül yapmıştır: o zamanın politik ihtiyaçlarını karşılıyordu, bu formül. Ziya Gökalp diyor ki: “Her milletin kendi kültürü vardır; ama, medeniyet farklı bir kavramdır; medeniyet beynelmileldir; binaenaleyh, biz kendi kültürümüzü, kendi şahsiyetimizi, kendi değerlerimizi terk etmeksizin batı medeniyetine girebiliriz.” Yani “biz Türk milletinden, İslâm ümmetinden ve batı medeniyetinden olabiliriz” şeklinde bir formül yapmıştı. Bu formülün, o zamanki Türkiye’nin politik ihtiyaçlarına cevap verdiği veyahut politik maslahata uygun olduğu söylenebilir; ama, gerçekle ilgisi yoktur. Kültür ve medeniyet kavramları öyle kolayca birbirlerinden soyutlanamazlar. Bazı batılı yazarlarda da var bu temayül; yani, kültür tamamen farklı bir şeydir, daha çok mânevî şeylerdir; işte, medeniyet maddî şeylerdir, diye. Ama, maddî nesneler de insanın mânevîyatının eseridir; fikriyatının eseridir. Yani, insanın ilmi olmazsa, onu pratik hayata geçirmesi de sözkonusu olamaz. O, pratik hayata geçen, maddileşen, netleşen nesneler, yine düşüncelerin mahsulüdür.

Binaenaleyh, zaten işaret ettiğim gibi, kültür kelimesi de tıpkı medeniyet gibi ziraat kavramını ifade etmektedir. Medeniyet malum olduğu gibi Filistin’de Eriha şehrinde başlar. İlk şehirleşme, toprağı ekip biçme, 10 bin yıl önce orada başlamıştır. İnsanoğlu dünyanın her yerinde, tıpkı ilk insanların yaşadığı gibi yaşayan toplayıcı kavimler de dahil olmak üzere, iptidâi kültürler hâlinde yaşıyor. Bunlara bir şey olmuş değil. Afrika, Avustralya insanlarını ziyaret edin; bunlara dair sayısız doküman var, kitap var elimizde; bunların bildirdiğine göre, iptidâiler gâyet mutlu, mesud, müreffeh bir şekilde yaşıyorlar. Bu medeniyete, medeniyetin avantajlarına karşı olmak anlamına gelmez; ama, insanoğlunun kavranılan putlaştırmak hastalığından dolayı görmediği bir şey var benim kanaatime göre; medeniyet, kültür, teknoloji, sadece bir tek yönüyle anlaşılıyor. Bunlar faydalı güzel şeyler de bunların zararı yok mu acaba?

İslâm ülkelerinin en büyük tarihçilerinden biri, İbn-i Haldun üstadımız, iptidâilerin medenilerden her zaman, ahlâkî vasıflar, insânî vasıflar cihetinden, üstün olduğunu (bundan 600 yıl önce o zamanki bilgilerin eksikliğine rağmen) işaret etmişti. O zaman, böyle büyük problemlerle yüz yüze gelmemiştik; bugün teknoloji ve kültür gibi, kültür politikaları gibi sebeplerle, dünyamız büyük problemlerle yüz yüze… Bunlara temas edeceğiz, biraz ilerde; ama, o Ortaçağ atmosferinde dahi, İbni Haldun bu gerçekleri görebilmişti.

Bizim gerçek bir orientationa ihtiyacımız var. Yani, bir insan kendisinin değişen bir dünya içinde öldüğünün farkında değilse, o zaman gerçekleri de objektif bir şekilde algılayamaz. Böyle bir insanın ne geçmişin hatırasına sahip çıkması mümkündür, ne de gelecek için doğru dürüst bir orientation, bir hedef tayin etmesi mümkündür.

Biz yaşayan insanlardan bahsediyoruz, ölülerin bir şey talep etmesi mümkün değildir. Ama bazen unuturuz, bilhassa ben tarihçi olduğum için söylüyorum, tarihçi meslektaşlarım çokça unuturlar, geçmişle çokça uğraşmalarından dolayı. Biz, ölülere hitap etmiyoruz, dirilere hitap ediyoruz; yani, dirilerin meseleleridir asıl olan, onlara çözüm üretmek, onlar hakkında düşünmek, zorundayız. Nedir memleketimizin, insanımızın meseleleri? Bunlar tabiî tarihten geliyor. Ve bunları bir tarih değerlendirmesine, bir tarih felsefesine yaslamadığımız zaman, tarihî hâdiseler bir kargaşa olur, bir kaos olur. Ve hâdiselerin ma’nâsını anlayamayız; etrafımızda ne olup bitiyor, net bir şekilde göremeyiz.

Nitekim sadece politik maslahatlara göre yönlendirilmiş kültür politikaları var, Türkiye’de. Ve bu politik maslahatlar da, bana öyle geliyor ki, artık çoktan eskimiş, demode olmuştur. O gününün politik maslahatı için, kendi kafamıza göre, kavramları eğip bükerek, kelimeleri elastikî bir şekilde kullanarak, medeniyet ve kültür kavramlarını ayırmamız doğru sayılabilir. Ama, bugün pek öyle görünmüyor; yeni fikirler üretmek zorundayız.

Şimdi teknoloji ve teknokratlar modem bir din hüviyetine girmiştir; modem bir “rahipler sınıfı” teşkil etmeye başladılar bunlar. Putlaştırılan bir kavramdır bu: Tamam, ben şahsen bütün teknolojik gelişmeleri elimden geldiği kadar net bir şekilde izlemeye çalışıyorum ve bizim bunların üzerinde durmamız da gerekir. Bugün dünyada enteresan şeyler oluyor. Ama net bir şekilde, 20. yüzyıl insanının anladığı bir şey vardır: Bizim insânî kapasitemizin, vasıflarımızın, aklımızın çok üstünde bir teknolojimiz var… O yüzden, faydalan yanısıra, dikkatli kullanılmadığı zaman, çok da zararlı olabilen bu teknolojiler, belki bütün insanlığı imhâ edebilecek bir tehlike arz etmektedir. Ve biz hâlihazırdaki vasıflarımızla, siyasî organizasyonlarımızla, belki de bu tehlikeleri bertaraf edemeyeceğiz. Bu açıkça görülen bir şey; bugün dünyada, herkes bundan şikâyet ediyor. Yine bir şâir bu teknotratlar için demiş ki:

“Dehân dünya çapında, fezan muhteşem

Fakat kutsal adam, zamânı niçin yenemiyorsun?”

İlim bize her şeyi vaat ediyor; güzel! Hattâ, 19. asırda ilmin dinin yerini alacağına inanan rahipler bile vardı. Bir Fransız rahibi, Ernest Renan “ilim bütün meselelerini halledecek insanların” diye itikad ediyordu, bir papaz olduğu hâlde… Ama yine 19. asır mütefekkirlerinden birinin bir sözü var. Rus mütefekkirlerinden Tolstoy demiş ki: “İlim şarlatan bir simyagerin yaptığı bir altın çubuğa benzer(Eskiden simyagerler vardı, malum Ortaçağ’da, nesneleri altına çevirmeye çalışıyorlardı). Böyle bir şarlatan simyacının yaptığı bir altın çubuğa benzer. Siz ilmi halka, insanlara yaymak istersiniz; okullar açarsınız;(televizyon marifetiyle, kitle iletişimiyle) kitaplarla bunu yaymaya çalışırsınız. Bir de bakarsınız ki, bu altın sikkelerle sahte (kalp) paralar basmışsınız; hiçbir şeye yaramıyor, insanlar bunların gerçek değerini gördüğü zaman, size minnettar olmayacak, size borçluluk duymayacaklardır.”

Birçok 20. yüzyıl mütefekkirleri bu batı teknolojisinin ve ilminin, sadece batıyı değil bütün dünyayı tehdit eden, tehlikeli bir güç hâline geldiğini farketmişlerdir. Meselâ, Cippola’nın “Ekonomi ve Nüfus” adlı kitabı. Meselâ, Christopher Caldwell’in “Ölen Bir Kültür Üzerine Düşünceler.” Meselâ, Spengler’in “Batının Çöküşü” veya Toynbee ’nin eserlerini “Medeniyet Yargılanıyor”u zikretmek mümkün. Bütün tarih filozoflarının üzerinde ittifak ettikleri bir hususiyet vardır; o da şu: batı kültürü ölen, can çekişen bir kültürdür. Ama batı kültürü, son üç asırdan beri, bir ma’nâda silahların gölgesinde diyeyim, kendi üstünlüğünü zorla bütün dünyaya kabul ettirmiş bir kültürdür. Binaenaleyh, batının çöküşü belki bütün dünyanın çöküşü anlamına gelecektir.

Son zamanlarda izlediğimiz, gördüğümüz, bildiğimiz gibi, Mr. Gorbaçov’un faaliyetleri sayesinde bu tehlikeli silahların bir kısmı bertaraf edilebilecek gibi görünmektedir. VARŞOVA PAKTI DAĞILIYOR BUGÜN; BELKİ, NATO PAKTI DA DAĞILACAK. Bunun bize yeni ufuklar açması gerekirdi.

Benim kanaatime göre, biz bugün Avrupa topluluğuna girmek için epeyce gayret gösteren bir milletiz. Adamlar bizi arka kapıdan kovuyorlar, pencereden girmeye çalışıyoruz. Ama, batılı batılıdır, doğulu da doğuludur. Bizim batılı olduğumuz şeklindeki, uzun zamandan beri batılı olduğumuz, batının bir parçası olduğumuz şeklindeki iddiamıza batılılar gülüyor. Latinler’in güzel bir sözü var: “Akıl, insan aklı, ispat edilmeyen şeyi kabul etmez.” Siz istediğiniz kadar “batılıyız” deyin; batılı sizi sizden daha iyi biliyor ve ispat edemezsiniz bunu, batılı olduğunuzu… Şimdi, bu tarihî yanılgılara işaret ederken, meseleyi bir kültür perspektifine yaslamak lâzım bence.

Ben çalışmalarım sırasında herkesçe kabul edilebilir görüşler üzerinde durmayı tercih ettim. Kültür ve medeniyet gibi elastikî kavramların çok münakaşası yapılmış, çok da tenkidi yapılmış; ama, bakıyoruz işte, dünya yüzünde iptidâi kültürler var, soma bir ziraat devrimi var (Tevrat’ta ve Kur’an-ı Kerim’de bu anlatılır. Hz. Adem’le ilgili kıssalar bazı vatandaşlarca ziraatin başlaması olarak değerlendirilmiştir. Filhakika âyetlerde de bu ibare aynen var, ‘Âdem’e, yeryüzüne indikten sonra orada çiftçilikle uğraşması emredilmektedir ve bundan sonra hayatını alın teriyle, eziyetle kazanacağı, insanların birbirine düşman olacağı söylenmiştir. Ben çok net hatırlayamayacağım; ama, “birbirinize düşman olarak yeryüzüne inin” şeklinde idi; âyetin meali hatırımda kaldığı kadarıyla. “Şeytan onların ayaklarını kaydırıp haddi tecavüz ettirdi ve içinde bulundukları (cennetten) onları çıkardı. Bunun üzerine: Bir kısmınız diğerine düşman olarak ininiz, sizin için yeryüzünde barınak ve belli bir zamana dek yaşamak vardır, dedik.” Bakara, 36)

Ziraatin başlaması, (yahut işte batılıların gözü ile daha yüksek bir kültürel seviye iptidâi halklara göre) “medeniyetin başlaması” demek oluyor. Bir sosyal organizasyon, büyük çapta bir sosyal organizasyon, bu sayede mümkün olmuştur. İnsanoğlu (biz bugün de gidip görebiliriz iptidâileri) kendi günlük yiyeceğinin peşinde koştuğu zaman, büyük bir devlet, yahut büyük bir cemiyet hâlinde yaşayamaz. Herkes kendi günlük ihtiyacının peşindedir. Binaenaleyh, bu insanların vergilendirilmesi, insanların işbölümü, şeklindeki şeyler mümkün değil bu şartlar altında. Zaten, bütün iptidâi kavimler (bugün binlercesi yaşıyor yeryüzünde hâlâ) çok küçük gruplar teşkil ederler. Sosyal organizasyon, medeniyet sayesinde mümkün olmuştur. Yani, bu ziraat sayesinde elde edilen “fazla üretim” veya hayvancılık sayesinde. Ama “bu, aynı zamanda, sosyal adaletsizlik anlamına da gelmektedir” diyen mütefekkirler de vardır. Medeniyetin veya ziraat cemiyetlerinin ortaya çıkması 10 bin yıl önce olan bir hâdise. Ve 300 yıllık bir sanayi devrimi hikâyesi var malum olduğu gibi.

Bizim, bir ziraat cemiyetinin sosyal organizasyon bünyesine göre, bilhassa “Timar” sistemine dayanan bir sosyal organizasyon biçimiyle, ‘batı’ ile rekabet etmemiz mümkün değildi. Bu doğru! Yani, bir sanayi cemiyetinin bir ziraat cemiyeti ile savaşması hâlinde, daha üstün silahlara ve teknolojiye sahip olması sebebi ile (değerler açısından daha üstün değilse bile veya daha üstün sayılmasa bile), teknolojik açıdan daha üstün olduğu için, silahların gölgesinde, kendi hakimiyetini kabul ettireceği çok iyi bilinmesi gereken bir şeydir. Tabiî, bu bir hayat-memat mücadelesi olduğu için, biz bu işe, batının ilerlemesine ve bizim geride kalmamıza, bîgâne kalamazdık. Tanzimatçılar da bunu görmüşlerdir.

Ancak, bir şey olmak istiyorsunuz; yani, bir sanayi ülkesi olmak istiyorsunuz. Bir şeyi olmak istemek başka, “olmak” başka! Mantıkta bir kaide vardır: “Propter hoc ergo hoc” derler; yani, “şu bundan önce olduğu için bunun sebebi sayılmaz.” Tarihçilerin çok yaptıkları bir hatadır bu: “Şunlar olmuş” efendim, binaenaleyh, şu şu neticeler doğmuş” diye. Ama bizim batılı olmak istememizle batılı olmamız farklı şeylerdir.

Biz aşağı yukarı son elli yıl zarfında sanayileşmeye geçmiş bir ülkeyiz. Yine de, bu maddî unsurların yanısıra, kendi kültürel değerlerimizi tamâmen terkedip batılı bir millet olmuş değiliz; batılılar da böyle kabul ediyorlar; esasen, gerçek de budur. Biz kendi kendimizi “biz batılıyız” diye kandırmakla gerçekler değişmeyecektir. Şimdi bir “sanayi cemiyeti” olmuş sayılırız. Ama, yine demin ortaya koyduğum perspektife göre konuşalım. Bugün, hattâ sayın Kültür Bakanının ifadesiyle, “Bilgi Toplumu”na, bazı başkalarının ifadesiyle, post-industrialism (“mass media” demeyi tercih edeceğim ben buna, “kitle iletişimi” toplumu), Sanayi Ötesi veya Sanayi Sonrası Toplumu demişler; (İşte, Japonya ve Amerika örnekleri var) hattâ, bazı mütefekkirler “medeniyet sonrası”na geçtiğimizi söylüyorlar.

Yani, biz şimdi neredeyiz? Biz, bir sanayi toplumuyuz; yakın istikbalimizde, eğer başarabilirsek böyle bir teknolojiye sahip olmayı, Amerika gibi bir sanayi-ötesi toplumu olmak var. Peki ama, bu arzu edilecek bir hedef midir? Yani, “orientation”umuz doğru mudur gerçekten?

Nabi Avcı diye bir arkadaşımız “Enformatik Cehalet” diye bir kitap yazmış: Bu söz bana Neyzen Tevfik’in bir mısrasını hatırlattı. Neyzen Tevfik demişti ki:

“Okutur cahili echel ederiz!”: Biz mekteplerde cahilleri okutup en cahil kişiler yapıyoruz.

Bugünkü pozisyonumuz ise şöyledir; bugün biz insanlara televizyon seyrettirip, bu “echel”leri “ebleh” yapıyoruz. Yani en cahil insanlan alıp, en budala insanlar hâline getiriyor, ebleh yapıyoruz. Cahilin ilim sahibi olması ve hattâ delilerin bile akıllanması mümkündür; belki bir deli tedavi edilir, akıllanır; ama aptal bir insanın iflah olmasımümkün değildir. Yani, aptalın hiçbir zaman akıllanacağı yoktur! Biz insanları aptallaştıran bir kitle kültürünün etkisindeyiz. Yani bu ya industrialism denen, yahut Mass-medianm kontrolündeki, Sanayi Sonrası Toplum denen, “bilgi toplumu”, birçok cazip, büyük teknolojik özellikler taşımaktadır. Ama, pek çok menfî özellik de taşımaktadır.

Hattâ, insan şahsiyeti açısından bile örnekler verebiliriz: Fazla akademik olmak istemiyorum; tiplemeyi yaparken, sosyal psikologlar derler ki: Gelenekçi Toplumlar, Sanayi-öncesi Toplumları (ziraatçı veya hayvancı) “otoriterian” karakter tipi’ni geliştirirler; Sanayi Toplumlan autonom karakter tipi’m yetiştirirler.

Bir Amerikalı sosyologun ifadesine göre, bu Amerikan cemiyeti ise “other-directed” denen bir tipi yetiştiriyormuş. Ben bu tipi gittim, gördüm, yaşadım ve biliyorum. Güzel örnekler de verebilirim. Bu tip kitle iletişim araçlarının kontrolünde, kendi fikir ve inancı bulunmayan, şahsiyetsiz bir tiptir. Mass media kulağına ne fısıldarsa, ona göre davranır. Gerçi bu tipin sevimli özellikleri de vardır. Böyle olduğu için, herkesin paylaştığı ve o sıralarda moda olan kanaatleri paylaşan bir tip, kimseyi rahatsız etmiyor. Bu tiple kolay iletişim kurulabilir; ama, bu tipin kendi şahsiyeti yoktur. Menfaatlerinden başka bir hedefi de yoktur. Bunu da göz önüne almak lâzımdır. Yani insan karakterini dahi etkilemektedir bu gelişmeler. (Günümüz Aydınlarıda bu şekildeler. Siyasîler ortaya bir laf atıyor. Mal bulmuş gibi üzerine atlıyor. Y)

Şimdi teknoloji dediğimiz, ilmin pratiğe yansıyan yönü. Marx efendi, hâdiselerin belirleyicisi olarak ekonomiyi göstermişti. Bu birçok tarihçiyi de etkilemiştir. Ancak, aslolan; kültür ve teknolojinin karşılıklı münasebetleridir gibime geliyor; bilim ve teknolojiyi yaratan şey de kültürdür; o kültürel birikimdir. Bunlar tabiî karşılıklı etkileşim gösteren vâkıalar ve teknolojinin bir cemiyeti değiştirmemesi mümkün değildir. Antropologların verdiği bir misal vardır. Onlar “insan elini ve başparmağını kullandığı andan itibaren; baltayı (taş baltayı) yaparken düşünmeye bağlamıştır” derler. Yani, kullandığınız teknoloji size birtakım fikirleri telkin eder. Meselâ sanayi teknolojisinin insanlara ateizmi ya da dinsizliği ve materyalizmi telkin ettiği çok iyi bilmen bir şeydir. Sorokin, Çağdaş sosyoloji Teorileri’nde, ‘makinalaşmanın insanları nasıl dinsizlik istikametine doğru götürdüğünü’ güzelce anlatmıştır. Çağımızda insan hayatının gittikçe makinalaşması ve böyle parçalanmış, değerleri olmayan, bir hayat yaşamamız, bazı mütefekkirleri ümitsizliğe düşürmüştür. Pek çok misal saymak mümkündür. Hattâ, şâirin biri demiş ki:

“Eskiden Hıristiyanlar haça inanır, haça güvenirlerdi.

Şimdi elektrik dinamosunun gücüne itikad ediyorlar”

Demek ki bir şeye itikad etmek lâzım. Yani, sular yokuş yukarı akmaz; seviye farkı, kanununa itaat eder; suyun yokuşa, yukarı tırmandığım gören var mı? Tabiî ki, tarihî gelişmeler, “tarihî kader” diyelim tabiri caizse, insanoğlunu bir yerlere sürükleyip götürüyor. Biz de nehrin içindeyiz ve biz de bir yerlere gidiyoruz; bulunduğumuz konumdan bakıyoruz olaylara, insanlara; yani bizim meseleler hakkındaki ve dünyadaki olaylar hakkındaki fikirlerimiz, kendi pozisyonumuzun telkin ettiği fikirlerdir; kendi görüş açımızın telkin ettiği fikirlerdir. Bunda modem iletişim araçlarının büyük bir rolü var.

Müslümanların da bu noktaya iyi dikkat etmelerini ben arzu ederim şahsen; yani, müslümanların ben çocukluğumdan beri şikâyetlerini dinliyorum;

efendim, Yahudiler şöyle,

Yahudiler böyle!

Yahudiler’in usulleri,

Yahudiler dünyayı yönetiyorlar!

Peki ama, dünyayı neyle yönetiyorlar?

Yahudiler dünyayı, bütün haberleşme araçlarına hâkim olarak yönetiyorlar. Yani, bu ülkelerin büyük televizyon şirketleri, büyük yayıncılık şirketleri de Yahudiler’in kontrolünde olduğu için, Müslümanların böyle bir faaliyeti görülmüyor; bu çapta bir faaliyeti görülmüyor en azından. (Şimdi ise bu işe el attılar ancak kendi cemaat propagandasından öteye geçmiyor.)

Bakınız, derler ki, Hitler Avusturya’yı radyo ile fethetti. Sadece radyo kullanarak. Bu propagandanın gücüyle… İnsanoğlu lisanın ve kavramların çok etkisinde kalan, kolayca beyni yıkanabilen, bir varlıktır. Buna dikkat etmek lâzım. Yani dilin dahi, en hususî varlığımız olan dilin dahi, faydalı yönleri olduğu kadar zararlı yönleri de vardır. Dilin bazı kavramlarını ideolojik çerçeveye sokarsanız, onları tartışılmaz hedefler olarak gösterirseniz bizim bu “batılılaşma” çağdaşlaşma örneğinde olduğu gibi; insanların beynini öyle yıkarsınız ki artık size karşı çıkmaya kimse cesaret edemez. Savaş hâlinde bile, Hitler örneğinde işte gördüğümüz gibi, size silah çekmeye bile gerek duymadan adamcağız teslim olmuştur. Yani, işte Avusturya Almanya’ya teslim olmuştur, radyonun propaganda gücü sayesinde.

Biz bugün bu kitle iletişim araçlarının kontrolüne girmeye başladık. Hattâ aktüel bir haberdir: İşte, Tunca Toskay Almanya’da TV vericisi kuracakmış, Türkiye’ye yayın yapacakmış. Tabiî Türkiye’de olmadığı için Türk kanunlarına tabi olmak da gerekmiyor; izin almak da gerekmiyor, diye bazı münakaşalar oluyor. (1989 Yılında)

Şimdi bizim sahip olduğumuz teknoloji, hakîkaten tehlikeli ve boyutları iyi bilinmesi gereken bir teknoloji. Bugün dünyada çok garip şeyler oluyor. Ve dünyanın nizamı, politik nizamı, eskimiştir; sınırlar aşınmıştır. Devlet sınırları aşınmıştır. Öylesine silahlar var ki insanoğlunun elinde, bütün insanlığın elbirliği yapıp bu silahlan yok etmesi gerekiyor. Bu teknoloji dünyayı öylesine kirletmiş, öylesine yaşanmaz bir yer hâleline getirmiş ki, böyle bazı çevreci grupların yaptığı gösterilerle bu işin altından kalkılması mümkün değildir. Bütün dünya milletlerinin el ele verip bu işten kurtulmaya çalışması lâzım. Yani teknolojiyi dizginleyecek şeyler lâzımdır.

Hattâ, benim okuduğum dergilerin birinde, bir yabancı dergide, AİDS virüsünün bile genetik teknoloji deneyleri yapılan (yani mikrop üreten, silah üreten yerler var, bugün canlıların, mikropların bünyesine müdahale etmek suretiyle biyolojiki silahlar yapılıyor) bu laboratuvarlardan birinden kaçtığı iddia ediliyor. Zavallı yeşil maymunlann sırtına yükleyerek işin içinden sıyrılmaya çalışıyor Amerikalılar. Yani, bugün insanoğlu hayatın sırlanna müdahale eder hâle gelmiştir. Bugün öyle garip şeyler oluyor ki, kıyamet de bu işten kopacak gibime geliyor. Genetik mühendisleri oturup genleri, mikropları, çeşitli varlıkların irsiyet hususiyetlerini, birbirine karıştırıp değişik yaratıklar çıkarmak gayreti içindeler ve bunda da mikrobik organizmalarda büyük çapta başarı göstermiş bulunuyorlar maalesef ve hükümetler bu işin gizli tehlikelerini bildiği için hattâ bunların bütçelerini kısıyorlar, fazla araştırma yapmasınlar diye. Batıda oluyor bunlar…

Bugün süper-conductivite denen bir şey var, süper iletkenlik diye bir şey; bizim bu kullandığımız âletlerin, teknolojinin enerjisini temin eden şeyler, meselâ elektrik, nakledilirken büyük oranda zayi oluyor. Buna dair Cipolla’nın “Ekonomi ve Nüfus” kitabında güzel örnekler vardır. Yani, biz bir enerjiyi kaynağından alıp işe dönüştürünceye kadar, onu büyük oranda zayi ederiz. Bakın, kömürle elektrik ürettiğimizi farzedelim. Kömürü madenden çıkaracağız; onunla suyu ısıtıp buhar yaptıktan sonra, buhar tribününde elektriğe çevireceğiz. Elektriği de tellere naklederken tekrar zayi ederiz. Yani Cipolla’nın yaptığı bir hesaba göre, aklımda kaldığına göre, % 10 civarında idi verimlilik oranı; % 90’ı ziyan olur. Halbuki bugün elektriği iletirken hiç enerji ziyan etmeyen âletler geliştirmeye çalışıyorlar. Bundan 10 yıl önce bu hayaldi. Ama geçen yıl bu işi başardılar. Yani öyle garip şeyler oluyor ki, bunların dünyayı çok büyük ölçüde değiştireceği kesindir. Bu değişmenin bizim aleyhimize olacağı da çok kesindir.

Yani biz bu gelişmelere bigâne kalmak istemedik zaten, politikamız da, devlet politikamız da bu değil. Başından beri, ta Tanzimat’tan beri. Ama bir şey olmak istemek başka, olmak başka. Kendi kafanızı çalıştırıp bir şeyler üretmek zorundasınız; gerek kendi kültürümüzü yenilememiz açısından, gerekle batı kültürünü taklit etmemek açısından. Fikirleri olmayan insanların hayata tatbik edebilecek herhangi bir pratikleri de, teknolojileri de olamaz.

Yeni birtakım teknolojiler üretiliyor. Doğru, biz efendim alıyoruz işte, “Batıda ne yapılmış televizyon, getirin bizim eve de bir televizyon.” Güzel getirdik, fakat dilini anlamıyoruz ve yanlış kullanıyoruz. Bir Amerikalı Afrika’ya safariye gitmiş. İlkel kabileler arasındayken nereden bulmuşsa, bir New York Times gazetesi bulmuş; başlamış borsa listelerini incelemeye. Sütunlar sayfalar dolusu hisse senedi rakamları… Yerliler adama bakmış, bakmış ve sonunda gazeteyi satın almaya talib olmuşlar… Adam demiş ki, “okumayı bilmediğiniz İngilizce gazeteyi ne yapacaksınız, ne işinize yarar?” Demişler ki “bu herhalde çok kıymetli bir göz ilacı olsa gerek; sen böyle saatlerce oturup kımıldamadan buna baktığına göre!…” Yani farklı kültürler birbirlerinin dilinden pek anlamazlar; teknolojiyi taklid etmek başka, doğru kullanmak başka.

Bir de, ben bakıyorum, gördüğüm kadarıyla, bugüne kadar üretilen teknolojilerin hepsinin bilâ-istisnâ (meselâ kitapların bile) zararı vardır. Çoğunlukla putlaştırılan kavramlardan biri de budur; kitap okumak iyidir diye. Her şeyin, her yeniliğin, birtakım avantajları yanı sıra birtakım riskleri de getirdiği vâkîdir. Çok eskiden beri, iptidaî kavimlerde “şifahî eğitim” vardı. Medeniyetin büyük bir bölümü boyunca, 300 yıl öncesine gelinceye kadar, “mektebe bağlı bir eğitim” vardı. Matbaanın, gelişmesiyle kitaplar yayıldıktan sonra, dinsizce fikirler de yayılmıştır. Fransız îhtilâli’nin kaynaklarından biri, ateistlerin fikirlerini kitaplarla yayınlamaları olmuştur. Mektep, daima otoriterdir ve gelenekçidir. Bugün bu eğitim tarzının da ötesinde, kitle iletişim araçlarıyla yönlendiriliyor insanlar. Yani, televizyon için Amerikalılar “aptal kutusu” derler. Dediğim gibi, biz zaten “belki de cahil olan birtakım kitleleri bir de üstelik aptallaştırmak” gibi bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Bugün bakıyorum (yani benim kendi ilgilerim, kendi zevklerim herkesi bağlamaz ama) yaşlı başlı insanlar, futbol maçlarından bahsediyorlar. Sanki gençtirler, onlar da oynayabilirler veya bundan zevk duyabilirlermiş gibi.

Peki ne oluyor? George Orvell’in çok güzel bir makalesi vardır, “Spor Üstüne” diye. Bu yazı Konya’da çıkan dergilerin birinde de yayınlanmıştır. Aslında bu sportif faaliyetlerin söylendiği gibi “güzel yanlan“ yoktur. Bilakis insanlar arasında “kin ve nifak tohumlan“ ekmekten başka bir işe yaramaz. George Orwell gâyet güzel göstermiştir bunu. Yani, aslında bunlar insanları “düşünmemeye programlama”nın yoludur. Ben Amerika’da iken gördüm; insanların kafaları nasıl kanştırılıyor… İnsanları robotlaştırmak mümkün! Vaktiyle Naziler’in yaptığı gibi, bugün Japonlar’ın yaptığı gibi.

Çok hevesleniyoruz teknolojik gelişmeye; ama, yine belki siz de seyrettiğiniz; Japonya’da işçiler, fabrika marşları söyleyerek işbaşı yapıyorlar. Tıpkı, bir Nazi sisteminde olduğu gibi. İnsanların robotlaştırılması veya bir karınca cemiyetinin kurulması, insan şahsiyetinin yok edilmesi, arzu edilir bir şey değildir. Yani gelişmenin bedeli, insanın insânî haysiyetinden, vakarından vazgeçmesi olmamalıdır.

Bu insanoğlu için ilk ortaya çıktığı zaman için diyorlar ki; 500 bin yıl önce olmuş bir vaka. Efendim antropologlara göre, bu tekâmül nazariyelerini falan kabul etmediğimiz takdirde, bildiğimiz gibi insanoğlu 500.000 yıl önce ortaya çıkmış. “Homo Sapiens” insan, bu bilen insan, somadan “Homo Faber” oldu. Yani bir şeyler yapan insan, üreten insan, teknoloji üreten insan. Ancak bu yine batılılann literatüründen vereceğim misali, çünkü cazip geldi. Pandora’nın kutusunu açmaya benziyor. Yunanlılar’ın esatirinde (İlk zamanlara ait uydurma hikâyeler. Masallar. Mitoloji. ) böyle birşey var, Pandora diye bir şey varmış efendim, bir zat varmış; onun bir kutusu varmış; bütün kötülükler onun içindeymiş. Kutunun kapağını bir sefer açtmız mı, bütün kötülükler dünyayı istilâ ediyor. Yani insanoğlu, başlangıçta belki yavaş yavaş 300 yıldır gittikçe hızlanan bir şekilde, teknoloji cinini bu kutudan dışarı salıvermiş bulunuyor ve bunun bizi sürüklediği âkıbeti bilmiyoruz.

Biz televizyon karşısında oturup, akşama kadar kendisine takdim edildiği şekilde, “dünya olaylarını yorumlanmış biçimde” izleyen ve vakit öldürmekten başka hiçbir düşüncesi olmayan, birtakım “aptal emekliler cemiyeti” mi yaratmak istiyoruz?

Sanayi devrimine gelinceye kadar ani ölümler olurdu, salgın hastalıklar olurdu vebâ hastalığı gibi. Vebâ hastalığı bir gelirdi insanlar dağlara kaçardı. Tarihçiler derler ki her 15 yılda bir İstanbul’a vebâ hastalığı gelirmiş, halk dağlara kaçarmış, vebâ hastalığına yakalanmayalım diye. Kara veba denilen meşhur hastalık 13. asırda Avrupa nüfusunun 3’te 2’sini götürmüştür. Yani böyle salgın hastalıklar ve benzeri tabiî afetler yüzünden insan nüfusunun bir dengesi vardı. Doğum oram ile ölüm oranı arasında bir nisbet vardı. Şimdi doktorlarımız sağ olsunlar hastalan tedavi ediyorlar, gerçi bu işi de tenkit edenler var: Yani fakirleri deney tahtası yapıp, efendim fakirleri öğrenmek için kullanıp, zenginleri tedavi ettiklerini söyleyenler de var. Ama insanları velev ki felç hâlinde olsa dahi öldürmemek için ellerinden gelen gayreti gösteriyorlar. Her ne hâl ise, eskiden çok basit bazı hastalıklardan bir sürü insan ölürken, doğum ve ölüm değiştiği için bugün insanlık bir de nüfus artışı problemi ile yüz yüze.

Bugün dünyanın nüfusu 5 milyardır. Aslında bu nüfus tabiatın dengelerini alt üst eden başlıca unsurdur. Bu çevreci vatandaşlar konuşuyorlar; ama bunun için dünya çapında bir organizasyon lâzım, yani insanlığın el birliği ile hareket etmesi lâzım ki, bu da bugünkü politik strüktürle pek mümkün değil. Zaten bugünkü politik yapının eskimiş olduğunu (teknolojiye göre) söyleyişimizin sebebi de bu. Bir kere dünya çapında tedbirler alınmadıkça bu iş önlenemez.

Geçende ben televizyonda dinledim. Bir yöremizin belediye başkanı diyordu ki, efendim biz işte 700 dekarlık bir sanayi bölgesi ayırdık, yani 5 dekarda şey için ayırmışlar: Farazâ her evlenen çift bir ağaç dikecek. Küçücük kazada kaç kişi evlenecek, her birinin diktiği ağaç kaç dekar olacak? Zaten ayırdıkları yer 5 dekar, sanayiye ayırdıkları yer 700 dekar. Bu bir mecburiyettir. İnsanoğlu çoğalacaksa tabiatın diğer unsurları sahneden çekilecektir.

Ama bugün iyice öğrendiğimiz bir şey var; o da şu: Tabiatın kendi içinde bir dengesi var. Bu teknoloji dengeyi altüst ediyor. Binaenaleyh,

bugün yediğimiz balıkta kurşun var mı?

İçtiğimiz suda bilmem ne var mı?

Efendim geçen gene televizyonda söylüyordu. Midye yiyormuş vatandaş, içinde “cadmium” birikiyormuş; cadmium denen maden biriktiği için, insanlar öyle tehlikeliymiş, şöyle tehlikeliymiş: yediğimiz yiyecekten, içtiğimiz sudan, nefes aldığımız havadan zehirleneceksek nasıl yaşayacağız? Bu sanayi teknolojisinin sonucudur.

Ve bu arada daha temiz teknolojiler üretmek şeklinde Batılılar’ın kendilerine göre programları var. Yani işte güneş enerjisinden istifade edelim, işte efendim başka enerji çeşitleri bulalım, nükleer enerjiden vazgeçelim de yerine füzyon enerjisi koyalım gibi tasavvurları var. Bu tasavvurları ne ölçüde gerçekleştirebilecekler, bilmiyoruz. Ama her hâlükârda her çeşit teknolojinin getirdikleri yanında götürdüklerini de hesap etmek lâzım. Fakat bu teknokratlar bu işleri yapıyorlar, tabiî ki kimsenin dünya çapında bir plân ve program yapma yetkisi yok, gücü de yok. Ben böyle şeyleri söylesem bile, yani bütün dünya beni dinleyecek değil, bir dünya devleti de yok, gücü de yok. Bugün dünyanın da dünya devletlerinin de, bu tip menfaat mücadelelerinde anlaşması bugüne kadar vâkî değil, bundan sonra olacağını da sanmıyorum.

Demek ki teknolojinin kültürden doğma ve insanın hayatını yönlendirme gibi bir özelliği var. Ve bu kültürel meselelerin ya da efendim teknolojik gelişmelerin insanlığı bir yerlere sürükleyip götürdüğü anlaşılıyor. Ama bu “nereye gidiyoruz?” sualini getiren bir gelişme. Efendim biz vaktiyle demişiz ve o zamanlarda bu tehlikeler meydanda değildi ya.

Efendim biz batılılaşacağız, batı medeniyetinden olacağız; efendim biz buna rağmen kendi şahsiyetimizi de reddetmeyeceğiz. Yani kendi kültürümüzü, kendi değerlerimizi terk etmeyeceğiz. Yani geride ne kalıyor, bu gücümüze gitmiş tabiî. Kendi değerlerimizden kendi kültürümüzden de vazgeçmeyeceğiz. Binaenaleyh kültürle medeniyet ayrı şeyler demişiz, işimize öyle gelmiş, batı medeniyetine geçeceğiz. Müslüman olarak da kalacağız, Türk olarak da kalacağız. İyi de bunlar birbiriyle uymaz. Yani hem batı medeniyetine gireceksiniz, hem de kendi kültürünüzü muhafaza edeceksiniz. Bu arada da gittiğiniz yol bugün teknolojinin cazibesi sebebiyle tehlikelerini de pek bilmeksizin şuursuzca tutulmuş bir yol.

Yani teknolojiyi yahut ilmin bu pratik hayata yansıyan tezahürlerini inkâr mı edelim? İşte vatandaş televizyon yapmış, uçak yapmış, bunlar hep göz kamaştıran şeyler ve başarılar, insan aklı adına. Ama bunlar insanın mânevî ihtiyaçlarını tatmin etmez, bilâkis bunlar insanda hırs, tamah, bilhassa maddî ihtiyaçlar uyandırır ve aynca insanoğlu bu teknolojinin bugün büyük ölçüde tehdidi altında. Yani biz bugün bir dönüm noktasındayız.

Kenneth Boulding diye bir vatandaş “Yirminci Asrın Mâ’nâsı” diye bir kitap yazmıştı. Erol Güngör de tercüme etti. Bu kitabında Boulding, “Bugünkü Amerika’da ve Japonya’da böyle sanayi ötesindeki (ya da bilgi toplumu yahut ne derseniz adına) bu gelişmiş ülkelerdeki hâdiseler bir büyük geçişin olduğunu gösteriyor. Bu geçiş medeniyet sonrasına doğru bir geçiştir.” diyor.

Tabiî medeniyetin de dediğimiz gibi putlaştırılmış olmaması lâzımdır. Faydalı yönleri var, zararlı yönleri var, insan haysiyeti bakımından medeniyet dediğimiz şey şehirlerde oluyor. Şehirlere bir dikkat edin, hele hele büyük şehirlere bir dikkat edin. Metropolitan hayatı daima, tarih boyunca, şöyle olmuştur: Bir sürü iki yüzlü insan, ahlâksızlık, sefahat, kokuşmuşluk, Bizans tefessühü, çürümüşlük. Yani büyük metropollerde bu vardır. Bir yerleşim bölgesi ne kadar küçükse o kadar temizdir. Eğer Konya’nın nüfusunu 3 milyona çıkarırsanız 5 milyona çıkarırsanız, Konya’daki bugünkü vasatı bulamazsınız. Ve çok iyi bilinen bir gerçektir: Büyük şehirlerin getirdiği gerek maddî, gerekse mânevî bozulmaları önlemenin hiçbir çaresi yoktur. Bir sürü problem getirecektir.

Hattâ Desmond Moris şehir hayatını hayvanat bahçesine benzeterek “İnsanat Bahçesi” diye bir kitap yazmış. Şehirde yaşayan insanların çeşitli anormal davranışlarını hayvanat bahçesinde kafese kapatılan hayvanların gösterdiği anormal davranışlara benzetiyor. Yani medeniyetin kötü yönleri de var.

Ama, “medeniyet sonrasına geçiş” de ne demek? Bugün, bugüne kadar bilinen sosyal organizasyon biçimimizin, yani cemiyeti düzenleme biçimimizin medeniyet adı altında bilinen sosyal ve politik strüktür’ün (yapının) eskidiğini söylüyorlar. İnsanlar diyorlar ki, “artık biz bu medeniyet denilen belâdan kurtulmalıyız.”

Yani niçin kurtulmalıyız? Bir sürü avantaj getiriyor bize. Rahat, konfor, efendim bir sürü âlet edevât. Güzel de, en basitinden bir deodorant bile dünya atmosferini parçalayabiliyor. Beyefendiler, sanki insanlık kuruldu kurulalı, efendim sanki ter kokusu olmazmış gibi, bir deodoranttan vazgeçmiyorlar. Bütün ülkeler birleşseler, el birliği edip, deodorant i’mâlini yasaklayamıyorlar. Azaltmaktan bahsediyorlar. Gazetelerden okuduğumuz gibi; en basit şey, öyle çok önemli şey değil. Hayatî bir şey de değil.

İnsanın ihtiyaçları vardır; yaşamak ihtiyacı vardır. Ama birinci ihtiyaç, asgarî ihtiyaçlardır, yaşamak ihtiyacıdır. Hayatı tehdit ediyor bu getirilen konfor, lüks veya maddî kazançlar.

Her şeyden evvel, her şeyden daha önemli olan, bizim yaşama hakkımızı tehdit ediyor ve bunun tek tek devletlerin alacağı kararlarla önlenmesi mümkün değil.

Kültürel bakımdan dahi bizi, değerlerimiz açısından, manevî değerler açısından sürükleyip götürdüğü yönün de, hiç sevimli yanı yok. Bir kere sanayi toplumunun insanları dinsiz yaptığı ispatlanmıştır. Ama bunun yine sevimli bir yanı vardır. Sanayi toplumunun insanları, batı toplumunun insanları ciddi, inançlı, farklı inançları olsa bile, hattâ ateizme de inansa, materyalist de olsa, sağlam inançları olan, prensipleri olan bir tiptir. Hattâ sömürgecilik tarihi bunu ispatlamıştır. Batılılar her gittikleri yere kendi kültürlerini zorla aşılamaya çalıştılar. Çünkü batılılar kendilerinden emindiler; kendi yaptıklarının doğru olduğunu düşünüyorlardı. Sömürgecilik tarihi bunun yanlış olduğunu ispatladı. Ama henüz Türkiye için demeyim ama bu ileri teknolojinin bulunduğu ülkelerde, bugün ortaya çıkan insan tipi şahsiyetsiz bir insan tipidir. Hiç bir îtikâdı, inancı bulunmayan bir insan tipi.

Ben uzun zaman batı neşriyatına abone oldum. Time dergisini izledim, görüyordum: Amerikalılar, meselâ bir konuşmasında, açık oturumda gafil bulunmuş, önceden hazırlanmadığı için hazır olmayam söylemek zorunda kalmış olan Reagan için; diyorlar ki; Biz bu Reagan’ın aptal olduğundan şüpheleniyorduk, şimdi konuşunca şüphemiz kalmadı, kesin aptal bu adam”. Bunu Amerika’nın en yaygın dergilerinden Time yazıyordu. Ama Amerikalılar gene de bu adamı seçiyorlardı. İki devre başkanlık yaptı. Biliyorsunuz. Peki niye seçiyorlardı?

Çünkü oralarda reklamcılık yoluyla imaj yaratma denen ve kitlelerin motivasyonu şeklinde, bütün bu neşriyatın, kitle iletişim araçlarının kontrolündeki insanların yönlendirilmesi şeklinde, son derece kuvvetli teknikler var. Ve Reagan’a ve hattâ bile bile, “canım babacan bir adamdır, aptal maptal ama” diyerek oy verenler var Amerika’da. İşte “İrangate skandali” nda gördük. Muavinleri ne naneler yemişler, Raegan efendinin haberi yoktur, olup biten işlerden hiç haberi yok adamın. Aptal olduğu Amerika’da meşhur olmuş ama bütün Amerika’da en popüler başkan olmuştu. (Aynı şeyler bizde olmuyor mu?)

Neden popülerdi? Çünkü bu kitleleri yöneten Mass medya öylesine etkili, televizyonu, efendim, neşriyat dünyası, kitapları, gazeteleri, hepsi de Yahudi kontrolünde ya, o da ayrı bir hikâye. Efendim bu insanları istediğiniz istikamete, tabiri caizse, afedersiniz boynuna yular takmış gibi çekip sürüklüyordu. Bu tip bir insan makbul bir insan değildir. İnsan vakarı ve haysiyeti açısından böyle bir gelecek arzu edilemez. Bizim geleceğimiz bu olmamalıdır.

“Çözüm yolu üretmiyorsun” diyorlar bazıları. Bu tip tenkitler yaptığımız zaman bana bazı arkadaşlar, “doğru bunlar ama ne yapmak lâzım? Yani bu tenkidler yerinde, güzel; ama, çözüm yolu teklif etmiyorsunuz” diyorlar. Doğru. “Yani belki kendi oryantasyonumuzu kendimiz tesbit etmeliyiz: Bulunduğumuz mevkii, gitmemiz gereken istikameti kendimiz düşünmeliyiz, kendimiz karar vermeliyiz.” derken belki çözüm üretmiyorum ama bunun taklit yoluyla mümkün olamayacağını söylemek bence yeterli bir çözüm. Yani oturup, bütün milletin meselelerini de bir tek insanın sırtlanacak hâli yoktur. Biraz da oturup diğer insanlar çözümlesinler.

Efendim, “Batıyı taklit etmekten ve kendi geçmişimizi taklit etmekten vazgeçmek” bir formüldür; bu formülün içinde, yeni fikirler gerekiyorsa, kendimize göre yeni teknolojiler üretmek fikride vardır. Ama bunu tabiî ki cemiyet yapar: İnsanlar tek başlarına o kadar önemli yaratıklar değildir, tek başlarına bir şey yapamazlar. Tarihçilerin böyle hatâları vardır, falan işi filan, Türkiye’nin bütün gelmiş, geçmişini falanca vatandaş yapmış. Olmaz, kimse tek başına bir şey yapamaz.

Netice olarak, tarihî bilgi ve tecrübelerimize dayanarak, yeni bir “orientation” tesbit etmemiz gerekir, diyorum. Ve bu sayede ortaya konacak fikirler ve kültür hayatının pratik hayata yansıması olarak; “kendi teknolojimizi kendimiz üretmemiz gerekir”. (Şimdilerde herşey dışarıdan olunca) 

Kendi geçmişimizi veya batıyı, yahut başkalarını taklid ederek bir yere varamayız.

“Fikrî açıdan yaratıcı olmalıyız ki, yeni bir kültür ve kendi tercihlerimiz ve orientationumuza göre yeni ve istediğimiz gibi bir teknoloji üretmemiz de mümkün olsun” diyorum.

Kaynak

Prof. Dr. ŞAHİN UÇAR KÜLTÜR, TEKNOLOJİ VE SANAT YAZILARI, Şule Yayınları Ağustos 2012 İstanbul,  (s. 34-57)

 

 

İSLÂM DEVLETİ GERÇEĞİ

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem bir Devlet kurucusu değildir. Emevi Halifesi Ömer b. Abdilaziz’in (Herkesin müslüman olması sebebiyle vergilerin azalması ve hâzinenin boşalmasından şikayet eden Mısır valisine cevâben) dediği gibi,

“Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem, Peygamber olarak İslâmiyet’i teblîğ etmeye gelmişti, vergi toplamaya değil!”

Medeniyet ve devlet hakkında yapılan yorumlara göre, siyasî/sosyal organizasyon olarak “Devlet” işbölümü neticesinde doğan sınıflaşmanın sonucu olarak (fakat zorla, yani polis gücüyle) vergi toplayan ve tegallüb esasına dayanan bir kurumdur.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve selleme böyle bir şeyi isnâd etmek, bir çeşit iftira olur bizce. Ancak, Dört Halife çağındaki kurumlaşma için Devlet tabiri kullanılabilir. Fakat, esasen Peygamberin idealleri ile değil, tarihî zaruretlerle ortaya çıkan bu Hilâfet kurumu, on- beş yıl içinde ihtilaflara yol açmış ve ancak otuz yıl kadar yaşayabilmiştir. (M. 632-661).

Müslümanların Peygamberi ideal bir Devlet’in kurucusu gibi görmeleri ve Hilâfetin Türkiye Cumhuriyeti tarafından ortadan kaldırıldığını düşünmelerine gelince, bu yanlış bir tefsirdir. Peygamber Hicretten sonra Yesrib’de, aynı zamanda siyasî bir güç olacak sonuçları ile birlikte, bir mü’minler cemaati tesis etmiştir.

Pekâlâ, Peygamber Medine’sini (Medinetü’n-Nebî; Peygamberin Şehri) kurmuştur. Diyelim ki, Dört Halife devri dahi, her ne kadar sahabe arasında o devirde bu hususta ihtilaflar mevcut bulunmuş ise de, tartışılamaz biçimde bir “İslâmî rejim” modeli teşkil etsin. Ancak, o sistem de yürütülememiş ve çok kısa bir zamanda çökmüş; yerini, bildiğimiz beşeri mülk (saltanat) almıştır.

Şu halde, Miladî 661’den beri, İslâmî ideallere göre bir yönetim biçimi (yahut her ne kadar İslâmiyet’e saygılı olsa da, yüzdeyüz İslâmî bir siyasî pratik) tarihte mevcut olmamıştır. Zaten müslümanlar, «ideal toplum modeli» olarak, bu tarihî/pratik tatbikatı değil, Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin kendi Asr-ı Saadet’ini görmektedirler. O günden bugüne kadar, muhtelif müslüman devletler mevcut olmuş, bir İslâm medeniyeti gelişmiş ve yaşamış; ancak, gerçek bir İslâmî rejim uygulanan bir teokratik devlet, yahut “İslâm Devlet”i mevcut olmamıştır. Gerçi müslüman hükümdarlar, teorik olarak teşri (kanun yapma) hakkına sahip değildiler ve “kanun Peygamberin getirdiği Şeriat’tir” denilmiştir; hatta müslüman devletlerinde şeriat tatbik dahi edilmiştir, ancak yönetim meseleleri dışında! Her ne kadar Sünnî teori (Mâverdî’nin el-Ahkâmu’s-Sultaniye’si gibi) bu hali meşru ve tabiî birşey gibi göstermeye gayret etmişse de, bunun mevcut statüko’yu meşrulaştırmaktan ibaret olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

 

Kaynak

Prof. Dr. ŞAHİN UÇAR Tarih Felsefesi Açısından-İSLÂM’DA MÜLK VE HİLAFET Medine’yi Yeniden Kurmak 1996, İstanbul, (s.136-137)

 

 

İSLÂM ÂLEMİNDEKİ ORYANTASYON (yönlendirme) YANLIŞLARI

Sömürgecilik faaliyetleri sayesinde gelişen ve sanayileşen Batı medeniyeti ile yaptığı mücadelede, gerileyen ve mağlup olan İslâm dünyasında, başlıca iki oryantasyon[2] biçimi ortaya çıktı:

  • a-   Batının üstünlüğünü kabul ederek, Batı teknolojisini ve giderek bütün Batı Kültürünü benimseyen “Modernizasyon” dediğimiz oryantasyon biçimi;
  • b-   Veya, mağlup oldukça kendi kabuğuna çekilerek (Batıya karşı düşmanca bir tavrın ifadesi olarak) Batı’yı küçümsemek, görmezlikten gelmek ve geleneklere daha sıkı sarılmak: Mağlubiyetin sebebi olarak “geleneğin çözülüşünü görmek ve geleneğe dönüş oryantasyonu!

Doğru bir oryantasyon ortaya koyabilmek için, bu iki oryantasyon biçimini incelemek ve anlamak gerekir. Bize göre, her iki oryantasyon biçimi de yanlıştır. Bu yanlışların mahiyeti üzerinde durmak ve bugünkü dünyanın gidişatı hakkında esaslı bir fikir edindikten sonra, yaşadığımız tarihin ışığında ve geleceğimiz için yapacağımız tercihlere göre bir oryantasyon ortaya koymak gerekir.

Kendi tenkidimizi arzetmeden önce Toynbee’nin bu husustaki tenkitlerini hülâsa etmek istiyoruz. Toynbee, Yahudi tarihinden alınma tabirlerle, “Geleneğe Dönüş” taraftarlarına “Zealot” (Roma hâkimiyetine karşı ayaklanan Musavî partizan anlamına) ve Batılılaşma taraftarlarına da “Herodian” (Roma kültürünü benimseyip taklit eden eski Yahudiye kıralı Herod’dan mülhem bir tabir) diyor.

Zealot o kimsedir ki, bilinmeyenden kaçarak âşinâ olduğuna sığınır ve korkunç silâhlar kullanan bir yabancıyla karşılaştığında, yenilmekte olduğunu anlayınca, kendi mücadele sanatını anormal bir titizlikle uygulayarak karşılık verir. Zealotluk gerçekte, yabancı baskısı sebebiyle geçmişe sığınan “arkaizm”dir; “geçmişe sığınma” diye tarif edilebilir. İslâm dünyasındaki temsilcileri Kuzey Afrika Sünûsîleri ve Orta Arabistan Vahhabileridir. (Toynbee, yaşayıp görseydi, bugünkü İran Cumhuriyeti’ni de Zealot olarak görürdü herhalde).

Batının üstünlüğünü görmezlikten gelmenin, “Düşmanından kaçan devekuşunun başını kuma gömmesine” benzediğini de ilave ediyor. (Tercüme hataları olsa bile, Toynbee’nin Medeniyet Yargılanıyor isimli eserindeki, bu “İslâm, Batı ve Gelecek” bahsi, bütün müslüman münevverlerin ibretle okuyup üzerinde düşünmesi gereken son derece enteresan bir bahistir).

Herodian ise, “o kimsedir ki, bilinmeyenin tehlikesine karşı en iyi savunmanın, onun sırrını çözmek olduğunu zanneder ve karşısında kendisinden daha iyi teçhizatlı bir düşman görünce o düşmanın taktikleriyle savaşmayı seçer. Zealot geçmişin örtüsünde canlanmaya çalışır, Herodian şimdiki zamanı cesaretle araştırır ve geleceği karşılar; Zealot içgüdüsüyle hareket eder, Herodian aklını kullanır… Herodianlık, Zealotlığa göre etkili ve onunla karşılaştırılamaz bir çözüm ise de, gerçek bir kurtuluş yolu değildir. Evvela bu tehlikeli bir oyundur: Irmağı geçerken at değiştirmeye benzer: Binici atı değiştiremezse ölüme gideceği bellidir. Bu tıpkı Zealotın otomatik tüfeğe karşı okla karşılık verirse öleceği kadar kesindir. Herodianlığın tecrübe edildiği iki ülke Mısır ve Türkiye’dir.

Şimdi Toynbee’nin Herodian dediği, modernist yahut “Batıcı” zihniyetin zayıf noktaları hakkındaki tenkitlerine bakalım:

“Bir kere Herodian başarılı olsa bile, bu insanlığın kültür mirasına ne kazandıracak? Onun taklit ettiği şeyin aslı zaten Batı’da var” diyor Toynbee. Ve Batılıların bu “Batıcıları” küçümsemesini Kitab-ı Mukaddes’ten alınma bir pasajla ifade ediyor: “Biz size kaval çaldık, siz oynamadınız / Biz yas tuttuk, siz ağlamadınız”. Herodianlığın asıl zaaf noktalan hakkında ise şöyle diyor:

“Herodian (Batıcı, modernist) kendisi taklitçi olduğu için hiçbir zaman yaratıcı olamaz. Böyle bir şahsiyetsizlik ifadesinin insanlara ilham ve heyecan veren bir yönü de yoktur elbette: Ve Herodian ancak ayakta kalmak, yaşamak için bu yolu seçmiştir; gayesi dünyevîdir; hiçbir uhrevî vaadi olamaz; ne var ki bu usulle insanları dünya nimetlerine kavuşturmak da mümkün değildir. Olsa olsa, Batı ile işbirliği yapan, Batılılaşma taraftan, küçük bir yönetici azınlık dünya nimetlerine kavuşur. Halkının çoğu ise, Batıya proleterya (işçi) olmaktan öteye gidemez.”[3] Nitekim Toynbee haklı çıkmış ve Türk insanı Almanya’ya, Hollanda’ya “çöpçü” olmuştur.

Bize göre her iki tavrın sahipleri de yanlış yoldadırlar. İslâmcı yahut geleneğe dönüş taraftarı, “Hakikatini kavramadığı ve putlaştırdığı” bir “İslâmî Yönetim Geleneği”ne dönmek istiyor: Halbuki gerçek manada, böyle bir “İslâmi Yönetim Geleneği” yok zaten! Mevcut olmayan bir şeyi mevcut sanıyor. Sanki Batıcı yöneticiler işbaşına geçinceye kadar gerçek bir İslâmî yönetim modeli uygulanmış da, nasılsa kesintiye uğrayan bu sisteme dönülünce, yani müslümanlar iktidara gelince, bütün problemler hallolacakmış gibi! Halbuki, İslâmiyet iktidara gelince nasıl bir siyasî nizam uygulanacağı, İslâmî ideallerin pratiğe nasıl döküleceği, suali ortadadır. Asıl problem o zaman başlayacak da denebilir. Müslümanın elinde yalnızca “Medine Toplumu” modeli vardır. Ancak Hilafet hakkındaki değerlendirmemizde, “Sahâbelerin bu husustaki ihtilâfını görmezlikten gelsek bile, Hz. Ömer’in, Hz. Osman’ın ve Hz. Ali’nin suikast kurbanı olduğunu ve 30 yıl içinde sistemin çöktüğünü ve saltanata dönüştüğünü” söyledik. Bu manzaradan, “demek ki İslâmî idealleri pratiğe uygulamakta büyük müşkilatlar vardır” yorumu çıkacaktır. Yeni bir “Din”in ortaya koyduğu (ve bilinen bütün devlet modellerine zıt olsa bile) bir Peygamberin kendi devrinde ve kendi cemaati ile uygulayabildiği) bir “peygamberâne nizam” (müteakib nesiller tarafından yapılan askerî fütuhatın meydana getirdiği şartların zorlaması ile) büyük bir askerî organizasyon sonucunda, de facto, (fiili, bilfiil) bir Devlet biçimini almışsa; Peygamber zamanındaki gibi bir “mü’minler cemaati modeli”nin tatbik edilebilmesi zordur ve ihtilafların çıkması tabiî bir neticedir. Hz. Ömer zamanında, birden bire çok genişleyen (ve muhtelif organizasyon problemleri ortaya çıkaran) ve organizasyonun kaçınılamaz neticeleri cümlesinden olmak üzere teşkilatlı icrâ vasıtaları ve organları (kurumlan) ile bir İslâm İmparatorluğuna (hilafet rejimi) dönüşen bu sistemin yürümeyiştir. Daha Hz. Ömer zamanında, ganimetlerin (haraç, cizye, fey gibi gelirlerin) devlet mâliyesi (beytü’lmal) tarafından kontrolü ve tevzii hususunda ihtilaflar çıkmıştı.

Şuracıkta hemen söyleyelim: Bugüne kadar, ganimet bir yana, vergilerini tam bir sıhhat ve adaletle toplayıp, harcamalarını da (yani bu verginin kullanılmasını) adaletle yerine getirebilen bir tek devlet mevcut olmamıştır tarihte! Peygamberin en yakın mesai arkadaşları bile, onun ideallerini pratiğe geçirip yaşatamamıştır. Kaldı ki biz, İslâmî ideallerden hareketle, bugünkü dünyanın ve geleceğin problemlerine çözüm üretip, onu bugünkü beşeriyete bir alternatif hayat tarzı olarak sunmak durumundayız.

Şimdi Müslümanlar Batının tesirlerinden kurtulmak ve kendi geleneklerine dönmek istiyorlar. Hangi gelenek? siyasî manada, bir “İslâmî Yönetim Geleneği” yoktur. Teşriî, kazâî ve icrâî yetkileri ihtiva eden bir “İslâmî Yönetim” modeli mevcut değildir. Eğer “Devlet” tabirini kullanacak isek, “Medine” (Şehir Devleti) yahut “Asr-ı Saadet” modeli var elimizde. (Her çeşit devlet tegallüble kurulur ve tegallüble devam eder diyoruz; çünkü devlet, kanun yapma, yargılama ve yürütme fonksiyonlarını ihtiva eder).

İslâm’da, bütün dinlerde olması gerektiği gibi, “İlâhî Kanun” hâkimdir. İnsanların, kendi akıllarına göre uygun buldukları, kanunları yapması söz konusu olamaz. Halifelerin dahi, ancak icrâî yetkileri vardı. “İslâm Geleneği”ni “Putlaştırma” şeklinde tezahür eden, bu Batı kültürüne karşı reaksiyoner tavrı anlıyoruz; ancak, başka sahalarda mevcut olan bir “İslâmî Gelenek”, “Devlet/Siyasî Rejim” sahasında mevcut değildir. Eğer Müslümanlar, yalnızca, “Şeriat isteriz, ama ipler kimin elinde olursa olsun” diyorlarsa, o başka!…

Yani, biz bunu, “mevcut olmayan bir geçmişe dönüş hayâli” sayıyoruz. Esasen, mevcut olmayan bir geçmişi taklid etmek de mümkün değildir. Mümkün olsaydı bile, “matlûb” olamaz: zira, bugünün dünyasında mevcut olan problemlere bir çözüm üretmedikçe (bunun gereği olan yeni ve seviyeli bir tefsîre kavuşmadıkça) böyle bir mesele, ‘Yalnızca müslümanların meselesi” sayılır. Halbuki, İslâmiyet bütün beşeriyet içindir ve beşeriyetin bugünkü problemlerine bir çözüm getirmelidir. Mehmed Akif, “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhâmı / Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâmî” demişti: Bize göre, “asrın idrâki” de yetmez; nereye gittiğimizi de bilmeliyiz; yahut, varmak istediğimiz yeri ve hedeflerimizi, biz kendi tercihlerimiz ile tayin etmeliyiz.

Aynı şekilde, bugün artık mevcut olmayan bir şeyi hâlâ mevcut sanmak (yahut çoktan ortadan kalkmış bir geçmişi hâlâ mevcut sanarak taklit etmek) şeklindeki yanlış, “Batıcı/Herodian yöneticilerin de yaptığı bir yanlıştır.” Türkiye’de III. Selim ve II. Mahmud’un başlattığı bu hareket, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranların aldığı radikal kararlar ile çok kesin ve tartışılamaz bir mahiyet kazanmıştır.

Ne var ki, Kuvâyı Milliyeciler Osmanlı döneminde yetişmiş insanlardı; yani fikirlerini tanzimatçı dedelerimizden aldılar: Gençlik ve yetişme dönemlerinde yönelişleri belirlenmişti (Aslında Sultan Hamid’in zamanında modern eğitim veren, tıbbiye, harbiye ve mühendislik mekteblerinde yetişenler modemist/Batıcı oldu ve sonunda Sultanı tahtından indirdiler).

Demek ki, yaklaşık yetmiş yıldır Türkiye’de tavizsiz bir biçimde uygulanan politikaların sahipleri, bu fikirleri yetişme devirlerinde, Osmanlı’nm çöküş devrinde edinmişlerdir: yani Türkiye’de uygulanan bu radikal Batıcılık, Tanzimat’a kadar geri götürülebilir (ve Kuvayı Milliyecilerin fikirleri esas alınsa bile), 20. asra girerken bunlar yetişmiş gençler olduğuna göre, en azından bir asır öncesine ait fikirlerdir. Devlet politikamız öyle biçimlenmiştir ki, bir asır öncesine ait fikirler (o zaman Batı’da moda olan fikirler) bugün dahi tartışılamaz dogmalar olarak yürürlüktedir. Bir kere, bugünkü Batı, bir asır önceki Batı değildir: Köprülerin altından çok sular akmıştır Batı da: Modern Batı Medeniyeti, Ortaçağın Hıristiyan Batısından farklıdır ve temelleri sömürgecilik devirlerinde atılmıştır. Sömürgecilikle, coğrafî keşiflerden itibaren, Batı değişmeye başlar. Ancak, Sanayi Devrimi ile gelen Modern Batı tarihi içinde şekillenen bu Batı kültürü, Birinci Dünya Harbi’nde iflas etmiştir. Batılı mütefekkirlerin bu tarihten sonra, Batı medeniyetinin iflasını ilân ettiklerine şahit olunur. Ne var ki yine bu tarihte, Türkiye “bu ölen kültüre” özenmek ve onu taklit etmek gayreti içine girmiştir. Bu bir “ölü doğum”dur aslında.

Zaten, bu tavrın taklitçiliği, hiçbir zaman yaratıcı olamaması ve kültürel mirasını reddetmek suretiyle kaybettiği kültürel kimliği sebebiyle, ancak zoraki bir modernizasyon olması mümkündü ve öyle de oldu. (Belki bu zoraki Batılılaşmaya tepki sebebiyle, Gelenekçi yönelişin sahipleri, kaybolan geleneği gerçekte olduğu gibi değil İslâmî bir yönetim biçimi gibi görmeye şartlandılar). Ne var ki Herodian/Batıcı yöneticiler, gerçekte (Batının silâhı ile) Batı’yla hiçbir zaman savaşamazlar; çünkü (bugünkü dünyada artık hiç de çağdaş olmayan ve gerçekte 19. asırda kalan fikirleri bir yana), “Çağdaş” olmak isteseler bile asla çağdaş olamazlar. Taklitçilikleri sebebiyle daima bir adım geriden gelmeye mahkum olacaklardır. İslâm âlemindeki Batıcı yöneticiler, “Batı”“çağdaşlaşma ve modernleşme” adına, taklit ettiklerini sanıyorlar; ama gerçekte, sadece geçmişte kalan bir Batiyi taklit etmeye mahkumdurlar. Taklitçiliğin -tarifi gereği bu sonucu vermesi tabiîdir; çünkü taklitçi Batı’da ne olup bitiyor, hadiselerin arkasındaki sebep ve prensipler nelerdir, anlayamaz. Ve ilk bakışta görebildiğini, hadiselerin dış yüzünü, zevâhiri, görünüşü ve kabuğu kavrayabilir ancak: Bizde Batıcı yöneticilerin, çağdaşlaşma adına söylediklerine bakılırsa, bugünün Batısını pek tanımadıkları ve gelişmelerin özünü kavrayamadıkları anlaşılır. Zira bizde Batıcılar, bugünkü Batı’da değil, bir asır önceki Batı dünyasında popüler olan düşünceleri savunuyorlar hâlâ!

Oysa bugünkü Batı dünyasında, Fransız İhtilali ile gelen ve 19. asrın Batısında popüler olan fikir ve değerlerin yanlış olduğu kanaati yayılmıştır. Bu çağın Batılısı bu çağda yaşıyor, 19. yüzyılda değil. Bir asır önce vulgarize (adileşmiş) olan fikirler bugünkü dünyada tamamen demodedir. Bu işte, hayattaki değişme kanununun meydana getirdiği paradokslarla karşılaşırız: Batı, elbette Batı’dır; ama, o (eski) Batı kültürü değildir artık; yine de Batı Batı’dır; kendi yolunda hızla ilerliyor ve 21. asırda bugünkü Batı’dan çok farklı bir Batı olacak! Ancak bizim Batıcıların, tam yüzyıl önce akledip, yetmiş yıl önce uygulamaya koydukları (ve şaşmaz bir inatla hiçbir sapma ve değişmeye izin vermeksizin uyguladıkları) Batılı fikir ve değerler, Fransız İhtilalinin/Sanayi Devriminin mahsulüdür. 19. asırda Batı dünyasında yayılan, benimsenen ve her yerde pratikte görülen o kültür, Batıyı büyük felaketlere sürükledi: Birinci Dünya Savaşı’na yol açtı ve iflas etti. Batılılar Birinci Dünya Harbi’nin meydana getirdiği şokla, kendi kültürlerini tarihî incelemelerin konusu yaptılar ve bu iflası ilân ettiler. Almanya’da Historicism (tarihî rölativizm, tarihî şüphecilik) fikirleri Birinci Dünya Harbi’nden sonra yayıldı. Denebilir ki Batılı kendi kültüründen şüphe ediyordu artık; zaten ilmî gelişmeler de 19. asrın kaba saba materyalizmini ve atomculuğunu iyice şüpheli hale getirmişti. Atomlar hakkındaki bilgileri sayesinde, İkinci Dünya Harbinde nihayet atom bombasını da kullandılar ve o günden beri kendi kültür ve vahşetlerinden kendileri de nefret eder oldular.

Bizimkilere gelince, onlar “kraldan fazla kıralcı”, “Batı’dan fazla Batıcı”dırlar(!).

Kaynak

Prof. Dr. ŞAHİN UÇAR Tarih Felsefesi Açısından-İSLÂM’DA MÜLK VE HİLAFET, Medine’yi Yeniden Kurmak 1996, İstanbul, (s.29-34)

 

 

KUTSAL, METAFİZİK VE TOPLUM

Ege Üniversitesi Demokrasi, Toplum ve Türk Kimliği Sempozyumu Bildirisi, 1996.

Aklı başında insanlar, kendi benlikleri ile içinde yaşadıkları dünyanın münasebetleri hakkında düşünmek ve kendi tespit ettikleri bir oryantasyona göre hareket etmek zorundadırlar; yani aklı eren her fert,

“Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum, bu dünyadaki pozisyonum nedir ve bütün bu kâinatla, bu sonsuz varlıkla münasebetim nedir?”

Sualini şuurlu veya şuursuz bir biçimde cevaplandırmak zorundadır. Kendimiz için nasıl bir oryantasyon tesbiti yaparsak yapalım, bu oryantasyon sonucunda bir “kutsallık alanı” ortaya çıkacaktır. Vahşîlerde, putperestlerde ve ateistlik iddiası güdenlerde olduğu gibi, bütün varlığı kendi nefsimiz açısından değerlendirebiliriz ve kendi benliğimizin mutluluğundan ibaret bir oryantasyonumuz olabilir ki bu takdirde kendi nefsimizi putlaştırmış oluruz; bu takdirde ‘kutsallık alanı’ nefsimizle sınırlıdır ve varlığımızın ma’nâsı ve gayesi kendi mutluluğumuzdan ibarettir. Yahut, içinde doğduğumuz cemiyetin telkin ettiği ‘kutsallık alanlarını’ benimseriz. Bu takdirde cemiyetin kutsal saydığı din veya ideoloji, indoktrinasyon (yani telkin yoluyla) benimsenmiş olur. Hakîkî iman ise bir metafizik şuur ile bir üstşuur ile meydana gelir: Kendi varlığımız ile sonsuz varlık arasındaki münasebetlerin şuuruna vardığımız ve kendi hayatımızda, yaratılış gâyemize uygun olarak İlâhî iradeyi gerçekleştirmeye yöneldiğimiz zaman (nefsimizin veya cemiyetin telkinleri ile değil) hakîkî ve hür iman ile iman etmiş oluruz. Böyle bir metafizik şuurun telkin ettiği ‘kutsallık alanı’ sınırsızdır ve bütün varlığı ihâta eder. Yunus’un “Yaradılanı hoş gör yaradandan ötürü” deyişi bu ma’nâya gelir.

Fertler bir toplum meydana getirmek üzere bir araya gelip bir “İçtimaî mukavele” yapmazlar; bilakis, kendi tercih ve görüşlerinin hiç sorulmadığı, kendilerinden evvel teşekkül etmiş olan birtakım sosyal şartlar içinde doğarlar. Cemiyetin mensub olduğu bir dîni, indoktrinasyon, yani telkin ve taklit yoluyla benimsemek durumundadırlar. Hâlbuki uzun asırlar boyunca süregelen dinlerin yerleşmiş an’anevî biçimleri, bu taklit yoluyla benimseme ve ruhuna nüfuz edememe hâli sebebiyle, ferde esaslı bir ‘din şuuru’ vermeyebilir. Bu vaziyette ise, görünüşte bir dîne mensup olan fertlerin, itiraf etmeseler de, asıl, kutsal, dokunulmaz ve tenkit edilemez mukaddesleri kendi can-ı azizlerinden ibarettir.

Zamanımızda bütün büyük ülkelerde pek çok farklı inanç sistemlerine mensup birçok toplumlar vardır ve bunları birleştiren şey, müşterek menfaatler, inançlar ve insanların müşterek iradesi değil, şu veya bu biçimde var olan bir ‘devlet çatısıdır’. Zamanımızda faşizm ve komünizm gibi, cemiyetin müşterek siyasî gücünü veya devleti putlaştıran ideolojiler var. Eğer bütün bir cemiyeti birleştiren kutsal inançlar yoksa, bu inançlar yerine ikame edilmek üzere yeni kutsallık alanları ideolojiler biçiminde icat edilmekte ve devlet tarafından devlet sınırları içindeki bütün toplumlar ve fertlere indoktrinasyon (yani resmî eğitim ve medya yoluyla) ve kanunların zorlayıcı gücü ile empoze edilmek istenmektedir. Çünkü, fertlerin kendi nefislerinden başka bir inanç ve gaye tanımadan -ki aslında, bu dahi nefsin putlaştırılması biçiminde bir kutsallık alanıdır yaşaması belki mümkündür; ancak hiçbir inancı olmayan, müşterek değerleri ve birlikte yaşamak iradesi bulunmayan bir cemiyet yaşayamaz. Zira tarifi gereği cemiyet budur; aksi takdirde cemiyet değil, yalnızca insan toplulukları, halk yığınları var demektir.

Kanunî mecburiyetler ve ‘devletin putlaştırtması’ gibi zorlama veya ‘indoktrinasyon mahsulü usuller’ ise, ‘gerçek inanç’ ve ‘din şuuru’ yerine ikame edilemez; çünkü yalnızca dünyevî vaadlerde bulunabilir ve insan rûhunun bu sonsuz kâinat karşısındaki aczi ve çaresizliği, mânevî ihtiyaçları, bu formel düzenlemelerle, kanunlar ve devletin varlığı gibi sosyal organizasyon biçimleri ile tatmin edilemez. Zira yalnızca böyle bir sosyal organizasyonun veya devletin varlığı, müşterek bir dünya görüşünün, bir ‘vizyon’un var olması ma’nâsına gelmez. Bir yerde vizyon (dünya görüşü, geniş anlamıyla din) yoksa, halk mahvolmaya mahkûmdur” derler. Liberalizm’in, her ferdin (vahşîlerde ve putperestlik devirlerinde olduğu gibi), yalnızca kendi hususî gayeleri için çalışması sonucunda, (gayr-i meş’ur bir yanılma ile nihaî olarak cemiyet amme menfaatlerine) hadim olacağı şeklindeki fikri mantıklı değildir. Zira herkesin kendi müstakil menfaat, gaye ve hedeflerinin olması ve bunun için çalışması hâli, cemiyetin müşterek gayelerinin bulunmaması demektir ve bu tarif gereği, cemiyet hayatı bakımından bir düzensizlik ve kaos demektir. İşte bu tebliğimizin mevzuunu çağımızda cemiyetlerin ve fertlerin içinde yaşamakta oldukları bu problemler teşkil etmektedir.

Burada putperestler veya ateistlik iddiası güdenler ile ilgili söylediklerimi netleştirmek bakımından, Latinler’in bir sözünü hatırladım. “İndividium est ineffable: Ferdiyet tarif edilemez ve kutsaldır.” Eski Yunan ve Roma filozoflarının çoğu da, Eski Yunan’ın tanrılarına ve Roma’nın putlarına inanmazlardı. Fakat bunlar söylenmezdi; çünkü bir tabiri vardır İngilizler’in (to say the unsayable) “söylenemeyeni söylemek caiz değildir” şeklinde. Şimdi bu bir çeşit din ve kutsallık alanı meselesidir ve tartışılması saygısızlık sayılmıştır. Bence bu yerinde bir telâkkidir. Gerçekten de kutsallık alanı ile ilgili şeyler aslında tartışma konusu olmazlar. Çünkü inanç rasyonel bir biçimde münakaşa edilemez; çünkü böyle bir münakaşa insanları derhal hissî reaksiyonlar vermeye sevkeder. Çoğunlukla cemiyette bu yüzden kavgalar mücadeleler olduğunu görüyoruz.

Diğer taraftan Bergson’un bir tarifi vardır; Ahlâk ile Dinin İki Kaynağı adlı eserinde; o, bir ‘statik din’ bir de ‘dinamik din’ tasviri yapar. Bu eserinde Bergson diyor ki, aslında dinamik din mistik tecrübenin mahsûlüdür ve mistik tecrübe de gerçekte cemiyetin veya bir şeriatın (geniş anlamda söylüyorum; Müslüman şeriatı olduğu gibi diğer dinlerin de şeriatları var, yani törenleri kuralları var), bir dinin şeriatının formel sınırlan ile tesis edilen ruhban sınıfı veya ulemâ sınıfı tarafından sınırları çizilen, bir daire çerçevesinde değil; kendi hür vicdanındaki müşahede ve mükâşefeye dayanan, kendi müşahedesinin sonunda ulaştığı ve kendince yakın ölçüde gerçek bir bilgi saydığı müşahedeleri cemiyete neşretmek arzusundan doğar. Böyle bir pozisyonda ‘mistik şuur’dan bahsetmek gerekir ve bu “dinamik din”in konusudur. Ezcümle, Bergson böyle diyor.

Gerçi Bergson, Ahlâk ve Dinin İki Kaynağı isimli eserinde İslâm tarihinden veya İslâm dininden pek fazla misal vermemiştir. Daha çok Hindu mistisizminden bahseder verdiği örneklerde; fakat, biliyorsunuz, Bergson, çok kudretli bir yazardır ve çok zor felsefî mevzuları bile çok güzel benzetmelerle kolay anlaşılır hâle getirme iktidârı vardır. Bu bakımdan bu eserini hararetle tavsiye ediyorum.

Diğer taraftan bir ‘mistik şuur’dan veya ‘metafizik şuur’dan bahsetmek mümkün.

Demin ben dikkat ettim ve bazı notlar aldım. Sosyal antropoloji bakımından bir saha araştırması dinledik tasavvufçular ve onların şeriattan farkları babında; Ebû Hanife’nin bir sözü geldi aklıma bu sırada. Ebû Hanife buyuruyor ki: “Tasavvuf fıkh-ı vicdânîdir.” Yani, vicdânın hukukudur.

Biliyorsunuz bütün hukuk sistemleri formel (yani şekilci) olmak zorundadır. Bütün hukuk sistemlerinin de bir numaralı kusuru bence budur. Arkasında gerçek bir hukuk felsefesi bulunmadığı takdirde herhangi bir hukukî sistem, ister demokratik bir rejimde tatbik edilsin, ister başka bir rejimdeki devlet çatısı altında tatbik edilsin, isterse İslâmî şeriat olsun, hiçbir ayrım yapmıyorum; bütün hukuk sistemleri tabiatı gereği, formel (biçimci) olmak zorundadırlar.

Ben şimdi hatırlıyorum; İslâm şeriatında da hukukî hileler vardı; meselâ senetlerdeki icap ve kabul ibarelerini gördüğü vakit, kadı efendi; hukukî hile olduğu açıkça görünmesine rağmen, bu gibi hilelere pekâlâ itibar ederdi. Gerçi Sava Paşa’nın İslâm Hukuku Teorisi ile ilgili iki ciltlik bir eseri vardır: (Ben lise yıllarımda iken Diyanet neşriyatında çıkmıştır. Bizden bir Ermeni paşası, bu, Osmanlı’ya küsmüş gitmiş ve Paris’te yazmış.) Sava Paşa İslâm Hukuku Nazariyatı kitabında der ki;

“İslâm hukuku Roma hukukuna göre çok daha esnek ve çok daha kaliteli bir hukuktur.”

Kendisi müslüman olmuş falan da değildir, bîtaraf bir zihniyetle söylüyor ve bence doğru söylüyor. Ama ne kadar esnek bir hukuk olursa olsun, İslâm hukuku da “İslâm fıkhı” da, hukukun tabiatı gereği, formel (düstür) olmak durumundadır. Kaldı ki burada “Fıkh-ı vicdânî”den bahsettiğimiz takdirde yani mistik şuurdan metafizik şuurdan bahsettiğimiz taktirde; bu vicdanda olup biten bir şey ve bunlar gibi hayatın realiteleri de hiçbir zaman formel hukukî kalıplar içinde tesbît edilemez.

Ben şöyle bir fikir arzetmek istiyorum:

Herhangi bir fikri aklî ölçülerle, rasyonel ölçülerle, nihâî hudutlarına kadar götürdüğünüz vakit, bir de bakarsınız ki bu ifrat sebebiyle bir noktadan sonra bu fikir zıddına münkalib olmuş. Bir paradoksla karşılaşırsınız. Yani hayatta da dâimâ böyledir. Hayatın realiteleri hiçbir zaman formel sınırlamalarla tayin edilmiş olamazlar. Esasen dinin ‘statik din’ dediğimiz, Bergson’un yaptığı ayrımla, geleneklerden ve törelerden, ecdattan intikal eden, önce anne ve baba ocağında, sonra belki eğitimle ve medya ile benimsenen ve taklitçi biçimi, bu sebeple çok fazla formel kalmakta ve insan rûhuna çok fazla hitap edememektedir.

Tarihte sûfîlerin çok istismarına rastlanmıştır veya sufizmin insanlara faydası kadar zararı da olmuştur. Bunun farkındayım, bu bağlamda münakaşa etmiyorum meseleyi. Ancak şöyle bir ayrım yapmıştım ben son çalışmamda (Varlığın Ma’nâ ve Mazmunu’nda)

“Bir hayvânî şuur var, bir İnsanî şuur var, bir de metafizik şuur var.”

  • ·         Hayvanî şuurdan kastettiğimiz kısaca şudur: Bizde de diğer canlılarda olduğu gibi duyu organları var, hasselerimiz var, beş duyumuz var ve bu duyularımızla dışarıdan aldığımız intibâları biçimlendirmek sureti ile şuurumuz teşekkül etmektedir.
  • ·         Hayvânî şuur “nesneleri gördüğümüz gibi, hiçbir akıl terazisine vurmadan hiçbir şekilde münakaşa etmeden, dışarıdan aldığı intibâları olduğu gibi anlık şuur” olarak kabul etme biçiminde gelişir.
  • ·         Halbuki, insanın müdrikesi hayvandan farklı olduğu için, akletme, temyiz etme veya soyutlama gibi yetenekleri olduğu için, insânî şuur gördüklerini, duyduklarını ve öğrendiklerini tenkîde tâbi tutar, tâhlile tâbi tutar.

Netice olarak, duyulardan aldığı bu intibâları bu tenkît süzgecinden geçirdikten sonra, akıl ile tashîh ederek kabul eder. İnsanın oryantasyon kabiliyeti de buradan gelmektedir. İnsan yalnız ‘şu an’ içinde yaşamaz, insan geçmişi, ‘şu an içinde devam eden mazinin varlığı ile’ aynı zamanda geleceği de ‘projeksiyon yoluyla’ düşünen bir yaratıktır.

Binaenaleyh, aklî melekeleri, kullanmak sureti ile bu ‘insânî şuur’ ortaya çıkar; ancak bu insânî şuur, Protogoras’ın “insan herşeyin ölçüsüdür” şeklindeki deyişinde olduğu gibi ele alnıırsa, hümanist veya sekülarist bir zihniyet biçiminde ele alınırsa, bizce o zaman insanın kendi iradesini ve kendi gayelerini kutsal bilmesi ve başka kutsallık alanı tanımaması biçiminde bir egosentrizm ve etnosentirizm sonucu verebilir.

Halbuki cemiyeti putlaştırmak (ki Toynbee buna tarihçi açısından din adlı eserinde molokperestlik adını verir). Molokperestlik, cemiyetin müşterek siyasî gücüne tapınma demektir: Faşizmde, komünizmde gördüğümüz gibi. İnsanperestliğin bir biçimidir: Firavunlarda gördüğümüz gibi. Yani insanın kendisini, kendi iradesini, seküler bir dünya anlayışını kabul etmesi de aslında bir çeşit başka inançtır anti inanç biçiminde de görülse. Diğer taraftan cemiyetlerin bu statik dini, gelenekselleşmiş bulunduğu için yaşanan bu dini hayat, bahsettiğimiz metafizik şuuru veremeyebilir. Belki “metafizik şuur”; tarihteki büyük sûfîlerin şahsî ve derûnî tecrübeleri ile vardıkları birtakım hakikatler, zamanla tarikatler biçimindeki uygulamalara, yozlaşmalara veya garip uygulamalara konu olmuş olabilir. Günümüzde de, tarihte de bu garip uygulamalar var. Bu eski büyük sûfîler ‘hür imanı’ temsil eden insanlardı. Cemiyetin statik imanını değil de, tahkiki imanı (bizim kendi geleneğimizin tabiri ile) veya Dostoyevski’nin Büyük Engizisyoncu’daki deyimi ile ‘hür imanı’ temsil eden insanlardı. Onlardaki metafizik şuur, Yunus’ta gördüğümüz gibi, bütün varlık alanlarını, varlığı topyekûn kutsallık alanı sayma şeklinde bir metafizik şuurdu.

Tabiî şimdi birtakım dinlerin birleştirilmesi temennisi yahut diyalogu veya insanlar iyi ahlâklı olursa insanlar kurtulur gibi bazı telâkkiler var. Tarihte birçok fikir adamından okuyoruz, bunlar doğrudur; ancak pratikte bir değer ifade etmez. Elbette bütün insanlar iyi olursa, ahlâklı olursa, şöyle böyle olursa, problem kalmaz.

Mesele şu ki, bütün insanlar öyle olmuyorlar veya bütün insanlar insânî şuuru aşarak metafizik şuura erişemiyorlar ve hattâ erişebilmeleri söz konusu olmayabilir. Devlet ideolojisi ve indoktrinasyon yolu ile cemiyeti (gerçekte müşterek inançları ve müşterek bir arada yaşama iradesi bulunmayan büyük halk yığınlarını) bir arada, kanun yoluyla, tutma şeklinde ki devlet iradesi ve bununla ilgili indoktrinasyonlar bugün dünyanın her tarafında görülüyor ve bununla ilgili fikirler, zannedildiği kadar objektif değildir. Demokrasiler dahi aynı indoktrinasyonun mahsûlüdür. Cemiyetin bir arada tutulması bir devlet çatısında veya bir indoktrinasyona bağlı ise, elbette problemler olacaktır.

Bugün artık devlet sınırları aşıldı. Ve uluslararası şirketlerin yönettiği çok küçülen bir dünyada yaşıyoruz. Ve çağın realiteleri insanları, bütün kavranılan (semantikteki bir tabirle anlamlandırma dizgesi derler) bütün anlamlandırma dizgelerini gerek kendi kültürümüzde mevcut olanları, gerek diğer kültürlerden aldıklarımızı, değerlendirme ve çağdaş dünyanın realitelerini yeniden gözden geçirme zarureti ile karşı karşıya bırakmıştır. Son söz olarak: Dünya bir yerlere gidiyor, gidişat pek de iyi değil, millî devlet kimliği aşıldı; diğer devlet kimlikleri de aşıldı. Maalesef devletler meşrûiyet zeminlerini kaybetmiş durumdalar, çağdaş sistemlerle, ilerde ne olacağı da pek belli değil. Ben ek bir şey söylemek durumunda değilim.

İngilizler, “Takdir değişmez, ne olacaksa o olacak” der,

Kaynak

Prof. Dr. ŞAHİN UÇAR, TARİH FELSEFESİ YAZILARI, Şule Yayınları Kasım 2012, İstanbul,  (s. 242-248)

 

 

SUFİZM VE ULEMÂ DENGESİ

H. A. R. Gibb, Mohammedanism,
New York 1955
(Eserin “Sufizm” bölümünün tercümesidir).

S.Ü. Selçuk Dergisi, s:2, 1988.

 

İlim adamları ve tarihçiler, tabiî olarak, bir düzen, bir dogma ve birtakım kaidelerin siyah ve beyaz gibi kesin hatlarla ortaya konulması hâlinde, bunların kaanun, ilâhiyat, âyinler şeklinde pratik bir gün kazanmış olacağını farzetmek hatasına (bilhassa doğu mevzuubahis olduğunda daha fazla) düşerler. Gerçeğe bundan daha az benzeyen hiçbir şey yoktur. Bir dogmatik hukukun incelikli bir şekilde işlenmesi teorik bir standart meydana getirir ki bu teorik standarda tedrîcî olarak ve kısmen ulaşılabilir, fakat asla kesin olarak ulaşılamaz. Aynı şekilde bir Ortodoks ilâhiyatın formülasyonu işi, ilim adamlarının nisbeten küçük bir zümresinin alâkasını çekmiş ve onları heyecanlandırmıştır; fakat müslümanların büyük bir kitlesi için bu dogmatik süper-strüktür umumiyetle alâka görmüyordu (ve ekleyebiliriz ki öyle olmaya da devam ediyor). Bunun sebebi bütünü ile cehalet ve ilgisizlikten ibaret değildir. Bunun sebebi kısmen şu gerçek olabilir ki, teolojik sistemler, geliştirildikleri nisbette büyük ölçüde negatiftirler; insan ve Tanrı arasında Kur’an tarafından takdim edilen şahsî ve canlı münasebetlerin yerine mantıkî mefhumların gayr-ı şahsî ve mücerret bir münakaşasının geçmesine sebep olurlar.

İslâm inancının standart el kitaplarından birinde ifade edildiği şekli ile İlâhî sıfatlar probleminin sünnî çözümü, meselâ, “onlar O değildir; ne de onlar O’ndan başka bir şeydir” şeklindeki ifadesi, kuvvetli bir dinî hassasiyeti uyandırmak kabiliyetine sahip değildir -veya böyle bir şey mevcut ise bunu kuvvetli bir heyecana dönüştürmesi kabil değildir.

Netice olarak, bu incelikli teolojik sistem herhangi bir şekilde halkın pratikteki dînî inançlarını temsil etmediği gibi, ayrıca gerçekte ilâhiyatçıların çoğunluğu, bunlann hattâ halk kütlelerine anlatılmaması gerektiği görüşünü savunmuşlardır. Ve hattâ bu (incelikli teoloji) Mu’tezile mücadelesinden asırlarca sonra bile tahsil görmüş kimselerin ekseriyeti tarafından benimsenmiş değildi. Helenizm ruhu, her ne kadar Sünnî merkezlerden kovulmuş olsa da, uzun bir müddet, şimdi artık zındıklar diye adlandırılanların düşüncesini etkilemeye devam etmişti, ta ki politik ve ekonomik felaketler bütün bağımsız entelektüel faaliyetlere bir son verinceye kadar. Fakat felsefî ekollerin tesiri, İslâm’ın sonraki gelişmesi içinde gittikçe önemi azalan bir faktördür; ve bu İslâm’m gelişme tarzını anlamak için daha ziyade popüler din üzerinde durmalıyız.

İslâmî popüler din hareketi İslâmî zühd ve tasavvuf tarihi ile yakinen alâkadardır. Prof. Massignon erken devirlerdeki İslâm tasavvufunun bütün sahasına şamil olan parlak araştırmasında[4], mistik hareketin iptidâî İslâmî zühd hareketinin doğrudan doğruya varisi olduğunu ispat etmeye çalışmıştır ki, bizatihî bu zühd hareketi de Kur’an’dan ve Peygamber’in tatbîkâtından doğmuştu. Fakat bu iddia kabul edilmemiş olsa bile, hatırlanması gerekir ki Kur’an’daki zühdün temeli doğu Hıristiyanlığındaki ile aynıdır; netice olarak da İslâm’ın Arabistan dışındaki gelişmelerinde her iki sistem kolaylıkla tefrik edilemez. Hiç olmazsa kesin olarak belli olan şu ki; Hz. Peygamber’in bir peygamber olarak bütün hareketlerinde zımmen mevcut olan, Allah’ın her yerde hazır ve nazır oluşu şeklindeki mistik duygu, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin hemen sonraki haleflerinin pragmatik ve fazla derinliği olmayan gerçekçiliğinde bir aks-i sada bulamamıştır. Bununla beraber, bunların dînî takvası Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin hüküm gününe dair vaazları ile uyandırılan kuvvetli bir ruhî tecrübenin neticesi idi.

Batı Asya’nın bütün büyük dinleri arasında İslâm umumiyetle en fazla dünyevî en az zühdî olanı sayılmaktadır. Buna birçok sebep gösterilebilir: Bekârlığın hoş görülmeyişi, bir rûhî fonksiyonu olan ruhban sınıfının bulunmayışı ve hepsinin üzerinde de Hıristiyanlığın ancak üçüncü asır sonunda ulaştığı politik hayatın daha Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin hayatında İslâm’a girmiş olması gibi. Yine de ilk müslüman nesilleri arasında bile, İslâm dünyasının her tarafında pek çok müslüman vardı ki İslâmî takva ruhunu günlük hayatlarına aksettirdikleri gibi, İslâm bunlar için sadece zâhirî ibadetlerin yekûnundan ibaret olmayıp bir ruhî hayat disiplini de olmuştu. Bunların inancı sert bir zühdî (ascetic) itikad idi ki bu itikad, mensuplarına, ebedî cehennem azabını unutmaksızın işine gücüne gitmesini; bu dünyada sadece geçici olarak bulunduğumuzu hatırlamasını ve bu dünyanın sunabileceği her türlü güç, zenginlik, haz, bilgi ve evlat sahibi olmak sevinci gibi şeylerin boş ve iğvâdan ibaret olduğunu ve gerçekte bunların sakınılması ve reddedilmesi gereken şeyler olmaktan ziyade bize korkunç mesuliyetler yükleyen şeyler olduğuna dair derûnî bir şuurla birlikte kullanılması gerektiğini telkin ediyordu. Bu ilk devreye mahsus zühd ve takvâ tipinin en meşhur temsilcisi Hasan-ı Basrî kaddesellâhü sırrahu’l azîzdir (643-728) ki, hatırası bugün hâlâ İslâm’da yaşamaktadır.

Hicretin ikinci asrında, işte bu zahidler arasından eski Nasturî misyonerleri gibi gayretkeş popüler vaizler çıktı ve bunlar halk arasında İslâm’ın misyoneri oldular. Bu vaizlerin maruf ismi “Kassâs” metotlarını da açıklar. Kur’an metinlerine dair vaazlar ve tefsirler formu içinde, bunlar dinleyicilerin beyinlerini son derece değişik eski kültürel materyallerle dolduruyorlardı; bunlar arasında eski Arap destanları, Hıristiyan, Zerdüşt ve hattâ Budist hikâyeleri, İncillerden ve Tevrat’tan derlenmiş materyaller ve antik Babilonya ve Suriye’den miras kalan her şey vardır. Bu materyal kitlesi arasında bilhassa iki kaynak, Hıristiyanlık ve Gnostizm en ehemmiyetli mevkii işgal etmekteydiler. Fakat her ikisinin de mirası, bunlar ne kadar iptidâi fikirlere zıt düşseler de, İslâmî potada eritilmişlerdir.

İslâm’ın bünyesine katılan bu unsurlar arasında en ehemmiyetlisi, İsa’nın ikinci gelişinin bir Mehdi’nin (doğru yola hidayet eden) geleceği şeklindeki bir doktrine dönüşmesi olmuştur ki, bu Mehdi İlâhi bir keşmekeş yoluyla İslâm’ın nihaî zaferini temin edecektir.

İslâm düşüncesinin geleceği hakkında aynı derecede ehemmiyetli bir başka husus da Peygamber’in şahsiyeti hakkındaki doktrinin gelişmesi olmuştu. Daha önce görmüş olduğumuz gibi, Şiî tesirleri bu gelişmede mühim bir rol oynamıştır; fakat bunların yanısıra, bir mü’minin Peygamber’in şahsı hakkındaki tabiî saygı ve sevgisini, İsa’nın şahsiyeti hususundaki muhtelif Hıristiyan fikirleri de etkilemiştir. İncillerdeki mucizeler ve deyişler ve doğu kiliselerinin kendi inançlarının kurucusuna atfettiği birçok efsane Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme transfer edilmiştir. İlk devirlerin Müslüman mistisizminde, Arabistan dışında kalan bölgelerde, Hz. İsa hâlâ en azından Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme eşit bir statü işgal eder; fakat zamanla Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin figürü ötekini aşar, nihayet üçüncü asrın sonunda büyük mistik Hallac’ın “Peygamber”e bir nat’ında, Hıristiyan ve Gnostik imajları başarılı bir sentez hâlinde birleştirilmiştir.

“Diğer bütün peygamberlerin ışığı O’nun ışığından sâdır olur, Kitab-ı Kıdem’deki ilk isim O’nun ismidir. O bütün mevcudat ve bütün nesnelerden önce malûm idi ve onların hepsinden sonra da bakî kalacaktır, bütün gözler O’nun kılavuzluğu sayesinde ışığı görmüştür, bütün bilgi O’nun okyanusundan bir damla, bütün hikmet O’nun kaynağından bir avuç dolusu ve bütün zamanlar O’nun hayatının bir saatinden ibarettir.”

İşte popüler İslâm’ın gerçek ruhu buradadır, ilâhiyatçıların abstraksiyonlarında (mücerret fikirlerinde) değil; ve Arabistan’ın bundaki hissesi sadece Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin tarihî mevcudiyetinden ibarettir. Doktrinler ve inanışlar bir tarafa, inancın değişmesine rağmen, Hıristiyan teamüllerinin ne kadar inatçı ve yapışkan olduğunu görmek dikkate şayandır. Ortaçağların ta sonlarına kadar, Hıristiyan festivalleri İslâm’ın resmî bayramlarıyla yan yana İslâm dünyasının büyük halk festivalleri olarak yaşamaya devam etmiştir.

Burada sufizm adıyla tanınan İslâm’da mistik hareketin başlangıçları hakkında ancak kısa bir hulâsa yazabilecek kadar yerimiz var. Sûfî teriminin menşei karışıktır; fakat umumiyetle bu, işlenmemiş yün parçalarından (suf) yapılma bir elbiseyi giymekle ilgilidir. Önceleri bu bir üniforma değil, fakat şahsî bir zühd işareti idi ve bazı ilk devir zahidleri bunu kullanmayı hoş karşılamıyorlardı. İbn Şîrîn (ö. 729) zahidlerin bazılarını İsa’yı takliden suf giydikleri için tenkit etmişti (şöyle diyordu): “Ben pamuklu elbiseler giyen Peygamber’in izinden gitmeyi tercih ederim.” Öyle görünüyor ki ikinci asırda Kûfe’de yaşayan belli bir zahidler grubuna umumî ad olarak el-Sûfiye deniliyordu. Fakat dördüncü aşıra gelince Irak’ta bu yün elbiselerin giyilmesi düzenli bir âdet hâline gelmişti ve bu isim herkes tarafından mistiklere atfedilmeye başladı. Bu ismin Grekçe sophos veya sophia kelimesinden türemiş olduğu düşüncesi tamamen hayal mahsulü gibi görünüyor.

Hicrî ikinci asırda, zâhidâne münakaşalar yapmak için toplanan küçük grupların kolektif organizasyonuna dair ilk emareler ve aynı şekilde ilk zaviyeler, yani Melikî (Ortodoks) keşiş hücreleri veya Nastûrî keşişlerinin mağaralarını taklid eden hücreler koleksiyonu şeklinde zaviyeler zuhur etmeye başladı. Zahid gruplan Kur’an ve diğer dinî parçalan yüksek sesle okumak maksadıyla toplanıyorlardı ve bu zamanla bir liturjik karakter (zikr) kazandı; zamanla bu, bunlara iştirak eden kimselerin vecde kapıldığı spiritüel konserlere (semâ’) dönüşmeye başladı. Zikrin daha daha sonraki gelişmeleri hakkında yeri gelince daha fazlası da söylenecek; fakat daha Hallaç bile zikirdeki bu heyecanlandırıcı unsuru mahkûm etme lüzumu hissetmişti:

“Beni vecd hâline sokan sensin, zikr değil;

Benim kalbim zikr düşüncesine kapılmaktan uzaktır;

Zikr insan gırtlağından doğan bir incidir

Ki seni gözlerimden gizliyor.”

Aynı zamanda bu zahidliğin umumî karakterine bir değişme hâkim olmaya başlıyordu. Önceleri bunun temeli Allah’tan ve O’nun müstakbel gazabından korku idi, yani Muhammed’e ilham veren aynı korku; ve mistik aşk ve hayranlık elemanı tamamen namevcut değilse de ikinci derecede idi ve üzerinde fazla durulmamıştı. Daha kadın evliya Rabia el-Adeviyye (ö. 801)’nin deyişlerinde bile mistisizmin asıl kaynağının aşk olduğu görülür: “Tanrı aşkı beni öylesine ihata etti ki, kalbimde başka hiçbir şeye karşı sevgi ve nefrete yer kalmadı”. Ve o meşhur mısralarında, işrakî hayatı (illuminative) tefekkür hayatından (contemplative) tefrik etmekte ve birincisini tercih etmektedir:

“Ben seni iki aşkla seviyorum, saadetimin aşkı,

Ve mükemmel aşk, seni sana lâyık olduğu gibi sevmek.

Kendi bencil sevgimi hiç sayıyorum

Fakat o en saf aşk sana lâyıktır,

Ki seni gizleyen perdeler düşer ve ben sana bakarım,

Ne bunun için ne de öteki için övülmemi gerektirecek bir şey yok,

Hayır, hem bu çeşit hem de öteki çeşit aşkta hamd sanadır.”[5]

Nihâî olarak, iptidâi Hıristiyan mistisizmine kullandığı dil ve mefhumlar itibariyle bu kadar yakın olan, işte bu mistik aşk zâhidâne korku fikrini azaltarak ikinci plâna düşürmüş ve sufizm için gerekli olan temeli teşkil etmiştir.

İslâmî mistisizmin karakterindeki bu değişme aynı zamanda onun liderlik tarzındaki değişmeye paralel olarak gelişmiştir. Önceleri bu hareketin liderleri ulemâ sınıfından veya Ortodoks (Sünnî) inanca mensup hocalardı. Fakat üç asır boyunca bunların yerine geçen insanlar, ananevî dinî disiplinler çerçevesinde yetiştirilmiş olmayıp, büyük çoğunluğu itibariyle şehirlerdeki orta sınıfın altından veya zanaatkâr sınıfından idiler; bilhassa bunlar Bağdat’ın yani İranlı, yan Ârâmîleşmiş karışık nüfusunun içinden geliyorlardı. Aynı zamanda da o zamana kadar ve hattâ o zaman dahi başlıca hususiyeti dinî bir hareket olan sufızme sosyal karakterde belli birtakım hususiyetler de nüfuz etmeye başlamıştır. Şiî propagandacıların ihtilâlci politik gayelerinden sakınmakla beraber, yine de bu hareket, resmî Sünnî ulemâ tarafından göz yumulduğu anlaşılan politik ve sosyal istismarlara karşı bir protesto ima ediyordu. Fakat sufızmin reform programı zarurî olarak fertlerin dinî sınırlarındaki bir uyanışa ve rûhî canlanmanın neticesi olarak da cemiyetin sosyal organizasyonuna karşı bir reaksiyon doğmasına bağlı idi. Galiba bu sosyal düşünceler sûfîlerin diğer sahalardaki misyonerlik faaliyetleri ile olduğu kadar kendi sınıflarından insanlara yaptıkları vaazlar ve ihtida ettirme gayreti ile de kuvvetlenmiştir. Zira bütün devirlerde ve bütün memleketlerde sûfîler ve zahidler İslâm’ın en aktif propagandacıları idiler.

Şu iki sebeple de, hem yavaş yavaş Ortodoks kontrolünden ayrılma ve hem de yeni sosyal düşünceler sebebiyle, sûfı hareket, Sünnî ulemâ ve otoriteler tarafından olduğu kadar Şîa tarafından da gittikçe daha büyük nisbette şüphe ile karşılanmaya başladı. Sûfî liderler görüşlerini ilerlettikçe ve bunlara daha da cesurca ifadeler kazandırdıkça bu şüphe daha da arttı ve Ortodoksluk’la sufızm arasındaki mesafe gittikçe genişliyor gibi göründü. Bunları susturmak için bazı teşebbüslerde bulunuldu; bunun bir faydası olmayınca da bunların en şöhretlilerinden, bir yün atıcısı olan, el-Hallac’dan bir ibret dersi meydana getirildi ki bu Hallaç kendisini Tanrı ile aynileştirmek zındıklığı ile ithâm olundu ve dördüncü asırın başında zalimce idam edildi. Şu husus dikkate değer ki, bu cezalandırma şiddet kullanan fanatikler tarafından değil, fakat kadim itikadın takva sahibi mensupları tarafından, meselâ Ali İbn İsa gibi bir vezir tarafından gerçekleştirilmiştir.

Mamafih baskının da faydası olmadığı görüldü. Her şeyden önce sûfî hareket, çok kuvvetli bir şekilde Kur’an ve İslâm’ın ahlâkî talimlerine dayanmaktadır ve kolayca bir tarafa bırakılamaz. İslâm’ın ibadetlerle ilgili emirlerinin ihmal edilmesine hattâ İslâm’ın an’anevî görüşüne tezat teşkil eden dıştan gelen birtakım tesirlererağmen, sufizmin gücü halkın içgüdülerini tatmin etmesinde yatmaktadır; bunlar öyle içgüdülerdir ki bu içgüdüler Ortodoks ilâhiyatçıların gayr-i-şahsî ve mücerret talimleri yüzünden tatmin edilmemiş bulunuyordu ve sûfîlerin doğrudan doğruya şahsî ve hissî dinî yaklaşımları içinde daha fazla ferahlık ve tatmin buluyordu. Şunu da unutmamak lâzımdır ki sufizmin popüler bir karakteri ve cazibesi vardır ki bu sufîler halk arasından yükselmişlerdir ve halka hitap etmek zorundaydılar ki onların da başlıca okuma konulan o zaman (ve hattâ şimdi bile) velilerin kısa ve sık sık mucizevî faaliyetlerle şişirilmiş hayat hikâyeleri sayesinde temin edilmekte idi. İslâm’a, bugün bizim onu tanıdığımız şekliyle, dâimî karakterini veren şey onlar arasında mistiklerin ve kassâsın faaliyetleri idi. Onlann spontan (kendiliğinden, içten doğan) hareketi… önceleri İslâm’ın müdafaası ve categetic (sorulu-cevaplı şifahî dinî talim, ilmihal) mâhiyetinde idi.[6]

Bu sebeple dördüncü ve beşinci asırlar boyunca sufizm güçlendi ve her ne kadar ulemâ bundan hoşnut değil ise de buna paralel olarak belirli âyin hususiyetleri geliştirildi. İşte aşağı yukarı bu devirlerdedir ki zikir ve sema basit bir şekilde cemaate mahsus Kur’an okuma ve Kur’an üzerinde tefekkürden ibaret olmaktan çıkıp bilhassa tevşîh ve İlâhilerin okunmasıyla dikkati çeken daha belirli bir âyin olma temayülü göstermeye başladı. Bununla beraber bu husus tek başına onu Ortodoks (sünnî) törelerden ayıran bir şey değildir. Zira buna benzer seremoniler o zamanlarda camilerde de tatbik edilmekteydi. İlâhiyatçıların düşmanlığı kısmen sûfî zikrinin dinî hayatın merkezi olan caminin yerine geçebileceği veya ona rekabet edeceği korkusundan doğuyordu. İşin temelinde mücadele için daha derin bir sebep vardı.

İlâhiyatçıların dînî liderlik iddiaları, sadece onların kelâm ve fıkıh bilgisine sahip olmaları ve İslâmî doktrinin yegâne otorite sahibi temsilcileri olmak şeklindeki pozisyonlarından doğuyordu. Daha önce gördüğümüz gibi bu ilimler (fıkıh, kelâm) sonsuz zahmet ve müşkülâtla inşa edilmişti ve bunları öğrenmek uzun ve gayret isteyen çalışmaları gerektiriyordu. Onların usulleri sayesindedir ki inancın özü, hem zındıkça yeniliklere (bid’at) ve hem de imtiyaz ve vazifelerini çiğnemek isteyen laik şubenin teşebbüslerine karşı muhafaza edilmişti. İlâhiyatçılar haklı olarak kendi sistemleri ile öğünüyorlardı ve onun otoritesini idame ettirmek hususunda da kıskanç idiler. Onlar sadece bu metotla gerçeğin veya eşyanın realitesi hususundaki bilginin anlaşılabileceği ve muhafaza edilebileceği ve bu husustaki herhangi bir yumuşamanın hem ruhî hem de maddî bakımdan zındıklık ve bozulmaya yol açacağı düşüncesinde idiler. Ancak sûfîler bu iddiaları pervasızca ve hattâ istihza ile reddettiler. Bunların görüşüne göre bilgi elde etmenin sadece bir yolu vardı -aklî ve mekteplerin ikinci elden bilgisi (ilim) değil, fakat Tanrı ile bir anlık bir vahdet ve massedilme sayesinde zirveye varan ve doğrudan doğruya ve şahsî olan tecrübe (marifet). İlâhiyat bilgi elde etme prosesinde yardımcı olmak şöyle dursun, hattâ gerçekte buna mani olur. Doktriner hukuk ile gönül nurunun taraftarları arasındaki mücadele fundamental (aslî) bir mücadeleydi ve öyle görünüyordu ki uzlaştırılamazdı.

Bu oluşma asırlarında sufızme nüfuz eden doktrinleri ve dışarıdan gelen tesirleri gözden geçirmek çok uzun olacaktır. Bunlardan ikisini söylemek kâfidir. Gerçek Kur’anî zühd bekârlığı hoş görmez: “Evlenmemiş olanlarınız evlenecek” Kur’an’da açıkça ifade edilmiş bir emirdir (34. Sûre, 35. âyet). Diğer taraftan Hıristiyan zühdü evliliği uygun bulmaz. Fakat İslâm’ın bütün ruhunu karşısına alarak Müslüman doktrinini bu hususta etkileyemezdi. Yine de o, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme atfedilen hadislerin yayılmasına yol açmıştır ki, bunlarda kadınlardan uzak durmak şeklindeki eski zühdî itikadlar yeniden ortaya çıkıyor. Zamanla bu, sûfı pratiğini daha fazla etkilemeye başladı; üçüncü asırda pratik olarak bütün sûfîler evli idiler; fakat beşinci asra gelince sûfîlerin en büyüklerinden biri olan zât şöyle diyordu: “Bu doktrinin liderlerinin hepsinin görüşü budur ki en iyi ve en fazla temayüz etmiş sûfîler, evlenmeyenlerdir; şayet kalpleri kararmış değilse ve zihinleri günah ve şehvetten azade ise”[7]

Öteki doktrin ise (İslâm’ın gelecekteki kaderi bakımından Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin fazla tebcil edilmesinden daha ehemmiyetsiz sayılmaz) müridin kendi sûfî şeyhine yaşadığı müddetçe fazla ihtiram etmesi ve daha önceki şeyhleri de evliya mertebesine yükseltmesi idi. Şüphesiz ilk İslâmî fikirlere bundan daha yabancı bir şey olamazdı; fakat Kur’an, gelenek, rasyonalizm ve Ortodoks ilâhiyata rağmen (ki bunlara göre evliyadan istimdad tek Tanrı’ya tapınmanın ihlali ile çok tanrıcılığa benzer birşey olarak telâkki ediliyordu) evliyaya tapınma İslâm’a nüfuz etti ve zamanla önündeki her şeyi silip süpürdü. “Bil ki (aynı otorite söylüyor) sufizmin temeli ve İlâhî marifet veliliğe istinad eder”[8]. Fakat velilere tapınma âdetiyle beraber başka bir Hıristiyan-Gnostik doktrinin tesiri ortaya çıktı ki bu da en az diğerleri kadar Müslümanlığa zıttır: Zirvesini kutbun teşkil ettiği bir velilik hiyerarşisinin mevcudiyetine inanç ortaya çıktı (dünyanın kutbu) ki bu kutup veli muavinlerinden mürekkep bir orduyla dünyayı yönetir ve gözetir -İslâmî elbise içinde eski (Yunan Tanrısı) Demurgios. Ve bugün bile Kahire’deki Zuwela Kapışım ziyaret eden bir kişi, Kutuptan bir şey niyaz eden takva sahipleri tarafından kapının çivilerine tutturulmuş bez parçalarıyla donanmış olduğunu görecektir.

Ve zaman geçtikçe, müslüman ilim adamlarının karşı çıkmasının tesiri ile gittikçe azalacağı yerde, bu popüler gayr-i İslâmî tesirler İslâm’da daha güçlü ve kuvvetli bir şekilde yerleşti. Ortodoks mekteplerin yetersizliği gittikçe daha fazla dindar insanları tasavvufçular arasına itti ki bu insanlar, dinin metafizikî bilgisinden çok Tanrı’ya dair canlı bir ruhî tecrübeyi arıyorlardı. Beşinci asır boyunca en muktedir bazı düşünürlerin bile sufızme temayül ettikleri ve bir uzlaşma prensibi aradıkları görüldü. Bu da beşinci asrın sonunda şaşırtıcı bir şekilde ortaya çıkan devrimin yolunu hazırlamış oldu. Bu tavır değişikliğinin çarpıcı bir semptomu (işareti) meşhur ilâhiyatçı Kuşeyrî’nin (ö. 1072) eserinde (Risale) görülür ki o, burada, yüksek sufizmin ve sûfîlerin vecd hâlinde ulûhiyet ile birleşme doktrinin kabul edilmesini istiyordu.

Fakat ismi bu inkılâp ile birlikte anılan kişi el-Gazalî’dir (ö. 1111) ki, cesaret ve entelektüel kudreti bakımından Augustine ve Luter ile aynı seviyededir. Onun dînî gelişmesinin hikâyesi gerçekten büyüleyici ve öğretici bir hikâyedir; ilâhiyatçıların safsatalarına karşı kendisini isyan eder hâlde bulmuş ve nihaî hakîkati kendi zamanındaki bütün Müslüman sistemleri ve felsefeleri içerisinde araştırmış, nihayet zihnen, bedenen ve entelektüel bakımdan uzun bir mücadeleden sonra Tanrı’ya dair şahsî tecrübesi hususunda hâlis bir felsefî agnostisizm kanaatine varmış ve bunu da sûfî tarikinde bulmuştur.

Gazalî’nin eseri ve tesiri Prof. Macdonald tarafından klasik bir pasajda özetlenmiştir:

“İlk olarak, Gazalî insanları, ilâhiyatçıların dogmalar üzerindeki skolastik çalışmaları yerine, Kur’an ve hadislerle canlı bir temas ile bunların incelenmesi ve tefsirine yöneltti. Avrupa’da ortaçağ skolastiğinin boyunduruğu kırıldıktan sonra meydana gelen şeyler, İslâm’da onun liderliği ile meydana geldi.

İkinci olarak, talim ettiği düşüncelerinde ve ahlâkî yargılarında, o, korku unsuru üzerinde durmaya başladı. Ona göre rahat ve iyimser vaazların zamanı değildi, cehennemin dehşeti insanların gözü önünde tutulmalıydı, o bizzat bunları hissediyordu.

Üçüncü olarak, onun tesiri iledir ki, sufizm İslâm âlimleri indinde sağlam ve emniyetli bir pozisyona kavuşmuştur.

Dördüncü olarak, o felsefe ve felsefî ilâhiyatı alelâde zekâların erişebileceği bir şey hâline getirmiştir.

Gazalî’nin eserlerinin bu dört safhası içinde şüphesiz en önemlileri birinci ve üçüncüdür. O, İslâm’ı tarihî ve temel gerçeklerine geri döndürmek ve bu sistem içinde hissî bir dinî hayata yer vermek sureti ile İslâm düşüncesine damgasını basmıştır. O, yeni bir yol açan bir ilim adamı değildi; fakat kesif şahsiyet sahibi birisiydi ve o bu çok yürünen yolu, halkın ortak yolu hâline getirdi.”

Gazalî’nin hayatını vakfettiği eser Eş’arî’ninki ile çarpıcı bir benzerlik gösterir. Her ikisi de Ortodoks düşüncenin dinî düşünürlerin irade ve zekâlarım cezbeden bir başka düşünce cereyanı ile mücadele hâlinde bulunduğu bir zamanda bir sentez meydana getirmişlerdir ki, bu sentez öteki hareketin Ortodoks sistem içinde bir yer sahibi olmasına imkân tanımıştır. El-Eş’arî, eski bir Mu’tezilî olarak, Ortodoks İslâm’ın teolojisini bir temele oturtmak suretiyle kuvvetlendirmeye muvaffak olmuştur. Gazalî der eski bir Eş’arî ilâhiyatçısı olarak, ilâhiyatı şahsî bir mistik tecrübe temeline oturtarak müesseseleştirmeye muktedir idi. Zira onun sûfî tarîkini benimsemek suretiyle mensup olduğu eski ilâhiyat ekolünü terkettiği düşünülmemelidir; daha ziyade kendi şahsî tecrübesinin temin ettiği kesin bilgi ile ve büyük bir cesaret ve emniyetle, o zamana kadar farklı ve biibiriyle tezat hâlinde gibi görünen felsefî, skolastik ve mistik fikir sistemlerini birleştirmişti. Bundan başka, tıpkı Eş’arîlik’te olduğu gibi, bu yeni fikirler sistemi bir defa benimsenince Müslüman düşüncesinin mütemmim bir cüzü olarak gelişti ve onun tabiatım değiştirmeye başladı. Böylece mistiklerin yolu icmaın tasvip mührüyle mühürlenmiş ve Ortodoks olarak kabul edilmiş oldu ve Müslüman dînî düşüncesinin tarihi içinde yeni bir sahne açtı ve (Eş’arîlikte de olduğu gibi) bu gelişmenin mecraı içinde ortaya çıkan bazı istikametler beklenmedik ve şaşırtıcı cinsten idi.

Nihayet bunun böyle olması sırf sufizm ile Eş’arî ilâhiyatı arasındaki mantıkî uyuşmazlık değildir. Şarklı mütefekkir her ne kadar bize mantıkî dedüksivon metoduna aşın bir şekilde güvenme gibi görünen, bir fikri en son neticelerine kadar takip etmeye temayül ederse de, her biri kabul edilmiş postulatlardan (kaziye) türetilmiş bu neticeler arasındaki tezatlardan da pek rahatsız olmaz; ve o insan akimagüvenmemek itiyadı sebebi ile bu neticelerin her birini ancak İlâhi akıl tarafından tam ma’nâsı ile sentezi yapılabilecek olan mutlak hakikatin veçhelerinden biri savmakla tatmin olur.Daha da önemlisi şu idi ki; Sünnîlik ve mistisizm farklı yollar takip etmeye temayül etmişti: Şimdi bunlar her ne kadar birbirine bağlanmış olsa da yollar farklı olarak kaldı. Bunun ciddi neticeler doğurmak tehlikesi vardı. Ortodoks düşünce her ne kadar asık suratlı ve skolastik olsa da dâimâ yüksek ahlâkî ve entelektüel standartlan idame ettirmiş ve eski doktrinin saflığım bozucu yenilikleri ve kullanış tarzlarını (dînî inançlar ve pratikle ilgili meselelerde) tasvip etmeyi reddetmişti. Her ne kadar eski Grek diyalektiği silahını ödünç almışsa da. bu silahı umumiyetle kendi pozisyonunu Grek fikirlerine karşı müdafaa etmek için kullanmıştı. Fakat bunun, aristokrat ve inhisarcı bir karakter vererek, Ortodoks düşünceyi, halkın kalplerinden ve anlayışından oldukça uzaklaştırmak gibi zayıf bir ciheti de vardı. Sufizm dinî ideallerinin yüksekliğine rağmen, hemen hemen başlangıçtan itibaren, daha az müşkülpesent idi ve işe yarıyor gibi görünen yabancı fikir ve tatbîkâtları daha kolay benimsiyordu.

Mistiklerin safları arasında derece derece büyük farklılıklar vardı ki, bunlar arasında büyük entelektüel muktesebat ve karakter sahibi kimseler olup, mistisizm bunlara zengin bir ruhî tecrübe ve dinlerinin hakikatlerini daha kuvvetli bir şekilde kavrama imkânı sunduğu gibi, bunun yanı sıra tatbîkâtlarının ve postulatlarının İslâmî doktrin ile ne derece uyuştuğuna pek aldırış etmeyen kimseler de vardı. Daha şimdiden bazı muhitlerde vecd hâline ulaşma gayreti, iptidâî zikri etkilemiş ve bu ritüel içine dans etme ve üstünü başım parçalama gibi bazı arızî destekleri ithal etmişti. Sûfî liderleri popüler din unsurlarının bu nüfuzuna biraz müsamaha etmişlerdir. Belki de Sünnî düşünce ile daha yakından temas hâlinde olmak sayesinde bizzat sûfî pratiğinin istikbalde temizleneceğini ve bu şüpheli ilâvelerden kurtulacağını ümit etmiş olabilirler.

Sünnî düşünce, bu şüpheye yer vermeyecek bir şekilde, tazelenmiş ve kuvvetlenmiş ve daha popüler bir karakter ve yeni bir cazibe kazanmıştı. Gerçekten de ilk neticeler ümit verici idi. Gazalî’den sonraki asır boyunca Sünnî düşünce, Batı Asya ve Kuzey Afrika’nın o zamana kadar çekingen ve uzak duran nüfusunun geniş bölümünün muhabbetini kazandı. Bilhassa Şiîlik bir düşüş yaşamış ve nüfuzunun büyük bir kısmını kaybetmiş gibi görünüyor. Birkaç emniyetli dağ bölgesi ve İran körfezinin kıyılan haricinde bu tesirler, sadece eski asıl Müslüman topraklarında görülmüyordu; büyük ve bazı yeni sahalarda da (Küçük Asya, Orta Asya, Hindistan, Endonezya ve Orta Afrika) ki bunlar İslâm hâkimiyetine katılma prosesi içindeydiler, geniş ve uzun zamandan beri mevcut büyük dinî farklılıklara rağmen büyük topluluklar İslâm’a katılmaya ikna edildi.

Fakat, hattâ bu kitle hareketlerinde bile öyle hususiyetler vardı ki, daha müsamahasız ulemâ tarafından hoş görülmüyordu. Gazalî’nin önceden göremediği şey şu idi (ki bu yüzden de mesul tutulamaz), onun açtığı gedikten popüler dinî pratikler ve zındıkça entelektüel mefhumlar İslâm’a doluştu ve bunlar yüzünden onun idealleri bayağılaştırıldı ve İslâm’ın Ortodoks doktrini ciddi şekilde ihlâl edildi. Zira sufizmin bu kabulü basit bir uzlaşma ile sınırlandırılamazdı; şimdi bizzat sufizm Ortodoks olmuştu, artık neye cevaz verildiği neye verilmediğini tayin eden ve popüler pratiklerin İslâm’a nüfuzuna bir mania teşkil eden eski katı ve muhkem safları muhafaza etmek imkânsızdı. Bu uzlaşma bir kapitülasyon hâline geldi; sufizm bütün İslâm vücudunu işgal etti ve her ne kadar skolastik ilâhiyatçıların direnişleri tamamen yok edilmediyse de kırılmış oldu. Galiba sûfî misyonerlerin başarısı sebebiyledir ki, bu kadar yüksek bir prestij sahibi olmuş ve bu kadar geniş bir laik destek sağlamışlardır, öyle ki ilâhiyatçılar için bu popüler dalgayı önleme teşebbüsü hemen hemen imkânsız bir iş hâline geldi. Bu bilhassa Türk yöneticilerin davranışlarında açık bir şekilde görülür (meselâ Timur gibi) ki onlar haricen ulemâya saygılı idiler; fakat aslında sûfî şeyhleri önünde gerçek bir saygı ile diz çöküyorlardı.

Mamafih, meseleler bu hâle gelmeden önce, Ortodoks ulemâ bu meydan okumaya karşılık vermek istemişti. Eski Yunan nüfuzuna ve sapık mezheplere karşı eskiden yaptıkları mücadeleler ilâhiyatçılara organize olmanın ve yükseköğretimi kontrol etmenin değerini öğretmişti. Beşinci asrın ortasına gelinceye kadar eğitim sistemsiz ve bütünüyle hususî bir öğrenim şeklinde yürütülmüştü. Cami bir öğretim merkezi hizmeti görüyordu ve kendisini herhangi bir branşta veya dinî çalışmalarda yetiştiren her ilim adamı bir grup talebenin etrafında toplandığı bir merkez teşkil ediyordu ki, o bu talebelere, zamanla bir icazet veya kendisinden öğrendiklerini başkalarına öğretme yetkisi veriyordu. Sistematik eğitimin başlangıcı Şiîler’e karşı yapılan mücadele ile ilgili gibi görünüyordu. Beşinci asrın sonlarına doğru İran’da düzenli mektepler kurmak suretiyle insiyatifi ele geçiren Şiîler’e karşı (Meselâ el-Ezher, Kahire’de, yeni şehirde, 969’da Fatimî yönetimi tarafından kuruldu) başlayan ve batıya doğru yayılan bir hareketin neticesi olarak, medreseler veya ilâhiyat öğretimi yapılan müesseseler kurulmaya başladı ki, bu müesseselerin resmî bir statüsü, maaşlı hocaları ve bu müesseselerin çoğunda da talebelerin ihtiyaçlarını karşılayacak imkânlar da vardı. Sonraki iki üç asır boyunca doğudaki bütün İslâm topraklarında ve Mısır’da bu medreselerden yüzlercesi kuruldu ve bu yükseköğretimi gittikçe daha fazla ilâhiyatçıların kontrolü altına soktu.

Bu müesseselerde, yüksek sınıflar ve bütün tahsil görmüş unsurlar, İslâm’ın prensipleri, temel doktrinleri ve an’anevî disiplinleri hususunda sağlam temelli bir bilgi kazandılar ki, bu bilgi her ne kadar nisbeten sınırlı bir saha içinde kalmışsa da muhtelif sûfî grupları tarafından izhar edilen zıtlaştırıcı ve hafif meşrep temayülleri önlemeye hizmet ediyordu.

Bu usullerle her ülkede nüfuzlu bir insan zümresi yaratılmıştır ki, bu insanlara, yarı ihtida etmiş kitleleri derece derece daha Ortodoks bir anlayışa getirme vazifesi verilmişti. Mamafih, kabul etmeliyiz ki bu kontrol ekseriya, İslâm’ın geleceği bakımından ciddî neticelere yol açmış gibi görünmektedir. Orijinalite ve hayatiyet derece derece ezilip yok edildi; çalışma sahası birkaç tercih edilen mevzuu haricinde gittikçe daralan ve an’anevî mevzuların kör değneğini beller gibi ezberlenmesi ve sonu gelmeyen bir şekilde ruhsuz şerhlerle tekrarlanması şeklinde, gittikçe daralan bir daire içine hapsedildi. İslâm’ın ilâhiyatı, medreselerde öğretildiği sekli ile ölülerin pençesi içinde idi; öyle ki bu hâl ulemâya karşı serdedilen ve günümüze kadar da devam eden “taşlaşmış Ortaçağ ruhu” tenkidine hak verdirecek kadar tesirli oldu.

Her ne kadar bu tenkidin bir kısmı gerçek ise de, aynı zamanda, bununla ulemâya karşı biraz haksızlık da yapılmış olmaktadır. Tam ma’nâsıyla gelişmiş bir ilâhiyat öyle kolayca değiştirilemez veya bir tarafa bırakılmaz, bırakılamaz da zaten, ta ki bu ilâhiyat cemiyetin ihtiyaçlarını karşıladığı müddetçe. Olsa olsa cemaatin düşünce formlarındaki değişmeye paralel olarak yeniden ifade edilebilir. Onüçüncü asırdan ondokuzuncu asra gelinceye kadar, İslâm cemaatine entelektüel spekülasyonu kamçılayacak yeni bir düşünce cereyanı nüfuz etmiş değildir. Bunun sebebi kısmen İslâm cemaatinin bir dereceye kadar bir iç dengeye kavuşmuş olması ve kısmen de Batı Rönesansı’nın tesirlerinden izole edilmiş olmasıdır. Bunlar, bazen farz edildiği gibi, tamamen entelektüel atâlet asırları değildi; zira cemaat içinde sûfî monizmi veya panteizmi ile Ortodoks ilâhiyat arasındaki mücadele canlı bir mesele olmaya devam etmişti. Ulemânın faaliyet sınırlarını çizen işte bu meydan okumadır. Bir taraftan popüler din anlayışı teosofınin (felsefî din anlayışı veya Allah ile doğrudan doğruya irtibat kurmayı amaçlayan dinî sistem) müfrit formları içinde tohuma kaçarken, ulemânın vazifesi de ocaklık demiri olup temel İslâmî inançlar hususunda cemaati muhkem tutmak ve onun birliğini muhafaza etmekti. Onların aksiyonu karanlık çağlarda Hıristiyan kilisesinin değişikliğe direnmesi ile kıyaslanırsa haksızlık edilmiş olmaz ve “aynı tavır” diye değerlendirilmeyi de hak etmektedir.

Kaynak

Prof. Dr. ŞAHİN UÇAR, TARİH FELSEFESİ YAZILARI, Şule Yayınları Kasım 2012, İstanbul,  (s. 215-230)

 

 

 

 

 

BATIL DİNLERDEN DEVŞİRDİĞİMİZ İSLÂMÎ TEBLİĞİN SİYASÎ NETİCELERİNİNİ ETKİLEYEN MEHDİLİK FİKRİ

İslâmî Tebliğ’in mahiyeti ve siyasî neticelerini olarak, bilhassa Sâmî menşeli dinlerde gördüğümüz ‘tarihî zaman’ anlayışı (veya daha münasip bir ifade ile, zamanın yaratılış ile başladığı ve eskatolojik-kıyamet / zamanın bir sonu olduğu şeklindeki inanç) ve bu proses (süreç) içinde insanın rolü, insanlığın kurtuluşunu gerçekleştirecek bir ‘Mesih’ veya ‘Mehdi’nin geleceği, şeklindeki inançların ehemmiyetini gösterebilmek için, Zerdüştî, Yahudi ve Hıristiyan geleneklerinden (bunların gelişme tarihleri hususunda fazla tafsilata gerek duymayan ve kronoloji itibariyle geniş fasılalar ihtiva eden bir diachronic (tarihi usül) usul ile de olsa) biraz bahsedecek olursak, diyebiliriz ki;

Malum olduğu üzere, Zerdüştilik’te kainatı yöneten iki zıt güç vardır: İnsanın vazifesi —iyi bir insansa ve necata ermek istiyorsa— zulümata karşı Nûrun, yani iyiliğin yanında yer almak ve onun nihaî hâkimiyetine yardımcı olmaya çalışmaktır. “Zerdüşt, dinleyicilerini, gerekirse silah kullanarak, yalanı tasdik ve iltizam edenlerle, yani eski putperest dinler ve diğer bütün kötülük güçleri ile savaşmaya davet ediyordu. Zerdüşt’ün Ahura Mazda mefhumu mücerred ve ulvîdir:

“O (Tanrı) ibtida böyle düşündü, ‘Bırak mukaddes varlık sahaları ışıkla dolsun”, o odur ki hikmeti ile ‘Doğru’yu yarattı… Ben seni düşüncemde öyle idrak ettim ki, ey Mazda, sen her şeyin evveli (aynı zamanda) âhirisin, sen Müstakim ve İyi Düşüncenin babasısın (Good Thought)… Ve hayattaki faaliyetler hakkında hüküm verecek olan Rabb (Lord, Mevlâ) da sensin.”[9]

Ancak Zerdüşt Dünyanın, iyilik ve gerçeğin, Ahura Mazda’nın iradesine tabi olarak hüküm sürdüğü bir yer olduğuna inanmıyordu. Aksine o kâinatı iyilik ve kötülük arasındaki Kozmik (kainat çapında) bir mücadelenin cereyan ettiği bir saha olarak görüyordu. Zerdüşt’ün vaazmın pratik gücü, insanları ‘iyiliğin’ ‘dâvâ adamları’ olmaya ve yan şahsileştirilmiş melek ruhlarının (âlem-i melekûtun) —ki bunlar Mazda tarafından Yalan’a karşı yaptığı savaşta kendisine yardımcı olsunlar diye yaratılmışlardır— kendilerine bildirdiği tarzda yaşamaya davet etmesinde idi.”[10]

Zerdüştî akidelerinin Yahudiliğe ne ölçüde tesir ettiği belli olmamakla beraber, bilhassa meleklere inanç ve zamanın sonunda, eskatolojik (Zamanın sona ereceği kıyamet gününün yakın olduğu inancı)  manada, iyiliğin nihai zaferi kazanacağı şeklindeki inançların doğrudan doğruya tesirlerinden bahsedilebilir.

Diğer taraftan Yahudi ve Hıristiyan ananesindeki Mesih ile bunun İslâm’daki karşılığı olan Mehdi inançları arasındaki benzerlikler de dikkate şâyândır. Malum olduğu üzere Yahudiler, bir ‘Mesih’in gelerek kendilerini yabancı kavimlerin hâkimiyetinden kurtaracağına ve eski Yahudiye krallığını yeniden kuracağına inanırlardı. Mesih kelimesi yağla meshedilmiş, vücudu yağla oğulmuş manasına gelir ki Yahudiye kralları tahta çıkarken eski Yahudi geleneklerine göre vücutları yağla oğulduğu için, Yahudi krallığını yeniden kuracak olan bir ‘müstakbel Yahudi kralı’na bu sıfat izafe edilmiştir. Hıristiyanlar Yahudi geleneğinin bu Mesih sıfatını Hz. İsa’ya atfetmek sureti ile Yahudilerin asırlardır beklediği bu kurtarıcının Hz. İsa olduğu inancını ifade etmektedirler. Esasen Hıristiyan kelimesi de, Mesih kelimesinin Yunanca’ya tercümesi olan Christos’tan gelmektedir.[11]

Kur’an-ı Kerim’de Mehdi’ye dair bir şey bulunmamakla beraber, hadisler vasıtası ile revaç bulan Mehdi inancı bu bakımdan şâyân-ı dikkattir:

Kıyamet kopmadan önce bir ‘Mehdi’ gelerek İslâm’ın bütün yeryüzüne şamil nihaî zaferini temin edecektir. Ve yine dikkate şâyândır ki bu Mehdi, İsâ Mesih olacaktır. Burada bu inancın Yahudiler ve Hıristiyanlardan Müslümanlara nasıl intikal ettiği meselesi bizce tali bir meseledir. Bu hususta mutlaka doğrudan doğruya bir intikalden bahsetmek de şart değildir. Meselenin asıl mühim ciheti, iyilik ve kötülük arasındaki mücadele prosesinde, bu inancın insana atfettiği rol olduğu kanaatindeyiz.

Bütün bu dinlerde sembolik ifadelerle anlatılan asıl ilâhîyat problemi, insanın hayır ve şer arasında yapacağı tercih ve bu tercihin neticesi olarak da, tarihe istikâmet verme, yeryüzünde ‘İlâhî hâkimiyet’in gerçekleşmesine yardımcı olma mesuliyetidir. Bu St. Augustin’e ‘Tanrı Şehri’ (The City of God) kitabını yazdıran bir tarih anlayışıdır ki esas itibari ile bütün bu zikredilen dinlerde ayni mahiyettedir. Zamanın sona ermesinden (kıyamet, doomday) önce, İlâhî saltanatın kurulmasına tercihlerimiz ile yardımcı olmak, her ne kadar bu İlâhî hükümranlık, nihai bir zaruret olarak, zaten gerçekleşecek ise de…

Menşei tâ eski Zerdüştî ananelerine kadar çıkarılması mümkün olan işbu zaman anlayışıdır ki, Sâmî dinlerinde Mesihçi anlayışın teşekkülüne yol açmış ve Müslümanlık’ta dahi ‘Mehdi’ itikadı şeklinde bir aksülamel bulmuştur.

A.J. Toynbee’nin —Gibb tarafından sert bir tenkide tâbi tutulan tefsirinde— Mehdî inancını, Yahudilerde olduğu gibi Şia’da dahi, ‘asırlarca devam eden mağlubiyetlerin aksülameli olarak, tarihî muvaffakiyetin istikbalde belirsiz bir tarihte gerçekleşeceği şeklinde bir ümid’ olarak değerlendirmesi, aynı inancın Sünnîler’de dahi mevcut olması vâkıasını izah etmez.[12] Diğer taraftan, İncillerde İsa’nın kendisinden sonra geleceğini müjdelediği zata ait bir sıfat olan ‘Paraclitos’ ifadesi, birçok şekilde tefsir ve tercüme edilmiş, Müslümanlarca bunun Muhammed yahud Ahmed ismindeki manayı tazammun ettiği iddia edilmiştir. Aynı iddia Mani dinine mensup olanlar tarafından iş bu müstakbel kurtarıcının Mani olduğu şeklinde tefsir edilmişti; tıpkı İsa’nın dahi Yahudilerin asırlardır beklediği Mesih olduğuna Hıristiyanların inanması gibi.

İlahiyat meselelerinde meknûz problemlerin biri olarak bu ‘dünyayı kurtarma davasını’, böylece hülâsâ edip geçtikten sonra; araştırılması ve düşünülmesi gereken bir diğer probleme işaret etmek istiyorum ki o da şudur:

Bir peygamberin fikirleri ile içinde yaşadığı kültür muhitinin tesirleri arasında nasıl bir münasebet vardır?

Ve bu meseleyi Müslümanlığa tatbik edersek, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin pozisyonunu nasıl tarif edebiliriz?

 

Kaynak

Prof. Dr. ŞAHİN UÇAR Tarih Felsefesi Açısından-İSLÂM’DA MÜLK VE HİLAFET Medine’yi Yeniden Kurmak, 1996, İstanbul, (s.29-34)

 

 


[1] Bkz. A. J. Tbynbee, Medeniyet Yargılanıyor.

[2] Oryantasyon; yönlendirme, yön verme, kılavuzluk etme, Fransızca orientation sözcüğünün Türkçe söylenişi.

Genellikle bir iş terimi olarak kullanılır. İplik üretiminde, ipliği oluşturan liflerin birçok kez çekilip uzatılarak birbirlerine paralel hale getirilmesi işlemine de oryantasyon denir.

[3] A. J. Toynbee “Civilization on Trial and The World and the West, Meridian Books, 1964, s. 167, 176.

[4]        Essasi sur les Origines de lexique de la Mystique musulmane. Paris 1992.

[5]        Translated by R.A. Nicholson, Literary History of the Arabs, s. 234.

[6]         D.B. Macdonald in Encyclopedi of İslam, s.v. Kissa.

[7]        al-Hucviri, Keşf al-Mahcub, tr. R.A. Nicholson, s. 363.

[8]        Ibid., s. 210.

[9]    Yaşna; 31: 7-8.

[10]             W. H. McNeill, The Rise of the West, Chicago Univ. Press, 1963, s. 169.

[11]   Latince ‘Jesus Christus’: İsâ Mesih

[12]   A.J. Tonybee, A Study of History, c. 3, s. 463, New York, 1962. Gibb’in Şia meselesi hakkında Toynbee’ye yazdığı “note” için aynı eserin. I. cildinde s. 400’e bkz.

BAŞA DÖN

 

Reklamlar