İNANÇ VE İNKÂR ARASINDA TANRI

 

Tanrı’nın var olduğuna/olmadığına inanma ya da başka bir deyişle Tanrı’nın varlığı sorunu, hayatımızı belirleyen önemli meselelerden biridir.

“Tanrı’nın var olup olmadığı, insan ruhunun ölümsüz olup olmadığı üzerinde ne lehte, ne de aleyhte hiçbir bilimsel kanıt yoktur. Ancak biz yine de bir Tanrı olduğuna ve insan ruhlarının ölümsüz olduğuna inanma hakkına sahibiz.” deriz.[1]

Tanrı’nın var olduğunu ispat eden delillerin çürütülmesinin var olmaklığını ortadan kaldırmaz.

2. Tanrı’nın var olmadığını ispat eden delillerin çürütülmesi de, Tanrı’nın var olmadığı iddiasını çürütmez”[2]

Bu sorgulama bir noktaya gelir ki, iyi ve kötü arasındaki savaş artık insanın dimağında çelişkiler içeren bir krize dönüşür:

“Küçük bir çocuk olarak okulda dayak yemeyeyim diye büyük bir şevkle Tanrı’dan yardımını diliyordum. Duamı kabul etmediğinde de, bunu benim iyiliğim için yaptığını düşünüyordum. Başıma kötü bir şey gelmesini istemeyen büyükler, hatta anne ve babam yediğim sopalara gülüyordu; oysa yediğim sopalar benim için büyük bir üzüntü kaynağıydı…

Oyun oynamayı seviyordum; beni cezalandıranlar da oynamayı seviyorlardı. Ama büyüklerin oyunlarına iş deniliyordu. Çocukların oyunları onlarınkine oldukça benzemesine rağmen onlar büyüklerce cezalandırılıyorlardı ve hiç kimse onlara acımıyordu… Çocukken bir gün mide rahatsızlığından aniden ateşim yükseldi; neredeyse ölüyordum; Sen bunları gördün, o zaman benim koruyucum değil miydin?”[3]

İnsan kendini bulmak için çocukluğundan beri arayacağı ve bulmakta zorlanacağı bir yola girmiştir. Artık inanma/inkâr sorunu onun bir meselesidir. Clifford diyor ki:

“Eğer bir kişi, çocukluğunda ya da hayatının daha sonraki bir döneminde kazandığı bir inanca, onunla ilgili aklına gelen tüm şüpheleri bastırarak ve zihninden uzaklaşarak bağlılığını sürdürüyorsa, inancını tartışmaya açan ya da onu tartışan kitaplardan ve insan topluluklarından bilinçli bir şekilde uzak duruyorsa; hatta inancını rahatsız eden soruları dinsizlik olarak addediyorsa, o kişinin hayatı insanlığa karşı işlenmiş büyük bir günahtır. [4]

O zaman aklın yardımına muhtaç oluruz.

“Aklın, Allah’a inanmayı ve itaati insana borç kılması ya bir fayda içindir veya boş yeredir. Aklın boş yere itaati gerekli kılması doğru olmaz. Çünkü akıl, boş yere emretmez. Eğer bir fayda için gerekli kılıyorsa bu fayda ya mabut olan Allah’a veya kula râci olur. Allah’a ait olamaz. Çünkü Allah illet, amaç/garaz ve faydadan münezzehtir. Hatta inkâr, iman, taat, isyan Allah nazarında müsavi olan şeylerdir. (Yani Allah için bir kâr ve zarar düşünülemez). Kul’a râci bir faydası bakımından da muhaldir. Zira fayda ya dünyada ya da ahirette olur. Dünyada olamaz; çünkü itaatin peşin bir gayesi yoktur. Belki nefsine galebe çalması bakımından bir sürü eziyet çekmesi vardır. Gelecekte de bir gaye taşımaz. Çünkü gelecekte itaate mükâfat, isyana ceza olduğunu akıl nereden bilebilir? Hâlbuki akıl için isyan ile taatin ikisi birdir. Çünkü hiçbir şeye ayrı meyli olmadığı gibi hiçbiri hakkında da ihtisası yoktur. Bütün bunları bildiren şeriattır. O halde Allah’ı bilmek aklen değil şer’an vaciptir.”[5]

Eğer bilmeceye cevap vermek istemiyorsak, bu bir tercihtir; fakat yaptığımız her tercihte kendimizi tehlikeye atarız.

Eğer bir insan Tanrıya ve geleceğe sırtını dönmek isterse kimse onu engelleyemez; kimse makul bir şüphenin ötesinde onun yanlış yaptığını ispatlayamaz.

Eğer bir insan başka türlü düşünür (yani Tanrı’nın varlığına inanırsa) ve düşündüğü gibi davranırsa ben kimsenin onun yanlış yaptığını ispatlayabileceğini düşünmüyorum. Herkes en iyi olduğuna inandığı davranışı yapmalıdır; eğer yaptığı davranış kötüyse davranışının zararını en çok davranışı yapan kimse görecektir. [Amerikalı filozof W. James]

 “Edindiğim tecrübeler ve gözlemlerim sonucunda inananların, inanmayanlara nazaran genellikle daha mutlu veya daha mutsuz olduğunu görmedim. Yani inanmak insanları daha mutlu kılmıyor. Aynı şekilde inanmamak da insanları mutsuz kılmıyor. Bana göre, esas ve önemli olan erdemler, iyi kalplilik ve zekâdır. İnanç vb. değildir. Böyle olmasına rağmen zekâ, her türlü inançla engellenir; iyi kalplilik ise günah ve ceza duygusuyla körleşir” [6]

D. Lane, şunları söyler:

“Her dinî tecrübe, kişiye Tanrı tarafından bir lütuftur. Dinî tecrübe asla İnsanî bir gayretin sonucu değildir. Dünyada Tanrının lütfü, tecrübe vasıtasıyla hissedilir ve böyle bir tecrübe bize zarar vermez. Elbette Tanrı’nın, olayların normal akışı ve tarih içerisinde, insan durumunun şartlarına uygun kurtuluşu gösterdiği unutulmamalıdır. Lutüf doğa içerisinde gelişir, o doğayı yıkmaz ve doğaya kayıtsız kalmaz. İnsanla temas kuran Tanrı, onun kurtuluşu için bazı şeyleri vasıta kılar. Bu bazen Tanrı’nın kendisi, bazen peygamber, bazen de bir kurum olarak kabul edilir.”[7]

Ancak diyebilirsin ki;

“Allah’ın bazı kimseleri peygamber seçip, bütün insanlardan üstün tuttuğunu, peygamberleri önder yapıp insanları onlara muhtaç kıldığını nereden biliyorsun? Peygamberler yüzünden insanların birbirine düşmesini, düşmanlık duygularının gelişip savaşların artmasını ve bu sebeple insanların helak olmasını İlâhî hikmetle nasıl bağdaştırıyorsun?

Hakîm ve Rahîm olan Allah’ın hikmet ve merhametine yaraşan, dünya ve ahirette yararlı ve zararlı olan şeylerin bilgisini bütün kullarına ilham etmek ve insanları birbirinden üstün tutmamaktır. Böylece insanlığı felakete sürükleyen görüş ayrılıkları ve çekişmeler ortadan kalkmış olur. İnanç ayrılıkları sonucunda insanların birbirlerinin kanını dökmesinden, düşmanlık duygularının savaşlara yol açıp bir felaket halini almasındansa, bizim söylediğimiz daha tutarlı ve daha güvenli bir yoldur. Nitekim nice kimselerin bu yüzden öldüğünü görmekteyiz. ”[8]

“Senin için kötü yoktur, fakat yalnız senin için değil, bütün evren için de; çünkü onun dışında senin kurmuş olduğun düzeni bozacak ve dağıtacak hiçbir şey çıkmaz. İşin ayrıntısında bazı öğeler başkalarıyla uyum içinde olmadıklarından onları kötü addederiz. Oysa bu öğeler aslında başkalarıyla uyum içindedir; bu yüzden de gerçekte iyidirler.” [9]

Kirizden kurtulmak için ne yapmalıyız;

Hakikatlere ulaşmak daima delil ile olur zannedenler Allah’ın geniş ve sonsuz rahmetini daraltanlardır. Şunu kesin olarak anladım ki bir ilme son haddine kadar vakıf olmayan kimse o                ilimdeki bozukluğu anlayamaz. [Gazzalî]

“Eğer dinin etkisi olmazsa, insan kalbini heva ve hevesten korumak mümkün değildir; şeytanlar onun kalbine girer. Bu durumda Allah onların nefislerini muhafaza etmeyip, onları şeytanın vesveseleriyle baş başa bırakır. Böylece şeytan onları daima şerre, kötülüğe çağırır, kötü işlerle onları aldatır; mayalarındaki bozuk şeylere, şehvete, isyana, Allah’ın buyruklarına karşı çıkmaya davet eder. Bunların neticesinde (de) nefs adeta şeytanlaşır.”[10]

“Kalpten şeytanın vesvesesini atmak ancak o vesveseyi veren şeyden başkasını kalbe koymakla mümkündür: Allah’ı zikirden başka kalbe ne korsan şeytanın vesvesesine yardımcı olursun. Kalbi şeytanın vesvesesinden koruyan, ancak Allah’ı anmaktır. Allah’ı anmada şeytanın nasibi yoktur. Bir şey ancak zıddıyla tedavi edilir. Şeytan vesvesesinin zıddı da Allah’ı anmak ve O’ndan yardım dilemektir… Buna ancak kendilerine zikrullah galebe çalan muttakiler yol bulur. Şeytan, bunların etrafında ancak çapulcu bir hırsız gibi dolaşır.”[11]

Gazzalî, inanç yeri olan kalbi bir savaş arenasına benzetir. İyilik ve kötülüğü sembolize eden kabiliyetler bu arenada durmadan bir mücadele içindedir:

 “Şeytan ve meleğin askerleri arasındaki kovuşturma, kalbin harp meydanında devam eder. Ta ki biri galebe çalar ve açılan kapıdan içeri girer, orada oturur, mesken tutar ve diğerinin o rada dolaşması artık bir anlam ifade etmez (ihtilas/şeytan olmanın hakkını verememek). Nice kalpler var ki, onları şeytan orduları feth etmiş; onlara malik olmuş ve kalbi ahireti arkaya atıp dünyalığı tercih eden vesveselerle doldurmuştur. Bunların kalbi ele geçirmesinin ilk yolu şehvet ve hevaya uymaktır. Bundan sonra kalp, ancak şeytanî kuvvetlerden tahliye ile feth edilebilir. Söz konusu şeytanî kuvvetler de heva ve şehvettir. Bunlar kalpten boşaltıldıktan sonra kalp ancak Allah’ı zikretmekle tamir edilebilir. Çünkü melekler buralarda bulunur.[12]

Ancak bu söylenenlerin yetmediği insanlar vardır. Onlar için şunları söyleyebiliriz.

“Konuşurken ‘kötü sözler’ kullanan bir adam, kullanmayandan mantığa göre, daha kötü bir kimse değildir. Ne var ki, herkes bir ermişi hayalinde canlandırmaya çalışırken onun hiçbir zaman sövmemiş olduğunu düşünür. Mantığın ışığı altında bakılacak olursa bunun saçmalığı açıktır.[13]

Kırlarda yaptığım gezintilerin birinde, bitkinlik derecesinde yorulmuş olduğu halde hâlâ koşmaya çalışan bir tilki gördüm.

Birkaç dakika sonra da avcılarla karşılaştım.

Bana tilkiyi görüp görmediğimi sordular; ben de gördüğümü bildirdim. Onlar ne yana gittiğini sorunca da yalan söyledim.

Doğruyu söylemekle daha iyi adam olacağımı hiç sanmıyorum. Benim de çok kez her şeyin boş olduğunu düşündüren bir ruh haline kapıldığım olmuştur; bu düşüncelerden herhangi bir felsefenin yardımıyla değil yapılması gereken sıradan gündelik işlerle kurtulmuşumdur. (İnsanların son zamanlarında niye bahçe işleri ile uğraştığını anlamış oluruz.) [Bertrand Russell]

Augustinus sözü bitirelim:

“Ben Seni geç sevdim, ne denli eski ve o denli yeni Güzellik,

Seni geç sevdim!

Ben dışarıdayken, Sen benim içimdeydin ve ben Seni dışarıda arıyordum.

İğrençliğimle çekici yaratıklarına saldırıyordum.

Sen benimleydin, ama ben Seninle değildim.”

 

Yazının Hazırlandığı Kaynak:

Dr. Aydın IŞIK, İnanç Krizi/ Augustinus, Gazalî, Kant, Russell, Ötüken, İstanbul, 2009

 


[1]Samuel Enoch Stumpf, Philosophy: History & Problems, Fifth Edition, McGraw-Hill, New York, 1994, s. 393.

[2]Dorothee Söle, Thinking About God, SCM Press, London, 1990, s. 171-182.

[3]Augustine, Confessions, s. 12-13

[4] William Clifford, “The Ethics of Belief’, The Rationality of Belief in God,

[5]    Gazalî, İhyâİhyâ, I, s. 153-154.

[6]    Russell, sorgulayan Denemeler., s. 215.

[7]    D. Lane, The Experience of God, s. 14

[8]  Hatim er-Râzî, A’lamu’n-Nübüvve, Çev. Mahmut Kaya, 1 Baskı, Klasik, İstanbul, 2003, s. 83-84.“A’lamu’n Nübüvve eserinde Hatim er-Razi, Ebu Bekir er-Razi’yle nübüvvet üzerine yapmış olduğu diyalogu aktarır

[9]    Augustine, Confessiorıs, s. 135.

[10] Gazalî, Tevhid Risalesi, Çev. Celal Yıldırım, Ticaret Matbaacılık T.A.Ş., İzmir, 1964, s. 24-25.

[11]   Gazalî, İhya, III, s.34-37.

[12]   Gazalî, İhya, III, s. 35-36.

[13]   Russell, Mutluluk Yolu., s. 44-45.

BAŞA DÖN

 

Reklamlar