ZHUANG Zİ’NİN DÜŞÜ VE KUANTUM FELSEFESİ

 

 

 

“Zhuang Tzu düşünde bir kelebek olduğunu gördü, ama uyandığında, düşünde kendini bir kelebek olarak gören bir insan mı, yoksa düşünde kendini insan olarak gören bir kelebek mi, olduğunu bilemedi.”

    Arjantinli yazar Jorge Luis Borges, “Düşsel Varlıklar Kitabı“nda yer alan “Zhuang Tzu’nun Düşü” adlı öyküsünde böyle yazmış. Bu satırlar, İngiliz diplomatı ve Sinolog Herbert Allen Giles’ın 1899 yılında yayınlanan “Chuang Tzu” adlı kitabından alınmış. Borges aynı meseli, “Öteki Soruşturmalar” adlı kitabında bulunan “Zamanın Yeni Çürütülmesi” başlıklı yazısında da kullanıyor.

    2 bin 400 yıl önce yazılmış bu paradoks daha önce de dikkatimi çekmişti. Gotik edebiyatın en önemli isimlerinden sayılan Amerikalı yazar Howard Phillips Lovecraft’ın 1918 yılında yazdığı “Polaris” adlı öykünün de “Kelebek Düşü”nden esinlenmiş olabileceği söylenir. Aynı düş, Rus yazarı Viktor Pelevin’in felsefi romanı “Buda’nın Serçe Parmağı”nda da görülür. Ama Zhuang Zi’nin “Çinlilerin Freud’u” ya da “Çinlilerin Jung’u” diye nitelendiğini öğrenince daha da meraklandım.

*

    Rüyalardan her uygarlıkta, pek çok ünlü düşünürün söz ettiği, bunlar üzerinde çalıştığı söylenebilir. Örneğin, İbn Arabi, “Âlem tabir edilmesi gereken bir rüyadır” demiş. Bu sözünü de Hz. Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellemin “İnsanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar.” hadisine dayandırmış. Fakat MÖ 4. yüzyılda, Savaşan Devletler Dönemi’nde yaşamış olan Zhuang Zi’nin yazdıkları, bunlarla ilgili ilk yazılı kaynak… Zhuang Zi’nin ölüm korkusu ve endişelerle ilgili önemli yazıları da var. “Zhuang Zi”, aynı zamanda onun yazılarını bir araya toplayan kitabın ismi.

    Zhuang Zi’ye göre evrenle bir olmak, sonsuza kadar var olmak demek. Bunu da ancak bilge adam yapabilirmiş. “Evren asla var olmayı bırakmadığı için, bilge de hep var olacaktır” diyor. Bu sözler Batı’daki karşılığını hemen hemen 2 bin yıl sonra Spinoza’yla bulacaktır. O da aynı şeyi kastederek, “Bilge adam asla var olmaya son vermez” demiş.

*

    Budizm’in Batı’da tanınmasında önemli bir rol oynayan filozof, yazar ve karşılaştırmalı dinler uzmanı Alan Watts, yürüdüğümüz yolda yalnız olduğumuzu söylemişti. Ama yalnız başına evreni bilmenin, onu anlamanın, onunla bir olmanın bir anlamı var mı? Tek başına fark ettiğimiz, fakat gösteremediğimiz gerçek, bilgi, anlayış, kavrayış insanı mutlu eder mi?

    “Bunlar bireysel yaşantılardır. Her insanda tekil olarak gerçekleşir” denebilir. Ama en yüksekten bakabilsek bile, bu tek başına bir şey ifade eder mi? Evren sonsuz; “bir” denen de, bizsiz “bir” değil…

    Yoksa Tanrı her şeyi neden yaratmış olsun?

*

    Zhuang Zi, felsefeyi “yararsızın yararı” diye tanımlamış. Belki en yüksekten bakıldığında, doğru ile yanlışın, güzel ile çirkinin, gece ile gündüzün de bir anlamı yok. Oysa bunlar var, ama belli bir yaşantıya göre… Felsefe gündelik sorunları çözmüyor, bize para kazandırmıyor, ömrümüzü uzatmıyor… Ama bir bakış açısı sağlıyor. Hayatı yüksekten, kuşbakışı olarak ancak felsefeyle görebiliyoruz. Pratik açıdan “yararsız” olsa da kazandırdığı bakış açısıyla yararlı…

*

    Daha önce, Çin’in efsanevi imparatorları hakkında parça parça bir şeyler okumuştum. Amerikalı mitoloji uzmanı Joseph Campbell “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” adlı kitabında bunlardan söz ediyor. “Ulu Üçler” diye adlandırılan ve M.Ö yaklaşık 3000-2500 yılları arasında yaşadıkları söylenen üç imparator var. Üçü de bazı olağanüstü özelliklere sahip. Aslında anlatılanlar, dünyanın çeşitli dönemlerini, insanlığın geçirdiği evreleri temsil ediyor sanki…

    Bunlardan ilki, Fu Xi. “Göksel İmparator” diye biliniyor. Rahme düşüş hikâyesi mucizevî nitelikler gösteriyor. 12 yıllık bir gebelik döneminden sonra doğmuş. İnsan kolları ve öküz başı taşıyan bir yılan vücuduna sahipmiş.

    Toprak katılaştığında, insanlar nehir kenarlarına yerleşmeye başlayınca, onları Fu Xi yönetmeye başlamış. Bu imparator insanlara avlanmayı, balık tutmayı, evcil hayvan yetiştirmeyi öğretmiş. Onları boylara ayırmış ve anaerkil bir düzen yerleştirmiş. Bazı yerlerde yazıyı öğrettiği de yazılı. Tıpkı Hermes, Hanok ve İdris gibi… Kültür tarihi uzmanlarına göre, bunların hepsi aynı kişi olabilir. İşte bunun gibi, bazı araştırmacılar, Fu Xi’nin de Hanok, İdris ve diğerleriyle aynı olduğunu söylüyor. Yani, Fu Xi de ortak bilgelik kapsamında sayılabilir.

    “I Ching”‘in çıkış noktası da Fu Xi. Meng nehrinin sularından çıkan at şeklinde, pullarla kaplı bir canavarın ona verdiği doğaüstü bir tabletten, bu güne kadar geleneksel Çin düşüncesinin temel simgesi olan sekiz şekli çıkarmış.

*

    Fu Xi’den sonra insanları onun halefi “Yersel İmparator” Shen Nong yönetmeye başlamış. Shen Nong boğa başlı, insan vücutluymuş. Mucizevî bir ejderin etkisiyle meydana gelmiş. Bundan utanan annesi, bebeği bir dağ kenarına bırakmış, fakat vahşi hayvanların onu besleyip koruduğunu öğrenince eve götürmüş.

    Çin tıbbının temeli de bu imparatora dayanıyor. Shen Nong, yetmiş zehirli bitki ile panzehirlerini keşfetmiş. Karnına bir cam dayayıp her bitkinin sindirilişini oradan izleyebiliyormuş! Onun hazırladığı ilaç kitabı bugün de kullanılıyor. Ayrıca saban kullanımını ve takas sistemini de o yerleştirmiş. Çin köylüleri ona hâlâ “Tahıllar Prensi” diye taparmış. Şifalı bitkilerin etkisiyle olsa gerek, 168 yaşına kadar yaşamış.

*

    Joseph Campbell kitabında bu olağanüstü özelliklerle ilgili olarak ve tabii insanlığın gelişim sürecine de değinerek şunları yazmış:

    “Bu türden yılan krallar ve Minotauroslar, imparatorun özel bir dünya yaratıcı, dünya destekleyici, sıradan insan bedeninkinden çok daha büyük bir gücün taşıyıcısı olduğu bir geçmişi anımsatır. O zamanlar dev bir iş, bizim insan uygarlığımızın muazzam temellerinin kuruluşu gerçekleşmişti. Fakat çevrimin ilerleyişiyle birlikte, yapılacak işin ön -ya da süper- insana ait olmadığı bir zaman geldi; özellikle insan emeği vardı artık; tutkuların denetimi, sanatların araştırılması, devletin ekonomik ve kültürel kurumlarının yaratılması… Artık Ay Boğası’nın bedenlenmesine, Kaderin Sekiz Şeklinin Yılan Bilgeliği’ne değil, kalbin gereksinim ve umutlarına açık kusursuz bir insan ruhuna gerek vardır. Buna uygun olarak, kozmogonik çevrim, kuşaklar boyunca kral insanın modeli olacak olan bir imparator ortaya çıkarır.”

*

    Bu süreç tabii, daha çok insan olan bir imparatoru ortaya çıkarmış. Shen Nong’dan sonra Huang Di, yani “Sarı İmparator” yönetime geçmiş. “Sarı İmparator” denmesinin nedeni şu: Annesi Chao Tian eyaleti prensinin bir metresiymiş. Büyük Ayı takımyıldızı çevresinde göz alıcı altın bir ışığa rastlayınca gebe kalmış.

    Huang Di’nin de olağanüstü özellikleri var. Yetmiş günlükken konuşmaya başlamış, on bir yaşında tahta çıkmış. Fakat en ayırt edici özelliği düş görme gücü. Ona “Düşler İmparatoru” denmesi daha uygun olurdu! Huang Di, uykuda, en uzak bölgeleri ziyaret edebilir ve doğaüstü dünyadaki ölümsüzlerle konuşabilirmiş.

    Tahta çıktıktan sonra tam üç ay süren ve kalbini denetleme dersi aldığı bir düş görmüş. Bir üç ay daha süren bir düş gördükten sonra, insanlara “öğretme gücü”yle geri dönmüş. Onlara, doğanın güçlerini kalplerinde denetlemeyi öğretmiş.

*

    Huang Di, Çin’i tam yüzyıl yönetmiş. Çevresine, yardımlarıyla bir takvim hazırladığı; matematiksel hesaplar yapmayı başlattığı; tahta, çamur ve metalden araç gereç yapmayı; kayık ve araba inşasını; para kullanmayı ve bambudan müzik aletleri yapımını öğrettiği altı büyük danışman toplamış.

    Kamu yerlerini Tanrı’ya tapınmaya ayırmış. Özel mülkiyetin sınırlarını ve yasalarını belirlemiş. Kraliçesi ipek örme sanatını keşfetmiş. Kendisi de yüz çeşit tahıl, sebze ve ağaç dikmiş; kuşların, dört ayaklıların, kertenkelelerin ve böceklerin geliştirilmesini desteklemiş. İnsanlara, suyun odunun ve toprağın yararlarını öğretmiş.

    111 yaşında ölmüş. Ölümünden bir gün önce, imparatorluk bahçelerinde, hükümdarlığının kusursuzluğunu belirtmek için Anka kuşu ve Tekboynuz görünmüş.

*

    Bu efsaneler gerçekten de insanlığın gelişimini özetliyor. Nehir kenarlarında kurulan bir yaşam, kabile toplumundan, üretimin gerçekleştiği, yasalarla düzenlenen bir toplum yapısına kadar her şey bu imparatorlar dönemiyle temsil edilmiş.

*

    Qin hanedanının kurucusu Ying Zheng’e, ülkeyi birleştirdiği için “İlk imparator” anlamında Shi Huang denmiş. Ülke daha sonra dış dünyada bu hanedanın adıyla anılır olmuş. Shi Huang, yazı birliğini sağlamış, tek yasa, tek ölçü sistemi ve tek para birimi getirmiş. Diğer alanlarda olduğu gibi düşünce alanında da birliği sağlamak için M.Ö 213 yılında, Qin tarihi ve teknik konulardaki el kitapları dışında diğer bütün beyliklerin tarih kitaplarını ve Konfüçyüs klasiklerini yaktırmış. Kitap saklayan ve çoğaltan aydınları da öldürtmüş. Bunlar daha çok Konfüçyüs düşüncesine bağlı aydınlarmış. Konfüçyüs’ün izleyicileri geri kalanları toplamaya çalışmış; o dönemde ne kadarı saklanabildiyse, elde o kadar kitap kalmış. Ama Konfüçyüs de Hermetik felsefenin özünü tam kavrayamamış bir filozof olarak niteleniyor.

    Çin’de en eski Hermetik öğretiler Taoculuk ve Yin-Yang felsefesi… “I Ching” de önemli bir yer tutuyor. Lao Zi’nin Dao De Jing’i dışında en önemli klasik kitaplardan biri, “I Ching”. “Değişimler Kitabı” demek. Batılılar herkesten üstün saydıkları zekâlarıyla bunu falcılık gibi görüyor, fakat Çinlilere göre öyle değil.

    Carl Gustav Jung da bu kitabı falcılık olarak görmüyor. Jung’un “I Ching” çevirisine yazdığı önsöz, hem onun “I Ching” anlayışını öğrenmemizi sağlıyor, hem de kitaba ilişkin bilgi edinmemizi… Onun için, uzun olması bahasına, kitaptan bazı alıntılar aktarmak istiyorum:

*

    Jung şöyle diyor:

    “Bizim bilimsel anlayışımız nedensellik ilkesine dayanır. Doğa yasaları diye bildiklerimiz de genellikle istatistik verilere göre belirlenir. Bu verileri kendi laboratuar ortamımızdaki deneylerden almaktayız. Oysa doğayı bir laboratuar olarak düşündüğümüzde açı değişmekte ve görüntü de o oranda başkalaşmaktadır. Öyle ki, doğal bir ortamda olayların özel birtakım yasalarla uyum göstermesi ender oluyor.

    Çinlilerde bizimkine benzer bir bilim anlayışı hiçbir zaman görülmemiştir. Onların zihnini en çok meşgul eden şey, bizim tesadüf dediğimiz durumdur. Nedensellik diye taptığımız ilkeyi ise umursamamışlar bile. Çinli bir olayı gözlerken, olayın meydana gelmesine neden olan diğer şeylerin bir sonucu olarak görmez onu. O anda, gözlem anındaki diğer olaylarla birlikte oluşan bir olay tesadüfü incelemektedir. Gözlem anındaki bir olay, diğer bütün olaylarla aynı anda meydana gelmektedir ve bu yüzden hepsi birbiri ile ilgilidir…

    Böylece, ince “I Ching” çubukları atıldığı anda, diğer bütün olaylarla bu yapılan iş arasında bir bağlantı kurulmuş demektir. Bize göre saçma gelebilir bu varsayım. Ancak, bir bardak şarabı tadarak anında hangi yılın ve bağın ürünü olduğunu söyleyen uzmanlar; antik bir eşyaya baktığı anda onun imal edildiği yeri ve tarihi bildiren antikacılar; kişinin doğum anını hiç bilmeden, bir inceleme ile onun doğduğu zaman yükselen burcu ve ay ile güneşin gökyüzündeki durumlarını söyleyebilen astrologlar da var…

    “I Ching”i meydana getirenler de heksagramların bu gibi özellikleri tespit etmekte işe yaradığına kanaat getirmişler. Onlara göre heksagram, bileşiminin oluştuğu anın açıklayıcı bir örneğidir. Çünkü heksagramı o anın koşullarını gösteren bir belirleyici olarak kabul ediyorlar.

    Bunu eşzamanlılık ilkesiyle açıklayabiliriz ki, bu da nedensellik ilkesinin tam karşıtıdır. Nedensellik ilkesi, olayların birbiri ardınca nasıl meydana geldiğini ortaya koyar. Eşzamanlılık ilkesi ise, zaman ve yer bakımından birbirine tesadüf eden olayların rastlantıdan da öte bir anlam taşıdığını belirlemektedir. Olaylar ile gözlemci arasındaki nesnel ve öznel durumun birbirine bağımlı olduğu bir rastlantı vardır burada. Nedensellik olayların zincirini, eşzamanlılık ise olayların tesadüfünü ele almaktadır.”

*

    Evet, Jung “I Ching” bağlamında, nedensellik anlayışından kurtulmuş olay değerlendirmelerini böyle anlatıyor… Zincirleme bir nedensellikten çok, her şeyin bütünün bir parçası olduğu gerçeğini vurguluyor.

*

    Rusya için Batı’nın doğusu, Doğu’nun batısı denebilir. O nedenle, sanatı Batı roman geleneği içinde görülse de, Lev Tolstoy’un sözleri tipik Batılı anlayışa örnek sayılamaz. Ama yine de Batı’yı tanıyan bir sanatçı ve düşünür olduğu için Tolstoy’un nedensellik bağını yadsıdığı şeklinde değerlendirilebilecek sözleri ilgimizi çekiyor. Tolstoy “Savaş ve Barış”ın bir yerinde şunları söylüyor:

    “Elma olgunlaşınca düşer. Ama neden düşer? Bir güç onu toprağa doğru çektiği için mi? Sapı kuruduğu için mi? Güneşte kurumaya başladığı için mi? Ağırlaştığı için mi? Rüzgâr estiği için mi, yoksa aşağıda duran bir çocuk o elmayı yemek istediği için mi?

    Hiçbir şey, hiçbir şeyin nedeni değildir. Bütün bunlar, sadece yaşantıyla ilgili her olayın, her organik ya da doğal oluşumun meydana gelmesine yol açan tüm koşulların bir araya gelmesidir. Elmanın hücreleri parçalandığı için ya da buna benzer bir durum yüzünden düştüğünü söyleyen bir botanik bilgini de, aşağıda durup elmanın yalnız kendisi onu yemek istediği ve yere düşsün diye dua ettiği için düştüğünü söyleyen çocuk kadar haklı ya da onun kadar haksızdır.

    Tarihi olaylarda ‘büyük adam’ denen insanlar olup bitenlere etiket yapıştırırlar; olaylara ad takarlar. Oysa verilen bu adın, olayla, etiketin kendisi kadar az ilgisi vardır.

    Onlara herhangi bir nedene bağlı olarak meydana geliyormuş gibi görünen olaylar, tarihi anlamda insanın iradesine bağlı değildir; tarihin genel akışına bağlıdır ve meydana gelişleri yüzyıllarca önceden hazırlanmıştır.”

*

    Bu, insanın yaşamındaki en küçük ayrıntıdan, ülkenin politik gündemine kadar geçerli olabilecek bir anlayış değil mi? Biriyle tanışmamız, yüzyılların getirdiği bütün olaylarla ilişkili… Bu bağ, neden-sonuç ilişkisi gibi değil… Bütünüyle ve sadece öyle olması gerektiği için olan olaylar var. Eğer şimdi bir şey yapıyorsak, bunun bir nedeni yok; bu yüzyılların getirdiği bir zorunluluk. Bu asla “kadercilik” değil. Tersine, Tolstoy kaderciliğin nedensellik bağına vurgu yapan anlayışın bir ürünü olduğunu söylüyor. Her şeye bir neden arayanlar, nedenini anlayamadıkları olayları “kader” diye açıklıyorlar.

*

    Zaman önümüze güzel şeyler çıkarıyor… Kim bilir hazırlanmış başka ne güzellikler var! Bunlara hazır olmak yeter aslında. Evren, biz istedikçe tüm istediklerimizi yerine getirecek. Çünkü yüzyıllar öncesinden hazırlanmış şeyleri istiyoruz… Bunlar olacak ki istiyoruz… Sezgiler bu yüzden var.

*

    Fizikçi Fritjof Capra, ilk kez 30 yıla yakın bir süre önce yayınlanan “Fiziğin Taosu” adlı kitabında, eski Doğu öğretileriyle kuantum fiziğinin bulguları arasındaki şaşırtıcı paralelliklere dikkat çekiyor. Bu arada “kuantum felsefesi” diye bir kavram da ortaya atıldı. Daha sonra yazılan birçok kitapta bu anlayış kabalaştırılarak bilim dışı yaklaşımlara dayanak yapılmaya çalışıldı, hatta maneviyat ticaretinin malzemesi haline getirildi. Ama istismarcılar her konuda çıkıyor. Bütün bunlar Capra’nın dile getirdiği paralelliği ortadan kaldırmıyor.

    Batı dünyası, nedensellik dışı ilişkileri kuantum fiziğinin gelişmesiyle daha yeni yeni keşfetmeye başlıyor. Bunun Batı felsefesinde sistemleştirilmesi için belki daha çok uzun zaman beklemek gerekecek. Ama geçmişinde binlerce yıldır bu anlayışın kökleri bulunan Doğu’nun da beklemesi gerekmiyor.

Erişim: http://turkish.cri.cn/757/2010/07/28/1s127440.htm

BAŞA DÖN

 

Reklamlar