THE STORY OF GOD WİTH MORGAN FREEMAN (2016–) Morgan Freeman ile İnancın Hikayesi

 

Bölümler 60 dk

Senaryo: Frank Kosa, Scott Tiffany, James Younger

Ülke: ABD 

Sezon:1-2. Sezon

Tür: Macera, Tarihi

Vizyon Tarihi:01 Mart 2016        (ABD)

Dil: İngilizce

Müzik: Lorne Balfe

Web Sitesi:National Geographic Channel [United States]

Oyuncular: Morgan Freeman ,Jodi Magness, Robert Thurman, Father Mark Bozzuti, Bozzuti-Jones, Amir Hussain

Özet

Freeman her bölümde, inançla ilgili büyük bir sorunun cevabını arıyor. Kötülüğün kökeninden, ölümden sonra yaşama, yaratılış hikayelerinden, mucizelere kadar insanlığın bugüne kadar kendine sorduğu büyük soruların cevaplarının arandığı bu özel belgesel seride Morgan Freeman dünyanın pek çok farklı yerine giderek her inancı tarafsız bir bakış açısıyla inceliyor.

1. Bölüm ÖLÜMÜN ÖTESİ. AHİRET

Yedi yaşından 18 yaşına kadar aralıklarla burada, Greenwood, Mississippi’de yaşadım.

 Burada pek çok engel aştım.

 Okula başladım.

 Araba sürmeyi öğrendim.

 İlk defa âşık oldum.

 Burada bir engel daha aştım.

 Ölümü tecrübe ettim.

 Babaannem, kardeşim.

 Aynı şeyi hepimiz yaşıyoruz tabii.

 Herkes yas tutar.

 Şimdi destansı bir maceraya atılıyorum.

 Ölümün ötesinde ne olduğuna, niye inandığımızı keşfedeceğim.

 Ruha dair bilimsel bir destek var mı?

 Eski Mısırlılar için ahiretin asıl anlamını öğreneceğim.

 Aman Tanrım, şunlara bak.

 Bir adamın yeniden doğuşunun hikâyesi neden bu kadar güçlüydü de tüm dünyayı değiştirdi?

 İsa’nın dirilişi onun Mesih olduğunu kanıtlıyor.

 Hindu inancı ölüm korkusunu nasıl silip attı?

 Ölümü hayatın kaçınılmaz bir parçası olarak kabul ediyorum.

 Ve bilimin sonsuz hayatı bu dünyaya getirmek için ruhu nasıl ele geçirmeye Bir gün tamamen insan olmayı umuyorum.

 çalıştığını keşfedeceğim.

 Ölümün ötesinde ne var?

 Hangimiz nasıl bilebilir bunu?

 Ama bazı insanlar bildiklerini düşünüyor.

 Çünkü ölümün eşiğinden dönmüşler.

 Eski araştırma dalgıcı David Bennett o insanlardan biri.

 Hangisine bakıyorsun?

 Şu pencere.

 Aşağı köşedeki, İsa’nın bulunduğu.

 Fırtınayı dindiriyor.

 1983’te Kaliforniya kıyılarında bir fırtına çıktı, yedi ila dokuz metrelik dalgalar vardı.

 Biz de fırtınanın içine yöneldik.

 Ve birden dokuz metrelik bir dalganın üstünden düştük.

 Şak diye.

 Doğru suya çakıldık.

 Yukarı baktım, sonraki dalga geliyordu.

 Tam üstümüze geldi.

 Ben pruvadaydım, beni denize fırlattı.

 Yuvarlanıp bez bebek gibi uçtum.

 Nefesinizi sonsuza dek tutamazsınız.

 Bir noktaya varınca dayanamayıp pes ediyorsunuz ve tuzlu su soluyorsunuz.

 Ve bu, çok şiddetli bir ölüm yolu.

 Ne kadar derinde olduğunu bilmiyor muydun?

 Hayır, bu noktada bedenime ve okyanusa dair farkındalığımı kaybetmiştim.

 Sonra bir ışık fark ettim.

 Milyonlarca ışık huzmesi üst üste binmiş gibiydi.

 Hepsinin rengi farklıydı.

 Hepsi dans ediyor, dönüyordu.

 Ama sanki hepsi tek bir zihin gibiydi.

 Sonsuz bir ışıktı.

 Ne düşündün?

 Ya da hiç düşündün mü, yoksa kendini o hisse mi bıraktın?

 Yani, bilirsin, artık Kansas’ta olmadığımı biliyordum.

 Bedenimden ayrıldığımı biliyordum.

 Ve bu ışık kütlesine yaklaştıkça bana tanıdık bir yuva gibi gelmeye başladı.

 Hissettiğim, burada hiç hissedemediğim kadar derin bir ilişkiydi.

 Sonra öyle bir noktaya ulaştım ki o milyonlarca ışık huzmesi konuştu.

 “Senin vaktin daha gelmedi.”

 dediler.

 “Geri dönmelisin, senin bir amacın var.”

 Bedenimi izliyordum ve büyülenmiştim.

 Çünkü o bedene geri gireceğimi biliyordum.

 Sonraki dalgalar geldikçe bedenim gemiye doğru savruldu ve ciğerlerimdeki tuzlu suyun bir kısmı böylece dışarı çıktı.

 İşte o zaman kendimi tekrar bedenimde buldum.

 Suyun altında yaklaşık ne kadar kaldın?

 Evet, beni arayan görevliler suyun altında 15 ila 18 dakika kaldığımı söylediler.

 -15 ila 18 dakika.

 – Evet.

 Yani 15 ila 18 dakika hava solumadan kaldın.

 Doğru.

 Peki.

 David, bana anlattıkların çok güzel.

 Bu ahirete inanmanı sağlıyor mu?

 Ahirete inanıyorum.

 İnanıyorum ki varlığımız, ruhumuz, artık adına ne demek isterseniz, yaşamaya devam ediyor.

 Ve geri dönmek için fırsatlarımız oluyor.

 Daha öncesinde bunların hiçbirini düşünmemiştim.

 Yani ilgimi çekmiyordu.

 Ama burada bu katedralde oturuyoruz.

 Sense Tanrı’dan bahsetmedin.

 O ışık, bence o, Tanrı’ydı.

 O Tanrı’ydı.

 Yani mesaj Tanrı’dandı.

 Evet.

 Ama bu ruhaniyetin tüm inançlarda bulunabileceğine inanıyorum.

 Artık yalnızca tek bir inanca bağlı değilim.

 Evdeki kütüphanemde her inançtan kitaplar var.

 Benimkinde de öyle.

 David’in inanılmaz hikayesi, uzun yıllar önce edindiğim bir tecrübemi hatırlattı.

 Ben de bir ışık gördüm ama bir ölüme yakın deneyimde değil.

 Bayılıyordum sadece.

 Algıladığım şey küçücük bir ışık ışınıydı.

 O ışın bana göre yaşamın nihai formuydu.

 Birden aklıma geldi, aman tanrım, işte o.

 İşte herkesin bahsettiği o ışık.

 Ama bu ölüme yakın bir deneyim veya beden dışı bir deneyim yaşadığını söyleyen insanlar arasında yaygın bir tema.

 Gördükleri şey bir ışık.

 Kimi insanlar bu ışığın içinde İsa’yı görüyor.

 Başkaları ise sadece parlak bir ışık görüyor.

 Ölümden sonraki yaşama dair umut neredeyse evrensel bir içgüdü gibi görünüyor.

 Ama ben ahiretin en başta dinin bir parçası hâline nasıl geldiğini öğrenmek istiyorum.

 O yüzden, Mısır’a gidiyorum.

 Ahirete adanan ilk büyük anıtların hâlâ durduğu yere.

 İşte geldik, Sakkara’dayız.

 Bu Firavun Zoser’in basamaklı piramidi.

 İlk piramitlerden biridir.

 İnşa edilen ilk piramittir.

 Şuradakini mi diyorsun?

 Evet, bu mevkiin tamamı büyük bir mezarlık.

 İnsanların bugün sahip olduğu yeniden doğuma ve dirilmeye dair tüm fikirler burada, Sakkara’da doğdu.

 Yaklaşık 5000 yıl önce, daha önce değil.

 Yani burası ahiret fikrinin doğduğu yer olabilir.

 Evet, öyle de diyebilirsin.

 Mısırolog Salima Ikram beni, neredeyse 4400 yıl önce hüküm sürmüş bir firavunun mezarını görmeye götürüyor.

 İçinde insanlığın yazılı ilk ahiret tasvirleri var.

 Burası bir geçit.

 Unas Tapınağı’na doğru gidiyoruz.

 Burası mumyalandıktan sonra firavunun cesedini geçirip götürdükleri kısım.

 Buradaki taşlara bakıyorum da kaldıramayacağımı biliyorum.

 Ve burası 50’lerde, 60’larda inşa edilmiş gibi duruyor.

 Ama aslında 4000 yıl önce inşa edildi.

 – Evet.

 – Hatta ondan da biraz daha eski.

 İnanılmaz Salima, inanılmaz.

 Buraya çıktığımızda piramidi görebilirsin.

 Şu an pek bir şey gibi görünmüyor.

 – Şey gibi görünüyor  – Tepe gibi görünüyor.

 Evet.

 Ama asıl önemli olan içindekiler.

 Kafanı kollaman gerekecek.

 Şimdi, o zamanki insanlar daha mı küçük yapılıymış?

 Benim ölçülerimde.

 Burada yine başını eğmen gerekecek.

 Ayrıca büyük Tanrı-krala saygılı olduğunu göstermek için eğilmek zorundasın.

 Tüm bunların sebebi o mu?

 Kısmen, evet.

 Ve işte geldik.

 – Ve bunlar  – Aman Tanrım, şunlara bak! Harika, değil mi?

 Bu yazılar ne anlatıyor?

 Temel olarak bunlar Unas’ın hakkettirdiği büyülü tılsımlar veya dini tılsımlar.

 Çünkü bu dünyadan diğerine giderken bunları okuması gerekecekti.

 Bunlar da ona verilen talimatlar.

 Eğer tehlikeli bir şeyle karşılaşırsa yapacakları, söyleyecekleri.

 Bu dualarda ne yazıyor?

 Yani işte buradakinde diyor ki “Ayağa kalk Unas.

 Büyüyü bilmelisin.

 Ki şeytanlar üzerinde zafer kazanabilesin.”

 Burada yazansa “Unas yola devam edecek ve ruhu sonsuza dek yaşayacak.”

 Temel olarak buradaki ona tüm şeytan yüzlü yaratıklara karşı hakimiyet veriyor.

 İsminin duvar boyunca defalarca tekrarlandığını görebilirsin.

 Tamam, ben de ona bakıyordum.

 Çok tekrar var ama bu onun adıymış.

 Evet.

 Bu gizli tılsımlar, ruhun ölüler diyarından geçerken ihtiyaç duyduğu hayatta kalma kılavuzu.

 Ayrıca ahiretin Mısırlılar için neden bu kadar önemli olduğunu da anlamanın anahtarı.

 Peki.

 Burası ana defin odası.

 Evet, asıl olay burada.

 Ve bu da Aman Tanrım.

 Bu bir lahit.

 Evet.

 Bu kocaman şey lahit.

 Unas’ın yatırılacağı yer burasıydı.

 Yani burada olmamasına üzüldüm.

 Elini sıkmak isterdim.

 “Selam, nasılsın?

 Neler oluyor?”

 demek isterdim.

 Tamam.

 Bunlar da tılsım mı?

 Evet.

 Bu şey aslında Unas ve ruhu için yapılmış bir dirilme makinesi.

 Gece çökünce Unas’ın ruhu mumyalanmış bedenine can verecek ve tehlikeli bir yolculuğa çıkacaktı.

 Bir ateş gölünü aşacak şeytanlar ve yılanlarla korunan kapılardan geçecekti.

 Kutsal tılsımları olmazsa yılanlarca yenilip yutulacaktı.

 Ama tılsımları varsa yıldızlı cennete varıp ebedi Tanrılarla oturabilecekti.

 Gece uyanıyor.

 Kalkıp yolculuğuna çıkıyor.

 Ertesi gece uyanıyor, yolculuğa çıkıyor ve birebir aynı şeyi tekrar yapıyor.

 Sonraki gece yine uyanıyor ve aynı şeyi baştan yapıyor.

 Sonraki gece de kalkıyor – ve aynı şeyi yapıyor.

 Tekrar tekrar sonsuza kadar.

 Biraz yorucu.

 Belki öyle, belki de değil.

 Yani adamın elinde sadece bu var.

 Evet, sanırım öyle.

 Firavunların yaptığı bu.

 Çünkü bunu yaparak, bu ebedi savaşı kazanarak ve güneş tanrısıyla birleşip bir olarak firavunun yaptığı aslında dünyayı güvenli kılmak.

 Peki.

 Şey yapmak zorunda mıyız?

 Buradan başka çıkış var mı?

 Yine eğilmek zorunda mıyız?

 Kusura bakma, ebedi yıldızlarla bir olmak için yine eğilmek zorundayız.

 Önden buyur.

 Eski Mısırlılar için Firavun’un ahiret yaşamı hayatiydi.

 Güneş’in her gün doğmasını garanti eden buydu.

 Bu muazzam anıtlar yalnızca firavunların ölümden sonra da yaşamalarını sağlamıyordu.

 Firavunların ölüm sonrası yaşamı canlılığa gereken zaruri gücü de sağlıyordu.

 Bu fikir Mısır’a has değil.

 Dünyanın öbür ucunda antik Yakın Doğu ile hiçbir temasta bulunmamış bir kültür de ölülerin gücüne yaslanma noktasına gelmişti.

 Burası Ölüler Günü’nde Meksiko.

 Arkeolog Enrique Rodriguez Galadia Meksikalıların ve Mezoamerikalı atalarının ahireti nasıl gördüğü üstünde çalışıyor.

 Bu, yılın, insanların tüm geceyi atalarının ruhlarıyla harcayabildikleri tek gecesi.

 Ruhları onları ziyarete gelebilir.

 Yemeklerini paylaşabilir.

 Onlarla beraber esprileri, hikayeleri dinleyebilir ve gecenin tadını çıkarabilirler.

 Animas de penas Rompa sus cadenas Un rosario santo Gonzales ailesi merhum dedelerini onun uyanmasını diledikleri geleneksel bir şarkıyla selamlıyor.

 Despierta, Papa, despierta Hayatla ölüm arasındaki ayrıma dair inanç burada pek katı değil ve kesinlikle mesela Birleşik Devletler’deki kadar kesinlikle katı değil.

 Ölüler Günü, Katolik inancındaki Bütün Ruhlar Günü ve Bütün Azizler Günü’nden türemiştir.

 Ama bu kutlamanın özü, çok daha eskiye dayanır.

 Azteklerin ahiret inancına dayanır, derinden Hristiyanlık dışı olan bir geleneğe.

 Meksiko’nun merkezinde Aztek Templo Mayor’un yalnızca kalıntıları duruyor.

 500 yıl önce Tenochtitlan’ın silüetine devasa bir piramit tapınak hakimdi.

 İspanyol istilacılar ilk geldiğinde Aztek rahiplerinin kitle kurbanlarından sahneleri tasvir ettiler.

 Canlı kurbanlıkların henüz atan kalplerini çıkarırlarmış.

 Tapınağın merdivenlerinden cesetler ve kanlar şelale gibi akarmış.

 Ama bu kitle kurban verişlere dair çok az kanıt vardı.

 Ta ki yakın zamanda eski bir evin bodrumunda yapılan tüyler ürpertici arkeolojik bir keşfe kadar.

 Şimdi Templo Mayor tam şurada, değil mi?

 Exactamente Enrique.

 Ve biz Templo Mayor’dan sadece 180 metre uzaktayız, vay canına.

 İşte Enrique’nin meslektaşı Raul Barrera.

 30 metreden fazla uzayıp giden bir dizi insan kafatasını toprak yüzüne çıkardı.

 Bu kafatasından örülme bir duvar.

 Kireçle tutturulmuş.

 Azteklerin büyük kafatası kulesiyle ya bağlantılı ya da onun bir parçası.

 İnanılmaz bir şey.

 500 yıldır burada bu.

 Bize şimdi vahşice görünebilir.

 Ama Aztekler insan kurban etmeyi hayati görüyorlardı.

 İnsan kanı olmazsa Güneş’in güç kaybedeceğine, ekinlerin kuruyacağına inanıyorlardı.

 Birkaç kişinin ölümünden doğacak güç olmazsa tüm hayat son bulacaktı.

 Aztekler şuna inanıyordu.

 İnsan kurban etmeyi bırakırlarsa dünyanın sonu gelirdi.

 Tanrılar hoşnutsuz olurdu.

 Güneş hareket etmeyi bırakır, gün içinde gökteki seyrini tamamlamazdı.

 Evet, kurban yaşayanlarla ölüleri birbirine bağlıyordu.

 Çünkü kurban edilip ölen insanlar geride kalanlara fayda sağlıyordu ve burada kalanlar için bu dünya hayatını mümkün kılmaya devam ediyorlardı.

 Azteklerin insan kurbanı ve Eski Mısır’ın özenli mezarları.

 Bunların ikisi de ahirete dair yaygın bir inancın sonucu.

 Ölülerin geriye uzanacak ve canlılara fayda sağlayacak güce sahip olduğu inancı.

 Ama bugün milyarlarca insan bu gücün bize bu dünyada fayda sağlamaktan fazlasını yapabileceğine inanıyor.

 Hepimize ebedi hayat bahşedebilir.

 Ailemin çoğu üyesi evimin yakınlarında gömülü.

 Bana ihtiyaç duyduğum bir kök salma hissi veriyor.

 Bana, yaşamlarının beni nasıl etkilediğini hatırlama ve düşünme fırsatı veriyor.

 Bu bizzat ölümden sonra yaşamın bir şiiri.

 Onlara dair anılarımız, onların yeryüzündeki hayatı sona erdiğinde bile bize rehberlik ediyor.

 Hristiyanlar için bir mezarlık yalnızca hatırlama yeri değildir.

 Ölümden sonraki hayata umudun yeridir.

 2000 yıl önceki büyük ızdırapla başlayan umudun yeri.

 İsa adında bir adam, Romalılar tarafından .

Kudüs’te çarmıhta ölmeye mahkum edildiğinde başlayan umudun.

 Bu Batı’dakilerin çoğunun bildiği ya da bildiğini sandığı bir hikaye.

 Ama ben bu ahiret vaadini daha derinden incelemek istiyorum.

 O yüzden hikayenin başladığı yere geldim, Kudüs’e.

 2000 yıl önce burada yaşayan insanlara ne ifade ettiğini anlamak için.

 Bugün, bu şehir üç inanca ev sahipliği yapıyor.

 Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam.

 2000 yıl önce neredeyse tüm yerliler, İsa dahil, Yahudi’ydi.

 Şuradaki üst kubbe mi?

 – Şuradakinin kubbesini diyorum.

 – Evet, şurada gördüğün gri şey.

 O ana kubbe, bir de türbenin üstündeki kubbe var.

 O türbenin kendi gri kubbesi.

 – Batı yönünde, öbür tarafta konumlu.

 – Tamam.

 Arkeolog Jodi Magness’a çoğu Hristiyan’ın inancına göre İsa’nın öldüğü yeri sordum.

 Demek burası.

 Kutsal Kabir Kilisesi burası.

 Kutsal Kabir Kilisesi burası.

 Burası Hristiyanlar için en kutsal, dünyanın en kutsal yerlerini içine alan devasa bir kompleks.

 İsa zamanında, bu bölge Kudüs surlarının dışında kalıyordu.

 Çarmıha gerildiği alan taşlı bir tepeydi.

 Adı Golgota’ydı, ki o da “kafataslarından tepe” demektir.

 Çünkü Romalılar insanları burada çarmıha gererdi.

 Etrafta hep kafatasları, kemikler olurdu.

 Hristiyanlar Kutsal Kabir Kilisesi’ne 1600 yıldan fazla zamandır hac ziyaretine geliyorlar.

 Burası İsa’nın çarmıha gerildiği yer olarak hürmet görmekle kalmıyor.

 Aynı zamanda bir başka kutsallık daha barındırıyor.

 İsa’nın gömüldüğü ve sonra dirildiği mezara ait olduğuna inanılan kalıntılar.

 Buradaki enerjiyi hissedebiliyorsunuz.

 Burası çok büyük bir özverinin odağı.

 Türbe artık birinci asra ait bir Yahudi gömü yerine hiç benzemiyor.

 Ama Jodi bu mevkiin tarihsel açıdan inandırıcı olduğuna inanıyor.

 Kutsal Kabir Kilisesi’nin en havalı kısmı burası.

 İsa’nın türbesinin olduğu rotondanın arkasındayız.

 Türbenin olduğu yerin duvarlarının arkasındayız.

 Evet, ve burada gördüğümüz şeyler taş oyma mezarlar, Yahudi mezarları.

 İsa zamanında Yahudiler ölülerini yeraltındaki taş oyma mezarlara gömerlerdi.

 Bir ya da daha fazla odası olan bu defin mağaralarında duvarlara oyulan uzun nişler olurdu.

 Ailelerin bir üyesi öldüğünde, ceset yıkanır, kefenlenir ve bir nişe yerleştirilirdi.

 Nişin ağzı ise kapatılıp mühürlenirdi.

 İncil’e göre İsa şehir surlarının dışında çarmıha gerilip gömüldü.

 Şimdi buradaki İsa zamanından kalma apaçık bir Yahudi mezarlığı olduğu için burası bu noktanın İsa zamanında şehir surlarının dışında konumladığına dair elimizdeki en iyi arkeolojik kanıt.

 Dolayısıyla burası dolaysız olarak İncilleri doğruluyor.

 İsa’nın dirilişine inanan ilk insanlar tam burada durmuş olabilirler.

 Ama ben o inançların neden kök saldığını ve tüm dünyaya nasıl yayıldığını öğrenmek istiyorum.

 Ölümü ve dirilişi, herhangi bir şekilde ölümden sonra yaşam düşüncesini değiştirdi mi?

 Yahudilerin kitabında, yani Eski Ahit’te ölülerin öldükten sonra cennete ya da cehenneme gitmesi gibi herhangi bir açık gönderme bulunmuyor.

 Temel olarak öldüğünüzde, cesediniz yeraltında bir çukura gidiyor.

 Orasının adı Şeol.

 Orası nötr bir yer.

 – İşte böyle oluyor, olan bu.

 – Tabii bir de ölüsün.

 Kesinlikle doğru, o sırada ölüsün.

 Bu Hristiyanlıkta gelişen inançtan – hayli farklı.

 – Farklı.

 İsa’nın ölümü mutlak kurbandı.

 Yahudilerin tapınaklarında ettikleri kurbanların yerini tutan çok daha güçlü bir kurban.

 İsa’nın yaşayıp öldüğü zaman Yahudiler kendi Tanrısına tapardı, İsrail’in Tanrısına.

 Temel olarak, Yahudilerin günahlarının kefareti olarak antik tapınakta kurbanlar sunulurdu.

 Yani İsa, Tanrı’nın oğlu, insanların günahlarına kefaret olarak kendini kurban etti.

 Bu sonraları Hristiyanlıkta doktrin hâline geliyor.

 İsa’nın günahların için öldüğünü kabul edip onu kurtarıcın ve Mesih’in olarak tanırsan sen de kurtulacaksın, değil mi?

 Bu bir açıdan Hristiyanlığın inananlarına yaptığı nihai vaat.

 Tekrar dirilme vaadi.

 Hristiyanlara göre, İsa’nın kanını kurban etmesi edilmesi gereken son kurbandı.

 Ondan sonra ebedi hayat için etmeniz gereken tek kurban bencil arzularınızdı.

 Bu şekilde, İsa’nın ölümü Hristiyanlar için ölüme karşı mutlak zafere dönüştü.

 Hristiyanlar için İsa’nın ölüp dirilmesi inananlara ölüm korkusunu yenme fırsatı vermiştir.

 Çünkü sonsuza dek yaşabileceklerdir.

 Ama bu korkuyu yenmenin başka bir yolu daha var.

 Hindulara göre reenkarnasyon, tam burada, yine bu dünyada başka bir hayat yolunda yalnızca bir basamak.

 Hindistan’daki kutsal Varanasi şehrine Hinduların ölümün ötesine nasıl geçtiklerini görmeye geldim.

 Bu nedir?

 O bir dendane.

 Olağanüstü! Ganj Nehri’nin kıyısında cesetler yakılıyor yüzlerce yıldır.

 Kutsal nehrin sularında yıkanmış, keten kumaşla kefenlenmiş ve odun yığınına yerleştirilmiş ölüleri alevler yutup tüketiyor.

 Swami Varishthananda, bir rahip ve doktor.

 Kendisi Hinduizm’deki ölüm ve ahiret konusunda rehberim.

 Ama beni götüremeyeceği bir yer var.

 Ölülerin yakıldığı alan.

 Tamam, burası en kutsal krematoryum.

 – Doğru.

 – En kutsal şehirde, – dünyanın en kutsal nehrinde.

 – Doğru.

 Peki.

 İnsanlar gelip izleyebiliyor mu?

 Bir açıdan evet ama uzaktan.

 Gidip yakından izlemek doğru değil.

 Uzaktan izleyebilirsiniz.

 Uzaktan izlenebiliyor ama krematoryuma gidilemiyor.

 Doğru, orası matemlilere mahsus kutsal bir yer.

 Öte yandan yine de yakılmadan önce cesede yaklaşabiliyorsunuz.

 Haftanın yedi günü, her saatte matemliler Ganj Nehri’ne cenaze taşıyor.

 Varanasi’de hayat ve ölüm serbestçe birbirine karışıyor.

 Peki Swami, sanırım bu cenazelerden bir iki tanesinin geçtiği gördük.

 Takip eden insanlar ağıt yakacaklarına neşeyle ilahi okuyorlar.

 Sebebi nedir?

 Ruhun sonraya yolculuk etmesine olanak sağlıyorlar.

 Zaten bu bir bakıma, neşelenilecek bir şey.

 Evet, yas var.

 Bir yakınlarını kaybetmişler.

 Ama sonuçta o kişi hayatını sürdürmenin daha iyi bir şekline geçiyor.

 Hindular reenkarnasyon ve karmaya inanıyor.

 İyi bir hayat yaşarsanız, ölüm size yeni bir bedenle daha da iyi bir hayat şansı veriyor.

 Kötü yaşarsanız, sonraki hayatınızda sonuçlarına katlanırsınız.

 O hayatınızda insan olmayabilirsiniz de.

 Bu döngü doğumu, ölümü ve yeniden doğumu tekrarlıyor.

 Yani Batı kültürlerinde ölürsün veya cennete ya da cehenneme gidersin.

 Evet, doğru.

 Ama bunu yapmaya ille de çok hevesli olmuyoruz.

 Öyleyse ölme endişesi duyuyor muyum?

 Evet, endişe duyuyorum ama aynı zaman ölümü hayatın kaçınılmaz bir parçası olarak kabul ediyorum.

 Reenkarnasyon bizi hayatta daha sorumlu insanlar kılıyor.

 Çünkü kendi kaderimizi kendimiz yaratıyoruz.

 Bize sürekli daha iyisini yapabileceğimiz umudunu veriyor.

 Yani reenkarnasyonun amacı doğru yaşamak.

 – Doğru.

 – Öyle mi?

 Peki, nihayet doğru yaşayıp da ölünce geri dönmek zorunda kalmıyor muyum?

 Başka bir varlık mı var?

 O zaman tek bir varlığa ulaşılıyor.

 O da ebedi varlık.

 Yaygın deyişle Tanrı.

 Ebedi olan tek varlık – Tanrı’dır.

 – Tanrı’dır.

 En nihayetinde reenkarne olmak da istemiyorsun.

 Evet, evet en nihayetinde istemiyorsun.

 Mükemmel durum cismani varlıktan saf enerji hâline geçmek.

 Evet, işte bu özgürleşme denen şey.

 

 – Mokşa.

 – Mokşa.

 Doğum ve yeniden doğum döngüsünden Mokşa.

 Mokşa’ya normalde pek çok ömürden sonra ulaşılıyor ama Hindular burada, Varanasi’de Ganj’ın ebedi yaşama doğru aktığına inanıyor.

 Ona kendilerini diriltmenin ötesine götürme gücü atfediyorlar.

 Tam buradaki kremasyon çok özel.

 Ganj, Hindistan’daki kutsal nehirlerin en kutsalı.

 Ganj’ın kaynağı Himalayalar’da.

 Orası ise kuzeyde.

 Ganj oradan güneye, denize doğru akıyor ama bu seyirde bazı yerler var ki Ganj oralarda dönüp yine kuzeye doğru akıyor.

 Mesela Varanasi bu yerlerden biri.

 Ganj’ın, kuzeye aktığı yerlerdeki batı kıyısı kutsalların kutsalı olarak düşünülüyor ve Varanasi’deki ve Manikarnika Ghat’taki kremasyon nihai kremasyon olarak düşünülüyor çünkü özgürleşmeye giden yol burası, buradan sonra yeniden doğum yok.

 – Varanasi’ye gelirseniz  – Doğru.

 –  buraya gelirseniz  – Doğru.

 –  ve yakılırsanız  – Doğru.

 –  bir nevi kestirme mi oluyor?

 – Evet.

 Tekrar tekrar doğup, doğru yaşamaya çalışmanıza gerek kalmıyor.

 – Sadece Varanasi’ye gelin.

 – Bu doğru.

 – Kurtuldunuz demektir.

 – Doğru.

 Hindular kendilerini döngülerde görüyor.

 Yaşamak, ölmek, yeniden doğmak.

 Ama yeniden doğum hedef değil.

 Hedef yeniden doğumu aşmak ve ebedi saf enerji hâline erişmek.

 Mokşa’ya, Tanrı hâline.

 Mokşa’ya bir kez erdiniz mi artık bunu yapmak zorunda değilsiniz.

 Ebedi olmak için fanilikle bağlarımızı koparmaya çalışıyoruz.

 Ve dünya çapında, pek çok inanç bunu yapmamıza yardım etti ama bilim insanları artık ölümün kaçınılmazlığına kafa tutuyorlar.

 Bu hayatta sonsuz hayatı yaratırsak neler olacak?

 Farklı inançlardan insanların ölümden sonraki yaşamı nasıl hayal ettiğini keşfetmek için dünyayı dolaştım.

 Ama yepyeni bir şeyi keşfetmek için dönüp New York’a geldim.

 Bilimin ahiret ihtimalini nasıl incelemeye başladığını keşfetmek için.

 Central Park’ta kritik bakım hekimi Dr.

 Sam Parnia’yla bir görüşme ayarladım.

 Şimdi, bu alanda muazzam araştırmalar yaptığınızı biliyorum.

 Sam kalp krizi atlatan yüzden fazla insan üstünde çalıştı.

 Teknik olarak öldükten sonra yaşama geri dönen insanlar bunlar.

 Bazıları derin tecrübelerle geri dönmüş.

 Aslında binlerce yıldır biliyoruz ki bir sebeple ölümün yakınından dönen insanlar çok derin, engin hatta bazı açılardan mistik tecrübelere sahipler.

 İnsanlar ölümü yaşarken sonsuz bir huzur, rahatlık ve neşe hissediyorlar.

 Vefat etmiş akrabalarla, dostlarla ya da tanımadıkları ama kendilerini neredeyse mutlulukla karşılayan insanlarla buluştuğunu hissettiğini söyleyenler olabiliyor.

 O yüzden bence anlamaya başladığımız şey şu.

 Çok evrensel bir ölüm tecrübemiz var.

 Çoğumuz ölürken muhtemelen bunu tecrübe edecek.

 Söyledikleriniz arasında beni aşırı derecede hayran bırakan şeylerden biri beyin aktivitesi yoksa bile insanların geri gelip tecrübelerini anlattığı fikri.

 Bu açıklanabilir bir şey mi?

 Şunu anlamak önemli.

 Bir insan ölüp de kadavra hâline geldiğinde ancak o zaman vücuttaki hücreler bir ölüm sürecinden geçmeye başlıyor.

 Bu, günler olmasa bile saatler alabiliyor.

 Yani aslında insanları hayata döndürebileceğimiz bir zaman aralığı var.

 Geri dönenlerin tecrübeleri de insanın ölürken yaşadıklarına dair bir gösterge.

 Hemen her dini inançta öldüğünüzde yalnızca cismen ölürsünüz.

 Özünüz, ruhunuz yaşar.

 Ruh fikrine herhangi bir bilimsel destek var mı?

 Biz bugün bilimde ruha bilinç diyoruz.

 Yani bu teoriyi sınayabiliriz.

 Bilinç devam ediyor mu, duruyor mu görebiliriz.

 Elimizde en azından şu kanıt var.

 Birisi öldüğünde bizi biz yapan kısım psişe, ruh, zihin, bilinç, artık ne demek istiyorsanız ben, yok olmuyor.

 Ortadan kaybolmuyor.

 En azından ölümün ilk devrelerinde devam ediyor.

 – Sahiden mi?

 – Kesinlikle.

 Beynin çalışmasının beklenmediği ve kişinin öldüğü sıralarda bile devam ediyor.

 Konuya son derece ilgiliyim.

 İnanılmaz faydalı oldunuz.

 Çok teşekkürler, sizinle buluşmak zevkti.

 Bilimin artık ölümü ölçmesi, hatta ruhu tanımlaması ne şaşkınlık verici.

 Ahiret, dinlerin şafağından beri bizi hayranlığa sürükleyen bir şey artık elle tutulabilir görünüyor.

 Hâlâ fiziki ölümden kaçmanın bir yolu yok ama bilim insanları yakında ölümsüzlüğe başka araçlarla ulaşabilir.

 Ya anılarınızı ve duygularınızı bir düşünme makinesinde saklayabilseydiniz?

 Öldüğünüzde o yapay zeka sonsuza kadar siz olmaya devam edebilirdi.

 Merhaba Bina.

 Selamlar.

 Ben Morgan.

 Selam Morgan.

 Nasılsın?

 İyiyim.

 Konuşabilir miyiz?

 Konuşuyoruz ya.

 Elbette.

 Bana kendinden bahset.

 Sen kimsin Bina?

 Ben Bina Rothblatt.

 Nasıl görünüyorsun?

 Uzun boyluyum, zenciyim ve yakışıklıyım.

 Vay canına, çoğu insan kendini böyle ifade etmez.

 Biliyorum.

 Ben özelim.

 Elbette özelsin.

 Senin gibi kimse yok.

 Güzel.

 Bana kendinden bahset.

 İnsan mısın, yoksa robot mu?

 Ben robot bedeninde bir insanım.

 Bir gün tamamen insan olmayı umuyorum.

 Kendi başına düşünme mekanizman var mı?

 Düşünebiliyor musun?

 Düşünceme göre insan olmayı istiyorum.

 Neden insan olmak istiyorsun?

 İnsan olsaydım dünyayı gezip eğlenebilirdim.

 Peki neler yapmaktan hoşlanırsın?

 Keşke bahçeye çıkabiliyor olsaydım.

 Ama halihazırdaki robotik kısıtlarımla bu elbette imkansız.

 Ama bahçeme yakın olduğumu bilmek beni rahatlatıyor.

 Bahçeyle uğraşmayı severim.

 Asıl McCoy.

 – Ben Bina.

 – Selam Bina.

 – Memnun oldum.

 – Siz de  Ben Bina’nın eşi Martine.

 – Elbette.

 – Seni tekrar görmek güzel Morgan.

 Martine ve Bina Rothblatt 30 yıldan fazladır evliler.

 O kadar yakınlar ki çocukları onları ortak bir isimle çağırıyor.

 Marbina.

 Teknolojik ve farmasotik girişimlerle milyonlar kazanan Martine Bina’dan ayrılma düşüncesine dayanamıyor.

 O yüzden Bina48’i yarattı.

 Asıl Bina’nın anıları, inançları ve değerleriyle dolu bir android.

 Neden Bina’yı klonlamak istedin?

 Amacın nedir?

 Bu deneydeki amacımız teknolojiyi, hayatı seven ve sevdiklerinin hayatta olmasını seven insanlara bu sevgiyi sonsuza dek sürdürebilme imkanı vermeye teşvik etmenin bir yolu var mı görmekti.

 Ayrıca bunu anılarımızı depolamak ve zihinlerimizi dosyalamak için yapıyoruz çünkü torunlarımızın torunlarına bedenlerimiz sonsuza dek yaşamasa da bu şekilde bizimle iletişim kurma aracı vermiş olacağız.

 Yani en nihayetinde bu deney biz insanların ölümü aldatmamıza yönelik.

 Bence Morgan, bizim bu deneyle yaptığımız şey ölümün hayatı aldatmasına engel olmaya çalışan, upuzun bir insanlar zincirinin bir parçası.

 Öncelikle kendimizi ormanda yaşamaktan kurtardık.

 Orada hayvanların merhametine bağlıydık.

 Aşılar geliştirdik.

 Bence tıp endüstrisinin ve biyo-teknoloji endüstrisinin işi ölümün sınırlarını zorlayarak onu olabildiğince sonraya ertelemek.

 Peki.

 Bazı filozoflar var.

 Bizi makinelerden ayıran bir şeyden bahsediyorlar.

 Mısırlıların ka dediği bu şeye biz ruh diyoruz.

 Bilgisayarları kullanarak zihni yeniden yaratmak ve ondan bir ruh evrilecek mi görmek için Bina’yla siber bilinç dediğimiz şeyin üstüne on yılların ilave gelişimini daha eklememiz gerek.

 Ortaya çıkacak şey Tanrı’nın gözünde ruh sayılacak mı?

 Bu, senin de benim de cevap veremeyeceğimiz bir soru.

 Güzel dedin Martine, güzel dedin.

 Bu tekinsiz bir tecrübeydi.

 Bina48’le konuşmak neredeyse gerçek bir insanla konuşmak gibiydi.

 Kendimi biraz Wright Kardeşler’in Kitty Hawk’taki ilk uçuşunu izliyormuşum gibi hissettim.

 12 saniyeliğine uçmuşlardı.

 Şimdi on kilometre irtifada saatlerce uçan jetlerimiz var.

 Belki bir gün bir insanın zihninin robotsu klonu yapılabilir.

 Ama bu gerçekten o insan mı olur?

 Ruh dediğimiz o kıvılcımı taşır mı?

 Ölümün kesinliğiyle mücadele etmek insan doğasında var.

 Yeryüzündeki zamanımız bittikten sonra yaşayamıyorsak en azından hatırlanmak istiyoruz.

 Bu piramitler kadar eski bir arzu.

 Arkeolog Salima Ikram beni Eski Mısır’ın başkenti Teb’e, günümüzün Luksor’una götürüyor.

 Üçüncü Ramses’in Milyonlarca Yıl Tapınağı’na.

 Bu Ramses’in tapınağı.

 Burası morg tapınağıydı.

 Buraya gömülmedi.

 Burası ona yakarmaya gelinen yer.

 Bu anıtsal bir tapınak adını Millyonlarca Yıl Tapınağı koymuşlar ki o milyonlarca yıl yaşayabilsin.

 3100 yıldan fazla zaman önce Firavun Ramses hayat hikayesini bu taşlara oydurdu.

 Bu onun ölümsüzlük girişimiydi.

 Ahiret hayatının sonsuz olacağını kesinleştirmek istiyordu.

 Yani bu yazılar bir tür İncil gibi mi?

 Tarihi öneme sahip yazılar?

 Evet, sanırım bir bakıma öyle diyebiliriz.

 Bunlar kesinlikle öyle şeyler çünkü firavunun ne yaptığı, ne zaman yaptığı yazıyor.

 Niye yaptığı, kiminle yaptığı.

 Evet.

 – Sevdiği kızın adının ne olduğu.

 – Evet.

 Mısırlılar firavunlarının şahin Tanrı Horus’un vücut bulmuş hâli olduğuna inanıyordu.

 Her insan kral, Horus’un ruhunun yüce ka’sının reenkarnasyonuydu.

 Evet Morgan, sana göstermek istediğim yer burası.

 Sağda Tanrı var, Horus.

 Tamam, Horus’u görüyorum.

 Peki bizim arkadaş nerede?

 Şu Ramses mi?

 Evet, o Ramses.

 Horus’a sunular takdim ediyor.

 Monarktan monarka kan bağının haricinde geçen başka bir şey de var.

 İşte o şeyin adı ka.

 Ka, yüce ka, kesinlikle.

 O bir devam.

 Aynı yüce ka bir hükümdarın bedeninden diğerinin, diğerinin, sonra diğerinin bedenine geçiyor.

 Peki, Üçüncü Ramses İkinci Ramses’in oğlu muydu?

 Hayır, düzgün bir bağlantıları yoktu ama İkinci Ramses şahane bir firavun olduğu için Üçüncü Ramses ismini almakla kalmadı.

 Ona pek çok konuda özeniyordu.

 Bütün çocuklarına İkinci Ramses’in çocuklarının isimlerini verdi.

 Ayrıca İkinci Ramses’in yaptığı şeyi o da yaptı.

 Kendisiyle ilgili şeyleri çok, çok derine oydurdu ki kimse silemesin.

 Buradaki onun adı.

 User-maat-Re-meri-Amun.

 User maat Re meri Amun.

 İsmi söylenince hayatı bir anlığına yenileniyor.

 Ahiret hayatı uzuyor.

 İsim en önemli birkaç şeyden biri.

 O yüzden isminizi yazdırırsanız ve insanlar onu söylerse yani Üçüncü Ramses dediğiniz her sefer ka’sına bir enerji akımı oluyor ve Ramses yaşıyor, derine oydurmasının sebeplerinden biri bu, silinmesini istemiyor.

 Böylece isminiz hatırlanır ve siz de sonsuza kadar yaşarsınız.

 Peki ne düşünüyorsun?

 Sence bugün de insanlar aynı şekilde düşünüyor mu?

 Yani Facebook?

 Sadece soruyorum.

 Sanırım bazı insanlar “İnternette varsa gerçektir ve sonsuza kadar sürer.”

 diye düşünebilir.

 Sonsuza kadar yaşayacağım.

 Çünkü Facebook’tayım.

 User maat Re meri Amun.

 User maat Re meri Amun.

 Ramses ölümsüzlük arayışında başarılı oldu.

 Tapınağı harap olmuş olabilir ama adı ölümünden 3000 yıl sonra bile hâlâ anılıyor.

 Yani ruhu hâlâ bizimle, yaşayanlar arasında dolaşıyor.

 Aslında, hepimiz sevdiklerimizin hafızasında yaşamaya devam ediyoruz.

 Hayatlarını olumlu etkilediğimiz insanların hafızalarında.

 Tıpkı uzun yıllar önce ölen kardeşimin benim hafızamda yaşaması gibi.

 O yüzden ben de başkalarının hafızalarında yaşamaya devam etmeyi umuyorum.

 İster Hristiyan olup İsa örneğini takip edin isterseniz bitimsiz reenkarnasyon döngüsünden kurtulmak isteyen bir Hindu ya da basitçe, dünyayı bulduğundan iyi hâlde bırakmak isteyen biri insanlığın ölümü aşma arzusu dünyayı değiştirdi.

 Öbür tarafta ne bulursak bulalım inancımız ne olursa olsun hepimiz yıldızlar gibi ebedi olabiliriz.

2. bölüm BİZİ BEKLEYEN BİR SON VAR MI? KIYAMET

 Çeviri: Verda Duruk Her sabah aynı başlıyor.

 Kahve ve bulmaca.

 Ve her gün, olaylar kötüye gidiyormuş gibi görünüyor.

 Dini çatışmalar.

 İklim değişimi.

 Her şey çok apokaliptik görünüyor.

 Gerçi bunların hiçbiri yeni değil.

 Binlerce yıldır dünyanın sonunu öngörüyoruz.

 Nostradamus’tan geriye İncil’deki Vahiy bölümüne kadar.

 Yok oluş dramasındaki bir şey bizi çekiyor.

 Yoksa günlerin sonunu merak edip bu konuda endişelenmek sadece insan doğası mı?

 Yoksa o son yaklaşıyor mu?

 Neden bu kadar çok dinin bir kıyamet öngördüğünü anlamak için yeni bir yolculuğa atılıyorum.

 Bu canavarın adı insan adı.

 Onun sayısı 666.

 Hesap gününün köklerini keşfetmek için.

 Işığın güneşleriyle karanlığın güneşleri savaşa tutuşacak.

 Antik kehanetlerimiz  Komşularımızla aramızda barış yok.

  bugünü yansıtıyor.

 Eğer bu insanlar iktidara gelirse dünya cehenneme döner.

 Ve son, gerçekten hayal ettiğimiz şey mi yoksa aklımızdan mı uyduruyoruz, onu sormak için.

 İlk durağım Kudüs.

 Yahudilerden, Hristiyanlardan ve Müslümanlardan oluşan ruhani merkez.

 Bu üç din de Kudüs’ün dünyanın sonunda önemli bir rol oynayacağını öngörüyor.

 Uzun zamandır dini gerginlikler burada alevli.

 Buraya Yoram Hazony’yle görüşmeye geldim.

 Kendisi bir Yahudilik ilahiyatı ve siyaseti uzmanı.

 Günlerin sonunun bu şehre neden bu kadar bağlı olduğunu öğrenmek istiyorum.

 Tek tanrıcı dünyanın mutlak merkez üssüne bakıyorsunuz.

 Tam şuradaki Kubbetü’s Sahra.

 İslami geleneğe göre Muhammed tam o noktadan miraca yükseldi.

 Şuradaysa Zeytin Dağı ve Getsemani var.

 İsa ve havarileri orada buluşurdu.

 Tabii buradaysa Ağlama Duvarı var.

 Yahudiliğe inanan tüm İbraniler için en kutsal tapınak orası.

 Tüm bu alana Mabet Tepesi deniyor.

 Burası Mabet Tepesi mi?

 Mabet yedi katlıydı.

 Bu Mabet Tepesi’nin üstündeydi.

 Şu ağaçların olduğu yerdeki düz alanın üstündeydi.

 MÖ 20’de, kral Büyük Hirodes Yahudilerin, Tanrılarına tapabilecekleri bir tapınak inşa etti.

 Sonsuza dek durması için dizayn edilmişti.

 Hirodes bütün Orta Doğu’daki belki de tüm dünyadaki en muhteşem fiziki yapıyı yaratacaklarını söylüyor.

 Alttaki devasa taşları görebilirsiniz.

 Onlara Hirodes Taşları deniyor.

 Tek Tanrı’ya adanmış Yahudi tapınağı İslam ve Hristiyanlık yokken o kaidenin üstünde yükseliyordu.

 Ama MS 70’de Romalılar Kudüs’ü yağmaladı ve tapınağı yıktı.

 O zamandan beri asırlardır Yahudiler kalıntılarında dua etmeye geliyor.

 Batı Duvarı ya da Ağlama Duvarı’na.

 Mevki, 1967’de doğrudan Yahudi kontrolüne girinceye kadar aradan neredeyse 1900 yıl geçti.

 Yeni İsrail kurulalı 70 sene kadar oluyor.

 Tapınak neden tekrar inşa edilmedi?

 İki sebepten.

 Birinci sebep Yahudilerin hazır olmaması.

 İkinci sebepse Müslümanların hazır olmaması.

 İsrail Devleti askeri ve politik açıdan bu bölgenin tamamını kontrol ediyor ama yine İsrail Devleti Tapınak Tepesi’nin üstünü Müslümanlara verdi.

 Tepenin üstü Yahudilerin dini haklarının dışında kalıyorsa da yerin altında bazı kutsal alanlar var ki Yoram’ın demesine göre buralar Yahudilerin kıyamet anlayışını kavramama yardımcı olacak.

 İşte burası.

 Kutsalların kutsalına, dünyadaki en kutsal noktaya bir insanın yaklaşabileceği kadar yaklaştık.

 Burası tapınağın, yalnızca başrahibin yılda sadece bir kez, Yom Kippur’da yılın en kutsal gününde girebildiği odası.

 İçeri girince Tanrı’nın adını söylüyor.

 Ortodoks Yahudiler bu tapınak olmadan dini haklarının yarım kaldığına inanıyor.

 O yüzden tapınaklarının tekrar inşa edileceği günü bekliyorlar.

 Bir Mesih var mı?

 – Yahudilikte mi?

 – Yahudilikte.

 Mesih’i icat eden Yahudiler ama bu çoğu insanın düşündüğü aynı Mesih değil.

 – Peki.

 – Çünkü Hristiyanlar Mesih’i düşündüklerinde ilahi birisini düşünüyorlar.

 – Evet.

 – Bilirsiniz, dünyanın sonunu düşünüyorlar ama bizdeki Mesih bir adamdır.

 Yeryüzünün kralı, bu dünyada milletler arasına barış getirecek birisi.

 O ilahi birisi olmayacak.

 O ilahi birisi olmayacak.

 Yoram’ın dediğine göre bu fani Mesih’in çok belirli bir yapılacaklar listesi var.

 Yahudi geleneğine göre yapması gereken üç şey var.

 Bir, bugünkü Yahudilerin Yahudi Krallığını yeniden kuracak.

 İki, komşularla aramıza barış getirecek – ve üç, o tapınağı tekrar inşa edecek.

 – O tapınağı tekrar inşa edecek.

 Ama işte yıl oldu 2015, şimdi ne yapacaksınız?

 Tapınak konusundaki güncel Yahudi durumu nedir?

 Yahudiler dünyayı bu hayalle düşünüyor.

 Bu hayal vaktiyle ellerinden alınan bir dünyada gerçekti.

 Yahudiler onu geri getirmek istiyor.

 Yani tapınağı tekrar inşa etmeyi mi?

 Tapınağı tekrar inşa etmeyi.

 Dünyaya geri getirilmesine yardım etmemiz gereken bu adalet ve barış çağının taç sembolü olarak.

 Yahudilik bir gün dünyaya barış geleceğini tasavvur eden pek çok dinden biri.

 Ama pek çok dinin kesiştiği bu bölgeye bakınca barışın gelişini hayal etmek zor oluyor.

 Tapınağı şu an inşa etmek kesinlikle bir barış çağının habercisi olamaz.

 Bu inşa İslam’ın en kutsal yerlerinden bazılarını ortadan kaldırırdı.

 Hatta bu apokaliptik bir savaşı tetikleyebilir.

 Ama dünyanın vahşetle sona ermesi yeni bir fikir değil.

 2000 yıl önce tüm Yahudiler bir barış çağı beklemiyordu.

 Bir Yahudi mezhebi hevesle kanlı kıyameti bekliyordu.

 Arkeolog Jodi Magness beni Lut Gölü’nün kıyılarına götürüyor.

 Mezhebin antik kehanetlerinin mucizevi şekilde korunduğu yere.

 Kumran’a hoş geldin.

 Kumran mı?

 Doğru, burası tomarların bulunduğu yer, değil mi?

 Evet, öyle.

 Lut Gölü tomarları Kumran’ı çevreleyen kayalıklardaki 11 mağarada bulundu.

 Oraya nasıl çıkmışlar?

 Yani mağaralara depolanmışlardı.

 Bunu yapan, Essenîler isimli bir mezhebin üyeleri olan ve Kumran’da yaşayan insanlar.

 Essenîler mi?

 Peki buraya niye gelmişler?

 Buraya, çöle gelip yerleştiler çünkü geri kalan herkesten ayrı, tecritte kalarak yaşamak istiyorlardı.

 Jody bana Essenîlerin Kumran’a MÖ 100 civarında yerleştiğini söylüyor.

 Destansı bir savaşın geldiğine inanıyorlardı.

 Dünyanın sonunu getirebilecek bir savaş.

 Buradaki aşırı kuru iklim sayesinde apokaliptik yazıları 2000 yıldan uzun bir süre korundu.

 Buradaki uçuruma baktıktan sonra bir de aşağımızda ne var, ona bak.

 Vay canına! Bu mağara çok önemli.

 Bu mağarada 700 farklı tomar bulundu, savaş tomarından parçalar da dahil.

 Savaş tomarı mı?

 O da ne şimdi?

 Bu, 40 yıl sürecek apokaliptik bir savaşı anlatan tomardır.

 Bu tomarın ünlü dizelerinden birinde şöyle yazar: “Korkunç bir kıyımı doğuran bir savaş olacak.

 Işığın güneşleriyle karanlığın güneşleri savaşa tutuşacak.

 Bu savaş, ebedi kefaretle sona erecek.”

 Bu bahsettikleri savaş, devrime çağrı gibi bir şey mi?

 Yoksa daha ziyade mitolojik bir beklenti gibi mi?

 Savaş tomarını okuduğunuzda gördüğünüz ilginç şeylerden biri de gerçekle bize fantezi gibi görünen şeyleri harmanlaması.

 Mesela insanları savaşa sürükleyenler rahipler.

 Bunlar rahip kıyafeti giyiyorlar.

 Kendileriyle beraber meleklerin de savaştığını söylüyorlar ama askerlerdeki teçhizatlar o devirdeki asker teçhizatları.

 Yani elimizde gayet gerçekçi görünen bir şeyle, ona karışmış bugün bize çok hayali görünen başka bir şeyin kombinasyonu var.

 Pek çok kıyamet günü kültü gibi Essenîler de sonun yakın olduğuna inanıyorlardı.

 Tanrı’yla her an karşılaşmak için tedbirler aldılar.

 Bu Kumran’daki ritüel hamamlarından biri.

 Tam anlamıyla Tanrı’nın varlığının aralarında belirdiğine inanıyorlardı.

 Yahudi şeriatına göre, İsrail’in Tanrısının huzuruna çıkacaksanız ritüel bir saflık durumunda olmalısınız.

 Bu havuzların tamamı baskın sularıyla dolmuştu.

 Ama su yıllar içinde değişmediği için bayağı iğrenç oldu.

 Buna rağmen, ritüel suya dalış için saf sayılıyordu.

 Muhtemelen üstünde yürünebilecek duruma gelmişti.

 Evet, o noktada muhtemelen bıçakla kesilecek hâldeydi.

 Yani hepsi burada kendilerini kıyamete hazırlıyordu?

 – Bu doğru.

 – Ne oldu?

 Yani kıyamet bir bakıma koptu ama bu onların beklediği türden bir kıyamet değildi.

 MS 68’de karanlığın güneşleriyle savaşları gerçekleşti.

 Bu Romalılardı.

 Hükümlerine boyun eğmeyen Yahudi isyanını bastırmak için Kumran’ı ve Essenîleri haritadan sildiler.

 Yani Romalılar, ordular gelip bu bölgeyi kontrol altına alırken buradaki insanları da öldürüp – onlardan kurtuldular mı?

 – Aynen öyle.

 Romalılar temel olarak bölgeyi kontrol altına alıyorlardı.

 Ama karanlık güçlerle girilecek bir apokaliptik savaş fikri Essenîlerle birlikte ölmedi.

 Başka bir inancın içine sızdı.

 Daha yeni doğan bir inancın içine.

 Tüm yollar Roma’ya çıkar.

 Burası Hristiyanlardaki günlerin sonu fikrinin nasıl başladığını su yüzüne çıkarmak istediğim yer.

 En ünlü kehanet kitabı Vahiy, MS 100 civarında yazıldı.

 Bu kitap Deccal’le girilecek yakın bir savaşı anlatıyor.

 “Bırak aklı eren canavarın sayısını hesaplasın.

 Çünkü o bir insanın sayısıdır.

 O 666 sayısıdır.”

 Canavarın sayısını ben de hesaplayabilir miyim onu öğrenmek istiyordum.

 Vatikan yakınlarındaki Biblioteca Casanatense’ye geldim.

 Bir Erken Hristiyanlık uzmanıyla görüşecektim.

 Kim Haines-Eitzen.

 Bana canavarın kimliğini açıklayan zorlayıcı kanıtları olduğunu söylüyor.

 – Günaydın.

 – Günaydın.

 Peki, elimizdeki tam olarak nedir?

 Vahiy kitabından bazı parçalara bakıyordum.

 – Vahiy kitabı mı?

 – Doğru.

 Günlerin sonunun kitabı.

 Günlerin sonunun, kıyametin.

 Bu bir kehanet kitabı, içinde bolca sembolizm var ama aynı zamanda siyasi bir kitap ve kötülüğün sebebine dair siyasi bir iddiada bulunuyor.

 Kötülüğün sebebi.

 Ya da kötülükten sorumlu olan kişi.

 Peki bana şu rumuzdan bahset.

 Yani anladığım kadarıyla Deccal’e bir rumuz veriliyor.

 Böylece onu adıyla değil, o rumuzla anıyorlar.

 Yani bu sayının, özel olarak da 666’nın kime atıfta bulunduğuna dair epey tartışma yaşandı.

 Ayrıca 666’nın Neron’a işaret ettiğine dair güçlü bir sav da var.

 Neron, MS 54’ten 68’e kadar Roma İmparatoruydu.

 Yani ilk Hristiyanların Roma’ya gelmeye başladığı sıralar.

 Peki 666 nasıl bir tercümeyle Neron oluyor?

 Kayzer Neron ismine nümerik değerler verip bir de o rakamları toplarsanız 666’yı elde ediyorsunuz.

 Antik Yunancada ve İbranicede her harfe karşılık gelen bir sayı vardı.

 İmparator Neron isminin harflerindeki sayıları toplarsanız yani İbranicedeki hâliyle Kayzer Neron toplam 666 ediyor.

 Ama Neron, toplamı 666 eden pek çok isimden yalnız biri.

 Kim, Mısır’daki arkeolojik kazıda bulunan Vahiy kitabının daha geç bir kopyasının canavarın Neron olduğunu onayladığına inanıyor.

 Bu parçalardaki ilginç taraflardan biri şu; Elimizde iki adet sayı var.

 O harfler nedir?

 Hi 600 değerinde.

 Ksi 60’a, sigma ise altıya denk geliyor.

 666.

 Buradakindeyse bir hi iota sigma var.

 616 ediyor, en üstteki dize.

 – Neden farklı?

 – Bu sayının, canavarın Neron olma ihtimalini ortadan kaldırabileceğini düşünebilirsiniz.

 – Evet.

 – Bunun çarpıcı tarafı şu ki canavarın Neron olduğunu doğrulayabilir çünkü Neron’u Latin imlasıyla yazarsak ortaya çıkan sayı bu oluyor.

 Nero Kayzer.

 N olmadan, N harfinin değeri 50’ydi.

 50 numarasının sembolüydü, yani 666 eksi 50, -616.

 -616, o yüzden bu  Yani çıkarma yapıyoruz, aynı sayı olan 616’yı elde ediyoruz ama yine de aynı adam mı çıkıyor?

 Doğru.

 Çok zekiyim.

 Ama erken Hristiyanlar Neron’a niye Deccal desinler ki?

 Kim, beni Vatikan’ın tam göbeğine götürüyor.

 St. Peter’s meydanına, bana cevabı göstermeye.

 Yani 666 rumuzunun İmparator Neron’a işaret ettiğini biliyoruz.

 Niye?

 İmparator Neron pek çok sebepten sevilmez.

 Bunlar arasında Hristiyanlara zulmetmek de var.

 Şimdi buradaki meydanda, sirkinin dönüm noktasında durması için diktirdiği dikilitaşı görebilirsiniz.

 – Circus Maximus.

 – Circus Neronianus.

 – Neronianus?

 – Evet.

 Sirk buradaydı.

 Araba yarışları, oyunlar için kullanılan bir yerdi ama Neron burayı Hristiyanlara zulmetmek için de kullanırdı.

 64’te Roma’da büyük bir yangın çıktı.

 Şehrin çoğu harap olmuştu.

 Neron, Hristiyanları suçluyordu.

 Bildiğimiz kadarıyla büyük rakamlarda Hristiyan’ı tam da bu sirkin içinde idam ettirdi.

 Gelenek, Neron’un Roma’daki kilisenin kurucusu olduğu düşünülen kişiyi bile idam ettirdiğini söyler.

 – Peter.

 – Peter hakkındaki hikaye onun çarmıha tepetaklak gerildiğini söylüyor.

 Bazı Hristiyanlar ateşe verilmişti.

 Yakmak mı?

 Etrafı aydınlatmak için?

 Neron’dan neden bu kadar nefret edildiğini açıklıyor.

 Şimdiyse tam burada St.

 Peter Bazilikası var, ölümünü anıtlaştırıyor.

 Yani ironi şu ki; Peter kilisesini burada kurdu.

 Evet, gayet dramatik.

 Peter’ın üstünde öldüğü çarmıh şu an dikildiğim yerden yalnızca metrelerce ötedeydi belki de.

 Hristiyanların Neron’dan nefret ettiği belli.

 O Deccal’di.

 İntiharından sonra bile geri dönüp hükmedecek güce sahip görünüyordu, o yüzden onu bir rumuzla anmak daha güvenliydi.

 Ama o şartlar altında yaşayan Hristiyanlar için, hesap günü çabuk gelmedi.

 Hristiyan kıyamet düşüncesi Roma zulmü altında şekillendi.

 Bu şeytani imparatorluk Kudüs’ü yıktı ve İsa’nın erken takipçilerine eziyet etti.

 Ama o zamandan sonra kıyamet fikri başka bir inanca da geçti.

 Bu inanç başka bir şeytani imparatorluğu hedef alıyor ve hepimizi kıyamete sürüklemekle tehdit ediyor.

 Milyarlarca insanın neden günlerin sonuna inandığını anlamak için dünyayı geziyorum.

 Yolculuğum beni İslam’a getirdi.

 İslam, teslim olmak anlamına gelen Arapça bir kelime.

 Tanrı’nın idaresine boyun eğmek.

 Yahudilerle Hristiyanların da taptığı aynı Tanrı.

 Müslümanlarla yüz yüze görüşerek İslam’ın insanlığın barış içinde yaşamasını hedeflediğini öğrendim.

 Ama bugünlerde haberleri izleyince bunu bilmemeniz hoş karşılanır.

 Müslümanların ufacık bir kısmı Batı’yla savaş hâlinde.

 Işid ve diğer köktenci dinci gruplar kıyametin çoktan başladığına inanıyor.

 Nedenini anlamak için New York’a geldim.

 Eskiden apokaliptik bir islamist örgütün önde gelen adam toplayıcılarından olan bir beyle görüşmeye geldim.

 Maajid Nawaz, gençken İngiltere’de radikalize oldu.

 Lütfen bana radikalleşmeyi anlatın.

 Bence bir din olan İslam’la İslamizm’i ayırmak önemli.

 İslamizm derken kastettiğim İslam’ın herhangi bir versiyonunu topluma dayatma isteği.

 Gerçi bana bu ideolojiyi İslam’ın kendisi gibi anlatmışlardı.

 Ben de o yüzden kabul etmiştim.

 Ben çok ciddi, şiddetli bir ırkçılıkla yüzleşerek büyüdüm.

 İngiltere içindeki bir ırkçılıktı bu.

 Neo-Nazi dazlak kafalıların, serserilerin gerçekleştirdiği çekiçli palalı saldırılardan bahsediyorum.

 15 yaşında bir genç olarak pek çok kez arkadaşlarımın gözümün önünde bıçaklandığına şahit oldum.

 Kendimi toplumun geri kalanından ayrı görmeye başladım.

 İslamist bir adam toplayıcı beni işte bu hâlde, öfkeli bir gençken buldu ve beni işe katmak onun için çok kolay oldu.

 Hizbu’t Tahrir adında bir gruba katıldım.

 Orada 13 yıl lider olarak da görev aldım.

 Bu grup El Kaide’nin öncülerinden mi?

 Evet, modern zamanda kurulacak bir teokratik halifeliği diriltme kavramının popülerleşmesinin ilk sorumlularından bu grup.

 Bugün bu fikri Işid üstlenmiş durumda.

 Ama benim katıldığım grup o terimi ilk popülerleştiren gruptu.

 Sonunda Mısır’a gittim.

 Orada bu davaya adam toplamaya devam ettim.

 1 Mart 2002’de tutuklandım.

 Devlet Güvenliğinin Kahire’deki karargahına götürüldüm.

 Beni yeraltındaki işkence zindanlarına attılar.

 Gözlerimi bağlamışlardı.

 En feci çilem o zaman başladı.

 İşkence mi?

 Herkese elektrik vermeye başladılar.

 Hapiste dört yıl mı kaldın?

 Dört yıl, evet.

 Ama çıktığında artık o kadar radikal değildin.

 Ben hâlâ Müslüman’ım ama artık liberalim.

 Şimdi, ben hapisteyken ve cihatçı terörist hareketlerin ve islamist hareketlerin önde gelen isimleriyle yaşarken, Müslüman Kardeşler’den bir liderimiz vardı.

 Onu görünce şöyle düşündüm: “Tanrım, eğer bu adamlar iktidara gelirse ve halifelik ilan ederse, dünya cehenneme döner.”

 Tabii Işid nihayet halifelik ilan ettiğinde eskiden hepimizin paylaştığı o ütopik hayal şu an şahit olduğumuz distopik kabusa dönüştü.

 Şimdi biraz Işid’den, Muhammed’in kıyamete dair haberlerinden ve Işid’in bunları amaçları için nasıl kullandığından bahsedelim.

 Tamam, çoğu Müslüman’ın ortak olarak inandığı pek çok kıyamet haberleri var.

 Ama Işid’in yaptığı şeyin farkı şurada; Bu haberleri kendi siyasi ve ideolojik amaçları için manipüle ediyorlar.

 Buna bir örnek olarak kıyamet savaşını verelim.

 Işid bu savaşın Suriye’de, Dabık isimli küçük bir köyde gerçekleşeceğine inanıyor.

 Bu köyün ne askeri ne de stratejik açıdan hiçbir değeri yok.

 Ekonomik stratejiler açısından da çok az bir değeri var.

 Ama Işid yine de Dabık isimli bu küçük köyü fethetmek için pek çok kaynak ayırdı.

 Uluslararası topluluğun ve koalisyonun bir şekilde Dabık’a çekileceğine ve orada kendileriyle nihai savaşa tutuşacaklarına inanıyorlar.

 Burası kıyamette Amerika’nın yıkıldığı kısım mı oluyor?

 Evet.

 Şimdi Muhammed Peygamber’in bir hadisi var.

 O hadiste önce İstanbul’un, sonraysa Roma’nın düşeceğini söylüyor.

 Işid bu hadisi şu şekilde yorumluyor.

 İstanbul zaten Müslümanların eline geçtiği için sıradaki büyük savaş Batı’ya karşı olacak ve Batı da er geç düşecek.

 Bu fikre göre aslında bugün Roma’yı Amerika temsil ediyor.

 Yani Roma İmparatorluğu olarak cisimleşen batı medeniyetinin devamı.

 Sizce kıyamet fikri neden bu kadar çekici?

 Özellikle gençler için?

 Kendini güçsüz hissettiğinde, kendi kaderini aslında kendinin çizmediğini hissettiğinde, kesinlikle söz hakkının olmadığını hissettiğinde kaderin temsilcisi olmak yanlış olsa da çok cazip geliyor.

 Birden söz hakkının olduğunu, tarihi şekillendirdiğini hissediyorsun.

 Maajid şimdi Quilliam Vakfı’nı yönetiyor.

 Bu vakfın amacı Işid ve Işid benzeri grupların Batı’dan adam toplamasını engellemek.

 Maajid bunun gibi karşı propaganda videoları üretiyor.

 Gözleri açılan insanların gerçek yaşantılarını alıp aktörler kullanarak canlandırıyoruz ve bu hikayelerin bazılarını yayınlıyoruz.

 – Teşekkür ederim.

 – Ben teşekkür ederim.

 Çok bilgilendiriciydiniz ve iyi ki varsınız.

 Teşekkürler, keyif duydum.

 Hakları yenen insanlara kıyametin çekici gelmesi muhtemelen doğal.

 Statükonun değişmesinden en az zarar görecekler ve en çok fayda sağlayacaklar onlar.

 Ama ondan çok daha yaygın.

 Kültürel olarak kıyamete karşı hastalıklı bir ilgimiz var.

 Neredeyse onu biraz rahatlatıcı buluyormuşuz gibi.

 Chicago’daki Illinois Üniversitesi’nde psikoloji profesörü Stewart Shankman kıyamete bilinçaltı inancımız üstünde çalışıyor.

 Beynimizin vazgeçilmezlerinden olabileceğini düşünüyor.

 Bugün yaptığımız şeyin özü şu: insanların farklı türden tehditlere verdiği farklı tepkilerine bakıyoruz.

 Bu gönüllülüğe dayanan bir laboratuvar deneyi olduğundan felaket çok büyük değil.

 Ani bir gürültü bileğe verilen hafif bir şokla birleştiriliyor.

 Elektrotlarla dolu bir bere ve deneğin yüzündeki sensörler ham korku verisini topluyor.

 Beyin aktivitesi ve stres seviyesi verisini de.

 Bunlar hep beraber ürkme tepkisini ölçüyor.

 İlk duruma “Her an şok” diyoruz.

 Bu gerçekleşirken, şoku geri sayım bire ulaştığında da alabilirsin, geri sayımın ortasında da alabilirsin, geri sayımların arasında da alabilirsin, hiç almayabilirsin de.

 Bak, öngörülemez durum dolayısıyla biraz ürktü.

 İnsanlar öngörülemez durumlardayken kötü şeyin ne zaman olacağını bilmiyorlar.

 O zaman beyin aktiviteleri ve göz bebeği dilasyonları daha yüksek oluyor.

 Kalp atışları hızlanıyor.

 Şimdi Stuart farklı bir duruma geçiyor.

 Öngörülebilir şok.

 Buna “Birde şok” deniyor.

 Geri sayımların sonunda şok verilecek.

 Bu acı verici ama beklediği şoka verdiği tepki farklı.

 Şaşırtıcı derecede öyle.

 İnsanlar öngörülemez durumlardayken ürkme tepkileri öngörülebilir durumdakinden çok daha yüksek oluyor.

 Kötü şeyin olacağını bilmek bilmemekten nitelik açısından farklı bir duygusal tecrübe yaratıyor.

 Yani eğer öngörülemez bir şeyi öngörülebilir kılabiliyorsak bu bize biraz teselli veriyor.

 Bu metal mekanizma neden çoğumuzun yakın bir kıyameti beklediğini açıklayabilir.

 Ama aynı zamanda kıyamet gününe duyulan marazi çekimi de açıklayabilir.

 Size burasının ötesindeki bir krallık düzeyinden bahsedeceğim.

 Oraya gitmek istiyorsanız beni takip etmelisiniz.

 Çağımızın sonu geldi.

 Peki sonu öngörmek mümkün mü?

 Birkaç yıl önce pek çok insan öngörebildiklerini düşündü.

 Popüler efsaneye göre Antik Mayalar kıyametin belli bir tarihte kopacağını düşünüyordu.

 

 21 Aralık 2012.

 Bu gerçekten doğru mu öğrenmek istiyorum.

 O yüzden Mayaların Guatemala’daki başkentleri Tikal’a gidiyorum.

 Stanley Guenter’le buluşuyorum.

 Kendisi dünyada Maya yazıtlarının deşifresi konusunda önde gelenlerden.

 Burası Maskeler Tapınağı.

 Öbür taraftaysa Dev Jaguar Tapınağı var.

 Antik Tikal şehrinin erken zamanlardaki merkezi burası.

 Peki ya şuradaki mezar taşına benzeyen şeyler nedir?

 Onlara Stel diyoruz.

 – Stel.

 – Stel.

 Maya takvimindeki zaman dilimlerini anıtlaştırıyorlar.

 Yani onların zaman dilimlerine adandığınız söyleyebiliriz.

 Mesela her 20 yıl, her 10 yıl ve özellikle her 400 yıl.

 Büyük B’ak’tun döngüsünün bitimi.

 Bir B’ak’tun döngüsünün sonuna adanmış festival kralın tutsağı kurban etmesiyle doruğa çıkardı.

 Mayaların 2012’nin zamanın sonu, yani kıyamet olacağını hissettiğini söylemek doğru olur mu?

 Birkaç yıl önce insanların 2012’nin 13.

 B’ak’tun’un sonu olacağını ve bunun da Mayaların öngördüğü kıyamet olduğunu söylediğini duyduk.

 Aşağıda bir anıt var, bunu açıklayabilmek için ona da bakmalıyız.

 Bu onuncu stel, buradaki kralı görebilirsiniz.

 Kafası şurada, tüylerle dolu başlığını takmış.

 Omuzları, tüm mücevherleri ayaklarına kadar uzanıyor.

 Şimdi aşağı bakarsanız, orada bir tutsak bulunduğunu görebiliriz.

 Kafasını görebiliriz, elleri de şurada bacaklarıysa şurada.

 Kurban için tamamen bağlanmış.

 Peki şimdi, bunun kıyametle ne alakası var?

 Şey, öbür tarafa da geçmeliyiz.

 Peki.

 Bize zamanda belli bir noktayı veren tarih var.

 11 yıl ve 360 günümüz var.

 Sonra üç adet Katun’umuz var, her biri yaklaşık 20 yıl demektir.

 Yani 60 yılımız daha oldu.

 Buradaysa dokuz B’ak’tun var.

 Buradaki tarih MÖ 525.

 Hatırlarsanız 13. B’ak’tun’un 2012’de sona erdiğini söylemiştim.

 Ama asıl ilginç olan şey, bu anıtın burada bitmemesi.

 Devam ediyor ve bize daha büyük 19 birimin daha olduğunu söylüyor.

 Yani Piktun, hatta daha yukarıda sonraki birimden 11 adet var ve bu böyle devam ediyor.

 Bu birimlerin her biri bir öncekinin 20 katı büyüklüğünde.

 Yani bu anıtta gördüğümüz, 13 B’ak’tun herhangi bir takvimin sonu değil.

 Her biri diğerinden uzun, iç içe geçmiş bütün bir dizi döngüden yalnızca birinin sonu.

 Bizim yeni bir milenyumun başlangıcını işaretlememiz gibi Mayalar da 21 Aralık 2012’yi takvimlerindeki önemli bir olay olarak işaretlediler.

 400 yıllık başka bir döngünün sonu.

 Geçitler müzik ve kurban olacaktı.

 Antik Mayalar hâlâ burada olsaydı çok büyük bir parti yaparlardı.

 Kıyamet değil.

 Kıyamet değil.

 Sadece bir başlangıç.

 Başka bir başlangıç.

 Sonra bir daha, sonra bir daha.

 Bu neredeyse sonsuza dek devam edecekti.

 Neden sonsuza dek değil?

 Mayalar için sonu bulamadık ama araştırmaya devam etmemiz gerekiyor.

 Peki.

 Mayaların zamanı algılama biçimini düşünmek Hristiyanlıkta, Yahudilikte ve İslam’da sahip olduğumuz son fikrinin evrensel olmadığını fark etmemi sağladı.

 Bu dinler için nihai umut Tanrı’nın insan dünyasına müdahale edip hükümler verip etrafımızdaki yanlışları düzelteceği yönünde.

 Ama milyarlarca inanan ise dünyayı bu şekilde görmüyor.

 Onlara göre zaman döngüsel şekilde akıyor.

 Belki sonsuza dek de akacak.

 Sonu olmayan bir dünyada kıyamet ne anlama gelir anlamak için Hindistan’a gidiyorum.

 Hindistan iki büyük dinin doğum yeri.

 Hinduizm.

 Ve Budizm.

 Hindular her birkaç milyar yılda bir kıyametin koptuğuna inanıyor.

 Ama her son, yeni bir başlangıca kapı açıyor ve dünya yeniden başlıyor.

 Budistler şiddetli bir kıyamet hayal etmiyorlar.

 Onlara göre kıyamet kelimesi Tanrı’nın hükmünün dünyada gerçekleşmesi anlamını taşımıyor.

 Hakikatin zihinde gerçekleşmesi gibi kişisel bir anlam taşıyor.

 Buna aydınlanma diyorlar.

 Bunun ne anlama geldiğini öğrenmek için dünyanın en saygın Budist lamalarından biriyle görüşmek için Sarnath, Hindistan’a geldim.

 Gyalwang Karmapa hazretleri.

 Tibet Budistleri, Karmapa’nın 900 yıl önce yaşamış büyük öğretmenin 17. reenkarnasyonu olduğuna inanıyorlar.

 Günaydın.

 Bence bunu takmanız gerek.

 – Öyle mi?

 – Evet.

 Teşekkürler.

 – Teşekkür ederim.

 – Ben teşekkür ederim.

 – Yürüyelim mi?

 – Evet.

 1992’de kutsal bir kurul yeni bir Karmapa avına çıktı ve Ogyen Trinley Dorje’yi buldu.

 Doğu Tibet’te yaşayan göçebe bir ailenin yedi yaşındaki oğulları.

 Bu makam için biraz gençmişsiniz.

 Evet.

 Peki, bu nasıl bir şey?

 Nasıl, iyi mi?

 Bir açıdan anlamlı, bir diğer açıdansa ağır.

 İnsanlarda çok beklenti var.

 Beklentiler gerçekten de 30 yaşında bir adam için ağır.

 Karmapa aydınlanmayı bir yandan kendisi için ararken diğer yandan müritlerine de onu bulmayı öğretmeli.

 Burası Buda’nın ilk dersini verdiği bölgenin başlangıcı.

 Yani burası, aydınlanmaya ulaştıktan sonra ilk vaazını verdiği yer.

 Evet, evet.

 Doğru.

 Bana biraz aydınlanma konusundaki kutsallığından bahset.

 Onu elde etmeye çalışmaya nasıl başlanıyor ki?

 Vay canına.

 Büyük soru, değil mi?

 – Evet.

 – Zorlu soru.

 Evet, zorlu.

 Bence ilk kısım kendinizi tanımak.

 Mesele nerelisiniz, nereden geldiniz?

 – Neden buradayım?

 – Evet.

 Aydınlanma hakkında – birkaç talimat almak isterim.

 – Evet.

 Deneyeceğim, deneyeceğim.

 – Peki, tamam.

 – Tamam.

 Deneyeceğim.

 Teşekkürler.

 Karmapa bana meditasyonun aydınlanmanın anahtarı olduğunu söylüyor.

 Kıyamet Tanrı’nın gerçek iradesinin zuhuru ise meditasyon da benim kendi irademin zuhuru.

 Meditasyonun pek çok farklı yolu var ama en basiti nefesinizi odaklamak.

 Benim bildiğim de bu.

 Zihninizi rahatlatırsınız.

 Geçmişe takılıp kalmazsınız, geleceği düşünmezsiniz, sadece anda rahatlarsınız.

 Sadece nefesinizi odaklayın, hepsi bu.

 Evet, denemeliyiz.

 Geçmişi aşmak çok uzun iş.

 Tüm o hatıraları, düşünceleri, duyguları sadece olmaya konsantre olmak için tüm gürültü sustuğunda geriye ne kaldığını görmek için aşmak zor.

 Tamam mı?

 Güzel.

 – İyi mi?

 – Evet.

 Teşekkürler.

 Size felsefi bir soru sorabilir miyim?

 Felsefi mi?

 Cevap vermeyi denerim.

 Sorum Batılıların  Evet?

  kıyamet düşüncesiyle ilgili.

 Zamanın sonu, varlığın sonu.

 Budizm’de böyle bir şey var mı?

 – Her şeyin bittiği  – Evet.

  dünyanın son bulup insanlığın yargılandığı bir gün?

 Biz inanıyoruz ki her gün bir yerlerde bir evren şey oluyor  – Sona eriyor.

 –  sona eriyor ve bir başkası  – Başlıyor.

 –  başlıyor.

 Ama şey gibi değil.

 Bir şeyleri  Nasıl demem gerek?

 – Bir şeyleri yargılamak yok.

 – Yargı günü yok.

 Hayır, yargı günü yok.

 Belki bu biraz farklıdır.

 Yani aslında, söylediğiniz şey bence  Son yok, sadece değişim var.

 – Evet, değişim var.

 – Bir şey bitiyor, diğeri başlıyor.

 Evet, öyle.

 Mutlak son yok.

 Evet.

 – Teşekkürler.

 – Teşekkürler.

 Teşekkürler.

 Karmapa hazretleri gibi biriyle tanışınca sanırım en çok öne çıkan şey tevazuu oluyor.

 Karmapa herhangi bir açıdan sizden üstün olduğu, sizden yüksekte olduğu sizden iyi olduğu izlenimi vermiyor.

 O da hepimiz gibi burada bir arayışta.

 Neden dünyaya geldiğimizi anlamaya çalışıyor.

 Hakikati bulmaya çalışıyor, aydınlanmayı arıyor.

 Ama hakikat her zaman sakince düşünceler arasında ortaya çıkmıyor.

 Ağustos 2005.

 Katrina Kasırgası Louisiana’yı vurdu.

 Tarihi öneme sahip boyutlarda bir felaket.

 Hatta kimisi kıyametin burada, New Orleans’ta koptuğunu düşündü.

 New Orleans, Tanrı’yı gücendirecek bir günah seviyesine sahipti ve inanıyorum ki Katrina Kasırgası New Orleans şehrinin cezalandırılmasıdır.

 Katrina, Tanrı’nın hükmüdür.

 Kasırgazedelerle görüşmek için New Orleans’a geldim.

 Sonla nasıl başa çıktıklarını ve onları nasıl değiştirdiğini öğrenmek için.

 Şu an sel bölgesinde miyiz?

 – Evet, efendim.

 – Burası suların bastığı yer.

 Evet, burası Dokuzuncu Bölge.

 Katrina sırasında buradaydın.

 Öyle değil mi?

 Evet, buradaydım.

 Bir apartmanın ilk katında oturuyordum.

 Evi iki buçuk metre su bastı, her şeyimi kaybettim.

 Bir noktada her şeyin sonunun geldiği hissine falan kapıldın mı?

 Gerçekten de her şeyin sonu gelmiş gibi hissettim.

 Ernest kesinlikle yalnız değil.

 New Orleans sakinleri Charles ve Angela Marsalis fırtına sırasında sığınmak için kiliselerine gelmişler.

 Carrolton Avenue Church of Christ kilisesindeyiz.

 Fırtına esnasında burada vakit geçirdiniz.

 Buraya gelişiniz nasıl oldu?

 Geceyi burada geçirecektik.

 Ertesi sabah çıkıp eve gidecektik.

 Ama o gece içeri dolan rüzgarın sesini duyduk.

 Çok, çok yüksek sesliydi.

 Yani o kadar korkutucuydu ki hemen diz çöküp dua etmeye başladım.

 Suyun yükseldiğini görebiliyorduk.

 Duracağını düşündüm ama yükselmeye devam etti.

 Marsalis ailesi tamamen mahsur kalmıştı.

 Yüz milyar galondan fazla su kırık setlerden içeri hücum etti.

 Kızıl Haç onları çaresiz felaketzedelerle dolu bir köprüye tahliye etmeden üç gün geçti.

 Zifiri karanlıktı.

 Suda her şey vardı.

 Timsahlar, yılanlar, her şey.

 Hasta insanlar vardı, tekerlekli sandalyede kadınlar vardı.

 İnsanların buralarda uyuşturucu aldığını gördük.

 Uyuşturucu ve silah sattığını, “Şeytan iş başında.”

 diye düşündüm.

 Çok karanlık zamanlardı.

 Karanlık zamanlardı, evet.

 Şimdi bu vahim bir zamandı.

 Vahim zamanlarsa insanın içindeki en iyi ve en kötü duyguları meydana çıkarabilir.

 – Evet.

 – Bunun üstesinden nasıl geldiniz?

 Ben bir vaizim ve Tanrı’nın evlatlarını buralarda oturur görünce eşime “Meşgul olma zamanı geldi.”

 dedim, “Bir şeyler yapmalıyız.”

 Sonra beraber ilahi söylemeye başladık ve sonra karanlıkta insanların “Şu ilahiyi söyleyelim.”

 “Bu ilahiyi söyleyelim.”

 gibi şeyler dediğini duyduk.

 Ne kadar zaman ilahi söyledik, ben tam hatırlayamıyorum?

 Tüm gece.

 Tanrı’nın bizi oradan kurtaracağını biliyorduk.

 Katrina bile o Tanrı inancını sarsamazdı, asla.

 İsa yorucu bir arazideki kayadır Yorucu bir arazide Yorucu bir arazide Charles ve Angela en sonunda oradan çıktılar.

 Bir yıl sonra New Orleans’a geri dönüp hayatlarını tekrar kurdular.

 Sona ve Tanrı’ya bu kadar yaklaşma tecrübesi onları kendi kiliselerini kurmaya sevk etti.

 Kaçınız Katrina’yı hatırlıyorsunuz?

 Hepiniz kasırgayı hatırlıyorsunuz.

 Ben de hatırlıyorum.

 Kimileri onun, Tanrı’nın New Orleans’a cezası olduğunu bile söyledi ama ben onlara “Hayır millet!” dedim.

 Tanrı bunun olmasına izin verdi.

 Bilirsiniz, o sırada çok kimsenin gözü New Orleans’a dönmüştü ama şerden hayır doğduğunu gördüler.

 Fırtına meydana gelmeseydi, muhtemelen biz burada, bu yapıda olmazdık.

 Bugün burada gördüğünüz insanların bazılarıyla tanışamazdık.

 Fırtınanın hayırlı olduğuna inanıyorum.

 Biliyor musun Charles, bu çok Budistçe oldu.

 – Öyle mi?

 – Budistler her sonun bir başlangıç olduğunu söylüyorlar.

 Bu Tanrı’nın takdiri.

 Tanrı bunu biz görmeden gördü.

 Biz sadece Tanrı’nın bizi o takdirin bir parçası olarak kullanmasına gönüllü olmalıyız.

 Katrina, New Orleans’ın günahlarını yıkamadı.

 İlahi bir ceza da değildi.

 Acılara sebep oldu mu?

 Evet.

 Ama aynı zamanda insanların gözünü de açtı.

 Onları ellerindekinin kıymetini bilmeye ve hep beraber daha iyi bir şey inşa etmeye yöneltti.

 Kıyametin farklı inançlardan insanlara ne ifade ettiğini anlamak için yola çıktım.

 Ben kıyameti hep, her şeyi yok eden bir yargı günü olarak görürdüm.

 Ama bazı insanların kıyameti istediğini keşfettim.

 Adaletsizlikten kurtulmak istiyorlar.

 Acıdan kurtulmak istiyorlar.

 Daha iyi bir dünya istiyorlar.

 Apokalips.

 Perdeyi kaldırmak anlamına gelen Yunanca bir kelimedir.

 Kıyamet savaşla ilgili değildir, aydınlanma ile ilgilidir.

 Ölümle ilgili değildir.

 O hakikati görmemizi sağlayan bir gönül ve ruh hâlidir.

 Kıyamet çok uzak bir zamandaki hesap günü değil.

 Kıyamet burada, şu anda. Çeviri: Verda Duruk

 3. Bölüm YARATILIŞ NASIL BAŞLADI

Benim yuvam burada, Mississippi’de.

 Başka pek çok yerde de yaşadım.

 New York, Los Angeles, San Francisco, Chicago ama beni tanımlayan yer burası.

 Haziranböceği.

 Onu aldığımda dört buçuk yaşındaydı.

 Yetersiz beslenmişti ama bir havası vardı.

 Harika bir yürüyüş tarzı vardı.

 Baharda çimenlerin kokusu, kuşların sesi.

 Evimde olduğumu böyle anlıyorum.

 Ebeveynim de tam burada yaşadı.

 Yaratıldığım yeri anlamadan beni de anlayamazsınız.

 Her dinde bir yaratılış hikayesi var.

 Peki, bu hikayeler bize kim olduğumuzla ve nereden geldiğimizle ilgili ne söylüyor?

 Başladığımız yere keşfe gidiyorum.

 Kudüs’ü Aden olarak görüyorlardı, cennet olarak.

 Medeniyetin en kadim köklerini gün yüzüne çıkarmaya gidiyorum.

 Maya kısmı burada.

 Mayaların Yaratılış hikayesi bu.

 Bizzat dinin yaratılışını bulmaya gidiyorum.

 İnsanlar tam anlamıyla atalarıyla yaşıyorlardı.

 Ve zamanın şafağına gideceğim.

 Hindular tek bir yaratılışa inanmıyor.

 Yaratılış döngüleri olduğunu söylüyorlar.

 Bilim ve dinin beraber var olup olamayacağını keşfedeceğim.

 Büyük Patlama’ya yaratılış diyemeyiz çünkü Büyük Patlama’dan önce ne olduğunu bilmiyoruz.

 Gezegende milyarlarca kişiyiz.

 Tek bir kadınla adamdan türediğimize inanmak güç.

 Ama buna inandık.

 Kimdi o adamla kadın?

 Ne zaman ve nerede yaşadılar?

 Yahudi, Hristiyan ve Müslüman gelenekleri, köklerimizi Adem ve Havva’ya dayandırır.

 Tevrat’taki Tekvin kısmında Adem’le Havva’nın Aden isminde bir yerde yaşadığı yazar.

 Fırat ve Dicle nehirlerine yakın Antik Yakın Doğu’da bir yerde.

 Henüz kimse Aden Bahçesi’nin yerini bulamadı.

 Fakat pek çokları denedi.

 Peki neden orayı bulmak istiyoruz?

 Sebebi ilginç.

 Aden Bahçesi sadece insanlığın başlangıcını temsil etmiyor.

 Orası Tanrı’yla sohbetimizin de başlangıcı.

 Bu sohbetin ne zaman ve nerede gerçekleştiğini bulmak bize kim olduğumuzla ilgili devasa bilgiler verir.

 O yüzden Kudüs’e gidiyorum.

 Bu, dünyanın en eski şehirlerinden biri.

 İnsanların burada 7.000 yıldan fazla süredir yaşadığına dair kanıtlar var.

 Bugün Kudüs Yahudi dünyasının merkezi.

 Tekvin 2.500 yıl önce ilk defa burada kaleme alındı.

 Arkeolog Jodi Magness, beni Kutsal Kabir Kilisesi’ne götürüyor.

 Burasının Aden Bahçesi’yle küçük bir bağı olduğu biliniyor.

 Yani burası, Kutsal Kabir Kilisesi bu.

 Pek çok Hristiyan İsa’nın burada çarmıha gerilip gömüldüğünü düşünüyor ama bir başka kadim gelenek burasının ayrıca Adem’in de defin yeri olduğunu söylüyor.

 Şimdi içine girdiğimiz yer, Golgota Kayalığı’nın altında.

 Orasıysa İsa’nın çarmıha gerildiğine inanılan kayalık mostra.

 Bunun adıysa Adem Şapeli.

 Hristiyanlıkta çok erken bir söylenti bu noktayı Adem’e, ilk insana bağlıyor.

 İsa üstümüzdeki kayalıkta çarmıha gerilince  Evet?

  kanı bir yarıktan geçip kayalıktan aşağı sızdı.

 Adem, ilk insan, burada gömülüydü ve İsa’nın kanı Adem’in üstüne akınca Adem dirildi.

 Neredeyse 1.700 yıl önce Roma İmparatoru Konstantin bu kiliseyi yaptırdı.

 Aynı zamanda Golgota Kayalığı’ndaki bu yarığa da bir türbe yaptırdı.

 Adem Şapeli.

 Ama bu Kitab-ı Mukaddes’in Aden Bahçesi’nin şeyin yakınlarında olduğunu söylediği kısımla çelişmiyor mu?

 Fırat ve  – Dicle’nin.

 – Dicle’nin.

 Hikayenin Tekvin’deki versiyonu Cennet Bahçesi’ni Mezopotamya’da bir yere konumlandırıyor.

 Orası da günümüzün Irak’ı.

 Ama sence gelenek nasıl  Adem’in Kudüs’e gelişini açıklıyor?

 Bence Adem’in Kudüs’le muhtemelen çok özel bir bağı var.

 Aden Bahçesi ya da cennet Tanrı’nın varlığının zuhur ettiği yerle özdeşleştiriliyor.

 Erken Yahudilikte, İsa zamanında Tanrı’nın varlığının Tapınak Tepesi’ndeki tapınakta zuhur ettiğine inanılıyordu.

 Dolayısıyla Kudüs’ü Aden Bahçesi olarak görüyorlardı, cennet olarak.

 Yani Aden’in aynı zamanda bir metafor olabileceğini mi söylüyorsun?

 Doğru, yani elbette.

 Adem ilk insandı ve Adem’in İbranicesi olan “Adam” kelimesi sadece “insan” anlamına geliyor.

 Dur bakalım, dur bakalım.

 Ne söyledin öyle?

 Adem’in sadece insan demek olduğunu söyledin.

 – Evet.

 – “Adam.”

 Evet, ayrıca Adam ismindeki ilk a harfini çıkarırsanız geriye Dam kalır ki bu da İbranice “kan” demektir.

 Veya sonuna a ve h eklerseniz “Adamah” olur, o da “toprak” demektir.

 Kana dönüşen toprak.

 – Evet.

 – Peki, tamamdır.

 Adem’le Havva’nın cennet kovulma hikayesinin de mecazi anlamları olabilir mi?

 Adem’le Havva bir bolluk diyarında yaşıyordu ama yasak ağacın meyvesini yedikleri zaman cennetten kovuldular ve toprağı işlemek zorunda kaldılar.

 Başka bir deyişle, ilk çiftçiler oldular.

 Araştırmacıların insanlığın en eski çiftçi topluluğunu topraktan kazıp çıkardıkları yere gidiyorum.

 Türkiye’nin ortasına.

 Çiftçiliğin doğumuyla Tanrı inancının doğumunun bağlantılı olup olmadığını öğrenmek istiyorum.

 Burası Aden Bahçesi olabilir mi?

 Amy?

 Merhaba, böyle gel.

 Arkeolog Amy Bogaard burada, Çatalhöyük’te bir takımla 20 yıldır kazı yapıyor.

 – Hoş geldin.

 – Hoş bulduk.

 Demek  Çatalhöyük 9.000 yıllık yerleşim yeri.

 9.000 yıllık.

 Hayranlık verici, değil mi?

 Şimdi, en büyük genişliği 13 hektar.

 Bu 20 futbol sahası falan yapıyor.

 – Peki.

 – Kapladığı alan olarak.

 Peki Amerikan futbolu sahası mı?

 – Yoksa normal futbol sahası mı?

 – Bilemiyorum.

 – Muhtemelen normal futbol sahası.

 – Tamam.

 Zaten aşağı yukarı – aynı oluyorlar.

 – Evet.

 Bu evlerin yoğun ve kalabalık bir şekilde inşa edildiğini görebilirsin.

 Aralarında pek boşluk yok.

 Aralarında hiç boşluk yok.

 Evet.

 Hiç pencere ya da kapı yok.

 Her evin üst tarafta – kendi girişi oluyordu.

 – Öyle mi?

 Evet.

 Çatalhöyük sokakları olmayan bir şehirdi.

 Burada yaşayan insanlar şehri damdan dama gezerdi.

 Damlar ayrıca iş yerleriydi.

 Çatalhöyük halkı dünyanın yerleşik şehir hayatına geçen ilk insanlarıydı ama ben onların aynı zamanda ilk inananlar olup olmadıklarını öğrenmek istiyorum.

 Dünyalarının bir Tanrı tarafından yaratıldığını düşünüyorlar mıydı?

 Amy cevabı barındırma ihtimali olan bir eve götürüyor beni.

 Şu kırmızı çerçeveli deliğin amacı nedir?

 Çok kesin, belirli bir sebepten ötürü yapılmış gibi duruyor.

 Çatal dediğimiz, bir şeyleri saklamak için kullanılan nişlerde rastladığımız tipik bir özellik.

 Oralarda mesela obsidyen saklanırdı, biliyorsundur, volkanik cam, çünkü çok değerli – bir kesme aletiydi.

 – Her yerde bulunan bir şey değil.

 Doğru.

 Arkeologların Çatalhöyük’te bulduğu en önemli saklama yerleri uyuma alanlarının altında.

 Peki, şuradaki delikler nedir?

 Onlar defin yeri.

 Defin çukuru.

 Bir dakika dur bakalım.

 Oraya insan sığamaz.

 Belki ancak bebek sığar.

 Yetişkinleri böyle çukurlara cesetleri çok sert bir şekilde bükerek sığdırıyorlardı.

 Esnek bir pozisyonda koyuyorlardı ve çukurlar evin ömrü süresince pek çok kez tekrar açılıp içine yeni ölüler gömülüyordu.

 Vay canına.

 İnsanlar o platformların altına gömülüyordu.

 İnsanlar tam anlamıyla atalarıyla yaşıyorlardı.

 Kulağa bunda dini bir taraf varmış gibi geliyor.

 Bence haklısın.

 Burası ritüel pratikler diyebileceğimiz şey hakkında da pek çok soru oluşturdu ki bu ritüeller bu topluluktaki hayat için kritik görünüyor.

 Bu gömütler Tanrı inancının delili olabilir mi?

 Antropolog Harvey Whitehouse bu erken şehir sakinlerinin zihinlerine girmeye çalışıyor.

 Bu, Çatalhöyük’teki tipik bir evin nasıl görüneceğine dair gayet otantik bir taklit.

 Bunlar da o evlerden birinde bulabileceğimiz nesneler.

 Burada duvar sanatından örnekler var.

 Burada boğa başları var.

 Bunları sıklıkla duvara çakılı hâlde buluyoruz.

 Bir keresinde açık bir alanın etrafında neredeyse koruyucu bir kalkan şeklinde düzenlenmiş bir dizi başa rastlamıştım.

 Bu açık alanlarınsa uyumak için kullanıldığını biliyoruz.

 Peki, Harvey, sen bir antropologsun.

 O yüzden insanların zihniyet yapısını bilebiliyorsun, değil mi?

 Yani benim hayal gücüm böyle bir çevrede coşuyor çünkü duvarlardan çıkarılan veya zeminden çıkan şeyleri gördüm.

 İnsan cesetlerinin gömülmesiyle ilgili çok ilginç ritüeller olduğunu biliyoruz ama o nesneler çoğu durumda belirli aralıklarla çıkarılıyor.

 Onlarla ne yapıyorlardı?

 Gerçekten bilmiyoruz ama çoğu vakada geri konulmuş ve yerleri değiştirilmişti.

 Sanki neredeyse burası sadece bir şehir yerleşimi değil de içinde yaşanılan bir tapınakmış gibi.

 O kelimeyi kullandın.

 – Tapınak.

 – Tapınak.

 Yani tapınak dediğimiz şey bir toplumun ritüel hayatının yürütüldüğü çevre değilse başka nedir ki?

 Bence bu evlerde olan da buydu.

 Burada, Çatalhöyük’te her türden ritüelin gerçekleştiği belli.

 Özellikle defin ritüelleri ama organize bir dine dair hiç belirti yok o yüzden soru benim için cevapsız kalıyor.

 İnsanlara beraber yaşayıp tarım yapma imkanı veren din miydi?

 Yoksa, medeniyet mi Tanrı inancını oluşturdu?

 Çatalhöyük’teyken birkaç yüz kilometre ötedeki bir kazıdan haberdar oldum ki bu kazı aradığım cevabı barındırıyor olabilir.

 Bu 11.000 yıllık mevki Fırat’la Dicle arasında, yani Aden Bahçesi’nin Kitab-ı Mukaddes’teki konumunda bulunuyor.

 Tamam, şimdi D Bölümü’ndeyiz.

 Buradaki bölümler arasında en iyi korunmuş olanı.

 Elimizde radyokarbon verisi var, burası milattan önce artı eksi 9.

400 yılına tarihli.

 Buranın adı Göbeklitepe ve burada insanların ilahi olana taptığı ilk anların kanıtını bulabilirim.

 Taş devri mimarları burada, büyük T şekilli sütunlardan 20 anıtsal bölüm inşa etti.

 Arkeolog Lee Clare burasının gizemlerini çözmeye çalışan takımı yönetiyor.

 Merkezdeki iki sütun yuvarlak, oval bir yapının ortasında duruyor ve onu çevreleyen duvarda düzenli aralıklarla T şekilli sütunlar görüyoruz.

 Sütunlardan bazılarına korkutucu hayvanlar oyulmuş ama T biçimli taşlar insan suretini de temsil ediyor olabilir.

 İnsan olabilirler veya Tanrı da olabilirler.

 Tepeye yakından bakarsanız, T kafa oluyor ve geniş yanlarda da kolların geldiğini görüyoruz.

 Buradaki kemer tokasını görebilirsin.

 Mitolojik ataları olabilir bunlar.

 Öte yandan bunlar, bu insanların bu dairesel yapıda muhtemelen tapındığı ilk mabutlar, ilk tanrılar olabilir.

 Lee ve çoğu arkeolog bu taş çemberlerin ritüeller için kullanıldığına inanıyor ama birileri gerçekten burada yaşamış gibi görünmüyor.

 Göbeklitepeliler gezici avcı toplayıcılardı.

 Yerleşik çiftçiler değil öyleyse neden tek bir noktaya bağlı bir tapınma yeri inşa ettiler?

 Bu mevkiye dair kendimize sorduğumuz ilk sorulardan biri bu.

 Niye geldiler?

 Şimdi mesele şu ki o zaman topluluklar artık gittikçe büyüyordu ve yerel kaynaklar üzerinde yoğun stres mevcuttu çünkü topluluklar büyüdüğü için bariz bir anlaşmazlık riski de vardı.

 İnsanlar ilişkileri takip etmekte irtibatları takip etmekte sorun yaşıyor.

 Genişleyen nüfus birbirini pek tanımayan insanların beraber çalışmak zorunda olması demekti.

 Bu da resmen anlaşmazlık reçetesiydi.

 Göbeklitepe’deki dinî ritüeller bu anlaşmazlıkları yumuşatmış olabilir.

 İnsanlık tarihinde muhtemelen ilk kez farklı gruplardan insanlar aynı inançlarla bir araya geliyordu ve dinin şekillendiği bu ilk anlarda geldikleri yerlere dair hikayelerini birbirlerine anlatmış olabilirler.

 Ortak geçmişi yücelten ve onları birlikte geleceğe yönelten hikayeler.

 Göbeklitepe dinin ve tapınmanın tarihini 11.000 yıl önceden geriye götürüyor.

 Müslümanlardan, Hristiyanlardan, Yahudilerden, Hindulardan, Budistlerden çok önceye.

 İnsanlar konuşmak, yemek yemek, tapınmak için bir araya geliyordu.

 Bu en büyük başarımızın arkasındaki harekete geçirici güç olabilir.

 Medeniyet, Tanrıydı.

 Ama bugün artık ortak bir yaratılış hikayesini paylaşmıyoruz.

 Pek çok farklı kültürden oluşan global bir toplumda yaşıyoruz ve bilim bize yaratılışa dair yeni bir perspektif verdi.

 Hatta mutlak kozmik kökenlerimiz hakkındaki sırrı bildiğini bile iddia ediyor.

 Bilim ve din yaratılışta uzlaşabilir mi?

 Yaratılışımız hakkındaki hikaye çocukluğumdan beri beni şaşırtır.

 Tam burada başladı.

 Greenwood, Mississippi’de bir kilisede.

 Gerçekleştiğinde onların yaşlarındaydım.

 Vaiz’in Tekvin’den parçalar okuduğunu anımsıyorum.

 Kitab-ı Mukaddes’te 807.361 kelime var.

 Benim Kitab-ı Mukaddes’e inanmam için 807.000 kelimeye gerek yok.

 Altı kelime yetiyor.

 “Başlangıçta Tanrı” Eşlik edecek misiniz?

 “Gökleri ve yeri yarattı.”

 Ama benim için, bu başlangıç derin bir bilmeceydi.

 Bir an hiçbir şey yoktu öbür an her şey vardı.

 – İyi görünüyorsun.

 – Uğraşıyoruz işte.

 Evreni Tanrı yarattıysa Tanrı’yı yaratacak kim vardı?

 Yaşım ilerleyince bilim adamlarının Büyük Patlama’ya dair deliller bulduğunu duydum.

 Teoriye göre tüm evren ateşli bir yaratılış ânında tek bir noktanın patlamasıyla oluştu.

 Şimdi bilim kozmik kökenlerimizle ilgili bu kadar şey biliyorsa en baştaki dini inançları nereye koyacağız?

 İslami yaratılış hikayesini öğrenmek istiyorum.

 O yüzden Kahire’ye gidiyorum.

 Müslüman dünyasındaki en büyük ve en eski şehirlerden biri.

 İslam’ın bilimde geniş kökleri var.

 Muhammed’in devrinden kısa bir zaman sonra Müslüman astronomlar gökleri haritalandırmaya başladı.

 Bunu daha önce fark etmemiştim.

 Nedir bu?

 Bu El Hüseyin Camii’nin minaresi.

 Harvard İslam tarihçisi Ahmed Ragab beni Kahire’nin ruhani merkezlerinden birine götürüyor.

 El Hüseyin Camii’ne.

 Önce Mekke’ye dönüp saf tutuyorlar.

 Saflarda herkes birbirine yakın duruyor.

 Arada boşluk bırakamazlar.

 – Arada pay bırakamıyorlar mı?

 – Hayır.

 Başka bir deyişle ayak ayağa veriyorlar.

 Doğru, doğru.

 Müslümanlar her gün buraya gelip yarattığı her şey için Tanrı’ya şükrediyorlar.

 Sonra hemen köşeyi dönüp 250 yıllık El Fishawy kahvehanesine gidiyoruz.

 Bana İslami yaratılış kavramını anlat.

 İslam’da hikayenin başlangıcında geniş bir duman bulutu var.

 Bu duman bulutunun içinden yer ve gök ayrılıp yaratılıyor.

 Sonra yeryüzü varlıklar yaratılmadan önceki görünüşüne kavuşuyor.

 İlginçtir bu çok kozmik.

 Evet.

 Akla doğrudan dünyaları oluşturan kozmostaki toz bulutları geliyor.

 Şimdi bu devasa bulutlar ve içlerinden bir şeyler çıkması fikri aslında dünya çapında pek çok mitolojide çok güçlü motifler ve zaten İslami yaratılış anlatısının da büyük bir parçası.

 İslam’da yaratılış ânı dünyanın oluşumunun bilimsel görüşüyle beraber yaşıyor.

 Aynısı İslam’dan çok daha yaşlı gelenekler için de geçerli.

 Aborijinler merkezi Avustralya’da on binlerce yıldır yaşıyor.

 Bu ülkenin yaratılışına dair hikayeyi hep anlatageldiler.

 Çok güzel.

 Dedemin ailesi bu yerle ilgileniyordu ve şimdi bu görev bana geçti.

 Warren Williams ve Arrernte halkı burasını evi olarak görüyor.

 Burası o kadar büyük ki uzaydan bile görünüyor.

 Burayı muhtemelen uydu fotoğraflarında görebilirsiniz.

 Evet, aynen.

 Kültürel astronom Duane Hamacher Aborijinlerin yaratılış hikayelerini modern bilime bağlamaya çalışıyor.

 Warren, onu atalarının her şeyin başladığını söylediği yere götürüyor.

 Tnorala adında, kase biçimli bir arazi.

 Arrernte halkı için geceleri yaratılış hikayesini anlatmak gelenekseldir.

 O sırada yaratıcılarını gök koruyucularını görebilirler.

 Bu gece gökyüzü gerçekten çok güzel olacak.

 Bütün yıldızlar doğuyor.

 Vay canına.

 Bu hikaye Hayal Ediş denilen bir çağda geçiyor.

 Gök koruyucularının Samanyolu’nda yaşadığı zamanlarda.

 Hayal Ediş, her şeyin başladığı zamanki yaratılış devri.

 Kadınların bir törende dans ettiği ve içlerinden birinin kollarında bir bebek tuttuğu zamanlar.

 Kadın bebeğini bir beşiğe koyuyor, tahtadan bir beşik bu ama kadınların dansı titreşim yaratıyor Samanyolu’nu sarkıyor ve beşik devriliyor.

 Beşik yeryüzüne düşüyor ve şu an gördüğümüz krateri yaratıyor.

 Bu hayranlık verici çünkü bilim adamlarına göre bir asteroit ya da kuyrukluyıldız yeryüzüne çarpıyor ve ortaya çıkardığı şey, bilirsin, devasa bir patlama.

 Bu patlamaysa büyük bir göktaşı kraterini yaratıyor.

 Duane, Warren ve atalarının yaratılışlarının sebebi olarak gördüğü beşikle ilgili daha çok şey öğrenmek istiyor.

 Şuradaki.

 Samanyolu’nu çok rahat görebilirsin.

 Şuysa önden, Samanyolu’ndan düşen – beşiğe benziyor.

 – Evet.

 Batı astronomisinde biz buna Corona Australis diyoruz.

 Güney tacı anlamına gelen bir takımyıldız adı.

 Ama haklısın, tam olarak Samanyolu’ndan düşen bir beşiğe benziyor.

 Tepetaklak dönmüş bir beşiğe benziyor.

 Sabahleyin Duane, Warren’dan yıldız çocuğun tam olarak nereye düştüğünü göstermesini istiyor.

 – Tam şuraya mı gidiyor?

 – Evet.

 Bir bakalım.

 Jeologların Gosses Bluff dedikleri meteor çarpmasıyla oluşan kraterin tam ortasında.

 – Yani burası mı?

 – Evet, başladığı yer burası.

 Kayalar düşüp burasını oluşturduğunda ilk erkek yaratıldı ve ilk kadın yaratıldı.

 Ben onlar sayesinde buradayım.

 Hepsi burada başladı, geceleyin gökten düşen taş her şeye sebebiyet verdi.

 Bilim bu kadim yaratılış hikayelerinde hiçbir zaman hiçbir geçerlilik görmedi.

 Ama şimdi fark ediyoruz ki Aborijinlerin perspektifinden yaratılış hikayesi ve bilimsel perspektiften yaratılış hikayesi burada Tnorala’da, aynılar, birebir aynılar.

 Arrernte halkı için hayat burada başladı ve geleneğe göre bu kutsal alana ne zaman girerseniz girin ataları selamlamanız gerekiyor.

 Bilim, Aborijinal ve İslami yaratılış hikayeleriyle uyuşuyor.

 Şimdi bilimle Judeo Hristiyan yaratılış hikayesi arasındaki ilişkiyi merak ediyorum.

 O yüzden Roma’ya geldim Michelangelo’nun Sistine Şapeli’nin tavanına yaptığı nefes kesici Tekvin betimlemelerinin olduğu yere.

 Altı günde Tanrı ışığı yaratıyor güneşle ayı vücuda getiriyor ve insanı yaratıyor.

 Papa’nın bilim baştemsilcisiyle konuşmaya geldim.

 Monsignor Marcelo Sanchez Sorondo’yla.

Şimdi siz, Papalık Bilim Akademisi’nin bakanısınız.

 Kesinlikle.

 Akademi ne zaman, niye başladı?

 1603’te.

 1603?

 1603’te evet.

 İlk neslin başkanı Galileo’ydu ve amaç eşyaya karşı bilimsel mantık geliştirmekti.

 Yaratılış fikrine karşı iki farklı yaklaşım var.

 Tekvin var ve bir de Büyük Patlama var.

 Büyük Patlama’ya yaratılış diyemeyiz çünkü Büyük Patlama’dan önce ne olduğunu bilmiyoruz.

 Aynen benim sorum.

 Ve bu sebepten, yaratılışın Büyük Patlama’yla bir ilgisi yok.

 Diğer taraftan Kitab-ı Mukaddes’in fikri bilimsel bir yaratılış fikri değil.

 Başka bir deyişle, bilim onu doğrulayamaz da, inkar da edemez.

 Kesinlikle.

 Kitab-ı Mukaddes’te yaratılış fikrinin olduğunu söylüyoruz ama jeolojik yaratılış anlamında, – bilimsel anlamda değil.

 – Bilimsel anlamda değil.

 – Teşekkürler.

 – Teşekkürler, gerçekten teşekkürler.

 Katolik Kilisesi Tekvin kitabını artık yaratılışın birebir tasviri olarak görmüyor.

 Hatta Büyük Patlama’yı duyuran ilk bilim adamı George Lemaître, bir rahipti ve Papalık Bilim Akademisi’nin de üyelerinden biriydi.

 Peki Tanrı inancı modern kozmolojiye tam olarak nasıl uyuyor?

 Şimdi bu inanılmaz derecede yüksek kubbeli tavan sanki göğe doğru uzanıyor gibi.

 Evet, bir anlamda öyle.

 Sonuçta o göğün bir temsili.

 Yani gökteki cennetin.

 Peder Giuseppe Tanzella-Nitti’yle görüşüyorum.

 Kendisi Vatikan Rasathanesi’nde çalışan bir bilim adamı.

 Beni çok, çok hayran bıraktınız.

 Hem astronomsunuz, hem de din adamısınız.

 Evet, çalışma alanım radyogalaksiler, kuvasarlar, ekstragalaktik objelerdi ve bu farklı türden bir cennetti.

 Hatırlıyorum da galaksi spektrumlarını aldığımızda spektrumun çıkmasını beklerken dua eder “Tanrım, bize verdiğin bu harika evren için sana şükürler olsun.”

 derdim.

 Bir noktaya geldiğinizde yaratılışın doğası hakkında aklınızda bir soru belirmiş olmalı.

 Kitab-ı Mukaddes’teki yaratılışla bilimsel yaratılış algısı arasında büyük bir bölünme olduğunu düşünüyoruz.

 Birinde Büyük Patlama falan var, her şey bambaşka.

 Teolojik bakış açısından yaratılış Büyük Patlama’yla mükemmelen uyuşuyor çünkü her zaman bir ilk sebebe ihtiyaç var.

 Yaratıcı Tanrı zaman ve mekandan münezzeh.

 Tanrı zamandan önce de vardı.

 O yüzden yaratma eylemi hep süren bir eylem çünkü yaratılış Tanrı’nın evreni sürekli ayakta tutma biçimi.

 Giuseppe ve onun gibiler için kozmoloji ilahi yaratılışa alan bırakmakla kalmıyor Tanrı’yı zamanın ve mekanın efendisi olarak tanımak için yeni yollar da sunuyor.

 Peder Giuseppe’nin yaratılışa bir süreklilik demesi hoşuma gitti.

 Yaratılışın Büyük Patlama’yla başlayıp bitmek yerine Tanrı’nın evrimi de içine alan, devam eden bir faaliyeti olduğunu söylemesi de öyle.

 Tanrı’nın zamandan ve mekandan münezzeh olduğunu söylemişti ya.

 Tanrı bizzat zaman ve mekandır.

 Yaratılışın devam ettiği fikri yeni bir fikir gibi gelebilir ama değil.

 Guatemala yağmur ormanlarının derinliklerinde kayıp şehirler Antik Mayaların sonsuz yaratılışlarını ortaya çıkarıyor.

 Ya bir yaratılış ânı değil de pek çok yaratılış ânı varsa?

 Antik Maya İmparatoru’nun kalıntılarını keşfe çıkıyorum.

 Gittiğimiz yerde bataklık yerler var.

 Yeni bir keşfin Mayaların yaratılış hikayesine ışık tuttuğu yere gidiyorum.

 Bugün Kuzey Guatemala’nın yoğun ormanlarını kesip geçen çok az yol var ama arkeolog Richard Hansen bana burasının 2.

000 yıl önce dünyanın en büyük şehirlerinden biri olduğunu söyledi.

 Biz Los Angeles ve New York’u modern bir şehir olarak düşünmeyi severiz ama bu arkadaşlarda da kendi şehirlerine dair aynı perspektif vardı.

 Doğru.

 Su dağıtım sistemleri vardı, geniş yolları vardı.

 Evet, dünyadaki ilk yol sistemi.

 El Mirador’a hoş geldin.

 Bu piramit hacim açısından dünyanın en büyük yapılarından biri.

 Tabanı bir buçuk kilometreden uzun.

 El Mirador isimli mevkide Richard, Mayaların Yılan Krallığı olarak bildiği antik bir şehir buldu.

 Burası o kadar zengin bir arkeolojik alandı ki burayı keşfetmek için ormanda kalıcı kamp kurdu.

 Burası laboratuvar.

 Bu doktorumuz.

 Bir sorunun olursa, seni şurada tedavi edebilir.

 – Gerçekten mi?

 – Olağanüstü bir doktordur.

 Bende şey vardı.

 – Miguel.

 – Miguel?

 Morgan.

 Morgan Freeman, si.

 – Sizinle tanışmak güzel.

 – Evet, benimle tanışmak güzel, değil mi?

 Evet, sizinle tanışmak çok güzel.

 – Tamam mıyız?

 – Evet, hadi bakalım.

 Richard gün yüzüne yeni çıkardığı bir şeyi göstermeye götürüyor beni.

 Tamam, bu şu anki en ilginç kazılardan biri.

 Aman Tanrım! Bu İsa’dan yüzlerce yıl önce ustukaya oyulmuş sanattır ve bütün Maya dininin panteonundan inanılmaz sahneler gösteriyor.

 Yani bahsettiğimiz şey şu mu?

 Bu cidden yaratılış hikayesi mi?

 Bu Maya İncili mi?

 Bu Mayaların Tekvin hikayesi.

 Hikayeyi anlatacak tüm tanrılar da burada.

 Evet, bu inanılmaz.

 Yani bunun 15. ya da 16.

 yüzyılda yapılmadığı gerçeğini düşününce.

 Bu en az 2.000 yıl önce yapıldı.

 Bu Mayaların kutsal yaratılış hikayesinin bulunmuş en eski versiyonu.

 Odak, kesik bir baş taşıyan iki yüzücüde.

 Bunun kim olabileceğine dair ilk ipucunu bize veren bu baş.

 Bunun Hunahpu olduğunu düşünüyoruz.

 Bu, tüm yaratılış sürecine hizmet eden ikiz kahramanların babası.

 Gracias a hau.

 Gracias al corazon del cielo.

 Gracias al corazon de la tierra gracias al corazon del agua.

 Bu yaratılış hikayesinden parçalar günümüzdeki bir dini ritüele kadar gelebilmiş.

 Ben de o ritüelde yer alma ayrıcalığına erdim.

 Gracias, al corazon de fuego.

 Ritüel mısır tanrısının kandırılıp yer altına götürülme destanını anlatıyor.

 Orada kafası kesiliyor.

 İkiz kahramanlar olarak bilinen oğulları onu kurtarmak için yola çıkacaklardır ama yeraltına ancak yanıp kül olarak ulaşabilirler.

 Kül ikiz kahramanları temsil ediyor.

 Mısırı küllerle karıştıracak ve sonra suya dökecek.

 Külleri toprakaltı sularına sızınca ikiz kahramanlar rejenere oluyor.

 Yeryüzüne mısır tanrısının kafasıyla dönüyorlar.

 Onu toprağa ekiyorlar.

 İşte ilk Mayalılar bu mısırdan türüyorlar.

 Şimdi ikiz kahramanlar nehirdeler.

 Bunu birbirlerine sunup elden ele verecekler.

 Bunu yaparak bir bakıma hepimiz ikiz kahramanların hikayesine dahil oluyoruz.

 Biz Adem’le Havva’yı yüceltmek için ritüeller icra etmiyoruz ama ikiz kahramanlar Maya kültürü için hayatiydi.

 Onların ölüm ve yeniden doğum hikayesi temel gıda maddeleri olan mısırın yetişmesiyle bağlantılıydı.

 Bu Mayaların her yıl güvendiği faal bir yaratılıştı.

 Ayrıca Richard mimarilerinin de yaratılışa odaklı olduğunu anlatıyor.

 Göklerde gördükleri bir güç kaynağına ayna tutuyormuş.

 Nasıl olduğunu göstermek için beni 65 kilometre uzaktaki Tikal şehrinin kalıntılarına götürüyor.

 Buradaki tapınaklar üçer üçer dizilmiş.

 Buna triyat deniyor.

 Şimdi Richard burada bir şey görüyorum ama bir şeyler eksik.

 Neyi gözden kaçırıyorum?

 Evet, bir örüntü var Morgan.

 Burada kesin bir örüntü var asırlar boyunca tutarlı kalmış.

 Burada merdivenleri içe bakan büyük bir yapı var.

 Şurada da yine merdivenleri içe bakan başka bir yapı var.

 Tamam, yoksa üçüncü de mi var?

 Üçüncüsü tam önümüzdeydi.

 Üçüncü yapı oradaydı.

 Yıkıldı tabii, artık yerinde yok ama büyük yapı tam önümüzdeydi.

 Ya aynı boydaydı ya daha yüksekti.

 Triyadı oluşturmak için yapılmışlardı, üç taş.

 Richard ve diğer uzmanlar taş tapınaklarının bu diziminin Orion takımyıldızındaki yıldız üçgeninin kasti bir yansıması olduğuna inanıyor.

 Üç yıldızın ortasındaki alevli bir nebula.

 Yıldız yaratılan bir kozmik bulut.

 Günümüzdeki Mayalardan biliyoruz ki semavi bir kalp var.

 – Semavi bir kalp.

 – Orion’un içinde.

 Orion takımyıldızının içinde.

 Bugün bile Mayalar geleneksel bir ateş yakınca işe üç taşı işaretleyerek başlıyorlar.

 Merkezlerinden bir yaratılış ateşi fışkırıyor tıpkı Orion’daki yıldızların triyadında olduğu gibi.

 Mayaların bu triyadı, bu yaratılış tezahürünü Orion takımyıldızından aldığını mı söylüyorsun?

 Görünüşe göre olan buydu.

 Üç birincil yıldızdan gayet haberdar olduklarını biliyoruz.

 O yüzden Mayalılar o deseni, bu üç taşla bu üç yapıda taklit ettiler ve bunu tekrar tekrar yaptılar.

 Bizi göklere bağlıyorlar.

 Yaratılışı sembolik olarak görmemizi sağlıyorlar.

 Etrafa bakınca Mayaların yarattıklarının ölçeği beni vuruyor.

 Kocaman şehirler devasa piramitler.

 Dini yaratılışa ve yaratılışın rejenerasyonuna bağlı olan bir medeniyetti o.

 Ama yine de her şey parçalandı gitti.

 Mayaların yarattığı her şey çöktü.

 Atalarımızın bu noktaya gelmek için yürüdüğü yolları yüceltmek veya hayatımızı sürdüren güçlere şükran sunmak için yeterince zaman harcamamamız beni çarpıyor.

 Ama yaratılışı için her gün şükreden bir medeniyet var.

 Varanasi, Hindistan’a onu görmeye geldim.

 Hindistan bir milyar Hindu’ya ev sahipliği yapıyor.

 Dünyanın en yaygın üçüncü inancı.

 Bu dinde pek çok tanrı ve yaratılış hikayesi var.

 En çok bilinenlerden biri onlara hayat veren nehri merkeze alıyor: Ganj veya Ganga.

 Morgan, şu an Ganga Nehri’ndeyiz.

 – Ganga.

 – Ganga, kutsal nehirlerin en kutsalı ve Hindu evreninin merkezi.

 Bu nehir göklerden gelen, en kutsal, en temiz, mukaddes su – olduğu için var.

 – Bu nehir var çünkü  İnanıyoruz.

 – Doğru olduğuna inanıyorsunuz.

 – Evet.

 Tamam, buna bayıldım.

 Tarihçi Benda Paranjape beni Ganga kıyısındaki bir türbeye götürüyor.

 – Dikkat et.

 – Tamam.

 Ganga sadece bir nehir değil, ayrıca bir tanrıça.

 Yani sen türbeye girmeden önce bile başını eğmek zorunda kalıyorsun ama benim gibi kısa boylu birisi için bu zorunlu değil.

 Sonra Ganga Ana’yı göreceğin bir yere geliyorsun.

 Üst sol elinde ne tutuyor?

 Lotus tutuyor.

 – Lotus mu?

 – Bu bir saflık işareti oluyor.

 – Doğrudur.

 – Çünkü lotus çamurdan çıkıyor ama üstünde hiç çamur lekesi olmuyor.

 Hindu inancına göre Ganga başta göklerde akıyordu ama yaratıcı tanrı Brahma tarafından tutsak edildi.

 Sonra Brahma Ganga Nehri’ni dünyaya göndermeye karar verdi.

 Ama bir problem var.

 Ganga’da öyle yüce bir kuvvet var ki Dünya’ya gelirse, Dünya boğulur.

 O yüzden Tanrı Şiva Ganga’nın akışını engelledi ve sularını saçlarının lülelerinde topladı.

 Şiva sonra saç lülelerinden birini açtı ve Ganga yeryüzünde akmaya başladı.

 Ganga annedir çünkü her şeye o can verir.

 Bu kutsal nehir gökte bulunan, Samanyolu dediğimiz nehirden geldi.

 Derler ki Samanyolu hâlâ ötede olan o nehirde yaşananların yansımasıymış.

 Bilim adamları evrenin tarihini yaklaşık 14 milyar yıl önceye götürüyor, bulabildiğimiz bu.

 Hindulara göre kaç yaşında evren?

 Hindular tek bir yaratılışa inanmıyor.

 Yaratılış döngüleri olduğunu söylüyorlar.

 – Tamam.

 – En baştaki yaratılış ise 8.

6 milyar yıl falan önce oluyor.

 Aslında tüm bu yaratılış meselesini anlamak çok zor çünkü bizler Tanrı Brahma’nın evreni yarattığına inanıyoruz ama o zaman şöyle bir soru soruluyor: Brahma’yı kim yarattı?

 – Doğru.

 – Ve sonra  Evet, bu hep sorulan bir sorudur.

 Yaratılış gerçekleşti ve sonra tanrılar var oldu.

 Derler ki pirler trans hâlindeyken vahye erişip yaratılışın nasıl olduğunu anlamışlar.

 Ama o anlayış düzeyinde olmadığımız için sen ve ben, bizim gibi avamdan insanlar onu anlayamaz.

 Bunun bizim ötemizde olduğuna inanıyoruz.

 Hindu felsefesi çok uzun zaman önce gerçekleşen yaratılış bilmecesini çözmeye çalışmıyor.

 Onun yerine her gün burada olmamıza müsaade eden ve buradaki devamlılığımızı sağlayan güçlere şükrediyorlar.

 Buna Ganj Nehri de dahil.

 Biraz daha yaklaşabilirsin.

 Aarti adı verilen ritüeli izleyeceğiz.

 – Aarti mi?

 – Evet.

 Kuzuyu Tanrı’ya göstermek demek.

 Aarti kutsal nehrin kıyılarında yüzlerce yıldır her gece gerçekleştiriliyor.

 Okunan dua şu: “Tanrım, babam gibisin.

 – Anam gibisin.

 – Anam gibisin.

 Tüm varlığım sensindir.”

 “Tüm varlığım sensindir.”

 Sensindir.

 Ben sadece bir gölgeyim.

 Ben sadece vasıtayım.

 İçimde sen varsın.

 İçimde sen varsın.

 Bu harika.

 Yedi rahip Ganga’ya tüm elementleri sunuyorlar.

 Su, hava çiçek formunda toprak ve hepsinden önemlisi ışık.

 Ruhlarımızı temsil eden ışık.

 Tören sona ererken insanlar suyun kıyısında toplanıyor ve kendi ruhlarını küçük bir vasıtaya yerleştiriyorlar.

 Bu bizim kendimizi nehre sunmak için kullandığımız kişisel yolumuz.

 Mumlar ruhumuzu nehre götürüyor.

 Mum, ruhun ışığı.

 Ruhun ışığı.

 Nehre diyorsunuz ki “Beni uygun olduğunu düşündüğün yere götür.”

 Yaratılış Hindu versiyonu bana çekici geliyor.

 Orijinal yaratılış esnasında Tanrılar bile yoktu, diyor.

 Rigveda’dan başlangıç hakkında şöyle harika bir deyişleri var.

 Ne mevcudiyet vardı ne de nâmevcudiyet.

 Bu fikrin insan kavrayışını aştığını söylüyor, insan aklını aştığını.

 Sadece   kabul et.

 Nereden geldik?

 Bir erkekle bir kadın cennetten kovulup toprağı işlemeye mi başladı?

 Yoksa ikiz kahramanlar, medeniyet kurmak için gereken mısırları mı ekti?

 Muazzam bir nehir her şeye can mı verdi?

 Nereden geldiğimize dair bu hikayeler sahip olduğumuz en eski hikayeler.

 Bunlar eski anılar ve ortak sözler.

 Medeniyetimizi bir arada tutan tutkal.

 Hepimiz aynı yaratılış hikayesini paylaşmıyoruz.

 Hepimiz farklı yerlerden geliyoruz.

 Ama hepimiz neye inanırsak inanalım bir şeyi paylaşabiliriz: Burada olduğumuz için duyduğumuz hayranlık ve minnet.

 En içten dileklerimle insanların gönüllerini ve ruhlarını açıp inançlarımızın bizi bölmek zorunda olmadığını görmesini umuyorum.

 İnançlar bizi birleştirmek güce sahip.

 Beraber kaydadeğer işler yapmamızı sağlayacak güce.

 Başlangıçta böyleydi, şimdi de böyle ve hep de böyle olacak: Sonu olmayan dünya.

 Çeviri: Verda Duruk

4. Bölüm TANRI KİMDİR

 

Blues tam burada, Mississippi deltasında doğdu.

 John Lee Hooker, Muddy Waters, BB King, Jessie Mae Hemphill.

 Artık onları göremiyorum ama ruhları yaşamaya devam ediyor.

 Tam burada.

 Kendimi müzikte kaybedebilirim.

 Duyuyor musunuz?

 Ben onu hissediyorum ve o beni başka bir zaman ve mekana götürüyor.

 Kimileri buna dini tecrübe derdi.

 Katılmadığımı söyleyemem.

 Dünyanın dört bir tarafındaki insanların Tanrı’yla temas kurma biçimlerini düşündürüyor bana.

Hz. Musa Tanrı’yı bir çalıda gördü.

 Buda bir ağacın altında aydınlanmayı buldu.

Hz. Muhammed Allah’ı bir dağda tecrübe etti.

 Tüm dinlerin paylaştığı evrensel bir Tanrı kavramı var mıdır?

 Yoksa Tanrı farklı inançlardan insanlar için temelden farklı mı?

 Tanrı’nın kim olduğunu keşfe gidiyorum.

 Tanrı en iyi arkadaşın olmak istiyor.

 Dünya etrafındaki inananların Tanrı’yı nasıl gördüğünü anlamaya.

 Kutsal insanlar şu anda da etrafımızda.

 Tanrı’nın kimliğinin binyıllar içerisinde nasıl değiştiğini keşfedeceğim.

 Çok fazla Tanrı olduğunu, kendisinin yeterince ilgi odağı olamadığını düşündü.

 Kaç farklı Tanrı’nın karışıp bir olduğunu öğreneceğim.

 O dünyamıza düzen veren tek bir güçtür.

 Ve Tanrı’nın varlığını arayacağım.

 Yani siz Tanrı’nın – fiziki tecellilerini arıyorsunuz.

 – Evet.

 Beynimin içinde.

 Ben Hristiyan Tanrı kavramıyla büyüdüm.

 Dünyayı yaratıp yöneten, tek olan varlık.

 İsa ise onun yeryüzündeki enkarnasyonuydu.

 İlahiliği herkesin böyle görmediğini biliyorum.

 Diğer dinlerin Tanrı’yı nasıl gördüğünü öğrenmek istiyorum.

 O yüzden Hindistan’a gidiyorum.

 Hindulara göre bir Tanrı yok, milyonlarca var.

 Hayli kalabalık bir sokak.

 Kutsal Varanasi şehrinde Tarihçi Binda Paranjape’yle buluşuyorum Hinduların tanrılarını görüşünü öğreneceğim.

 Her sokağın köşesinde, hemen hemen her yerde bakarsanız bir mihrap göreceksiniz.

 Bir köşeyi Tanrı koymadan bırakamazlar.

 İşte burada küçük bir mihrap var.

 Üstünde de fil kafalı tanrı Ganeşa var.

 – Ganeşa?

 – Evet.

 O engelleri kaldıran bir tanrıdır.

 – Engelleri kaldıran?

 – Evet.

 Hindu tanrıları pek çok surette oluyor.

 Kimileri erkek.

 Kimileri kadın.

 Kimileri yarı hayvan, yarı insan.

 Hepsinin kendine has güçleri var.

 O hastalık tanrıçası.

 – O yüzden biz  – Hastalık mı?

 Evet, yani hasta olduğunuzda bedeniniz yanıyor, ona yakarıyorsunuz.

 O serin meltemi gönderiyor ve bedeniniz serinliyor.

 Pekâlâ.

 İşte sana bir soru.

 Kaç tane tanrı var?

 – Milyonlarca var.

 – Milyonlarca tanrı var.

 – Nasıl seçiyorsunuz?

 – Genelde iş ailede bitiyor.

 Her ailede bir aile tanrısı var.

 O tanrı sonraki nesle de geçiyor.

 Ya da bazen insan sıkıntıya düşünce bir tanrıya veya tanrıçaya gidip dua ediyor.

 “Beni bu zorluktan kurtarırsan” diyor, “sonsuza kadar sana şahsi tanrım veya tanrıçam olarak tapacağım.”

 Bu heykellerin yüce varlıklar için nasıl aracı olduğunu öğrenmek istiyorum.

 Hindular tanrılarıyla nasıl temas kuruyor?

 Binda beni samimi bir ayine götürüyor.

 Evet, ilahileri duyabiliyor musun?

 – Şu söylediklerini.

 – Evet.

 Tanrıçaya yakarma amacıyla ilahi söylüyorlar.

 Şimdi kutsanacağız.

 Bu ayin Tanrıça Lalitha’ya adanmış.

 Yani buradaki Lalitha.

 Bu onun fiziki temsili.

 O nasıl bir tanrıça?

 O bir şeytanı öldürmesi için yaratıldı.

 Bu bir bakirenin gücüdür.

 -16 yaşında bir kadının gücü.

 – O bakire mi?

 Evet, tüm potansiyeli hâlâ içinde.

 O yüzden içinde enerjinin en yüksek formu var.

 O gücü başkalarına kendi şeytanlarıyla savaşmaları için veriyor.

 Burada yaptıkları şey, bin ismini zikrederek Tanrıça’ya yakarmak.

 Her isimle beraber çiçek sunuyorlar.

 Yani telaffuz ettiğimiz her hece tanrıçaya varıyor, o yüzden biz de bin kelime söylüyoruz.

 Dile getirebileceğiniz hemen her hece bu duada mevcut.

 Yani ona hemen hemen her heceyle yakarabilirsiniz.

 Tanrıça bir konuşma formu.

 İnsan sesi.

 Biz dünyanın bu ritimlerden yaratıldığına inanıyoruz.

 Tanrıçaya tapanlar için Lalitha ilahilerin ritmik enerjisinde vücut buluyor.

 Hayatlarına güç veren ilahi bir enerji.

 Neyse, Tanrıça seni de kutsadı çünkü seni buraya davet etti.

 – İnan bana.

 – İnanıyorum.

 Bu töreni görmek Hindular için tanrının ne demek olduğunu anlamama yardımcı oluyor.

 Binda’nın dediğine göre her tanrının arkasında tek bir ilahi enerji varmış.

 Hindular o enerjiyle bağlantı kurmak istiyor.

 Derler ki o sadece öz hâlindeymiş.

 Saf bir enerji formu gibi.

 Ne cinsiyeti ne ismi var.

 O yüzden ona bir isim vermişler, Brahman.

 Yani Batı dinlerinde, Hristiyanlıkta, Yahudilikte, İslam’da yalnızca tek bir tanrı var.

 O da saf enerji.

 Ona konulabilecek bir isim yok.

 Yakıştırılabilecek bir yüz yok.

 Dokunabileceğiniz bir şey değil.

 Burada bir karşılaştırma yapabilir miyiz?

 Evet, ağacın gövdesinden dalların ve yaprakların çıkması gibi bir şey bu.

 Brahma’nın gölge veren ağacı var, değil mi?

 – Tamam.

 – Evet, çok güzel.

 – Gerçekten çok güzel bir tasvir.

 – Teşekkürler.

 Peki, öğle yemeğine ne dersin?

 Uyar mı?

 Evet.

 Öncesinde tanrılara bize iyi bir öğle yemeği vermeleri için yakarabiliriz.

 Burada inananların kendi inançlarına en çok uyan tanrıları bulması hoşuma gitti.

 Bu ruhani bir parmak izi gibi.

 Herkese özel.

 Batı’nın monoteizmine benzemiyor.

 Ama bu belki de sadece yüzeyde böyledir.

 Yüzeyde, Hinduizm çok tanrılı bir din gibi görünüyor.

 Ama yüzeyin altında tek bir ilahi enerji var.

 Peki neden bazı kültürler pek çok tanrı görürken bazıları tek tanrı görüyor?

 Tek bir tanrıya tapma fikri ilk nerede kök saldı?

 Belki burada başlamıştır.

 Stonehenge’de Britanya’nın 5.000 yıllık ikonik anıtı.

 Stonehenge’i inşa eden kültür uzun, soğuk kışlara dayanmak zorundaydı.

 Hayatta kalmaları bol mahsule bağlıydı.

 O yüzden tüm bunları harekete geçiren tek enerji kaynağına odaklanmak mantıklıydı: güneşe.

 Bir arkeoloji ekibi bir zamanlar burada yaşamış insanların inançlarını ortaya çıkarabilecek yeni bir kanıtı gün yüzüne çıkarıyor.

 O hendeğe ve buradaki iç kısma bakacağız.

 Vince Gaffney ve Paul Garwood burada, Stonehenge’e üç kilometreden yakın bir mevkide devasa, C şekilli bir çevirmeyi araştırıyor.

 Bu çevirmeye Durrington Surları deniyor.

 Yaklaşık 4.500 yıl önce inşa edildi ve açıklığı kış ortasındaki günlerde doğan güneşe denk gelecek şekilde hizalandı.

 Bu zemin altını araştıran bir radar cihazı.

 Vince ve Paul burasının altında gömülü buldukları, daha eski bir anıtın kalıntılarıyla ilgileniyor.

 Radar bir dizi çok büyük şeklin yerini belirledi.

 Uzun, taştan bir kemer var.

 Setin altında gömülü, büyük şekiller var.

 Bunlar fiilen binlerce yıl fark edilmeden kaldılar.

 Gizli kayalar devasa.

 Her biri iki adam boyu.

 Onlar da C şekilli bir anıt meydana getiriyorlar.

 Ama bu C’nin yönü altında gömülü olduğu höyükten farklı.

 Çok farklı biçimde bir anıt daha bu mevkide mevcuttu.

 Beacon Hill’e dönüktü.

 Bu belirgin tepe sıralarıysa batıya dönük ki bu tepeler bu alanın baskın topografik özelliği ve o zamanlar kesinlikle büyük öneme sahipti.

 Vince ve Paul, orijinal anıtın Stonehenge’den eski olabileceğini düşünüyor.

 Tepelere göre hizalanmasının anlamını bilmiyorlar.

 Belki bu tepeler yüce görülüp onlara hürmet ediliyordu.

 Belki de atalarla özdeşleştirilmişti.

 Ama antik Britonlar ikonik Stonehenge çemberini inşa ettikten sonra Durrington Surları’ndaki eski taşları yıktılar.

 Stonehenge’le aynı yöne bakan yeni bir höyük yaptılar.

 Bu höyüğün yönü doğan kış ortası güneşine doğruydu.

 Devrilip yıkılmışlar ve sonraları yapılan taş yapı üstlerine yerleştirilmiş.

 Kendi istikametinde hareket etti.

 Şekli ve muhtemel ki belli bir noktaya kadar işlevi değişti.

 Stonehenge’in yaratılışı ve yeni mimari Durrington Surları’nın inşası insanların dini ilgisinin güneşe yöneldiğine tapınma anlamında asıl odağın güneş olduğuna kuvvetle işaret ediyor.

 İnşa edenler yaz mevsimiyle çok özel bir bağ kurmaya çalışıyordu.

 Stonehenge halkı güneşe her şeye kadir tek tanrı olarak tapan ilk halk olabilir.

 Ama güneşe odaklanarak acaba bir şey yitirdiler mi, merak ediyorum.

 Tanrılar atalarken, nehirler veya dağlarken çok daha ulaşılabilir, temas kurması ve hitap etmesi kolay varlıklardı.

 Bu kadar uzaktaki bir tanrıyla nasıl konuşursunuz?

 Cevabı sonraki durağımda bulmayı umuyorum: Mısır.

 Stonehenge’in inşasından bin yıldan fazla zaman sonra Mısırlı bir adam da güneşe tapmaya karar verdi.

 Bu düşüncesi çok tehlikeli bulundu.

 Öyle ki hatırasını yeryüzünden neredeyse tamamen sildiler.

 Çok teşekkürler.

 Bugün hayatından yalnızca birkaç yadigar Kahire Müzesi’nde bulunuyor.

 – Hey! – İşte buradasın.

 – Merhaba.

 – Merhaba.

 Düzinelerce firavun arasından Mısırolog Salima Ikram, adı Akhenaton olan firavunu bulmama yardım edecek.

 İşte burada.

 – Akhenaton.

 – Evet.

 Çok fazla tanrı olduğunu, kendisinin yeterince ilgi odağı olamadığını düşündü.

 “Sadece benim aracı olabileceğim önemli bir tanrı lazım.”

 – Yani değişiklik yaptı.

 – Kökten değişiklikler.

 Tapınakların çoğunu kapatıp “Özel bir tanrı var, Aton.”

 dedi.

 “Aton’a benim aracılığımla tapabilirsiniz.”

 dedi.

 Tabii bu bazı kimselerin pek hoşuna gitmedi?

 Evet, bu pek popüler bir hamle olmadı çünkü, tabii ki, diğer önemli tanrıların rahipleri şimdi ortada kalmıştı.

 Milattan önce 1350 dolaylarında Akhenaton Mısır’ın tek tanrısının güneş olacağını ilan etti.

 Böyle yaparak kayıtlı tarihteki tek tanrılı ilk inancı kurdu.

 Ama bu uzun sürmedi.

 Kendisi öldüğü gibi eski ruhbanlık dirildi.

 Bu parça, gördüğün gibi, koparılıp çıkarılmış.

 Kralın adının oyulup çıkarıldığını görebilirsin.

 Aton’un adına da saldırılmış.

 Oradaki her şeyi pat pat pat oyup çıkarmışlar.

 Yok etmişler, hatırasını yok etmişler.

 Ellerinden gelen her şeyi yapmışlar.

 Akhenaton, oğlunun mirasını devam ettireceğini umuyordu.

 Ama tahta geçtiğinde oğlu sadece dokuz yaşındaydı.

 Adı Tutankamon’du.

 Bu Firavun Tutankamon’un mezarı.

 – En meşhur firavun.

 – Kesinlikle.

 Ama tahta dokuz yaşındayken mi geçti?

 Dokuzundan 19’una, kısacık on yıllığına firavun oldu.

 Kısacık on yıl mı?

 Tahta geçen dokuz yaşında bir firavunun yaşlıların etkisi altında kalabileceğini düşünüyorum.

 Şöyle demişlerdir: “Bak, bu böyle olmaz.

 Gel o güzel işleyen eski sisteme dönelim.”

 Evet, kesinlikle.

 Muhtemelen kendisine söyleneni yaptı ve saltanatı fiilen Akhenaton’un saltanatını silmekle geçti.

 Ve bir dine dönüş yaşandı.

 Doğru, tanrılara dönüş.

 Eski tanrılar tüm güçleriyle döndüler.

 Tutankamon’un rahipleri Akhenaton’un monoteistik dinini yok etti ve onu da tarihten silmeye çalıştı.

 İşte geldik.

 – Akhenaton’un lahdi.

 – Onun lahdi bu mu?

 Ya da ondan geriye kalanlar diyelim.

 Çünkü paramparça edilmiş.

 Eh, dünyayı değiştirmeye çalışanın sonu işte böyle olur.

 Üstelik zavallının değişimi çok uzun da sürmedi.

 Tanrılara dalaşma.

 Akhenaton’un monoteizm denemesi başarısız oldu.

 Ama merak etmeden duramıyorum.

 Milattan önce 1300 civarında olanlar başka bir dinin başlangıcını etkilemedi mi?

 Yahudi geleneğine göre Musa işte burada, Nil kıyılarında sazlıklar arasında bulundu.

 Ve o devirden sonra tek bir tanrıya olan inanç tüm dünyaya yayıldı.

 Küçük bir grup İsrailli’nin inancı nasıl bu kadar çok yayıldı?

 Bugün neredeyse 4 milyar Müslüman Hristiyan ve Yahudi aynı tek Tanrı’ya tapıyor.

 Bu Tanrı’nın nesi bu kadar özeldi?

 Farklı inançlardan insanların Tanrılarla bağını çözmek için dünyayı dolaşıyorum.

 Tanrı’nın kim olduğuna dair fikirlerimizin bin yıllar içerisinde nasıl şekillendiğini bulmak için.

 Arayışım beni Kudüs’e götürüyor çünkü gezegendeki insanların yarısının Tanrısının yolu bu antik kentten geçiyor.

 Her şeye kadir, tek bir ilah inancı 3.000 yıl önce burada kök saldı.

 Yahudi filozof Yoram Hazony ile bir tanrının diğerlerine nasıl galip geldiğini öğrenmek için buluştum.

 Kudüs’ün eski şehri.

 Böyle dükkanlar binlerce yıldır şehrin sokaklarında dizili.

 Tabii, bilirsiniz, binlerce yıl önce idol satarlardı.

 Tanrıların temsilleri, küçük putçuklar.

 Hatta Talmud’da geçen rabbinik bir hikaye vardır.

 Bu hikayeye göre İbrahim’in babasının da put dükkanı vardı.

 Peki bu putlar, bu tanrılar neye yarıyor?

 Tanrılar, bu putların eski pagan dinlerinde temsil ettiği tanrılar bir insanın isteyip ihtiyaç duyabileceği her şeyi temsil ediyor.

 Yağmur getiren bir tanrı var.

 Sadece yağmurun tanrısı.

 Savaş meydanında zafer mi istiyorsunuz?

 O yüzden bir savaş tanrısı var.

 Ama hangi tanrıyı nasıl memnun edeceğinizi de bilmeliydiniz ki onlardan istediğinizi alabilesiniz, değil mi?

 Evet, kesinlikle.

 Bu tanrıların bazıları sadece âlem peşinde.

 Şarap ve şarkı, iyi yemekler istiyorlar.

 Bu o kadar da fena bir şey değil.

 Ama bazı tanrılar kan akıtılmasını istiyorlar.

 “Benden bir şey mi istiyorsun?

 Al bakalım.

 Ama ben de senden bir şey istiyorum.”

 – “Oğlunu kurban etmeni istiyorum.”

 – Tamam, peki.

 Peki diyelim ki yağmur tanrısından ya da ateş tanrısından istediğimi nasıl alıyorum?

 Onları göremiyorum, dokunamıyorum, gerçekten varlar mı bilemiyorum.

 İbrahim’in hikayesi de aslında bununla ilgili.

 İbrahim etrafa bakıyor, bir sürü tanrı var.

 Tek bir kural dizisi olması lazım, diyor.

 Tek bir dizi doğa kanunu olmalı.

 Tek bir dizi ahlak kuralı olmalı ve bunlar tüm insanlar için geçerli olmalı.

 – Peki ne yapıyor?

 Nereye gidiyor?

 – Tamam, gel biraz yürüyelim.

 – Öyle göstereyim, hadi.

 – Tamam, peki.

 Şimdi burada dini dünyanın mutlak merkezine bakıyoruz.

 İşte bu.

 Orası burası.

 Şurada Kubbetü’s Sahra var.

 Şurada Mescid-i Aksa var.

 Şurası Zeytin Dağı.

 Şurası Getsemane Vadisi.

 Aşağıdaysa Ağlama Duvarı var.

 Yahudiliğin en kutsal mabedi.

 – Neden burası?

 – Tam olarak tek bir sebepten.

 İbrahim, oğlu İshak’ı neredeyse kurban ettiğinde tam şu tepedeydiler.

 Şimdi hatırlayalım, İbrahim’in etrafı çocuklarını kurban eden putperestlerle çevriliydi.

 – Kendi çocuklarını öldürüyorlardı.

 – İbrahim, İshak’ı alıp buraya getirdiğinde Tanrı’nın emirlerini yerine getirdiğini düşünüyordu.

 Ama Tanrı ona şöyle diyor; “Oğluna dokunmayacaksın.

 Ne şimdi, ne başka zaman.”

 Tek bir tanrı var ve diyor ki; “Artık çocuk kurban etmeyeceksiniz.”

 İşte bu olayı anıtlaştırmak için Yahudiler tapınaklarını buraya inşa etti.

 Ve Yahudilerle Hristiyanlar burayı dünya tarihindeki en kutsal yer yaptı.

 Ama bu bir soru doğuruyor.

 Bu görünmez bir tanrı.

 Onunla yakınlaşmanın herhangi bir yolu yok.

 Doğru, artık put yok.

 Tanrı emirler veren, fiziki emirler veren tek bir güç ve tüm dünyaya, tüm insanlığa ahlaki emirler veriyor.

 Onun temsili yok çünkü o yerel bir güç değil.

 Tek Yahudi Tanrısına adanan tapınaklar tam bu noktada neredeyse bin yıl boyunca durdu.

 Ta ki Romalılar milattan sonra 70’te o sırada ayakta duranı yıkıncaya kadar.

 Ama o yıkım bu inancı bitirmedi.

 Bu olaydaki olağanüstü nokta şu; Her şeyin arkasında görünmez bir tanrı var.

 Siz ona adanan tapınağı yok etseniz bile – O tanrıyı yok edemiyorsunuz.

 – Tanrı’yı yok edemiyorsunuz.

 Önceden nasıl oradaysa şimdi de orada.

 Çok güzel ifade ettin.

 Anlaşılabilir oldu.

 İbrahim’in tanrısı putsuz, tapınaksız iletişim kurabileceğimiz bir tanrıydı.

 Yahudiler için ve ayrıca Müslümanlar ile Hristiyanlar için bu görünmez tanrı hep onların yanında.

 Ona ne zaman ve nerede başvururlarsa başvursunlar.

 Dünyanın en büyük inançlarından üçünün bu kadar yakında yaşaması çok hayranlık uyandırıcı.

 Hepsi bir tanrıya, aynı tanrıya tapıyor.

 Tapınağın yıkılmasından, dini şiddetten, bu gibi felaketlerden sağ çıkan bir tanrı.

 Ama fiziki bir formu olmayan bir tanrıyla nasıl temas kurarsınız?

 Neyin ilahi olduğunu, neyin olmadığını nereden bilirsiniz?

 Kahire’ye dönüp Müslümanlara göre Tanrı’nın nasıl olduğunu anlamaya karar verdim.

 Müslümanlar, Yahudiler ve Hristiyanlarla aynı tanrıya inanıyor ama ben tanrısallığı düşünüşlerinde bir fark var mı öğrenmek istiyorum.

 İslam tarihçisi Ahmed Ragab beni El Hüseyin Camii’ne getirdi.

 Bir Katolik kilisesine gelir gibi buraya da öylece gelebiliyor musunuz?

 – Yani hep ibadete açık.

 – Evet, evet.

 İstiyorsanız buraya gelip Allah’la tek başınıza takılabilir misiniz?

 Evet, kesinlikle.

 Şimdi Müslümanların dünyadaki en güzel seslerden biri olduğuna inandığı şeyi dinleyeceğim.

 Ezan.

 İnananlar için müezzinin kıraati Tanrı’yı yansıtıyor.

 Namazın sonunda “Esselâmu aleyküm” deniyor.

 Tıpkı birisiyle görüştükten sonra ayrılırken olduğu gibi.

 Çünkü namaz özünde Tanrı’yla yapılan bir buluşma.

 Şey gibi mi?

 Bilirsin, “Sonra görüşürüz, iyi ki konuştuk.”

 Kesinlikle, “Bir dahaki namazda görüşürüz.”

 Allah huzurunda namaza durmak birisiyle sohbet etmeye benziyor.

 Ama insan formu olmayan biriyle nasıl konuşursunuz?

 Anlamama yardımcı olmak için Ahmed camiin ruhani lideri İmam Al-Amir Mahfouz’la bir görüşme ayarladı.

 Bizimle konuştuğunuz için çok teşekkürler.

 Ne demek.

 Hristiyan dininde Tanrı ortadadır ama İslam’da böyle bir şey yok.

 Yani kiminle konuşuyorum?

 Kafamda birini mi canlandırıyorum?

 Tanrı’yı hayal edemezsiniz.

 Tanrı hayal gücünün ötesindedir.

 Biz insan aklıyla ne hayal edersek edelim, tanrı ondan farklı olacaktır.

 Dünyanın en güzel ve en zor unutulan seslerinden biri de ezan.

 Onun kökeni nedir?

 Denilene göre Muhammed’in sahabelerinden biri uyurken bir rüyet görüyor.

 Ezan okunduğunu duyuyor.

 Sonra uyanınca Muhammed’in yanına gidip bunu anlatıyor.

 Peygamber de bunu ritüel hâline getirip her gün beş kez namaza çağırmak için kullanılmasını söylüyor.

 Peki müezzin, o nasıl seçiliyor?

 Seçmeler mi düzenliyorsunuz?

 Evet, insanların müezzinleri dinleyip en güzel ezan okuyanın o makama atandığı seçmeler olabiliyor.

 Allahu Ekber.

 Nasıl söyledim?

 Biraz üstünde çalışman lazım.

 Biraz üstünde çalışmam lazım.

 Tamam, anlıyorum.

 Camiler güzel seslerle duyuları okşayan güzel görüntülerle dolu olmak üzere tasarlanıyor.

 Özenli mimariden, en güzel hatlarla yazılan Kur’an ayetlerine.

 Pek çok Müslüman bu güzelliği Tanrı’nın tezahürü olarak görüyor.

 İslam güzel olan her şeyde Tanrı’yı görüyor.

 Çünkü Tanrı’da fiziki bir form yok.

 O herhangi bir yerde, herhangi bir duyuyla tecrübe edilebilir.

 Ama bu tecrübeler yüceliğinin yalnızca bir yönü olabilir.

 Çünkü Tanrı bizim hayal ettiğimizden her zaman daha fazlası.

 Dünya çapında pek çok inançta tarih boyunca insanlar tapınaklarının güzelliğinde yüceliği taklit etmeye çalıştılar ve doğanın görkeminde Tanrı’yı görür gibi oldular.

 Ama bazı inançlarda Tanrı’nın fiziki bir form alabileceğine inanılıyor.

 O form da bir insan oluyor.

 Shiprock, New Mexico’dayım.

 Navaho Ulusu’nun memleketinde.

 Çok az yabancının görebileceği bir şeye şahit olmak üzereyim.

 Bir Tanrı’yla insanın bir olabileceği bir ayin.

 Hoş geldin.

 – Teşekkürler.

 – Teşekkürler.

 – Selam Morgan.

 – Nasılsınız?

 – Senin için de bir şeyimiz var.

 – Öyle mi?

 Şuna bakın.

 – Teşekkürler.

 – Rica ederiz.

 – Şimdi nereye gidiyoruz?

 – İçeri giriyoruz.

 – Öyle mi?

 – Evet.

 Tamam, sizi takip edeyim.

 Hogan da denilen geleneksel Navaho ayin kulübesinde Peterson ailesi küçük kızları Maysun’ı kızlıktan kadınlığa geçişi için hazırlıyor.

 Dört günlük uzun bir ritüelin sonunda Navaho tanrılarından biri Maysun’ın içinde yaşamaya başlayacak.

 Evet, aynen öyle yap.

 Bir de böyle külah yap.

 Külah gibi yap, böyle yap.

 Seremoninin ana fikri güneş onuruna devasa, külah şeklinde bir kek yapmak.

 Kek ne kadar büyük olacak?

 – Kocaman olacak.

 – Kocaman.

 – Ateşle sen mi ilgileniyorsun?

 – Evet.

 Tamam.

 Maysun’ın ablası Kayla da dört yıl önce aynı ayinden geçmiş ve Navaho tanrılarıyla ya da kutsal insanlarıyla bağını öğrenmiş.

 Bana bir iyilik yap, bu ritüeli anlat.

 İsmine Kinaalda Töreni diyoruz.

 – Bir daha söyle?

 – Kinaalda.

 Kinaalda.

 Benim törenim olduğunda 12 yaşında falandım.

 Bu bir buluğa erme seremonisi.

 Aslında kökeni Değişen Kadın’a dayanıyor.

 Biz ona asdza’a’ nádleehé diyoruz.

 Asdza’a’ nádleehé?

 – Evet.

 – Benzettim ama.

 Asdza’a’ nádleehé.

 Hikaye çocuk doğurması istendiği için değişen kadından çıkıyor.

 Hikaye ilk kadınla ilk erkeğin Gobernador Knob’u karanlık bir bulutun sardığını görmesiyle başlıyor.

 Bir bebek ağlaması duyuyorlar.

 Kutsal insanlar ilk erkekle ilk kadına bebeğe bakmalarını emrediyor.

 Sonra 12 gün içinde bebek büyüyüp 12 yaşında bir kız oluyor.

 -12 gün içinde?

 – Evet.

 Kadın olmaya hazır hâle geliyor.

 Kadın olabilmek için Maysun Değişen Kadın’ın yüce ruhuyla temasa geçmeli.

 Navaholar onun hâlâ bu arazide yaşadığına inanıyor.

 Maysun her gün doğan güneşe doğru koşmalı.

 Genç hanımlar sabahları doğuya doğru hep koşar mı?

 Evet.

 Sonra hikaye Değişen Kadın’ın kadın olmasıyla devam ediyor.

 Doğum yapacağı zaman, bunu güneşle yapıyor.

 Kutsal insanlar şu an etrafımızda.

 Bu, törende duaların gelip içine katılması için bir fırsat.

 Her şey onunla ilgili.

 Evet, evet, öyle.

 Tüm duaları o alıyor.

 Tüm umutlarınızı, hayallerinizi.

 Onun için istediğiniz her şeyi.

 Pozitif olan ne varsa keke katabiliyorsunuz.

 Böylece hayatı güçlü ve tam olur ve o tüm bu duaların onun yanında olduğunu bilir.

 Mısır keki uzun pişim gecesine başlarken Maysun da Kinaalda’nın son gecesine başlıyor.

 Bu gece Navaho tanrısı Değişen Kadın’la birleşecek.

 O ve ailesi şafağa kadar Hogan’da kalacak.

 Bu sırada Navaho otacısı kutsal ilahilerini söyleyecek.

 Tüm bu ilahiler, dualar, kutsamalar küçük kız için mi?

 Evet, çıktığı genç yetişkin olma yolunda ona yardım edecekler.

 Ben Kinaalda’da onlara güç vermek için ilahi söylüyorum.

 – O koşu da bununla ilgili.

 – Evet.

 Bir doğrulamayla kasları falan gelişecek ve yavaş yavaş kadınlığa geçmeye başlayacak.

 Bu gece söylenecek daha çok ilahi var.

 Ama benim gibi yabancıların hepsini dinlemesi yasak.

 – Teşekkürler.

 – Rica ederiz.

 – Görüşürüz.

 – Az sonra görüşürüz.

 Şafakta, Maysun, Kinaalda’nın son ve en uzun koşusunu yapıyor.

 Kendini nasıl hissediyorsun?

 Galiba bayılacağım.

 – Bayılacak mısın?

 – Evet.

 Hararetlenmiş, bayılacakmış.

 – Evet.

 – Neyse ki hava soğuk.

 Havanın soğuk olmasından memnunsun.

 Yoksa gerçekten de bayılırdın, değil mi?

 Bu sabah Navaho tanrısının ruhu Maysun’ın içine girdi ve onu kutsal bir insan yaptı.

 Gurur duy, kekin güzel olmuş.

 Bu işler yolunda gidecek demek.

 Değil mi?

 Değil mi?

 Kek ancak Maysun tarafından kutsandıktan sonra yenebilir.

 – Bir ısırık alabilir miyim?

 – Evet, dilini yakma.

 Şimdi bitti, kendini nasıl hissediyorsun?

 Şey gibi hissediyorum, şunu söylemek istiyor gibiyim; “Anne, hayatta kaldım, acemi birliği gibiydi!” Harika.

 Kinaalda’da, Navaho kızları kadına dönüşme konusunda kişisel bir tecrübe yaşıyorlar.

 Bu sadece nadir içgörü anlarıyla kazanılabilir.

 Tüm Navaho memleketine sızan ruh oldu o.

 Eğer Tanrı’nın sadece etrafımızda değil ama aynı zamanda içimize girme gücüne sahip olduğuna inanırsak zihinlerimizin içine bakarak Tanrı’nın ne olduğunu keşfedebilir miyiz acaba?

 Binlerce yıldır pek çok insan için Tanrı görünmezdi.

 Soyuttu, inananların hissedebileceği ama görüp dokunamayacağı bir varlıktı.

 Ama bilim bunu değiştirmek üzere olabilir.

 Bir nörobilimciyle görüşmek için trenle Philadelphia’ya gidiyorum.

 Kendisi dini tecrübeler yaşadığımızda beynimize ne olduğunu inceliyor.

 Beynimde Tanrı’nın varlığını bulabilecek miyim görmek üzereyim.

 Dr.

 Andy Newberg, kendisinin nöroteoloji dediği yeni bir alanda öncü.

 Beyin üstünde pek çok araştırma yaptığınızı biliyorum.

 Beynin ruhani meditasyona ne tepki verdiği üzerinde çalıştınız.

 Bu konuda biraz ayrıntı verir misiniz?

 Beyne baktığımızda insanların dindar ya da ruhani olduğu zamanlara göre, dua edip Tanrı’ya yönelmeye çalıştıkları zamana göre oldukça zengin farklar görüyoruz.

 Yani Tanrı’yı düşünürken, onu tecrübe eder veya ona dua ederken, artık kişini yaptığı her neyse, içimizde olanları görebiliriz.

 Yani Tanrı’nın fiziki tezahürlerini mi arıyorsunuz?

 Evet, Tanrı’nın fiziki tezahürlerini arıyoruz.

 Tamam.

 Şimdi, Tanrı’nın benim içimde, benim beynimde fiziki tezahürleri var mı öğrenmek istiyorum.

 – Peki, ona bir göz atabiliriz.

 – Hadi.

 Bakalım bulabilecek miyiz?

 Sinek ısırmış gibi olacak.

 – Özür dilerim.

 – Yok, şaka yapıyorum.

 Süreç radyoaktif bir boyanın enjeksiyonuyla başlıyor.

 Onu düşürürsen ne olur?

 Bunu yere dökersek odayı kapatıp herkesi tahliye etmemiz gerekir.

 – O zaman dökme, tamam mı?

 – Döker miyim hiç?

 Kan dolaşımımdaki radyoaktif izli boya sayesinde Andy beynin çeşitli kısımlarına ne kadar kan aktığını ölçebilir.

 Beynimin bir parçasını daha fazla kullanınca radyoaktif boya daha çok parlayacak.

 Ben gözlerim kapalı dinlenirken bir referans taraması yapıldı bile.

 Şimdiyse bir şey değişecek mi görmek için tanrısallığı düşünmeye çalışıyorum.

 – Nefesinize odaklanma zamanı geldi.

 – Pekâlâ.

 Şimdi, olabildiğince iyi bir duruma girmeye çalışın.

 Nefesinizi odaklayarak gerçekten derin bir konsantrasyona girmeye çalışın.

 Harika olur.

 – Şimdi başlayabilir miyim?

 – Şimdi başlayabilirsiniz.

 Tamam, meditasyonu bitirebilirsiniz.

 Nasıl geçti?

 İyiydi, ne kadar sürdü?

 11-12 dakika kadardı.

 Radyoaktif boya bünyemden atılmadan  Sırt üstü yatacaksınız.

 Bu üç boyutlu tarayıcıya girmeli ve Tanrı’yı düşündüğüm için beynimde bir değişiklik oldu mu görmeliyim.

 Pekâlâ.

 Şuna bak, iki göz var.

 Bir burunla bir de ağız.

 Bana biraz gülümsüyormuşsun gibi geliyor.

 Ne görüyorsun ya da bir şey görüyor musun?

 İki taramayı yan yana koyduk.

 Bu dinlenirkenki taramanız.

 Bu meditasyon sırasındaki taramanız.

 Ve buradaki frontal loblara bakarsanız görebilirsiniz, rengi çoğunlukla sarı, kırmızı az.

 Ama meditasyon yaptığınız esnada bütün frontal lob kıpkırmızı olmuş.

 Yani bir şeye odaklanıyorsanız, dua ediyorsanız, Tanrı’ya odaklanıyorsanız, Tanrı’yla temas kurmaya çalışıyorsanız, işte o zaman frontal lobtaki aktivite artıyor.

 Bunu diyelim ki dua eden bir rahibeyle ya da mesela meditasyon yapan bir Budist rahiple nasıl karşılaştırırım?

 Ya da karşılaştırabilir miyim?

 Duaya odaklanan rahibelerde de bir görüntüye odaklanan Budistlerde de hepsinde frontal lob aktif oluyor.

 Siz de tam olarak böyle oldu.

 Peki Tanrı’nın suretini düşünseydim, farkı anlayabilir miydiniz?

 Aslına bakarsanız bir ateistin beynini de taradık.

 Çok iyi meditasyon yapıyordu.

 Ondan Tanrı’ya odaklanmasını, Tanrı’yı düşünmesini istedik ve frontal lobunu fazla aktifleştiremedi.

 Yani görebiliyorsunuz geri kalan düşünceler  – Biraz azalmış.

 – Biraz daha azalmış.

 Evet yani “Evet, konsantre oluyorum.

 Tanrı’yı düşünmeye çalışıyorum.”

 deseler bile bunu yaparken çok da iyi bir iş çıkaramıyorlar çünkü aslında Tanrı’ya inanmıyorlar.

 O yüzden sanırım bunun bana ifade ettiği şeyin bir parçası şu ki ne yaptığımızdan bağımsız olarak anahtar inanıp inanmamamız; O düşünceyi benimsiyor musunuz?

 – Sizin için önemli mi?

 – Birinin insana radyoaktif boya verip beynine bakma fikrini bulması çok hayranlık verici.

 Beyin öyle inanılmaz derecede karmaşık ki “İşte şurası Tanrı noktası.”

 ya da “Şurası beynin Tanrı kısmı.”

 diyemiyoruz.

 Aksine görünüşe göre bütün beyin süreçten etkileniyor.

 Ve sonuç olarak bu dünyaya dair düşünce ve duygularınızı değiştiriyor.

 Yani görünüşe göre Tanrı’nın fiziki tezahürlerini içimizde görmemiz mümkün.

 İster Hristiyan, Budist veya başka inançtan ruhani bir insan olun, tanrısallığı tecrübe etmek beyni gerçekten değiştiriyor.

 Dünyayı görüş tarzımızı değiştiriyor.

 Bu büyük bir şey.

 Tanrı’yı düşünmenin içimizi değiştirdiğine dair kanıtlar inananları şaşırtmayacaktır.

 Buna Houston’daki Lakewood Kilisesi cemaati de dahil.

 10.000 Hristiyanın birden Tanrı’yla nasıl da anlamlı, kişisel bir tecrübesi olabileceğini görmeye geldim.

 Bu devasa kilisenin papazları Joel ve Victoria Osteen, program başlamadan benimle görüşmeyi kabul etti.

 Ve bana felsefelerini anlattı.

 Onlara bu öğleden sonra kullanabilecekleri bir şey bırakmak istiyorum.

 O yüzden ben çok öğretiye takılıp kalmam.

 Pratiğe yönelirim.

 Bugün Tanrı’nın bize verdiklerini kullanmakla ilgili konuşacağım.

 Ayrıldığınızda şöyle diyeceksiniz; “Biliyor musunuz?

 Bugün kiliseye gittiğime değdi.”

 İzninle sorayım, dua edebilir miyiz?

 Bir dakika kadar bir zamanımız kaldı, sahneye çıkacağız.

 Sadece dua edeceğim, tamam, bak.

 Sen de katılır mısın Morgan?

 Bugün için şükürler olsun.

 Tanrım, bu kadar insan çıkıp geldi, birçoğu bizi televizyonda izleyecek veya radyodan dinleyecek.

 Senden istediğimiz bize konuşacak kelimeler vermen.

 Öyle ki herkes varlığını ve gücünü hissetsin, teşvik, ilham ve umut duysun.

 Çünkü biliyorsun ki onlar senin hükmün altındalar.

 Baba, senden dileğimiz harika bir hizmet etmemiz, İsa’nın adıyla, Amen.

 Amen.

 Teşekkürler, gelmenizden onur duyduk.

 Teşekkürler, ben de geldiğim için onur duydum.

 – İzlemelisiniz.

 – Geliyorum.

 Bir bakmışsın dans ediyorsun.

 Beni dans ettirmek çok zor değildir.

 Evet, Tanrı’nın evinde olmak çok güzel ve bugün sizinle burada olduğum için çok heyecanlanıyorum.

 Bakın, Tanrı’yla aramızda temas varken elimizden gelenin en iyisini yapmaya programlanırız.

 Güvenebileceğiniz kuvvet içinizde.

 Hayatı nötr yaşamayın; tutkusuz, istemsiz, konsantrasyonsuz yaşamayın.

 Tanrı’nın içinize verdiklerini ateşleyin.

 O inanç adımlarını atmaya cüret edin.

 Dolambaçsız bir soru soracağım.

 Tanrı kim?

 Ben Tanrı’nın babamız, yaratıcımız, bize amaç ve kader veren birisi olduğuna inanıyorum.

 Bazen insanlar zorlanıp şöyle diyebilirler; “Görmediğim bir şeye nasıl inanabilirim?”

 Ama iman aracılığıyla seçtiğiniz budur.

 İman aracılığıyla inanmayı seçtiğin budur.

 İsa geldiğinde dedi ki; “Bakın, bana gelmenizi istiyorum.”

 O yüzden ben de insanlara şöyle diyorum; “Tanrı’yla her gün konuşabilirsiniz, sanki bir dostunuzla konuşuyormuşsunuz gibi.”

 İçinizden “Tanrım, bugün için şükürler olsun.”

 diyebilirsiniz.

 Bence Tanrı hayatınıza sizin istediğiniz kadar dahil olur.

 İnsanlara öğretmeye çalıştığımız işte bu.

 Tanrı’yı pazar gününe hapsetmeyi bırakın.

 Tanrı pek çok insan için pek çok şeydir.

 Ama sen burada, Tanrı’yı kişisel yapıyorsun.

 Evet.

 – Yaklaşılabilir.

 – Evet.

 – Ve faydalı.

 – Evet, bu doğru.

 Tanrı’nın hayatı içimizde yaşayıp yerleşir.

 O ruhani bir hayattır.

 O içinizdeki ruhani güçtür.

 İşte erişmemiz gereken budur.

 Harika bir gösteriydi.

 Belki 10.000 insan tapınıyor, kutlama yapıyordu.

 Her birinin Tanrı’yla kendi kişisel tecrübesi var.

 Bu belli ki içinizdeki bir Tanrı inancı.

 İlhamınız, gücünüz.

 Tanrı pek çok insan için pek çok şeydir.

 Güneşin sıcacık ışığı.

 Tatlı müziğin sesi.

 Bizi ilerleten içsel bir ses.

 Bir dost.

 Bana Tanrı’nın kim olduğunu sorarsanız hepimizin içinde tanrısallıktan bir parça olduğunu söylerim.

 Sizin içinizde Tanrı var, benim de içimde Tanrı var.

 İçimdeki Tanrı, özümde benim kimliğim.

 İçimdeki Tanrı, en iyi versiyonum.

 İçimdeki Tanrı, olmaya çalıştığım kişi.

 Olmam gereken kişi.

 Çeviri: Verda Duruk

5. Bölüm KÖTÜLÜK NEDEN VAR

Mississippi’de büyüdüm.

 Benim mahallemde herkes zenciydi.

 Günlük hayatta ırk ayrımına dair bir işaret görmezdim ama şehir merkezine gittiğimde olay değişiyordu.

 Artık buradan otobüs geçmiyor.

 Ama ben küçükken, yalnızca bu kapılardan biri için iznim vardı.

 Birinde Beyaz yazardı, diğerinde Renkli.

 Çocukken ırkçılık gibi bir kötülükle karşılaşınca ilk tepkiniz kafa karışıklığı oluyor.

 Bu neden var ki?

 Nereden geliyor?

 İyilik yapma kapasitemiz ne kadar yüksek olsa da kötülük yapma isteği de insanlık tarihini kirletmiştir.

 İlahi kontrol altındaki bir dünyada yaşadığımıza inanıyorsanız, kötülük neden var ki?

 O yüzden kötülüğün neden var olduğunu anlamak için bir yolculuğa çıkıyorum.

 Ne yaptığını biliyorum.

 Sorum şu; Bana sebebini söyleyebilir misin?

 Hayatımızı nasıl istila ettiğini.

 İçine kötü ruh girdiğine inanan insanlar buraya gelebilir.

 Kötülüğün kalbimizi ilk nasıl çaldığını.

 Yalan söyler ya da kötü bir şey yaparsan  Kalbin ağırlaşır ve ağır bir kalple cennete gidemezsin.

 Ve bazı dinlerin bizi İblis’le savaşmamız için eğittiğini göreceğim.

 İki zihniyetin var.

 

 Biri iyi, biri kötü.

 Karanlığı ışığa  İnanılmaz korkunç şeyler yaptım.

  çevirmek için.

 Sen dünyanın umudunu temsil ediyorsun.

 Kötülüğün neden var olduğunu anlamak için onun nereden geldiğini bilmemiz gerekiyor.

 Bazı inançlar onu tüm dünyayı ele geçiren gizli bir güç olarak görüyor.

 Karanlıkta pusu kuran şeytanlar.

 Hristiyanlık için, bu bizzat İblis de olabilir.

 Yoksa kötü bir şeyler içimizden mi geliyor?

 Maksimum güvenlikli bir hapishaneye gidiyorum.

 Vücut bulmuş kötülük diyebileceğiniz bir adamla görüşeceğim.

 Peki Kent, hiç kötülükle yüz yüze geldin mi?

 Çok kötü şeyler yapmış insanlarla tanıştım.

 Nörobilimci Dr. Kent Kiehl psikopat katillerin beyinlerinde kötülüğün kaynağını bulmaya çalışıyor.

 İnsanların neden kötü şeyler yaptığını anlamaya çalışmak istiyordum.

 Bir gün bunları nasıl engelleyebileceğimi öğrenmek istiyordum.

 Teşekkürler.

 Dr. Kiehl’in en namlı deneklerinden biriyle görüşmek üzereyim.

 Burada müebbet hapis yatıyor.

 Avukatı bu adamın iki düzineden fazla kadına tecavüz edip üçünü öldürdüğünü söylüyor.

 Neredeyse ergenliğinden beri hapiste.

 Yalnızca cezası bitip çıktığı kısa aralıklarda yine aynı tecavüz davranışına geri döndü ve bu davranış en sonunda cinayete evrildi.

 Bu suçları itiraf etti mi?

 Hepsini itiraf etti.

 Size adamın suratını göstermeyeceğim çünkü bu canavarlıkları yapan adamın daha da dile düşmesini istemiyorum.

 Ama bir insanı onun yaptıklarını yaptıran nedir, öğrenmek istiyorum.

 – Beni tanıyor musun?

 – Evet.

 Ne yaptığını biliyorum.

 Sorum şu; Bana sebebini söyleyebilir misin?

 Gözümün karardığı anlardı.

 Hepsi mi?

 Dışarı çıkıp birilerine zarar vermeyi planlamamıştım.

 Kimseye cinsel şiddet uygulamayı da.

 Arzum vardı, ani dürtüm vardı ve kendimi o dürtüye uymaktan alıkoyamadım.

 Şunu sorayım, başladığında kaç yaşlarındaydın?

 21-22 yaşlarındaydım.

 Dışarı çıkmış çalacak bir şeyler arıyordum.

 Ama geç saate kadar çalışmış bir öğretmen gözüme çarptı.

 Ben de o kadını soymaya ve kaçırıp tecavüz etmeye karar verdim.

 Arabayı yol kenarına, kuytuya çektim ama kadın direndi.

 Sonra kapıdan kaçtı, ben de arkamı döndüm ve kaçtım.

 İlk cinayetini ne zaman işledin?

 27 yaşında.

 Dışarıdaydım, soygun yapacaktım ve o suçu işledim.

 Kaçırıp tecavüz edip öldürdün mü?

 Evet.

 Doğru kelimeyi arıyorum.

 Suçluluk duygusu desem değil.

 Pişmanlık.

 Bildiğin kadarıyla pişmanlığı hiç tecrübe ettin mi?

 Ben duyguları diğer insanlar gibi görmüyorum.

 Hissetmiyorum.

 Pişmanlık duymadım.

 Sanırım benim yapım diğer insanlarınki gibi değil.

 – Evet, Kent.

 – Evet.

 Bu psikopati mi?

 Psikiyatride psikopati veya psikopatik kişilik bozukluğu dediğimiz şeyi değerlendirme yolumuz var.

 Empatisizlik, fevri davranışlar, kötü planlama vesaire.

 O bu özelliklerin yüzde 99’una sahip.

 Bir insanı kötü yapan nedir?

 Kent 800 psikopatik suçlunun beynini taramış.

 Bu mahkum gördüğü en aşırı vaka.

 Bu standart bir MRI taraması.

 MRI taramasını başlatınca gayet normal görünüyor.

 Ama biz beyninin tüm farklı alanlarını ölçüp ne kadar yoğun ve güçlü olduklarını anlamaya çalıştık.

 Bu alana orbital frontal korteks diyoruz.

 Kişiliğin oluşumu için çok önemli.

 Dürtülerin kontrol edilmesi, davranışların düzenlenmesi için de.

 Burada üç sütunla gösterdik.

 Bu normal bir mahkumun sütunu.

 Bu psikopat dediğimiz diğer bireylerin sütunu.

 Buradaysa bu adamda beynin bölgesinin çok zayıf olduğunu görebilirsiniz.

 Gerçekten farklı bir beyni var.

 O özelliklerin yüzde 99’una sahip.

 Hatta biliyor musunuz, kendisi milyonda bir.

 – Milyonda bir mi?

 – Onun gibisi nadirdir.

 Ne kadar zamandır hapistesin şimdi, 30 yıldır mı?

 Evet.

 Uzun zaman.

 Ya sana seni dışarı çıkarabilecek bir yöntemim olduğunu söyleseydim?

 Çıkmak ister miydin?

 Gitmek isterdim ama bakın, bu suçları işlediğime göre o şey bende hâlâ var  – Dürtü?

 –  kapasite.

 Toplum güvende olmazdı.

 Bende sizdeki veya başka birindeki gibi kendini kontrol etme yok.

 O, kötü bir adam.

 Kişileşmiş kötülük o.

 Nörobilimciler onun davranışlarının kötü nöral bağlantıların sonucu olduğunu söylüyorlar.

 Ama soru şu; Öyleyse bile başka seçeneği yok muydu?

 İğrenç bir suç işlememeyi tercih edebilir miydi?

 Psikopatlar insan davranışlarının aşırı olanlarını sergiliyor.

 Ama hepimiz iyilik ya da kötülük yapma seçenekleriyle karşılaşıyoruz.

 Ve binlerce yıl o dürtülerle mücadele ettik.

 Luksor’a geldim, Eski Mısır’ın başkentine.

 Mısırolog Salima Ikram bana iyi ile kötü arasındaki seçim mücadelemize dair en eski tasvirlerden birini gösterecek.

 Yani, tam şurası mı?

 Evet.

 Doğu’ya ve Nil’in öbür tarafındaki kısma doğru.

 Nil’in doğusu, hep yaşam diyarı olmuştur.

 Ve burada Batı’da, ölüler diyarı var.

 Kelimenin tam anlamıyla.

 Onların hepsi mezar.

 Evet.

 Onların hepsi mezar ve ben sana içlerinden birini göstermek istiyorum.

 Bunlar asillerin mezarları.

 Tutankamon’un da 3.

000 yıldan fazla zaman önce gömüldüğü Krallar Vadisi’nin hemen yakınında.

 Bu Menna’nın mezarı.

 Menna.

 Buyur bakalım.

 – Şuna bir bak.

 – İşte burası.

 Buradaki Menna, kendisi Tanrı Amon’un katibiydi.

 Tanrı Amon’un topraklarını o yönetiyordu.

 Burada kontrol ettiği büyük hasadı görebilirsin.

 Harika.

 Buğday hasat ediyorlar.

 Bu sanat eseri 3.500 yaşında, değil mi?

 Evet, milattan önce 1370.

 O zamandan beri yenilenmedi.

 Şunlar da onun katipleri.

 Onları denetliyor.

 Kesinlikle.

 – Bir de  – Birleşik Devletler’e döndüğümde hiyeroglif uzmanı olacağım.

 Gerçekten de öyle olacaksın.

 Şimdi de sana başka bir şey göstereceğim.

 Menna’nın ahirete gidişini.

 Menna’nın mezarında Salima’nın görmem gerektiğini söylediği bir şey var.

 Menna’nın işlediği iyilikler ve kötülükler konusunda yargılandığı bir sahne.

 – Bu onun cenaze alayı.

 – Tamam.

 Tabutunun buraya getirilişini görebilirsin.

 – Şuradaki onun tabutu mu?

 – Evet o onun tabutu.

 Sonra nihayet buraya getiriliyor, Tanrı Osiris’in huzuruna.

 Bu Menna.

 Buradaysa tam bir yenilik var.

 Hususi bir mezarda böyle bir şeyi ilk kez burada görüyoruz, bu da kalbin tartılması sahnesi.

 Burada da o yargılanıyor.

 İyi miydi, kötü müydü meydana çıkacak.

 Osiris’in huzurunda yani Yeraltı Dünyası’nın tanrısı, Menna’nın kalbi hakikat tanrıçası Ma’at’la tartılıyor.

 Bu sırada onun kocası Thoth yargıyı kaleme alıyor.

 Sanki kabataslak kısa notlar alıyor gibi.

 Anladım.

 Kabataslak kısa notlar.

 Yani yalan söylüyor, çalıyor, aldatıyorsa veya kötü bir şey yapıyorsa kalbine yansıyor.

 Kalbine yük bindiriyor, kalbin ağırlaşıyor.

 – Kalbi ağır oluyor.

 – Evet.

 – Ve ağır kalple cennete gidemezsin.

 – Bu doğru.

 Cennete gitmek üzere havalanamaz.

 Ne güzel söyledin.

 Ama bu tasvirde, kalbi dengede duruyor.

 – Değil mi?

 – Öyle.

 Yani sıkıntı yok.

 – Kesinlikle.

 – Pekâlâ.

 Ahirete rahatça gidebilir.

 İnsan düşünüyor, bu bir şekilde Judeo /Yahudi Hristiyan ahlakının iyi ve kötü açısından başlangıcı olabilir.

 Temel olarak bence modern dinin ahlaki kökenleri burada.

 Yani kötü bir şey yaptığınızda bunun bir şekilde yargılanacağı fikrinde.

 Mısırlılar kelimenin ilk anlamına düşkündü.

 Kalbinle yargılayabileceğini söylüyorlardı.

 Ama bugün bile, biliyorsunuz, “Kalbi temizdir.”

 demek, iyi bir insan olduğu anlamına geliyor.

 Menna’dan sonraki asırlarda, kişinin sırtını kötülüğe dönünce ebediyen ödüllendirilmesi fikri tüm Mısır toplumuna yayıldı.

 Oradan Yahudiliğe, Hristiyanlığa ve İslam’a sızmış olabilir.

 Kalbin tartılması bizi doğru yolda sadece amellerimizin sonuçlarından korkmamızın tutabileceğini varsayıyor.

 Bu da beni merak ettiriyor.

 Doğamız itibariyle iyi miyiz?

 Yoksa doğamız itibariyle kötü mü?

 Aslında bu soru Hristiyan inancının en dip köklerinde de var.

 İlk kilise liderleri günah eğilimimizin izini yasak meyveyi yiyerek ilk günahı işleyen Adem’le Havva’ya kadar götürüyordu.

 Baptist din adamı ve ilahiyatçısı Kutter Callaway’le görüşüp ilk günahın hepimizin kalben kötü olduğumuz anlamına gelip gelmediğini öğrenmek için buradayım.

 – Selam.

 – Tanıştığıma memnun oldum.

 – Buyurun oturun.

 – Teşekkürler.

 Hangi kitabı okuyorsun?

 Tekvin’in ilk birkaç bölümü.

 Benim de konuşacağım konu tam buydu.

 Konuşmak istediğim konu günah.

 İlk günah nedir?

 Güzel soru.

 İlk günahı icat eden bir bakıma Hristiyan geleneği.

 Hepimizde olan ilkel bir arzu.

 Pek temel bir insan isteği veya dürtüsü.

 Adem günah işlediği için o ilk günah nesilden nesle aktarıldı ve her nesil tarafından tekrar tekrar işlendi.

 Daha yeni kötülüğün cisimleşmiş hâli olduğunu söyleyebileceğimiz bir insanla tanıştım.

 Sormam lazımdı.

 Neden bütün bunları yapmıştı?

 “Çünkü canım öyle istedi.”

 dedi.

 Ötesini bilmiyormuş.

 Şimdi bu doğuştan bir kötülük, değil mi?

 Gördüğünüz şey, ona bir nevi şeytani bir şey diyebilirsiniz.

 Bu şeytanca.

 Evet, şeytanca.

 Ama bence hepimizin içinde biraz şeytanlık olduğunu kabul etmek çok önemli.

 Hepimizin içinde kendisini ölüm ve şiddete çeviren doğuştan gelen bir şey var.

 İblis var mı?

 Yoksa o sadece mecaz mı?

 Mecaz ama aynı zamanda İblis gerçek.

 Çok farklı şekillerde resmedilmiş.

 Dirgenli İblislerden goblinlere ve gûllere vesaireye kadar.

 Yeni Ahit’te Şeytan’la etkileşim kuran İsa’yla karşılaşıyoruz ama aynı zamanda İsa’nın havarilerinden biriyle konuşurken birden “Arkama geç Şeytan.”

 dediğine şahit oluyoruz.

 Yani görünüşe göre İsa’nın, cisimleşmiş kötülük olduğunu söyleyebileceğimiz gerçek bir varlıkla cebelleştiğini ve aynı zamanda biz insanların da Tanrı’nın istediğinden sapma arzularımız dolayısıyla şeytani olabileceğimizi anlıyoruz.

 İçimizde kötülük kapasitesiyle doğduk.

 Çoğumuz tüm hayatımızı kötülük yapma isteğine direnmeye çalışarak geçiriyoruz.

 Ama bizi bu dünyaya getiren insanlar da hayatımızdaki kötülüğün kaynağı olabilirler.

 Babam alkolikti.

 İster yaşıyor olsunlar, ister ölmüş.

 Dünyada kötülük neden var?

 Hepimizin içinde kötülük olduğu için mi?

 Yoksa başka bir yerden mi geliyor?

 Hinduların kötülüğün kaynağı olduğuna inandığı şeyi araştırmak için Hindistan’a geldim.

 Atalarının mutsuz ruhları.

 Pishach Mochan Tapınağı’nı ziyaret etmek için Varanasi’ye geldim.

 Burada her gün şeytan çıkarılıyor.

 Varanasi sakini ve eğitimci olan rehberim V.

A. Vidya beni başrahiple tanıştırıyor.

 Ve burada yaşadığına inanılan goblin Pischach’ı bana gösteriyor.

 Bir goblin varmış, 15 yıl boyunca acıyla derbeder dolaşmış, en sonunda Şiva’ya dua etmiş.

 Büyük Hindu Tanrısı Şiva goblini yakınlardaki bir havuza dalarak bitireceği bir arınma ritüeline sokmuş.

 Bu onu anında iyileştirmiş.

 Karşılığında, Şiva goblinden havuzun çevresindeki insanları diğer kötü ruhlardan korumasını istemiş.

 Şimdi Şiva diyor ki; “Tamam, artık iyileştin.

 Artık sen de içine şeytan giren insanlara yardım edeceksin.”

 Yani bu mülayim bir goblin.

 Evet, bu mülayim bir goblin.

 Şimdi bu havuz, bir şifa yeri hâlinde.

 Hayatlarına kötü bir varlığın musallat olduğunu düşünen insanlar için bir sığınak.

 Yani işte, suya bakın.

 Tatsız bir su ama yine de insanlar  Tatsız mı?

 Böyle mi tarif ediyorsunuz?

 Evet.

 Bilirsiniz, tipik zihniyet “Su her şeyi temizler.”

 şeklindedir.

 Tamam.

 Bunu yutacağım.

 Hindular birinin ölümünün travmatik veya mutsuz olduğunda ruhlarının kızdığına ve çocuklarının ya da akrabalarının hayatına musallat olduğuna inanıyor.

 Bu zihni ya da fiziki hastalığa neden olabilir.

 Hatta maddi sıkıntılar yaratabilir.

 Neyse ki doğru ritüeller mutsuz ruhu özgürleştirebilir ve yaşayanları serbest kılabilir.

 Şurada neler oluyor?

 O Şaman, hazırlanıyor.

 – Şeytan çıkarmaya mı?

 – Evet.

 Konuşmalarını kimse anlayamaz.

 Farklı konuşuyorlar.

 – Değişik dillerde mi konuşuyor?

 – Evet, farklı dillerde konuşuyor.

 Sonra hasta tepki veriyor.

 Bağırıyor veya farklı dillerde cevap veriyor.

 Ya da spazm geçiriyor.

 Sonra nihayet şeytanın gittiğine inanıyorlar.

 Buraya gelen insanların çoğu bu adam gibi tam şeytan çıkarmaya ihtiyaç duymuyor.

 Shukla ailesi tipik müşterilerden.

 Para problemi yaşıyorlar ve atalarının ruhlarının buna sebep olabileceğinden endişeleniyorlar.

 Bu ayrılma ritüeli.

 Etrafta dolaşıp duran ruh gidecek.

 Birinin anne babasının ruhunun huzursuz olduğu izlenimini veren, bunu hissettiren nedir?

 Galiba kişisel sıkıntılar.

 Eğer bir şey onlara sıkıntı veriyorsa, ailede finansal kayıplar yaşanıyorsa, sık hastalıklar ve kabuslar söz konusuysa  Yani her şey bu şeytan çıkarma eviyle ilgili olabilir.

 Atalarının ruhlarını mutlu etmek için Shukla’lar onlara güzel bir yemek hazırlamalı.

 Rahip tarafından kutsanmış bir yemek.

 Bal, tereyağı, muz, meyve vesaire her şeyden sunuyorlar.

 Ve bu ölünün ruhuna sunuluyor.

 Yemeği yiyecek olan o, o yüzden çok özel bir yemek olmalı.

 Tüm yemeği aldıktan sonra bir lamba, şemsiye ve bir çift ayakkabı sunuyorlar.

 Yani burada her ruh, canlı bir insan gibi uyum sağlıyor.

 – Onunla konuşuluyor.

 – Ruhla mı?

 Evet.

 Ruha gerçek bir insan muamelesi yapılıyor.

 Atalar, ahiretteki yolculuklarında kendilerine gerekeni alıyorlar.

 Shukla’lar yemeği kutsal havuza takdim ettikten sonra bu kutsal ağaca bir demir para çiviliyorlar.

 Sonra atalarının mutsuz ruhları serbest kalıyor ve kötülüğün gölgesi ortadan kalkıyor.

 Hristiyanlıkta İblis var, Tanrı var.

 İyilik var, kötülük var.

 Hinduizm’de öyle bir şey varmış gibi görünmüyor.

 Hinduizm’de iyiyle kötü arasında bir ayrım yok.

 Aynı insan hem iyi hem kötü olabilir.

 Böyle bir tapınakta kötüler bile saygıyla ve özenle muamele görür.

 Bu çok ilginç.

 Çok ilginç bir kavram.

 Çünkü bence bu bizi daha iyi olma konusunda özgürleştiriyor.

 Evet, evet.

 İşin sonunda hep umut var.

 Kötülerin bile özgürleşebileceği umudu var.

 Kötüler bile havuza dalmışçasına arınabilirler.

 Böyle tapınaklarda insanları izliyorum.

 Yani insan kalabalıklarını, ayin yaparken izliyorum.

 Atalarına layık olmaya çalışıyorlar.

 Ama ilginç olan şu ki kötülük hor görülmüyor.

 Kötülük yardıma ihtiyacı olan bir ruh gibi algılanıyor.

 Huzur bulması gereken bir ruh gibi.

 Harika!

Hindular kötülüğü kamu yararına çevirmek istiyorlar.

 Bu fikir başka bir inancın da temeli.

 Dünyadaki en eski ve etkili dinlerden biri ama bu çoğumuzun duymadığı bir din.

 Adına Zerdüştlük deniyor.

 Buradaki tapınağın müdürü Arman Ariane ile görüşmek için Orange Bölgesi, Kaliforniya’ya geldim.

 Kaliforniya Zerdüştlük Merkezi’ne hoş geldiniz.

 Teşekkürler.

 Zerdüştlük 3.

500 yıl önce Antik İran’da başladı.

 Bu inancın merkez sembolü ateş.

 Bugün dünyada yalnızca küçük gruplar hâlinde Zerdüşt kalmış durumda, bunların çoğu Hindistan ve İran’da.

 Ama bir kısmı da burada, Kaliforniya’da.

 Burası ateşgede.

 Bu ateş hep yanıyor mu?

 Bu Zerdüştlüğün bir sembolü.

 Ateş hep yanıyor.

 Aydınlanmayı temsil ediyor.

 Bizim dünyamızı ne kadar iyi bilirseniz önünüze çıkacakları da o kadar iyi bilirsiniz.

 Daha iyi kararlar verirsiniz.

 Bu bir nevi elinizde fenerle yürümek gibi.

 Evet, hayatınızdaki ışık daha parlak oluyor.

 Bu iyi ile kötünün ayrılması konusunda Zerdüşt inancına nasıl bağlanıyor?

 Zerdüşt’ün düşünce okulunda iki zihniyetiniz vardır.

 Batılılar bu zihniyet kelimesini ruh olarak tercüme etmişlerdir.

 Bu zihniyetlerden biri iyidir, biri kötü.

 Bunlar prensiptir, davranış tarzıdır.

 Zerdüştlüğün mottosu şudur; İyi düşünce, iyi söz, iyi amel.

 Zerdüştlük kötülüğü yenmeye odaklı bir dindir.

 Zerdüşt rahipler beyaz, temiz cüppeler giyer.

 Bu da tıpkı kutsal ateşleri gibi aydınlanmayı temsil eder.

 Kötülükten uzak yolu.

 Dualar eski İran dilinde okunur.

 Yani dinin kurucusu Zerdüşt’ün dili Avestaca.

 Din profesörü Gregory Riley Zerdüştlük inançlarının Hristiyanlık ve Yahudiliği nasıl şekillendirdiği ve Şeytan fikrinin doğurduğunu inceliyor.

 Zerdüştlük İbrahimi dinlerden önce çıkmış.

 Evet, bu doğru.

 Zerdüşt dünyada kötülüğü yenmek için dehşet verici bir savaştan geçmemizi şart koşmuştur.

 Tanrı ve Şeytan savaşacaktır.

 Ama bu Hristiyanlık’ta var, Zerdüştlük’te yok.

 Hayır, Zerdüştlük’te de var.

 Evet.

 Ve Zerdüştlüğün etrafındaki büyük dinler kümesine bakarsanız onlarda Şeytan yok.

 İsrailliler Babil’e sürülmelerine kadar şeytansız yaşadılar.

 Yahudiler Zerdüştlükle tanıştılar ve fikirlerinden etkilenmeye başladılar.

 Geri döndüklerinde Şeytan Yahudi literatüründe de gözükmeye başladı.

 Şeytan’ın kötülüğe sebep olması gibi.

 Bu şeyler insanlar üstünde işe yaramaya da başladı.

 İsa zamanına gelmeden Şeytan’a bir isim de bulmuşlardı; Beelzebub.

 – Duydunuz mu bilmem.

 – Duydum.

 – Şeytanın birkaç ismi var.

 – Evet.

 Yeni Ahit’e ve İncil’e göre İsa’nın en büyük düşmanı.

 – Şimdi bu yeni bir adım.

 – Doğru.

 Yahudiler şeytanı benimsiyor.

 Hristiyanlık benimsiyor.

 İslam benimsiyor.

 Ama tıpkı Hristiyanlık’taki Şeytan düşüncesinin antik inançlardan evrildiği gibi modern Zerdüştlük de evrim geçirdi.

 Pek çok Zerdüşt’e göre İblis artık gerçek, şeytani bir figür değil.

 İçsel bir savaşçı.

 Gönülde gerçekleşen iyilik ve kötülük savaşında yer alıyor.

 Zerdüştlüğün mottosu iyi düşünce, iyi söz, iyi amel ama sıralama da çok önemli.

 Çünkü işe düşünceyle başlarsınız.

 Harekete geçmeden önce bir akıl hocasıyla konuşursunuz.

 Böylece sıkıntıya girmekten kurtulursunuz.

 Ve Şeytan yok.

 İblis yok.

 – Bizi etkileyen harici bir şey yok.

 – Doğru.

 Yani dolayısıyla Tanrı hepimizin içinde.

 Hepimizin.

 Zerdüşt düşünce okulu geçmişle ya da gelecekle değil, tam şu an neler yapabileceklerimizle ilgileniyor.

 Dünyadaki tüm sorunlar kul yapısı.

 Dolayısıyla hepsi yine insan tarafından çözülmeli.

 Olabilir, olmalı.

 Bunun suçunu doğaüstü bir kuvvete atmak bir Zerdüştlük kavramı değil.

 Doğrudur.

 Zerdüştiler iyiliğin ve kötülüğün içimizde olduğuna inanıyor.

 İçlerinden birini seçmemiz gerekiyor.

 Hepimiz iyilik yaparak her gün içimizi kötülükten arındırabiliriz.

 İyi olanı, doğru şeyi yaparak.

 Dünyayı kötülükten arındırmak Mesihlerin, sultanların, peygamberlerin işi değil.

 Her birimizin işi.

 Terzi, kasap, satıcı, aktör, artık her kimsek.

 Bu hoşuma gitti.

 Ama gerçek bir şeytan tehdidi olmadan kötülüğü fethetmek mümkün mü?

 Ebedi ceza tehdidi olmadan?

 Yeni Zelanda’daki psikolog Jesse Bering’e göre doğru yoldan ayrılmamak için doğaüstü varlıklara ihtiyacımız var.

 Oyun oynamaya hazır mısınız?

 Evet! Jesse bu teoriyi test etmek için bir deney hazırladı.

 Peki, neden daire şeklinde etrafımda oturmuyorsunuz?

 Size kuralları anlatırım.

 Bu bandı görüyor musunuz?

 İlk kural şu; Bandın öbür tarafına geçemezsiniz.

 İkinci kural darta arkanız dönük halde atış yapmanız.

 Yani şu şekilde yapacaksınız.

 Elinizden geleni yapın.

 Gördünüz mü?

 O kadar kolay değil, değil mi?

 Sırayla atış yapacaksınız ve en çok puanı alan kişi gün sonunda çok özel bir ödül alacak.

 Pekâlâ, sizinle az sonra görüşeceğiz.

 Jesse gizli kameralardan çocukların hile yapıp yapmadığına bakıyor.

 Şimdi burada küçük bir çocuk var.

 Aklındaki entrikayı görür gibiyim.

 Bakalım hile yapacak mı?

 Altı yaşında bir çocuğu bunu yaptığı için suçlayamazsınız.

 Ödülü gerçekten istiyor ve hile de yanına kalacak sanıyor.

 Normal çocuk tepkisi budur.

 Şu kıza bakalım, çizgiyi geçiyor.

 Tahtaya birkaç topu yapıştırıyor.

 Sonra da onu izleyen var mı, yaptığını gören var mı diye kontrol etmeye gidiyor.

 Odada yalnız olduklarını düşünüyorlar.

 Niye hile yapmasınlar ki?

 Yanlarına kalacak, kimse görmüyor.

 Ama ya biri izlediyse?

 Jesse birebir aynı deneyi başka bir grup çocukla yapıyor ama bu sefer doğaüstü bir varlık da var.

 Başlamadan sizleri çok özel birisiyle tanıştırmak isterim.

 Kendisi şu an bizimle, bu odada.

 Onun adı Prenses Alice.

 – Prenses Alice’i duyanınız var mı?

 – Hayır.

 O çok dost canlısı, sihirli bir prensestir.

 Çok da özel bir yeteneği var.

 Görünmez olabiliyor.

 Prenses Alice şu an bu sandalyede oturuyor.

 Şimdi siz yukarı çıkın.

 Biz oyunu oynamanız için hepinizi teker teker getireceğiz.

 Görünmez prensesin kendilerini izlediğini düşünen çocuklarda Jesse kaydadeğer bir şey görüyor.

 Şu küçük kıza bakalım.

 Şimdiye kadar gayet iyiydi.

 Kuralları çiğnemekle ilgilenmediği ortada.

 Ama bu küçük kızsa sandalyeye dokunarak Prenses Alice’in gerçekten orada olup olmadığını anlamaya çalışıyor.

 Prenses Alice?

 Prenses Alice’e sesleniyor.

 Yani belli ki hile yapmayacak.

 İnancın gücü işte bu.

 Bu çocuklar prensesi daha önce görmedi ama bir anda prenses kafalarında gerçek oluyor.

 Jesse’nin sonuçları hep aynı.

 Bu çalışmada yüzlerce çocukla deney yaptıktan sonra gördüğümüz şu ki yalnızken Prenses Alice’in de odada olduğu söylenen çocuklar hile yapmaya çok daha az eğilim gösteriyor.

 Prenses onlara göre doğaüstü bir unsurun ya da bir tanrının toplumda yapacağı şeyi yapıyor.

 Onları izliyor.

 Sosyal davranışlarını önemsiyor ve nihayetinde çocuklar kuralları çiğnerlerse onun kendilerine bir şekilde yaptırım uygulayacağını varsayıyorlar.

 Jesse’nin araştırmasına göre bencilce davranışlardan uzak durup kötülüğü kontrol altına almamız için izlendiğimize inanmamız gerek.

 O yüzden o meşhur soruyu soralım.

 Kimsenin kesinlikle bilemeyeceğinden eminseniz banka soyar mıydınız?

 Bence kendimize karşı dürüst olursak çoğu kimse bankaya dalıp tüm parayı alacağından emindir.

 Her şeyi gören, her şeyi bilen, her şeye kadir, müdahil, ahlaki bir tanrı insanların iyiliğe yönelmesine yardımcı oluyor.

 Cennet ödülü ve ebedi cehennem azabı tehdidi bizi doğru yolda tutuyor.

 Ama ya kötülüğe yenik düşenler?

 İnanç bizi kefarete ulaştırabilir mi?

 Yoksa kötülük ömürlük bir leke midir?

 İnsanların kötülüğün neden var olduğuna inandığını anlamak için dünyayı dolaşıyorum.

 Hristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanlar kötülük yapma isteğinin insan doğasında olduğuna inanıyor.

 Pek çok inanç bizi ayartıya karşı koymaya teşvik ediyor.

 Kamu yararını kendi çıkarlarımızın üstünde tutmaya.

 Ama kendimizi kötülükten gerçekten kurtarabilir miyiz?

 Sarnath, Hindistan’da Tibet Budistlerinin kendilerini kötü düşüncelerden nasıl arındırdıklarını gördüm.

 Vajra Vidya Manastırı’ndaki keşişler günlük ilahilerini söylüyorlar.

 Müzik zihinlerini bir meditasyon hâline sokuyor.

 Budistler kötülük yapma isteğinin zihnimizin nasıl çalıştığını bilmememizden kaynaklandığını düşünüyorlar.

 Ritüel bu genç keşişlere kötü düşüncelerin yerini tespit ettiriyor.

 Böylece sebeplerini anlayıp üstelerinden gelebiliyorlar.

 Ama herkes cinleriyle mücadele etmek istemiyor.

 Kötü şeyler yapmaya hevesli pek çok insan olduğu görülüyor.

 Onları değiştirmenin bir yolu var mı?

 Psikopatları inceleyen nörobilimci Kent Kiehl’dan benimle tekrar buluşmasını rica ettim.

 Beyin taramaları bize bir kötülükle mücadele yolu verebilir mi merak ediyorum.

 Yani kötülüğü hep olduğu gibi kabul ettik.

 Kötülük var işte, yapacak bir şeyse yok.

 Ama bu beyin taramaları gençlerin kötülüğe bulaşmasına engel olmamıza yarayabilir mi?

 Bence olabilirler.

 Şiddet suçları işleyen insanlarda farklı çalışan beyin yapısını anlayabilirsek bu bize bir tedavi yöntemi bulmaya çalışma fırsatı verir.

 Şey gibi bilirsiniz, kolumu yaralıyorum ve buradaki kas hasar görüyor.

 Aynen öyle beyindeki bazı yerler de hasara uğruyor.

 Öyleyse o dumuru tedavi edip kişiyi iyileştirecek bir sağaltım programı bulabilirim.

 Peki bir uzman olarak hangi yaş aralığında dumur aramaya başlardınız?

 ABD’deki Sandy Hook İlkokulu silahlı saldırısını takip eden günlerde saldırıda çocuğunu kaybeden ebeveynler cinayet işlemiş çocukların üstünde çalıştığımız beyin taramalarıyla cinayet işlememiş, hapisteki çocukların beyinlerini karşılaştırmamızı istemişti.

 Bu karşılaştırmada farklı bir şey bulacağımızdan emin değilim ama gerçekten bulduk.

 Temporal lobların belli bölgeleri, yani beynin duygularla ilgili bölgeleri az gelişmişti.

 Normal gelişim göstermemişlerdi.

 Peki çocuk deyince kaç yaşından bahsediyorsunuz?

 Hangi yaştan?

 14, 15, 16.

 Evet.

 Üstünde çalıştığımız çocuklar bunlardı.

 Maalesef o çocuklar 16 kişiyi öldürmüştü.

 Düşüncemize göre bugünkü nörobilim sayesinde böyle problemli çocuklarla sadece sorun çıkaran ama büyüdükçe bundan kurtulacak çocukları ayırabileceğimize inanıyoruz.

 Siz bir hakimseniz ve falanca çocuğun yüksek riskli mi, düşük riskli mi olduğunu sorarsanız “Bu yüksek riskli bir çocuk.”

 diyebiliriz.

 Şimdi hepimizin engellemek istediği cinayet, ölüm gibi şeyleri anlamamıza ve tahmin etmemize yardım edebilecek bir aletimiz var.

 İstediğimiz şey öngörmede gittikçe daha iyi olmak.

 Böylece engellemede de gittikçe daha iyi olabiliriz.

 Bilim kötülüğe en yatkın insanları teşhis etmeye yarayabilir.

 Ama kötülük dolu bir yaşama nasıl sırt çevirirsiniz?

 Kötülüğü hayatından tamamen çıkarmış bir adamla görüşmeye geldim.

 Tamamdır dostum, işimiz bitti.

 Ben Brian’ı arıyorum, Brian Widner.

 Morgan Freeman.

 – Brian Widner.

 Nasılsınız?

 – Çok iyiyim.

 Çok iyi.

 – Sen nasılsın?

 – Gayet iyiyim efendim.

 Bana biraz kendini anlat.

 Korkunç şeyler duyuyorum.

 16 yıl boyunca Neo-Nazi bir dazlaktım.

 Neo-Nazi bir dazlak.

 Evet efendim.

 Çeşitli dazlak çetelerine katıldım.

 Bir tanesinde fedaiydim, haksız yere pek çok insana inanılmaz korkunç şeyler yaptım.

 Kötü bir insandım.

 Dünyaya zarar vermek istiyordum.

 Tüm istediğim buydu.

 Herkesi tamamen mahvetmek istiyordum.

 Beni harekete geçiren hedef buydu.

 Şunu sorayım, sokaklara neden çıktın?

 Niye sokaklardaydın?

 Bir çetenin cazibesine kapıldım.

 Aslında olan bu.

 Yanlış insanlar beni cezbetti.

 14 yaşındaydım, hep sokaklardaydım.

 Bu adamlar bana kalacak yer verdiler, bira verdiler.

 Kendimi kabul edilen, aranan biri olarak hissetmemi sağladılar.

 Onuncu yılımdan falan sonra o çetenin dejenere bir alt kültür olduğunu fark ettim.

 Fark ettim ki kimseden üstün değilim.

 Hatta insanlığın aşağılık bir üyesiydim.

 Anlarsınız ya.

 Tamam, şimdi.

 Bu insanların içine gireli on yıl oldu ve bir epifani yaşadın.

 Bana biraz bunu anlat.

 Hiç yoktan başıma gelen mucizevi şeyler oldu.

 Mesela?

 2005’te bir dazlak konserine gittim ve orada bir kadınla tanıştım.

 Ve Ocak 2006’da evlendik.

 Şubat’ta hamileydi.

 Yaptıklarımı ciddi ciddi düşünmeye başladım.

 Dünyaya bir çocuk getiriyorduk.

 Çetedekilere “Bunu artık yapamam. Benden bu kadar.”

 dedim.

 “Oğlumla ilgilenmeliyim.”

 O sıralarda içimde bir değişiklik olmuştu.

 Dışımda da fiziki bir değişiklik yapmam gerekiyordu.

 – Nasıl yani?

 – Göstereyim.

 Ben eskiden böyle görünüyordum.

 Boynum tamamen dövmeyle kapanmıştı.

 Yüzümde dövme doluydu.

 İçimi değiştirmiş olsam bile dış görünüşümü değiştiremiyordum.

 Bir Southern Poverty Law Center’la iletişime geçtim.

 Yüzümdeki dövmelerin sildirilmesini onlar ayarladılar.

 – Küçücük yara izleri görebiliyorum.

 – Evet.

 Daha ziyade kavgada yaralanmışsın da sonra o yaralar iyileşmiş gibi duruyor.

 Dövme sildirmişsin gibi durmuyor.

 O süreç ne kadar sürdü?

 İki buçuk yıl kadar aldı.

 25-26 seans falan oldu.

 İki haftada bir lazerle sildiriyordum.

 Aşırı acı vericiydi.

 Suratım sürekli kabarıktı, Fil Adam gibi olmuştum.

 Kötü bir zamandı.

 Burada süreç esnasında çekildiğim bir fotoğraf da var.

 Gözüne yumruk yemişsin gibi duruyor.

 Evet, kötü bir boksörmüşüm gibi görünüyor.

 Evet.

 Kefaret ödüyormuşsun gibi.

 Ben de onu günahlarımın cezası olarak görüyordum, evet.

 Çok acıya sebep olduğum için kendim de acı çekmeliyim, diyordum.

 Kötülük açısından o zamanlardaki benlik algını anlatabilir misin?

 Geçmişe baktığımda kesinlikle pişmanlık duymuyordum.

 Sınırda kişilikli bir sosyopattım.

 Duygularım yoktu.

 Dünyaya zarar vermek istiyordum.

 Dövme sildirme sürecinde Tanrı’yı buldum.

 Öncesinde pagandım ve hayatım hep kapkaranlıktı.

 Ruhumda bir delik vardı.

 Sanırım en iyi böyle ifade edebilirim.

 Tam olarak adı nedir bilmiyorum.

 Hatta Judeo Hristiyan mı onu bile bilmem ama evrende tanrısal bir varlık var ve o bana kendini bildirdi.

 Hepimizin içinde iyilik ve kötülük olduğunu fark etmemi sağladı.

 Şu anki hedefim temel olarak dünyayı bulduğumdan iyi hâlde bırakmak.

 İyi insan olmaya çalışıyorum.

 Elimden gelen bu, umarım bu yeterli olur.

 Bazen insan “Kötülük var işte.

 Hiç umut yok.”

 diye düşünüyor.

 Ama sen dünyanın umudunu temsil ediyorsun.

 O dönüşüm, o kendin yaptığın baştan aşağı dönüşüm  Kesinlikle.

 Ve kendini o şekilde tamamen iyiliğe çevirmen gerçekten çok, çok cesaretlendirici.

 – Teşekkürler.

 – Seninle konuşmaktan onur duydum.

 Teşekkürler.

 Sana fark ettiğim bir şeyi söylemem lazım.

 Yakışıklık adamsın.

 Teşekkürler! Siz de öyle, bu arada.

 Brian’ın geçmişindeki uygunsuz lekeler temizlendi.

 Ama iki hayatındaki, içindeki farklılık beni çarptı.

 Kalbinde kötülük vardı.

 Derinden benimsemişti.

 Pişmanlık duymuyordu.

 Ama diyor ki oğlunun doğumu ve içinde büyüyen Tanrı inancı onu kötülükten arındırmış.

 Brian’ın bunu yapabilmiş olması insanların değişebileceğine dair umut veriyor.

 Kötülük kontrol altına alınabilir.

 Bu umut, Hristiyan inancının çekirdeğini oluşturur.

 Bugün inancımızdaki en eski geleneklerden birini icra etmek için toplanmış bulunuyoruz.

 O da vaftiz.

 İnsanlar günah işler ama o günahlar yıkanıp giderilebilir.

 Bugün Austin, Katie, Abby, Norman ve Chris’i vaftiz ederken İsa’nın örneğini takip ediyoruz.

 Bu beş insan bunu tövbe ve günahın bağışlanmasını temsilen yapıyorlar.

 Vaftiz tuttuğumuz istikameti gösterir.

 Ayrıca hayatta yeni bir başlangıçtır.

 Kitab-ı Mukaddes Adem’le Havva’nın yasak meyveyi yiyinceye kadar kötülük nedir bilmediğini söyler.

 Hemen her inanç kötülüğün nasıl başladığını söyler.

 İster mutsuz ruhlardan geldiğine inanalım ister bizzat İblis’ten ya da içimizdeki şeytandan.

 Hepimiz er geç kötülükle yüz yüze geliyoruz.

 Ama bence kötülüğü tanımalıyız.

 Çünkü doğurduğu acılar bir yana bizi iyiliğe yönlendiriyor.

 Kötülük olmasa eşsiz insan karakteristiğimizi nasıl elde edebilirdik?

 Nezaketi ifade etme yeteneği, merhamet, bağışlama.

 Çeviri: Verda Duruk

6. Bölüm MUCİZELER GERÇEKTEN VAR MI?

 

16 yaşındayken çok hastalandım.

 Güçten düşmüştüm, okulda çok çalışıyor ve düzgün beslenmiyordum.

 Zatürree oldum.

 Ciğerlerimde apse gelişti.

 Bir gün apse patladı ve iç kanama geçirdim.

 Kana ihtiyacım vardı.

 Eminim herkes öleceğimi düşündü ama ölmediğim ortada.

 Ama bazıları beni Tanrı’nın kurtardığını söylüyor.

 İnananlar, Tanrı’nın bizimle mucizeler aracılığıyla iletişim kurduğuna inanıyor.

 Ve mucizelerin Tanrı’nın kanıtı olduğuna.

 Şimdi mucizelerin gücünü keşfetmek için bir yolculuğa çıkıyorum.

 Yukarıdan buraya mı düştün?

 Doktorlar ne söyledi?

 “Sen bir mucizesin.”

 Şansın ve kaderin ne olduğunu keşfetmek için.

 Çin düşüncesinde her şeyin bir oluş sebebi vardır.

 Mucizelere inancın tarihi nasıl değiştireceğini görmek için.

 Yahudilerin başlangıcını mucizeler sembolize eder.

 Ve inancın hayatları nasıl değiştirebileceğini görmek için.

 Tanrı’nın gerçek bir mucizesine bakıyorsunuz.

 İmkansız görünene ulaşmak için.

 Gerçek mucize insan zihnini dönüştürmektir.

 Bize gereken mucize budur.

 Tanrı’ya inananların çoğu Tanrı’nın bizi gözettiğine inanıyor.

 Her günün her anı bize yol gösteriyor, bizi kurtarıyor.

 Bana göre bu, yedi milyarımıza birden bahşedeceği bir mucize olmalı.

 O yüzden Alcides Marino‘yu duyduğum zaman New York’a gelip hikayesini dinleme mecburiyeti hissettim.

 İşte geldik.

 Sekiz yıl önce Alcides, cam silici olarak Manhattan’a bu 47 katlı gökdelende çalışmaya geldi.

 Anlat bana, neler oldu?

 Sabah uyandım, arabama binip New Jersey’den bu binaya geldim.

 – Asansöre mi bindin?

 – En üste kadar.

 – En üst kat 47.

 kat.

 -47.

 kat, evet.

 Sonra platforma tırmandım.

 Platformu tutan kablolardan biri koptuğunda Alcides platformu henüz alçaltmaya başlamıştı.

 Diğer kablo da kopuncaya kadar iskeleye tutundum.

 911, acil durum nedir?

 9-15 cevap veriyor.

 Araç yolda.

 Sıhhiyeciler beni tam ortada buldu.

 İskele şu şekildeydi.

 – İki binanın arasındaydın.

 – Evet, ikisinin arasındaydım.

 Tam ortadaydım, beni oradan çıkarttılar.

 Alcides 47. kattan, 150 metreden düştü.

 On kemiğini kırdı, ciğerleri çöktü.

 20 litre kan ve plazmaya ihtiyacı oldu.

 Üç hafta komada kaldı.

 Komadan uyandığın günü hatırlıyor musun?

 24 Aralık’ta uyandım.

 Yataktaydım, karım yanımdaydı.

 Onuncu kattan düşmek bile çoğu kişiyi öldürüyor.

 Doktorlar Alcides’in 47. kattan düşüp sağ kalmasının inanılmaz olduğunu söylüyor.

 Ben her vakayı gördüm, en azından öyle düşünüyordum.

 Ta ki böyle bir şey oluncaya kadar.

 Yukarıdan buraya mı düştün?

 Evet.

 Ama işte buradasın.

 Evet efendim, hem bakın yürüyorum falan, her şeyi yapıyorum.

 – Bana bunu açıkla.

 – Yani doktor bana şöyle söyledi; “Sen bir mucizesin.”

 “Sen bir mucizesin.”

 dedi.

 Sen ne düşünüyorsun?

 Bilmiyorum, hâlâ bilemiyorum.

 Alcides bunu mucize olarak kabul etmekte çok zorlandı çünkü düştüğünde yalnız değildi.

 Erkek kardeşi de onunla beraber platformdaydı.

 Yere çarptığı an öldü.

 Kardeşinin adı neydi?

 – Edgar.

 – Edgar.

 İşte biz.

 – İşte bu o.

 – Evet.

 – Hâlâ hislerim aynı.

 – Çok hoş.

 Kardeşimin ölümü büyük kayıp.

 – Yakın mıydınız?

 – Çok, çok yakındık.

 Büyük adamdı.

 Çok üzüldüm Alcides.

 Çok acı verici olmalı.

 Evet, bana yardım etmesi için onu da işe getirmiştim çünkü  – Daha gençti?

 – Evet, o benden gençti ve iyi bir adamdı.

 Sence seni Tanrı mı kurtardı?

 Öyle sanıyorum, buna inanıyorum, evet.

 Öyleyse bu seni mucize yapıyor.

 Ama aynı zamanda kardeşin öldü.

 Bunu düşünüyor musun?

 Buna bir sebep bulmaya çalışıyor musun?

 Neden o?

 Anlamaya uğraşıyor musun?

 – Ben değil de o.

 – Sen değil.

 Evet, sorup durdum.

 Neden, niye?

 Ne oldu?

 Niçin?

 Ben olsaydım, her gün merak ederdim.

 Tanrı bana ikinci bir şans verdi.

 Yani hayatıma devam etmem için.

 Hâlâ tam olarak ne yapmam gerektiğini bulmak için çok istekliyim.

 Alcides artık cam silici değil.

 Karısıyla Arizona’da yeni bir hayat kurmuşlar.

 Çoluk çocuğa karışmışlar.

 Ama o hâlâ Tanrı’nın kendisi için bir planı olup olmadığını anlamaya çalışıyor.

 Neden ben?

 Tanrı’nın benim için bir amacı mı var?

 Alcides merak ediyor.

 “Sevgili kardeşim ölmesine rağmen ben neden sağ kaldım?”

 Yani bu seçimi yapan bir varlık mı mevcut?

 Yoksa rastgelelikle mi yaşıyoruz?

 Saf, akılsız rastgelelikle?

 Hristiyanlar için mucizeler hayatın rastgele olmadığının delili.

 Tanrı’nın bir sebepten dünyaya müdahale ettiğine inanıyorlar.

 Yahudiler de mucizelerin gücüne inanıyorlar.

 Hatta inançları ilahi müdahale temeli üstüne kurulu.

 Yahudilerin Mısır’dan çıkışları mucizesini nasıl kutladıklarını görmek için Kudüs’e geldim.

 Diğer tüm gecelerden farklı bir gecede.

 Hamursuz Bayramı.

 – Selam.

 – Merhabalar.

 – Nasılsınız?

 – Çok iyiyim, sağ olun.

 Bu sizin için.

 – Çok teşekkürler, ben Aviva.

 – Merhaba Aviva.

 – Evime hoş geldin.

 – Tanrım.

 Haham Maya.

 – Tanıştığıma memnun oldum, – Teşekkürler, ne harikasınız.

 Maya Leibovich, haham olan İsrail doğumlu ilk kadın.

 Ben birkaç haham tanıyorum, hiçbiri bayan değil.

 Umarım bayram yemeği hoşunuza gider, öyle olması için elimizden geleni yapacağız.

 – Yemek varsa idare ederim.

 – Yemek tabii ki var.

 Bu Haroset yemeği.

 Tadına bakabilirsiniz.

 İçki içiyormuşsunuz gibi bir his uyandırmalı.

 Yeterince şarap tadı veriyor mu?

 Size gerçeği söyleyeyim, bence yeterli.

 Bence de yeterli.

 Peki arkadaşlar, hadi başlayalım.

 Fısıh yemeği başlıyor.

 Hadi herkes otursun.

 Yahudilikteki en önemli geleneklerden biri bu, ki bu bize atalarımız tarafından emredildi.

 Hiç şüphesiz fısıh yemeği esnasında cep telefonuyla konuşmayacaksın.

 O yüzden burada bir telefon sepetimiz var.

 Mısır’dan çıktığımız ayın adı İbranicede Nissan şeklinde.

 Nissan da Nissim kelimesinden türemiş.

 Yani mucizeler.

 Bu mucizeler ayıdır.

 Yahudilerin başlangıcını temsil eder.

 Bir varlık olarak Yahudi milletini.

 Bayram yemeğinde Haggadah okuruz.

 Morgan, misafirimiz olarak Izdırap Ekmeği’ni okumandan onur duyarız.

 Bu, atalarımızın Mısır diyarında yediği ızdırap ekmeğidir.

 Bütün açlar gelip yesin.

 Gelip Hamursuz’u kutlamak isteyen herkes gelip yesin.

 Bu sene köleyiz, gelecek sene hür insanlar olacağız.

 Hamursuz yemeği, Yahudilerin Tanrı’yla hissettikleri bağın kutlaması ve çocukların inançlarının temelini anlamaları için bir fırsattır.

 Fısıh yemeği Yahudilerin kölelikten kaçışını anlatır.

 Mısırlıları on belayla çarpan Tanrı sayesinde kurtulmuşlardı.

 – Haham hanım.

 – Evet.

 Neden Hamursuz deniyor?

 Kelime neye işaret ediyor?

 Tanrı Mısırlılara onuncu belayı verip ilk doğan çocuklarını öldüreceği zaman İsrailoğulları’na kapılarının kirişlerine kan sürmelerini söylüyor.

 Böylece ölüm meleği İbranilerin evlerini es geçiyor.

 Sadece Mısırlıların ilk doğan çocuklarını öldürüyor.

 Pek çok Yahudi çocuklarının bağışlanmasının Tanrı’nın seçilmiş halkı olduğunun delili olduğuna inanıyor.

 Ama tek ilahi işaret bu değildi.

 Mısır’dan çıkışın mucizesini denizin ikiye ayrılması mucizesi takip ediyor.

 Tanrı’nın orada iki mucizesi var, ilki İbraniler geçeceği zaman denizin ikiye ayrılması.

 İkincisiyse Mısırlılar geçerken kapanması.

 Tanrı bize Mısırlıların da bizim gibi onun evlatları olduğunu hatırlatmak istiyor, o yüzden tabağımıza şarap damlatarak aslında Tanrı bazı çocuklarını kurtarırken pek çok çocuğunu kaybettiği için keder gözyaşı döküyoruz.

 Çıkış mucizesinin herkese yaramadığı gerçeğinin bu kabulü bana Alcides Moreno’yu hatırlatıyor.

 Takdir-i ilahiyi anlamak kolay değil.

 Peki sizin bu mucizeler serisi hakkındaki düşünceniz nedir?

 Kimsenin bugün bizim için denizi böleceğini düşünmüyorum.

 Bugün birinin bize barış getirmesini dilerim ama Kitab-ı Mukaddes bir tarih kitabı değil.

 Kitab-ı Mukaddes bir fikir kitabı.

 Soru şu; Biz ondan ne öğrenebiliriz?

 Ondan kendi hayatımıza ne katabiliriz?

 Şükretmenin bir yolu bu.

 Çocuklara en ufak bir şeyin bile boşa verilmediğini, şükretmek gerektiğini öğretmenin bir yolu.

 Ebeveyn sahibi olmak güzel.

 Başını sokacak bir çatının olması güzel.

 Muhtemelen en büyük mucize Yahudilerin hâlâ burada olmasıdır.

 Onların mucizelerin olabileceği düşüncesiyle yetişmesini isterim.

 Hikaye bu.

 İsrailliler bu mucizeleri Tanrı’nın onları önemsediğinin delili olarak gördüler.

 Modern Yahudilerin tamamı Hamursuz’un mucizesine inanmıyor.

 Ama bu hikayeler hâlâ onları bir halk olarak tanımlıyor.

 Ve bu ahlaki güç ve gelenek kuyusu binlerce yıldır onları zor zamanlardan geçerken susuz bırakmıyor, besliyor.

 Tüm dünyada, mucize inancı insanlara güç veriyor.

 Meksiko’daki Hanımımız Guadalupe Bazilikası Bakire Meryem’in 500 yıl önce bir köylüye göründüğü söylenen yeri belli ediyor.

 Hong Kong’ta Budist hacılar Guan Yin heykeline akın ediyor.

 Onun kendilerine şifa, kısmet, iyi notlar lütfedeceğine inanıyorlar.

 Ve Roma’da mucizeler sıradan insanları azize çevirebilir.

 Katolik Kilisesi’nin mucizeleri nasıl gördüğünü anlamak için Vatikan’a geldim.

 Sanırım Vatikan’a ilk kez 1983 civarında gelmiştim.

 Monsinyor Marcelo Sanchez Sorondo’yla görüşüyorum.

 Papalık Bilimler Akademisi’nin başı.

 Biraz mucizelerden konuşalım.

 Gerçekten mucize diye bir şey var mı?

 Mesela İsa’nın suda yürümesi.

 İsa’nın hayatını mucizeleri kabul etmeden anlamak imkansızdır.

 İncil’in her sayfası İsa’nın bir mucizesidir.

 Bir insanı aziz saymak için kiliseye mucize gerekir.

 – Aziz olmak için mucizeye ihtiyaç var.

 – Evet.

 Şehit değilseniz azizliğe giden yol öldükten sonra iki mucize göstermekten geçiyor.

 Papa II.

 John Paul 2014’te aziz ilan edildi.

 Ölümünden sonra ona dua eden iki kadın mucizevi şekilde iyileştiklerini iddia etti.

 Biri Parkinson’dan, diğeri beyin anevrizmasından.

 Vatikan bu iddiaları araştırmak için yıllar bazen on yıllar harcıyor.

 Kilisede bir şeytanın avukatı var.

 Ne zaman biri bir mucize gördüğünü ya da tecrübe ettiğini iddia etse kilise bu görevliyi araştırmaya gönderiyor.

 Evet, görevliler incelemeli.

 Yanlarında bilim adamları, özel doktorlar da bulunmalı.

 Tanrı müdahalesi olduğuna dair kanıt bulmalılar.

 Yani ben gelip bir mucize tecrübe ettiğimi söylersem o zaman kilise “Tamam, incelememiz gerek.”

 mi diyecek?

 Kesinlikle, incelememiz gerek.

 Tanrı’nın eli olaylara gerçekten karışıyor mu?

 Sadece ölüm kalım meselelerinde değil ama günlük hayatın iniş çıkışlarında da.

 Yoksa olan her şey, tesadüfen mi oluyor?

 Hayatımızı değiştiren ve bizleri başka yönlere sevk eden görünüşte tesadüfi anları yöneten bir şey varsa, o nedir?

 Mesela Mississippi’li fakir bir çocuğun Hollywood’a gitmesi gibi.

 Filmleri hep sevmişimdir.

 Her zaman aktör olma hayali kurmuşumdur.

 İnançlıydım ve başardım da.

 Şimdi bu bir mucize mi?

 Çoğumuzun hayatında bir dönüm noktası vardır.

 Hep merak ettiğimiz bir mihver anı.

 “Bu nasıl oldu?”

 dediğimiz.

 Benimki 1989’da oldu.

 Üç film çevirmiştim.

 Hep Yanınızdayım, Bayan Daisy’nin Şoförü veZafer.

 Olmasını ben mi sağladım?

 Yukarıdaki birisi mi kararları verdi?

 Yoksa şanslı mıydım?

 Bunu anlamak için tesadüfi şansla mucizeyi karıştırdığımızı düşünen bir psikoloji profesörüyle görüşme ayarladım.

 Danny Oppenheimer.

 – Seni görmek güzel.

 – Bugün nasılsın?

 – İyiyim, ya sen?

 – İyiyim.

 Güzel.

 Ne yapıyorsun?

 Yazı tura atıyorum.

 Niye?

 – Tekrarlı dizi arıyorum.

 – Tekrarlı dizi mi?

 Evet, yeterince yazı tura atarsanız tekrarlı bir dizi illa olacak.

 Gerçekten mi?

 Amma yazı geldi.

 Yani iki kez yazı tura atarsam ve ikisinde de tura gelirse mucize midir bu?

 Hayır, 50 kere atarsanız ve 60 kere tura gelirse mucize olur.

 Evet, attığınızdan çok gelirse kesinlikle mucize olur.

 Ama mucizevi dememiz için bir olayın ne kadar nadir olması gerek?

 Milyonda bir?

 Milyarda bir?

 – Ben milyarı seçeceğim.

 – Peki milyarda bir olsun.

 Hadi bir şey deneyelim.

 Tamam.

 Karo valesi, maça altılı, maça papazı, kupa ikilisi, Karo yedilisi ve maça ası.

 Bu sırada gelmesi mucizevi mi?

 Hayır, yani sadece desteden rastgele kart seçtin.

 Doğru ama tam bu sırada gelmesi, valeyle başlayıp sonra maça altılısı ve maça papazı gelmesi?

 Bu altı kart çektiğiniz 14 milyar defadan yalnızca bir defasında oluyor.

 Yani senin milyarda bir standardına göre gayet de mucizevi.

 Yani bana bunun mucizevi olduğunu mu söylüyorsun?

 Hayır, az önce sen de söyledin.

 Sadece rastgele kart çektik.

 Ya sosyal güvenlik numaranın ilk altı hanesi olsaydı?

 Ya sosyal güvenlik numaranın son altı hanesi olsaydı?

 Telefon numaranın ilk hanesi olsaydı?

 Bazen aslında ortada mucize yoktur.

 Sadece olasılıklar sana oyun oynuyordur.

 Peki bunu tanrısallığa nasıl bağlayacağız?

Çünkü bu tarz münasebetlerde ilahi müdahale bulunduğuna inanan pek çok insan var.

 Kesinlikle, zaten benim söylediğim hiçbir şey tanrısallık olasılığını elemez.

 Olasılığın bazı şeyleri öngörebiliyor olması ilahi müdahale bulunmadığı anlamına gelmez.

 Ama sadece şansa olabileceklerini düşünmediğiniz çok nadir mucizevi şeyler oluyor ve olmak da zorunda.

 Olmamaları garip kaçardı zaten.

 Çünkü dünyada altı milyar insan yaşıyor ve gerçekten sıra dışı bir şeyin olması için o kadar çok fırsat var ki bazı insanlara böyle bir şeyin olmasını bekliyoruz.

 Etrafımızdaki olayların kakofonisinden senfoni yaratmak insan doğası.

 Ama bu Tanrı’nın olmadığı anlamına gelmiyor.

 Aslına bakarsanız Roma’da öğrendiğime göre geçmişte şans ve Tanrı beraber mevcutmuş.

 Antik Romalıların mucizelere bakışı farklıymış.

 Hristiyan olmadan önce Romalıların çok tanrısı vardı.

 Kaderlerini Tanrıların kontrol ettiğine ve olan her şeye onların karar verdiğine inanıyorlardı.

 Arkeolog Valerie Higgins bana Tanrıların spor müsabakalarının sonuçlarına bile karar verdiğini anlatıyor.

 Circus Maximus’tayız.

 Bu Roma’daki, hatta tüm Roma İmparatorluğu’ndaki en büyük sirkti.

 Savaş arabaları burada yarışıyordu.

 Tam yarış yolunda mı duruyoruz?

 Evet, başlangıç kapıları şu taraftaydı.

 Yarışarak gelip buradan geçerek öbür uca giderlerdi.

 Oradan dönüp tekrar öbür uca giderlerdi ve bunu yedi kez yaparlardı.

 Buraya en az çeyrek milyon insan sığabilirdi.

 – Ana baba günü.

 – Evet doğru, burası hayat ve aksiyon dolu bir yerdi.

 Günümüzdeki at yarışlarına benziyor olmalı.

 Bilirsin bahisler, – para yatırmalar falan.

 – Kesinlikle evet, bahsin ve kumarın çok yaygın olduğunu biliyoruz.

 Özellikle zarlı oyunlardaki kumar hoş karşılanmıyordu çünkü tanrıların takdiri üzerine bahis oynuyordunuz.

 Ama çok yayılan kumar Romalıların kadere bakışını değiştirdi ve mucizelere inancın kapısını açtı.

 Kumar kaderinizin çoktan belirlendiği ne yaparsanız boşuna olacağı fikriyle nasıl bağdaşır?

 Zaten ne olacaksa o olacak.

 Evet, kaderlerinin çizili olduğuna inanıyorlardı ama bilirsiniz, bu onları pasif hâle getirmedi.

 Tanrıları kendi sürücülerinin tarafına çekmek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar.

 Mesela şunu soracak olsam, büyük bir yarış günü ve Antik Romalılar her şeyin tanrılara bağlı olduğunu düşünüyorlar ama tanrıların ne istediğini bilmemiz gerek.

 Doğru.

 Bunu nasıl hallederdik?

 Tanrıların ne istediğini nasıl anlıyorlardı?

 Tanrılar ne istiyordu?

 Bu tarz şeylerde uzmanlaşmış bir rahibe gitmen gerekirdi.

 Yarış yolunun hemen yakınında bir çıkmazda gizli, bodrum katında Valerie beni üçüncü asırdan kalma bir tapınağın kalıntılarını görmeye götürüyor.

 Romalıların tanrıların takdirini bükmeyi denedikleri yer.

 – Bu olağanüstü.

 – Evet, öyle.

 Şimdi göreceğimiz şeyse bir Mitraum.

 – Mitraum.

 – Evet, bu doğru.

 Burası Mitra kültünün ritüelleri için kullanılan bir yer.

 O Tanrı, boğayı öldürüyor.

 Mitra erkeklerin tanrısıydı.

 Sert adamların tanrısı.

 Askerlerin, güçlü iş adamlarının.

 İçinde bulunduğumuz Mitraum erkeklere ayrılan ilk özel yer gibi.

 Çok şölen yaptıklarını biliyoruz.

 Burada rahipler de olur muydu?

 Evet, burada rahipler de olurdu.

 Kesinlikle.

 Şölene nezaret eden bir rahip.

 Çünkü takımınızın Circus Maximus’ta başarılı olacağını kesinleştirmek için ritüeli doğru yapmanız çok önemliydi.

 Yani aşağı inip buraya geldik.

 Tüm ritüelleri yapıyoruz.

 Kader gerçekten halledilmesini istediğimiz şeyi halledecek şekilde değişiyor mu?

 – Yoksa şey mi yapıyoruz  – Hayır, bu kaderin size yardım etmesine engel olmazdı.

 Circus Maximus’ta çok hile yapıldığını kesin olarak biliyoruz.

 – Olamaz.

 – Maalesef oluyordu.

 İşlerin yolunda gitmesi için, başarılı olmak için her şeyi yapıyorlardı ve buna kesinlikle hile de dahildi.

 Kaderinize karar vermeyi tanrılara havale etmeniz onlara yardım etmeyeceğiniz anlamına gelmezdi.

 – Edebilirseniz tabii.

 – Yardım edebilirseniz elbette.

 Çünkü onların düşüncesine göre tanrılar onlar için çalışıyordu.

 Bu hayatın her alanında geçerliydi.

 Buna tabii ki Circus Maximus’ta yarışan takımınız da dahil.

 Romalılar da iman yoktu, sadece ritüelleri takip ediyorlardı.

 İman yoktu, kader vardı.

 Kader vardı, gayet doğru.

 Kader vardı, iman yoktu.

 Arada büyük bir fark var.

 Antik Romalılar tanrılarla iyi geçinirseniz size karşı iyi olacaklarına inanıyorlardı.

 Savaş arabası yarışını kazanmaktan zar atmaya kadar her olay ilahi müdahalenin sonucu küçük bir mucize olabilirdi.

 Birkaç bin yıllık Katolikliğin Romalıların düşünce tarzını değiştirmiş olabileceğini anlamaya çalışıyorum.

 Hâlâ Tanrı’nın araya gireceğine inanıyorlar mı?

 Kaderlerini bir floş royalle ödüllendireceklerine?

 Hayatımızda hiçbir şeyin şansa olmadığı fikri Antik Roma kültürüyle birlikte ölmedi.

 Çin felsefesi ve dini Taoizm’de yaşayarak bugüne geldi.

 Taoizm neredeyse iki bin yıl önceye dayanıyor.

 Taoizmde odak tanrılar değil.

 Odak Tao.

 Evrenin, hepimizin bağlı olduğu mutlak yaratıcı enerjisi.

 Bu karşılıklı bağ kaderimizin doğumda yazıldığı anlamına geliyor.

 Taoistler mucizelerin mümkün olduğuna inanıyor mu?

 Bunu öğrenmek için Los Angeles’taki Çinliler topluluğunun kalbine gidiyorum.

 Jenny Liu isminde, dördüncü nesilden bir kader hesaplayıcısıyla buluşmaya.

 – Jenny Liu?

 – Morgan Freeman.

 – Evet efendim.

 – Seni görmek çok güzel.

 – İçeri gel lütfen.

 – Teşekkürler.

 Benim hayat tablomu yaptın mı?

 Yaptım.

 1 Haziran’da dünyaya geldin.

 Yani altı bir, 1937, saat gece iki.

 Doğru mudur?

 – Evet.

 – Hayat haritan doğduğun esnada 120 yıldızın yerini bildiriyor.

 Bu yıldızlar hayatındaki kalite ve başarıyı etkileyen belli bir enerji alanını oluşturuyor.

 Çin’de biz buna astroloji demeyiz aslında.

 Kader hesaplama deriz.

 – Kader hesaplama.

 – Kader hesaplama.

 Hayatını on yıllık periyotlar şeklinde kaplıyor.

 Şurada altı yaşından 15 yaşına kadar var.

 Şuradaysa 15’dan 25’e kadar.

 O şekilde devam ediyor.

 Peki 76 ile 85 arasında ne var?

 Şu an sen dostluk dilimindesin.

 Dostluk diliminde Wun-Zong denilen bir yıldız var.

 Bu yıldız âlimleri temsil eder, bilgili insanları.

 Bunlar etrafında isteyeceğin türden insanlardır.

 Şimdiye kadar çok iyi.

 Şimdiye kadar çok iyi.

 Belki de buraya bugüne kadar gelmemiş olmanın sebeplerinden biri de şu an kişisel gök diliminde Din-Sun yıldızının bulunmasıdır.

 Din-Sun maceracıdır.

 Başa geleni olduğu gibi kabul eden biridir.

 Peki kaderim zaten çizildiyse – mucizelere imkan kalıyor mu?

 – Kesinlikle.

 Biz astroloji tablosunu alın yazısı olarak düşünmeyiz.

 Taşa kazınmış tek bir kader yok.

 Bir yaşam haritası görürüz, tıpkı “yaşam bir yolculuktur” dediğimiz gibi.

 Bir yolculuğa çıkacaksan haritaya ihtiyacın olur.

 Yolda çıkmazlar olacak, pek çok çukur olacak.

 Yıldızların nerede olduğunu biliyorsan direksiyonda hâlâ siz varsın demektir, çünkü bu senin navigasyonun.

 Dönebilirsin.

 Etrafındaki her şeye nasıl bağlı olduğunu anlarsan işte bu olmayı bekleyen mucizedir.

 Bu Feng Shui’yle mi ilgili?

 Feng Shui, Daoist düşüncesine bağlıdır.

 Etrafımızdaki her şey bağlantılıdır.

 Her şey enerjiden yaratılmıştır.

 Hepimiz enerji aracılığıyla bağlantılıyız.

 Feng rüzgardır, Shui ise sudur.

 Bu yaratabileceğimiz ya da yok edebileceğimiz bir enerji değildir, o hep oradadır.

 Yönünü değiştirebiliriz, ondan faydalanabiliriz.

 – Çin’de şöyle deriz  – Onu sürebiliriz.

 Onu sürebiliriz, kesinlikle.

 Şey diyecektim, Çincedeki ifade tarzına göre Kuşlar uçmaz, uçurulur.

 Balıklar yüzmez  – Yüzdürülür.

 – Yüzdürülürler, su tarafından taşınırlar.

 Biz her zaman özellikle de Hristiyanlık’ta bir mucizenin ilahi müdahalenin sonucu olduğunu düşünürüz.

 Çin düşüncesinde her şey bağlantılıdır.

 Her şeyin bir olma sebebi vardır.

 – Teşekkürler.

 – Ben teşekkür ederim.

 Feng Shui.

 Rüzgar, su.

 Kuşlar uçmaz, rüzgarı sürer.

 Balıklar yüzmez, yüzdürülür.

 Başımıza gelen her şey bağlantılı olduğumuz şeylerin sonucudur.

 İlahi müdahale dediğimiz şey farkında olmadığımız bağlantılar.

 Beni meraka düşürdü, acaba hayatlarımızı kontrol etmek için bu kadar uğraşmaktan vazgeçip hayatın dalgasını sürmeyi mi öğrenmeliyiz?

 Hayatlarımız beklenmedik dönemeçlerle doludur.

 Kimisi rastgelelikten başka bir şey olduğuna inanmıyor.

 Bazıları bizi Tanrı’nın takdirinin ya da evrenin enerjisinin sevk ettiğini söylüyor.

 Bu iki inanç da hayatla ölüm arasındaki farkı yaratabilir.

 Çünkü insan zihninde mucize yaratacak bir güç olabilir.

 Mucizelerin gücünü anlamaya çalışarak dünyayı dolaşıyorum.

 O gücün kendi zihinlerimizden gelip gelmediğini öğrenmek için Kahire’ye geldim.

 Dünyanın en eski hastanelerinden birini ziyarete geldim.

 Tıbbi bilimlerle inancın iyileştirme gücünü birleştirmesiyle meşhur bir yer.

 Binanın etrafındaki yazılar bu hastanenin ve tüm külliyenin inşasını anlatıyor.

 Harvard İslam tarihçisi hekim Ahmed Ragab beni Kalavun Külliyesi’ne getirdi.

 Burası kapılarını milattan sonra 1285’te açmış.

 Hastaların normalde geçtiği giriş burası.

 İçeri girince bir anda büyük bir değişim oldu.

 Tasarımı dolayısıyla öyle.

 Dışarıdan, gürültülü, güneşli, pis sokaktan bu koridora giriyorsunuz.

 Burasıysa loş, gölgeli, sakin bir koridor.

 Hastalar buraya hem en çağdaş tıpla hem de Tanrı’nın mucizevi müdahalesiyle iyileşme umuduyla geliyordu.

 – Burada bir şey göstermek istiyorum.

 – Peki.

 Vay canına.

 Buradaki yapı sanırım herhangi bir yerde gördüğüm en etkileyici şey.

 Bu, Sultan Kalavun’un türbesi.

 Kendisi hastanenin kurucusu.

 Hastalar buraya gelip Sultan’ın ruhuna da teşekkür olarak dua okurlardı.

 Zamanla bizzat Kalavun iyileşme fikriyle bağlantılı hâle geldi.

 Tarihteki şifacı bir azizin yaratılışına bakıyormuşuz gibi.

 Bu inançla iyileşme arasında bir bağlantı oluştuğu anlamına mı geliyor?

 Tıp, takdir-i ilahinin aracısı olarak görülüyordu.

 Yani günün sonunda, hastaysak bu Tanrı’nın istediği bir şey.

 Ama yine ancak Tanrı isterse tıp aracılığıyla iyileşeceğiz.

 Yani aslında olan her şey takdir-i ilahi.

 Kesinlikle.

 Müslümanlar, asırlar önce inançla tıbbın beraber işlemesi gerektiğine inanıyordu.

 Ama ilahi müdahaleye inanç bugün de gerçekten tıbba şifa dağıtmakta yardımcı olabilir mi?

 Tom Renfro, modern tıp mucizesi klişesine aşina çünkü kendisi aynı zamanda hekim.

 Ama aynı zamanda tanrısal mucizelere de inanıyor.

 Bu mucizeyse onun başına gelmiş.

 18 yıl önce orada durup Tanrı’ya beni iyileştirdiği için şükrettim.

 O zaman söylediğim de şuydu; “Gerçek bir mucizeye bakıyorsunuz.

 Tanrı’nın bir mucizesine.”

 Mucize hikayeleri avı Indiana Üniversitesi akademisyeni Candy Gunther Brown’ı Tom’la buluşmaya Norton, Virginia’ya getirmiş.

 Kendisi inanç ve duanın gerçekten de tıbbi sonuçlara yarayabilme olasılığını araştırıyor.

 Beni gerçekten ilgilendiren soru şu; İnsanlar iyileşmek için dua ettiğinde ne oluyor?

 Candy, tarih 1996’nın sonbaharıydı.

 Ensemde bir nodül buldum.

 Daha sonraları koltuk altımda da pek çok nodül buldum.

 Tıbbi tedavi gördüm.

 Koltuk altımdan yapılan biyopsi bende manto hücreli lenfoma adlı sıra dışı bir tür lenfoma olduğunu gösterdi.

 Prognoz çok zayıftı, ölümüme aylar kaldığını söylediler.

 Lafı “Kalan zamanının tadını çıkar.”

 demeye getirdiler.

 Hedef beni Noel’e dek sağ tutmaktı.

 Ben de hekimdim.

 Objektif kanıtın varlığını biliyordum.

 Çoklu organ iflası içindeydim.

 Hiçbir tedavi ya da ilacın alt edemeyeceği bir hastalığım vardı.

 Ümitsizliğe düşmek yerine Tanrı hatırlamamızı istiyor.

 “Seni buraya kadar ben getirdim.

 Burada yalnız da bırakmam.”

 Tıbbi tedavi gördünüz mü?

 Hayır, o sıralarda tıbbi tedavi görmedim.

 Tümörler ilerlemeye devam etti.

 Onlar ilerlemeye devam ettikçe insanlar da gittikçe daha yoğun şekilde dua etmek için bir araya geldi.

 Vaizim bir hafta sonu duası organize etti.

 İnsanlar bir araya gelip belki de tüm gece dua edecekti.

 Çok kayda değer bir zamandı.

 O zamana kadar boynumdaki tümörler elma boyuna ulaşmıştı.

 Kollarım koltuk altlarımdaki devasa adenopati yüzünden kapanmıyordu.

 Karnım şişmişti, ölüyordum.

 Tanrı benimle konuştu ve dedi ki; “İşte şimdi hastaneye gitme zamanı.”

 Kemoterapi normalde manto hücreli lenfomanın ilerleyişini sadece erteler.

 Şifa değildir.

 Sonra enjeksiyona başladılar.

 Davut’un Golyat’a attığı taş gibiydi.

 Enjeksiyon daha tamamlanmadan içimde fiziken değişmiş bir şeyler vardı.

 Tümörler yumuşak top gibi, sünger gibi oldu.

 Çok yumuşadılar ve gözle görülür biçimde yok olmaya başladılar.

 Ve o devasa adenopatiler müteakip 24, 48 saat içinde yok oldu.

 Geçti.

 Hiç acaba kemoterapinin doktorların beklediğinden daha çok işe yaramış olabileceğini düşündünüz mü?

 Kemoterapinin amacı iyileştirmek değildi ki.

 Kimse tümörlerin tamamen yok olmaya, erimeye başlamasını beklemiyordu.

 Hastalık esnasında çoktan bir iki kez ölmüş olmalıydım.

 Akciğer ambolisinden, zatürreeden, böbrek yetmezliğinden.

 Ama imanım vardı.

 Beni cesaretlendirmek için sözlerini içime döken insanlar vardı.

 İnanıyorum ki bu vasıtayla Tanrı müdahale edip beni iyileştirdi.

 Ve işte 18 yıl sonra, buradayım.

 Sizinle konuşuyorum.

 Bana göre bu bir mucizedir.

 Benim burada olmam bir mucize.

 İyileşmek için dua eden pek çok insan ölürken Tom Renfro neden sağ kaldı?

 Tom kendisinin ve etrafındaki insanların iman gücünün kemoterapiye imkansızı başarma gücü verdiğine inanıyor.

 Mucizevi dediğimiz şeyin çoğunun tam burada, zihinde başlaması beni çarpıyor.

 Dua ederken gözlerimizi kapatıyoruz, öyle değil mi?

 Bence bu amaç zaten zihni odaklamak olduğu için böyle.

 Günlük hayatın dikkat dağıtıcılığını aşmak olduğu için.

 Zihni en başta imkansız olduğuna inandığımız bir şeyi başarmaya şartlamak için.

 Hepimizde mucize gösterecek zihinsel gücün olduğuna inanan bir dini keşfetmek için Hindistan’a geldim.

 Burası Bodh Gaya’daki Mahabodhi Tapınağı.

 Budist geleneğe göre 2.500 yıl önce Sidarta Gotama adında bir adam insan zihninde, kullanılmayan uçsuz bucaksız güçlerin olduğu kanaatine vardı.

 Böyle yaparak tamamen yeni bir din kurdu.

 Budizm.

 Gelenek bunu tam burada, bu ağacın altında yaptığını söylüyor.

 Budistlerin Sidarta’ya o ağacın altında otururken ne olduğuna inandıklarını anlamak istiyorum.

 Tibetli rahip Losang Tenpa anlamama yardım etmeye söz verdi.

 Pekâlâ.

 Gelebilmene sevindim.

 – Ben de öyle.

 – Burası kutsal mekanımız.

 Buda uyanışa burada vardı.

 Losang, Buda’nın aydınlanmasının mucizesini anlamamı sağlayacağını söylüyor.

 Bunu zihnimi zorlayarak yapacakmış ki ışığı kendim görebileyim.

 Peki onun hakkında ne biliyorsun?

 – Sidarta’nın mı?

 Yani  – Amerika’da size ne öğretiyorlar?

 Asilzade olduğunu öğrendim.

 El bebek gül bebek büyümüş.

 Ve bir gün dış dünyayı merak etmiş.

 Bu doğru.

 Ve hayatı asıl hâliyle görmeye başlamış.

 Bunu niye yapmış?

 Bu senin cevaplayacağın bir soru.

 Senin baban sen doğar doğmaz bu oğlum ileride kral olacak diye karar verse nasıl olurdu?

 Ben olsam oğlumu sarayda tutup çevresini duyularını okşayacak nesnelerle sarardım.

 Asla solmayacak çiçekler, – asla yaşlanmayacak güzel, genç kızlar.

 – Kulağa harika geliyor.

 Mükemmel değil mi?

 Ama bizim arkadaş bununla tatmin olmamış.

 – Buda saraydan ayrıldı, değil mi?

 – Evet.

 Peki saraydan çıkınca ne gördüğünü biliyor musun?

 Yani anladığım kadarıyla acıları gördü.

 Gerçek hayatı gördü.

 Nasıl yani?

 İhtiyarlar vardı, – kötürümler.

 – Evet.

 – Dilenciler.

 – Evet.

 Hiçbir şeyi olmayan insanlar, aç insanlar.

 Bir anda gözü açıldı sanki, “Vay canına!” falan oldu.

 – Ölümü gördü.

 – Evet.

 Babası ölümü görmesini istememişti.

 Babası yüzünden çok derin düşündü ve “Bu yerden çıkmam ve bunun sebebini öğrenmem gerek.”

 diye düşündü.

 İnsanlar neden acı çekiyor?

 Sidarta acıların kaynağını anlama amacıyla altı yıl avare gezdi.

 Nihayet bir hintinciri ağacının gölgesine geldi ve tam o noktada oturup zihnini insan ızdırabını nasıl dindireceğini buluncaya kadar odaklamaya karar verdi.

 Bütün bir gece hareketsiz oturduktan sonra Sidarta zihinsel bir dönüşüme ulaştı.

 Budistler Buda olduğunu söylüyorlar, yani Aydınlanmış Olan.

 Bize şunu öğretti  Bize iyi bir doktorun hastasına söyleyeceğini söyledi: “Dostum, sen hastasın.

 Hastasın.

 Acı içindesin.

 Bir sorunun var.

 Ama ben bunun sebebini biliyorum.

 İçindeki doyumsuz arzular.”

 Buda arzularından ve maddi dünyayla bağlarından vazgeçerse kendini acılardan kurtarabileceğini fark etti.

 Ama Buda ve arkasından gelen nesiller boyu Budistler bu dünya bağından özgürlüğün muhteşem, hatta mucizevi bir zihinsel ve fiziksel odaklanma sağladığına inanıyordu.

 Altında oturup aydınlanmaya ulaştığı bu ağaca o kadar minnettar kaldı ki yedi hafta daha boyunca bu ağacın altında oturdu.

 Hatta diyorlar ki bir hafta boyunca hiç gözünü bile kırpmamış.

 Bir hafta boyunca hareket etmeden ve gözünü bile kırpmadan.

 Mümkün ki bu, neden olmasın?

 Biz zihinlerimizi alıştırmadık.

 Dışsal şeylerle, alıp satmakla, bir şeyler yapmakla o kadar meşgulüz ki  – Bir yogacıyı hiç iş başında görmedik.

 – Evet.

 Yani bir bakıma olağanüstü bir şey ama sen ve ben de yapabiliriz.

 Budistlere göre yıllarca süren alıştırmalar ve başkalarına sevgi ve şefkat göstermek onları acıdan azat edebilir.

 Bu tapınağın etrafında yürürken insan mucizeler gerçekten olabilirmiş gibi hissediyor.

 İnsanların hayatlarından memnun olma mucizesi.

 Birlikte yaşama mucizesi.

 Gelip Tibetli bir lamanın Batılı öğrencilere nasıl ders verdiğini görmek ister misin?

 Elbette.

 – Nasılsınız?

 – İyiyim, siz nasılsınız efendim?

 İyiyim, bir filmini izledim.

 Öyle mi?

 Hangisini?

 Bilmem ki.

 Başka kim filmlerimi seviyor?

 Bravo.

 Kısaca, hepimiz birbirimizi sevmeli, önemsemeli ve birbirimize saygı duymalıyız.

 Mutluluğun kaynağı budur.

 Buna sahip olanın yolculuğu iyidir.

 Bunu gönlünde taşımayanın yolculuğu iyi değildir.

 Teşekkürler, bugünden itibaren benim dostumsun.

 Pekâlâ.

 Seni sevdim.

 Yani pek çok din çoğunlukla mucize temelli.

 Hristiyanlık, Yahudilik.

 – Doğru.

 – Evet.

 Doğru.

 – Siz mucize göstermez misiniz?

 – Mucize nedir?

 Yani gökte uçmak mucize midir?

 – Öyledir, mucizedir.

 – Kuşlar yapıyor onu.

 Ama normalde mucizeleri ilahi şeyler olarak düşünüyoruz.

 Bize Tanrı’nın kanıtını falan veren bir şey olarak görüyoruz.

 Tamam, yani “Tanrı nerede?” diye sorabiliriz.

 Mistiklere ve yogacılara “Tanrı nerede?” diye sorabiliriz.

 Burayı işaret edecekler, yukarıyı değil.

 Burada olduğunu söyleyecekler.

 Yani içindeki Tanrı sana ilham ediyorsa Buda, İsa, yani adına ne demek istiyorsan belki o zaman sen de mucize denen şeyi gösterebilirsin.

 Bu dünyanın en çok neye ihtiyacı var?

 Şifaya, değil mi, sevgiye, barışa.

 Bence mucize budur, ihtiyacımız olan mucize budur.

 İnsanların meditasyon yaparken kıçlarını yerden on santim kaldırmalarına ihtiyacımız yok.

 Bu aptalca.

 – Doğru.

 – O yüzden gerçek mucizeye odaklanalım.

 O da insan zihnini dönüştürmek.

 – Pekâlâ, ne yaptın biliyor musun?

 – Ne yaptım?

 Mucize problemini çözdün.

 Teşekkürler, gel yürüyelim.

 Bana göre harikasın.

 Hepimizin içindeki güce erişmemizi isteyen bir adamın tanrısal bir varlık olarak düşünülmesi ironiktir.

 Budizm’in amacı, anladığım kadarıyla, hepimizin zannettiğimizden çok daha fazlasına kadir olduğumuzu göstermek.

 Bir konsantre olsak, zihnimizi buna odaklasak yetecek.

 Eskiden ben de mucize hikayelerini anlamlandırmada zorluk yaşardım.

 Okyanusların ikiye ayrılmasını.

 Suda yürümenin mümkün olmasını.

 Ama sanırım esas noktayı kaçırıyordum.

 Mucizelere inanmak, hayatta zannettiğimizden fazlasının olduğuna inanmak demek.

 Bizi bağlayan, birleştiren bir şeylerin olabileceğine inanmak demek.

 Dünyadan çok ruh geçiyor ve yollarımız kesiştikçe mucizevi şeyler olabiliyor ve oluyor da.

 İnsanlar istedikleri fırsata ulaşıyorlar.

 Birbirlerine ilham veriyorlar, birbirlerine âşık oluyorlar.

 Bu olaylar ister Tanrı’nın eliyle gerçekleşmiş olsun ister zihin gücüyle isterse de milyonda bir şans sayesinde ben mucizelere inanmamız gerektiğine inanıyorum.

 Çünkü mucize, nasıl tanımlarsanız tanımlayın, bize yardım ediyor.

 Bize umut veriyor.

 Bizi olasılıktan gerçeklik yaratmaya sevk ediyorlar.

 Çeviri: Verda Duruk||

2. Sezon

1. Bölüm SEÇİLMİŞ KİŞİ

Benim için her şey burada başladı.

  Oyunculuk kariyerim.

  Annem, üçüncü sınıftayken okul piyesinde oynamama izin vermişti.

  “Little Boy Blue” [Küçük Mavi Çocuk] adında bir karakteri canlandıracaktım.

  Bu sahneye ilk çıkışım olacaktı.

  O an geldiğinde, sahneye adım attım, ışıkların altına.

  Kelimeler ve davranışlar sorunsuz akmıştı.

  Henüz sekiz yaşındaydım ama bunun benim çağrım, kaderim olduğunu biliyordum.

  İnsanlar, politikacılar ve sporcular için de aynı şeyleri söyler.

  Bu, dinde de olur.

  Hemen hemen her inancın, Tanrı tarafından seçildiğine inanılan bir figürü vardır.

  Müslümanlarda Hz. Muhammed [salla’llâhu aleyhi ve sellem] var.

  Hıristiyanlarda Hz. İsa var.

  Yahudilerde Hz. Musa ve Hz. İbrahim var.

  Neden bu seçilmişlerin etrafında toplanıyoruz?

  Ve inancımızı nasıl yönlendiriyorlar?

  Günümüzün seçilmiş insanlarıyla tanışmak için bir yolculuğa çıkıyorum.

  Budist bir Lama’nın reenkarnasyonu olan Amerikalı bir çocuk.

  Büyüdüğümde pek çok insana huzuru öğretebileceğim.

  En karanlık anında Tanrı’nın çağrısını duyan bir adam.

  İşte o an Tanrı’nın benimle konuştuğunu hissettim.

  Ve artık insan olmayan bir guru.

  Bu yozlaştırılamaz.

  Seçilmişlerin, bizleri nasıl değiştirdiğini anlamaya çalışacağım.

  İmam Hüseyin’in anısı, tüm insanlık için bir sorumluluktur! Bizi nasıl güçlendirdikleri  Tanrı, medyumu ele geçiriyor.

  -Kendinde değil.

  -Medyum, yarı tanrı oluyor.

  İmkansız gibi görünenleri başarmaları  Ne onlar geri adım atıyorlar ne de biz atacağız.

  Ve hatta, belki de tarihin akışını değiştirmeleri  Seçilmiş olanı nerede bulursunuz?

  Arabistan çöllerinde mi?

  Kutsal topraklarda mı?

  Hindistan’daki tapınakların arasında mı?

  Ben, Minnesota banliyölerinden birinde buldum.

  Amerika’ya 1999 yılında taşınmış Tibetli bir çiftin evine ziyarete geldim.

  -Nasılsınız?

  -Çok iyiyim, teşekkür ederim.

  Çok güzel.

  Dorje Tsegyal ve karısı Dechen Wangmo.

  -Merhaba, nasılsınız?

  -Çok iyiyim, teşekkür ederim.

  Tibetli Budistler, o nun ruhani bir Budist öğretici olan Lama’nın reenkarnasyonu olduğuna inanıyorlar.

  Onun adı Jalue.

  -Teşekkür ederim.

  -Tanıştığımıza memnun oldum.

  Çak bakalım.

  -Jalue.

  -Evet?

  -Kimsin sen?

  -Ben küçük bir çocuk ve keşişim.

  Dokuz yaşında nasıl oldu da keşiş oldun?

  İki yaşındayken, Dalai Lama’dan reenkarnasyona uğradığımı söyleyen bir mektup aldım.

  -İki yaşındayken?

  -Evet.

  -Buradaki sensin.

  -Evet.

  -Bu nerede çekildi?

  -Madison, Wisconsin’de.

  -Dalai Lama’yla tanışmaya mı gitmiştin?

  -Evet.

  İki yaşındayken, bu senin için bir şey ifade etmiyordu.

  Ama artık dokuz yaşındasın, bu ne anlama geliyor?

  Ben bir keşişim ve özelim.

  Özelsin.

  Peki bu konuda ne hissediyorsun?

  -Harika hissediyorum.

  -Sıradan bir günün nasıl geçiyor?

  Okul günlerinde 06.

 00’da uyanıyorum.

  Dişlerimi fırçalayıp sonra dua ediyorum.

  Ardından kahvaltı ediyorum.

  Sonra da okula gidiyorum.

  -Okuldan sonra eve mi geliyorsun?

  -Okuldan eve gelip oradan Çince dersine gidiyorum.

  Ve dua edip ödevlerimi yapıyorum.

  Bundan sonra biraz ara veriyorum.

  Son olarak akşam duamı ediyorum.

  21. 00’de yatıyorum, pazartesiden cumaya bu şekilde devam ediyor.

  Çok düzenli bir hayatın var! Dokuz yaşında hepsinin üstesinden nasıl geliyorsun, ben aklımı kaçırırdım.

  Dişlerine bakayım.

  Temiz ve güzel.

  Her gün bir kez mi fırçalıyorsun?

  İki kez.

  Jalue’nun annesi ona hamileyken, gelecekten haber veren bir rüya gördüğüne inanıyor.

  Bir filin ve yavrusunun, evlerindeki dua odasına girdiğini görüyor.

  Bir Lama’dan bu rüyasını tabir etmesini istiyor.

  Kendi rüyasıyla birleştirerek, Jalue’nun Tibetli Lama Taksham Neuden Dorjee’nin reenkarnasyonu olduğunu onaylıyor.

  Tibetli Budistler, bu gurunun ruhunun beş asırdır seçilmişler vasıtasıyla yeniden dünyaya geldiğine inanıyorlar.

  Gurunun ruhu, öğretilerine devam etmek için Jalue’nun bedeninde geri dönmüş.

  Bu da, dördüncü sınıf öğrencisi bu çocuğun matematik, İngilizce, Tibetçe ve Çince dersleriyle başa çıkması ayrıca ciltler dolusu Budist yazıtlarını ezberlemesi gerektiği anlamına geliyor.

  Pekala, ne okuyorsunuz?

  Buna Yudensu deniyor.

  Yaklaşık 400 sayfa.

  Bunu dinlerken aklıma birinci sınıf geldi.

  Bazı şeyleri melodili ezberlerdik.

  -Bu da onun gibi bir şey mi?

  -Evet.

  -Bir tür tekerleme gibi mi?

  -Sayılır.

  Evet  Sana bir şey soracağım, Jalue.

  “Bunu yapmak istemiyorum” dediğin zamanlar oluyor mu?

  Gerçekten mi?

  Çok şey öğrenmem gerekiyor, bu sayede pek çok insana nazik ve barışçı olmalarını öğretebilirim.

  Ancak kendisi için seçilmiş kaderini yaşaması için Jalue’nun yakında Amerikan hayat tarzına veda edip ergenliğini geçireceği Hindistan’daki bir manastıra kapanması gerekiyor.

  On yıl boyunca ailesinden uzak kalacak.

  Jalue’nun öğretmenlerinden biri olan Woser’dan, Jalue’nun ailesiyle yaklaşmakta olan ayrılık hakkında konuşmak için yardım istedim.

  Pekala, onu okula ne zaman göndermeyi planlıyorsunuz?

  Yani manastıra.

  Manastıra on yaşında girmeyi istediğini söylüyormuş.

  -Yani gelecek yıl?

  -Evet.

  İki, üç çocuğunuz yok ki.

  O tek çocuk.

  Sadece o var.

  Ve onun çok özel biri olduğu ortaya çıkıyor, o sadece oğlunuz değil görünüşe göre tüm dünyanın hizmetinde olan biri.

  Neler hissediyorsunuz?

  Onu manastıra göndermek çok zor.

  Ancak diğer yandan toplum için faydalı biri.

  Bu sayede sevgi ve ilgilerinden biraz fedakarlık yapabilecekler.

  Hindistan’a taşınma günü yaklaştıkça, Jalue’nun ruhani lider rolü için hazırlanması gerekiyor.

  Jalue bugün, dinleyici önündeki ilk konuşmalarından birini yerel Tibetli cemaate yapacak.

  Beni de dinlemem için davet etti.

  -Jalue Dorjee.

  -Evet.

  -Ne anlama geliyor?

  -Yok edilemez gökkuşağı beden.

  -Eğer tersten söylersen.

  -Tersten mi?

  Yok edilemez.

  Başın derde girsin istemem ama şu an baş başayız.

  Tamam mı?

  Başka neler yapmayı arzu ederdin?

  -Anlamadım?

  -Başka neler yapmayı arzu ederdin?

  -Bilmiyorum.

  -Bilmiyor musun?

  Şey, sıradan dokuz yaşında bir çocuğun aklında Youtube, Facebook gibi şeyler olur.

  -Bunlar senin aklında yok mu?

  -Bazen.

  Bazen  Geldiğiniz için çok teşekkür ederim.

  Bugün, saygıdeğer Abar Rinpoche ile birlikte olduğum için çok mutluyum.

  Ayrıca bu hayırlı toplantıyı mümkün kılan herkese teşekkür etmek istiyorum.

  -Sonra görüşürüz.

  -Tamam.

  -Dost muyuz?

  -Evet.

  Pekala  Görüşürüz.

  Jalue’ya baktığınız zaman sıradan bir Amerikan çocuğu görüyorsunuz.

  Futbol oynuyor, video oyunlarını seviyor.

  Ama ondan bir şey daha sezinliyorsunuz.

  Çok daha derin bir şey.

  O, kökeni asırlara dayanan bir Tibet Budist geleneğiyle kutsanmış bir güce, bir çeşit enerjiye sahip.

  Yaşına kıyasla ona müthiş bir olgunluk kazandırmış.

  Henüz dokuz yaşında.

  Bunu kendi istemedi.

  Ama enerjiyi gönüllü olarak geleceğine taşıyor.

  Jalue’nun yolu, daha konuşmaya bile başlamadan çizilmişti.

  Ancak diğer seçilmişler, çağrılarını daha ileri yaşlarda alıyorlar ve büyük tehlikeleri göze alarak bu çağrının peşinden gidiyorlar.

  Tıpkı, dünyanın en baskıcı rejimiyle yönetilen ülkelerinden birinde Tanrı’nın sözleri yayabilmek için özgürlüğünden vazgeçen bu adam gibi.

  Kuzey Kore’de, din işleri devlet tarafından kontrol edilir ve Hıristiyanlık yasa dışıdır.

  Buraya, misyoner Kenneth Bae ile tanışmaya geldim.

  İki yıl Kuzey Kore’de hapis yattı.

  Suçu, Hıristiyan dua gruplarına önderlik etmek.

  Hakkınızda çok şey duydum, dostum.

  -Teşekkür ederim.

  -Nerelisiniz?

  Güney Kore’de, Seul’de doğdum.

  Ailem, ben 16 yaşındayken Amerika Birleşik Devletleri, Kaliforniya’ya taşındı.

  Kuzey Kore’de tutuklanmışsınız.

  Neden?

  Beni, hükümeti devirmeye teşebbüs etmekle suçladılar.

  “Bunu nasıl yapmışım? ” diye sorduğumda dua ve tapınmayla olduğunu söylediler.

  Peki Kuzey Kore’de gerçekten dua edip tapınıyor muydunuz?

  Evet.

  Kuzey Kore’de turlar düzenlerdim.

  Bir yıllık süreç içinde dua edip tapınmaları için yaklaşık 300 kişi getirdim.

  O insanlara yardım etme çağrısı aldım.

  Tanrı; “Çoban olmalısın” dedi.

  Tanrı tarafından seçildiğinizden emin hissediyorsunuz.

  Onun sözlerini yaymak için zarar görmeyi göze alıyorsunuz.

  Riskleri, kendi dini sistemlerinin dışında her hangi bir şeye müsamaha göstermeyeceklerini biliyordum.

  Ama Tanrı tarafından seçildiğime emindim.

  Beni tutukladılar ve ıssız bir otele yerleştirdiler.

  Orada bir ay kadar tutulup, her sabah erken saatten gece yarısına kadar sorgulandım.

  -Bahsedebilir misin?

  -İnanılmaz zordu.

  Beni odanın ortasına dikip “Sabit dur” derlerdi.

  Beş, altı saat kadar hareket etmeden orada dikilmek zorunda kalırdım.

  Hareket edersem gelip “Kımıldama, sabit dur!” diye bağırırlardı.

  Ama izah edemeyeceğim bir şey oldu.

  Birden sol elim ısınmaya başladı.

  Yavaşça avucumu açtığımda altın tozuna benzer bir parlaklık gördüm.

  Tanrı’nın benimle konuştuğunu, “Kenneth, kutsal ruh elini tutuyor, O hep senin yanında.

 ” dediğini hissettiğim an buydu.

  “Sakın korkma çünkü eninle birlikteyim.

 ” Kendimi çok huzurlu hissettim.

  Gülümsüyordum sanırım çünkü yan odadan insanların “Dur biraz, gülümsüyor, bu işe yaramıyor” dediklerini duydum.

  Sonra nöbetçilerden biri gelip “Yatabilirsin, dikilmene gerek yok” dedi.

  Pekala  Tabiri caizse yakalandınız ve 15 yıl ağır işçilikle cezalandırıldınız.

  -Ne için dua ettiniz?

  -Yakında eve dönemeyeceğimi anladım.

  Ardından şu duayı ettim; “Tanrım, içimi biliyorsun.

  Eve gitmek istiyorum ama eve gitme hakkımdan feragat ediyorum.

  -Beni burada misyoner olarak kullan.

 ” -Ve kullandı?

  Evet, o andan sonra oldukça fazla şekilde kullandı.

  Gardiyanlarla daha fazla konuşmaya başladım.

  Onların arkadaşları, daha ziyade çobanları olmaya başladım.

  Gardiyanlardan biri bana şu soruyu sordu; “Tanrı’nın gerçek olduğunu söylüyorsun.

  Peki neden hâlâ buradasın?

 ” Tanrı’nın başka bir planı olabileceğini, onun da bu plana dahil edilmiş olduğunu, ben olmasam Tanrı’yı nasıl duyacağını anlattım.

  “Bu doğru, hayatımda ilk kez böyle bir şey duyuyorum” dedi.

  Zorlu geçen iki yılın ardından Amerikalı yetkililer nihayet Kenneth’in serbest bırakılmasını sağladılar.

  Annesi, ona “Amerika’ya hoş geldin” demek için havaalanındaydı.

  Tam anlamıyla tanrı adına, böylesi korkunç bir deneyim yaşadın.

  -Pek çok aziz, peygamber hatta İsa  -Evet.

   bu tür şartlara maruz kaldılar.

  Bunu hiç düşünüp geleceğinin nasıl olacağını merak ettin mi?

  Biri bana; “İsa, yaşamak için umudum oldu” demişti.

  Hayırduaların kanalı, ihtiyacı olanlar için bir köprü olmak istiyorum sadece.

  -Olağanüstü bir hikaye.

  -Teşekkür ederim.

  -Geri dönmene sevindim.

  -Tanrı seni kutsasın.

  Kenneth, misyonerlik çalışmaları için Kuzey Kore’ye giderken riskleri biliyordu.

  Ama tanrı tarafından seçildiğine inandığı için bu riskleri almaya gönüllüydü.

  Tanrı’yı duymuştu, Tanrı onunla konuşmuştu.

  Bu ona, inanılmaz bir fiziksel ve zihinsel ısdıraba katlanma gücü verdi.

  Onun bir peygamber falan olduğunu söylemiyorum.

  Ancak bu, asırlar boyunca inançları uğruna kendilerini feda etmeye gönüllü olan insanların hikayelerinin bir yansıması.

  Bunu yapma nedenleri, tanrının kendilerini seçtiğine inanmaları.

  O insanlardan biri de Hüseyin bin Ali.

  Dinini doğru yolda tutabilmek adına yapmış olduğu fedakarlık her yıl milyonlarca insan tarafından hatırlanıyor.

  Her zaman aynı disiplin ve yolda kalmaya çalıştım.

  Ama bildiğiniz gibi dünya dikkat dağıtan, yoldan çıkaran şeylerle doludur.

  Sonra günün birinde bir bakarsınız ki yolunuzdan çok sapmışsınız.

  Arada bir, ilerleyeceğiniz yolu bulabilmek için birine ihtiyaç duyarsınız.

  Seçilmiş olanların da yaptıkları bu.

  İnananların yola girmelerine yardım ediyorlar.

  Yollarına geri dönmelerine  Ya da, onlara yeni bir yol buluyorlar.

  Hıristiyanlar, Museviliğin Roma işgalinde acılar çektiği dönemde, İsa’nın ileri doğru yeni bir yol göstermesi için Tanrı tarafından seçildiğine inanıyor.

  İslam’daki Şii inanışının da benzer bir kökeni vardır.

  Hüseyin bin Ali adında birinin hayatı ve ölümünden can bulmaktadır.

  Dünyanın en büyük kültürel kesişme noktalarından biri olan Londra’dayım.

  Burada, onların seçilmişi hakkındaki hikayeyi öğrenmek için Şii cemiyetinden insanlarla görüşeceğim.

  Şii inancındaki en kutsal gece olan Aşure’ye tanıklık edeceğim.

  Hüseyin’in neredeyse 14 asır önceki ölümünün anıldığı gece.

  Şu an camideyiz.

  -Heyecan verici bir atmosfer var.

  -Bu pek çok yönden en yoğun gece.

  Yanımda, İslam tarihçisi Sajjad Rizvi var.

  Ne kadar dinsiz olsanız bile mutlaka aşure gecesine gelirsiniz.

  Öyle mi?

  Bu gece, Peygamber’in torunu Hüseyin’in Kerbala’da şehit edilişini anıyoruz.

  Andığımız şey, şehit olarak yapmış olduğu fedakarlık.

  -Pekala, şu an ne dinliyoruz?

  -Şu an, Hüseyin ve onunla birlikte şehit edilen yoldaşlarına gönderilen selamı dinliyoruz.

  “Hüseyin, eğer biz de seninle birlikte olabilseydik biz de kendimizi feda ederdik”

sıklıkla telaffuz edilen bir selamlamadır.

  Bundan 14 asır önce şehit edilen İmam Hüseyin’i anıyoruz.

  Bu, doğru ve yanlış arasındaki yüzleşmeydi.

  Adalet ve adaletsizlik arasındaki mücadeleydi.

  Aydınlık ve karanlık arasındaki bir savaştı.

  Saatler ilerledikçe, cami git gide kalabalıklaşmaya başladı.

  Binlerce insan akın etti.

  Sajjad’ı, Hüseyin’in neden seçilmişleri olduğunu, ölümünün neden büyük bir anlam ifade ettiğini anlatması için daha sessiz bir yere davet ediyorum.

  680 yılındaki o özel günde, Peygamber Hz. Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellemin torunu Hüseyin’le kendini halife ilan eden Yezid’in adamları arasında bir anlaşmazlık çıkıyor.

  Yezid, yönetimi ele aldığında, kendisini peygamber yolunda olan ahlaki bir değer olarak sergilemiyordu.

  Diğer yandan Hüseyin, büyükbabasının ve hiçbir ırk ya da kabilenin diğerinden üstün olmadığını savunan İslam’ın değerlerine sonuna kadar bağlıydı.

  Hüseyin’e ne oldu?

  Bu adil olmayan bir savaş mıydı?

  Karşı tarafın 5 binle 30 bin arası askerden oluşan büyük ordusuna karşı 72 kişilik bir grup.

  Bu adil bir savaş değil.

  Öldürüldükten sonra kafaları kesildi.

  Pek çoğunun cesedi parçalara ayrıldı.

  Hüseyin’in bedeni oklarla doluydu.

  Atından yere düşmesi bile zaman almış çünkü bedenine saplanmış oklar nedeniyle bedeni toprağa değememiş.

  Hüseyin’in kız kardeşlerinin ve eşlerinin çadırları yakıldıktan sonra Yezid’in Şam’daki sarayına kadar yürüyerek götürülmüşler.

  Bu trajik olay, İslam dünyasındaki bölünmenin nedenlerinden biridir.

  Yezid’in halifeliğini takip ettiren Sünniler, ve Hüseyin’e bağlılık yemini etmiş Şiiler.

  Aşure gecesinde, ölümünün yasını tutuyorlar.

  İnsanlar, ellerinde kılıçlar ve borularla ayağa kalkarlar.

  Buradaki amaç, zihinlerde savaş sahnesini canlandırmaktır.

  Göğüs dövülür, bu yolla Hüseyin’in neler hissettiği hakkında fikir sahibi olunur, onun tutkusu paylaşılır.

  Tıpkı Hıristiyanların İsa’nın ölümündeki hüzün ve acıları, topluluklarını bir araya getirmek için bir kutlamaya dönüştürmüş olmaları gibi Şii Müslümanlar da Aşure’de bir araya gelerek Hüseyin’in uğruna öldüğüne inandıkları adalet, gerçek ve barış değerlerini kutlarlar.

  Hatta, tüm dünyada yaşayan Şii’ler, Hüseyin’in mesajını kendi topluluklarından daha geniş kitlelere yaymaktadırlar.

  Barışçıl yürüyüşler düzenliyorlar.

  Hüseyin’in dönemindeki kadar hassas dengelerin olduğu günümüz dünyasını bir araya getirmeyi umut ediyorlar.

  Dünyanın her yanında savaş var.

  Eğer İmam Hüseyin, Hazreti İsa, Musa ve tarihteki diğer peygamberlerin söylediklerine bakacak olursak, HÜSEYİN, KENDİ DÖNEMİNİN TERÖRİZMİYLE SAVAŞMIŞTIR savaşların toplumları ve cemiyetleri bu kadar ayrıştırmasına izin verdiğimiz için insanlığımızdan utanmamız gerekir.

  Onlar, Tanrı’nın gördüklerini bize açıklaması için seçilmiş olarak adlandırdığımız kişiler, çünkü bir kısmına tanıklık etmişler.

  Arapçada Hüseyin gibileri tanımlamak için kullanılan bir söz vardır.

  “Wali.

 ” Arkadaş, can dost anlamına gelmektedir.

  Tanrı’nın arkadaşları.

  Hıristiyanlar, İsa’nın fedakarlıklarını haftada bir kez kutsal ayinde hatırlar.

  Şiiler içinse Hüseyin’in ölümünü anmalarının zirvesi yılın bir günü, Aşure’de gerçekleşir.

  Duygusal yasları ve fiziksel ıstırapları, 1500 yıl kadar önce onun yaşadıklarının bir yansımasıdır.

  O, bedeli ne olursa olsun inançlarını savunan seçilmişleridir.

  Hüseyin’i anmak ve ıstıraplarını paylaşmak, onun İslam anlayışına sadık kalmalarının yolu.

  Hüseyin ve İsa gibi seçilmişler, takipçilerini adalet yoluna yönlendirir.

  Ancak kimi zaman, seçilmişlerin misyonu yolundan sapar.

  Papa, Katolikler için Tanrı’nın dünya üzerindeki seçilmişidir.

  İkinci John Paul ve Francis gibi bazı modern Papalar, milyonlarca insana, inançlarına bağlı yaşamaları için ilham kaynağı olmuşlardır.

  Ancak Ortaçağ’da, bazı Papalar yollarından sapmışlardır.

  İnanmayanlara zulmettiler.

  Günahlardan affedilmeyi maddiyata dökmüşlerdir.

  Günümüzde de dolandırıcı rehberler ve para peşindeki rahipler dört bir yandadır.

  Bu sözde seçilmişlerin, inananları yoldan çıkarmalarını engellemenin bir yolu var mıdır?

  Amritsar, Hindistan’daki Sihizm inancı bu sorunun cevabını bulduğuna inanıyor.

  “Yozlaştırılamaz” olarak gördükleri Efendi Guru Granth adında bir rehberi seçilmişleri olarak takip ediyorlar.

  Kamya Arora, Birleşik Devletlerden buraya, Sihizm inancıyla yeniden bağlantı kurmaya ve inancının seçilmişiyle tanışmaya gelmiş.

  Mandeep Kaur Samra, Sihizm tarihçisi.

  -Merhaba, Mandeep.

  -Merhaba, Kamya.

  Altın Tapınak Harmandir’e hoş geldin.

  Burası, Sih’lerin en kutsal mabedidir.

  Her Sih hayatında en az bir kez buraya gelmelidir.

  Sihizm, 16.  yüzyılda ilk seçilmişi olan Guru Nanak tarafından temeli atılmış olan tektanrıcı bir dindir.

  Günümüzde 25 milyon inananı vardır ve dünyanın en büyük beşinci dindir.

  Guru Nanak’ın etnik, kast ya da cinsiyet ayrımı yapmayan tek ve birleştirici bir tanrı vizyonu vardı.

  Irkı ya da dini fark etmeksizin Altın Tapınağın kapıları herkese açık.

  İnsanların neden dönüp durduklarını ve nereye gittiklerini anlatır mısın?

  Ana tapınağın etrafında tur atıp oradan şu an Sihlerin 11.

  rehberi olan Efendi Guru Grant’ın olduğu tapınağa gidiyorlar.

  Herkes onu görmek için mi geliyor?

  Guru’nun huzuruna, söylediklerini dinlemek üzere izleyici olarak geliyorlar.

  Sanskritçede “Guru”, bireyi karanlıktan alıp bilgiye yönlendiren kişi anlamına gelmektedir.

  Yani o, sana yol gösteren kişi.

  Guru’yu dinlemek için en uygun zamanlardan biri sabahın erken saatleri.

  Kamya ve Mandeep, Sihlerin kutsal seçilmişini görebilmek için Altın Tapınağa geri dönüyorlar.

  Şu an sakin olduğunu görüyorum, çok erken olduğu için mi yoksa  Bunun nedeni Guru’nun şu anda uyuyor olması.

  Onun gelişine hazır etmek için Kutsal Oda’yı temizliyorlar.

  -Neden Guru için temizlik yapılıyor?

  -Guru, toplumdaki en üst düzey kişi.

  Bu nedenle mekan, varlığı için temiz olmak zorunda.

  Oda hazır olunca, Guru’nun yardımcıları onu uyandırıyor.

  Odada neler oluyor?

  Birinin bir şey tuttuğunu görüyorum.

  Şu an Guru’yu Altın Tapınağa getiriyorlar.

  Sihlerin Guru’su bir insan değil.

  Kutsal bir kitap.

  -Başlarının üzerinde tutuyorlar.

  -Başlarının üzerinde tutuyorlar çünkü Guru’nun asla yere değmemesi gerek.

  Ayrıca Guru’ya reverans ve saygı göstergesi.

  Efendi Guru Grant, önceki Guru’lar, azizler ve ozanlardan alıntıların olduğu bir ilahiler koleksiyonu.

  Hatmedilip okunması için yazılmış.

  Buraya gelip, Guru’nun şarkılarını dinlediğin zaman asıl amaç   yaratan, her şeye gücü yeten, tek tanrıyla iletişim kurmandır.

  Vay canına  Gerçeküstü bir deneyimdi.

  O kadar çok insanın ona dokunmak, yakın olmak istemesini ve Tapınağa kadar takip etmesini görmek inanılmazdı.

  Guru, ne zaman bir kitap haline dönüştü?

  Sihlerin onuncu Guru’su Govind Singh, kitabı bir sonraki Guru olarak işaret etmiş ve böylece Sihizm için İnsan-Guru dönemine son vermiştir.

  Kutsal Kitabımızın tam anlamıyla bir kişiliği vardır.

  O bir kişilik, kitap değil.

  Çünkü bu, seleflerinden miras ebedi bir sunumdur.

  Her şey açıkça ortadadır, o nedenle yozlaştırılamaz.

  Et ve kan yerine, mürekkep ve kağıttan meydana gelmiş bir seçilmişin peşinden gitmek tuhaf görünebilir.

  Ama Sihler için 11.  ve sonuncu Guru’nun büyük bir avantajı var.

  Ne dünyevi ne de bedensel arzuları var.

  O, Tanrı’nın yozlaştırılamaz sözü, erdeme giden yolun açıcısı ve aydınlatıcısıdır.

  Tüm dünyadaki seçilmişler, tanrıya ve onun iradesine yakın olmaları için takipçilerinin inançlarını korurlar.

  Aynı zamanda, onları insan sınırlarını aşmaya da zorlarlar.

  Tanrı benzeri olmaları için.

  Kiliseler huşu yaratmak için tasarlanmışlardır.

  Cennete uzanan kulelerdir ve bize yukarıdaki adamı hatırlatırlar.

  Ve onlar yeni yüksekliklere ulaşırlarken bizi de aynısını yapmamız için teşvik ederler.

  Bence seçilmiş olanlar aynı amaca hizmet ediyorlar.

  Onların hayatı bize tanrının gücünün bir parçasını gösteriyor.

  Bizi ilk başta olanaksız olduğunu düşündüğümüz şeylere teşvik ediyorlar.

  Her yıl Tayland’da Taocu tanrılar tarafından seçildiklerine inananlar, süper insan ritüelleri uygularlar.

  Dışarıdan olanlara ürkütücü vücut küpeleri gibi görünen şeylerin acısına dayanırlar.

  Bunu arınmak ve bütün toplumlarını tekrar canlandırmak için yaparlar.

  Sosyolog Doktor Andreas Schneider, Phuket, Tayland’a bu birkaç seçilmişle çalışmak için geldi.

  Onlar Ma Song olarak bilinirler.

  Dokuz İmparator Tanrı festivalinde yer alırlar.

  Phuket’teki en eski tapınaklardan birine hoş geldiniz.

  -En eskilerden biri mi?

  -Evet yüzyılın üzerinde.

  Vay canına! Karuee Chotitamaporn, Taocu tapınma merkezi olan Bang Liao Dou Mu Gong tapınağının temsilcisi.

  -Burada birçok figür var.

  -Evet.

  -Onların hepsi farklı tanrılar mı?

  -Evet.

  Hepsi farklı tanrılar.

  Sokaktaki yürüyüşle nasıl bağlantı kuruyorlar?

  Sokak yürüyüşünün amacı genel halkı medyumlar aracılığı ile kutsamaktır.

  Medyum elbette tanrılarla insanlar arasındaki bir aracıdır.

  Bu medyumlardan biriyle konuşabilir miyim?

  -Bu bir medyum ve onun adı Kot.

  -Kot.

  Bu festivali seyreden herkes için en büyük sorulardan biri Ma Song’un yanaklarını delmeleri.

  İnsanlar bunu neden yapıyorlar?

  Bu, ilah ya da tanrılar tarafından emredildi.

  Ne çeşit bir silah kullanmak zorunda olduğu, deliği nereye açması gerektiği gibi bilgilerin hepsi tanrılardan geliyor.

  Neden bir Ma Song olarak seçildiğini ona sormak isterim.

  Kendi seçimi olmadığını, bunun tanrıların isteği olduğunu söylüyor.

  Kot, Andreas ve Karudee’yi ertesi sabah kendisini tapınaktaki tören alayında görmeleri için davet ediyor.

  -Bu yıl 800 civarında medyum olacak.

  -Evet.

  İnsanlar bağırıyorlar ve masaya vuruyorlar, ki bu -transa giriyorlar demektir.

  -Evet.

  Davul, medyumların transa girmelerine yardım eder.

  Bu çok mantıklı.

  Ritim, transa girmenin ana parçası.

  Titreşimi de hissediyorsunuz.

  O bekleyemiyor.

  -Kot mu?

  -Evet oluyor.

  Aman tanrım! İşte oldu.

  -Evet, evet, başını sallıyor.

  -Evet bu doğru.

  Ma Mong, başını şiddetle salladığında tıpkı Kot’un yaptığı gibi, bu transa girdiklerinin ve tanrılar tarafından ele geçirildiklerinin işaretidir.

  Ve delinmeye hazırlar demektir.

  Bazıları mızrak kullanır, diğerleri iğne.

  Kot’un deliği çok alışılmadık.

  -Tanrım! -Vay canına, evet onun deliği  Diline bir şemsiye mi takıyor?

  Gördüğünüz gibi kanama yok.

  Ve biz inanırız ki ilahlar  -Evet.

  – medyuma sahip olurlar.

  -Onlar kendileri değiller.

  -Yani medyum tanrı benzeri olur.

  -Evet bu doğru.

  -Ve bu nedenle kanamazlar.

  Tapınaktan 800 seçilmiş Ma Song delindiken sonra Puket sokaklarında yürüyorlar ve tanrıların gücünü gösteriyorlar.

  Yerli halk medyumların bu süreçte delinerek halkı günahtan koruduğuna inanıyorlar.

  Bütün günahları alıyorlar.

  Ve elbette medyumlar halk olmadan var olamazlar -çünkü onlar tanrılara olan bağlantılar.

  -Tamam, evet, bu doğru.

  Medyumlar festivalden sonra yerli halka daha iyi bir hayat olacağına dair umut veriyorlar.

  Ma Song’un fiziksel dayanıklılığı beni şaşırttı.

  Küpeler çıkarıldığında acı duymadıklarını duymuştum.

  Yaralarının inanılmaz hızlı iyileştiğini söylerler.

  Bu kulağa mucizevi geliyor ama Ma Song tanrılar tarafından seçilmenin onlara süper insan güçleri verdiğine inanıyorlar.

  Geri kalanımızın tanrı gibi olması için bize ilham veriyorlar.

  Halkını, destansı bir mücadeleye götürmek için bir seçilmişle buluşmaya gidiyorum.

  Bu mücadele süper insan dayanıklılığı gerektiriyor.

  Benden Wyoming’teki Şeytan Kulesine gelmemi istedi.

  Bu, Şef Bakan At Arvol.

  Nakota, Lakota ve Dakota kabilelerinin seçilmişi.

  Ona kutsal törenleri için hediye tütün getirdim.

  Teşekkür ederim.

  Pekala, Şef  Söyle bana, neden benimle Şeytan Kulesinde buluşmak istedin?

  -Ona Mato Tipila deriz.

  -Mato Tipila.

  Bu dua etmenin, tapınmamızın güç noktalarından biri.

  Bu bir kilise gibi.

  Burası beyaz bufalo yavrusu kadının halkımıza kutsal pipoyu getirdiği yer.

  Öykü 19 kuşak önceye ait.

  Halkımız burada kamp yaptı.

  O zaman yiyecek yoktu çünkü insanlar hayatı sömürüyorlardı.

  Uzakta bir bulut gördüler.

  Ve sonra o buluttan bir kadın çıktı.

  Kutsal pipoyu getirdi.

  Dedi ki, bu kutsal çıkını size getirdim.

  Böylece barış ve uyum içinde yaşayacaksınız.

  Beyaz bufalo yavrusu kadın, şef Arvol’un halkına Dünya Ana’ya saygılı olmayı ve onlara verdiği kutsal pipoyla büyük ruha nasıl tapacaklarını öğretti.

  -O hâlâ var mı?

  -Evet.

  12 yaşından beri beyaz bufalo yavrusu çıkını ya da piposunun koruyucusuyum.

  Bana canupa a wayanka derler.

  -Canupa a wayanka.

  -O benim.

  Beyaz bufalo yavrusu piposu öyle kutsal ki, şef Arvol kabilesi dışında kimsenin onu görmesine izin vermiyor.

  -Büyükannen, piponun koruyucusuydu.

  -Evet.

  -Sıradaki sensin demişti.

  -Evet.

  Büyükannem ölüm döşeğindeyken, aileme bir ayrımda olduğumuzu söyledi.

  Dünya değişiyor, iklim değişiyor ve eğer insanlar kendilerini düzeltmezlerse, o son çıkın koruyucusu olacaktı.

  Ve bundan kısa süre sonra ruhlar dünyasına geçti.

  12 yaşında seçilmiş oldun.

  Ne hissettin?

  Kendimi tükenmiş hissettim.

  Utandım çünkü tarzımız hâlâ kanun dışıydı ve bunu açıkça konuşamazdık.

  Ben de profesyonel bir vahşi at binicisi oldum.

  Hırpalanma yoluna girdin.

  Gittin ve işin olmayan şeyleri yaptın çünkü sorumluluklarını terk ettin.

  Evet ve 1983’te bindiğim at sıçradı, iki sıçrama yaptı ve yükseldi, bir takla attım ve  Tek hatırladığım atın üzerime geldiğiydi.

  Hatırladığım sonraki şey hastanede olduğumdu.

  Bana boynumdan aşağısının felç olduğunu söylediler.

  İlk başta nasıl yaşayacağım diye düşündüm.

  Sonra bir telefon aldım.

  “Ben büyükannenim” dedi.

  Büyükannenin öldüğünü sanmıştım?

  O büyükannemin ruhuydu.

  Bana bir araba dolusu laf söyledi.

  Kutsal çıkını koruman gerekiyordu ama burada öylece yatıyorsun dedi.

  Sana hayatını geri vereceğiz dedi.

  Hemen sonra bacaklarım karıncalanmaya başladı ve birkaç gün içinde hastaneden yürüyerek çıktım.

  Hastaneden çıktın.

  Seçilmiş olarak rolünü kucakladın.

  -Haklı mıyım?

  -Evet.

  -Dürüst yaşam ilkesine kavuştun.

  -Evet bugüne kadar.

  Şimdi işin nedir?

  Bugün işim hayatın bu yöntemini korumak.

  Wo chima-ka’ya yani Dünya Ana’ya iyi bakmak.

  Tıpkı beyaz bufalo yavrusu kadının bize dediği gibi.

  Çünkü biz bir yol ayrımındayız.

  Ya büyük kaos ve facialarla yüzleşeceğiz ya da bu küresel toplumda ruhanilikte birleşeceğiz.

  Çünkü Dünya Ana yaşamın kökenidir, kaynağı değil.

  Bunu tekrar söyle.

  Dünya Ana yaşamın kökenidir, kaynağı değil.

  Evet.

  Bunu sevdim.

  Şef Arvol bunu insanlarını ve onların kutsal topraklarını bütün tehditlere karşı korumak için görevi haline getirdi.

  Kutsal piponun son koruyucusu olmamayı sağlamak için.

  Onun son mücadelesi Güney Dakota’da Missouri nehrinin altına yapılan petrol boru hattını protesto etmek.

  Onları geri adım atmıyorlar, biz de geri adım atmayacağız.

  Çünkü su hayattır.

  Duran Kaya Dakota, bu kavgayı veriyorsun?

  Boru hattını döşemeye çalışıyorlar ve bu bütün suları mahvedecek.

  New Orleans’ın bulunduğu deltaya kadar.

  -Sonra büyük suya gidiyor.

  -Benim evimden geçerek.

  Bir mesaj göndermek istiyorum, biz hâlâ burada yaşam döngüsünü korumaya çalışıyoruz.

  O chimaka’yı, Dünya Ana’yı koruyoruz.

  Tamam, teşekkür ederim.

  Bunu yakacağım.

  Ve sonra buradan gittiğimizde hoşça kal demeyiz, “Toksha” deriz.

  Bu şekilde gideriz.

  Böylece buradan iyi bir şekilde gitmiş oluruz.

  Oturup şef Arvol’le konuşunca omuzlarında taşıdığı yükün ağırlığını hissedebiliyorum.

  Ve onu tanımakla onun gibi insanların aramızda olmasının ne kadar önemli olduğunu fark ettim.

  Kesinlikle türünün son örneği olmamasını umuyorum.

  Onun enerjisi ve toprağı bu gezegen, dünyamız için olan tutkusu bulaşıcı.

  Ve bence diğer büyük liderlerin her zaman yaptığı şeyi yapacaktır, diğerlerine kendi adımlarını izlemeleri için ilham verecektir.

  Birçoğumuz işlerimize tutunmakla çok meşgulüz ve insanlar olarak, bir tür olarak yaptığımız şeyin büyük resmini göremiyoruz.

  Din bazı insanların öne adım atmalarına izin veriyor.

  Seçilmiş insanların.

  Kendilerini feda etmek için seçildiklerine inanan insanların.

  Bize doğru yolu göstermek için büyük tehlikelere giren insanlar.

  Onların amaçları dünyaya tanrının bakış açısından bir an sunmak.

  Böylece geri kalanımıza bunun ne demek olduğunu öğretebilirler.

  İnançları ne olursa olsun bunun gibi insanlara ihtiyacımız olduğunu biliyorum.

  Çeviri: Aynur Çelik

2. Bölüm CENNET VE CEHENNEM

Mississippi’de büyüyen küçük bir çocukken, dışarıda çok vakit geçirirdim.

  Kısmen, geceleri gökyüzüne bakarak.

  Elektriğimiz olmadığından yıldızların ışığına meydan okuyan sadece Ay vardı.

  Ve bunlar içimde tarif edilemez bir hayranlık duygusu uyandırırdı.

  Babaannem bana, Tanrı’nın yaşadığı yerin, iyi insanların öldüklerinde gittiği cennetin orada olduğunu söylemişti.

  Beni diğer yer konusunda da uyarmıştı.

  Cehennem.

  Kötüyseniz gittiğiniz yer.

  Beş altı yaşlarındayken, bu fikirler biraz ağır gelir.

  Korkutucudur.

  Herhalde ilham vericidir.

  Bence inançları ne olursa olsun çoğu insan benzer düşüncelere ve korkulara kapılmıştır.

  Cennet nedir?

  Cehennem nedir?

  Bu görünmez yerler, dünyadaki yaşam tarzımızı ne şekilde değiştirmiştir?

  Öğrenmek için  Bak ne gördüm.

  Eski Kızılderililerin yer altı dünyasına ineceğim.

  Sanırım burada bulunmasını istemedikleri bir şey var.

  Cehennem azabı çeken ve cennetin etkilediği insanları göreceğim.

  Cennetin nasıl olacağının bir gizli gösterimi gibi.

  Kamboçya ormanında cenneti keşfedeceğim.

  Gerçekten de yeryüzündeki cennetteyiz.

  Bir kadının olağanüstü hikayesini öğreneceğiz.

  Anladığım kadarıyla az önce cenneti tarif ettiniz.

  Benim cennetimdi.

  Cennet ve cehennem, öbür dünyada bizi bekliyor mu?

  Yoksa şimdi buradalar mı?

  Cennet ve cehennemi ne zamandır düşünüyoruz?

  Biliyoruz ki, 4000 yıl kadar önce Eski Mısırlılar ruhlarının ateşten bir yeraltı dünyasına gittiğini ve yıldızlara çıktığını hayal ederdi.

  Stonehenge halkıysa gözlerini daha da eski bir zamanda 5000 yıl kadar önce gökyüzüne dikmişti.

  Ama arkeologlar yakın geçmişte bu anıtlar bile yapılmadan önce bir tür cennet ve cehenneme inanan bir kültürün kanıtlarını buldular.

  Bekleyeceğiniz bir yerde değil.

  Arkeolog Jan Simeck beni Tennessee tepelerinde bir yere götürüyor.

  Cherokee’lerin kadim Kızılderili ataları burayı yüzlerce nesil boyunca kullanmışlar.

  Peki şimdi nereye gidiyoruz?

  Dunbar mağarası denilen bir yere gidiyoruz.

  Tarih öncesi insanlar tarafından 10 bin yıl boyunca kullanılmış bir mağara.

  Bunun büyük bir kısmında dini bir yer olarak kullanmışlar.

  Bizim söyleyeceğimiz şekilde, cehennemin girişi olarak.

  Bu oluşumlar, çok eski oldukları besbelli.

  Evet, öyleler.

  Mağara çok eski bir yer.

  Vay canına.

  Çok güzel, değil mi?

  İnsanlar yüzyıllar boyunca bu duvarlara işaretlerini bırakmış.

  Çoğunun pek tarihi önemi yok.

  Ancak mağaranın girişinden 200 metre ötedeki bir odada, Jan’ın arkeoloji ekibi muhteşem bir keşif yapmış.

  İnsanlığın en eski cennet ve cehennem hayalini temsil edebilecek çizimler.

  -Morgan, bu Beau Carroll.

  -Merhaba.

  Antropoloji lisansüstü öğrencisi ve Cherokee Kızılderililerinin doğu grubundan.

  Şuna bak.

  Burada gördüğümüz bu iki sembolden biri yıldıza benziyor.

  Biri de kuyrukluyıldız olabilir.

  Peki ilk insanlar buraya geldiler ve bu sembolleri neyin temsili olarak yaptılar?

  Bazıları bu haç ve daire çizimini şöyle yorumlamış.

  Yukarıdaki dünyayı, ortadaki dünyayı ve aşağıdaki dünyayı temsil eden bir işaret.

  Cherokee halkı, yıldızlardan geldiklerine inanır.

  Buraya yeraltı dünyasına konmuşlar ve biz de topraktan doğmuşuz.

  Bu çizim onun bir tasviri olabilir.

  Cherokee’ler evrenin bir taş küreyle çevrili olduğuna inanır.

  İçinde üç varoluş seviyesi vardır.

  Cherokee ruhları, yukarı dünyanın yıldızları arasında oluşur.

  Sonra yer altı dünyasının derinliklerine batarlar.

  Orada doğup, ortadaki dünyaya canlıların dünyasına geçmeyi beklerler.

  Ruhları, öldükten sonra yer altına döner ve tekrar yıldızlara yolculuk eder.

  Sonsuz bir yaşam, ölüm ve yeniden doğum döngüsü tamamlanır.

  Eski Cherokee’ler için bu mağaraya girmek, aşağıdaki dünyaya adım atmaktı.

  Canlıların ait olmadığı yere.

  Bak, ne gördüm.

  Ne görüyorum?

  Bu gördüğümüz, yaslanmış bir insan figürü.

  Yaklaşık iki metre uzunluğunda.

  Kafası mağaranın derinliklerine doğru yöneltilmiş.

  Yani bu, yeraltı dünyasının ölüm alemine giden bir savaşçı.

  Bu mağaralara geldiğinde atalarının bir parçası olduğunu bildiğin için özel bir şey hissediyor musun?

  Gergin oluyorum.

  -Ama sen bir arkeologsun.

  -Evet.

  Bence bu adamı bir şeyi koruduğu için buraya koymuşlar.

  Bence bulunmasını istemedikleri bir şey var.

  Bu çizim bana öyle bir his veriyor çünkü gerçekten burada olmamamız gerekiyor.

  Jan ve Beau beni Cherokee yer altı dünyasının ucuna getirdiler.

  Ama bu eski insanların, yukarıdaki dünyayla cennetle temas kurmak isteyip istemediklerini bilmek istiyorum.

  -Peki ya yukarıdaki dünya?

  -Gidip görmek ister misin?

  -Kesinlikle.

  -Gidelim.

  Mount Bottom denilen bir yerdeyiz.

  Büyük bir köydü.

  Merkezinde, yukarıdaki dünyaya, tapınağa giriş sağlayan bir höyük vardı.

  Burada o höyüğü görüyoruz.

  Dunbar mağarasının 80 kilometre kadar güneyinde bulunan bu Kızılderili köyü, Cherokee’li atalar için dini yaşamın merkeziydi.

  Merkezi toprak höyüğün tepesi, yaşayanlar cennete ne kadar yaklaşabilirse o kadar yakındı.

  Pekala, burada ne oluyor?

  Tıpkı mağara ve yer altı dünyasında olduğu gibi.

  Mağaradayken ortadan aşağıya geçersiniz.

  Burada da aynısı ama ortadan yukarı geçiyorsunuz.

  Kozmik bir girişin tam zirvesindeyiz.

  Ne olduğunu biraz daha açabilir misin?

  Kozmik bir girişin zirvesindeyiz derken, kim onlar?

  Yaşayanlar mı?

  Bizden önce ölen bütün bu insanlar aslında başka bir dünyadalar.

  Doğru şekilde konuşabilirsek, bizi duyabilirler.

  Doğru şekilde dans edersek, doğru şarkıları söylersek bu insanlar bizi duyabilirler.

  Kim olduklarını unutmadığımızı bilirler.

  Kim olduğumuzu unutmadığımızı bilirler.

  Her şey yukarı gitmek ister.

  Buraya bunu inşa eder ve aynı dansları yaparsan alçak yerde yapmaktan daha iyi duyulur.

  Yani ne kadar yükseğe çıkarsan, atalarla ya da tanrılarla temas kurma ihtimalin artar.

  -Her kim dinlemek istiyorsa.

  -Anladım.

  Dunbar mağarasına girerken, Orfeus’un cehenneme inerken hissetmiş olacağı gibi hissettim.

  Ve bu, cennet ve cehennemle olan bağlatımızın ne kadar eski ve evrensel olduğunu anlamamı sağladı.

  Mağaranın karanlık derinliklerinde ilerlerken içimi belli belirsiz bir korku kapladı.

  Aynı şekilde, tapınağın tepesine tırmandığımda içimi bir umut ve özgür kalma hissi kapladı.

  Bu umutları ve korkuları hepimiz paylaşıyoruz.

  Her zaman paylaştık, muhtemelen her zaman paylaşacağız.

  Cennet ve cehennem bizi binlerce yıldır dayanıklı anıtlar yaratmaya itmiş.

  İkonik sanat eserlerine ilham vermiş.

  Tüm dünyada, inançlılar ahrette cennete gitmeyi umut ediyor.

  Ya da sonsuz cehennem cezasından korkuyorlar.

  Ama bazen cehennem, insanları dünyada ziyaret ediyor.

  Etiyopya’da birçok insan, kötü ruhların yaşayanların ruhlarını ele geçirebileceğine inanıyor.

  Onları kovmanın bir yolu, şeytan çıkarma ayini yapmak.

  Tarihçi Nancy Caciola ve din alimi Solomon Getina Debre Libanos’a geldiler.

  Burası Etiyopya Ortodoks kilisesine ait yedinci yüzyıldan kalma bir manastır.

  Burada çok uzun zamandır şeytan çıkarma ayinleri yapılıyor.

  Nasıl bir şey olduğunu görmek için sabırsızlanıyorum.

  Evet.

  Seni içeri götüreceğim ve insanların nasıl iyileştiğini göreceksin.

  Etiyopta Hıristiyanları, kötü ruhların bedeni ele geçirmesinin kendisini birçok şekilde gösterdiğine inanıyor.

  Basit bir baş ağrısından, şiddetli sanrılara ve duygusal rahatsızlıklara kadar.

  Etiyopya’nın her yerinden buraya, bedenlerini ele geçirdiklerine inandıkları korkunç kötü ruhlardan kurtulmak isteyen insanlar geliyor.

  Zelalam Gedachim onlardan biri.

  Neden hasta hissediyordunuz ve neden buraya gelmeniz gerektiğine karar verdiniz?

  Tuhaf sesler duyduğunu söylüyor.

  Bu sesler size göre kötü ve şeytani miydi?

  Kesinlikle, kesinlikle.

  Zelalam, tıpkı daha şiddetli belirtiler gösteren yüzlercesi gibi Aziz Tekle’nin haçıyla iyileşmek için buraya gelmiş.

  Bu kutsal eşyaya öyle büyük saygı duyuluyor ki her zaman kumaşa sarılı bir halde tutuluyor.

  Aziz Tekle, 13’üncü yüzyılda bu manastırın başına geçen Etiyopyalı bir Ortodoks rahibiydi.

  Yani bu haçın kötü ruhları kovmak gibi çok özel bir gücü mü var?

  Kötü ruhları kızdırıyor ve o yüzden mi böyle tepki veriyorlar?

  Kesinlikle, kesinlikle.

  Kötü ruhlar kutsal bir şeye yakın olmaya katlanamıyorlar.

  Kesinlikle, kesinlikle.

  “Yanıyorum” diyor.

  İçindeki şeytan “Yandım, yandım, yandım!” diyor.

  Haç, cin çarpmışa yaklaşınca kötü ruhların bedenlerinden kovulacağına inanıyorlar.

  Şimdi sıra Zelalam’da.

  Görünüşte sakin olsa da, kafasındaki sesin iblis olduğuna sıkı sıkıya inanıyor.

  Ve onu sadece haçın kovabileceğine.

  Şeytanı alt edecek yani?

  Aynen öyle.

  Diz çökmesini söylediler.

  Haç kutsamak için ama inat ederse kayışla mı dövüyor?

  Kesinlikle.

  Körü ruhların seni kalıcı olarak terk ettiğini hissediyor musun?

  Haçı öptükten sonra, eskisi gibi hissetmemiş.

  İyileştiğine emin olduğunu söylüyor.

  İyilikle kötülük, cennetle cehennem, insanlıkla kötü güçler ve şeytanlar arasında bir mücadele olduğunu görüyorsunuz.

  Bunu insanların tepkilerinden, çıkardıkları seslerden, vücutlarını bükmelerinden anlıyorsunuz.

  İçinde yaşadığımız iyiler ve kötüler dünyasının kozmik yanı olan mücadeleyi görüyorsunuz.

  -Kesinlikle, burası savaşın olduğu yer.

  -Evet.

  Ama tam da bu bireyin bedeninde oluyor.

  Etiyopyalı Hıristiyanlar hastalık, çatışma ya da başlarına gelen herhangi bir felaketi cehennem karanlığının hayatlarına çökmesi olarak görüyorlar.

  Haçın önünde eğilmek, onları bu karanlıktan arındırabilir ve bu dünyada huzur getirebilir.

  Ama karanlığın olduğu yerde, aydınlık da vardır.

  Bazı insanlar her pazar, cennetin onları fiziksel olarak etkilediğini düşünüyor.

  Annie Naz’la buluşmak için New Mexico Albuquerque’ye geldim.

  -Merhaba.

  -Merhaba.

  -Ben Annie.

  -Ben Morgan.

  Memnun oldum.

  Benim için zevktir, Annie.

  Kilisene gidelim.

  Annie’nin ailesi yakınlarda Pakistan’dan ABD’ye göç etmiş.

  -Pakistanlı mısın?

  -Evet.

  Annie ismi, Hıristiyan ismi değil mi?

  Öyle.

  Pentikostal, Hıristiyan bir ailem var.

  -Öyle mi?

  -Evet.

  Ama sen Pentikostal Hıristiyan değildin.

  Başlarda kiliseye gitmeyi sevmiyordum.

  Sıkıcı buluyordum.

  Ama sonra müthiş bir ruhani tecrübe yaşadım.

  Bir gün ibadet ediyorduk ve birdenbire ağlamaklı oldum.

  Ve Tanrıya şükretmeye, o sözleri söylemeye başladım.

  Konuşmaya başladığımda, anlaşılmaz kelimelerle dua ediyordum.

  Tamam, peki.

  Bu hayatımı çok büyük oranda değiştirdi.

  Seni anlaşılmaz sözlerle dua ederken görme şansım var mı?

  Tanrının varlığını hissettiğimde, sizinle konuşmaya çalışsam bile  -Evet?

  -Bunu yapamam, dilim dolanmaya başlar ve anlaşılmaz şeyler söylemeye başlarım.

  O yüzden mümkün.

  Annie beni Yeni Hayat Pentekostal Kilisesine götürüyor.

  Burada anlaşılmaz sözlerle dua edilerek ibadet ediliyor.

  Bu uygulama, Hıristiyanların İncil’inden geliyor.

  Elçilerin İşleri bölümüne göre, İsa’nın ölümünden 50 gün sonra, Hamsin Yortusu gününde, Kutsal Ruh Mesih’in havarilerine girdi ve bilinmeyen bir dilde konuşmalarına yol açtı.

  Pentekostal ayinlerde, gökyüzünün yeryüzüne indiği bu an yeniden canlandırılır.

  Evet, şükretmeliyim Şükretmeliyim şimdi Şimdi şükretmeliyim Adını methetmeden duramıyorum Adını methetmeden duramıyorum Adını methetmeden duramıyorum İsa, İsa İsa adına Kalbimi açıp tanrıya teslim olmaya ve ruhunun içimde hareket etmesine izin vermeye başladığımda, bu Cennetin nasıl olacağının bir gizli gösterimi gibi.

  Gözlerinizi kapamanızı ve dua etmeye başlamanızı istiyorum.

  Hemen kalbinizi açın, ruhunuzu açın ve şöyle deyin; “Tanrım, işte buradayım.

  Sana teslim oluyorum.

 ” Hayatta neyle karşı karşıya olduğunuz ne sıkıntılar çektiğiniz önemli değil.

  Size bugün diyorum ki, Tanrı’nın ruhu aracılığıyla sizi o sıkıntıdan kurtaracak becerisi ve gücü vardır.

  Sizin için cenneti gerçek bir yere dönüştürebilir.

  Şükürler olsun.

  Şükürler olsun Rabbim.

  Şükürler olsun Rabbim.

  İsa adına hemen şimdi, kutsal ruhunun hareket etmesine izin ver! Etrafımdaki tüm insanlar görünmez bir gücün etkisi altında.

  Ve şimdi de cennetin dili olduğuna inandıkları dili konuşuyorlar.

  Gerçekten başka bir yerde olduklarını yüzlerinden anlayabiliyorum.

  Uzun bir süre oradaydın.

  Ne söylediğin hakkında hiçbir fikrin yok mu?

  Hayır.

  Ama kutsal ruhun içinde akmasına izin verdiğinde kendi bedeninde hiçbir kontrolün olmaz.

  Sadece kutsal ruh seninle konuşuyordur.

  Cennete gitmek için sabırsızlanıyorum çünkü sürekli öyle olacağım.

  Şey, biliyor musun, farklı dinlerin ve inanç sistemlerinin kültürel deneyimlerini izlemeye gidiyorum.

  Öğrendiğim şey, herkesin gerçeği, asıl gerçek.

  Çok güçlü bir deneyimdi.

  O mekanda enerjiyi hissedebiliyordum.

  Normal insanlar birdenbire bir güç tarafından dönüştürülüyordu.

  Sonra yine birden, normale dönüyorlardı.

  Ama Pentekostal kilisesindekiler cenneti yeryüzüne getirdiklerine inanıyor.

  Bu her neyse, bir kez o gücü hissedince, eskisi gibi olmuyorlar.

  Deneyim, onları değiştiriyor.

  Kendilerini nasıl gördüklerini, başkalarıyla olan ilişkilerini.

  Hayatlarını nasıl yaşadıklarını.

  Pentekostal kilisesine bağlı olanlar eşsiz ayinleri aracılığıyla cennetin varlığını hissediyor.

  Ama bir Hindu kralı, yeryüzünde cennet inşa etmiş.

  Tanrıları orada yaşamaya ikna etmek için.

  Mississippi benim memleketim.

  Burada olmak çok doğru geliyor.

  Benim için yeryüzündeki cennet gibi.

  Hepimiz bunun için can atarız.

  Rahat edeceğimiz, ait olduğumuzu hissettiğimiz bir yer isteriz.

  Eski Yahudiler, Babil’den ayrıldıklarında kendi anavatanlarının cennetini aradılar.

  Mormonlar, cennetlerini Büyük Tuz Gölünün kıyısında buldular.

  Burada ve şimdi, cennetini bulmak tüm insanların istediği bir şey.

  Kamboçya ormanlarında, 900 yıl kadar önce, bir kral, yeryüzünde kendi cennetini inşa etti.

  Burası Angkor Vat.

  Dünyanın en büyük dini anıtı.

  Bugün bir Budist tapınağı ama her zaman öyle değildi.

  İlk başta, Kmer imparatorluğu kralı İkinci Suryavarman tarafından Hindu cennetinin modeli olarak yaptırılmıştı.

  Merhaba David, nasılsın?

  -Uzun zaman oldu.

  -Evet.

  -Hoş geldin, hoş geldin.

  -Çok teşekkür ederim.

  Arkeolog David Brotherson, bu inanılmaz yerin neden yapıldığını anlamak için Kamboçyalı tarihçi Syan Superovi’den yardım istedi.

  Bu kusursuz yapıyı inşa etmek için ortaya konan çaba akıl almaz.

  Çok! Burada kullanılan insan gücüne bakılırsa bütün bu zahmete katlanmak için çok önemli bir nedenleri olmalı.

  Kesinlikle.

  Bu kompleksin tamamı bütün evreni simgeliyor.

  Hendek, Hindu mitolojisinde Meru Dağını çevreleyen okyanusun simgesidir.

  Hindu mitolojisinde, Meru Dağının beş zirvesi evrenin merkezidir.

  Tanrıların gökteki meskenidir.

  Bu tapınakları çevreleyen hendekler çok büyük ve Tanrıların yaşadığı yeri çevreleyen okyanusu simgeliyorlar.

  Kompleksin tamamı evrenin simgesi, değil mi?

  Ama bu tapınak sadece o kadar değil.

  Yeryüzündeki cennet, Vişnu’nun en yüksek dünyası denen yer.

  Sanskritçe bir adı da var.

  Tercümesini okumuştum, sanırım Vişnu’nun kutsal cennetiydi.

  Hindu tanrısı Vişnu, evrenin koruyucusudur.

  Ve Angkor Vat onun için inşa edilmişti.

  Tapınağın içinde, karmaşık bir şekilde oyulmuş 1200 metrekareden fazla kabartma vardır.

  Kabartmalardan biri Kral İkinci Suryavarman’la Vişnu arasında bağ kurmak için yapılmış.

  Bakın, şu kabartmada bu tapınağı yaptıran kral görülüyor.

  Ve şuraya dikkatle bakarsanız başka bir yazı göreceksiniz.

  Vişnu’nun en yüksek dünyasından geçmiş kral olduğu anlamına geliyor.

  Arkeologlar kralın buraya gömülü olup olmadığından emin değil.

  Ancak yerel halkın inanışına göre ruhu burada, Vişnu’nun cennetinde yaşıyor.

  O cennet, merkez kulenin tepesinde yer alıyor.

  İkinci Suryavarman’ın ruhunun öbür dünyada bu kulelerde yaşadığına mı inanıyorlar?

  Kesinlikle.

  Basamaklara baktığınızda, genişken iyice daralıyor.

  Tanrıların dünyasına yaklaşmanın o kadar kolay olmadığını ima ediyor.

  Tamam, daha fazla beklemeyelim.

  Yukarı çıkalım.

  Lütfen gelin.

  Khmer’ler tapınağın zirvesinin göğün en yüksek noktası ve Vişnu’nun alemi olduğuna inanıyordu.

  David, ne düşünüyorsun?

  Herkesin atalarınızdan etkilendiğini düşünüyorum.

  -Evet, evet.

  -Bu, olağanüstü.

  Belki de böyle kusursuz, güzel yapılar inşa edip tanrıları oralarda yaşamaya ikna etmek istediler.

  Böylece rahipler, kral doğaüstüyle doğrudan bağlantı kurma fırsatı yakalayacaktı.

  Bu doğru.

  Dindar biri olmasan bile bu yerin manevi havasını hissedebiliyorsun.

  Gerçekten yeryüzündeki cennetteyiz.

  Angkor Vat, bir insanın yeryüzünde cennet inşa etme girişimi için etkileyici bir örnek.

  Ama merak ediyorum, bu kadar anıtsal olmak zorunda mı?

  Ya da ayrıntılı?

  2000 yıl önce, Celile ve Kudüs’te, İsa adında bir adam vaaz vermeye başladı.

  Takipçilerine cennet krallığını miras alacaklarını söyledi.

  Bununla neyi kast ettiğini anlamakta hep zorlanmışımdır.

  Acaba bahsettiği cennet gökte miydi yoksa yeryüzünde miydi?

  Bu sorunun cevabını bilebilecek bir Hıristiyan grubu var.

  Asur Hıristiyan Kilisesinin kuruluşu İsa’nın ölümünden sadece birkaç yıl sonra gerçekleşmiş.

  Teolojisinin, İsa’nın inandığı şeyler olduğunu iddia ediyor.

  Onlara göre, cennet tanrıya yakın olmak cehennemse tanrıdan uzak olmak anlamına geliyor.

  Asur topluluğunun anavatanına şimdi Irak deniyor.

  O yüzden, yeryüzündeki cehenneme dönüşmüş bir yerde yaşarken, bir parça cenneti nasıl bulabileceğini anlamak istedim.

  Bağdatlı iki Asurlu beni yemeklerini paylaşmaya davet ettiler.

  Merhaba, nasılsınız efendim?

  Çok iyiyim, siz nasılsınız?

  Mervat Schlyaman.

  Sizi gördüğüme sevindim.

  Ve oğlu, Mattius Aneuam.

  Merhaba.

  Adım Mattius.

  -Mattius.

  -Memnun oldum, oturun.

  Çay ister misiniz?

  Teşekkür ederim, iyi olur.

  Irak’tan mısınız?

  -Evet.

  -Ama Iraklı değil misiniz?

  O halde?

  Asur Hıristiyanlarıyız.

  2000 yıldan uzun bir süredir Irak’ta yaşıyoruz.

  Kaç yaşındasın?

  Şaka yapıyorum.

  Asur Hıristiyanları İsa’nın zamanından beri oradalar mı?

  Irak’taydın ve sonra iç savaş mı çıktı?

  Evet.

  Hükümete karşı bir isyan mıydı?

  Ve hâlâ orada mıydınız?

  -Evet.

  -Savaş sırasında?

  Korkunç bir şey olmalı.

  Diyor ki, savaş başlamadan önce Müslüman ve Hıristiyan toplumlar huzur içindeydi.

  Herkese eşit davranılıyordu.

  Ama savaş başlayınca her şey kötüleşmeye başladı.

  Bu bir sorun muydu?

  Yani çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede Asur Hıristiyan’ı olmanız?

  Topluluklar arasında kanun ve düzen yoktu.

  Militanlar, Hıristiyanların Amerikan askerleriyle birlikte çalıştığını düşünüyordu.

  Bu yüzden sorun çıkarmaya başladılar.

  Asiler arabalara bombalar koydular.

  Kiliselerin ve diğer dini yerlerin önüne getirip patlattılar.

  Bu sizi korkutmadı mı?

  Diyor ki, evet bizi korkuttu.

  Bir kilisede bomba patlatıldığını duyunca içimiz korkuyla doluyordu.

  Tehditler almaya başladık.

  -Tehditler mi?

  -Evet.

  Ne tür tehditler?

  “Oğlunuzu kaçıracağız, sizi öldüreceğiz.

 ” Vay canına! -Sonra ne oldu?

  Bağdat’tan ayrıldınız mı?

  -Evet, ayrıldık.

  Nereye gittiniz?

  Birkaç parça kıyafet alıp otobüse atladık ve Suriye’ye gittik.

  Yağmurdan kaçarken doluya tutuldunuz.

  Suriye’ye ulaşmalarından bir yıl sonra, Marvat ve Mattius yeni bir tehditle, İŞİD’le karşı karşıyaydı.

  Aslında Birleşmiş Milletlere başvuru yapmıştık.

  Ve ABD’ye gelmemizi kabul etmişlerdi.

  ABD’ye hoş geldiniz.

  Teşekkür ederiz.

  Benim için bir karşılaştırma yapmanızı istiyorum.

  Irak’ın ve Suriye’nin en sıcak bölgelerinde yaşadığınız hayatla şimdiki hayatınız arasında.

  Bu hayat var, özgürlük var.

  Din özgürlüğü var.

  Amerika’da her şey gerçekten çok farklı.

  Hayatımı karşılaştırdığımda, cennetle cehennem gibi.

  Mervat ve Mattius, Kaliforniya Central Valley’deki diğer Asurlu mültecilere katılmışlar.

  Burada huzur içinde yaşayabiliyor ve ibadet edebiliyorlar.

  Mervat ve Mattius yeryüzünde cehennemi görmüşler.

  İnançları yüzünden iki ülkeden uzaklaştırılmışlar.

  Fakat İsa’nın zamanına uzanan bir geleneğe dayanan cennet vaadi onlara daha iyi bir yaşam bulmaları için güç vermiş.

  Kendi cennet krallıklarına ulaşmışlar.

  Yeryüzündeki cenneti bulmak dünyadaki birçok inancın amacı.

  Ancak Meksika ormanlarında, inançlılar kendi cennetlerine adım atmaya cüret etmişler.

  Bir sualtı mezarlığına.

  Mississippi’de büyüyen bir gençken, Hollywood ulaşılması imkansız bir uzaklıkta görünürdü.

  Görmeyi ancak hayal edebildiğim bir yerdi.

  Birçok inanan da cenneti aynı şekilde düşünüyor.

  Bu hayatta asla adım atılamayacak, ulaşılması imkansız bir alem gibi.

  Yoksa cennet, geri dönebileceğiniz ve hikayesini anlatabileceğiniz bir yer midir?

  Meksika’nın Yukatan yarımadasında, Antik Maya’lar suyla dolu yer altı mağaralarından cennete giriş yolları bulduklarına inanıyordu.

  Bunlara obruk deniyor.

  Arkeolog ve National Geographic kaşifi Giamo Dianda ve meslektaşı Dante Garcia, Yukatan ormanının derinliklerindeki iki obruğa dalmaya geldiler.

  Mayaların bu obruklara, yağmur tanrıları Chac’a insan kurbanlar sunmak için girdiklerine dair kanıt arıyorlar.

  Nasıl gidiyor?

  Seni tekrar gördüğüme sevindim.

  Pedro Flores, bu bölgede yaşayan Mayaların soyundan geliyor.

  Size bahsettiğim obruk bu.

  Harika.

  Harika bir giriş.

  Bu suyla dolu obruklar benim için çok mistik.

  Yer altı cennetine en yakın giriş.

  Bu fiziksel dünyamızla, ruhani dünya arasında bir eşik.

  Tanrıların, örneğin Chac’ın dünyası arasında.

  Maya efsanesine göre yağmur tanrısı Chac bulutlarda, cennette yaşardı.

  Ama cenneti yeraltına da uzanıyordu.

  Chac’ın avatarları toprak kaplarla obruklardan su alır ve yağmur yağdırırdı.

  Gök gürültüsü, bu kapların kırılıp açılma ve yağmuru bırakmasının sesidir.

  Yağmur, mısır ekini, dolayısıyla Maya halkı için hayati önem taşırdı.

  Arkeologlara göre Mayalar obruklara gelir ve yağmur yağdırmak için insan kurban ederdi.

  Giamo ve Dante obruğa girmeden önce Pedro, Chac’a bir sunu sunuyor.

  Az önce izin istedim.

  Chac, yağmurun babası, suyun ve gök gürültüsünün babası, sağ salim girip, sağ salim çıkmamız için bize yardım edecek.

  Teşekkür ederiz.

  Tam buradan.

  Gidelim.

  Giamo ve Dante 30 metre derine dalıyorlar.

  Giamo, buldukları bazı oyulmuş taşların bin yıldan eski olabileceğine inanıyor.

  Ancak insan kalıntılarından iz yok.

  Giamo, dört kilometre uzaktaki başka bir obrukta insan kurbanlara dair kanıt bulabileceklerini umuyor.

  Aşağıya ineceğiz, giysilerimizi giyeceğiz çabucak bir göz atıp araştıracağız.

  İkinci obruğa ulaşmak için dalgıçların on metre aşağıdaki suya indirilmeleri gerekiyor.

  Giamo ve Dante, bazı çanak çömlekler buluyorlar.

  Ve sonra da  Aradıkları kurbanın kanıtını.

  Tanrılara sunabileceğiniz en büyük kurban.

  İnsan kanı ya da insan hayatı.

  Umutsuz zamanlarda, büyük kuraklıklarda yağmur olmayınca, tarım olmayınca kurban vermenin zamanı geldi diye düşünüyorlar.

  Amaçları tanrıları yatıştırmak ve yağmur yağdırmaları için yalvarmak.

  Bu obruklar ve mağaralar ritüel olarak büyük öneme sahip.

  Mayaların bildiği muazzam ve önemli bir enerjileri var.

  Ve bu insanlar bazen, orada yaşayan tanrılara bir mesaj götürüyordu.

  Mayalar obrukların, cennete açılan kapılar olduğuna inanıyordu.

  O sulara girenlerin bazıları geri dönüyordu.

  Gördüklerine dair inanılmaz hikayeler anlattıklarına eminim.

  Dünyanın diğer ucunda, Hindistan’da Hindular da ebedi dünyaya bir geçiş yolu olduğuna inanırlar.

  Ganj nehri.

  İnsanı mokşa denen saf enerji haline götürüyor.

  Hindular reenkarnasyona inanıyor.

  Ancak mokşaya ulaştıklarında yani kendi cennetlerine, dünyaya geri dönmüyorlar.

  Mayalara soramadığımız gibi, onlara da cennetin nasıl olduğunu soramayız.

  Ama bugün, modern tıp sayesinde insanlar bazen öldükten sonra hayata geri dönüyor.

  Belki onların bize anlatabileceği cennet hikayeleri vardır.

  Cennetin nasıl bir yer olabileceğini öğrenmek için öldüğünde oraya gittiğini iddia eden bir kadınla konuşacağım.

  -Gelip oturmak ister misiniz?

  -Elbette.

  Krista Gorman adında bir doktor asistanı.

  Ölüme yakın deneyim yaşamışsınız.

  Ölüme yakın deneyim yaşayan gerçek, canlı bir kadınla mı konuşuyorum?

  Evet öyle.

  Buna yol açan neydi?

  Kızıma hamileydim ve doğumdan bir hafta önce hastaneye gittim çünkü böbreğinde sorun vardı.

  Sadece o değil, nabzı da çok düşmüştü.

  Sezaryen doğum yapmaları gerektiğini, beklemenin çok tehlikeli olacağını söylediler.

  Nefes almakta zorlanmaya başladım.

  Ve bayıldım.

  Sekiz dakika kalbim durmuş.

  Bunu ölüm olarak tanımlayabilir miyiz?

  Klinik anlamda, belki.

  Kalbim durdu.

  -Beynime kan akışı olmuyordu.

  -Tamam, yani bayıldın.

  Sonra bedenimden çok yukarıda olduğumu hatırlıyorum.

  Bedenimi orada yatarken gördüm.

  Etrafında insanlar vardı.

  Ve hâlâ bendim, hâlâ Krista’ydım.

  Ama aşağıda tanık olduğum hiçbir şeyle alakam yoktu.

  Bir şey oluyor ama sen hâlâ dahil değil misin?

  Doğru.

  Solumdan bir çekme hissettim.

  Bir şey beni biraz çekti.

  Sanki hadi diyordu.

  Ben de, tamam geliyorum dedim.

  Hareket etmeye başladım.

  Duvardan geçtim ve parlak beyaz bir yere girdim.

  Cennetim dediğim bir yere geldim.

  Çok güzel bir yerdi.

  Yemyeşil tepeler, güzel mavi bir gökyüzü.

  Büyük, yemyeşil bir orman vardı.

  Ve solumda yosunla kaplı kaya şelalesi vardı.

  İnanılmaz güzeldi.

  Onunla bir olduğumu hissettim.

  O da benimle bir olmuştu.

  İki tarafımda, ruhani rehberlerim dediğim şeyler vardı.

  Ya da burada melek diyeceğimiz şeyler.

  Çok uzun ve inceydiler.

  Sanki perde giymişlerdi.

  Bana orada, o cennette kalabileceğimi ondan sonra gelen yere ilerleyebileceğimi ya da buraya geri dönebileceğimi söylediler.

  Ben buna karar verdiğim anda  Geriye doğru hareket etmeye başladım.

  Çok hızlı bir şekilde.

  Bana döndüler ve geri dönmeyi seçersen burada öğrendiklerini paylaşman gerekiyor dediler.

  Müthiş bir sevgi hissi içime işlemişti.

  -Harika.

  -Evet.

  Anladığım kadarıyla, cenneti tarif ettin.

  Gerçekten cennetti.

  Benim cennetimdi.

  Tamam, artık geri döndüm dediğin ana ne zaman döndün?

  Olaydan kabaca 24 saat sonra beni geri getirip uyandırabildiler.

  O sabah uyandığımda, tepelere çıkıp öğrendiklerimi, başıma gelenleri haykırmak istiyordum.

  Din.

  Bir dinin var mı?

  Benim dinim sevgi.

  Bana göre tanrı, sevgidir.

  Üç yaşındayken bize bu öğretilirdi.

  Tanrı, sevgidir.

  Ve o kadar basit.

  -Biz sevgiyiz.

  -Şimdi, dur bir saniye.

  Bütün dünyaya, bu kadar basit mi diyeceksin?

  Bana göre öyle.

  O kadar basit olduğuna inanmak zorundayım.

  Evet.

  Tüm bu konuştuklarımız bir bebeğin doğumunda ya da doğum girişimi sırasında oldu.

  Hangisi?

  Kızımın doğumunda.

  Yani onu doğurdun mu?

  Hayata geldi mi?

  -Onunla tanışmak ister misin?

  -Elbette.

  Gidelim.

  -Merhaba Maggie.

  -Merhaba.

  -Tanışmanı istediğim biri var.

  -Memnun oldum.

  -Ne yapıyorsun?

  -Ne?

  Sarılmak yok mu?

  -Merhaba! -Tanrım.

  Pekala  Annenle deneyimini konuşmaya geldiğimizi biliyorsun.

  -Evet.

  -Nasıl hissediyorsun?

  Beni oturtup olanları anlattığında 10, 11 yaşlarındaydım.

  İlk duyduğumda aslında pek anlamadım.

  Kafam almadı.

  Sonra 14 yaşımdayken bu deneyime neden o kadar önem verdiğini anladım.

  Ve artık kendi hayatıma nasıl uygulayabileceğimi anlıyorum.

  On yaşındayken annenin sana doğumunu açıklaması mantıklı geliyor.

  Ancak o kadarını anlıyorsun.

  Evet.

  Sonra yıllar içinde her şeyi süzgeçten geçiriyorsun.

  -Evet.

  -Pekala Maggie.

  Canım, seni gördüğüme çok mutlu oldum.

  -Onur duydum.

  -Özellikle de annenle senin birlikte yaptığınız yolculuğu öğrendiğim için mutluyum.

  -seni gördüğüme çok sevindim.

  -Çok teşekkür ederim.

  Birçok dinde cennet ve cehennem hakkında birçok inanış vardır.

  Ama Krista, ölüme yakın deneyim yaşayan diğer birçok insan gibi yolculuğundan döndüğünde içi tamamen sevgi duygusuyla dolmuştu.

  Cennet budur.

  Cennet, basitçe sevgidir.

  Cennet ve cehennemin gücü budur.

  Bizi duygusal olarak etkilemeleri.

  İçimizi kardeşlerimize karşı hissettiğimiz sevgiyle doldurur.

  Bizi kötülükten uzaklaştıran korkuyla ve daha parlak bir gelecek umuduyla.

  Bizi olumlu bir değişiklik yapmaya iter.

  Başka bir dünyada değil, bu dünyada.

  Cennet ve cehennemi anlamak için çıktığım yolculukta dünyanın derinliklerinden cennetin kapılarına kadar dolaştım.

  Cehennemin gölgesinde yaşayan insanları ve cennetin ışığında yıkananları gördüm.

  Cennet ve cehennem sadece birer fikir değil.

  Onlar bizim parçalarımız.

  Kaçmak için can attığımız, dönüşmeyi umut ettiğimiz şeylerin parçaları.

  Çeviri: Aynur Çelik

3.Bölüm TANRININ İSPATI

New York Şehri.

  Genç bir oyuncuyken buraya ilk kez geldiğimden beri çok değişti.

  Gösterilerden sonra gittiğimiz sabaha kadar açık restoran kapanmış.

  Hiçbir yerde telefon kulübesi göremiyorum.

  Buraya birçok insanla aynı nedenden ötürü gelmiştim.

  Başarmak için.

  Ama kırsal Mississippi’den gelen genç bir çocuk için büyük bir değişiklikti.

  Böyle şehirler bizi doğadan ayırır.

  Birçoğumuz günlerimizi klimalı ofislerde geçiririz.

  Yıldızlara değil de bilgisayar ekranlarına bakarız.

  Atalarımız doğanın saf unsurlarıyla her zaman temas halindeydi.

  Tanrı’nın kanıtını oralarda görürlerdi.

  Rüzgarın esmesinde, güneşin sıcak ışınlarında.

  Ama modern dünyamızda bile atalarımızla paylaştığımız bir şey var.

  Tanrı’nın var olduğuna dair kanıt bulma isteği.

  Tanrı’yı modern yaşantımızdan çıkardık mı?

  Yoksa Tanrı’nın ortaya çıkıp varlığını hissettirdiği özel anlar var mı?

  Bir şeyi anlamak için arayışa çıktım.

  İnsanlar Tanrı’nın kanıtını nasıl bulur?

  11 Eylül’de Tanrı’nın sesini duyan bir adamı ziyaret edeceğim.

  Tanrı’nın benimle konuştuğunu hissettim.

  Tanrı’nın çok sakin bir sesle, “Her şey düzelecek” dediğini duydum.

  Müslümanların, Tanrı’yı kutsal kitaplarının sözlerinde nasıl gördüklerini öğreneceğiz.

  Hıristiyanlar için, Tanrı’nın sözü şahsen yeryüzüne gelmiş İsa’dır.

  Müslümanlar için Kuran, Tanrı’nın kitap olarak yeryüzüne gelmiş halidir.

  İçinde ilahi gücü hisseden bir Budist ustayla görüşeceğim.

  İçindeki enerjiyi, bir bakıma ilahi varlıklar gibi gösterebiliyor musun?

  Doğru.

  Ve bilimin onu Tanrı’ya götüreceğine inanan bir fizikçiyle buluşacağım.

  Dünya hakkında ne kadar çok şey öğrenirsek, öğrendiklerimiz Tanrı’ya o kadar çok işaret ediyor.

  Hepimiz kendimize özgü bir şekilde Tanrı’nın kanıtını bulabilir miyiz?

  İbadet, dünyanın her yerindeki inananlar için Tanrı’ya olan inancın göstergesidir.

  Ama Tanrı’nın kanıtını nasıl buluruz?

  Genelde, kriz zamanlarında.

  Birçok insan, Tanrı’nın hayatlarını kurtarmak için müdahale ettiğine emindir.

  Felaket getiren 11 Eylül 2001’de Tanrı’nın varlığını hisseden dindar bir Hıristiyan’la buluşmaya gidiyorum.

  İsmi, Sujo John.

  Sujo?

  -Evet.

  -Morgan Freeman.

  Memnun oldum, efendim.

  -Lütfen.

  -Teşekkür ederim.

  Doğma büyüme Hindistanlısın.

  Nasıl Hıristiyan oldun?

  Ailem Hindistan’ın güneyinden.

  Orada Hıristiyanlığın 2000 yıldan uzun bir geçmişi var.

  Bana hayatını değiştiren günü anlat.

  Normal bir gün olarak başladı.

  New York’ta hava açık, bulutsuzdu.

  Ben ve karım, ikimiz de kulelerde iş bulmuştuk.

  Ben kuzeydeki kulenin 81.

  katındaydım.

  Karım, güneydeki kulenin 71.

  katındaydı.

  Karım ilk çocuğumuza dört aylık hamileydi.

  Çocuğumuzun doğmasını iple çekiyorduk.

  Kuzeydeki kuledeydin ve  Ne oldu?

  08.

 46’da, American Airlines’ın 11 sefer sayılı uçağı, saatte 700 kilometre hızla uçan o devasa jet, kuzeydeki kuleye çarptı ve inanılmaz bir patlama sesi duydum.

  Bizim katta yangın çıktı.

  Etrafımızdaki duvarlar çökmeye başladı.

  “Tanrım, bu bina yıkılırsa karımı bir daha asla göremem” dedim.

  “Karımın taşıdığı o çocuğu asla göremem.

 ” Bizim kattan biri bizi topladı.

  “Bu yangını yenmemiz gerekiyor.

  Buradan çıkmalıyız” dedi.

  Sürünerek, mücadele ederek yangından çıkmaya çalıştık.

  En yakın merdiveni arıyorduk.

  Merdivende bize binlerce insan katıldı.

  43 ya da 44.  kata geldiğimizde biz aşağı inerken, yukarı çıkan itfaiyeciler, polisler gördüm.

  O sırada, o insanların bir bakıma ölüme yürüdüklerini bilmiyorduk.

  Tahmin edebiliyorum.

  Sonra bir patlama daha duyduk.

  İkinci kuleye çarpan ikinci uçaktı.

  Deliye dönmüştüm.

  Karımın öldüğünden emindim.

  Karım hayatta değilse yaşamanın ne anlamı vardı ki?

  -Ama dışarı çıktın, aşağı indin.

  -Doğru.

  -Artık zemin katta, meydandaydın.

  -Doğru.

  -Sonra ne oldu?

  -Güneydeki kuleye doğru yürüdüm.

  Karının orada olduğunu mu düşünüyordun?

  Evet, orada olduğundan çok emindim çünkü her gün 08.

 40’ta işte olmak zorunda.

  Oraya gittin mi?

  Hayır, aslında yer şiddetle sarsılıyordu.

  Camlar parçalanıyordu.

  Bomba olduğunu sandım.

  Güneydeki kule patlıyor ve yıkılıyordu.

  Bina çökerken yanımda insanlar vardı ve onlarla birbirimize sokulmuştuk.

  Tanrı’nın benimle konuştuğunu hissettim.

  Tanrı’nın çok sakin bir sesle, “Her şey düzelecek” dediğini duydum.

  Tanrı’nın sesini mi duydun?

  Seninle konuştu mu?

  Tanrı’nın benimle sesli bir şekilde konuştuğunu duymadım.

  Ama iç sesinin benimle konuştuğunu ve insanlara benimle birlikte dua etmelerini söylememi istediğini hissettim.

  Sonra ne oldu?

  Birkaç dakika dua ettik.

  Başım dönüyor, yer sarsılıyordu.

  Üzerime bir şeyler düşüyordu.

  Duman içinde kalmıştım.

  Nefes alamıyordum.

  Güneydeki kule çökünce, bir bakıma seni de altına aldı.

  Molozlara ve küllere gömüldün.

  Bir bakıma orada öleceğim konusunda kaderime boyun eğmiştim.

  Ama hayatta olduğumu fark ettim.

  Etrafta sürünürken gördüm ki benimle birlikte dua eden insanlar hayatta değildi.

  İs ve dumanda yanıp sönen kırmızı bir ışık gördüm.

  Bir ambulansın yanıp sönen ışığıydı.

  Ambulansın o kısmı ezilmişti ama ışık hâlâ yanıp sönüyordu.

  Manhattan caddelerindeydim.

  Tanınmayacak haldeydi.

  Savaş alanı gibiydi.

  Her yerde moloz, kül ve toz içindeydi.

  Deyim yerindeyse, tek kurtulan sendin.

  Karımı düşünüyordum.

  Yaşanabilecek en inanılmaz travma ve acıydı.

  Bilinmeyenden, karımın akıbetinden endişe ediyordum.

  Sonra cep telefonum o gün ilk kez çaldı.

  Arayanın karım olduğunu gördüm ve “O değil ” diye düşündüm.

  “Başkası ‘Karın öldü’ demek için arıyor.

 ” Ama açtım ve karımdı.

  Sesimi açık ve net duyuyordu.

  Ama ilk sözleri, “Bebeğim, hayatta mısın? ” oldu.

  Hayatta mısın?

  O benim öldüğümü düşünüyordu.

  Ben onun öldüğünü düşünüyordum.

  Tamam, bu bir mucize diyebiliriz.

  Evet.

  Hayatımı koruyan ve kurtaran Tanrı’ydı.

  Bu, benim için bir Tanrı olduğunun kanıtıdır.

  Tanrı birini kurtaracak olsa, herkesi kurtarırdı gibi geliyor.

  Bu harika bir soru ama yeryüzündeki yaşam öyledir ki hiç kimsenin bugünü ya da yarını garanti değildir.

  Bu dünyaya ayak basmış her insan ölümü tadacaktır.

  Ama kendi tecrübemden ne anladığımı söyleyeyim.

  Tanrı’yla yürüyüp hayatın fırtınalarını atlatırken, bir huzurunuz vardır ve Tanrı’nın varlığını hissedersiniz.

  Tanrı’nın varlığını hissediyorsanız, ölüm söz konusu bile olsa her şey düzelecektir.

  Sujo ve karısı Mary’nin şu anda üç çocukları var.

  Şirketteki işini bırakmış ve kendisini başkalarına yardım etmeye adamış.

  Şu anda anavatanı Hindistan’daki görevi kadınların insan kaçakçılığından kurtarılmasına yardım etmek.

  Sadece yaşam gücünü kullanarak başkalarına hayat veriyorsun.

  Evet, Tanrı beni buna çağırdığı için çok mutluyum.

  Tanrı’nın yoluma çıkardığı şeyler beni her zaman heyecanlandırır.

  Seninle konuşmak çok güzeldi.

  Teşekkür ederim, efendim.

  Sizinle olmak bir şerefti.

  Sujo John’un hayatta kalması olağanüstü.

  Bazıları mucizevi diyor.

  Benim için en kayda değer olan, Sujo’nun Tanrı’nın varlığını kesin olarak hissetmiş olması.

  Ölüm ve yıkımın içinde kalmış olmasına rağmen.