JEAN BAUDRİLLARD (1929 – 2006)

 

Simülasyon kuramını oluşturan ünlü Fransız düşünür Jean Baudrillard, 1929 yılında Reims’de dünyaya geldi.  Baudrillard, meslek yaşamında ilk önce Almanca öğretmenliği yaptı ve 1966 yılında Nanterre Üniversitesi’nde Henri Lefebvre ile çalışmaya başladı.  Bertolt Brecht’ten şiirler, Peter Weiss’den tiyatro oyunları ve Wilhelm E.  Mühiman’ın “Üçüncü Dünya’nın Devrimci Cennetleri”ni çeviren yazar; ders ve konferanslar vermek üzere başta ABD ve Japonya olmak üzere dünyanın pek çok ülkesine gitti.  Nanterre Üniversitesi’nde sosyoloji dersleri veren Baudrillard, “profesörlük” unvanını ancak 1990 yılında alabildi.  Yirmi yıldan uzun bir süre başasistan olarak kaldı!

Günümüz düşün dünyasının en “çarpıcı” isimlerinden olan Baudrillard; esas olarak, simülasyon, yığınların zihniyeti, “öteki”, baştan çıkarma gibi konuları kitaplarında ele aldı.  Üretimin, rasyonel bir etkinlik olmadığını ileri sürmüş; tüketicinin, reklam vb. yollarla aldatılmasını göz boyayıcı bir oyun ve hem üretimi hem de tüketicinin isteğini tehdit eden bir öğe olarak yorumlamıştır.

“Körfez Savaşı” sırasında Fransız televizyonunda görüşlerine en çok başvurulan düşünür oldu, kitle iletişim araçlarında bir “star” haline geldi.  İtalya, Meksika, Brezilya ve Japonya gibi ülkelerde yapıtlarının büyük bir çoğunluğu çevrildi.  Türkçedeki ilk kitabı “Metinler ve Söyleyişler”, çeşitli yapıtlarından alınmış metinlerin çevirisidir.

Eserleri:

Simülakrlar ve Simülasyon, Baştan Çıkarma Üzerine, Cool Anılar, Amerika, Siyah Anlar 1-2, Kusursuz Cinayet, Tam Ekran, Nesneler Sistemi, Tüketim Toplumu, Göstergenin Ekonomi Politiğine Eleştirel Bir Bakış, Üretimin Aynası, Simgesel Değişim ve Ölüm, Foucault’yu Unutmak, Beaubourg Olayı, Sessiz Yığınların Gölgesinde ya da Toplumsalın Sonu, Passwords, Komünist Partisi ya da Politikanın Sahte Cennetleri, İlahi Sol, Kötülüğün Şeffaflığı-Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme.

 

 

TEMEL KAVRAMLAR

HİPERGERÇEKLİK*

Gerçeklik çökmüştür ve bugün sadece imgeden, yanılsamadan ya da simülasyondan ibarettir.  Model temsil ettiği varsayılan gerçeklikten daha gerçektir.  Hiper-gerçeklik ”çoktan yeniden üretilmiş olan şeydir” “kökeni ya da gerçekliği olmayan bir gerçeğin” modelidir.

HİPER-MEKAN (hyper-space)*: Modern mekan kavramlarmızın anlamsız olduğuna işaret eden post modern terim.  Mekan modern sayıltıların varsaydığı gibi bir şeyi temsil etmez. Yok edilmiştir ve mekansal engeller ortadan kalkmıştır. Her şey coğrafi bir akış içindedir. Mekanda sürekli olarak ve öngörülmeyen biçimlerde hareket etmektedir.

İÇPATLAMA (imploding,implosion)*: post-modern bir dünyada görüngülerin içe doğru patlama ve böylece hem kendilerini hem de insanın onlar hakkındaki varsaytımlarını imha etme eğilimleri. Böyle bir durumda anlam tamamen ortadan kalkmaktadır.

*- Postmodernizm ve toplum bilimleri, Pauline marie roseanu Çev.  Tuncay Birkan, Bilim ve sanat yay. Ankara 2004, (s. 14,17)

 

SİMULAKRUM: orjinali olmyan bir kopyanın kopyası. Gerçek ile model arasında hiç fark kalmamıştır. (s. 17)

SİMÜLAKR: bir gerçeklik olarak algılanmak isteyen görünüm

SİMÜLE ETMEK: Gerçek olmayan bir şeyi gerçekmiş gibi sunmak,göstermeye çalışmak

SİMÜLASYON: Bir araç bir makine bir sistem bir olguya özgü işleyiş biçiminin incelenme gösterme ya da açıklanma amacıyla bir market ya da bir bilgisayar programı aracılığı ile yapay bir şekilde yeniden üretilmesi. .

SİMÜLASYON KURAMI

“İllüzyondan söz edebilmek imkansızdır.  Çünkü ortada gerçek diye bir şey kalmamıştır. ”

Simülasyon bir köken ya da gerçeklikten yoksun gerçeğin modeller aracılığı ile türetilmesine denir. Günümüzde gerçek artık minyatürleşmiş hücreler, matrisler, bellekler ve komut modelleri tarafından üretilmektedir.  Bu sayede gerçeğin sonsuz sayıda yeniden üretimi mümkün olmaktadır.  Bundan böyle rasyonel bir gerçeğe ihtiyacımız olmayacaktır, zira gerçek ideal ya da negatif süreçlerle başa çıkabilecek bir durumda değildir.  Artık işlemsel bir gerçeklik vardır.  Aslında gerçek bu değildir çünkü onu sarıp sarmalayan bir düşssellikten yoksundur.  Bu atmosferden yoksun bir hiper-uzamda kombinatuvar modellere benzeyen sentetik bir şekilde üretilmiş gerçek diğer adıyla hiper-gerçektir.

Gerçek ya da hakikate özgü perspektifle bir ilişkimizin kalmadığını gösteren bu farklı bir uzama geçiş olayıyla birlikte tüm gönderen sistemlerinin tasfiye edildiği bir simülasyon çağına girilmiştir. . . Burada bir taklit suret ya da parodiden değil aslı yerine göstergeleri konulmuş bir gerçek bir başka deyişle her türlü gerçek süreç yerine işlemsel ikizini koyan bir caydırma olayından söz ediyoruz.  Gerçeğin tüm göstergelerine saşılıp gerçeğin tüm aşamlarına kısa devre yaptıran kusursuz, programlanabilen göstergeleri kanserli hücreler gibi çoğaltarak dört bir yana savuran bir makineden. . . Bundan böyle her türlü düşsel ve gerçek ayrımından yoksun, yalnızca aynı yörünge çevresinde dolanan modellere dayalı ve farklılık simülasyonu üretiminden ibaret bir hiper gerçekten söz edebiliriz.  (s15)

Gizlemek(dissimüler) sahip olunan şeye sahip değilmiş gibi yapmak, simüle etmek ise sahip olunmayan şeye sahipmiş gibi yapmaktır.  Birincisi bir varlığa(şu anda burada bulunmayan) diğeri ise bir yokluğa (şu anda burada bulunmamaya) göndermektedir.  Örneğin hastaymış gibi yapan kişi yatağa uzanıp bizi hasta olduğuna inandırmaya çalışır.  Bir hastalığı simüle eden kişi ise kendinde bu hastalığa ait semptomlar görülen kişidir.  Öyleyse “mış” gibi yapmak ya da gizlemek gerçeklik ilkesine zarar vermez yani bunlarla gerçeklik arasında her zaman açık seçik gizlenmeye çalışılan bir fark vardır.  Oysa simülasyon bu gerçekle sahte ve gerçekle düşsel arasındaki farkı yok etmeye çalışmaktadır. . . Simüle den kişinin gerçekten hasta olup olmadığını değerlendirmek mümkün değildir. (s.  16)

Yine başka bir alan olan din konusunda da Baudrillard Tanrı inancının nasıl simüle edildiğini inancın göstergelere indirgenerek Tanrının devre dışı bırakıldığını şöyle anlatır: “din konusunda bir tanrısal güç simülakrına gönderme yapılmaktadır. ’ Simülakrların mabetlere sokulmasını yasakladım çünkü doğaya hayat veren tanrısal güç yeniden canlandırılamaz. ’ Bu doğru değildir. Çünkü bu tanrısal güç yeniden canlandırılabilmektedir. Örneğin bu güç ikona ya da simülakrlar şeklinde çoğalttığında neler olup bitmektedir. ? Örneğin imgelere dayalı görsel bir teolojiye dönüştürüldüğünde hala ilahi bir gücün özelliklerine sahip olabilmekte midir? Belki de kendi ihtişam ve çekiciliğini devreye sokarak bu ilahi gücün ortadan kalkmasına neden olmaktadırlar? İkonlar aracılığıyla tezgahlanan bu oyun sayesinde sonuçta görüntüler algılanabilen ve anlaşılabilen bir Tanrı düşüncesinin yerini alabilmektedirler.

Bin yıldır süregelen ve ikonoklastları ( kutsal imgeleri yok eden insanlara verilen ad, kutsal imgelere tapınmaya karşı olan Bizans imparatorlarının yandaşı olan insanlar) hep korkutmuş olan bu mücadele henüz sona ermemiştir.  İkonoklastların, simülakrların sahip olduğu bu mutlak güçten korkmalarına neden olan şey İkonoklastların Tanrı düşüncesinin insanların bilincinden silip atabileceklerini sezmenin yanı sıra sonuç itibari ile bu korkunç hakikatin Tanrını asla var olmadığı, yalnızca sümülakrlar aracılığı ile var olabildiği hatta kendi simülaklarından bir şey olmadığı düşüncesine göndereceğinin farkına varmış olmalarıdır.  Zaten ikonoklastlar da bu yüzden imgelerden nefret etmekte ve onları yok etmeye çalışıyorlardı”(s. 18)

Bu yorumlardan sonra Baudrillard, Batı toplumunda imgelerin gerçekliği nasıl yerinden ettiğini anlatır; ” imgeler her zaman ölümcül bir güce sahip olmuşlardır. . . öldürücü bir güce sahip imgenin karşısına, gerçeğin görünen ve algılanabilen yanlarını sunan yeniden canlandırmanın diyalektik gücü ile çıkılmaktadır.  Batı, bu yeniden canlandırma olayının önemine ya da göstergenin derin bir anlama sahip olabileceğine ve bir şeylerin -bu tabiki Tanrıdır- bu değiş tokuşun gerçekleşmesini sağladığına bütün kalbi ve iyi niyetiyle inanmaktadır. Tanrı bile simüle edildikten Tanrıya olan inanç, göstergelerine indirgenebildikten sonra gerisini varın siz düşünün.  İşte o zaman bütün sistem yer çekiminin etkisinden kurtulmuş bir kütle devasa bir simülakra dönüşmektedir.  Bu gerçek dışı bir şey değil simülakrdır, gönderenden yoksun ve nerede başlayıp nerede bittiği bilinmeyen hiçbir şeyin durduramadığı bir kapalı devre içinde gerçeğin değil yalnızca kendi kendinin yerine geçebilen bir şey.  Yeniden canlandırmanın karşıtı olan simülasyon işte budur. ”(s. 20)

Yeniden canlandırma ile simülasyon arasında derin farklar olduğunu belirten Baudrillard, ontolojik anlamda gerçekliğin simülasyonla bir bağının olmadığını savunur;” yeniden canlandırma; gösterge ve gerçeklik arasında bir eşdeğerlik ilkesi(bu eşdeğerlik ütopik bir şey bile olsa temel bir aksiyomdur) bulunduğunu kabul etmektedir.  Oysa simülasyon eşitlik ilkesi ütopyasına tamamen ters bir şey olup göstergeyi kesinlikle bir değer olarak yadsımakta ve her türlü gönderenin ters yüz edilmesi ve öldürülmesi olarak görmektedir.  Simülasyonu sahte yeniden canlandırmaya karşılık; simülasyon bir simülakra dönüştürdüğü yeniden canlandırma düzenin tamamını sarıp sarmalamaktadır. (s,18)

İmge kavramını çeşitli yönleri ile açıklayan Baudrillard, simülakr ve imge ilişkisini şu boyutlarda ele almaktadır. ”imgeye özgü çeşitli aşamalar şöyle sırlanabilir;

-derin bir gerçekliğin yansıması olarak imge -derin bir gerçekliği değiştiren ve gizleyen imge -derin bir gerçekliğin yokluğunu gizleyen imge

-gerçekliğin hiçbir çeşidiyle ilişkisi olmayan kendi kendinin saf simülakrı olan imge

Birinci durumda imge, olumlu bir niteliğe sahiptir çünkü imge burada bir tür ayin görevi yapmaktadır.  İkinci durumda imge, olumsuz bir niteliğe sahiptir.  Kötü büyü türünden bir şeydir.  Üçüncü durumda imge, bir görünümün yerini almaya yani bir büyüleme aracı olmaya çalışmaktadır.  Dördüncü durumdaysa imge artık görüntü düzenine değil simülasyon düzenine ait bir şeydir.  Bir şeyleri gizleyen göstergeler aşamasından gösterilecek bir şey kalmadığını gizleyen göstergeler aşamasına geçiş bir dönüm noktasıdır.  Çünkü birinciler ideolojilere özgü bir hakikat ve sır teolojisine gönderirken, ikinciler bir simülasyon ve simülakrklar çağına girilmiş olduğunu artık ortada ne kendi kullarına sahip çıkabilecek bir Tanrı, ne de gerçekle sahte ve gerçekle yapay bir yönteme başvurularak diriltilmiş gerçeğin birbirinden ayrılmasını sağlayacak bir Kıyamet Günü olasılığı bulunmadığını söylemektedirler.  Çünkü her şey zaten ölmüş ve Kıyamet Günü beklenmeden diriltilerek yaşama döndürülmüştür. (s. 21)

Modern bilimsel yaklaşımı eleştiren Baudrillard, özgün bir kabile olan Tasadaylılar örneği ve Fransanın Creusot bölgesinin bilimsel çalışmalar uğruna nasıl manipülasyona uğratıldığını ele alır.  Fransanın Creusot bölgesi tarihin belli bir dönemine tanıklık etmesi yönü ile bölgedeki işçi mahalleleri, sanayi kuruluşları, erkeği kadını ve çocuğuyla bütün bir kültür canlı canlı açık hava müzesine dönüştürülmüştür.  Müze ortadan kaldırılmış her yer müze haline gelmiştir.  Tasadaylılar ise 800 yıllık otantik geçmişe sahip bir kabiledir.  Etnologlar ve Antropologların keşfi ile modern hayatın içine çekilen bu yerli kabile bir süre sonra yeni ortama uyum sağlamayıp tekrar eski ormanlık alana gönderilmesi Etnologlar ve Antropologlar tarafından teklif edilir.  İşte bu durumu Baudrillard;” Etnoloji sınırlı bir nesnel bilim dalı olmak yerine nesnesini özgür bırakıp canlı olan herşeyi kapsayarak simülakrlara özgü her yerde hazır ve nazır görünmez bir dördüncü boyuta dönüşmektedir.  Etnolojinin yaşaması için nesnenin ölmesi gerekir.  Keşfedilen nesne ölerek hem intikam almakta hem de kendini çözmeye çalışan bilime meydan okumaktadır. Ölü nesne gözünün yaşına hiç bakmadan bilimi ters yüz etmekte ve ik başlangıç noktasına geri döndürmektedir. ”(s. 22-24)

Başka bir örnek de Lascaux mağarası ile ilgilidir.  Mağaranın orjinalini koruma bahanesi ile ziyarete kapanmış ancak beş metre öteye aynı mağaranın tıpatıp benzeri inşa edilerek ziyarete açılmıştır.  Ziyaretçiler önce gerçek mağaraya dikiz deliğinden bir göz attıktan sonra kopyasının tamamının ziyaret edebilmektedir.  Baudrillard göre gerçeği ile kopyası arasında bir fark yoktur. Çünkü bir kopya ikisini de yapaylaştırmaya yetmiştir. (s. 25)

DÜŞSEL VE HİPERGERÇEK

Gerçekliğin dönüşümünü ABD’deki Disneyland üzerinden değerlendiren Baudrillard bu koca oyun merkezinin anlam dünyasını kritik eder.  Disneyland, ABD’li canlı resimci ve film yapımcısı Walt Disney tarafından 17 Temmuz 1955’te kuruldu.  Dünya’nın en büyük eğlence parkı ve önemli bir turizm merkezi olan Disneyland, sanatçının kahramanlarını yaşatan düzenlemeleri ve donatımlarıyla daha çok çocukların ilgisini çeken bir panayır durumundadır.  Bugün, birçok iş dalını içeren Walt Disney Kurumu’nun bir bölümüdür.

Baudrillard’a göre:” Disneyland bütün simülakr düzenlerinin iç içe geçmiş olduğu kusursuz bir modeldir.  Her şeyden önce Korsanlar, Geleceğin dünyası v. b.  şeylerden bir illüzyon ve fantazm (bir arzu veya istek uğruna gerçeğin deforme edilmesi durumudur. ) oyunudur.  Bu düşsel evren, kendine düşen görevi başarıyla yerine getirmektedir.  Kalabalıkları buraya çeken şey; gerçek Amerika’nın minyatürleşmiş toplumsal bir mikro kozmosa benziyor olması ve alınan kolektif keyiftir.  Disneyland’da Amerika’nın sahip olduğu tüm değerler minyatürleştirilmekte ve çizgi filmler aracılığı ile çoğaltılarak kendinden geçmektedir.  Disneyland, “gerçek” ülkenin, “gerçek” Amerikanın bir Disneyland’a benzediğini gizlemeye yaramaktadır.  Disneyland’ı çevreleyen Los Angeles ve Amerika gerçeğe değil hipergerçeğe ve simülasyona aittir.  Buradaki sorun yanıltıcı bir yeniden canlandırılmış gerçeklikten (ideoloji) çok gerçeğin gerçeğe benzemediğini gizleyebilmek ve gerçeklik ilkesinin devamını sağlayabilmektir.  Disneyland’taki düşsellik ne gerçektir, ne de sahte.  Burası gerçeğe özgü düşselliği, gerçeğe simetrik bir şekilde yeniden üretebilmek amacıyla tasarlanmış bir caydırma(ikna) makinesidir. (s. 29)

 

Benzer bir çözümlemeyi Baudrillard Amerika’da devlet başkanı Nixon’un istifasına yol açan Watergate skandalı üzerinden değerlendirir.  Ona göre: “Watergate skandali ahlaki ve politik bir ilkeyi eski sağlığına kavuşturmaya çalışırken diğer yandan da düş gücünü harekete geçirerek yitip gitmekte olan gerçeklik ilkesine o ilk görünümünü yeniden kazandırma gayreti içerisindedir.  Bu skandalın ifşa edilmesi yasalara saygı duyulduğunu göstermektedir.  Watergate’ın yaptığı tek şey herkesi Watergate’ın bir skandal olduğuna inandırmasıdır.  Yapılan şey düzenin ahlaki açıdan temizlenip paklanması ve ovulup parlatılarak yeniden devreye sokulmasından başka bir şey değildir.  Watergate bir skandal değildir.  Çünkü herkes onun bir skandal olmadığını gizlemeye çalışmaktadır.

Watergate sistem muhaliflerine kurulmuş bir tuzak iktidarı güçlendirebilmek amacı ile gerçekleştirilen bir skandal simülasyondur. (s. 31-32)

Baudrillard tüm bu örnekler üzerinden ele aldığı simülasyon atmosferinin bireyi ve gerçekliği nasıl kaosa sürüklediğini şu ifadelerde anlatır. ” Bu karmaşık durum Mobiyüs şeridine benzer ikiye bölündüğünde yüzeylerini tersine çevirmenin olanaksız olduğu ikinci bir sarmalla karşılanır.  Burada hiçbir şey çözülmediği gibi tam tersine her şey daha da karmaşıklaşmaktadır.  Bu cehennem azabının kökünde anlamı kavranması güç bir kurnazlık ve şeytanlıkla değişikliğe uğratan simülasyon vardır.  Sistemle, sisteme ters düşen alternatifi dışbükey bir aynanın iki ucunda yekvücut olmuş gibidirler.  Bundan böyle sağdan sola tersine çevrilebilen, sağın solu bir mıknatıs gibi kendine doğru çektiği kısır-döngüleşmiş bir politikanın yoldan çıkmış eğik perspektifi içine girmiş bulunuyoruz. ”(s. 37)

 

möbiyus şeridi

Bütün her şeyin tersyüz edildiği simülasyon sürecinde ölümlerin bile nasıl simüle edildiği ve bunu üzerinden ne tür politik amaçlar hedeflendiğini Baudrillard şöyle anlatır. “Bütün bunlar arasındaki ortak payda gerçeğin düşsel, hakikatin skandal, yasanın yasak çiğneme, çalışmanın iş, sistemin bunalım ve kapitalin de kendini devrim aracılığıyla kanıtlama girişimidir.  Ölümün simüle edildiğini iddia eden Baudrillard, A. B. D.  başkanlarının suikastını örnek gösterir.  Ona göre Kennedy cinayeti gerçek anlamda politik boyuta sahipti.  Oysa Johnson, Nixon, Ford yalnızca hayali, simüle edilmiş suikastlara hedef olabildiler.  Çünkü onlar birer iktidar kuklası olduklarını gizleyebilmek için bu türden yapay tehditlerin yaratacağı “aura”’dan (cazibe, çekicilik) yararlanmak istediler.  Eskiden krallar ölmek zorundaydı. (Tanrılar da) Zaten onları güçlü kılan şey de buydu.  Günümüzün krallarıysa aşağılık bir ölme numarasına yatmaktadırlar.  Bunun nedeni iktidarın avantajlarını elden kaçırmama isteğidir. ”(s. 38-39)

Modern çağın en güçlü araçlarından biri olan televizyonu da projeksiyona alan Baudrillard, televizyon yayınları, mekanlar ve mesajlar üzerinden oluşturulan simülasyonu irdeler.  Gerçekliğin kökünden yerinden oynatıldığı devasa süreç içerisinde televizyon büyük bir role sahiptir.  Reality Show’lar, haberler, stüdyolar birer hiper-gerçek yutturmacanın sahneleri gibidirler.  Örneğin 1971 yılında Amerikan televizyonu bir Amerikalı ailenin (Loud ailesi) günlük yaşamını kaydetmek için evlerinin her köşesine kameralar koyup yedi ay aralıksız çekim yaparak bir TV programı sunmuştur.  Simülasyon bütün işlevsellik ve nedensellikleri tersinir kılma gücüne sahiptir.  Yapımcılara göre Loud ailesi deneyindeki amaç gerçek bir yaşamın kaydedilmesidir.  Ancak bu mümkün olamaz, çünkü her yerde kameraların bulunduğu evde bu aile ‘sanki biz orada değilmişiz gibi’ davranamaz.  Bu sanki Loud ailesi oradaymış gibi sözüyle aynı anlama gelmektedir.  Daha sonraları Tuman Show adlı film de benzer bir yaklaşımla yapılmıştır.  Evi zannettiği televizyon stüdyosu aynı zamanda Truman’ ın gerçek zannettiği bütün yaşamını hiper-gerçek yapar.  Loud ailesinde gözlenen şey: anlamsız olana aşırı anlam yüklemek.  Çünkü amaç gerçeğe saplantılı bir biçimde yaklaşma arzusudur.  Bu arzu sonucunda gerçek artık yok edilmiş, yerini simülakrı almış ve çekimler tamamlandıktan sonra Loud ailesi dağılmıştır.  Loud ailesi yaşamları kaydedilip televizyonda gösterilmeden yaşayamayan bir ailedir.  Bu program bir ailenin yaşamının kaydı olmaktan çok bir kurban törenidir.  Sonuç olarak der, Baudrillard; ”sözünü ettiğimiz şey dur durak tanımayan kronik bir hastalık gibi gerçeğin içine yerleşerek onu değiştirmeye çalışan bir “medium”dur.  Burada “medium”un süzgeçten geçirerek sunduğu haber ya da bir lazer ışığının boşlukta oluşturduğu üç boyutlu bir reklam imgesi gibi bir hayalete dönüşmüş bir gerçekten sözediyoruz”(s. 53,55)

Nükleer santrallerin de bir tür simüilasyon işlevi gördüğünü belirten Baudrillard bu güçle oluşturulan bir caydırma imajı olduğunu ifade eder.  Ona göre, nükleer silahlar da simülasyon evreninin birer parçasıdırlar.  Daha farklı bir yaklaşımla bunlar simülasyonun varabileceği en üst aşama olan nükleer aşamasının bir göstergesi konumundadırlar.  Bu nükleer aşamanın en büyük işlevi ise caydırmadır.  Nükleer silahlar muazzam gücünü atom çekirdeğinin parçalanması sonucu ortaya çıkan enerjiden değil, çekirdeğin her an parçalanabileceği korkusunu dünyaya şırıngalamaktan alırlar.  Öyleyse bu silahların gücü nötralize edici bir güçtür.  Bir bakıma onlar birer gösteri nesnesinden başka bir şey değildirler.  Söz konusu olacak patlama fiziksel bir Einstein formülünün dışa dönük bir patlamasından çok içe dönük bir patlama olacaktır.  Yaşamlarımızı felç eden şey bir atom bombasının tepemize inmesi değildir.  Kaldı ki böyle bir şey olmayacaktır; olması gerekmez.  Nükleer savaş tehdidi, bir caydırma makinesidir.  Nükleer silahlar (ve nükleer santraller) vardır orada olacaklardır bu caydırma nesneleri bize her an bir patlama olacağı endişesi ile tetikte tutarak içe dönük bir patlama olayı yaratmaktadırlar.  Caydırma, bir strateji değildir.  Nükleer silahlara sahip devletlerarasında değiş tokuş edilmekte ve gidip gelmektedir.  Bundan böyle strateji diye bir şey olmayacaktır.  Savaş tehdidi askerlerin elinde bir çocuk oyuncağına dönüşecektir. Burada teknik bir programlamadan dünyanın engebesiz kusursuz nötr bir yüzeye döndürülmesinden bahsediyoruz.  (s. 59)

Vietnam Savaşını da bir örnek olarak analiz Baudrillard, savaşın nasıl simüle edildiğine ve olayın arkasındaki farklı politik çıkarlara dikkatleri çeker.  Baudrillard Vietnam Savaşına dair önemli bazı sorular sormaktadır. 

Birincisi bu denli kanlı, vahşi ve uzun bir savaş nasıl olur da birdenbire aniden duruvermiştir. 

İkincisi Amerikan tarihinin en büyük bozgunu neden Amerikan iç dengesiyle, politika sistemini allak bullak edememiştir.  Öyleyse ortada bambaşka bir neden vardır. Bu savaş, birlikte barış içinde yaşama düşüncesine en zor anlarından birini yaşatmaktan başka bir işe yaramamıştır.

Bu savaş Çin’in bu barış içinde birlikte yaşama sürecinin içine alınmasını sağlamıştır.  Uzun yıllar Çin’in bu savaşa somut bir şekilde müdahale etmemesi sağlanmıştır.  Bozguna uğramış görünen Amerika Çin karşısında çok önemli bir politik zafer kazanmıştır.  Zaten Vietnam savaşının amacı budur. Aynı şey Vietnam içinde geçerlidir.  Savaş silahlı direniş gruplarından düzenli orduya geçildiği anda bitmiştir.  Sağlıklı bir politika ve disiplinli bir iktidarın var olmasını engelleyen bütün unsurlar temizlenmiştir. Burada zafer ya da bozgunun gerçekliğinin sözü bile edilemez.  Amaç politik bir değişikliğin sağlanmasıdır.  Savaş görünümlerin çok ötesinde bir süreçtir. . A. B. D Vietnam’ı terk etmiştir.  Ama savaşı kazanmıştır. (s. 63-64)

TARİH VE SİNEMA

Tarihin sinema aracılığı yeniden canlandırıldığı fikrini taşıyan Baudrillard, sinemanın tarihi yeniden nasıl simüle ettiğinden bahseder.  Ona göre “Tarih yitirmiş olduğumuz bir gönderenler sistemidir, yani tarih bize özgü bir mite dönüşmüştür. ” Simülasyon çağı ile geçmiş bir tarihe ait fantazmların biriktirildiği, ideolojiler ve retro (geriye dönük eski moda) modaların tepeleme yığıldığı bir boşluk içindeyiz, buradan sinema aracılığıyla bir tarih bilincine sahip olma adında bir illüzyon ortaya çıkar.  Tarih öldükten sora sinemaya görkemli bir giriş yapmışlardır.  Retro mantığı ile çekilen sayısız tarihi film elimizden kayıp gitmiş tarihin imgesel bir miti haline gelmiştir.  Sinemanın bize gösterdiği tarihin tarihsel gerçekle olan ilişkisi perdedeki tarihin hipergerçek bir şeye dönüştüğünün kesin bir kanıtıdır.  Chinatown, Barry Lyndon ,1900, gibi tarihi filmlerde rahatsız edici bir kusursuzluk göze çarpmaktadır.  Bir başka deyişle bu filmler kusursuz, olağanüstü ‘artefact’lar(insan eliyle yapılmış şey, yapay doku) dahice simülakrlardır.

Baudrillard bunlara en güzel örneğini Barry Lyndon olduğunu öne sürer.  Barry Lyndon bir tarihin yeniden canlandırılması değil bir simülasyonudur.  Bütün gereksizlikler, bütün zararlı ışınlar titizlikle temizlenmiştir.  Bu filmlerde sahnenin olabildiğince görkemli bir şekilde parlamasını sağlama kaygısı onların birer simülakr olmasını sağlar. . Sinema en fantastik ya da mitik olandan gerçekçi ve hipergerçekçi olana doğru giden bir gelişim çizgisi izlemiştir.  Sunduğu güncel ürünlere bakılacak olursa sinemanın teknik açıdan giderek mutlak gerçeğe yaklaştığı, gerçeği tüm sıradanlığı, hakikati tüm çıplaklığı ve can sıkıcılığıyla verdiği hatta tekniğin sağladığı kendine güven duygusuyla gerçeğin kendisi hemen şu anda burada olanın ta kendisi, anlamsız bir şey inanılmaz bir çılgınlık modeline dönüştüğü görülmektedir.  Bu gün sinema ve gerçek özgünlüklerini yitirmişlerdir.  Çünkü sinema tarihin ortadan kaybolmasına ve egemenliği bir arşivin eline geçirmesine bizzat katkıda bulunmuştur.

Fotoğraf ve sinema yararlandıkları mitlerden vazgeçme pahasına tarihin çağdaşlaştırılma sürecine görsel ve nesnel bir biçim kazandırarak büyük ölçüde katkıda bulunmuşlardır.  Bugün sinema tasfiye edilmesine katkıda bulunduğu tarihin yeniden yaşama döndürülmesi için tüm teknik olanaklarını onun hizmetine sunabilir.  Ancak içlerinde yok olup gideceği hayaletlerden başka bir şey üretemez. (s. 70-77)

HİIPERMARKETLER VE HİPERMAL

Gündelik yaşamlarımızın önemli sayılabilecek durak noktalarından birini oluşturan devasa alışveriş merkezlerindeki düzen ve mesajlarla toplumsal bir kültür kurgusu tasarlanmaktadır.  Her şeyin birbirine benzediği alıcı ile satıcının birbirleriyle karşılaşmadığı çalışanların yalnızca boşalan rafları düzenlediği yani tüketicilerin açtıkları delikleri tıkadıkları, rafların rölyef bir reklam panosunu andırdığı hipermarketler için Baudrillard total bir ekran benzetmesi yapar.  Nesneler burada birer mal olma özelliklerini yitirirler.  Hipermarketlerin tamamında bize bakan güvenlik kameraları da bu simülasyon evreninin bir parçasıdır.  Güvenlik sisteminin yeterli işleyebilmesi için gereken maliyet yüksek olduğundan bu çalışıp çalışmadığını bile bilmediğimiz güvenlik kameraları baskıyı anıştıran yani bir baskı simülasyonu oluşturan caydırma adlı daha önce tanımladığımız işlevi yerine getirirler.

Hipermarket bir tüketim merkezi olmanın ötesinde bir anlam taşır.  Burada sergilenen nesneler özgün bir gerçekliğe sahip değildir. Onların düzenlenişi geleceğe özgü toplumsal ilişki modelini andıran seriler, daireler ve seyirlik şeyler formatındadır.  Baudrillard kapitalizmin geleneksel kurumları ile hipermarketlerin gelecekte karşımıza çıkacak her türlü toplumsal denetim biçimi yani toplumsal yaşam ve birlikteliğin dağınık işlevlerini(iş, boş zamanları değerlendirme, beslenme, sağlık, ulaşım medya, kültür) tek bir bir homojen çatı (zaman/mekan) altında buluşturma modelidir.  Baudrillard; geleceği önceden haber veren bir model olarak hipermatketlerin (özellikle A. B. D’de) yerleşim bölgelerinin dağılımını belirlediğini söyler.  O, kentleri hipermarketlerin birer uydusu olarak görür.  Ona göre modern bir kent bile onu ememektedir.  Çevresinde oluşturduğu yörüngeye banliyöler oturtmakta, kimi zaman da üniversite hatta fabrika gibi yeni yerleşim alanları için bir gref(birbirine bağlayan merkez) vazifesi görmektedir.  Merkezde hipermarket vardır ve kent bir taşıma düzeniyle insanların sürekli bu merkeze gidip gelmelerini sağlar.  (Eskiden kilise-cami vardı.) Birer simülasyon kutbuna dönüşmüş olan bu yeni nesne sistemleri yani modernliğe özgü şeylerden çok bir hipergerçeklik, geçmiş ve gelecekten yoksunlaştırılmış işlevsel aynı andalık, her şeyi etkileyebilme arzusu vardır. (s. 110-114)

SİMÜLASYON İLETİŞİM ARAÇLARI VE REKLAM

İletişim araçları ve bunların yayın ürünlerinin oluşturduğu etkileri ele alan Baudrillard, bu yöntemle gerçeklik ve anlam üzerinde ne tür müdaheleler gerçekleştirildiğini analiz eder. Ona göre her gün daha fazla haberle karşılaşmamıza rağmen anlamın daha az üretildiği bir dünyada yaşıyoruz.  Bunun nedeni olarak üç varsayım söz konusudur. 

Birinci varsayıma göre haber anlam üretmektedir ancak genel anlam kaybını engelleyememektedir. 

İkinci varsayıma göre haberin anlamla bir ilişkisi yoktur.  Haber başka bir düzene aittir. 

Üçüncü ve Baudrillard’ın üzerinde önemle durduğu varsayımda ise şöyle söyler: Haber enflasyonu ile anlam deflasyonu arasında, anlamın haber tarafından yok edildiği bir zorunlu ilişki vardır.

Toplumsallaşma denen şey iletişim araçlarının gönderdiği mesajlarla ilgilenme oranıyla ölçülmektedir.  Böylelikle haber her yerde hızlı bir anlam dolaşımını sağlamaktadır.  Ancak haberin anlam ürettiğini sandığımız sırada aslında tam tersi olmaktadır.  Haber kendi ürettiği içerikleri yok eder.  Baudrillard, burada iki tane neden belirler: Birincisi haber iletişim kurmaz, bir iletişim oyunu sahneler.  İkisi farklı şeylerdir ve simülasyon tanımlamasına uymaktadır.  Karşılıklı konuşmalar, izleyici telefonları, tartışma programları, interaktif yayınlar ise bu sahnenin ana dekorunu oluştururlar.  Sahnede olmayan şey ise iletişimdir, onun yerini iletişim simülasyonu almıştır.  Anlam ve iletişim hiper-gerçekleşmiştir.  Gerçeğe son veren şey gerçekten daha da gerçek görünendir.  İmgeler ve göstergeler sonucunda gerçeklik katsayısını yükseltir ve bize haberin kendisinden başka inanacağımız bir şey bırakmaz.  Baudrillard’ın belirttiği ikinci neden ise, iletişimin gerisinde iletişim araçlarının ve her geçen gün artan haberin toplumsal yapıyı bozmalarını, engelleyememesidir.  Yani haber hem anlam hem de toplumsalı anlamsızlaştırmaktadır.  Böylelikle haber sayesinde toplumsal kitleler içinde için için kaynarlar.  Benzer biçimde anlam ve anlama ait tüm içerikler egemen bir iletişim aracı tarafından yutulurlar.  Bir derinlikten yoksun anlık ve anında unutulma özelliğine sahip olan reklamlar.  Tüm özgün kültürel biçimlerle tüm özgün dil yetilerini yutmaktadırlar.  Reklamda göstergenin enerjisi en alt seviyeye inmektedir.  Reklamın sahip olduğu geçmişi ve geleceği olmayan anındalık özelliğine sahip biçim ise gündelik yaşamları reklam biçimine dönüştürmeye başlamıştır.  Böylece tüm güncel eylem biçimleri yok olup gitmektedirler.  Reklamın panosuna çarpan toplumsal ise tamamen çözülmüş erimiş basitleşmiş ve toplumsal görüntüsüyle anında yanıtlanan bir şeye dönüşmüştür.  Bu nedenle duvardaki afişlerde toplumsal değil toplumsalın hayaleti ile karşılaşılır.  Günümüzdeki reklamın en ilginç boyutu özgün bir biçim ya da kısaca bir iletişim aracı olarak yoğunluğunu yitirmesi ve ortadan kaybolmasıdır.

Artık reklam bir sınai malın reklamını yapmaktan ziyade kendisi bir ticari mal gibidir.  Aslında her ikisi birbirine karışmış durumdadır.  Bu bakımdan reklam için kendi kendisinin mesajına dönüşerek reklamını yaptığı malı içerisinde eritmektedir.  “Reklam kamusal anlama sahip her şeye karşı duyarsız kalındığını gösteren bir ayna paradoksal bir aşağılama aynasıdır”. Reklam da tıpkı haber gibi simülasyonun duyarsızlaştırma ve anlam yıkımı süreçlerinin bir işlevsel parçasıdır. İletişim araçları toplumsallaşmayı sağlamaya yönelik araçlar değil, toplumsalın kitleler içinde için için kaynamasını/erimesini sağlayan araçlardır. Çünkü iletim aracı ve gerçek içinden çıkmanın olanaksız olduğu tek bir nebulaya dönüşmüşlerdir.  Baudrillarda göre iletişim araçlarının yararlı kullanımı diye bir şey olamaz.  İletişim araçları anlamla yanılgıyı birlikte sırtlayıp götürmekte ve bunları diledikleri şekilde kullanmaktadırlar.  (s.  116-123,130-)

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Postmodern bir sosyolog olarak nitelenen Jean Baudrillard Simülakrlar ve Simülasyon adlı eseri ile Kapitilazmin tüm boyutları ile gerçekliği ve toplumsal hayatı nasıl kuşattığını ele almaktadır.  Ona göre “Çağımızdaki temel hastalığın adı: Gerçeğin üretimi ve yeniden üretimi denilen şeydir.  Bu yüzden ‘maddi’ üretimin bizzat kendisi hipergerçek bir şeye dönüşmüştür. ”

Baudrillard, ekonomi, sanat, bilim, siyaset, medya ve sinema üzerinden özellikle de Amerika’ya yoğunlaşarak bu alanlarda gerçekliğin nasıl yerinden edildiğini ve simülasyon aracılığı ile gerçeklikten kopuk nasıl sanal bir dünya oluşturulduğunu detayları ile incelemektedir.

Baudrillard, ”Gerçek simülasyona dönüştü.  Buna yol açansa kültür endüstrisinin kendisidir.  Yaşadığımız evren simülasyon evrenidir” der.  Gerçekliğin simülakrlar sayesinde dumura uğratılması sonucunda bir kaosa girildiğini belirten Baudrillard, bu durumu Möbiyus şeridi denilen kısır döngülü bir sarmala benzetir.  Bu aşamada artık için için kaynama/iç patlamalar yaşanacağı ifade edilir. Yakın dönem Sosyologları içinde çarpıcı analizleri ile çözümlemeler yapan Baudrillard, simülasyon kuramı ile sosyolojiye önemli katkılar sağlamıştır.

NEDEN HER ŞEY HÂLÂ YOK OLUP GİTMEDİ?
[
Pourquoi tout n’atil Pas déjà disparu?]

JEAN BAUDRILLARD
Çeviren: Oğuz Adanır

ÖNSÖZ

Hiçbir şeye sahip olmayanın elindeki alınacak.

Matta, 25:29

“Bir şeyler olması gerekirken neden hiçbir şey yok?” sorusu Leibniz’in sorduğu sorunun tam tersi olup, böyle bir soru sormak metafizik düşüncenin de kesinlikle saf dışı edilmesi anlamına geliyor.

Artık varlık yok hiçlik var. Borges’in dostu olan Macedonio Fernández dalia önce hiçlikle ilgili bir araştırma yaparak sorgulamayı olabilecek en uç noktalara taşımış Arjantinli bir yazardır: “Hiçlik de dahil olmak üzere hiçlik konusunda, yalnızca hiçlik konusunda ama tamamıyla değil her şey araştırılabilir. Hiçlik konusunda daha ileri gidilerek hiçliğin sahip olduğu pek çok ince ayrıntıya kadar inilebilir ” Jean Baudrillard bu hiçlik sınırlarını daha da genişleterek en ince ayrıntılara kadar inmektedir. Burada bir sonuca varmak gerekmektedir. İyiliğin, kötülüğün saf dışı edilmesinin; sonsuzluğun, zamanın saf dışı edilmesinin; her şeyin/hepsinin, hiçliğin saf dışı edilmesinin bir sonucu olduğu düşünülüyordu. İnsanlar her zaman her şeyi bir araya getirmek, ikiliği indirgemek, kötülüğü saf dışı etmek, hiçliği yok etmek gibi totaliter bir tavır takınmışlardır. Bu yöntemle de dünyadaki anlam karmaşasına bir son vermişlerdir.

Oysa hiçlikle birlikte yaşamayı öğrenmek gerekmektedir. Asıl önemli ve değerli olan şey hiçliktir. “Uçan bir güvercin için hava ve rüzgâr ne anlama geliyorsa, insan için de hiçlik o kadar hayati bir öneme sahiptir.” Kant’ın verdiği örnekteki “hafif güvercin” her türlü direnci alt ettiği takdirde daha iyi uçabileceğini düşünmektedir.

Bu bir nihilizm olarak nitelendirilebilir mi?

Hayır nitelendirilemez, zira nihilizm hiçliğin unutulması demektir. Sahip olduğu o insanı her şeye karşı duyarsız kılma gücü sayesinde nihilist olan bir şey varsa o da sistemdir. Baudrillard’ın deyimiyle sistem “hakikaten inkarcıdır”, çünkü kendisi hiçliğin, her türlü illüzyonun inkâr edilmiş biçimidir. Geriye meydan okuyan, dünyanın bir illüzyona benzediğini iddia edip, bir şeyler olması gerekirken neden hiçbir şey olmadığını soran ve “hiç bitip tükenmeyecek bir anlam görünümüne sahip hiçliğin peşini bırakmayan” radikal düşünceden başka bir şey kalmamıştır.

Bu bir karşı metafizik düşünce değil, tamamıyla metafizik düşünce karşıtı olarak nitelendirilebilecek bir düşüncedir.

François L’Yvonnet

NEDEN HER ŞEY HÂLÂ YOK OLUP GİTMEDİ?

Zamandan söz ettiğim sırada onun varlığını hissedemiyorum.

Bir yerden söz ettiğim sırada o yer ortadan kaybolup gitmiş oluyor.

Bir insandan söz ettiğim sırada o insan ölmüş oluyor.

Zamandan söz ettiğim sırada akıp geçmiş oluyor.

Bu durumda insanın ortadan kaybolup gittiği bir dünyadan söz edebiliriz.

Burada söz konusu olan şey ortadan kaybolmadır yoksa tükenme, yok olup gitme ya da ortadan kaldırılma değil. Kaynakların tüketilmesi, türlerin yok edilmesi gibi şeyler fiziksel süreçler ya da doğal olgulardır.

Zaten bütün fark da burada yani insanoğlunun kesinlikle özgün bir ortadan kaybolma biçimi icat etmiş olan yegâne varlık olup, bunun doğa yasalarıyla hiçbir ilişkisinin bulunmamasındadır. Belki de bu bir ortadan kaybolma sanatıdır.

ARŞİMEDİN BULUNDUĞU NOKTA

İşe gerçeğin ortadan kaybolmasından başlayalım. İletişim araçlarıyla sanal teknolojinin ortaya çıktığı ve her yerin değişik tipte ağlarla kaplandığı bir çağda gerçekliğin katledilmesinden yeterince söz edildi. Bu arada gerçeğin ne zaman ortaya çıkmış olduğu meselesi unutulup gitti. Biraz yakından incelendiğinde gerçek dünyanın bilimsel, analitik yöntemle değiştirilip dönüştürülme ve bu işin teknoloji aracılığıyla gerçekleştirilme kararının verildiği modernleşme çağında ortaya çıktığı görülmektedir. Hannah Arendt’in deyişiyle yeryüzü dışında (Galileo’nun teleskopu bulması ve matematiksel hesabın keşfedilmesiyle başlayan) bir Arşimed noktası icat edilerek doğal dünya kesinlikle bu noktanın dışında kalan bir yerlere taşınmıştır. Bu bir yandan dünyayı çözümlemeye ve dönüştürmeye çalışan insanın aynı zamanda bir gerçekliğe benzettiği dünyadan kopmaya başladığı andır, öyleyse paradoksal bir şekilde gerçek dünyanın ortaya çıktığı andan itibaren ortadan kaybolmaya başladığı söylenebilir.

Sahip olduğu o istisnai öğrenme yeteneği sayesinde insan bir yandan dünyaya bir anlam, bir değer ve bir gerçeklik kazandırmaya çalışırken, diğer yandan bunlara koşut bir şekilde eriyip gitmelerini sağlayacak bir süreç başlatmıştır (“çözümlemek” sözcüğün gerçek anlamında “eritmek” demektir).

Hiç kuşkusuz daha önceki dönemlere giderek kavram ve dilyetisi sözcüklerinin de ne zaman ortaya çıkmış olduklarına bir bakmak gerekir. Çünkü insan şeyleri kafasında canlandırıp, isimlendirip kavramsallaştırarak var ederken aynı zamanda da onları ait oldukları ham gerçekliğin içinden kurnazca çekip alarak yok olmalarına neden olmaktadır. Örneğin, sınıf mücadelesi de Marx onu bu şekilde adlandırdıktan sonra ortaya çıkmıştır. Oysa Marx ona bu ismi yakıştırmadan önce de çok yoğun bir mücadele vardı. Bu ismi aldıktan sonra zaman içinde yoğunluğunu yitirmiştir. Bir şeye bir isim verilip, temsil edilebilir bir hale getirilip, bir kavram niteliği kazandırıldığı andan itibaren o şey bir hakikate dönüşme ya da kendini bir ideoloji olarak dayatma pahasına bile olsa yavaş yavaş canlılığını yitirmektedir. Bilinçaltı ve Freud tarafından keşfedilmesi konusunda da benzer şeyler söyleyebiliriz. Bir kavram ortaya çıkmaya başladığında temsil ettiği şey ortadan kalkmaya başlamaktadır.

Hegel, baykuş gün batarken uyanır demektedir.

Kendisinden sanki bir gerçeklikten, tartışılmaz bir gerçeklikten söz edercesine söz edilen ve hakkında bu kadar çok şey söylenen küreselleşme belki de artık popülaritesini yitirmiş bir hareket olup, biz şu anda başka bir şeyle cebelleşiyor olabiliriz.

Gerçek, kavramın içine bu yöntemle sokulup yok edilmektedir. Daha da paradoksal olarak nitelendirilebilecek bir şey varsa o da kavramın, fikrin (ama aynı zamanda fantazm, ütopya, düş ve arzunun) tam ters denilebilecek bir süreç aracılığıyla gerçekleştirilme anında nasıl ortadan kaybolduğudur. Gerçeklik abartılı boyutlara ulaşıp her şey yok olmaya başladığında, sınır tanımayan teknolojik olanaklar zihinsel ya da maddi anlamda her yeri sarıp sarmalamaya başladığında, insan sahip olduğu tüm olanakları zorlayarak materyalizmin ulaştığı en üst aşama olarak nitelendirilebilecek istisnasız tüm yaşam alanlarından kovarak kendisini içine kabul etmeyen yapay bir dünya oluşturup ortadan kaybolabilmektedir. (Marx’a göre bu yorumlamarın ulaştığı idealist bir aşama olup, bu aşamada dünyanın insandan yoksun bir dünya haline getirilmesinin önü alınamayacaktır). Böyle bir dünya kesinlikle nesneldir, çünkü ortada onun varlığına tanıklık yapabilecek hiç kimse kalmamıştır. Tamamıyla işlemsel bir biçim kazandırıldığından bizim tarafımızdan zihinsel bir şekilde canlandırılmaya ihtiyacı olmadığı gibi kafada yeniden canlandırılabilmesi de olanaksızdır.

Zira insanın temel özelliklerinden biri yeteneklerini sonuna kadar zorlamamakken, teknolojik nesnenin temel özelliklerinden biri yeteneklerini sonuna kadar zorlayarak bunların çok ötesine geçip, kendisiyle insan arasına kesin bir sınır çizgisi çekmek hatta yaşamın her alanında insana karşı kullanabileceği sınırsız sayıda olanağa sahip olup, belli bir süre sonra insanın tamamıyla ortadan kaybolmasını sağlamaktır.

Marx’ın öngördüğü modern dünya çelişki üstüne oturan, olumsuz sürecin itici güç görevi yaptığı bir yerken; zaman içinde giderek abartılı boyutlara ulaşan kusursuzlaşma çabasıyla şeylerin var olabilmek için artık karşıtlarına gerek duymadıkları, ışığın var olabilmek için artık gölgeye, dişinin var olabilmek için artık erile (ya da tersi) ihtiyaç duymadığı, iyiliğin artık kötülüğe, dünyanın ise artık bizim varlığımıza gerek duymadığı bir yer haline gelmiştir.

Bunlar bize insanın (ve bununla ilişkili her şeyin, örneğin Günthers Anders’in sözünü ettiği geçerliğini yitirmiş olmak, değerlerin can çekişmesi, vs.) ortadan kayboluş biçiminin kendine özgü içsel bir mantığa boyun eğdiğini, insanlığın en büyük projesini gerçekleştirmesinin, evreni egemenlik altına alma gibi devasa bir projeyi gerçekleştirme arzusunun, her şeyi bilen bir varlık olmaya çalışmasının ki, onun hayvan türlerinden çok daha hızlı bir şekilde ortadan kaybolmasını hızlandıran şey de budur artık tüm doğallığını yitiren gelişme sürecini hızlandırmanın bir sonucuna benzediğini göstermektedir.

İnsan bütün bunları sıradan bir ölüm içtepisine boyun eğerek, kendi üstüne kapanmasına, zihinsel gerilemeye yol açabilecek birbirlerinden ayırt edilemeyen biçimlere dönüşerek değil; tam tersine gidilebilecek en uç noktaya kadar gitmesini sağlayacak bir içtepiye boyun eğerek, tüm gücünü ve yeteneklerini sergileyerek hatta işi ölümü bile ortadan kaldırmayı düşlemeye kadar götürerek yapmaktadır.

İşin en tuhaf olan yanı öyle ya da böyle yapmak arasında herhangi bir fark bulunmamasıdır. Yaşama arzusunu (Eros’u, tabii Eros sahip olunan tüm yeteneklerin ortaya dökülmesi, bilimsel araştırma, bilinç ve haz alma konularında derinleşmek anlamına geliyorsa) olabilecek en uç noktalara taşımak insanlığın yine sanal düzeyde ortadan kaybolmasına yol açmaktadır. Sanki bir yerlerde birileri bizim için böyle bir yazgı belirlemiş ve biz de uzun bir süreliğine bu programı yaşama geçirmek zorundaymışız gibi davranıyoruz ki, bu da insanı zorla apoptoz olarak adlandırılan hücrelerin kendi kendilerini yok etme sürecini başlatmasını düşünmeye zorluyor.

İnsan bütün bunları kendisinden kaçılması olanaksız bir yazgıya benzetebilir ya da bir yazgı illüzyonu şeklinde algılayabilir. Biz de bu yazgının gidişatına boyun eğerek sonunda Canetti’nin sözünü ettiği o nokta, yani vanîshing point’i aşıp (ufuk noktasının ötesine) geçmiş olabiliriz; başka bir deyişle insanlık farkına bile varmadan gerçeklik ve tarihe son vermiş; hakiki ve sahte arasındaki her türlü ayrım ortadan kaybolmuş olabilir, vs.

Bu durumda bizim ve sahip olduğumuz bedenin bizi tamamıyla egemenliği altına almış olan teknolojinin (düşüncenin yapay zekâya özgü bir ilk dönem/ çocukluk dönemi hastalığı olarak görülmesi ya da insanın makineye özgü bir ilk dönem hastalığı, ya da gerçeğin sanala özgü bir ilk dönem hastalığı olması gibi) görünmez/hayaletleşmiş parçası, zayıf halkası, ilk dönem hastalığından başka bir şeye benzemediği söylenebilir.

Her şeyin hâlâ bir başlangıç noktası ve bir de sonu olduğuna, neden sonuç ilişkilerine, doğum ve ölüm, ortaya çıkma ve ortadan kaybolma süreçlerine boyun eğen çizgisel gelişme perspektifine uygun bir şekilde olup bittiğine inanılmaktadır.

ORTADAN KAYBOLMA SANATI

Ortadan kaybolma olayı başka bir şekilde, tekil bir olay ve belli bir şeyi arzulama, yani artık bu dünyaya ait olmama arzusu gibi de düşünülebilir ki, bu olumsuz bir şey olmayıp tam tersine bizim yokluğumuzda dünyanın (fotoğrafi) nasıl bir yere benzeyeceğini ya da sonun ötesinde neyin bulunduğu, öznenin ötesine geçildiğinde neyle karşılaşılacağı, her türlü anlamlama biçimiyle her şeyin ortadan kaybolduğu ufuk çizgisinin ötesinde neyin bulunduğu, dünyada hâlâ olup biten bir şeyler olup olmadığı, şeylerin önceden programlanmamış bir şekilde ortaya çıkıp çıkmadıklarını öğrenme arzusu şeklinde de ifade edilebilir. Ortadan kaybolma tamamıyla dış görünümle ilgili bir şey olup, dünya o ilk ortaya çıktığı haline (yoksa yalnızca dil aracılığıyla yeniden canlandırılabilen gerçek dünyanın değil) benzeyen görünümüne ancak kendisine sonradan eklenen tüm değerlerin ortadan kaybolmasıyla yeniden kavuşabilecektir.

Burada ortadan kaybolma sanatının, bir başka stratejinin ilk belirtileriyle karşılaşılmaktadır. Burada değerler, gerçek, ideolojiler, nihai amaçlar çözülüp gitmiştir.

Ancak aynı zaman dilimi içinde ortaya bütün bunlarla oynama olanağı sunan (kesinlikle kültürel ve estetik bir anlama sahip olmayan) ve daha çok savaş sanatını andıran bir oyun çıkmıştır.

Modern dünyada sanat denilen şey yalnızca gerçeğin bir başka gerçek üretme biçimi lehine ortadan kaybolmasını sağlama şeklinde değil, Hegelln dediği gibi, sanat, sanat olarak nitelendirildiği süre içinde yavaş yavaş ortadan kaybolma şeklinde ortadan kaybolabildiği ölçüde var olabilmektedir. Zaten gerçek ortadan kaybolabildiği ölçüde bir olay olma özelliğine, hayati bir öneme sahip olabiliyordu. Dikkat edilirse “olabiliyordu” diyorum, zira günümüzde ortadan kaybolan sanat ortadan kaybolmuş olduğunun farkında değildir. Zaten işin en kötü yanı da budur, çünkü uzun bir süreden beri içinde bulunduğu bu derin koma halinde yoluna devam etmektedir.

Sanat, ortadan kaybolduktan sonra yaşamayı sürdüren her şeyin paradigmasına dönüşmüştür. Çok abartılı boyutlara varan üretimleri nedeniyle henüz ortadan kaybolmamış gibi görünmeye, canlı bir biçime sahip olduklarım göstermeye çalışanların yanı sıra ortadan kaybolmakla meşgul olanlar ve ortada görünmedikleri halde var olmayı sürdürenlerden de söz edebiliriz. Örneğin, politika dünyası bir mağaraya ait gölgeleri yansıtmaktan başka bir şey yapmazken, bu mağaranın içinde dolanan etten kemikten yoksun varlıklar etten kemikten yoksun olduklarının kesinlikle farkında değil gibidirler. Bu şekilde ortadan kaybolan kurumlar, değerler, bireylerin listesini yapmak çok zaman alacağı için bunu bir kenara bırakıyoruz.

Buna karşın maalesef insan olarak kendimize rağmen bundan böyle örneğin, klonlanma, enformatizasyon ve ağlar aracılığıyla bu yapay yaşam alanının bir parçasına dönüşmüş olabilir, ortadan kaybolmuş olmakla birlikte bir türlü tamamıyla ortadan kalkmış gibi görünmeyen bir şeyleri sonsuza dek sürdürebiliriz. Oysa asıl maharet ölmeden önce ve ölmek yerine ortadan kaybolmayı başarabilmektir.

Zaten hiçbir şey tamamıyla ortadan kaybolmadığı gibi ortadan kaybolan her şey de birtakım izler bırakır. Sorun her şeyin ortadan kaybolduğu bir yerde geriye nelerin kalmış olduğudur. Bu biraz Lewis Carroirun Cheshire kedisinin başına gelenlere benzemektedir. Kedi biçimsel anlamda görünmez hale geldiğinde bile gülümsemeyi sürdürmektedir. Bu olay Tanrı’nın başına gelenlere de benzetilebilir, başka bir deyişle Tanrı ortadan kaybolduktan sonra da yargılamayı sürdürmektedir. Gülümseyen bir kedi insanı yeterince korkutabilirken, kendisi görülmediği halde gülümsemeyi sürdüren bir kedi insanı daha da çok korkutabilir… Yargılayan bir Tanrı insanı yeterince korkuturken, bir de gittikten sonra yargılamayı sürdüren bir Tanrı düşünün…

Öyleyse ortadan kaybolan her şeyin kurumlar, değerler, yasaklar, ideolojiler hatta düşünceler kaçak bir şekilde yaşamayı sürdürdüğü ve gizli bir etkileme gücüne sahip olduğu söylenebilir. Antik çağ tanrılarının Hıristiyanlaşma döneminde şeytana dönüştürülmeleri gibi. Ortadan kaybolan her şey yaşantımızın içine eser miktarda sızarak boyun eğmekte olduğumuz güncel süreçten çok daha tehlikeli sonuçlara yol açabilmektedir. İçinde yaşamakta olduğumuz hoşgörü ve şeffaflık döneminde birer birer ortadan kaybolan yasaklar, denetimler, eşitsizliklerin zihinsel evrenimize kalıcı bir şekilde yerleştikleri görülmektedir. Hatta bilinçaltından hiç söz etmeden daha önceki yaşamlarımızın izlerini sürebileceğimizi düşleyebiliriz. Hiçbir şey tamamen ortadan kalkmamaktadır. Ancak burada parapsikolojik açıklamalara başvurmadan ve psikolojinin dışına çıkmadan tıpkı gerçekliğinkine benzer bir şekilde ortadan kaybolan özneyle ilgilenelim.

Bir irade, özgürlük ve yeniden canlandırma örneğine benzeyen özneyle bir iktidar, bilgi ve tarih öznesinin arkasında kendi hayaletini, suda yansıyan narsisik ikizini bırakarak gerçekten de ortadan kaybolduğu söylenebilir. Özne dağınık, belirsiz ve tözden yoksun bir öznellik yararına ortadan kaybolmuştur. Başka bir deyişle her şeyi kuşatan ve etten, kemikten yoksun bomboş bir bilincin yansıtıldığı muazzam bir alana dönüştüren özne vücudun yaydığı uçucu bir maddeye benzemektedir yani her şey nesnellikten yoksun öznellik ışınlan yaymaktadır. Artık her monad, her molekül kalıcı bir görünüm arz eden narsisizmle dur durak bilmeyen imgesel yinelemeler ağına düşmektedir. Artık hiçbir şeyle mücadele etmediği için ortadan kaybolan özne, dünyanın sonu geldiğinde karşılaşacağımız öznellik imgesi işte böyle bir şeye benzemektedir. Özne kendisinden kaçamadığı nesnenin, gerçeğin, Ötekinin, bir anlamda artık bu hiçbir şeyin karşı çıkamadığı olayın kurbanıdır.

En büyük rakiplerimiz artık bizi ortadan kaybolup gitmekle tehdit ediyorlar.

Ortadan kaybolmanın en büyük boyutlusu yalnızca şeylerin sanal düzeyden öteye geçmeyen bir töz değişikliğine uğraması, gerçekliğin iç içe geçmiş görünümlerden ibaret bir şeye benzemesi değil aynı zamanda öznenin sınırsız bir bölünmeye uğraması, bilincin gerçekliğin en ince ayrıntılarının içine kadar zincirleme bir şekilde püskürtülmesi demektir. Hemen her şeyi belirlediği, şeylerin gidişatı onunla özdeşleştirildiği andan itibaren bilinç (irade, özgürlük) yüzeysel bir şey haline gelmektedir. Din konusunda bir çözümleme yapan, yani dinle dünyayı özdeşleştirdiğini sanan kardinal Ratzinger de dini dünyaya (politika, toplumsal, vs.) hizmet eden bir şeye dönüştürerek yüzeyselleştirmektedir. Aynı nedenden dolayı her gün sıradan nesnelliği kendisinden ayırmakta zorlandığımız sanat yaşamdan farklı bir şey olarak kalmayı sürdüremediği için yüzeysel bir şeye dönüşmüştür.

Öte yandan şiddet, tehdit, hastalık ya da ölümün olumlu anlamda ortadan kaybolmuş oldukları ileri sürülebilir. Oysa bilinçaltında tutulan her şeyin bu şekilde bertaraf edilmesi bunların bulaşıcı bir habis görünüme bürünerek toplumsal ve bireysel yaşamın içine sızmalarına neden olmaktadır.

Öyleyse ortadan kaybolmanın daha doğrusu bir biçim olarak ortadan kaybolmanın (aynı şekilde ortaya çıkmanın da) iyi ya da kötü olarak nitelendirilebilecek şöyle ya da böyle bir amaca hizmet edebilmesi olanaksızdır. Ortadan kaybolma konusunda üretmeyi sürdürdüğümüz hayallerin dışına çıkar ve haklı olarak birtakım şeylerin bir daha geriye dönüşü olmayacak şekilde ortadan kaybolacağını umarken ortadan kaybolma denilen şeye saygınlığının ya da basitçe gücünün, etkisinin yeniden kazandırılması gerekmektedir. Ortadan kaybolmayı yeniden nihai bir boyut olarak kabul etmek yerine içkin bir boyut görünümü kazandırmak hatta bana göre yaşamın ayrılmaz bir parçası haline getirmek gerekir. Ortadan kaybolmayı bilmeyen bir şeyin var olabilmesi mümkün değildir. Eğer şeyler konusunda çok mantıklı bir yorumlama yapılacaksa bu iş ortadan kaybolma yetenekleriyle doğru orantılı bir şekilde yapılmalıdır. Bundan daha güzel bir çözümleme kodu bulunamaz.

Gerçek ve ortadan kaybolma süreciyle açıklanması çok zor ilişkiler kurduğumuz söylenebilir. Bakılan her imgenin gerisinde kaybolup giden bir şey vardır. Zaten olayın insanı büyüleyen yanı da budur. Tüm sanal gerçeklik biçimleri (telematik, enformatik, sayısal) gerçekliğin ortadan kaybolup gitmesine neden olmuştur ki, herkesi büyüleyen olay da budur. Resmî açıklamalara göre gerçek ve gerçeklik ilkesini bir külte dönüştürdük, oysa asıl külte dönüştürülen şey gerçek midir yoksa günümüzde herkesin yanıtlanmasını beklediği soru budur gerçeğin ortadan kaybolması mıdır?

Öyleyse sıradan eleştirel açıklamalar doğrultusunda aynı küresel manzara bir talihsizlik, kaçıp sığınılabilecek bir mutluluk evreni ya da insanın başına gelen mutluluk verici bir olay olarak yorumlanabilir.

Burada birbiriyle çelişen ikili postüla bir çözüm üretilmesini olanaksızlaştırmaktadır.

ANALOJİK BİÇİMDEN SAYISAL BİÇİME… EGEMEN OLANA

Artık son demlerini yaşadığına tanık olduğumuz gerçekliğin sistematik bir şekilde yok edildiğini gösteren en güzel örnek günümüzde imgenin başına gelenlerdir. Hiç gözünün yaşına bakılmadan sayısal imgeye dönüştürülen analojik imgenin ortadan kaybolmasıdır. İmgenin başına gelenlerden ders çıkartılması gerekmektedir, zira azgın gibi bir “nesnel” gerçeklik, teknolojinin yansıtma görevini üstleneceği nesnel bir hakikat arayışı peşinde koşan bizler açısından gerçekleştirdiğimiz son büyük buluş değişik imge üretim teknikleridir… Oysa günümüzde bir yansıtıcı görevi yapması gereken teknoloji kendini kaptırıp her şeye sanal, dokunmatik, enformatik, sayısal bir “gerçeklik” kazandırdığından imge bu antropolojik devrimin en önemsiz ayrıntısı olarak kalmaya mahkum edilmiş gibidir.

Bu devrimin insanın kafasında en güzel şekilde canlandırılmasını sağlayacak örnek negatif şerit zorunluluğu ve gerçek dünyaya boyun eğmekten kurtularak sayısal bir görünüm kazanan fotoğraftır. Bu negatif şeritten ve gerçekten kurtulma süreci değişik boyutlarda sayısız sonuca yol açmıştır. Artık gerçek bir nesneye gerek kalmamıştır, çünkü bu nesnenin görüntüsü sayısal bir şekilde üretilebilmektedir. Fotoğraf çekmek özgün bir eylem olma niteliğini yitirmiştir, çünkü imge anında silinerek yeni baştan çekilebilmektedir. Eskiden tanıklığı tartışılamayan negatif kopya artık bu özelliğini yitirmiştir. Bu arada negatif aşamasında nesne ve imgeyi birbirlerinden ayıran banyo, baskı ve mesafe olayı da devre dışı bırakılmıştır. Banyo edilen film şeridi üzerinde yer alan imge dünya tarafından üretiliyor ve bu şerit sayesinde yeniden canlandırma özelliğine sahip olabiliyordu. Oysa doğrudan ekran üzerinde görülebilen sayısal imge, ekran üzerinde görülebilen yığınla imgeden yalnızca bir tanesidir. Otomatik makinenin çalışma biçimine boyun eğen yığının bir parçasıdır. Sayısal, dijital teknoloji biçime, bilgisayar programı bakışa egemen olduğunda hâlâ bir fotoğraftan söz edebilmek mümkün müdür?

Bütün bunlar basit bir teknik gelişme olarak nitelendirilemez; başka bir deyişle sayısal teknolojinin ortaya çıkmasıyla birlikte, nesnenin yansıttığı ışık ve bakışın birleşmesi sayesinde var olabilen her türlü analojik fotoğrafla, imge üretimine kesinlikle bir son verilip, bunların hepsi feda edilmiştir. Sayısal teknoloji alanındaki gelişmelere koşut olarak yakında şeyleri üzerinde yansıtabilen negatif şerit, negatif duyarlı katman diye bir şey kalmayacaktır. Geriye yalnızca imge üretilmesini sağlayan bir bilgisayar programı, bir milyar pikselli dijital sonuç ve inanılmaz bir fotoğraf çekme, her şeyi görüntüleme, bilmem neyin fotosentezi gibi kolaylıklardan başka bir şey kalmayacaktır. Mecaz bir ifadeyle mevcudiyet ve yokluk, ortaya çıkma ve ortadan kaybolma (fotoğraf çekme eylemi kısa bir süreliğine bile olsa nesnenin “gerçekliğine” bir son verirken sanal imge ya da sayısal kayıt böyle bir şey yapamamaktadır, tabii banyo sırasında yavaş yavaş beliren imgeden söz etmeye bile gerek yok). Sayısalın ortaya çıkmasıyla birlikte fotoğraf çekimine özgü bu çok değerli hareketlerden yoksun kaldık.

Dünya ve dünyaya bakış değişti.

Özellikle son zamanlarda tanık olunan aşırı hızla ilerleyen teknolojik gelişmeler ortaya imgenin gerçeği “özgürleştirmesi” ve sayısal teknolojinin de imgeyi “özgürleştirmesi” gibi saçma sapan bir fikrin çıkmasına yol açmıştır. Sanki bol bol ve her şeyin fotoğrafının çekilmesi gerçek ve imgenin “özgürleşmesini” sağlayabilirmiş gibi. Böyle bir düşünce fotoğraf çekmeye karar vermek, nesne ile nazik ve karşıt anlamlı ilişki kurmak gibi bir riskin, meydan okumanın unutulması demektir. Buna “bakışın” başarısızlığa uğraması da denilebilir; başka bir deyişle bunlar fotoğraf çekme eyleminin ayrılmaz birer parçası olup nadiren karşılaşılan bir şeydir. Fotoğrafı özgürleştirebilmek olanaksızdır.

Bir kez daha yinelemek gerekirse bütün bunlar yaşamın tüm alanlarında, özellikle de düşünce, kavram, dilyetisi ve yeniden canlandırma alanlarında olup biten binlerce şey arasından seçilip alınmış hiçbir önemi olmayan örneklerden yalnızca bir, ikisidir. Zihinsel evren ve düşüncenin ulaşabildiği her yer sonunda sayısallaştırılmaya boyun eğebilir.

Bir tür integral hesaplama yöntemini andıran 0/1 üstüne oturan bilgisayar programının oluşturulmasıyla dilyetisi ve düşünce birbirlerine simgesel bir şekilde eklemlenme yeteneklerini tamamıyla yitirmişlerdir; başka bir deyişle burada da harfiyen aynı senaryo geçerlidir. Yakın bir gelecekte ışıklı ve karanlık alan karşılaştırması yapılamayacak, illüzyon ve gerçeklik arasında kararsız kalan bir düşünce, boşluk, sessizlik, çelişkiden söz edilemeyecektir. Bütün bunların yerini hiç durmayan bir akıntı, tek bir entegre devre alacaktır. Tıpkı sayısal zekânın imgeyi oynak bir üretim ve stoklama, “fotosentez” sürecine zorlaması gibi enformatik zekâ da gerçeğin tamamının üretilmesi, stoklanması ve “fotosentezlenmesi” konusunda aynı kolaylıktan yararlanmamızı beklemekte hatta bizi buna zorlamaktadır. İçine düşülen muazzam bir yanılsama varsa o da düşüncenin her yeri sarıp sarmalayan bir hesaplama biçimi ya da fotoğrafın her yeri sarıp sarmalayan imgeyle birbirine karıştırılmasıdır. Bu yönde ne kadar ilerlersek düşünce ve imgenin sırları ve bize verdikleri keyif duygusundan o kadar uzaklaşmış olacağız. Yalnızca sinirbilim alanlarında değil yaşamın tüm alanlarında beyne atfedilen anormal ayrıcalık bir hastalık göstergesine benzemektedir. Bu arada son zamanlarda Le Lay’nin (Coca Cola reklamı hakkında konuşurken) zaman ayırabilen insan beyni önerisinden hiç söz etmeyelim. Paris belediyesinde çalışan kültür işlerinden sorumlu biri kendine rağmen daha da edepsizce ve komik şeyler söylemiştir: “Biz insan beynini reklam ve sermayeye değil kültür ve yaratıcılığa uygun hale getirmek istiyoruz!”

Hangi nedenle olursa olsun beyni bir alıcı, sinaptik bir terminal, gerçek zamanlı zihinsel bir imge ekranına benzetmek kadar yanlış bir şey olamaz (zaten bu anlamda beyni “yaratıcılığın” dayanağı yapmak “işlevsel” bir beyin ile reklam pazarı arasında bir karşılıklı bağıntı kurmaktan daha saçma bir düşüncedir). Kısaca tüm iletişim kuramlarının ileri sürdükleri aptalca önvarsayım doğrultusunda (“Hepimiz birbirinden habersiz birer alıcı ve verici” olup), beyin enformatik bir model, diğer sayısal makinelere benzeyen süper bir makine olarak görülmeye başlandığı andan itibaren beyin ve (sanal) gerçeklik aynı şekilde programlanmış bir ara yüz, bir döngüsel süreç ya da ayna görevi yapmaktan başka bir işe yaramamakta ve sonuç olarak hepsi yapay zekâ olarak adlandırılan şeyle ilişkilendirilmektedir. Bu çerçevede beyne kesinlikle düşünce üretiminin stratejik kaynağı olmak gibi ayrıcalık tanıyıp (tüm başka türden zekâ biçimleri, özelliklede yararsız işlevler bölgesine sürülen kötülük aleyhine) tıpkı jeopolitik evren örneğinde olduğu gibi her şeye egemen olmasını, bir egemenlik gücüne sahip olmasını sağlıyoruz. Beyne benzer bir tekelci konum kazandırmaya, onu benzer bir piramidal güçler sentezi haline getirmeye çalışıyoruz.

Bütün bunlar küresel bir egemenlik sürecinin temel özelliklerine benziyor. Fotoğraf ve sayısal teknoloji genel bir çözümlemeye hizmet eden mikro model görevi yapıyorlar. Zira bu egemenlik insanla ilgili konulardaki tüm olumsuzluğun emilmesinden, 0/1 gibi basit, birleştirici, alternatifi olmayan bir formüle indirgenmesinden başka bir şey değildir. Tüm anlaşmazlıkların dijital yönteme başvurularak sona erdirilebileceğini ummak tamamıyla farklı bir potansiyele sahip olmakla ilgili bir şeydir.

İMGENİN MARUZ KALDIĞI ŞİDDET

İmgenin maruz kaldığı en son şiddet biçimi sayısal hesap ve bilgisayar aracılığıyla yoktan var edilen sentetik imgedir.

İnsanın artık imge, imgenin yol açtığı hayati öneme sahip “illüzyon” duygusu diye bir şey düşlemesi bile olanaksızdır, çünkü sentetik fotoğraf üretme işlemi sırasında referans görevi yapan bir şey olmadığı için gerçeğin var olmasına da gerek kalmamakta, imge bir sanal gerçeklik şeklinde üretilmektedir.

Dijital ve sayısal üretim imgeyle şeyler arasındaki benzerlik ilişkisine bir son vermekte, “düşlene bilen” bir gerçeğin varlığına izin vermemektedir. Fotoğraf çekme eylemi, yani özne ve nesnenin ortadan kaybolduğu o saniyelik yüzleşme anı (o deklanşöre basma anında dünya ve o dünyaya bakan göz saf dışı edilirken bir anlık bilinç yitimi, çok kısa süren bir ölüm anı imgenin mekanik bir şekilde üretilmesine yol açmaktadır) dijital ve sayısal işlem sırasında ortadan kaybolup gitmektedir.

Bütün bunlar kesinlikle özgün bir araç olan fotoğrafın ölümüne yol açmaktadır. Analojik görüntüyle birlikte ortadan kaybolan bir şey varsa o da fotoğrafın özüdür. Analojik görüntü özne ve nesnenin aynı anda aynı yerde olduklarım gösteren bir kanıt niteliğine sahipti. Analojik görüntü demek boğazımıza kadar içine batacağımız, her yeri kaplayacak sayısalın son kez ertelenmesi demektir.

Analojik görüntünün referans olarak, aldığı şey zaten içinden çıkılması olanaksız bir soruna benziyordu; bu durumda gerçek hakkında neler söylenebilir? Peki yeniden canlandırma süreci konusunda neler söylenebilir? Oysa sanal imge üretimiyle birlikte gönderen ortadan kaybolurken imge de teknik bir programlama tarafından yok edilmektedir. Duyarlı bir katman üzerinde beliren gerçek bir dünyadan söz edilemiyorsa (fikirlerin üstünde belirdiği duyarlı bir katmana benzeyen dilyetisi için de aynı şey geçerlidir) o zaman herhangi bir yeniden canlandırma sürecinden de söz edilemez.

Bundan daha ciddi bir sorun var. Analojik görüntüyü farklı kılan şey bir ortadan kaybolma, bir mesafe koyma, dünyayı bir anlığına dondurma/ durdurma biçimine benzeyebilmesidir. Warhol’un sözünü ettiği şu üstünde bir şeyler görüldüğü halde hiçbir şey göstermeyen, bomboş bir imge niteliğine sahip olabilmesidir.

Sayısal ya da daha genelinde sentetik imgenin ne bir “negatifi” vardır ne de “kaydedildikten bir süre sonra” görülebilme olasılığı. Bu imgede ne ölen bir şeyler vardır ne de ortadan kaybolan bir şeyler.

Sentetik imge bilgisayar, cep telefonu, taşınabilen ya da taşınamayan düz ekranlı televizyon, vs. bir dayanaktan diğerine otomatik bir şekilde aktarılabilen, uyulması gereken bir dizi talimat ve bilgisayar programının ürünüdür. Otomatik bir şekilde elde edilen imgenin dağıtımı da otomatik bir şekilde yapılmaktadır.

Bu durumda üstünde bir şeyler görüldüğü halde hiçbir şey göstermeyen bomboş bir imgeye, bu boşluk, bu hiçliğe sahip çıkmak gerekir mi?

Anlamdan yoksun bırakılan imge olayın özünün, yani İmgenin gösterdiğinden daha önemli bir şey olduğunun ortaya çıkmasını sağlamaktadır; tıpkı dilyetisinin ifade ettiği anlamdan daha önemli bir şey olması gibi.

İmgenin de bir şekilde ne gösterdiğinin farkında olmaması gerekmektedir. İmgenin bir araç olma özelliğini yitirmesi, ben bir imgeyim demeye çalışmaması gerekmektedir. İmge bir kurmaca, bir masal olarak kalmalı ve üstünde yer alan açıklanması olanaksız olayı yansıtmakla yetinmelidir. İmge kendi kurduğu tuzağa düşmemeli, belli bir şeyin imgesi olmaya mahkûm olmamalıdır.

Bu konuda başımıza gelebilecek en kötü şey imgeleri üretilemeyen, ne olduğu neresi olduğuna hiç bakılmadan, görülmeden sürekli fotoğrafı, filmi çekilemeyen, görüntüleri kaydedilemeyen bir dünyada yaşamaktır. Bu “gerçek” dünyanın yanı sıra imgenin de yok olup gitmesine neden olabilecek kadar büyük bir tehlikedir, çünkü gerçekle imgesi birbirinden ayırt edilemez hale geldiğinde, boğazına kadar gerçeğin içine batan imge ondan imge olarak yararlanmaya kalkıştığında en azından istisnai bir şey, bir illüzyon, paralel bir evren olma özelliğini yitirerek, yok olup gitmektedir. İçinde yüzmekte olduğumuz imgeler denizinde, imge, imge olarak adlandırılabilecek kadar uzun bir süre izlenememektedir.

Oysa ben dünyayı tüm özgünlüğüyle otomatik bir şekilde yansıtabilecek bir imge düşlüyorum. Örneğin, Bizans döneminde yapılan ünlü tartışmada İkonoklastların düşledikleri dünyayı yansıtacak bir imge. İkonoklastların tül üzerindeki İsa’nın kutsal yüzü olarak adlandırdıkları imge gibi (bu bir tür elle hiçbir müdahale yapılmadan ilahi varlığın yüzünün otomatik bir şekilde bir yüzeye kopyalanmasıdır acheiropoietique = elle yapılmamış ya da el değmeden yapılmış) hemen o anda ilahi varlığın üzerinde belireceği imgeyi hakiki bir imge olarak nitelendiriyorlardı. Bu negatif film şeridi üstündeki görüntünün kağıda geçirilmesi türünden bir şeydir. Buna karşılık ilahi varlığın simülakrlan olarak gördükleri elle üretilen \cheiropoietique] tüm ikonları şiddetle reddediyorlardı.

Buna karşın fotoğraf çekme eyleminin bir tür “ acheiropoietique” bir olaya benzediği söylenebilir. Gerçek ve gerçek düşüncesine hiç ilişmeden ışığın otomatik bir şekilde kaydedilmesi olarak nitelendirilebilecek fotoğraf, bu otomatik kayıt işlemi sayesinde dünyanın insan eli değmeden edebi bir şekilde yorumlanmasını sağlayan bir prototipe benzetilebilir. Böyle bir imge üzerinde beliren dünya yalnızca bu dünyaya ait izlerin yer aldığı, henüz hiçbir şeyin simüle edilmediği hiçbir insan elinin değmediği ve özellikle hakikat diye bir şeyin bulunmadığı (zira insan zihninin kusursuz bir örneği olarak adlandırılabilecek bir şey varsa o da hakikat ve nesnel gerçekliktir) o ilk ortaya çıktığı anda sahip olduğu bir büyüleme gücüne sahip olabilmektedir.

Fotoğrafık imgeye ısrarla bir anlam yüklenmeye çalışılmaktadır. Böyle bir şey yapmak nesnelere poz verdirmek demektir. Zaten üstlerinde bir öznenin bakışlarını hissettikleri anda şeyler kendilerine anlam kazandıracak pozlar vermeye başlamaktadır.

Hemen her zaman bizim üstünde yer almadığımız, var olmadığımız bir dünya düşlemedik mi? İnsanlardan yoksun, hiçbir insani müdahaleye izin verilmeyen şiirsel bir dünya hayal etmedik mi? Şiirsel dilyetisinden çok büyük bir zevk alınmasının nedeni dilyetisinin anlama boyun eğmeden de sahip olduğu maddi ve edebi özellikleri sergileyebil mesidir. Bizi büyüleyen şey budur. Çevrik sözcük [anagramme], deforme edilmiş imgeler, “halı yüzeyindeki gizli figür” için de aynı şeyi söyleyebiliriz. The Vanishing Point of the Language (dile özgü ufuk noktasının ötesi).

“Halı yüzeyindeki gizli imge” gibi fotoğrafın da sözcüğün hem teknik hem de metafizik anlamında bir şeyleri ifşa etme görevini yerine getirdiği söylenemez mi? The Vanishing Point of the Picture (imgeye özgü ufuk noktasının ötesi).

Özellikle sayısal teknolojiye sahip fotoğraf makinelerinin olanaklarının sonuna kadar zorlanmaya çalışılması kaçınılmaz bir şekilde seri halinde fotoğraflar çekilmesine yol açmaktadır. Dünyaya özgü bir ayrıntıyı yakalayabilecek önsezilerden yoksun olup, bu dünyanın sahip olduğu anlam ve görünümleri bitirip tüketemeyen bu çok sayıda aynısından oluşan seriyel ve sayısal imge boşluk doldurmaya yaramaktadır. Günümüzde insanlar kendilerini çok sayıda aynı görüntüyü çekmekten alıkoyamamak gibi bir uç duyguya sahiptirler.

Bunun artık bir fotoğraf olduğu söylenemeyeceği gibi sözcüğün gerçek anlamında bir imge olmadığı da söylenebilir. Bunların daha çok imgeyi öldüren türden şeyler oldukları söylenebilir. Aynı olayın “tematik” sekanslar, seriler halinde bunların sayılan giderek artar gibi görünmekle birlikte aslında birbirlerini yok etmekten başka bir işe yaramamaktadır ki, bu da haberin/bilginin sıfır derecesine kadar gidebilmektedir insanın midesini bulandıracak kadar çok sayıda çekilmiş fotoğrafla sergilenmesi yüzünden bu cinayetin önü alınamamaktadır.

Bu şekilde davranarak dünyaya karşı bir şiddet uygulandığı gibi imgeye, bağımsız imgelere karşı da bir şiddet uygulandığından söz edilebilir. Oysa bir imgenin bağımsız, kendine ait simgesel bir uzama sahip olması gerekir. Yaşayan imgeler burada söz konusu olan şey “estetik” nitelik değildir bu simgesel uzama diğer pek çok uzamı eleyerek sahip olabilmektedir. Hakiki imgeler arasında sona ermek bilmeyen bir rekabet vardır. Oysa sayısal teknoloji ürünü fotoğraflar çizgisel bir şekilde art arda dizilmek durumunda olan genlere bezemektedir.

Bunun tam karşıtı sayılabilecek bir perspektiften bakılarak fotoğrafın tamamıyla soyut bir şeye cosa mentale (daha önceden fotoğraflanmış bir dünyanın zihinde canlandırılmasına) benzediği söylenebilir. Daha önceden görüntülenmiş bir dünyaya ait görüntülerin elde edilebilmesi için fotoğraf çekilmesine gerek yoktur. Burada objektif açı değiştirdikçe kafada canlandırılan dünya da değişecektir. Bu bir tür kendi kendine bakarak kendinden geçen fotoğraf olarak da yorumlanabilir.

İmgenin ayan tamamıyla bozulmuştur. Fotoğraf, her şeyin fraktal ve mikroskopik boyutlarda görüntülenmeyi şart koştuğu, ne olursa olsun görülebilmek sağlayan bir teknoloji çılgınlığıyla her şeyi olağanüstü ayrıntılı bir şekilde sunarak yok edebilen bir şeye benzemektedir. Burada fotoğraf artık biçim oyunlarıyla fotoğraf olma özelliğini yitiren bir şeyden çok, tıpkı değişik ağlar içinde zihinsel bir şekilde eriyip gidebilen ve artık tamamıyla bir hayalete dönüşebilen birey gibi dünya da kendine ait bir imgeden diğerine kendiliğinden sıçranmasını sağladığı otomatik bir yer değiştirme işlemine benzemektedir.

Bu ayar bozukluğunun en uç aşaması sentetik imgedir. Prenses Diana’yı ölüm halinde gösteren hileli fotoğraflardan stüdyolarda üretilen sahte röportajlara kadar hemen her yerde bizzat nesnenin karşısına geçerek fotoğraf çekmek diye bir şey kalmamıştır. Güncel olay lan sanal bir şekilde yansıtmakta zorlanan, yeniden yaşanması mümkün olamayacak bir anm tespiti olma niteliğini yitiren imgenin artık zaman boyutuyla da hiçbir ilişkisi kalmamıştır.

Sanal imgede bu zamansal kesinlikten, şu analojik imgeye özgü zamansal pundum‘dan eser yoktur. Eskiden, yani deyim yerindeyse “gerçek dünyada” yaşanırken Barthes fotoğrafın kesinlikle var olan bir şeyin kesinlikle yokluğuna tanıklık eden bir imge olduğunu söylüyordu. Sayısal fotoğraf ise henüz olup bitmemiş ancak yokluğu hiçbir anlam ifade etmeyen şeyi anında/gerçek zaman dilimi içinde gösteren bir imgedir.

Fotoğraf çekme eyleminin sayısal bir özgürlüğe kavuşturulması, fotoğraf çekimini kişisel bir olay olmaktan çıkartarak yalnızca teknik bir araç görevi yapması gereken makinenin kendi kendine zincirleme imge üreten bir araca dönüşmesine yol açmaktadır ki, bunun kusursuz bir seri üretim biçimi olduğu söylenebilir. Bu yapay zekânın bir tür imge alanındaki eşdeğerlisidir. Sayısal teknolojiye sahip bir fotoğraf makinesiyle çekilen imgelerin tamamını, “analojik” dünyada insanın aklından bile geçiremeyeceği, üstünde her türlü oynanma, düzeltme, tekrarlanma olanağı tanıyan bitmek bilmeyen bir seriye benzetebilmek mümkündür. Bu tür bir imge insanı çektiği fotoğrafın sonucunu görmeyi heyecanla beklemek gibi bir duygudan alıkoyuyor, başka bir deyişle bakılan şeyle bu şeyin fotoğrafını aynı anda görebiliyorsunuz ki, bunun gülünç bir birlikteliğe benzediği, polaroit makineyle çekildikten sonra yavaş yavaş ortaya çıkan görüntüyle tam bir kontrast içinde olduğu söylenebilir. Sayısal teknolojinin sahip olamadığı şey budur. Yavaş yavaş ortaya çıkamadığı için de artık bakış, negatif şerit ve mesafe olayıyla ilişkisi kalmayan evrensel bir pikselleştirme sürecinin rastlantısal bir parçasından başka bir şey olamamaktadır. Bu dünyaya yeni bir bakış biçimi olup küreselleşmeninkinden bir farkı yoktur. Burada küreselleşmeden kasıt her şeyin aynı programa, tüm imgelerin aynı “genoma” boyun eğmesi demektir. İşte bu yüzden sayısal teknolojiye geçişin basit bir teknolojik gelişme, daha üstün bir otomatik işleyişe sahip olma biçimi hatta imgenin tamamıyla özgürleştirilmesi olarak görülmesi yanlıştır.

Zira sayısal teknoloji kabul edilemez bir şeydir; başka bir deyişle sayısal teknoloji aracılığıyla gerçeğin sınırları içinde yer alan hiçbir şeyle çelişmeyen ve yalnızca imgelerden oluşan bir dünya oluşturulabileceği ileri sürülmüştür. Oysa böyle bir şey yapmak analojik görüntünün zorlanmasından çok bu devrimin sayısal zekâ aracılığıyla bundan böyle insanlığın geneline yayılarak bütün dünyada tarih ve öznel çelişki sorunu olmayan tek bir birey gibi özgür bir şekilde hareket edebilmesi anlamına gelmektedir. ..

Giderek yaygınlaşan bu sayısal teknolojiye sahip fotoğraf makinesinin insan zekâsının tümünü özetlediği ve bundan böyle tamamıyla özerk olup, insanın bu teknoloji karşısında var olabilmek için ölmeyi kabul etmek zorunda olduğu görülmektedir. İnsanın ölümsüz olabilmek için teknolojik anlamda ortadan kaybolması, sayısal düzenin bir parçası haline gelmesi gerekmektedir.

“Tek başına geniş bir alan işgal etmenin simgesi olan ideal örümcek bir yandan ağını örerken aynı anda da bu ağın kendisi gibi algılanmaya başlanmaktadır. Daha da güzel bir şekilde ifade etmek gerekirse ben artık ne örümcek ağma düşen bir sinek ne ağını ören örümceğim. Ben kendisinden başka bir şeye benzemeyen, belli bir merkez çevresinde değil gelişigüzel bir şekilde dört bir yana doğru genişleyip giden ağın kendisiyim.”

Oysa bu ayan beyan bir ölümsüzlük biçimidir ve işin aslına bakılacak olursa insana yapay zekânın üstünlüğünden başka bir seçenek bırakılmamıştır.

Bu sistemli ortadan kaybolma biçimi gidebileceği en uç noktalara kadar götürüldüğünde karşılaşılan manzara bu teknolojinin evrensel düzeyde kabul görmekle birlikte nasıl çalıştığını hâlâ hiç kimsenin bilmediği (sayısal teknoloji ürünü koyunlar neyi düşler? Dick) ve insanı şaşırtan, paradoksal sorular sorulmasına yol açtığıdır:

Her şey ortadan kaybolmaya mı mahkûm edilmiştir ya da daha kesin bir ifade kullanmak gerekirse neden her şey hâlâ ortadan kaybolmamıştır? (Böyle bir soru hiç var olmamış bir felsefe tarafından sorulan ve buradakiyle çok az benzerlik taşıyan bir paradoksa yol açmaktadır: Bir şeyler olması gerekirken neden hiçbir şey yok?)

Neden her şey evrensel bir niteliğe sahip değil?

Bütünsel bir gerçeklik, bir başı ve bir sonu olan sayısal bir programlama düşünün büyüsüne kapılmış durumdayız. Gerçek tüm söylevlerde yer alan bir leitmotif, bir saplantıya benziyor. Oysa bizim gerçekten çok önüne geçilemez bir sürece benzeyen gerçeğin ortadan kayboluş biçimi tarafından büyülenmiş olduğumuz söylenebilir.

Sonuç olarak ortaya gerçekten de gizemli olduğu söylenebilecek şöyle bir soru çıkmaktadır: Bu karşı konulması olanaksız küresel güç nasıl olur da, dünyanın, en özgün yanlarının yok edilmesine karşı duyarsız kalmasına yol açabilir?

Böyle bir tasfiye süreci, bu bütünsel gerçeklik diktatörlüğü dünyayı nasıl bu kadar kolay etkileyebilir ve büyüleyebilir?

Burada büyüleyici olan şey kesinlikle gerçeklik değil gerçekliğin ortadan kayboluşudur. Bunun yol açtığı başka bir sonuç da bu küresel gücün çok küçük ya da kendi başlarına bir anlam ifade etmeyen (rogue events, terörizmin yanı sıra Ebu Garip olayının fotoğrafları, vs.) olaylar karşısında neden güçsüzleştiği ve savunmasız bir durumda kaldığıdır.

Bu içinden çıkılması olanaksız sorulan yanıtlamak yerine, okuyucuyu, gerçekleştirdiğimiz güncel sayısal “devrimin” kesinlikle karşı savı olarak nitelendirilebilecek, şu kendisinden hiç söz edilmeyen diğer antropolojik devrime göndermek istiyorum (çok çabuk sona eren sapkın düşünceler hariç bu devrimden gerçekten de hemen hemen hiç söz edilmemiştir) .

İKİLİK (DUALİTE)

Bu devrimin adı karşı çıkılması olanaksız bir altın kural olan ikiliktir. İnsanın özü olarak nitelendirilebilecek bu temel unsurla karşılaşabilmek için antropolojinin kökenlerine inmeye gerek yoktur, çünkü ikilik denilen şeyle her yerde karşılaşılmaktadır. Bu insani öz yalnızca yukarıda sorulmuş olan sorulara hiçbir şekilde yanıt vermeye yanaşmamak la yetinmeyip aynı zamanda her türlü insani girişimi (bunların hepsi kendilerine istenilen biçimlerin verilemediği, herhangi bir şeyle bütünleşmek ya da uzlaşmak istemeyen sentetik, kendi kendine yeten ve bilinçli bir şekilde unutulmuş girişimlerdir) her zaman başarısızlığa uğratmaktadır.

Normal insan temelde her zaman bir modeli (bu bir eylem modeli, toplumsal ya da düşsel bir proje şeklinde olabilir) örnek alarak ya da almadan yaşar ama aynı zamanda bu modele karşı her zaman meydan okur. Aynı hareket onu hem güdümler hem de güdümlenmesini engeller. Bu konuda psikoloji, psikanaliz ya da insan bilimleri alanındaki herhangi bir başka dala başvurulmasına gerek yoktur. Bunlar uzlaşılmaz olanla uzlaşabilmek amacıyla oluşturulmuştur. Sonuç, insanoğlu her zaman örnek aldığı modelin hem başarılı hem de başarısız olabilmesi için elinden geleni yapar. Burada da bir kusur, sapkınlık ya da ölüm içtepisinden söz etmeye gerek yoktur. İnsana bu karşıtlık üstüne oturan enerjiyi kazandıran şey doğuştan itibaren sahip olunan ikiliktir. Normal insan böyle biridir. Onu kendisiyle barıştırmaya ve yukarıda sorulan sorulara bir çözüm aramaya kalkışmak tamamıyla akıl dışı bir şey, bir kandırmaca olarak nitelendirilebilir.[ Stanislaw Lee’e göre iyi ki insanların zekâsına güvenilebiliyor. Onların anlayamadıkları o kadar çok şey var ki.]

Günümüzde kendisi ve yaptıklarıyla tek yanlı ve olumlu bir ilişki kurabilen herkesin anormal olduğu söylenebilir. Bu tamamen egemenlik altına, denetim altına alınmış (tamamıyla normalleştirilmiş) bir insandır. Bunlar çok sayıda olup ikili ve içinden çıkılamayan düşünceleri kafalarından silerek gerçekliğe, kendi ürettikleri gerçekliğe inanan insanlardır. Gerçek dünya, gerçek olması gereken dünya hakkında kuşkular duyulmasına son veren bu olumlu yoğunlaşmanın sırrı henüz çözülememiştir. Bu da bizi kötülüğün zekâsının nasıl bir şey olduğu sorusunu sormaya itiyor.

Teknolojik güdümleme sayesinde basit varlıklara dönüştük.

Sayısal güdümleme aşamasında gelindiğinde bu basitleştirilme çılgınlık boyutlarına ulaştı.

Bu durumda karnından konuşan kötülük hakkında neler söylenebilir?

Eskiden radikal düşünceler konusunda neler söyleniyorsa onlar söylenebilir; başka bir deyişle radikal düşünce insanı terk edip gittiğinde, insan kendi kendisiyle barıştığında ve sayısal teknoloji sayesinde tek tip bir görünüme büründüğünde, her türlü eleştirel düşünce ortadan kaybolduğunda bu kez de nesneler radikalleşmektedir. Karnından konuşan kötülük teknolojinin kendisine dönüşmüş gibidir.

Zira ikilik ne unutulabilir ne de yok edilebilir. Oyunun kuralı ikiliktir. O bir tür şeylerin kesinlikle tersine çevrilmesini sağlayan karşı çıkılması olanaksız sözleşme kuralıdır.

Eğer insan kendine özgü ikilik kuralı tarafından terk edilmişse bu durumda roller değişmekte, yani makine yolunu şaşırmakta, kusurlu ve sapık, şeytani, karnından konuşan bir şeye dönüşmektedir. İkilik denilen şey güle oynaya öteki tarafa geçmektedir.

Öznel ironi ortadan kaybolduğunda ki, sayısal oyunda ortadan kaybolmaktadır ironi nesnel bir görünüme bürünmekte ya da çenesini kapatmaktadır.

Başlangıçta Söz vardı. Sessizlik ondan sonra ortaya çıktı.

Artık ortada son denilebilecek bir şey kalmadı…

Ocak 2007

 

1. Nothing (Philosophy). 2. Nonbeing. L Adanır, Oğuz. BD398.B38

Kaynak: JEAN BAUDRILLARD, Neden Her Şey Hâlâ Yok Olup Gitmedi? [Pourquoi tout n ’atil Pas déjà disparu?],Çeviren: Oğuz Adanır Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi Boğaziçi Üniversitesi Yay. Birinci Basım: Mayıs 2012, İstanbul

 

Jean Baudrillard tarafından aktarılmıştır, Les Exilés du dialogue (Enrique Valiente Noailles ile birlikte gerçekleştirilen kitap), Paris, Galilée, 2005, s. 154.

Papiers de Nouveauvenu et continuation de Rien, Paris, José Corti, 1992, s, 157.

Les Exiles du dialogue, a.y.

 

SESSİZ YIĞINLARIN GÖLGESİNDE TOPLUMSALIN SONU

Toplumsal adlı kördüğüm, her şeyi sünger gibi emen bir gönderene dönüşerek, ne olduğu hem bilinen hem de bilinmeyen kitlelerin etrafında durmadan dönmektedir. İstatistiklerin kristal bir küre gibi kullandıkları kitleler, madde ve doğal elementler gibi akımlar ve akıntılar tarafından etkilenirler. Kitleler mıknatıslanabilirler. Çünkü toplumsal denen şey onları statik bir elektrik gücü gibi sarıp sarmalamaktadır. Oysa çoğu kez bu yığınlar yine de bir “kitle” olarak algılanırlar. Bir başka deyişle toplumsala ve politikaya ait olan bütün elektrik akımını emerek nötralize ederler. Politikaya ve toplumsala ait iyi bir iletici olmadıkları gibi, daha genelde iyi bir anlam ileticisi de değildirler. Her şey onların üstünden kayar gider. Onları her şey mıknatıslayabilir. Oysa bütün sonuçlar kitlelerin üstünde hiçbir iz bırakmadan uçup gider. Sonuç olarak kitlelere yapılan çağrı her zaman yanıtsız kalmıştır denebilir. Kitleler kendilerine yapılan bu çağrıları birer ışık demetine dönüştürüp dalga dalga yaymaya kalkmazlar. Tam tersine Devlet, Tarih, Kültür ve Anlamın çevresinde oluşturulmuş ışık demetlerini emerek ortadan kaldırırlar. Onlar tepkisizliktir, tepkisizliğin, nötr olanın gücüdür.

İşte kitle bu anlamda yani geleneksel hiçbir pratiğe ve teoriye, belki de genel olarak hiçbir pratiğe ve teoriye indirgenemeyen bir olgu olarak, bizim modernliğimizin belirgin bir özelliğidir.

Düşünce yoluyla gündeme getirildiklerinde kitleler edilginlikle, vahşi doğallık arası bir yerdedir. Oysa kitlelerde her zaman için gizli bir enerji vardır. Günümüzde sessiz bir gönderen, yarın bir tarih yapıcı ve sözü ele geçirdiklerinde de “sessiz bir çoğunluk” olmaktan kurtulacakları düşünülen kitleler! Hâlbuki kitlelerin ne geçmişte ne de gelecekte yazabilecekleri bir tarihleri yoktur. Özgürleştirilebilecek gücül bir enerjileri ve yerine getirmek istedikleri bir arzuları yoktur. Onların gücü günceldir. O güç şu anda, burada ve bütünlüğü içinde yanı başımızdadır. Bu güç ise onların sessizliklerinde yatmaktadır. Şimdiye kadar kendilerini etkileyebilmiş tüm güçlerden çok daha etkili bir emme ve nötralize etme gücüne sahiptirler. Yok etme konusu da dâhil olmak üzere düş gücümüzün üstünde çalıştığı (ve etkinliği tüm diğer) üretim, yayma ve genişleme şemalarından değişik olan özgün bir tepkisizliğin gücü. Bu inanılmaz ve akıl almaz bir iç dalgalanma biçimidir, (onu hala bir “süreç” olarak adlandırabilir miyiz?) sahip olduğumuz tüm anlam sistemlerinin gelip kendisine tosladıkları ve ona karşı bütün güçleriyle silahlandıkları, üstelik giderek artan bir şekilde kendisini anlamla kaplayıp, donattıkları ve tüm gösterenlerin çökertildiği anlaşılmaz ve kabul edilmez bir güç. Toplumsal adlı boşluk loş bir beynin içinde durmadan dönen, çakışan, boşlukları dolduran nesneler ve kristal kümeler tarafından işlenip geçilmektedir. İsterseniz havası alınmış bireysel taneciklerin, toplumsal artıkların ve kitle iletişim araçlarına ait içtepilerin bir araya getirilmişine “kitle” diyebilirsiniz. Giderek artan yoğunluğuyla çevresindeki tüm enerji ve ışık demetini emen karabulut sonunda kendi ağırlığı altında ezilecektir. Kitle: Toplumsalın içinde kaybolduğu kara bir deliktir.

Öyleyse kitle “sosyolojik” bir tanımlamanın tam tersidir. Çünkü sosyoloji toplumsalın ve aşamalarının yaygınlaşmasını betimlemekten başka bir şey yapamaz. Çünkü yalnızca olumlu ve kesinleşmiş bir toplumsallık varsayımı aracılığıyla yaşayabilmektedir. Toplumsalın emilip dağılmasını ve içten dinamitlenmesini anlayamamaktadır. Çünkü toplumsalın ölümü gibi bir varsayım kendi ölümü anlamına gelmektedir.

Kitle terimi bir kavram olamaz. Olsa olsa hamurlaşmış, vıcık vıcık ve lümpen-analitik bir “kavram” olabilir. Politik demagojinin laytmotifidir. İyi bir sosyoloji ise onu “daha bir incelik isteyen” mesleksel, sınıfsal, kültürel statü vb. kategoriler aracılığıyla aşıp geçmeye çalışacaktır. Oysa bu bir yanılgıdır. Çünkü akıllı ve eleştirel bir sosyoloji asıl bu hamur gibi ve eleştirel olmayan kavramların çevresinden dolanarak daha ileriye gidebilir. Zaten geriye dönüp baktığımızda gördüğümüz şey: “Sınıf”, “toplumsal ilişki”, “iktidar”, “statü”, “kurum” ve “toplumsal” gibi; yasal bilim dallarının yüzünü ağartan açık seçik kavramların tümünün gerçekte her zaman için karmaşık kavramlar olmuş olduklarıdır. Ancak bir takım esrarengiz nedenlerle üzerlerinde uzlaşılmış ve çözümlenebilmeleri için her zaman belli bir koda sahip olmuşlardır.

Kitle terimini özgünleştirmeye kalkmak gerçekten de bir saçmalıktır –bu, anlamı olmayana bir anlam vermeye çalışmak gibi bir şeydir. Örneğin “emekçiler kitlesi” denilmektedir. Oysa ne emekçiler kitlesi vardır, ne de bir başka toplumsal özne ya da nesneye ait bir kitle. Geçmişteki “köylü kitleleri” de gerçek birer kitle değillerdi. Çünkü bir kitle yalnızca onu kapsayabilen ve sonuç olarak istatistik artıklar üreten ve simgesel zorunluluklardan arınmış olanlar tarafından oluşturulabilir. Kitlenin bir ayrıcalığı, bir yüklemi, bir niteliği ve bir göndereni yoktur. Onun kesin bir şekilde tanımlanmasını ve tanımlanamamasını sağlayan şey de budur. Kitlenin sosyolojik bir “gerçekliği” de yoktur. Hiçbir gerçek nüfus kesimiyle ya da bir meslek kurumuyla bir ilişkisi olmadığı gibi toplumun bütünüyle de bir ilişkisi yoktur. Kitleyi nitelendirebilmek için yapılabilecek her türlü girişim, onu sosyolojiye devretme çabasından başka bir şey olamaz (sonsuz sayıda eşdeğerli birey: 1+1+1+1 –sosyolojik tanım işte budur). Oysa tanımı yapılan şey eşdeğerli olanınki değildir; nötr ya da ne biri, ne de diğeri olanınkidir.

Kitlede her iki yöne doğru da bir kutuplaşma yoktur. Kitlenin (iki ya da daha karmaşık sistemlerde daha fazla sayıda) kutupların birbirlerinden ayrılması ve uzaklaşmaları sayesinde yaşayabilen bütün sistemleri etkileyip çökerten gücü ve bu boşluğu yaratan şey de budur. Anlam dolanımını olanaksız kılan da budur. Atomların boşlukta dağılmaları gibi onlar da anında kitlenin içinde dağılmaktadırlar. Aynı zamanda kitlenin yabancılaşmasını olanaksız kılan da budur. Nötrlük ve eşdeğerlik de söz konusu değildir. Anlatacak şeyleri olmayan sözcülere karşın sesi çıkmayan (sözsüz) bir kitle vardır. Söyleyecek hiçbir şeyi olmayanlarla, konuşmayan kitleler arasındaki harika “birlik” işte budur. Bütün söylevlerin kökeninde yatan büyük boşluğun adı kitledir. Kitlede gizli bir faşizm ya da gizli bir histeri yoktur. Yalnızca bütün yitirilmiş gönderenlerin devrik simülasyonları vardır. Bütün gönderen sistemlerinin, bütün ayakta duramayan anlamların, olmayan tarihin ve artık var olmayan temsil etme sistemlerinin kara kutusu kitle: Toplumsalla ilgili olan her şey unutulduğunda geriye kalan artıktır.

Anlamı dolandırma olanaksızlığına karşı verilebilecek en iyi yanıt Tanrı örneğidir. Kitleler her zaman için bir Tanrı düşüncesi yerine bir Tanrı imgesini yeğlemişlerdir. Çünkü Tanrı düşüncesi hiçbir zaman için resmi bir din kurumu olan Kilise’nin dışına çıkamamıştır. Bunu ne günah, ne de bireysel kurtuluş umudu gerçekleştirebilmiştir. Tanrı’dan kitlelere şehit ve aziz masalları, kıyamet günü ve ölüm dansı hikâyesi, büyücülük, kiliselerdeki gösteri ve törenlerden başka bir şey kalmamıştır Bütün bunlar Tanrı düşüncesinin aşkınlığına karşın var olmuşlardır-. Çünkü kitlelerde ritüelin içkinliği vardır. Kitleler putperest doğmuş ve putperest kalmışlardır. Kıyamet Günü onları hiç rahatsız etmediği gibi, boş inançlarını ve şeytanı günlük yaşantılarının içine sokmuşlardır. Tanrıya inanmanın ruhsal gücüne karşılık, aşağılık günlük uygulamalar! İlginçliğini yitirmiş günlük ayinler ve ruhani aldatmacalarla, her zaman kaçtıkları hoşgörüsüz ahlak ve inançla yüceltilmiş anlamı başarısızlığa uğratmışlardır. Bunun nedeni dinin yüce ışığına erişmemiş olmaları değildir. Çünkü o ışığı her zaman için bilmezlikten gelmişlerdir. Bir inanç, bir dava ve sevilen bir lider adına ölmekten hiçbir zaman için kaçmamışlardır. Yadsıdıkları şey dinin vadesi dolmuş aşkınlık, dışlanmışlık, askıda bırakılmak, bekleyiş ve dünya işlerinden el etek çekmek gibi yönleridir.

Kitleler için Tanrı’nın krallığı her zaman için yeryüzünde, imgelerin çok tanrılı içtenliklerinde, Kilise’nin zenginliğinde ve yaşayış biçiminde var olmuştur. Bunun adı Din Yasasına fantastik bir şekilde yön değiştirtmedir. Çünkü kitleler, dini bir büyücü gibi gösterişli bir şekilde kullanarak emmişlerdir.

Akla ait tüm büyük şemaların benzer sonları olduğunu biliyoruz. Bu büyük şemalar yollarını: Tarihin ipini, anlamı (ve özellikle toplumsal anlamı) ellerinde tutan toplumsal sınıfın elinden çekip alarak çizmişlerdir. Bu şemaların kitlelerin arasına girişiyle dolaylı ve radikal bir biçim değişikliği görülmüştür. Tarihsel Akıl, Politik Akıl, Kültürel Akıl, Devrimci Akıl hep böyle yapmışlardır –aralarında en ilginç olan ve kitlelerin içinde yaşayarak gelişim süreçleri içinde onları üreten Toplumsal Akıl için de aynı şey söylenebilir.

Kitleler “toplumsalın aynası mıdırlar?” Hayır, kitleler toplumsala ait olmadıkları gibi, toplumsalı yansıtabilmekten acizdirler –kitlelerin üstüne çarparak kırılan şey ise toplumsal adlı bu aynadır.

Bu imgenin yeterince iyi betimlenmiş bir kitle imgesi olduğu söylenemez. Çünkü hala tamamlanmış bir kavramla, ne olduğu belli olmayan bir karşı koyma düşüncesini birlikte çağrıştırmaktadır. Oysa kitleler üstlerine doğru gelen ışık enerjisi ve ışık dalgalarını yakalayarak eğen, büken ve yok eden muazzam bir deliğe benzemektedirler. Bunun üstündeki her boyutun kıvrım kıvrım kıvrılarak kendi üstüne sarılıp sıkıştığı ve bir nokta haline gelerek yok oluncaya dek döndüğü ve uzamları birbirine bağlayan çizgilerin giderek kamburlaştığı yavaş yavaş, için için çöktüğü bir çembere benzetebiliriz.

ANLAMIN ZEDELENMESİ

Bu konuyla ilgili olarak haber konusunda söylenen her şey yinelenebilir.

İster politik, ister eğitici, isterse kültürel içerikli olsun sonuçta niyet anlam ileterek kitleleri anlamın egemenliği altında tutmaktır. Bir başka deyişle kendini haberin sürekli olarak ahlaksallaştırılması zorunluluğu biçiminde dışa vuran anlam üretimi zorunluluğu. Daha iyi haber verebilmek için, daha iyi toplumsallaştırmak için, kitlelerin kültürel düzeylerini yükseltmeye çalışmak için vb. vb. Hepsi palavra. Çünkü kitleler bu akılcı iletişim zorlamasına insanı aptallaştıracak bir biçimde karşı koymaktadırlar. Onlar anlam yerine gösteri istemektedirler. Hiçbir çaba onları içeriklerin ya da kodun ciddiyetine inandırmada yeterince kandırıcı olamamıştır. Gösterge isteyen insanlara mesaj verilmeye çalışılmaktadır. Oysa onlar içinde bir gösteri olması koşuluyla tüm içeriklere tapmaktadırlar. Yadsıdıkları şey anlamın “diyalektiğidir”. Onların aldatılıp kandırıldığını ileri sürmek de boşuna uğraşmaktır. Bu iki yüzlü varsayım anlam üreticilerinin entelektüel bir rahatlığa kavuşmak için ileri sürdükleri bir varsayımdır. Kitleler sözüm ona aklın doğal ışıklarını kendiliklerinden yutacaklarmış! Oysa kitleler, tam tersine kendilerine verilen anlam ültimatomuna karşı gösteri istediklerini belirtirken tam anlamıyla özgürdürler. Çünkü anlamın bu saydamlığından ve bu politik iradeden, ölümden çekindikleri kadar çekinmektedirler. Anlamın gerisinde yatan ideal hegemonyanın işleri basitleştiren şiddetinin kokusunu almaktadırlar. Kendi anlayışları doğrultusunda, bütün söylemleri tek ve temelsiz irrasyonel bir boyuta, göstergelerin anlamını yitirdiği ve büyünün başladığı bir noktaya, yani görülene indirgeyerek, ona karşı gelmektedirler.

Burada söz konusu edilen şeyin bir yutturmaca olmadığını bir kez daha belirtelim. Çünkü söz konusu olan şey, kitlelerin istekleridir. Anında ve olumlu bir şekilde oluşturdukları stratejidir -yani kültürün, bilginin, gücün, toplumsallığın emilip yok edilmesi. Bu, günümüzde bütün boyutlarıyla ortaya çıkan çok eski bir çalışma biçimidir. Daha önceden bilinen bütün senaryoları altüst olmaya zorlayan derin bir karşıtlık. Anlam artık toplumlarımızı sürükleyip götüren ideal çizgi olmaktan çıkmıştır. Anlamdan kaçabilen artıklar da elbet bir gün özümseneceklerdir. Günümüzdeyse anlam tam tersine karmaşık ve herhangi bir uzantısı olmayan bir olaya dönüşmüştür. Belli bir zaman diliminde (Tarih, iktidar, vs.) üç boyutlu, ideal bir uzam oyunudur. Temelde bu olaylar bizim “toplumlarımızın” yalnızca uzamda kalan küçücük bir bölümünü ilgilendirmiştir. Bu olay bireyler için de geçerlidir. Bizler ikinci derecede anlam taşıyıcılarız. Temelde çoğu kez anlamın önünden ya da arkasından giderek, geçici bir paniğe kapılan derinlerdeki kitle biziz.

Bu ters varsayımsa her şeyi değiştirmektedir. Sessiz edilginlikler folkloruna ait olan anlamı aşağılayan binlerce örnek vardır.

Klaus Croissant adlı avukatın Fransa’dan sınır dışı edildiği gece; Fransa’nın Dünya Kupası’na katılmak için oynadığı eleme maçını naklen yayımlayan televizyon örneğini alabiliriz. “Santé” Hapishanesi’nin önünde gösteri yapan birkaç yüz kişi. Gece yarısı koşuşan bir avukat ve geceyi ekran başında geçiren yirmi milyon insan. Fransa kazandığında atılan sevinç çığlıkları. Aydın beyinlerin bu aptallaştırıcı vurdumduymazlık karşısında duydukları utanç ve şaşkınlık. Le Monde gazetesi: “Saat 21:00 Alman avukat, Santé Hapishanesi’nden alındı. Birkaç dakika sonra Rocheteau ilk golü atacak.” Bir utanç melodramı*. Ancak, bu vurdumduymazlığın nedenini kimse araştırmaz. Yalnızca her zamanki gibi tek bir neden gösterilir: Kitleler iktidar tarafından güdümlenmiş, futbolla uyutulmuştur. Zaten böyle bir vurdumduymazlığın olmaması gerekir, dolayısıyla bunun üzerinde düşünmeye değmez. Zaten olmaması gereken bu vurdumduymazlığın bize söyleyebileceği bir şey de yoktur. Bir başka deyişle “sessiz yığın” kendiliğinden vurdumduymaz olamaz. Çünkü ona vurdumduymaz olma hakkı ve yetkisi verilmemiştir. Çünkü bu vurdumduymazlık kendisine ancak iktidar tarafından bahşedilebilir.

*Aşırı solun sessiz yığın konusundaki hayal kırıklığı ve “akıllı” soğukkanlılığı da bu utançla aynı kategoriye girmektedir. Örneğin Charlie Hebdo: “Dünya, sessiz yığının umurunda bile değil. Yeter ki akşam terliklerini giyip çenesini açabilsin. Hiç merak etmeyin sessiz yığın çenesini kapatmışsa, onun dediği olur. İyi yaşar, iyi yer ve yeterince çalışır. Şeflerinden istediği ise babalık ve yeterince korunmadır. Ancak babalık ve koruma alışılmış dozun miktarını aşmamalıdır.”

Bu yorumlamanın gerisindeyse ne müthiş bir aşağılama yatıyor! Aldatıldıklarına göre, kitlelerin, kendilerine özgü davranışları olamaz. Onlara zaman zaman içlerinden gelen devrimci bir “arzunun rasyonelliği” bahşedilebilir. Bütün bunlara evet de Tanrı bizi yine onların sessizliklerinden ve tepkisizliklerinden korusun. Oysa asıl yapılması gereken, bu duyarsızlığı bir tür büyüye, insanları devrimci yeteneklerinden saptıran sihirli bir yabancılaşmaya bağlamak yerine onu tüm olumlu vahşiliği içinde çözümlemektir.

Zaten bu büyülü yabancılaşma, nasıl oluyor da kitleleri devrimci yoldan ayırabiliyor? Bir yığın devrimden, birkaç asırlık politik deneyimden, gazetelerin, sendikaların, partilerin, aydınların halkı harekete geçirmek ve eğitmek için harcadığı tüm çabalardan sonra (bundan on ya da yirmi yıl sonra da değişen bir şey olmayacaktır), nasıl olur da gösteri yapan birkaç yüz kişiye karşılık tam anlamıyla yirmi milyon insan “edilgin” kalır? Üstelik yalnızca edilgin kalmaz, bir futbol maçını bilerek, isteyerek politik ve insancıl bir drama yeğler? Yapılması gereken, bu soruyu sormaktır. Yapılan çözümlemelerin bu gözlem tarafından etkilenmemesi çok ilginç. Bütün çözümlemeler yalnızca iktidarın güdümlemeyi bütün gücüyle elinde tuttuğunu, öte yandan ise anlaşılmaz bir şekilde komaya girmiş bitkin bir kitle olduğunu öne sürüyor. Gerçekteyse bunların hiçbiri doğru değildir. Her iki bakış açısı da yanlıştır. Çünkü iktidar gerçekte kimseyi güdümleyememektedir. Kitlelerse ne yolarını şaşırmışlar ne de gülünç duruma düşmüşlerdir. İktidar, sorumluluğu futbol maçının üstüne bu kadar kolay bir şekilde yıkabildiği için mutludur. Kitleleri futbol maçıyla uyutma sorumluluğunu seve seve yüklenmektedir. Çünkü bu düşünce kendisini rahatlatmakta ve iktidar olduğuna inanmasını sağlamaktadır. Böylelikle kitlelerin duyarsızlığının, gerçekte onların tek, gerçek yaşam deneyimi olduğu gibi rahatsız edici bir düşünceyi, kitlelerin kendilerine sunulan parlak idealleri kolektif bir şekilde reddederek misilleme yaptığı vahşice karşı koyduğu saptamasını göz ardı edebilmektedir.

Oysa kitleleri ilgilendiren en önemli sorun bu değildir. Unutulmaması gereken bir şey varsa o da bugüne kadar her türlü devrim umudunun, toplumsallaşma ve toplumsal değişim umudunun bu biçimleri bozma, bu fantastik yadsıma aracılığıyla var olduğudur. Bunu anlayabilmek için ise Freud’un yaptığı gibi ruhsal* adlı şu kalıntıyı, şu kör kabuğu, şu anlam artığını, şu çözümlenmemiş olanı (politik evrenin şu Kopernik vari bir şekilde bugüne kadar altüst edilmemiş olmasının bir nedeni olmalı -çünkü bu değişim bütün politik düzenin altüst olmasını öngörmektedir) yeni baştan ele alıp incelemek belki de en iyi çözüm yoludur.

*Çözümleme açısından Freud’la benzerliğimiz ruhsal sözcüğünde sona ermektedir. Çünkü onun düşünce eylemi baskı altına alma (refoulement) ve bilinçaltı (inconscient) varsayımıyla noktalanmaktadır. Bu sonuncular anlam üretimi ve anlamın bölümlenmesinde (partition) arzunun ve bilinçaltının yeniden toplumsallaştırılmalarını da kapsamları içine almaktadır. Özgürleşme yerine baskı altına almaya yol açan ve ılımlı arzu senaryosunun içine giren ve anlamın kaçınılmaz bir şekilde yeniden yorumlandığı tek kişilik senfoni. Sonuçta arzunun özgürleştirilmesi kolaylıkla politik devrimin yerini aldığında anlam çatlağını genişleteceğine kapatacaktır. Oysa söz konusu olan şey libidinal ekonomi terimleriyle kitlelerin yeniden yorumlanması değildir. Birincil süreçteki (bilinçaltı) baskı altına alma ya da ölüm itkisiyle beslenerek gizli bir iktidar ve baskı arzusuna göndermesidir (ve gizli bir bilinçaltı yapısına sahip oldukları sanılan kitlelerin tutuculukları ve faşistliklerinden söz edilebilmektedir). Bugün çökmekte olan Marksist çözümlemenin karşısına çıkartılabilen tek seçenek psikanalizdir. Gerçekteyse bu seçenek bir kez daha yeniden allanıp pullanmış olan değişmez seçenektir. Bir zamanlar kitlelere cinsel esirliğin zorunlu kıldığı devrimci bir gelecek (Reich) satılmaktaydı. Bugün ise aynı kitlelere bir yabancılaşma ya da esirleşme arzusu ya da gücül özgürleşme arzusu kadar anlaşılmaz olan bir tür günlük mikrofaşizm satılmaktadır. Oysa ortada ne faşizm, ne iktidar, ne de bir devrim arzusu vardır. Bilinçaltı ya da arzu son umuttur. Çünkü kitlelerin bilinçaltı ya da arzusu bir dayanak olarak gösterilerek, anlamın ortağı gibi yeniden işlenebilir. Her yerde arzuya yeni anlamlar yüklenmeye çalışılmaktadır. Arzu, politik umutsuzluğun son gönderenler sistemidir. Arzu stratejisi ise şirketlerin pazarlama politikalarında iyice işlendikten sonra bugün devrimci kitleler pazarlamasına devredilmiştir.


POLİTİKANIN ÖNEMİ VE ÇÖKÜŞÜ

Politik olanla toplumsal olanı birbirinden ayırabilmek artık imkansızdır. Çünkü Fransız Devrimi’nden bu yana ekonomi denilen (ister belirleyici olsun, isterse olmasın) göstergeyle birbirlerine göbekten bağlanmışlardır. Oysa bugün onların birlikte çöküşlerine tanık olmaktayız.

Politika, Rönesans döneminde din ve kilise çemberinden kurtularak Makyavel aracılığıyla ışıldamaya başladığında, önce hiçbir toplumsal ya da tarihsel “gerçeklikle” ilgisi olmayan saf bir strateji ve göstergeler oyunu olmuştur. Ancak daha sonra Cizvitlerin dünya işleri konusunda Tanrı’nın yokluğu üstünde oynayabilmiştir. Politik alan, Rönesans devri tiyatrosu ya da üç boyutlu resimden daha değişik değildir. Biçimi ise bir temsil etme sisteminin biçimi değil, bir oyunun biçimidir. İdeolojinin değil gösterge sistemleri düzeni ve stratejinin biçimi-kullanım biçimi gerçek bir kullanım biçimi olmayıp (Balthazar Gracian’ın Saraylı Adam‘ındaki kurnazlığa dayanan bir oyun ve onun sonucu gibi) ustalığa bağlı bir kullanım biçimidir. Makyavelci politikanın edepsizlik ve ahlaksızlığı hala geçerlidir. Bu edepsizlik ve ahlaksızlık politikanın bir araç olarak kullanımında değil, amaçlarındaki patavatsızlığındadır. Nietzsche işte burada her şeyi bütün açıklığıyla görmüştür. Bu toplumsal, psikolojik ve tarihsel küçümsemede, bu simülasyon sınavlarında maksimum bir politik enerji vardır. O noktada politika henüz bir mantık kazanmamıştır, yalnızca bir oyundur.

XVIII. yüzyıldaki devrimden sonra, her nedense politikanın kesin bir tırmanış aşamasına geçtiği görülmektedir. Toplumsal, politik alanın içine girmeye başlamıştır. Politika aynı zamanda bir gösteriye dönüşmüştür. Çağımızdaysa gösteri mekanizmalarının egemenliği altına girmeye başlamıştır (tiyatronun kaderi politikanınkiyle bir paralellik göstermektedir). Çünkü politika bir gösteri alanına dönüşmüştür -üç boyutlu bir mekan olan sahne için de aynı şeyler söylenebilir. Başlangıçta yalnızca kurgulanmış bir oyunken daha sonra yavaş yavaş oynanan her yer ve temsil etme gerçekliğinin ön plana çıktığı tarihsel bir alan görünümünü almıştır. Politika sahnesi: Halk, halk iradesi gibi temel bir gösterilenin canlandırıldığı göstergelerin yanı sıra anlam üstünde de çalışmaktadır. Elinden geldiğince iyi bir şekilde açıklamaya çalıştığı gerçeği anlatmakla görevlendirilmiştir. Saydamlaşması, ahlaklı olması ve iyi bir toplumsal temsil gücüne sahip olması istenmiştir. Oysa uzun bir süre politik çemberle onun üstünde yansıyan toplumsal, tarihsel ve ekonomik güçler arasında bir denge arayacaktır. Bu denge kuşkusuz burjuva temsil sistemlerinin (Meşrutiyet, Anayasa, XVIII. yüzyıl İngiltere’si, ABD’si, burjuva devrimlerinin Fransa’sı, 1848 yılının Avrupa’sı) altın çağıyla yaşamıştır.

Marksist düşüncenin yaptığı aşamalarla hem politika, hem de politikanın sahip olduğu enerji tükenmeye başlamıştır. İşte burada toplumsal ve ekonomik olanın egemenliği başlamaktadır. Bu noktada politika (yasama, yürütme, uygulama) toplumsal alanın aynası olma zorunluluğuyla karşı karşıya kalmıştır. Politikanın özerkliği toplumsalın hegemonyasıyla ters orantılıdır. Liberal düşünceyse her zaman ikisi arasındaki diyalektik bir özlemle yaşamıştır. Devrimci düşünce olan sosyalist düşünceyse açıkça, tarihsel açıdan politikanın, toplumsalın saydamlığı içinde yok olacağını söylemektedir.

Bu savaştan toplumsal galip çıkmıştır. Ancak bu genelleştirme, bu beyin yıkama ve toplumsalın politikanın sıfır derecesine indirgendiği bir düzeyde; salt bir gönderene dönüşerek, her yerde hazır ve nazır olan, fiziksel ve zihinsel uzamın tüm boşluklarını kapatan aynı toplumsalın hali ne olacaktır? Bütün bunlar toplumsalın sonunu işaretlemektedir. Toplumsalın enerjisi azalmakta, özgünlüğü elden gitmekte, tarihsel niteliği ve idealliği buharlaşıp uçmaktadır. Toplumsal, bir sistem uğruna adını yitirirken, politika da yok olmaktadır. Toplumsal artık anonimleşmiştir. O artık KİTLEDİR. KİTLELERDİR.

SESSİZ ÇOĞUNLUK

Politika stratejik bir alan düzenlemesi olmaktan çıkartılarak, önce bir temsil edilme sisteminin içine yerleştirilmiş, daha sonra da güncel bir yeniden biçimlenme senaryosuna dönüştürülmüştür. Bir başka deyişle aynı sistemin içinde aynı göstergelerin çoğullaştırılmasıyla uzayıp giden ve artık hiçbir şeyi temsil etmeyen –belli bir “gerçeklik” ya da toplumsal gerçeklik içinde hiçbir “eşdeğerlisi”nin bulunmadığı bir şeye dönüşmüştür. Artık politik örgütleri güçlendirebilmek için bir toplumsal tanımı bile yoktur (bir halk, bir sınıf, bir işçi sınıfı, nesnel koşullar).

İş görebilen tek gönderenin adı yine sessiz çoğunluktur. Bütün güncel sistemler bu model üstünde iş görmektedirler. Varlığı artık toplumsal değil, istatistiksel olan bu kaypak kavramın ortaya çıkabildiği tek yer sondajlardır. Toplumsal adlı gökyüzünün ufkundaki hayal ya da toplumsalın zaten içinde bulunduğu bir ufkun simülasyonu.

Sessiz çoğunluğun ya da kitlelerin düşsel bir gönderen olması, onun var olmadığı anlamına gelmez. Bunun anlamı sessiz çoğunluğun artık temsil edilemeyecek bir durumda bulunmasıdır. Kitleler artık bir gönderen olmaktan çıkmışlardır. Çünkü artık temsil edilememektedirler. Ses vermeyen bu kitleler sondajlar aracılığıyla sık sık yoklanmaktadırlar. Düşünceleri yansıtılmamaktadır. Yalnızca ne düşüncükleri konusunda testler yapılmaktadır. Referandum (kitle iletişim araçları da sonsuz bir soru/yanıt referandumudurlar) politik gönderenin yerini almıştır. Oysa sondajlar, testler, referandum ve kitle iletişim araçları temsil edici bir sisteme ait tertibatlar değil, simülatif bir sisteme ait olan tertibatlardır. Artık amaçlanan şey bir gönderen değil, bir modeldir. Klasik toplumsallaşmaya ait olan (bugün hala ondan arda kalmış seçimler, kurumlar, temsil etme düzeni ve hatta baskı) tertibatlar aracılığıyla bu bağlamda yapılan devrim bütünseldir. Diyalektik bir yapı içinde yerini politik bir oyun ve karşıtlıklara bırakmış olan toplumsal anlam hala bir kutuptan diğerine geçebilmektedir.

Simülasyon düzenindeyse her şey değişebilir. Örneğin sondaj/sessiz çoğunluk ikilisi içinde artık ne kutup, ne de ayrımlayıcı terimler vardır. Öyleyse toplumsala ait bir elektrik enerjisi de yoktur. Çünkü bir çembere dönüşmüş bulunan kutuplar birbirine karıştığından kısa devre yapmıştır (aynen ADN’nin içinde uyarıcı toz ve moleküllere komut vermeyle, genetik kod konusunda olduğu gibi). Bu ideal bir simülasyon biçimidir. Kutupların çökmesi ve modellerin yörüngeleşmiş dolanımı (bu aynı zamanda sesi kesilmiş her türlü sürecin ana kalıbıdır).

Dış etkiler, mesajlar ve testlerin bombardımanına uğrayan kitleler artık kara bir maden kütlesi gibidirler. Bir yerde yalnızca tayflarının analizi aracılığıyla tanınabilen gaz kitleleri gibidirler –istatistikler ve sondajlarla eşdeğerli olan ışık demetleri tayfı-. Zaten başka bir şey beklemek de boşunadır. Artık ne dışavurum vardır ne de temsil edilme. Yalnızca ve yalnızca açıklanamaz ve açıklanamamış olan bir toplumsallaşmanın simülasyonu vardır. Onlardaki sessizliğin anlamı budur. Oysa bu sessizlik yanıltıcıdır –çünkü bu konuşmayan bir sessizlik değildir. Yalnızca kendi adına konuşulmasını yasaklayan bir sessizliktir. Bu anlamda bir yabancılaşma biçimi olmaktan çok, etkili bir silahtır.

Artık hiç kimse sessiz çoğunluğu temsil ettiğini ileri süremez. Bu sessizlik bir anlamda kendini temsil edenlerden öç alma anlamına gelmektedir. Kitleler sınıf ya da halk gibi eskiden kendilerine başvurulan bütünlere benzemezler. İçine çekildikleri sessizlik aracılığıyla artık tarihin de ilgi alanı dışına çıkmışlardır. Öyleyse kitleler konusunda konuşulamaz. Onlar birbirlerine eklemlenemezler. Temsil edilemezler ya da politik “ayna evresi” (ünlü Lacan kuramı) ve düşsel özdeşleşme aşamalarından geçemezler. Sonunda nasıl bir güç olabildikleri ortaya çıkmaktadır. Tarihin ilgi alanına giremediklerine göre –ne kendi dillerinde (çünkü kendi dilleri yoktur) ne de onların adına konuştuğunu ileri sürenlerde- yabancılaşma hastalığına yakalanamazlar. Artık devrimci umutlar suya düşmüştür. Suya düşen umutlarsa işçi sınıfı konusunda yapıldığı gibi kitlelerin kendi kendilerini yadsıma palavrası üstüne kurulmuştur. Oysa kitle ne bir olumsuzlama ne de bir patlama alanıdır. O bir emme ve merkezden dış çeperlere doğru dalga dalga yayılım alanıdır.

Özgürlük, devrim ve tarihsellik şemalarının erişemedikleri kitle, bu durumu kendine göre bir savunma ve misilleme yöntemi haline getirmiştir. Kendi üstünde ne türden bir “iktidarın” etkin olduğunu bilmeyen kitle, hayali bir politik sınıfın elinde düşsel bir gönderen ve simülasyon modeline dönüşmüştür. Kitle aynı zamanda ölümün ta kendisidir. Kendisini yönetmekle yükümlü olan bir politik sürecin sonudur. Politika onun içinde bir irade ve temsil etme gücü şeklinde eriyip gitmektedir.

Uzun bir süre iktidar stratejisi kitlelerin uyuşukluğu üstüne kurulmuş gibi görünmüştür. Kitleler edilginleştikçe de iktidar kendinden eminleşmiştir. Oysa bu mantık iktidarın yalnızca bürokratik bir merkeziyetçi olduğu dönem için geçerlidir. Bugün iktidara karşı kendi mantığı kullanılmaktadır. İktidarın tepkisizleştirdiği şey (kitle) kendi ölümünün göstergesine dönüşmektedir. İşte bu yüzden sistem kendi stratejisinde değişiklik yaparak, kitlenin edilgin bir konumdan yönetime katıldığı bir konuma geçmesi ve sessizliğine bir son vererek konuşmasını istemektedir. Oysa iş işten geçmiştir. “Tehlikeli kitle” ve toplumsalın tepkisizlik adı altındaki gerilemesi artık bir engel olmaktan çıkmıştır.

Sistem, kitleleri ne şekilde olursa olsun konuşturabilmek için elinden geleni ardına koymamaktadır. Onlara toplumsal, sendikal bir varlık olduklarını; eğlencelere ve özgür konuşmalara katılmaları gerektiğini anlatabilmek için her yolu denemektedir. Adını söylemesi için bu hayalete küfür etmek gerekmektedir. Günümüzde artık gerçek sorunun kitlelerin ya da sessiz çoğunluğun sessizliği olduğunu bütün açıklığıyla gösteren başka bir olay yoktur.

Tüm çabaların amacı kitlenin yeniden sessizliğe dönmesini, tepkisizleşmesini engelleyebilmek ve yönlendirilebilen bir emülsiyon olarak kalmasını sağlayabilmektir. Artık kutsal şef ve kilise döneminde yaşamadığımız için kitlenin ne olduğu teşhisi konmaya çalışılırken saçma sapan bir şekilde konuşulmaktadır –burada da enformasyon ve istatistiğin evrensel egemenlik dönemine geçmekteyiz. Böylelikle kitleyi yoklayarak neler yapabileceğini hissetmeye çalışan ve onu baştan çıkartıp kendi saflarına bir türlü katamayanların öfkesini anlayabilmek kolaylaşmaktadır. Çünkü böylelikle birtakım varsayımlara ve yığın hareketlerini öngören yanılsamalara varılmaktadır. “Fransız halkı böyle düşünüyor… Alman halkının büyük çoğunluğunun kınadığı… Prensin doğumu bütün İngiltere’yi yerinden oynattı, vs.” – önünü görmekten aciz ve kendisine uzatılan ayna üstüne görüntülerini düşüremeyen tüm düşünceler.

Üstelik gösterge bombardımanına tutulan kitleden bunlara bir yanıt vermesi de istenmektedir. Bir “cyclotron” (Ağır tanecikleri yörünge şeklinde hızlandırıcı.) içindeki çekirdeklerin tanecikler tarafından bombardıman edilmeleri gibi, kitle de benzer bir şekilde imge, ses ve ışık dalgaları tarafından bombardıman edilmektedir. Haber denilen şey de budur. Haber ne bir iletişim ne de bir anlam biçimidir. Laboratuvarlarda yapılan atom bombardımanı deneyleri gibi hiç durmadan input-output’larla dolup, boşalan ve zincirleme bir tepkimeye uğrayan sürekli bir emülsiyon biçimidir. “Toplumsal”ın oluşturulabilmesi için kitlenin “enerjisi” emilerek alınmalıdır.

Oysa bu tersine işleyen bir süreçtir. Çünkü ister haber, isterse güvenlik olsun bütün bunlar “toplumsal ilişki”yi yoğunlaştırarak onu yaratacaklarına, “entropik” süreçler olarak toplumsalın sonunu belirleyen yöntemlere dönüşmektedirler. Kendilerine haber ileterek kitlelerin biçimlendirilebileceği sanılmaktadır. Yine haber ve mesajlarla toplumsal enerjinin yok edilebileceği sanılmaktadır. Artık toplumsallaşmayı belirleyen şey kuramsal sınırlar değil, haber miktarıyla iletişim araçlarının karşısında geçirilen saatlerdir. Ancak bu da yanlış bir düşüncedir. Çünkü haber kitlenin enerjisini yok etmek yerine, her zaman için giderek büyüyen bir kitle yaratmaktadır. Haber, yaptığını iddia ettiği gibi bilgilendirme ya da biçimlendirme ve yapılandırma yerine, “toplumsal olanı” giderek daha bir nötralize edip, klasik toplumsal kurumlarla, haberin içeriğine karşı duyarsız ve tepki göstermeyen bir kitle yaratmaktadır. Simgesel yapıların toplumsal ve ona ait irrasyonel bir şiddet tarafından parçalanmasından sonra sıra toplumsalın kitle iletişim araçları ve haberin “irrasyonel” şiddetiyle parçalanmasına gelmiştir – beklenen sonuç doğal olarak kitlenin atomlaştırılması, nükleer bir hale sokulması ve molekülleştirilmesidir. Sonuç: İki yüzyıllık hızlı bir toplumsallaşmanın kesin bir hezimete uğratılmasıdır.

Kitle, sahip olduğu toplumsal enerjiyi tüketebildiği ölçüde bir kitle olarak algılanabilmektedir. Kitle bütün sıcak enerjileri emerek nötralize edebilen soğuk bir depodur. Ayakta kalabilmeleri için kendilerine, ürettiklerinden daha çok enerji harcanan maden ocaklarına benzemektedirler. Toplumsal gerçeklik ilkesine özgü bu salt zayıflık ve yine sözde ayakta tutulan toplumsalın bir iç patlama tehlikesiyle karşı karşıya gelmesini engelleyebilmek için kademeli politik yatırım oranlarına müthiş bir enerji harcanmaktadır. Sistem bu enerjinin içine saplanıp kalmıştır.

Gerçekte ne kadar mal varsa o kadar da anlam vardır. Sermayenin mal ürettiği dönemlerde tüketim kendiliğinden gerçekleşmekteydi. Oysa bugün hem tüketiciyi hem de talebi üretmek gerekmektedir. Bunu yapabilmek ise malı üretmekten çok daha pahalıya mal olmaktadır (toplumsallık büyük ölçüde şu 1929’daki talep kriziyle birlikte doğmuştur. Talep üretimi büyük ölçüde toplumsalın üretimini de kapsamaktadır). Bu yüzden iktidar uzun bir süre politik, ideolojik, kültürel ve seksüel anlam üretmiştir. Onu talep izlemiş ve sonunda arzı emerek aşıp geçmiştir. Böylelikle anlam giderek azalmış ve bütün devrimciler giderek daha çok anlam üretmeyi amaç edinmişlerdir.

Bugün artık her şey değişmiştir. Bundan böyle anlam bunalımı yoktur. Çünkü her yerde giderek daha çok anlam üretilmektedir –yetersiz kalan artık taleptir. Sistemin asıl sorunu da bu anlam talebi üretimidir. Talep, anlam arzusu ve anlama minimal düzeyde katılma olmazsa iktidar boş bir hayal ya da anlamsız bir perspektif olmaktan öteye gidemeyecektir. İşte burada da talep üretimi anlam üretiminden çok daha pahalıya mal olmaktadır. Sonuna kadar gidildiğindeyse bunun olanaksız bir şey olduğu görülecektir. Çünkü sistem bütün enerjilerini bir araya getirebilse bile bu işi başaramayacaktır. Çünkü mal ve hizmet talebi her zaman için yapay bir şekilde üretilebilir. Biraz pahalı olmakla birlikte herkesin satın alabileceği bir fiyata satılması da mümkündür. Bunun örneklerini gördük. Oysa anlam ve gerçekliğin yokluğu doldurulamaz. Anlam yokluğuysa kesin bir yıpranmışlıktan başka bir şekilde yorumlanamaz.

Kitle bütün toplumsal enerjiyi yuttuğu gibi, onu yansıtmamaktadır. Bütün göstergeleri ve bütün anlamı yutup geriye iade etmemektedir. Kendisine sorulan tüm sorulara aynı yuvarlak yanıtları vermektedir. Hiçbir şeye katılmamaktadır. Akımlar ve testler aracılığıyla yoklandığında bir kitleye benzemekte ve her türlü akımla, haberin üstünden geçmesini sağlamakta, (hangi türden olursa olsun) iyi bir norm ileticisi işlevi görmekte ve böylelikle toplumsal, salt bir saydamlaşmaya uğrayarak yerini iktidar ve toplumsal oyunlara bırakmaktadır. Bütün bunlar kitle adlı ele avuca sığmayan çekirdeğin çevresinde dönüp duran yıldız kümecikleridir.

Kitle bir hayvan sürüsü kadar suskundur. Kitleyi sürekli olarak sondajlarla tartmak boşuna uğraşmaktır (öte yandan sürekli olarak katılması istenen haber olgusu aracılığıyla kendisine laboratuvar deneylerinde hayvanlara yapılan işkenceye benzeyen bir tür işkence yapılmaktadır). Çünkü doğrunun solda mı, yoksa sağda mı olduğu söylemediği gibi devrimle, baskı arasında hangisini yeğlediğini de söylememektedir. Onun için doğru ve akıl yoktur. Kendisine yapılan yakıştırmalar umrunda bile değildir. Kitlede bilinç ve bilinçaltı yoktur.

Kitle insanı bezdiren bir suskunluktur. Politik denklemlerdeki bilinmeyendir. Bu bilinmeyen, bütün politik denklemleri yok edebilmektedir. Oysa herkes bu sessizliği konuşturmaya çalışmaktadır. Ancak kitlelerdeki yanıtsızlık gücü ölçülemez. Hiçbir sondaj onu ortaya çıkartamaz. Çünkü kitleler onu anında yok ederler. Sözünü ettiğimiz hipergerçeklik içinde toplumsal ve politik alanın altını üstüne getirirler. Politika kitleleri yanıtlar alabileceği bir toplumsal simülasyon ve yankılanma odasına sokmaya çalışırken (kitle iletişim araçları, haber) kitleler tam tersine toplumsalın içinde simüle edildiği ve yankılandığı muazzam bir mekana dönüşmektedirler. Güdümlenme diye bir şey hiçbir zaman için var olmamıştır. Her iki taraf da aynı silahlarla çarpışmıştır. Bugün savaşı kimin kazandığını söyleyebilmek imkânsızdır. İktidarın kitleler üstündeki simülasyon gücü mü? Yoksa kitlelerin iktidarı çökerttikleri ters simülasyon mu?

NE ÖZNE NE NESNE

“Hipersimülasyon” aracılığıyla bütün modelleri yansıtan kitle (mizahın içkin bir biçimi olan “hiperuyumluluk” aracılığıyla), onları yok edebilecek bir güce sahip “simülasyon”un hem öznesi, hem nesnesi olmak gibi ters bir işi başarmıştır. Kitleyi, kitle iletişim araçlarının dışında bir yerde aramak boşunadır.

Kitle: Bir özne, bir özneler grubu ve bir nesne olmama tersliğini başarmıştır. Onu gerçek ya da mitik bir özneye dönüştürmek için girişilen tüm çabalar boşunadır. Onu bir nesneye dönüştürerek, işlenmiş bir malzeme gibi inceleme ve çözümleme amacını güden tüm çabalar, nesnel yasalar uyarınca tam tersine, kitlelerin güdümlenemezliği gerçeğine ya da kendilerinden korkulan unsurlar, ilişkiler, yapılar ve bütünler gerçeğine çarpmaktadır. Denenen tüm güdümleme girişimleri sonunda kitlenin içinde boğulmakta, emilmekte, yolundan çevrilmekte ve başka bir şeye dönüştürülmektedir. Onun neyi, nereye doğru sürüklediğini söyleyebilmek imkansızdır. En akla yakın açılım, tüm güdümleme girişimlerini atlatarak sonsuza açılan bir dönem içinde tükenmeye başladığıdır. Hiçbir çözümleme bu darmadağınık, merkez dışı, moleküler gerçekliği açıklayamaz. Çünkü son aşamadaki “öz” çözümlemesinde nesne kavramı buharlaşıp yok olmaktadır. Dolayısıyla ortada açıklaması yapılacak bir nesne olmadığı gibi, bu açıklamayı yapabilecek bir özne de yoktur.

Kitle kavramı bu durumu “toplumsal kavramı” için de geçerli kılmaya çalışmaktadır. Toplumsal da artık nesnel bir şekilde açıklanamaz (ya da politik terimlerle söylemek gerekirse artık temsil edilemez). Çünkü kendisini açıklamaya çalışan herkesi ortadan kaldırmaktadır (ya da yine politik terimlerle söylemek gerekirse kendisini temsil edebileceğini sananları yok etmektedir). Bütün bunları ancak sondajlar ve istatistikler aracılığıyla saptayabliriz. Oysa bu sondaj ve istatistik büyüleriyle, meteorik olarak adlandırılan alışkanlıkların gerçek nesneleri yoktur. Özellikle de açıklamaya çalıştıkları kitleler onların çalışma alanı içinde değildir. Yaptıkları tek şey eksikliği kolay kolay bağışlanamayacak olan bir kitle hayali yaratmaktır. Bu hayali ise önceden bilinen yanıtlar, sözüm ona kitleyi ve arzularını belirleyen bir kapalı devre gösterge sistemi aracılığıyla “üretmektedir”. Devingen, güdümlenebilmeleri için anında üretilen, sonuçlarına yer değiştirtilebilen göstergeler -işte bunlar sondajdır-. İstatistiklerin üzerinde kol gezen derin belirsizlik herkes tarafından bilinen bir olgudur (olasılık hesaplarıyla, büyük sayılarda da bir belirsizlik olduğu ve madde kavramındaki “devingenliğin” herhangi bir “nesnel yasa” kavramına uymasında güçlükler çıktığı herkes tarafından bilinmektedir).

Pozitif olduğu söylenen bilimlere özgü deneylerin bile, sondaj ve istatistiklerde kullanılan yöntemlerden daha inandırıcı olduğunu söyleyebilmek oldukça güçtür. Kodlanmış ve yönlendirilmiş bir “nesnel” sorgulama biçimi hangi alanda olursa olsun, bu kısır döngüden kurtulamayan bir doğruya saplandığı gibi amaçladığı konuyu da ortadan kaldırabilmektedir. Dünyanın nesnel belirsizliği konusundaki bu kararsızlık her tarafa yayılabilir. Doğa bilimlerindeki maddeyle, cansız arasındaki ayrım istatistik ve sondajlardaki kitleyle canlı “toplumsal” arasındaki ayrımın aynısıdır. Bilimlere gelince onlar da aynı işaret ve aynı umut kırıcı yanıtları göndererek son aşamada kitleler gibi her türlü tanımlamadan kaçmak istemektedirler.

Gerek “madde” gerekse bilimin ele aldığı tüm konularda müthiş bir ironi vardır. Tıpkı susan kitlelerde olduğu gibi. Kitlelerin istatistiklerde ortaya çıkan yanıtları, sorulan sorulara o kadar uygun düşmektedir ki, Hegel’in sözünü ettiği kadınlık ironisini anıtsatmaktadır. Yalancı bir sadakat, aşırı bir bağlılık; sonuçta, ölümsüz Aslan Asker Schweik örneğinde olduğu gibi kendisini yöneten yasalara sıfırı tükettiren bir edilgenlik ve boyun eğme simülasyonu.

Sözcüğün yazılı anlamında (bir düşsel çözümler biliminin) patafizik bir simülasyon bilimine dönüştürülerek, oradan da nesnel, evrensel yasaları ve onları kendilerine göre yorumlayan çılgınlarla birlikte yaşanan dünyanın “hipersimüle” bir açıklamasına gönderecektir. Kitlelerdeki bu bilinçsiz mizah gücü bizi toplumsal denilen metafizik beladan kurtararak bir patafiziğin içine sokacaktır.

Oysa bu düşünce şimdiye kadar açıklanmış tüm gerçeklik süreçlerinin tersini söylemektedir. Bu belki de bir anlam yanılsamasıdır. Bilim adamını, maddenin ya da canlının “nesnel bir şekilde” yanıt vermediğine inandırmak güçtür. Ya da sorduğu sorulara aldığı aşırı nesnel yanıtlar karşısında kuşkuya düşmesi beklenemez. Çünkü böyle bir varsayımın saçma ve üstünde durulmaya değmez bir şey olduğunu düşünecektir. Zaten o bilim adamının başka türlü düşünemeyeceği ve bunu hiçbir zaman yapmayacağı kesindir. O sorularından ve yanıtlarından memnundur.

Aynı varsayım her yerde geçerlidir, bu herkesin bildiği inandırıcılık aksiyomudur. Reklamcı, insanların, üretmiş olduğu reklamlara inanmadığına inanmak istemez -en alt düzeydeki minimum bir olasılık bile olsa mesajın amacına ulaştığını ve anlamının çözüldüğünü düşünmek ister. Bu alanda hiçbir kuşkuya yer yoktur. Mesajın alıcı üstündeki yansımasının sıfır olduğu gerçeği ortaya çıktığı anda reklam kurumu o anda yok olacaktır. Çünkü yaşamı kendi kendine tanıdığı yaşama hakkıyla belirlenmiştir (bilimin nesnel dünyaya yaklaşımı da benzer bir yaklaşımdır. Reklamcı ters varsayımın geçerli olabileceği o korkutucu düşünce yüzünden reklam mesajlarının hiçbir zaman için alıcıya bütünüyle varamadıklarını, izleyicinin bu boşluğa yansıyan içerikler arasında bir ayrım yapmadığını ve iletişim aracının yalnızca bir zaman geçirme, eğlendirme ve büyüleme rolü oynadığını bir türlü kabul edemez. McLuhan’ın pergamberce lafı: MEDIUM IS MESSAGE, içinde yaşanan bir türlü kitle iletişim araçsal “cool” kültürel evreyi kapsayan tipik bir formüldür. Bu evre özden yoksun bir “etherin” bütün mesajları uyutup, nötralize ettiği, anlamı dondurduğu bir evredir. Eleştirel düşünce değerlendirmekte, seçmekte, ayrımlar üretmekte ve anlam konusunda bir seçim yapmaktadır. Buna karşın kitleler hiçbir seçim ve ayrım yapmadıkları gibi aldırmazlık/duyarsızlıktan başka bir şey üretmemektedirler- aracın büyüleme gücünü mesajın eleştirel boyutuna tercih etmektedirler. Çünkü büyülenmenin anlamla bir ilişkisi yoktur. Büyülenme anlamdan yararlanmamayla doğru orantılı bir durumdur. Araç yararına mesajın ve simülasyon yararına doğrunun nötralize edilmesiyle sağlanır. Kitle iletişim araçları işte bu düzeyde iş görürler. Onların ilkesi büyülemedir. Anlama karşı giriştikleri şiddetli saldırı; iletişimin başka bir iletişim biçimi yararına anlama karşı giriştiği olumsuzlayıcı saldırı. Hangisi?

Anlamın yararlandığı aracın dışında kalan ve iletişimdeki yoğunluğun anlam tarafından yutularak çökmesiyle sonuçlanacak bir iletişim biçimi bize göre olanaksız bir varsayımdır. Çünkü hoşa giden şey ne anlam ne de aşırı anlamlılıktır. İnsanı büyüleyen şey anlamın nötralize edilmesidir (Witz, nüktenin gerçekleştirdiği işlem, bkz. Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm’ün içinde). Bu nötralize etme işiyse bir ölüm güdüsü tarafından gerçekleştirilmemektedir. Çünkü bu durumda yaşamın bir anlamı olacaktır. Oysa tam tersine bütün bunlar gönderene, mesaja ve her türlü dilbilimsel kategorilendirme girişimlerine karşı bir alerji, bir meydan okuma ve sonunda göstergenin büyülenme içinde kaybolması yararına inkar edilmesiyle sonuçlanmaktadır (artık ne gösteren vardır ne de gösterilen. Anlam kutupları emilip yok edilmiştir). Hiçbir anlam bekçisi bunların farkında değildir. Anlam ahlakı büyülemeye karşıdır.

Politika adlı çember de bir inanılabilirlik varsayımı üzerine kurulmuştur. Bu varsayıma göre kitlelerin eylem ve söylevlere karşı geçirgen oldukları, bir görüşe sahip oldukları ve sondajlarla, istatistiklere ait somut veriler oldukları söylenmektedir. Çünkü politikacılar ancak bu verilerin varlığına inandıklarında, politikanın varlığına inanabilmektedirler. Oysa politika uzun bir süreden bu yana yarı sportif yarı eğlendirici bir özel eğlence programına dönüşmüştür (Amerika’da seçimler sırasında çekilen piyangolar ya da seçim akşamları yayınlanan radyo ve televizyon programları). Bütün bunlar eski, komik ve büyüleyici töresel güldürüler biçiminde yapılmaktadır. Halkın gözünde seçimler çoktandır bir televizyon oyununa dönüşmüştür. Politikaya yataklık eden televizyon oyunları sonunda politika sahnesi ve oyunlarını teatrelleştirerek intikam almaktadır. Halk yalnızca seyircidir. Maç, film ya da çizgi roman politika için birer örnek algılama modeline dönüşmüşlerdir. Eve getirilmiş bu sinemada insanlar kendi kişisel görüşlerindeki değişiklikleri günlük sondajlarla eğlenerek izlemektedirler. Çünkü burada da sorumluluk almayı gerektiren bir durum yoktur. Gerek politik gerekse tarihsel açıdan kitlelerin hiçbir zaman bilinçli sayılabilecek bir yönteme başvurmadıkları görülmektedir. Onlar her zaman sorumsuzluğu seçmişler ve her zaman aptalcasına ölmüşlerdir. Bu politikadan kaçmak değildir. Bu toplumsallaşmanın, politikanın, kültürün başını çeken kastla; biçimsiz kalıntı değerine sahip, anlamsız yığın arasındaki onarılmaz karşıtlıktır. Bir taraf sürekli olarak anlamın egemenliğini kusursuzlaştırmaya, bu alanda yatırım yaparak toplumsalı anlamlı kılmaya çalışırken; diğeri bütün bu anlam oyunlarına yön değiştirtmekte ve onları nötralize edip, alaşağı olmalarını sağlamaktadır. Bu kavganın bir galibi olduğunu söyleyebilmek o kadar kolay değildir. Çünkü bu kavganın bir benzeri tarihsel olanla günlük olan, kamusalla kişisel dünya arasında da vardır.1960’lı yıllara kadar tarih sesini yükselterek kendini zorla kabul ettirmiştir. Kişiye özel ve günlük olansa politikanın karanlık yüzünü oluşturmaktadır. İkisi arasında olsa olsa diyalektik bir ilişki bulunduğunu ve bireysel gibi günlük olanın da tarihin ötesine geçip, evrensele ulaşarak bir çiçek gibi açabileceği düşünülebilir. O günlerin gelmesini beklerken kitlelerin kendi evlerine kapanması insanı üzebilir. Tarihi, politikayı ve evrenseli yadsımaları ve aptalca bir tüketim sürecinin günlük sorunları arasında yitip gitmeleri (iyi ki çalışıyorlar, iyi ki bu çalışma onların bilinçlenmelerini beklerken, kendilerine “nesnel” bir tarihi konum sağlıyor) ancak üzücü olabilir. Oysa bugün tarihin sesi kesilmiş, soluğu çıkmaz olmuştur. Çünkü artık günlük olaylar seslerini çıkartmaya başlamıştır. Günlük yaşamdaki can sıkıntısının, tarihin anlamsız yönünü oluşturmadığı düşünülmeye başlanmıştır -daha iyisi özel yaşamın kendi üstüne kapanması politikaya bir meydan okuma anlamına da gelebilir ve politik güdümlemeye karşı etkin bir direniş biçimi olarak gösterilebilir. Roller değişmeye başlamıştır. Yaşamın can sıkıcılığı, günlük yaşam, eskiden küçük burjuva olarak kınanan, iğrenç ve (cinsellik de dahil olmak üzere) depolitik olan her şeyin ön plana çıkması, tarih ve politikayı soyut bir olaylar bütünü olmaya doğru itmektedir.

İnsanın gözünü korkutan korkunç bir varsayımdır bu. Çünkü buna göre depolitize edilmiş kitleler politikanın gerisinde değil, ilerisindedirler. Özel yaşam, ismi konulamayan şeyler, günlük olaylar, anlamsızlıklar, küçük ayak oyunları ve küçük edepsizlikler vs., temsil edilmenin önünde gitmektedirler yoksa arkasından değil. Kitleler o “safça” olarak adlandırılan günlük yaşantıları içinde (“politikanın sonu” ile ilgili çözümlemelere aldırmadan) politikanın sonu konusunda çoktan bir karar vermişlerdir. Kullandıkları dilin dilbilimi aşması gibi bu kararla politikayı aşmışlardır.

Dikkat! Bir temsil etme diyalektiğiyle her türlü devrime karşı gelip, evrensele doğru gidişin içine girmeyen bu özel ve asosyal evreni, oyunu oynamayı yadsıyan bu kendi üstüne kapanışı, kimileri, tüm sıradanlığına karşın (özellikle cinsellik ve arzu adı altında), yeni bir devrimci enerji kaynağı olarak görüp, kendisine anlam vererek, tarihsel bir olumsuzluk gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Küçük ayrımlar, körü körüne uygulamalar, anonim marjinallikler ve mikro arzuların coşkusu. Anlamsızlığı canlandırarak anlam düzeyine yüceltebilmek ve politikanın hesabına geçirmek için girişilen entelektüel sıçramalar. Sıradanlık, tepkisizlik ve depolitik olmak bir zamanlar faşist kökenliydiler -bir anlam değişikliğine uğramadan ya da anlamlarını yitirmeden- şimdi de devrimci olmaya çalışıyorlar. Arzu politikasının ötesinde kalan sıradanlığın gerçekleştirdiği bir mikro devrim -yine bir “özgürlükçü” numarasıdır. Çünkü anlamın yadsınmasının bir anlamı olamaz.

DİRENMEDEN HİPERUYUMLULUĞA

Sessiz yığınların ortaya çıkış olayı, tarihselin toplumsala direniş devresine denk gelmektedir. Çalışmaya direnme, tıbbi bakıma karşı direnme, okula direnme, sosyal sigortalara, habere karşı direnme gibi. Resmi tarih toplumsaldaki gelişmenin sürekliliğini kaybeder. Göz kamaştırıcı ve övgüye değer olan gelişmenin dışında kalan her şeyi bir barbarlık kalıntısı gibi karanlığa doğru iter. Oysa söylenenin tam tersine toplumsal kesin bir zafer kazanmıştır. Artık bu hareket değiştirilemez (toplumsallık konusunda herkes aynı düşünceye sahip gibidir), toplumsala karşı direniş bütün alanlarda toplumsaldan çok daha hızlı bir şekilde gelişmiştir. Değişiklik, ilkellik ve şiddet, düzenin aşılıp geçilmesiyle başlamıştır (ki bunlar daha sonra toplumsal tarafından özümsenmiştir. Hiç korkmayan toplumsalın sağlığı oldukça yerindedir, teşekkür ederiz. Çünkü aşılanma ve güvenceden yalnızca deliler kaçar). Bu cephesel karşı koymalar toplumsallaşmanın cepheden, şiddetle saldırdığı bir döneme rastlarken, direnişin kökeninde yine kendi kültürlerini ve orijinal yapılarını korumaya çalışan geleneksel gruplar vardı. Direnişin kökeninde kitle diye bir şey yoktu, tam tersine soyut ve türdeş bir toplumsal modele karşı gelen farklı yapılar vardı.

Amerikan sosyolojisinin çözümlediği “two steps flow of communication” (iletişimin iki basamaklı akışı) da aynı türden bir direnmeyle karşılaşmaktadır. İster politik, ister kültürel, isterse reklama özgü olsun kitle, iletişim araçlarının mesajlarını karşılarken edilgin bir yapıya sahip değildir. Tek anlamlı, tek tip ve zorunlu bir çözme işlemine başvurmadığı gibi mesajları da kendi bildiği gibi çözmektedir. (Başka mesajlar aracılığıyla) bu mesajları durdurmakta , yerlerini değiştirmekte (bu ikinci bir düzeydir), egemen olan koda karşı özel alt-kodlar üretmekte ve aynen ilkel toplulukların yaşamına sokulan Batı parasının (Yeni-Gineli Siyanlar) ya da Korsikalıların düşman kabile stratejisinden yola çıkarak gözden geçirdikleri seçim stratejileri gibi yeni simgesel anlamlara sahip olmaları sonucu, yeniden yorumlandıklarında ilk anlamlarından apayrı ve değişik anlamlara sahip olabilmektedirler. Egemen kültürün dağıttığı bu malzemenin alt-gruplar tarafından ayartılması, emilmesi ve eritilmesi adlı kurnazlık gerçekte evrensel bir kurnazlıktır. “Az gelişmiş” kitlelerde tıbbın sihirli bir biçimde kullanılmasını sağlayan da aynı olgudur. Bütün bunlar bir araya getirilip arkaik ve irrasyonel bir zihniyete bağlandıklarında rasyonel tıbbın açtığı yaralara (bilinçaltından) “bilmeden” ancak (görünür olana karşı) bilinçli bir şekilde karşı koyan, üstelik işi çığrından çıkartarak olaya yön değiştirten saldırgan bir uygulama biçimi görmek mümkündür.

Oysa bu bile oturmuş bir yapıya ve geleneksel anlamlara sahip bir grubun işidir. Kitleden kaynaklanan toplumsallaşmayı başarısızlığa uğratan güç onun yapısızlığı ve tepkisizliğidir demek başka bir şey söylemektir. Keza, kitle iletişim araçları konusundaki geleneksel direniş, mesajların gruba özgü kod ve kendi amaçları doğrultusunda yeniden yorumlanmasından ibarettir. Kitleler kendilerine gönderilen her şeye, blok halinde ve onları birer gösteriye dönüştürerek yön değiştirtmektedirler. Bunun için bir başka koda gerek yoktur. Anlam gibi bir sorunları da yoktur. Direnmezler de. Her şeyi anlamsızlık adlı biçimsiz bir toprağın içine sokmak yerine bütün yönlere doğru yayılan bir büyülenme/güdümleme çemberinin içine kaydırmayı yeğlerler.

Kitle iletişim araçlarının her zaman kitleleri sarıp sarmaladıkları söylenmiştir -bu zaten kitle iletişim araçlarının ideolojisidir-. Güdümlemenin sırları gece gündüz aralıksız sürdürülen bir kitle iletişim araçları semiyolojisinde aranmıştır. Ancak iletişimin bu saftoron mantığı içinde kitlelerin bütün kitle iletişim araçlarından çok daha güçlü bir iletişim aracı oldukları unutulmuştur -ya da en azından hiçbirinin bir önceliğe sahip olmadğı unutulmuştur. Gerek kitle gerekse kitle iletişim araçları aynı sürecin içindedirler. Mass(age) is message.

Aynı şey sinema için de geçerlidir. Çünkü bu aracı yaratanlar da başlangıçta rasyonel, belgesel, haber yönü güçlü, toplumsal bir iletişim aracı olabileceğini düşünürken, sinema kısa bir süre sonra düşselin alanı içine girmiştir.

Teknik, bilim ve bilgi için de benzer şeyler söylenebilir. Bu onların kaderidir. Sihirli ve tüketilen bir (eğlence) gösteri olmak. “Gereksinim kuramı” konusundaki ciddiyetlerine ve yararlılık söylevi konusunda ortak bir görüşe sahip olmalarına karşın, ekonomistler, tüketimi hiçbir zaman için rasyonelleştirememiş ve apışıp kalmışlardır. Oysa çok kısa bir süre içinde kitlelerin gereksinimlerle hiçbir ilişkileri (belki de hiç olmamıştır) kalmamıştır. Bu süre içinde tüketimi bir konum ve prestij aracına dönüştürüp, yararsız yarışmalar ve yarışır gibi yapmalar ya da zaten kullanım değerini aşan ölümüne bir gösteriş değeri gibi bir boyut içine oturtmuşlardır. Kitleye karşı bütün cephelerden saldırılmakta (resmi propaganda, çevreciler ve sosyologlar), sağlıklı ve hesaplı tüketim duyguları işlenmeye çalışılmakta ancak hiçbir yanıt alınamamaktadır. Sistem açısından durum umutsuzdur. Çünkü bir gösterge/değere atfedilen aşırı değer ve gösterge değer aracılığıyla (ekonomistler bile onu bir değişken olarak ele aldıklarında ekonomik aklın ipin ucunu kaçırdığını görmektedirler) kitleler ekonomiyi başarısızlığa uğrattıkları gibi gereksinimlerin amacına ve davranışlarla, amaçlar arasındaki dengeye karşı da direnmektedirler. Kullanım değerine karşı gösterge/değer. Ekonomi politiği atlatmak için bu kadarı bile yeterlidir. Sonuçta bütün bunların değişim değerine, yani sistemin işine yaradığı gibi laflar edilmeye de kalkılmasın. Çünkü sistemin bu işten çıkar sağlaması ve onu desteklemesi (“yabancılaşmış kitleler”) önemli değildir. Çünkü uzun vadede -daha şimdiden- kitlelerin oynadıkları oyun sonucu, ekonomi gereğinden çok kullanılarak, her türlü rasyonel kullanım tanımlamasıyla ilişkisini kesmiş, bir gösteriye hatta bir komediye dönüşmüştür. Bütün eğitim sistemleriyle, sosyalist eğitim biçimlerine karşı direnen toplumdışı bir kullanım -kitlelerin (siz, biz, herkes) artık ekonomi politiğin öte yakasına geçmelerini sağlayan bir kullanım. Üstelik kitleler bunu yapabilmek için “diyalektik” ve “özgürlük” kuramlarını ve gelecekte olacağı varsayılan devrimleri beklememişlerdir. Kendilerini hiçbir şeyin kurtaramayacağını ve bir sistemin ancak bir hipermantığa sahip olabileceği bir düzeye getirildiğinde rahatsızlığının son hadde ulaşarak, onun, bir gün aniden sona erebileceğini bilmektedirler. “Tüketmemizi isteyen siz değil misiniz? -Alın işte, her şeyi yararsız ve saçma sapan bir şekilde ve giderek daha çok tüketeceğiz”.

Tıp konusunda da benzer şeyler söylenebilir. Cepheden gelen direniş (zaten bütünüyle yok olmuş değildir) daha kurnaz bir yıkım biçimine dönüşmüştür. Çünkü artık denetlenemeyen bir ilaç tüketimi aynı düşünceyi sağlık olayına da şırıngalamıştır. Sonuç büyük bir paniktir. Tıbbın toplumsal amaç ve ereklerinin ayağını kaydıran korkunç bir bakım ve ilaç tüketimi tırmanışı başlamıştır. İçinde bulunduğu durumda tıbbı yok edebilecek daha iyi bir yol biliyor musunuz? Bundan böyle hekimler ne yaptıklarının ve ne olduklarının farkında olmadıkları gibi, güdümlediklerini sandıkları bir sırada güdümlendiklerinin farkında bile değildirler. “Bakılmak istiyoruz, ilaç istiyoruz, sağlık güvencesi istiyoruz, sağlıklı olmak istiyoruz, daha çoğunu istiyoruz, her geçen gün de daha çoğunu isteyeceğiz, hem de sonsuza dek!” Yoksa kitlelerde tıbba karşı bir yabancılaşmadan mı söz etmek gerekir? Hayır, kesinlikle hayır. Tam tersine kendilerine ait olan sosyal sigortalar adlı kurumu alaşağı etmek üzereler. Bir mala benzetilen toplumsallıktan her geçen gün biraz daha çok isteyerek (Sisteme: “Şu toplumsaldan biraz daha versene, biraz daha, biraz daha” dercesine ta onu yok edinceye kadar) onun varlığını tehlikeye sokmaktadırlar.

Arz-talep konusunda olduğu gibi şu toplumsaldan isteme olayının bireysel bir tüketim maddesine indirgenmesi kadar büyük bir delilik olabilir mi? Bu komik ve saçma bir şeydir. Çünkü bu tepkisiz kitleler kendileri için çizilmiş toplumsal adlı yolda yürüyerek onun mantığını ve sınırlarını aşmakta ve toplumsal adlı bütün binayı çökertmektedirler. Yıkıcı bir hipersimülasyon (başka bir yerde çözümlemiş olduğumuz Beaubourg örneği gibi), yıkıcı bir hiperuyumluluk, zafer kazanmış bir meydan okuyuşun bütün görünümlerine sahiptir -bu meydan okuyuşun ne boyutlarını ne de sistemden hakkını geri alışını hiç kimse ölçemeyecektir. Olayın can damarı işte bu kaçınılmaz olan kör dövüşünde yatmaktadır. Sessiz çoğunluklar kendilerine zorla onattırılmak istenen toplumsallaşmayı ya da kendilerini edilgin bir hayalete dönüştürmek isteyenleri hayalete dönüştürerek kendi mantıkları doğrultusunda ortadan kaldırmaktadırlar -yoksa bu işi ne bir sınıf kavgası ne de kendileriyle ilişkisini yana yakıla kesmek isteyen aydın sınıfı aracılığıyla değil.

KİTLE VE TERÖRİZM

Günümüzde artık kitlelerin anlam ve özgürlüğe de sahip bir toplumsallaşma adı altında vaftiz edilmeyi yadsıdıkları ilginç bir noktada bulunuyoruz. Onları yeniden ele geçirip, kullanma düşüncesinden artık vazgeçmeliyiz. Çünkü kitle diye bir şey yoktur. Bütün iktidarların gelip içinde yok oldukları bu sessiz yığın bir sosyolojik bütünlük ya da gerçeklik değildir. 0, iktidarın sırtında taşıdığı bir gölge, içine düştüğü dipsiz bir çukur ve bir emme biçimidir. Bunu anlamak yeterlidir: Akışkan, devingen, uyumlu hatta bütün isteklere aşırı derecede uyan ve katılmanın en aşırı ucu olan bir hipergerçek uyumluluk yumağı. İşte iktidarın içinde bulunduğu güncel felâket. İşte devrimin içine düştüğü iflâs çukuru. Çünkü için için kaynayan bu kitle hiç bir zaman için patlamayacaktır. Üstelik her türlü devrimci söylev onun içinde yok olacaktır. Öyleyse bu kitlelerle herkesin başı derttedir. Onlar bu söylevlerdeki laytmotiftir. Bütün toplumsal projelerdeki sabit fikirdir. Oysa onlar bütün bunları başarısızlığa uğratmaktadırlar. Çünkü hala toplum ve onun oluşmasının kaynağında bulunduğuna inanılan eskatolojik bir umut ve klasik bir kitle tanımıyla sınırlamışlardır. Oysa kitleler toplumsala ait değildirler. Onlar her türlü toplumsallaşma ve sosyalizmin mal sahibidirler. Oysa şimdiye kadar pek çok kuramcı, özgürlük tuzağı olan politikayla alay etme ve temsil etme biçimlerinden dem vurarak anlam üstüne konuşmuşlardır. Ancak kitleler: Anlam, politika, temsil edilme, tarih ve ideolojinin içinden uyurgezer bir halde ve hepsini yadsıyarak, üstelik bütün radikal eleştirilerin yapmak istediklerini yaparak geçtiklerinde bu sonuncular ne söyleyeceklerini şaşırmakta ve geleceğe yönelik bir devrim –eleştirici devrim, prestij devrimi, toplumsal ve arzu devrimi- düşlemeye başlamaktadırlar. Oysa şu salyangoz gibi kendi içine doğru kıvrılan devrim, onların devrimi değildir. Çünkü eleştirici ve dışa doğru patlayan bir devrim değildir. İçten, kendi kendine güdümlenen kör bir devrimdir. Öyle canlı kanlı ve neşeli bir devrim değil, tepkisiz (hareketsiz) bir devrimdir bu. Sessiz ve kendi üstüne kapanan bir devrim ‘ bütün sözü ele geçirme ve bilinçlenme biçimlerine ters düşen bir devrim. Onun bir anlamı ve bize söyleyebilecek hiç bir şeyi yoktur.

Toplumsalın ölümünün son perdesinin oynandığı bir bağlamda kitleyle ilişki kurabilen tek olay terörizmdir. Oysa kitlelerden terörizm kadar kopuk bir şey yoktur. İktidarın onları karşı karşıya getirmek istemesi de boşunadır. Oysa toplumsalın ve anlamın yadsınmasında birbirlerine bu kadar benzeyen başka iki şey yoktur. Çünkü terörizm, kapitalizmi (dünyadaki emperyalizmi, vs) hedef aldığını söylemektedir. Ancak yanlış yere, kapitalin gerçek düşmanı olan toplumsala saldırmaktadır. Güncel terörizm ise toplumsalın-terörizmini hedef almaktadır. Toplumsalın şu anda üretildiği biçimini (ya da bizi bir sessiz yığın olarak üreten, her yanımızdan sarmış olan bir denetleme ve koruma, dokulaşmış, nükleer ve bir yörüngeye oturtulmuş bir ağ gibi ören) toplumsalı hedef olarak seçmiştir. -Yasa ve baskı yerine model enjekte eden, şiddet yerine ikna/caydırma yöntemiyle iş gören hipergerçek, algılanamayan bir toplumsallık- Terörizm ise bütün bunları kendisi de hipergerçek olan bir başka eylemle yanıtlamaktadır. Daha başlangıcında bu eylem aynı merkezden yönetilen kitle iletişim araçlarına ve büyülenmeye mahkûm edilmiştir. Öte yandan bir temsil etme ve bilinçli olma yerine, bitiştirme yöntemini yeğleyerek zihinsel çoğaltma, büyüleme ve paniğe mahkûm edilmiştir -kendisiyle dövüştüğü sistem kadar anlamsız ve belirsiz olan ya da onun içinde patlayan küçücük bir noktaya benzeyen terörizm-. Terörizm ne bir patlama olabilir, ne bir tarihselliğe sahip olabilir ne de politik bir eylem olabilir. Buna karşın için için kaynamakta, saydamlaşmakta ve şaşırtmaktadır; bu yüzden de kitlelerdeki tepkisizlik ve sessizliğin derinliklerdeki bir benzeridir.

Terörizmin herhangi bir şeyi konuşturmak, diriltmek ya da harekete geçirmek gibi bir amacı yoktur. Onun devrimci uzantıları yoktur; bu açıdan bakıldığında söylenenlerin tam tersini başardığı ve en çok eleştirilen yanı bu olmakla birlikte sorununun bu olmadığı görülmektedir. Onun amacı sessiz yığınlara saldırmaktır. Oysa bu sessizlik haber tarafından mıknatıslanmış durumdadır. Şu bizi sarıp, sarmalayan toplumsal, haber, simülasyon, caydırma, anonim ve geçici denetleme gibi sihirleri güdümleyerek onların ölümünü amaçlamaktadır. Toplumsal soyutlama adlı büyü, kendisinden daha büyük, daha anonim, daha nedensiz ve daha geçici olan terörist eylem adlı büyü tarafından yok edilmeye çalışılmaktadır.

Temsil edici olmayan tek eylem biçimi terörizmdir. İşte bu yüzden temsil edilemeyen tek gerçek olan kitlelerle uyum içindedir. Bunun anlamı: Terörizm kitlelerin sessizliği ve suskunluğunu ya da onların edilgin direnişini şiddete dayanarak temsil edecek demek değildir. Bunun anlamı şudur: Terörizmin körü körüne giriştiği saçma ve temsili imkânsız karakteridir. Her ikisi de her türlü temsil sisteminin yadsınmasında en üst noktaya ulaşmış bulunan güncel biçimlerdir. İşte bu kadar. Hiç kimse bu temsil edilemeyen iki eleman arasında ne gibi bir ilişkinin oluşabileceğini söyleyemez. Bu sorunu bizim bilgi felsefemiz bile çözemez. Çünkü her zaman için bir dile, konuyu iletecek olan bir araca ya da bir yeniden canlandırma aracına ilke olarak sahip olmak zorundadır. Oysa biz yalnızca yeniden canlandırma özelliğine sahip zincirleme şeyleri biliyoruz. Analojik, benzer, anındalaştırılmış, gönderensiz zincirlemelerden yola çıkarak diğer sistemlere ulaşabileceğimiz ileri sürülemez. Hiç kuşkusuz kitlelerle terörizm arasında çok güçlü bir ilişki vardır. Bu ilişkinin tarihsel kökenini daha önce var olan (temsil edilme, halk/meclis, işçi sınıfı/parti, marjinaller/grupçuklar) sistemlerde aramak boşunadır. Toplumsal enerjinin herhangi bir temsil edici sistemin iki kutbu arasında pozitif bir enerji gibi dolanan bir enerji türü kitleler ve terörizm gibi temsil edici bir niteliğe sahip olmayan kutuplar arasında ters bir enerji gibi dolanmaktadır. Bu ters enerji ise toplumsal bir yığılma ve dönüşümle değil tam tersine toplumsal dağılma ve toplumsalın dağıtılması ve politik olanın emilmesi ve yok edilmesiyle oluşmaktadır.

Bunun adınaysa terörizm “üreten sessiz yığınlar çağı” denemez. Şaşırtıcı olan ve bir olaya dönüşen bu ikisi arasındaki aynı andalıktır. Politikayla, toplumsalın sonunu belirleyen (bunun vahşice olan yanını ister onaylayalım, ister onaylamayalım) tek şey budur. Bizdeki bütün temsil etme sistemlerinin içten bir şiddetli patlamayla karşı karşıya gelişlerini gösteren tek şey ise bu aynı andalıktır.

Terörizmin amacı Devlet’in baskıcı yanını ortaya çıkartmak değildir (işin bu yanı daha çok kitlelerin gözünde son bir temsil edilme şansını bulan kışkırtıcı küçük grupların olumsuzluklarında yatmaktadır). Temsil edilebilme (canavarlaşma ya da bilinçlenme anlamında değil) olanağından yoksun olan terörizm yarattığı zincirleme tepkilerle iktidarların da temsil edici olamayacaklarını göstermektedir. İşte onun yıkıcılığı da buradadır. Temsil edilememe olayını çok küçük dozlarda, ancak çok somut bir şekilde iktidarlara enjekte ederek onların sonunu çabuklaştırmaktadır.

Şiddetin kökenindeki gerçekte, bütün temsil edici kurumların (sendikalar, örgütlenmiş hareketler, bilinçli “politik” mücadele, vs) yadsınması yatmaktadır. Kendisiyle bir dayanışma içinde olanları bile yadsımaktadır, çünkü dayanışma onun şiddetini bir modele, ambleme öyleyse bir temsil edilmeye dönüştürebilmektedir (“Onlar bizim için öldüler ve giriştikleri eylemler bizim işimize yaradı…”). Anlamı yerinden oynatabilen, terörizmin toplumsal yasallığını hiçe sayan, onun hiçbir politik uzantısıyla hiçbir tarihsel sürekliliği olmadığını söyleyen her şey mübahtır. Terörizmin aynadaki “görüntüsü” onun tarihi bir uzantısı değildir. Aynadaki bu görüntü ya da kitle iletişim araçları tarafından öyküleştirilmesi insana bir saniyeliğine şok geçirtebilen ses dalgalarına dönüşmektedir. Terörizmin politik bir olay olmaması gibi bu öykü de (radyo, televizyon ve basındakiler) bir haber niteliğine sahip, nesnel bir olay değildir. Terörizm ve haber ayrı şeylerdir, ne anlam ne de temsil edilme düzenine aittirler -belki de bir ölçüde mitlere benzedikleri söylenebilir ancak hiç kuşkusuz bir simülasyon düzenine aittirler.

Şiddete dayalı terörizmin bir başka yönü de her türlü belirleme ve niteliği yadsımasıdır. Bu anlamda terörizmi “eşkıyalık” ve komando eylemlerinden ayırmak gerekir. Komando eylemi belli bir düşmanı amaçlayan (bir treni havaya uçurmak, karşı görüşlü partinin binasına bombalı saldırı, vs.) bir savaş eylemidir. Diğeriyse cinayete dayalı geleneksel şiddettir (bir bankayı soymak ya da fidye istemek gibi). Bütün bu eylemlerin ekonomi ya da savaşa dayalı bir “amaçları” vardır. Rehin alma ve geciktirmeli ölüm oyunuyla işe başlayan güncel terörizmin ise ne amacı ne de belirli bir düşmanı vardır (amacı olduğunu söylüyorsa da bu ya sudan nedenlere dayanmaktadır ya da gerçekleştirilmesi olanaksız şeylerdir). Zaten onları gerçekleştirmeye yarayabilecek en son çözüm yolu da terörizmdir. Filistinliler, İsrail’i aldıkları rehineler aracılığıyla mı tehdit etmektedirler? Hayır, asıl amaçladıkları şey İsrail aracılığıyla efsanevi bir düşmandır. Hayır, o düşman efsanevi bile değildir. Bu düşman anonim, birbirine benzeyen ve her yerde, her zaman var olan bir tür evrensel düzen ve en “suçsuz” insana kadar herkestir. İşte bu terörizmdir. Herkesi, her yerde, her zaman vurabileceği için çözülemeyen, orijinal bir yanı vardır. Bu bakımdan askerî bir komando eylemi ya da bir fidye isteme olayından farklıdır. Körü körüne giriştiği bu dövüş, sistemin vurdumduymazlığına bir yanıttır. Çünkü sistem de uzun zamandan beri amaçlarla araçlar ve cellatlarla kurbanlar arasında bir ayrım yapmamaktadır. Rehin alma gibi ölümü yaşatan bir terörist eylemin hedefi, bütün sistemin en özgün ürünü, bütünüyle anonim ve birbirinden ayırdedilemeyen bireydir. Her insan bir diğerinin yerine geçebilir. Ters bir mantıktan yola çıkıldığında suçsuzlar hiçbir şey olmadıkları ve kader çizgileri bulunmadığı için, kendileri gibi anonim bir sistemin en canlı örneği olmanın bedelini ölümle ödemektedirler. Bundan böyle onlar evrenselleşmiş, soyut bir toplumsallaşma sürecinin, toplumsalın en son ürünü olarak düşünülebilirler. Bu insanlar hiçbir şey olmadıkları için terörizmin kurbanı olmaktan da kaçamayacaklardır.

Anlam’a bu şekilde meydan okuyan terörist eylem, doğal felâketle aynı anlama gelebilmektedir. Guatemala’daki bir zelzeleyle Lufthansa Hava Yolları’nın bir Boeing uçağını üç yüz yolcusuyla birlikte kaçırmak arasında hiç bir fark kalmamıştır. Doğa teröristtir. Bütün teknolojik sistemlerdeki esneklik eksikliğinin yol açtığı çatlaklar gibi New York’taki elektrik kesintileri (1965 ve 1977) gerçekten daha gerçek ve düşlenenden daha düşsel terörist hareketlere neden olmuşlardır. Daha iyisi, bu büyük teknolojik aksaklıklar, büyük doğal felâketler gibi öznesiz bir radikal yıkım olasılığının mümkün olduğunu göstermektedirler. 1977 yılında New York’taki elektrik arızası çok iyi örgütlenmiş bir grup terörist tarafından gerçekleştirilmiş olsaydı sonuçta değişen bir şey olmayacaktı. Aynı şiddet olayları ve aynı yağmalamaların, aynı şekilde bitmesi ve aynı toplumsal düzene dönüş yine aynı şekilde olacaktı. Buradan yola çıkıldığında, terörizm bir şiddete başvurma kararı değil, her yerdeki toplumsalın normalliği içinde tersine dönen, saçma ve denetlenemez bir dönüşüm anlamına gelmektedir. Doğal felâketler de aynı yönde gitmektedirler. Çünkü ancak o zaman toplumsal felâketin mitleşen bir dışavurumuna dönüşebilmektedirler. Ya da doğal felâket anlamsızı ya da hiç bir şeyi temsil etmeyen (ya da Tanrı’yı temsil eden, çünkü Continental Edison şirketinin bir yetkilisi, New York’taki son elektrik arızası sırasında Tanrı’nın işe karıştığından söz etmiştir) bir serüvendir. Böylelikle, toplumsalın içinde bulunduğu durum, felâketin ya da kendisini destekleyen tüm temsil edilme biçimleriyle birlikte bir tür çöküşün simgesine dönüşmektedir.

PATLAYAN SİSTEMLER, İÇİN İÇİN KAYNAYAN SİSTEMLER

Kitleler, kitle iletişim araçları ve terörizm arasındaki üçlü ilişki günümüz açısından için için kaynayan egemen bir süreci betimlemektedir. Bütün bu süreç henüz yeni başlayan bir şiddet tarafından etkilenmiştir. Bu şiddet yörüngesel ve nükleer bir şiddettir. Esinlenme ve büyülenmeye dayanmaktadır. Bir boşluk duygusundan kaynaklanan bu şiddet bütün bir süreci belirlemektedir (çünkü büyülenme nötrleşmenin en yoğun şeklidir). İçin için kaynama ise bizim için ancak şiddete dayalı bir felaket şeklinde olabilir. Çünkü kökeninde birkaç yüzyıldan bu yana bize ait olan Batı tipinde patlama eğilimli ve yönlendirilmiş bir yayılma sistemi vardır.

Oysa için için kaynama zorunlu olarak bir felaket süreci anlamına gelmez. Hatta için için kaynama egemen olunmuş ve yönlendirilmiş biçimiyle ilkel ve geleneksel toplumları gizliden gizliye belirlemiştir. Bu toplumlar genleşmeyen ve merkezkaç olmayan biçimlere sahiptir -hiçbir zaman evrenseli amaçlamamış, kendi üstüne kapanma eğiliminde olan, hiçbir üst aşama evresine sahip olamayacak, ayırıcı kutuplardan yoksun ve bütün bunlara karşın çökmeyen (bizim için açıklanması çok güç olan, için için kaynamalarla sönüp gitmiş ve bu çökme konusunda hiçbir neden olmadan, hiçbir olay ve saldırıya uğramadan dağılan) tuhaf grupçuklardır. İlkel toplumlar yönlendirilmiş için için kaynayan bir süreç yaşamışlardır. Bu süreci denetleyemedikleri gün yok olup gitmişler ve patlayan bir sisteme dönüşmüşlerdir (nüfus ya da indirgenmesi olanaksız bir tüketim fazlası, kendisine hakim olunamayan bir yayılma süreci ya da sömürgeleştirme sonucu Batılı sistemlerin şiddet kullanarak merkezkaç ve genleşen bir norma alıştırdığı yeni süreç).

“Modern” uygarlıklar ise her düzeyde, pazarın evrenselleşmesi görünümü altında bir yayılma ve patlama; hukukun ve zaferlerin evrenselleşmesi adı altında da ekonomik ve felsefi değerler üstüne kurulmuşlardır. Hiç kuşkusuz en azından belli bir süre bir patlama ya da denetlenebilen ve aşama yanlısı bir enerjinin özgürleştirilme aşamasını yaşamışlardır. Bu dönemi onların kültürlerinin altın çağı olarak adlandırabiliriz. Ancak belli bir hızlandırma ve zorlama sürecine göre bu patlama süreci denetlenemeyecek bir hale gelmiş ve ölümcül bir hız ve genleşme düzeyine erişmiştir. Daha doğrusu evrenselin sınırlarına ulaşmış ve yayılabileceği alanları tüketerek aynen ilkel toplumların için için kaynayan süreci denetleyememeleri sonucu, patlayan bir süreç tarafından yıkılmaları gibi bizim kültürlerimiz de bu patlayan süreci dengeleyememe ve ona egemen olamama sonucu yavaş yavaş yok olmaya başlamışlardır.

İçin için kaynama kaçınılmazdır ve gerçeklik, birikim, evrensellik ilkeleriyle yayılan sistemlerden kaynaklanan gelişme ilkelerini kurtarma çabaları arkaik, gerici ve nostaljik çabalardır. Cinsel ve çoğul enerjileri, bölük porçük yoğunlaşmaları, vs.’yi özgürleştirmek isteyenleri de buna katabiliriz. “Moleküler devrim” bizim kültürümüzün yayılma alanının en küçük noktalarını (ya da parçaların yaygınlaşması, vs.) oluşturan “enerjileri özgürleştirmenin” yalnızca son dönemini kapsamaktadır. Sonsuz kapitalin yerini alan sonsuz arzunun ölçülemeyecek küçüklükteki girişimi. Çeşitli uzamlar ve toplumsalın öğütücü girişiminden sonra moleküler çözüm. Yayılma ve özgürleştirme ilkesini kurtarabilmek için patlayan sistemden gelen son ışık hüzmeleri artık kullanılamayacak bir durumda olan enerjiyi denetlemek ya da enerjinin sınırlarını genişletmek! Bizim temel laytmotifimiz işte budur.

Ancak için için kaynama sürecini hiçbir şey ortadan kaldıramayacaktır. Geriye kalan tek seçenek şiddetli ve felaket türünden bir için için kaynama ya da yumuşak ve içe dönük bir patlama ya da yavaş çekim türünden bir patlamadır. Bu sonuncuyla ilgili bir takım izler bulmak mümkündür. Evrenselciliğin ve temsil ediciliğin karşıtı olan, ilkel kabilelere benzeyen, merkeziyet yanlısı, vb. yeni itkiler vardır: Topluluk haline gelmeler, çevre sağlığı, sıfır gelişme hızı, uyuşturucular- gibi yeni denetleme girişimleri söz konusudur.

Oysa için için kaynama konusunda fazla düşlemeye değmez. Çünkü o geçici ve başarısız olmaya mahkum edilmiştir. İçin için kaynayan sistemlerden, patlayan sstemlere geçilirken geçiş dengeli bir şekilde olmamıştır. Her zaman şiddete başvurulmuştur. Bizim de için için kaynayan evreye geçişimiz şiddete dayalı ve felaket nevinden bir şey olabilir.


…YA DA TOPLUMSALIN SONU


Toplumsal, açık seçik ve tek anlamlı bir süreç değildir. Modern toplumlar gelişme yanlısı bir toplumsallaşma ya da bir toplumsallıktan kurtulma sürecini başarabilecek midirler? Her şey bu terime verilecek anlama bağlıdır. Oysa bu terimin kesin bir anlamı yoktur ve sahip olduğu anlamların hepsini tersine çevirebilmek mümkündür. “Toplumsal gelişme”nin kilometre taşları için de benzer şeyler söylenebilir (kentleşme, sanayi yoğunlaşması, üretim, iş, tıp, okuma-yazma, sosyal sigortalar, toplumsal güvenceler vb.). En etkin toplumsallaştırma aracı olan Kapital de dâhil olmak üzere bütün bunların toplumsalı aynı devinim içinde ürettikleri ve yok ettikleri söylenebilir.

Soyut süreçlerden oluşan toplumsalın daha önceki toplumların simgesel ve ritüel kalıntıları üstüne kurulduğu düşünülecek olursa, güncel kurumların giderek daha soyut yinelemeler ürettikleri söylenebilir. Oysa bu tüketici ve yok edici soyutlamayı toplumsaldaki en sengin töz için harcayabilirler. Bu bakış açısından toplumsalın sahip olduğu kurumların gelişimiyle doğru orantılı bir şekilde gerilediği söylenebilir.

Kitle iletişim araçları ve haberle hızlanan süreç en üst yaygınlaşma düzeyine ulaşmaktadır. Kitle iletişim araçları, bütün kitle iletişim araçları, haber, bütün haberler iki yönde gidip gelmektedirler. Görünüşte daha çok toplumsal üretirken, toplumsal ilişkilerle toplumsalın kendisini derinlemesine nötralize etmektedirler.

Oysa toplumsalı üretenler (kitle iletişim araçları, haber) aynı zamanda onu yıkmakta ve ürettiği kitleler tarafından emilmekteyse sonuçta toplumsal, anlamsız bir tanıma dönüşmektedir. Bu terim bütün söylevlerde evrensel bir kandırmaca işlevine sahiptir ve hiçbir şeyi çözümlemediği gibi, hiçbir şeyi de belirlememektedir. Yüzeysel ve yararsız olduğu gibi –çünkü her göründüğü yerde bir başka şeyi gizlemektedir: Meydan okuma, ölüm, ayartma, ritüel, yineleme gibi- bir soyutlamayla, bir kalıntı ya da toplumsalın bir sonucu hatta bir simülasyon ve bir göz yanılsaması olduğunu bile gizlemektedir.

“Toplumsal ilişki” terimi karmaşık bir terimdir. “Toplumsal bir ilişki” ne demektir, “toplumsal ilişkilerin üretimi” ne demektir? Burada her şey bir simülasyona dönüşmüştür. Toplumsal, tanımı gereği, bir anda ortaya çıkabilen bir “bağ” ya da bir “ilişki midir”? Eğer böyleyse toplumsal ciddi bir soyutlama ve rasyonel bir cebir işlemine –tabi tutulmuş demektir- ya da “ilişki” terimini zorla rasyonalize ettiğinden başka bir şeye mi dönüşmüştür? “Toplumsal ilişkinin” orada bulunma nedeni belki de başkadır, örneğin yok ediciliği yüzünden orada olabilir. Belki de toplumsal denen şeyin altına kalın bir çizgi çekmekte ya da onun sonunu haber vermektedir.

“Sosyal bilimlerse” hem bu toplumsal ilişkiyi hem de bu toplumsalın sonsuzluğunu açıklamaya çalışmışlardır. Oysa oynadıkları oyunu bozmak gerekmektedir. Çünkü toplumsalın yaşamadığı toplumlar da vardır. Tarihsiz toplumlar da. Bu toplumlarda simgesel zorunluluk ağları ne “toplumsal”a, ne de “ilişki”ye dayanmaktadır. Oysa diğer uçta bulunan bizim “toplumumuz” beki de toplumsalı yok etmekte ve toplumsalı toplumsalın gölgesi adı altında gömmektedir. Toplumsal çeşitli şekillerde yok edilebilir –ne kadar yok etme şekli varsa, o kadar da tanım vardır. Toplumsalın çok kısa bir süreyle bizim toplumumuz içindeki simgesel biçimlenmeler arasında yaşamayı başardığı söylenebilir. Oysa daha önce böyle bir şey olmamıştır. Daha sonra da olmayacaktır. “Sosyoloji”den başka onun sonsuzluğuna tanıklık edebilecek bir şey yoktur. Ve “sosyal bilimlerdeki” laf kalabalığı ise o kaybolduktan sonra daha uzun bir süre devam edecektir.

İki yüz yıldır bitip tükenmek bilmeyen bir enerjiye sahip olan toplumsal, bu enerjiyi giderek yeri değiştirilmiş ve yoğunlaştırılmış süreçler aracılığıyla elde etmektedir. Sonsuza uzanan bir perspektife sahip olan toplumsal (uzam ve zaman gibi toplumsal da, sonsuza uzanan bir perspektifleşmeye neden olmuştur) her şeye bir anlam vererek uyumlu kılan, merkezileştirilmiş bir perspektiftir. Toplumsalın tanımıysa ancak bu panoptik perspektif doğrultusunda yapılabilir.

İster politika ya da ekonomi, isterse resim ya da mimarlık olsun perspektifin bir simülasyon modeli olduğunu unutmamak gerekir. Özelliği ise diğer modellerde duyulmamış, görülmemiş nesnellik ve gerçeklik yanılsamalarına yer vermesidir. Toplumsal belki de çok büyük bir yanılgıdır. Çünkü toplumsal adlı bir “orta oyunu”, belki de hiçbir zaman için derinlemesine bakıldığında şeyler hiçbir zaman için toplumsal bir şekilde değil, simgesel, sihirli ve irrasyonel bir şekilde yaşamıştır. Bunun altında Kapitalin topluma meydan okuma formülü yatmaktadır. Bir başka deyişle bu perspektifte panoptik, gerçeklik, rasyonellik ve bir üretkenlik makinesi olan Kapitalin nesnel bir amacı ve aklı yoktur. O her şeyden önce bir şiddettir ve bu şiddet toplumsala toplumsal aracılığıyla uygulanmaktadır. Karşıt ve dayanışma içindeki bir toplumsal ve bir sermaye tanımı Kapitalin umrunda bile değildir. Kapital temelinde toplumsal bir makine değildir. Bir başka deyişle onun döneminde de hiçbir zaman bir toplumsal sözleşme yapılmamıştır. Geçmişte de yasal olarak ayrı süreçler arasında hiçbir zaman böyle bir sözleşme yapılmamıştır –bütün bunlar hava cıvadır. Uğruna savaşılacak şeylerle, meydan okumalardan başka bir şey yoktur: Bir başka deyişle içinde “toplumsal ilişkinin” bulunmadığı başka şeyler de vardır [meydan okuma: Oluşmuş bir yapıdaki iki kutup, iki terim arasındaki karşılıklı diyalektik ilişki değildir. O, her terimin yapısal konumunu, her kişiyle onun karşısında yer alan herkesi ve özellikle de meydan okuyanı yok eden bir süreçtir. Böylelikle içinde yaşadığı zamana ters düştüğünden bir “ilişkiye” neden olması düşünülemez. Mantık artık değişim değerinin geçerli olduğu bir mantık değildir. Değer konumlarıyla, anlam konumlarının terk edildiği bir mantıktır. Meydan okuyan kişi ise her zaman için intihar eden, ancak zafer kazandıran bir intihar biçimini seçmiş olan kişidir. Değer anlamın yok edilmesini (kendi anlamının demek istiyoruz) amaçladığından karşısındakini her zaman için aynı değerde olamayacak daha abartılı bir yanıt vermeye zorlamaktadır. Meydan okumanın hiçbir zaman için bir anlam, bir isim, bir kimlikle eşdeğerli olabilecek bir anlamı, bir ismi, bir kimliği olmamıştır –meydan okuma, anlama, iktidara, gerçekliğe, içinde yaşanılan varoluş biçimine ve bu şekilde yaşamaya karşı bir meydan okumadır. İktidara, anlama ve değere yalnızca bu “tersine çevirme” olayı bir son verebilir yoksa ne kadar uygun olursa olsun hiçbir iktidar ilişkisi ona bir son veremez. Çünkü iktidar ilişkisi kutuplaşmış, ikili ve yapısal bir ilişki içine girdiğinden yeni bir anlam ve iktidar uzamı yaratmaktadır.

Burada ileri sürülebilecek pek çok varsayım vardır:

I- Toplumsal diye bir şey hiçbir zaman var olmamıştır. Toplumsal bir “ilişki” hiçbir zaman söz konusu olmamıştır. Hiçbir şey toplumsal denebilecek bir şekilde iş görmemiştir. İşte bu meydan okuma, ayartma ve ölüm tablosu içinde yalnızca ve yalnızca simüle edilmiş toplumsal ve toplumsal ilişki vardır. Böyle bir durumdaysa “gerçek”, gizli ya da ideal bir toplumsallığı düşlemek hiçbir işe yaramamaktadır. Böyle bir şey yapmak simülasyona yer değiştirtmek anlamına gelebilir. Toplumsal denen şey simüle edilmişse başına gelebilecek en kötü şey ani bir şekilde bu simülasyondan kurtarılmak olacaktır. –Böylelikle bir gönderen (référence) alanı olmaktan çıkan ve oyun oynamaya boş veren toplumsal bir anda iktidarı, iktidarın oyununu, ve onu yaşatan toplumsalın aynasını da yıkmaktadır. Simülasyondan kurtarma böylelikle bir meydan okumaya (kapitalin toplumsala ve topluma meydan okuma biçiminin tersi) dönüşmektedir. Kendi özgün mantıklarına göre kapitale ve iktidara bir meydan okuma –oysa anların bir mantığı yoktur. Toplumsal uzam simülasyonu bozulur bozulmaz buharlaşıp yok olmaktadırlar.

Bugün böyle bir olaya tanık olmaktayız. Toplumsal düşüncenin parçalanması, toplumsalın içine kapanmasıyla, gölgesinin yok oluşuna tanık olmaktayız. Bu toplumsalı oluşturan ve onu üreten düşünceye karşı gerçek bir meydan okumadır. Üstelik bütün bunlar bir anda olup bitmektedir. Sanki daha önce toplumsal diye bir şey yokmuş gibi. Bu bir gelişme ya da devrime benzemekten çok bir felakete benzeyen bir çöküştür. Bir toplumsal krizden çok, ürettiği düzenin emilişine benzemektedir. Çökmekte olan toplumsal için taze kan yerine geçen (deliler, kadınlar, uyuşturucu madde bağımlıları, suçlular vb.) marjinal kalıntılarla hiçbir ilişkisi yoktur. Bu süreç artık yeniden toplumsallaştırılamaz. Toplumsal gerçeklik ve rasyonellik ilkesi güneşin doğuşuyla yok olan hortlak gibi buharlaşıp uçmaktadır.

II- Toplumsal diye bir şey her zaman var olmuştur. Üstelik her geçen gün daha da gelişmektedir. Her şeyin içine girmekte ve ortalıkta toplumsaldan başka bir şey görünmemektedir. Yok olacağına bir zafer kazanmıştır. Çünkü toplumsalın gerçekliği kendini her yerde kabul ettirmiştir. İnsanın nesnel gelişimi denen önyargıyı bir olguya dönüştüren toplumsala karşı, kendisinden geriye kalan her şeyin bir artık, belki de toplumsalın bizzat kendisinin bir artık olduğu söylenebilir. Çünkü toplumsal, gerçekliği, ancak bu şekilde alt edebilmiştir. Giderek büyüyen ve neredeyse evrensel bir boyuta sahip olan simgesel bir düzenin yaygınlaşması. Bir kalıntı olarak gerçeğin yerini alan şey toplumsalın ta kendisidir. Bu çok kurnazca bir ölüm biçimidir.

Bu durumda toplumsalın içine giderek daha bir battığımız söylenebilir. Bir başka deyişle hep birlikte toplumsalın dışına püskürtülmekteyiz ya da ölmüş bir çalışma biçimi, ölü ilişkiler ve bu ilişkilerin içkinleşmesi, ölü bir dil ve dizimler (“ilişki” teriminin kendisi zaten ölmüştür ya da ölmek üzeredir) üstüne kurulu terörist bürokrasilerdeki gibi korkunç bir karmaşıklık içinde yaşıyoruz.

Bu durumda toplumsal ölmüştür diyemeyiz, çünkü toplumsal bundan böyle zaten bir ölüm depolama alanı anlamına gelmektedir. Öte yandan biz zaten süpersosyal bir uygarlık ya da aşındırılamayan, yıkılamayan toplumsalın yaygınlaşmasıyla birlikte genişleyen bir kalıntı uygarlığı içinde yaşamaktayız.

Artık ve yeniden işleme: “Toplumsal”, amacını çoktan yitirmiş olan bir üretim evresinden çıkarak yumaklaşmış ve (tarihsel) yazımı bütünüyle durdurulmuş, kendi ekseni etrafında dönerek betimlediği her “devrimle” birlikte büyüyen bir toplumsaldır. Böylelikle toplumsalın tarih boyunca kalıntıların “rasyonel” bir yönlendirilişi olarak nasıl büyüdüğü ve yakın bir gelecekte bu kalıntılar tarafından rasyonel bir şekilde nasıl üretildiği görülecektir.

1544 yılı, Paris’te ilk düşkünler evinin açıldığı tarihtir. Serseriler, deliler, hastalar, toplumun dışladığı ve bir kalıntıya dönüşmüş olan herkes, o sırada henüz yeni doğmuş bulunan toplumsal tarafından bakıma alınmışlardır. Bu bakım 19. yüzyılda Sosyal Yardım, 20. yüzyılda da Sosyal Sigortaya dönüşecektir. Toplumsalın gelişmesiyle birlikte doğru orantılı olarak neredeyse toplumsalın bütünü de kalıntılaşmış ve kendisine bir halka daha eklenerek boyutları genişletilmiştir. Artıklar tüm bir toplumu kapsadığındaysa kusursuz bir toplumsallaşmayla karşı karşıya kalınmaktadır. Herkes bunun hem dışında hem de içindedir. Herkes hem tümüyle dışlanmış hem de toplumsallaştırılmıştır.

Simgesel bütünleşme, işlevsel bütünleşmenin yerine geçmiştir. İşlevsel kurumlar, simgesel bütünleştirmeden kurtulan kalıntılarıyla ilgilenmektedirler –bir ismi bile olmayan toplumsal bir sürecin bir anda ortaya çıktığı görülmektedir. Toplumsal ilişkiler bu çözülmeyle doğru orantılı olarak yeşermeye, yayılmaya ve zenginleşmeye başlamıştır. Sosyal bilimlerse bütün bunların allanıp pullanmış bir sonucudur. Bu terk edilmişlik duygusunun bir sonucu olduğu bilinen “toplumsal” adlı süreç konusunda: “Toplumun zavallı üyelerine karşı olan sorumluluğu” gibi bir deyimin tadına doyum olmamaktadır.

Le Monde gazetesindeki “Toplum” başlığı altında her nedense göçmen işçiler, suçlular, kadınlar vs.’nin bulunması, bir başka deyişle: Hiçbir zaman için toplumsallaştırılamayacakların bulunması ve toplumsal bir “durumun” patolojik bir duruma dönüşmesine neden olmaları oldukça ilginçtir. Yutulması gereken boşluklar ve toplumsalın yaygınlaşmasıyla birlikte yalıtılan parçalar vardır. Toplumsala ait olası en uzak sınır noktasında yer alan bu kalıntılar böylelikle onun hukuki alanı içine girmekte ve genişletilmiş bir toplumsallık kavramı içindeki yerlerini almaktadırlar. Toplumsal adlı makine de işte bu artığa dönüşecektir. Toplumsal kendi yolunda ilerlerken bütün artıkları yok ettiğinden sonuçta kendisi de bir artığa dönüşecektir. Kalıntı durumundaki kategoriler “Toplum” başlığı altında toplandığında toplumsal bizzat kendisini bir artık olarak sunmaktadır.

Böyle bir durumda özgün bir yapı gibi görünmek yerine, artık ve artıkların yönetimi gibi görünecek olan toplumsalın, toplumsal sözleşme (Rousseau) ve toplumsal ilişkiyle ilgili rasyonelliğine ne olacaktır? Bir artığa dönüştüğü andan itibaren toplumsal, bir süreç ya da pozitif tarihin içinde yer alamaz. O artık bir ölüm yönetim ve yığılım yeridir. Hiçbir anlama sahip değildir. Çünkü bundan böyle başka işlerle ilgilenmeye çalışacaktır. O artık bir dışkıya dönüşmüştür. Hiçbir ideal perspektife sahip değildir. Çünkü artık ölüp gitmiş, aşılıp geçilmiş bir hiçliktir. Ölümden geriye kalan ve kendisiyle uzlaşılamayan bir şeye benzemektedir. Bunun üstüneyse bir ölüm politikasından başka bir şey oturtulamaz. O, zorunlu bir içine kapanma ve zorunlu bir dışlamadır. Toplumsal, üretici akıl göstergesi adı altında artık bir içe kapanma alanına dönüşmüştür. Belki de günümüzde “toplumsal” adlı bir mekân bile yoktur.

İşte bu kalıntıların yönetiliş perspektifine bakılarak toplumsalın ne olduğu söylenebilir. Bir hak, bir gereksinim, bir hizmet, yalnızca ve yalnızca bir kullanım değeri. Dahası politik ve karmaşık bir yapı. İnsanı misafir edip, kucaklayan bir yapı. Kullanım değeri olarak, toplumsalın ekonomik değerinin sonuna kadar gidildiğinde toplumsalın bir yuva olarak ekolojist bir değere sahip olduğu görülmektedir. Bireyin çevreyle olan ilişkilerinde “toplumsal” bir denge biçimi ya da ekosistem olarak insan neslinin homeostase (çeşitli yapılardaki canlı organizmalar arasındaki denge) ve süper biyolojisidir –hatta bir yapı bile değildir: Bir töz ya da besleyici bir tözdeki sıcak ve proteinli bir anonimliktir. Yaşama güçlükleriyle dolu her alanı bir ana gibi koruyan ya da her türlü sigortayı yapan şirketler gibi, yaşamın her tarafta nitelikli olmasını sağlamaya çalışarak, yitik bir yaşamın eşdeğerlisi olmaktadır- temizleyici, sigortalayıcı, edilginleştirici ve müdahaleci bir toplumsallığın gerilemiş biçimi. Bu biçim ise toplumsal enerjinin en adi biçimidir. Davranışların ve çevrenin yararlılığı üstüne kurulmuştur. Bizim için toplumsal böyle bir biçime sahiptir –bu entropik bir biçimdir- ya da bir ölüş biçimidir.

EK: TOPLUMSAL YA DA ARTIĞIN İŞLEVSEL DEĞERLENDİRİLMESİ

Zenginliği bir başka şekilde dağıtma yolu bulunmadığı sürece toplumsala düşen görev: Düzeni çökerterek, tahammül edilmesi olanaksız bir ütopik duruma neden olabilecek bu zenginliğin fazlasını emip, temizlemektir.

Eskiden dini bir yanı da bulunan, birikmiş bir “artık” bırakmayan ve her türlü zenginliğin tersine döndürüldüğü bir düzen düşüncesi bizim gibi toplumlar için düşünülmesi oldukça güç olan bir şeydir. Zaten bunu beceremedikleri -ve her zaman bir fazlalık, bir “artık” üretebildikleri- için bu sonuncular demografik, ekonomik ya da dil düzeyinde bir anlama sahip bir “toplum” oluşturabilmişlerdir -bu düzende “artık” yok edilmek durumundadır (hiçbir zaman için kurban edilmemelidir çünkü bu çok tehlikeli bir şeydir). Bu “artığı” ortadan kaldırmak yeterli bir girişimdir.

Bu anlamda Toplumsal: “Artık” üretip, onu yok etmek demektir. Bütün zenginlikler kurban edilebilseydi insanlar gerçeğin ne anlama geldiğini bilemezlerdi. Bütün zenginliklere sahip olabilselerdi yararlı ve yararsız olanın bir anlamı kalmayacaktı. “Toplumsalın” görevi artığın yararsız bir şekilde tüketilmesini sağlayarak bireylerin kendi yaşamlarını yararlı bir şekilde yönetmelerini sağlamaya çalışmaktır.

Kullanım ve kullanım değeri temel bir ahlak oluşturucusudurlar. Var olma biçimleriyse: Açlık ve hesaplama simülasyonu şeklindedir. Sahip olduğumuz zenginlikler yeniden dağıtılabilseydi kullanım değeri kendiliğinden ortadan kalkardı (ölüm için de aynı şey söylenebilir, eğer ölümün yeniden dağıtımı ya da başlangıçtan bugüne yeniden düzenlenmesi mümkün olsaydı bir kullanım değeri olarak yaşamı kendiliğinden ortadan kaldırırdı). Böylelikle bir anda kullanım değerinin vahşi ve mutsuz bir ahlaki sözleşme olduğu ve her şeyde işlevsel bir hesaplamayı zorunlu kıldığı ortaya çıkardı. Oysa bizi ölüm yönetmektedir. Egemenliği altında bulunduğumuz kullanım değeri fantazmı tarafından zehirlenmiş olan bizler, zenginliklerin ve ölümün yeni baştan dağıtılması felaketine tanıklık etmeye dayanamayız. Oysa her şeye yeniden başlama zorunluluğu yoktur. Geriye bir şeylerin kalması gerekmektedir. Toplumsal da zaten bu geriye kalanla ilgilenmektedir.

Bugüne kadar araba, ev ve diğer “mallar” bireylerin fiziki ve zihni isteklerini az çok yanıtlayabilmişlerdir. Ya bütün zenginlikler yeniden paylaşılmaya kalkışılsaydı o zaman ne olurdu? Hep birlikte yok olurlardı denebilir -ılımlı bir ekonominin ölçülüşü gidişi çarpılacak, yapılmış olan hesaplarla amaçlar anlamlarını yitireceklerdi. Değerler sistemindeki ani bir denge bozukluğu örneğin (bir ülkede dövizlerin aniden artması o ülke parasının yıkılmasını sağlayan en hızlı ve radikal çözümdür). Sonuç olarak ya hepsi bir yığılma toplumunda olduğu gibi kullanım değerinin patolojik bir dağılımına geri gönderilecek (3-4 araba sahibi olmak gibi) ve bu kullanım değeri de hipergerçekçi bir işlevsellik içinde yok olacaktır.

Her “artık” eşdeğerlik sistemini yok edebilir. Eğer ölçüsüz bir şekilde yeniden dağıtılırsa aynı zamanda bizim zihinsel eşdeğerlikler* sistemimizi de bir umutsuzluğa sevk edecektir. Öyleyse kurumlaşmış toplumsalın, zenginliklerin kaynağı olması ve yayılmasında ana kalıp işlevi görmesiyle, onların denetlenmiş çalınmasında bir aracı olarak öngörülmesinde bir tür bilgelik vardır.

*Bu eşdeğerlikler sistemi zorunlu olarak kapitalist ekonomi politiğe bağlı değildir. Bir iş ve ücret, hak etme ve zevk alma arasındaki denge, her türlü burjuva ahlakının ötesinde bir kendini ölçme ve bir direniş biçimi olabilir. Eşdeğerlisi olmayan bir şeyin elimize geçmesi karşılığı ödenemeyecek bir iyilik şeklinde olabilir. Toprak ya da çalışma gibi insana özgü bir eşdeğerlik tarafından satın alınamadığı ya da yeri doldurulamadığı takdirde insanı saran ve ölümcül bir etkisi olan şu tanrılara özgü savurganlık ve lütufkarlık Holderlin’i çıldırtmıştır. Burada burjuva ahlakıyla hiçbir ilişkisi olmayan bir tür başka bir yasa vardır. Örnek olarak zenginlik ve mutluluğa en yakın insanlardaki ölümcül can sıkıntısını verebiliriz -ya da büyük bir mağazaya girmiş olan müşterilere her istediklerini bedava alabileceklerini söylediğinizde ne olacağını söyleyelim: Panik, Devletin, kendilerine sahip oldukları üzüm bağlarını sökmeleri için bu bağlardan kazanacakları paranın çok üstünde bir para vermesi karşısında bağcılar bir bozguna uğramış gibi olmuşlardır.

Her şeyi yeni baştan düzenlemekten aciz, bir kullanım değerine indirgenmiş bir toplumda, toplumsalın kurumlaşması ve “nesnel” bir şekilde çarçur edilmesinin altında bir tür zeka ve bilgelik yatmaktadır. Bunun adı: Prestij olayları, Concorde uçağı, aya gitme, uydular hatta aptalca vaatler nedeniyle kamu harcamaları ve Sosyal Sigortalardır. Aptallık ve kullanım değerinin sınırlarını da çizen bir zeka. Gerçek saflar, her türlü sosyalistlerle, hümanistlerdir. Çünkü onlar bütün zenginliklerin yeniden dağıtılmasını ve yararsız bir şekilde harcanmamasını istemektedirler. Kullanım değerini savunan sosyalizm toplumsal karşısında hepten çarşafa dolanmaktadır. Çünkü toplumsalın, insanlar ve şeylerin optimal kolektif bir yöneticisi olabileceğini sanmaktadır.

Oysa toplumsal hiçbir zaman böyle bir şeye benzememiştir. Bütün sosyalistçe umutlara karşın o mantıksız, denetlenemeyen korkunç bir patlamaya benzemiş ve optimal bir yönetimi hiç gözünün yaşına bakmadan yıkıp harcamıştır. Zaten böyle olabildiği için işlevseldir. Böylelikle (idealistlerin böğürmelerine aldırış etmeden) rolünü çok da iyi oynamaktadır. Bilinçli olarak çarçur etmeye yön vermekte, kullanım değerini kendine rağmen ayakta tutmakta ve gerçeklik ilkesini kurtarmaktadır. Toplumsal iyiyle, kötünün ve her türlü ahlaki düzenin ayrımlanmasında karşılaşılan şu zorunlu nadir olanı imal etmektedir -Marshall Sahlins’in betimlediği “ilk bolluk toplumlarının” bundan bihaber olduklarını biliyoruz. Sosyalizm genelleşmiş zenginlikten yararlanmayı savunarak, bu ender bulunanı yok etmeye çalışırken aynı zamanda kusursuz bir görünüme kavuşturmaya çalıştığı toplumsalı da yok ettiğini görememektedir.

Bu bakış açısından toplumsalın ölümü sorunu, iyice yalınlaşmaktadır. Toplumsal da dahil her şey kullanım değerine dönüştüğünde, içinde yaşanılan dünya, Marx’ın düşlediğinin tam tersine, hiç tepki göstermeyen bir dünya olmaktadır. Çünkü Marx, güzele doğru giden bir toplumsalın içinde emilmiş olan bir ekonomik yapıyı düşlüyordu. Oysa başımıza gelen şey, toplumsalın bir ekonomi politik içinde (sıradanlaştırılarak) emilmesidir. Bunun adına da ancak “işletme” denebilir.

Toplumu kurtaran şey sahip olduğu zenginlikleri kötü bir şekilde kullanmasıdır. Mandeville’in, Arıların Masalı‘ndan bu yana değişen bir şey yoktur. Sosyalizmin de buna karşı yapabileceği bir şey yoktur. Bütün ekonomi politik bu tersliği, bu toplumsal işleyişin uğursuz karmaşıklığını çözme amacıyla icat edilmiştir. Ancak her zaman için ikinci dereceden bir işleve sahip olduğundan başarısızlığa uğramıştır. Ya da politikanın, toplumsalın içinde eriyip, yok oluşunu gördükten sonra başarıya ulaşmak üzeredir. Yaşadığımız dönem toplumsalın ekonomik tarafından emildiği bir dönem midir? Daha da politikleşmiş, “Ubris”siz (Özellikle gurur konusunda her türlü ölçüsüzlüğü belirleyen Yunan kökenli bir isim.) ve hala kapitalist dönemi belirleyecek olan ölçüsüzlük ve aşırılığın bulunduğu ekonomik düzen.

III- Toplumsal diye bir şey vardır ancak şu anda öyle bir şey yoktur. Çünkü o uyumlu bir uzam ve gerçeklik ilkesi olarak var olmuştur. Toplumsal ilişki, toplumsal ilişkilerin üretimi, dinamik soyutlama olarak toplumsal, tarihsel zıtlıklar ve karşıtlıklar uzamı olarak toplumsal bir yapı, kazanılması gereken bir savaş, bir strateji, bir ideal olarak hep var olmuştur.

Bütün bunların bir anlamı olmuş ve bir şeyler söylemek istemişlerdir. Toplumsal her zaman ne ilk varsayımdaki gibi bir aldatmaca ne de ikinci varsayımdaki gibi bir kalıntı olmamıştır. Oysa iktidar ve kapital olarak anlam kazanmaya başlaması aynı zamanda üretime ait, ideal bir uyumluluğa sahip sınırlı ve rasyonel bir dağılım alanına girmesiyle mümkün olmuştur.

Kısaca bu iş ikinci dereceden bir simülasyonun dar alanı içinde olup bitmiştir. Bugün üçüncü dereceden bir simülasyon tarafından emilerek öldürülmektedir.

Artık toplumsala ait perspektif bir uzam yoktur. (Toplumsal) Sözleşmenin rasyonel toplumsallığıyla, diyalektik toplumsallık (Devlet ve sivil toplum, kamu ve özel kesim, toplumsal ve bireysel) yerlerini, iletimin, kendilerini elektrikleyen binlerce taktik kombinezon ve sürekli dolanımın mıknatısladığı (geçici bir yer çekimi bölgesinde tutulan milyonlarca molekül ve parçacık tarafından transistorize edilmiş) bir şebeke ve devreler düzeninin toplumsallığına bırakmaktadır. Bunun adına hala socius denilebilir mi? Los Angeles’ta toplumsallık denen şeyin anlamı nedir? Ya daha ileride, gelecek kuşaklar için toplumsallık denen şey hangi anlama gelecektir? (Çünkü Los Angeles, bugün hala TV, sinema, telefon ve otomobil çağını yaşamaktadır).

İçinde yaşayan bireylerin birer terminale dönüştükleri, artık ne denetlenebilen ne de ortak bir şekilde kullanılabilen yan yana konmuş bir iletişim uzamından ibaret paramparça bir toplumsallık. Oysa toplumsal ancak perspektifin bulunduğu bir uzam içinde var olabilir. Aynı zamanda bir caydırma uzamı olan simülasyon uzamı içinde de ölür.

Simülasyon uzamı gerçekle modelin birbirlerine karıştıkları bir uzamdır. Gerçekle rasyonel arasında artık ne eleştirel ne de spekülatif bir uzaklık vardır. Modellerin gerçek içinde yansıtılması diye bir şey de yoktur. (Bu olayı Borges’in bir yapıtındaki bir haritanın gerçek uzamın yerini almasına benzetebiliriz.)

Ancak burada dönüşüm aynı alan içinde, şu anda burada, gerçekten modele inilerek yapılmaktadır. Bunun adı korkunç bir kısa devredir. Çünkü gerçek, hipergerçekleştirilmiştir. Ne gerçekleştirme ne de idealleştirme yalnızca ve yalnızca hipergerçekleştirme vardır. Hipergerçek ise gerçeğin şiddet yoluyla değil, modelin iktidar düzeyine yükseltilmesiyle yıkılmasıdır. Öngörme, caydırma, önleyici dönüşüm, vs. şeklinde düşünülen model gerçeğin yutulduğu bir çember gibi iş görmektedir.

Bunu, gerçeğin gerçekten daha gerçekmiş gibi göründüğü ve yakalanması ya da algılanması çok güç, çok gizli ve çok kurnazca çekilmiş çizgiler aracılığıyla görmek mümkündür. Bütün iletişim ve enformasyon araçlarının görevi (konuşmalar, canlı yayınlar, sinema, dürüst-televizyonculuk, vs.) bu gerçeği ya da bu haddinden fazla gerçek olanı üretmektir. Oysa haddinden fazla müstehcen ve porno denebilecek bir gerçek söz konusudur. Aynen pornografik filmlerde yapılan zoomlara benzeyen, hiçbir zaman için bu şekilde var olmamış olan ve aslında ancak belli bir uzaklıktan bakıldığında bir anlam kazanan gerçeğe bizler haddinden fazla yaklaştırılmaktayız. Her türlü gerçek olasılığını kusursuz bir duplikasyonla caydırma; makroskopik bir aşırı sadakat, hızlandırılmış bir yeniden kazanma, bir doyum noktasına ulaştırma, gerçekle gerçeğin yeniden canlandırılması arasındaki uçurumun kapanması sonucunda, gerçeğin enerjisinin içinden geçtiği ayrık kutupların için için patlamasıyla caydırma. Bu hipergerçeklik, hem sistem hem de gönderen olarak ortadan kaldırıp model düzeyine yükselttiği bir gerçeği yok etmektedir.

Bu hipergerçeklik toplumsalı da aynı şekilde yok etmiştir. İkinci dereceden bir simülasyon olmayı başaran toplumsal, üçüncü dereceden bir simülasyona dönüşememektedir. Çünkü bu müstehcenleşmiş haliyle, umutsuzca ve hızı azalıp gücü artan sahneye koymalar aracılığıyla kendi kazdığı çukura düşmüştür. Hipergerçekleştirilmiş toplumsalın göstergeleriyle her yerde karşılaşmak mümkündür. Bunlar toplumsalın zamanından önce ortaya çıkan ve ortalığı kaplayan göstergeleridir. Toplumsal ilişkinin saydamlığı her yerde görülmekte, anlatılmakta ve tüketilmektedir. Toplumsal tarih hiçbir zaman için bir devrime yol açmamıştır. Olsa olsa toplumsalla, devrim göstergeleri tarafından hızlandırılmış olabilir. Toplumsal bizi hiçbir zaman için sosyalizme götürecek zamana sahip olmamıştır. Çünkü kendisine hipersosyal ve hipergerçeklik tarafından kısa devre yaptırılmıştır (Bunun adı belki de sosyalizmdir?). Böylelikle proletarya “kendi kendini yadsıyacak” zaman bile bırakmamıştır. Sınıf kavramı gülünç, genişletilmiş “çalışanlar kitlesi” gibi bir benzetme ya da geçmiştekini anımsatan bir proletarya simülasyonu içinde beklenen tarihten çok önce ortadan kaldırılmıştır. Böylelikle ekonomi politik, diyalektik olarak aşılıp geçilişini, bütün gereksinimlerin halledilmesi ve şeylerin optimal örgütlenmesini sağlamadan, üstelik bütün bunların bir temeli olup olmadığını görmeden önce, ekonominin hipergerçekliği (üretimin aşırı bir şekilde artması, talep üretiminin mal üretiminin yerini alması ve bitmeyen bir kriz senaryosu) tarafından yutulmuştur.

Bundan böyle hiçbir şey kendi yok oluşuna tanık olamayacaktır. Çünkü hiçbir şey gerçeğin yerini almış olan bu simülasyondan kaçamamaktadır. Bu arada toplumsal sırrını bile açıklayamadan öteki dünyaya göçmüş olacaktır.

Oysa toplumsal ve sosyalist düşüncenin inanılmaz saflığı karşısında bizi duygulandıracak o kadar çok anımız var ki. Sosyalizm, evrenselleşmek ve bu arada o evrenselliğin içine çok karmaşık ve çelişkili bir “gerçeklik” ideali sokmak istemiştir. Kalıntısal ya da düşsel, daha da kötüsü bundan böyle simüle edilmiş ve yok edilmiş bir “toplumsal”ın anısıyla yaşayacağız.

SOSYALİZMİN KENDİNDEN GEÇMESİ

“Belli bir noktadan sonra tarih gerçekliğini yitirmiştir. Bütün insanlık farkına bile varmadan bir anda gerçekliği terk etmiştir. Geçmişte olan bitenlerin gerçek olmadıklarını anlayabilmemiz mümkün değildi. Bundan böyle amacımız bu yok oluş noktasını bulmak olacaktır. Bu noktayı bulamadığımız sürece güncel yok oluş sürecinden kurtulabilmemiz mümkün değildir. Bu ise dayanılması çok güç bir düşüncedir.” Canetti

Fransa’nın şu anda sosyalizmin kendinden geçmiş bir biçimine sahip olduğu varsayımını ileri sürebiliriz.

Bunu anlayabilmek için Mitterand’ın yüzündeki o kendinden geçmiş kara toprak çağrısını görmek yeterlidir.

Kendinden geçme genel olarak saf bir konum, saf bir biçim, içeriksiz ve tutkudan yoksun bir biçime geçiştir. Tutkunun karşıtı kendinden geçmedir.

İşte bu anlamda Devletin de kendinden geçmiş olduğu söylenebilir. Tutkudan yoksun, kimsenin temsil etmeye çalışmadığı, duyarlılığını yitirmiş ancak dış görünümü (saydamlığı) açısından çok güçlü bir Devlet, politika-ötesi denebilecek bir kendinden geçmişlik biçimini almıştır. Bir yandan bu Devlete hiç kimse inanmazken, öte yandan herkes kendini bütünüyle devlete adamakta, ona sahip çıkmakta ve politik açıdan ortadan kaybolmuş ya da kaybolmakta olan şu tek biçimi yani Devleti evrensel boyutlarda talep etmektedir.

Benzer şeyler sosyalizm konusunda da söylenebilir. Bir anlamda saf sosyalizm böyle bir şey olmalı. Bir amaç uğruna ilerlediği yolda, gerçekliğini yitirmiş bir modelin akıl almaz yükselişi.

Belli bir kopuş sürecine göre sol ne sağı devirmiş ne de onun yerini almıştır. Solun ortaya çıkış sürecinde tuhaf olan bir şeyler vardır ve bu tuhaflık sağın ortadan kayboluşunun zorunlu bir sonucu olmasından kaynaklanmaktadır. Sağ zaten uzun bir süredir yokmuş gibi birdenbire ortadan silinip gitmiştir. Bunun böyle olacağı belliydi. Oysa sol da uzun bir süreden bu yana yoktur. Ancak bu durum, solun, Fransız toplumunun temel amacı buymuş gibi bir anda, olağanüstü bir şekilde ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu sanki sonsuza dek sürüp gidecek ulusal bir miras gibidir (Bu miras zaten hemen Panthéon, Mont-Valérien, vb. törenlerle kutsallaştırılmıştır). Bu pazarlama sonuç olarak ulusal miras yılının taçlandırılması olarak nitelendirilebilir.

Öyleyse bu ne bir devrim ne de tarihi bir olaydır. Bu oldukça geciktirilmiş tarih-sonrası (post-historique) bir tür doğumdur (bunun bir düşük olduğuna kesinlikle inanılabilir). Bu, kapitalin Fransız toplumuna çaktırmadan yaptığı bir tür gizli bir çocuk benzeri, çok özel bir rahatlama biçimidir. Önce filizlenen, sonra gizli gizli gelişen ve bir anda her yanı kaplayan bir şey gibi. Tıpkı Alien filmindeki gibi. Sol, Alien adlı canavarın kendisidir. Bu olayın kendisi genelinde devasa bir özel efekt gibidir -çok da başarılıdır-. Bu insanın içini bayıltan popüler yazgımızın kısa süren bir kendinden geçme anıdır.

Bütün bunların: Çalışanların, sendikaların, politik partilerle, pek çok bireysel irade ve girişimin çok uzun süren toplumsal ve politik bir mücadelenin meyvesi olduğuna inanabilmek isterdim -ama bundan kesinlikle emin değilim.

Seçimlerin politik tözü konusunda insanların da herhangi bir yanılgıya düşmüş olduklarını sanmıyorum. Onlar da bu durumdan kendilerine göre -neredeyse sinematografik denilebilecek bir şekilde yeni seçim adlı aracı bir özel efekte dönüştürüp, kendisine tüm kazanma yollarının açılmış olduğu bir sol üzerine bahse tutuşarak -yararlanmayı bilmişlerdir. “Biz kazandık!” Ancak dikkat, bu devasa güven bir meydan okuma biçimindedir yani terimin tüm anlamlarında solla alay edilmektedir. Ülkeyi temsil edenler bu konuda oldukça nahiftirler. Seçilmiş olmalarını popüler bir onaylama ve rıza şeklinde algılamaktadırlar. Oysa birinin iktidara doğru itilmesinden daha karmaşık bir şey olamayacağı ve halk için en keyif verici gösterinin her zaman için politik bir sınıfın başarısızlığı olduğundan bihaber gibidirler. O çok ünlü “popüler bilincin” derinliklerinde bir yerde, hangisi olursa olsun politik sınıf onun için bir düşman olarak kalmaktadır. En azından böyle olduğunu ummak gerekir.

Seçimlerin temsil ettiği (acting-out) bir şey varsa, o da insanların büyük bir çoğunluğu için umutlarının gerçekleştiği bir irade ve temsil etme biçimi olarak sosyalizme bir bağlılık ifadesi şeklinde algılanamayacağıdır. İnsanları daha çok estetik ve ahlaki açıdan etkilemiş olan bu seçimlerin, tarihsel ve politik açıdan bir neticeye ulaşabileceğini sanmıyorum. Zaten önemli olan da o kendinden geçebilme duygusudur. Değişiyor, değişecek! Bu değişime tarihsel bir aşıp geçme ya da bir amaçlılık anlamında inanılmamaktadır. Bu daha çok bir rıza gösterme, inanma niyeti şeklinde tezahür etmektedir. Yeniliğe, değişiklik hatta moda oyunlarına atfedilen tuhaf ve devingen bir inanç biçimi. Bunu kesinlikle mecaz bir anlamda ya da hafife alınabilecek türden bir şey olarak söylemiyorum. Sözcüğün yazılı anlamında politik açıdan çekiciliğini yitirmiş olan bu sosyalizmle, bu kendinden geçmiş ve cinsel açıdan çekiciliğini yitirmiş olan sosyalizmle birlikte, moda alanında (moda da kendinden geçmiş ve cinsellik ötesi bir konuma ulaşmıştır) nasıl hazır giyim (prét-â-porter) çağına girilmişse, aynı şekilde bir hazır inanç (prét-â-croire) çağına girilmiştir.

Sosyalizmin bir model olarak iktidara geçişi, onun tarihsel bir olay olarak ortaya çıkış sürecinden tamamıyla farklıdır. Bir olay, bir mit, bir sarsıcı güç olarak sosyalizmin, nasıl söylesem, kendi kendine benzeyebilme ve bir modele dönüşme gücüne sahip olacak zamanı olmamıştır. Toplumla bütünleşebilecek zamanı olmamıştır -bu açıdan bakıldığında sosyalizm durağan bir konum olarak nitelendirilemez ve zaten çok kısa süren tarihsel çıkışlar yapmıştır. Oysa günümüzde sosyalizm durağan ve inanılabilir bir model olmaya çalışmaktadır -bu artık devrimci bir zorunluluk değil, bir değişim simülasyonu (geliştirilebilecek en güzel senaryo anlamında simülasyon), aynı zamanda bir gelecek simülasyonudur. Bu evrende hiçbir gerçek sürpriz, şiddet, taşkınlık ve tutkuya yer yoktur. Her model gibi sosyalist model de bütünüyle kendine benzemek ve hipergerçekleşmek zorundadır. İşte bu yüzden onun kendinden geçmiş bir model olduğunu söylüyorum çünkü hipergerçek kendi kendine benzeyen donup kalmış bir gerçeğin kendinden geçmesi, düşselin alanından atılarak kendi modeli içinde (bu model bir değişim modeli olsa bile) donup kalmasıdır.

Bütün bu söylenenlerin amacı, içinde bulunulan durumu kavrayabilmek ve çok önemli bir soru olan: Neler yapılabileceği sorusunun yanıtını bulabilmektir. Bir başka deyişle: Bu sosyalizmle birlikte politika ve politika sahnesi yeniden canlanarak hayata dönmüş müdür? Zaman ve tarihin içinde kendilerini kaybettikleri (bilinçlerini yitirdikleri) politika-ötesi süreçte bir yavaşlama var mıdır? -Yani politik ve toplumsal çıkarlar genel bir caydırma süreci olarak değişim içinde yer almakta mıdırlar ve gerçek ortadan kaybolarak yerini tüm modellerin kendinden geçmiş bir biçimine mi bırakmıştır? Toplumun içinde kendisiyle bütünleştiği kendinden geçmiş bir model olarak Devlet, şiddetin kendisiyle bütünleştiği kendinden geçmiş bir model olarak terör, vb. Ben bu soruların yanıtını veremiyorum. Zaten Canetti’nin sözünü ettiği kör nokta da burasıdır yani bütün insanlığın gerçekliği terk etmiş olduğu nokta. Bizim temel sorunumuz da bu noktanın çözülmesidir yani tarihin gerçekliği ya da gerçek dışılığı. Tüm soruların çözümü buradadır ve ne yazık ki bu nokta eleştirel düşüncenin etkinlik alanı dışında kalmışa benzemektedir. Hayati bir öneme sahip ve içinden çıkılması zor olan durum budur. Tabii tarihte kanını ve canını herhangi bir toplumsal projeyle, kısaca gerçeklik uğruna feda edecek mucizevi bir altüst olma gerçekleşmezse, Canetti’nin dediği gibi bu güncel yok oluş sürecinden kurtulabilmemiz mümkün olamayacaktır.

FRANÇOİS-REGİS BASTİDE

“Düşlerin devlet kontrolü altında bulunduğu bir sırada, gerçeklik kendini bir düş sanmaktadır.”

Sosyalizmde, eleştirel değerlerin kuramsal gelişmesi bu kendinden geçme süreci içinde yer almaktadır. Kendinden geçmiş eleştirel değerler bundan böyle iktidar adlı tepeden aşağı bakıp bakıp bizimle alay edeceklerdir.

Oysa kuramsal kavramlar asla gerçek bir alternatif sunamazlar -bu konuda kesinlikle bir yanılgıya düşmemek gerekir. Bu kavramlar en radikal şekilde bir uygulama alanı bulduklarında olsa olsa gerçekliği tehdit edebilmektedirler. Onları gerçeğe karşı bir meydan okuma olarak nitelendirebiliriz. Bu konumda kalmalarında da yarar vardır, aksi takdirde bir yargı değeri, bir ilke ve özellikle de üzerine saldırıp, kendilerine bir yol açmaya çalıştıkları şu gerçeklik ilkesi şekline girerek karşımıza çıkabilir ve aleyhimizde çalışabilirler.

Mecaz (métaphore)’ın mecaz olarak kalmasında fayda vardır. Kavram kavram olarak kalmalıdır. Entelektüellere oh olsun!

Oysa şu son zamanlarda başımıza gelenlere bir bakın. Yükselen bir sosyalist alternatif, tüm kavramsal değerlerin (gelişme, tarih ahlakı, politikanın rasyonelliği, yaratıcı düş gücü ve last but not least : sonuncu ama aynı derecede önemli, iktidardaki düşüncenin güzelleştirdiği erdem anlayışı) politik iktidar göstergesi şeklinde maddileştirilmesi -özetle temelinde yerilse bile, entelektüel sınıfa özgü Platoncu bir ideal.

68 Mayıs’ını gerçekleştirenler yanılmamışlardı -68 Mayıs’ında iktidara gelen düş gücü değildi. 68 Mayıs’ını gerçekleştirenler düşselliğin içinde yücelmişler ve keyifli bir şekilde de intihar etmişlerdir ki bu da tarihte karşılaşılabilecek başarıların en zarif biçimidir. 68 Mayıs’ı toplumsalın şiirsele olan gereksinimini alevlendirmiş, gerçeklikle arzuyu tersine döndürmüştür yoksa sosyalist bir eyleme geçiş süreci içinde, bu ikisi arasında, erdemli bir uzlaşmaya yol açmamıştır. Neyse ki 68 Mayıs’ı asla bir gerçekliğe dönüşmeden, şiddet yüklü bir metafor olarak kalmıştır. Bugün gerçekliğin sonuçlarına katlanmak durumundayız. Bugün düşsellik Nanterre’in o gerçek dışı duvarlarından aşağı süzülerek bakanlığın çekmeceleri içine girmiştir ve bu olay bütün entelektüel ortamın hiç fark ettirilmeden ele geçirilmesini sağlamıştır.

İnsan vaatlerde bulunulan, gerçekliğin var olduğu iddia edilen, sözden söz hakkına geçildiği söylenen, yasadışı tüm metaforların yasallaştırıldığı, gerçekçi bir toplumsal illüzyonu içinde nasıl yaşayabilir ki? Burada politik açıdan bile bir tür temel bir yanılgının varlığından söz edilebilir. Çünkü toplumun gidişatını onun iradesine dayanan, onunla uyumlu bir projeyle uzlaştırma arzusu; bu politikaya özgü, her zaman ikiyüzlü olmuş (zaten gerçekten de ancak ikiyüzlü olabildiği zaman etkili olabilen -Mandeville) vaat edileni yaşama geçirme arzusu ölümcül bir arzu olduğu kadar, ölümüne de can sıkıcıdır. Sosyalizmin içine düştüğü yanılgı da işte budur. Ancak bu başka bir sorundur. Zaten bugün iktidar (ve bu durum yalnızca sosyalistler için geçerli değildir) açık ve seçik olarak iktidar olmak istemeyen, politikayla hiçbir ilişkileri bulunmayan ve söylevin ahlaksızlığı (söylevin ahlaksızlığı dünyevi bir hırsın temelidir ve bu konuda Makyavel’le, Cizvitler kesinlikle aynı görüşü paylaşmaktadırlar) ve karmaşıklığı karşısında apışıp kaldıklarını açıkça itiraf eden ve düşüncenin sunduğu gerçekliğe sadık olan insanlara bırakılmışlardır. Durum bu olunca, düşüncenin gerçekliğini meslek edinmiş olan entelektüeller ne iş yapacaklardır? Toplumsalı sürükleyip götüren şey iyi niyet olunca, gerçek anlamda politika üretebilmek için, geriye kötü niyetli olmaktan başka çıkar yol kalmamaktadır.

Hemen acele etmeyelim. Çünkü büyük bir çaresizlik içindeyiz. Yeni iktidar kendisine kültürel ve entelektüel bir görüntü vermeye çalışıyor. Artık “cynique” bir tarihi güç olmak istemiyor, değerlere sahip çıkmaya çalışıyor. Politik tözüne ihanet etmiş olduğu için, entelektüellerin de kendi politik tözlerine ihanet ederek kavramla uzlaşmalarını ve kendilerinin politik alanda benimsemiş oldukları ikiyüzlü tavrı, entelektüellerin de kavram karşısında takınarak, gerçekten yana tavır koymalarını ve umutlarının usul usul gerçekleştiğini görerek mutlu olmalarını, gerçekle rasyonelin terbiyeli bir şekilde uzlaştırılmasına ses çıkarmamalarını istemektedir. Bir iktidara benzemeyen bu iktidarın bize sunmuş olduğu bu türden bir tuzak sözleşmeyi -demokrasinin ulaşabileceği en üst aşama, erdemin ikiyüzlü gücü- hep birlikte imzalamış bulunuyoruz. Çünkü entelektüel ne yazık ki her zaman ahlaksızlığın baskıcı gücüyle suç ortaklığı yapabilecek derecede kız-oğlan-kızdır. Artık o da “cynique” bir uygulama düzeyine, bir başka deyişle düşüncenin ahlaksız ve karmaşık düzeyine aynen politikacıların ahlaksız ve karmaşık bir iktidar düzeyine ulaşamamaları gibi ulaşamamaktadır.

Gerçekte o kadar da korkulacak bir durum yoktur. Çünkü bu sosyalizm bir alternatif simülakrından başka bir şey olamaz -bu gerçekten de büyük bir olay değildir. Bu modası geçmiş bir ideolojinin öldükten sonra somutlaştırılmasıdır. Bu mitolojinin ya da tarihin verdiği değil, modelin aldığı biçimdir -bu model ise temelde sahip olduğu güç konusunda hayale kapılmamakta ve yalnızca inanılabilir olmaya çalışmaktadır. Bu gücün gerisinde, varlığı ima edilmeye çalışılan politik tutku konusunda da aynı şekilde hayaller görmemekte ve duygusal bir söylev, ahlaki ve tarihi bir “artefact” olmaya çalışmaktadır -bir dizi başarısızlıktan sonra, iktidarın greve girmiş olduğu bu sahilde karaya oturan şu dinine bağlı sosyalizm simülakrına, şu ahlak hayaletine karşı yapabileceğimiz hiçbir şey yoktur. Tıpkı bir tözden yoksun olan Giscardcı iktidar hayaletine karşı hiçbir şey yapamamış olmamız gibi. Tıpkı devrimci düşüncenin, kapitale karşı güçlü olup, kapitalin hayaleti karşısında yok olup gitmesi gibi.

Simüle edilen bir düzen her türlü yadsıma gücünü elimizden alırken, simüle edilen bir sosyalizm de her türlü katılma olasılığını elimizden almaktadır. Çünkü simüle ettiği değerleri (gelişme, kâr ve üretim -Işık yüzyılı, tarih ve rasyonellik) çözümledik ve gerçeklikle kurmuş olduğunu iddia ettiği ilişkileri indirgedik ancak onları birer simülakr ya da ikinci elden hayaletler olarak ortadan kaldırmadık. Bunlar hem saydam hem de bir tözden yoksun oldukları için çökertilememektedirler. Bugün Avrupa’yı tehdit eden de bu ikinci elden sosyalist hayalettir. Bugüne kadar kapitalin hayaletleri arasında dolaşıyorduk, bundan böyle sosyalizmin ölmüş modelleri arasında dolanacağız. Bütün bunların hipergerçekliğiyse hiçbir şeyi değiştiremeyecektir. Zaten bir anlamda hipergerçeklik uzun bir süre önce bizim gündelik yaşantımızın bir parçası haline gelmiştir. Politika adlı bir kansere yakalanmış durumdayız. Giderek büyüyen bir duyarsızlık (iktidar bize ulaşamadan üstümüzden kayıp gitmektedir. Biz de iktidarı çözümlerken ona ulaşamadan onun üstünden kayıp gidiyoruz) en modern patoloji tipinin tıpatıp aynısıdır yani nesnel bir biyolojik saldırı şeklinde değil organizmanın antikor üretiminde (ya da doku sertleşmesinde olduğu gibi antikorların organizmaya karşı çalışmaları gibi) giderek yetersiz kalmasına benzeyen bir durum.

Keza bugün iktidardaki sosyalizm de gerçekte bir hayal kırıklığı sürecini kasıla kasıla yaşayan bu toplumda, bir sonraki evreden başka bir şey değildir. Oysa bu noktada farkına varamadığımız bir şeyler olmuş gibidir. Çünkü ilk kez karşımıza çıkan kolektif bir kültürel ve duygusal söylevde: 1968 Mayıs’ının, bu toplumun kıyısında köşesinde ahlaki ve politik ütopyadan geriye kalan ne varsa, ideolojik bir sağaltıcı felaket gibi süpürüp temizlediği her şeyi işlemselleştirilmiş birer hayalet olarak sahneye çıkartılmıştır. Son yirmi yıl içinde her türlü kolektif kararsızlığın dayanağı ve sözde bir nesnelliğin kendisine saldırılmasını engellediği, devasa bir protez gönderenler sistemi olarak bize kabaca ekonominin reklamı yapılmıştır. Bunun sonucunda ortaya yalnızca belli olgular değil, aynı zamanda belli değer yargılarıyla, politik bir karar da çıkmıştır (hiç kuşkusuz her şey hiç kimsenin içinden çıkamadığı -ama bu o kadar da önemli bir şey değildir, bir ekonomik rasyonellik simülasyonu üzerine oturtulmuştur. Ekonominin yargılanma öyküsüyse gerçekliğin ta kendisine dönüştürülebilir -böylelikle de gerçek bir kolektif sözleşme niteliği kazanabilir). Bu kez de bize bir başka kolektif sözleşme sunulmaktadır: Hükümetin protezleşmiş somut uzantıları olarak ahlak ve kültür. Bir protez olarak -toplumsal, bir protez olarak- kültür (“Fikirlerinizle ilgileniyoruz”, “Arzularınız bizi ilgilendiriyor”, “Yaratıcılığınız bizi ilgilendiriyor” -BNP (Banque Nationale de Paris)’nin bankacısı hiç olmazsa dürüsttü: “Bizi paranız ilgilendiriyor” diyordu. Üçüncü Dünya insanlarıysa biraz daha kabaca: “Çöp kutularınız bizi ilgilendiriyor” demektedirler). İnsanları sonunda duyarsız bir hale getiren aşırı nesnelleştirilmiş bir yönetim biçiminden sonra, ölmüşlere (Le Panthéon) yaslandırılmaya çalışılan ve gücünü tarihsel düş gücünün kalıntılarından yani sentezlenmiş bir kolektif irade hayaletinden alan toplumsal bir öznellik ve duyarlık. İşte tam da bu noktada biz entelektüeller tuzağa düşürüldük. Çünkü ekonomi, programlama ve liberal ekonomi söz konusu olduğu sürece zihinsel ve politik açıdan sınır tanımayan bir zenginliğe sahip eleştirel ve felsefi küçük bir alevin namus bekçileri ve kuramın (zaten o sıralarda kuramın keyfi de yerindeydi. Sanırım kuram bu son yirmi yıl içinde hiçbir şey yapmadan bu kadar çok kazandığı, bu düzeyde bir saldırganlık ve neşe düzeyine sahip olduğu bir dönemi hiç kuşkusuz bir daha kolay kolay yaşayamayacaktır) o sessiz etkinliğine umut bağlamış insanlar olarak içimizde birer vicdan taşıyorduk.

Oysa itici güçler bulundukları yerden hoşnuttular, yani onlar başka bir yerde, iktidarın dışında, yarınlarından emin bir şekilde, diğer Fransa’da yaşıyorlardı. Bu itici güçleri iş hayatına doğru püskürtmek ne büyük bir yanılgı, ne büyük bir tehlike! Kuramsal gücün bir kurum tarafından emilmesinden daha kötü bir şey olamaz. Şunu demek istiyorum: Bir zamanlar içinde yer almadığımız bu durumu çözümler, düşsel kompozantlarına (bileşenlerine) ayrıştırırken başvurmuş olduğumuz ütopist kavramlar, bugün kolektif bir irade hayaletine bürünüp, bize karşı entelektüel açıdan gerçek değer yargısı ve yargılama gibi yine bize ait silahlarla donanarak, bir simülasyon evreninde bile kendi sınıfımızı yok edebilecek bir güce sahip olabilmektedirler. Gerçekle, göstergeler arasındaki o yüce çarpıtmanın bekçileri olarak bizler, bu ikisini uzlaştıran oyunun sahneye konulması aracılığıyla tuzağa düşürülmüş, felç olmuş durumdayız.

Bu sanki kristalleri katılaştırarak, süspansiyon durumundaki eriyik haline bir son veren ve tersine döndürülmesi olanaksız olan kimyasal bir hızlandırma gibidir.

Artık düşmanımız yok. Çünkü iktidar onların elinde. (Öznel açıdan) en iyiler (nesnel açıdan) en kötülerdir. Pragmatik açıdan -çünkü her türlü pragmatik paradoksaldır ve bizim de bundan kaçabilmemiz mümkün değildir -bizim de bir tür “double bind” (aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık anlamına gelen psikanalizde şizofreniyle ilgili bir terim -ç.n.), çözümü olanaksız bir bilmeceyle (yoksa tarihsel bir çelişki değil) karşı karşıyayız. Gerçekte ikinci sınıf, gerçek dışı bir olay olan bu bilmeceye sanki birinci sınıf ve gerçek bir olaymış gibi gerçek anamda katılmamız istenmektedir. Olması gereken zamanda gerçekleşen olay sayısı yok denecek kadar azdır. Kimileri henüz olgunlaşmadan, başkalarıysa iş işten geçtikten sonra gerçekleşirler ve bunlar tarihin başarısız bir dönemine ait olayların yeniden sağlığına kavuşturulmaya çalışılan biçimlerinden başka bir şey değildirler. Simulatio post mortem (ölüm sonrasında simüle edilenler). Zamanından önce gerçekleşen düşükler olduğu gibi, zamanından sonra gerçekleşen düşükler de vardır. Bu olay da onlardan biridir. Bu coşkunluğun değil (diğerleri arasında) sevgisizliğin, tarihsel bir kopuşun değil (Fransa’nın derinliklerindeki retroaktif gerçeklikle yer değiştirmiş) tarihin tükenişinin bir sonucu olarak ortaya çıkmış olan bu sosyalizm, gerçekliğini tarihi bir modelden yoksunluk nedeniyle yaşamının belli bir döneminde yitirmiş olan bu sosyalizm, bir simülasyon ve yeniden sağlığına kavuşturma düzenine aittir. Ancak bizden kendisine gerçekliğin özgün bir versiyonuymuş gibi davranmamızı istemektedir (söz konusu olan şey kesinlikle bu sosyalist psikodramın oyuncularının sahtekâr ya da kandırılmış insanlar olmaları değildir -kimilerinin bu olayla bütünleşmelerinden ve coşkularından söz etmiyoruz. Çünkü söz konusu edilmesi gereken şey çok daha üzücü bir şeydir. Sorgulanması gereken şey, tarihi eylemin özgünlüğü ve bütünlüğüdür). Bunun sonucunda bizden, bu noktaya bizi sanki tarihin karşı koyulmaz ilerleyişi getirmiş ve bütün bunların biçimsel açıdan yaşamı değiştirme umuduna uygun inanılmaz benzerlikler sunduğuna (eski Rimbaudcu slogan yeni sosyalist slogan haline gelmiştir – keyiflenin, bugün yaşamı değiştireceğiz. Bu olağanüstü bir şey değil midir? Her zamanki gibi metaforun gerçeklik içindeki çöküşü) inanıyormuşuz gibi yapmamız, simülasyona başvurmamız istenmektedir.

Karşı karşıya bulunduğumuz bilmece bundan ibaret değildir. Yapılması güç olsa da her türlü sosyalist projede, amaçları itibariyle saf olsa da -dahası nahiftirler- derin bir karmaşanın bulunduğunu ifşa etmek gerekmektedir. Yeniden Mandeville’in Arılar Masalı‘na dönerek (kimileri XVIII. yüzyılda Devrimin bütün bunlara son verdiğini söyleyeceklerdir ama ben bu düşünceye kesinlikle katılmıyorum), toplumsal bir gelişme ve değişimi sağlayan şeyin onun pozitif değerler sistemi ve ahlakı değil, ahlaksızlığı ve günahlarıyla, kendi değerlerine karşı olan ahlaki gevşekliğidir dediğini hatırlatmak istiyorum. Bir anlamda politikanın sırrı budur. Toplumların işleyişindeki yapısal ikiyüzlülük, iktidardaki insanların psikolojik ikiyüzlülüklerinden çok farklı bir şeydir. Toplumsal süreci derinlemesine belirlemeye çalışan bu ikiyüzlülük: Toplumun büyük bir çoğunluğunun içinde yaşadıkları toplumsallığı bozmaya çalışması, kendi değerleri karşısında kendi görünümlerine tanıdıkları esneklik, ahlaksızca bir strateji ve kopuş sayesinde ayakta kalabilen bir oyun‘a dönüşmektedir.

Oysa sosyalist inanç bütün bunların karşısındadır -bu aynı zamanda tüm sosyologlar için de geçerlidir- (ve ben de zaten bu yüzden onlar için politikanın bir anlamının kalmamış olduğunu söylüyorum). Çünkü onlara göre her toplum gücül düzeyde toplumsal özelliklere sahiptir yani kendi değerleriyle dayanışma içinde ve sunduğu kolektif öneriyle de uyum içindedir. Bu durumda sorun toplumu kendi projesiyle uzlaştırmak ve toplumsallaşmak isteyeni “toplumsallaştırmaktan” ibarettir. Her türlü ikiyüzlülükle, değerler düzeyinde güdülen her türlü yüzeysellik stratejisine bir son verilmelidir -toplumsal ilişkinin, kolektif sorumluluğun (ve aynı zamanda denetimin de tabii) yoğunluğunun maksimalizasyonu, yapıların ve işleyişlerinin şeffaflığı, kültür ve kamu ahlakının kutsanması. Şeffaflık içinde yitip gitmiş, inanılmaz nahiflikteki sosyalist düş işte budur. Hangi grup bunlara hiç inanmamış -özellikle hangi grup bunları hiç düşlememiştir ki? Neyse ki böyle bir toplumsal projeyle bugüne kadar hemen hiç karşılaşılmamış olduğu, hiçbir grubun kendini ideal açıdan toplumsallaşmamış saymadığını, kısaca bugüne kadar (entelektüellerin kafalarının dışında) asla sınırlı sorumluluğa sahip bir kolektif özneyle, bu türden bir amaç olasılığının embriyonu hatta gölgesiyle bile karşılaşılmamış olduğu söylenebilir. Enerjilerini bu yolda harcayan, bu ahlaki toplumsallaştırma düşünü gerçekleştirmeye çalışan toplumlar daha işin başında kaybetmeye mahkum olmuş toplumlardır. Temel yanlışlık işte budur. Neyse ki bu türden girişimler her zaman başarısız olacak, amaçlarına ulaşamayacak ve böylelikle de toplumsal gerçekleşemeyecektir.

Jean Baudrillard

 

 

BAŞTAN ÇIKARMA ÜZERİNE [De la seduction]

 Jean Baudrillard

trc: Ayşegül Sönmezay

Baştan çıkarma, silinemeyecek bir alınyazısının ağırlığı altında eziliyor. Dine göre baştan çıkarma şeytanın stratejisiydi; şeytanın bu stratejiyi bir büyücü ya da bir âşık edasıyla tasarlamış olmasının önemi yoktu. Baştan çıkarma, daima kötülüğün bir stratejisi olarak kabul edildi. Ya da dünyanın bir stratejisi olarak görüldü. O, dünyevi hayatın bir hilesi oldu ber zaman. Öyle bir lanet ki. Ahlak-bilime ve felsefeye, günümüzde ise psikanalize ve  arzunun üzgüıleşmesi’’ne karşın hiç değilmeden kalabilmişti Günümüzde cinselliğin, kötülüğün ve sapkınlığın değeri artarken, lanetlenmiş olan her şey genellikle programlanmış bir dirilişi kullarken haşlan çıkarmanın karanlıkta kalması -hatla kesin olarak karanlığa gömülmüş olması paradoksal bir durum gibi görünebilir.

Zira, XVIII. yüzyılda bile, hâlâ baştan çıkarmadan söz ediliyordu. Hatla, aristokrat çevrelerin, bir tür meydan okumayla ve gururla sürdürdükleri en hararetli uğraşlarından biriydi baştan çıkarma. Burjuva Devrimi bu duruma son verdi. (diğerleri, yani daha sonraki devrimler de onu kesin olarak sonlandırdılar -çünkü bütün devrimler. Öncelikle görünümlerin baştan çıkarmasına son verirler). Burjuva çağı, doğaya ve üretime adanmıştı: oysa gerek doğa gerekse üretim, baştan çıkarmaya tümüyle yabancıydı: hatta baştan çıkarma için Öldürücüydü. Foucault’nun da belirttiği gibi, cinselliğin kendisi de bir üretim (söylemin, sözün ve arzunun üretimi) sürecinin sonucu olduğuna göre, bu çağın baştan çıkarmayı daha büyük bir karanlığa gömmesine şaşmamalı. Hâlâ, doğanın değerinin arttığı koşullarda yaşıyoruz -gerek eskiden olduğu gibi, ruhun iyicil doğasının değerinin arttığı, gerek şeylerin iyicil maddi doğasının değerinin antiği, gerekse arzunun psişik doğasının değerinin arttığıldoğa, bastı almışlığın her tüt başkalaşımından; psişik, toplumsal ya da maddi bütün enerjilerin özgürleştiği bir ortamdan geçerek hâlâ yükseliyor.

Oysa baştan çıkarma, hiçbir zaman doğayla aynı nitelikte değil, tam tersine hile niteliğindedir -hiçbir zaman enerji niteliği göstermez; işaret ve rittlel olma nitelikleri taşır. Bu yüzden de, bütün büyük üretim ve yorum sistemleri onu, hep kavıaınlann var olduğu alanın dışına atmışlardır lböyle olması da kendi yaramadır çünkü ancak dışarıya, bu terk edilmişlik duygusunun derinlerine yerleşerek onlan meşgul etmeye devam ediyor ve onlan yok etme tehdidini sürdürebiliyor. Baştan çıkarma daima, Tanrının kurduğu düzeni ortadan kaldırmaya bakar; bu düzen, üretimin ya da arzunun düzeni haline gelmiş olsa da Bugün bile, her tür ortodoks görüş onu, bir lanet ve hile olarak görmektedir; bütün hakikatleri yoldan çıkaran bir kara büyüdür o; işaretleri efsunlar; işaretlerin uğursuz kullanımların yüceltir. Her bir söylem, bu ani tersinirlikle ya da anlaına dair hiçbir iz bırakmaksızın kendi işaretleri tarafından soğurulmakla tehdit edilir.

Bu yüzden de, kentli söylemlerinin tutarlılığını ve erekliliğini belit olarak kabul eden bütün disiplinlerin lek yapabildiği, onun üstündeki laneti kovmak olmuştur. İşte tam bu noktada baştan çıkarma İle dişilik birbirine karışır ve bugüne dek daima birbirine karışmıştır. Her tür erillik, dişilikteki bu ani tersinirlikle meşgul olur. Cinselliğin, anlamın ve iklidann arka yüzü olan baştan çıkarmanın ve dişiliğin önüne geçmek imkânsızdır.

Günümüzde, laneti kaldırmak İçin çok daha şiddetli ve sistemli yöntemler kullanılıyor. Nihai çözüm yollan bulma çağına giriyoruz; cinsel devrim çağı; eşikte ve eşik alımda yer ulan bütün hazlar üretme ve yönetme çağı: arzu alanında mikroiştemlden yararlanma çağı: en son serüven de, kadınlığı ve cinselliğiyle kendinden üreyen kadındır, Baştan çıkarmanın sonu.

Ya gevşek bir baştan çıkarma zafer kazanacak ve öfkeli bir toplumsal evrende bütün ilişkiler kadınsılaşma. boş ve dağınık bir tür erotikleşme sürecine girecekler.

Ya da bunlardan hiçbiri olmayacak. Zira. Hiçbir şey baştan çıkarmanın kendisinden imha büyük olmayı beceremeyecek; onu yok eden düzen bile.

CİNSELLİĞİN TUTULUMU

Günümüzde, özgürleşen söylemiyle cinsellikten daha az güvenilir başka bir olan yoktur. Günümüzde, çoğalan suretleriyle arzudan daha az güvenilir başka bir alan da yoktur.

Cinsellik alanında çoğalma, bütünsel yok oluşa yakın bir anlam ifade ediyor. Cinselliğin, cinselliğin işaretlerinin üretiminin bu biçimde anınlmasmm sırrı burada: hazzın, özellikle de dişil hazzın aşırı gerçekliği burada: Belirsizlik ilkesi, yalnızca siyasal akla ve iktisadi akla değil cinsel akla da el attı.

Önselliğin özgürleşme evresi, aynı zamanda onun belirsiz* ieştiği evre halini aldı. Artık ne yokluk var, ne yasak, ne de sınır: Bütün gönderim ilkeleri yok oldu. İktisadi aklın tek dayanağı kıtlıktır ve hedefine ulaştığı, yani kıtlık hayaleti ortadan kalktığı an bu akıl da buharlaşır. Arzunun da lâk dayanağı yokluktur. BUtÜn varlığıyla talebin içine sokulduğunda, hiçbir kısıtlama olmaksızın kendini işlemselleşlirdiğinde bütün gerçekliğini yitirir çünkü imgelemi olmayan arzu her yenle, ama aynı zamanda da genelleşmiş bir simülasyon ortamındadır. Arzunun hayaleti, cinselin ölü gerçekliğine musallat olur. Cinsel her yeredir, cinsellik hariç (Barthes)

Cinsel mitolojide dişile geçiş, belirginlikten genel belirsizliğe doğru geçişle aynı döneme rastlar. Dişil olanın erilin yerini alması, yapısal terselmedeki gibi bir cinsiyetin yerini diğerinin alması değildir. Bu süreç, cinsiyetin belirgin bir gösteriminin sonudur: cinsiyet aynmını belirleyen yasanın su üstünde kalan bölümüdür. Dişilin göğe yükselmedi, hazzın doruk noktasına ulaşmasına ve cinsiyet gerçekliği ilkesinin felakete uğramasına denk düşer.

O halde, cinsiyetin aşıngerçekliğinin ölümcül bir özellik kazandığı bu koşullarda tutkuyu yaratan dişiliktir, tıpkı eskiden olduğu gibi, ama bunun tam tersi bir ortamda: yani ironinin ve baştan çıkarmanın varolduğu koşullarda.

Freud haklı: Aslında tek bir cinsellik, tek bir libido var -eril olanı. Cinsellik de bu kuvvetli, ayrımcı yapıdan; fallusa, hadım edilmeye, baba adına, bastırılmışlığa odaklanmış bu yapıdan başka bir şey değil. Ondan başka yapı da yok, Fallusa dayanmayan, engellenmemiş, damgalanmamış başka bir cinsellik hayal etmek boşuna. Bu yapının içinde dişili engelin öbür yanına geçirmeyi istemek ve öğeleri birbirine kanşiırmak hiçbir işe yaramaz -ya yapı aynen kalır ve dişilin tamamı eril tarafından soğurulur ya da yapı çöker ve ne dişil kalır ne de eril: Yapının sıfır noktası. Günümüzde aynı anda birçok olay yaşanıyor: Erotik çok değerlilik, arzunun sonsuz potansiyel gücü, dallanma, kırınımlar, libidonun yeğinlikleri -özgürleştirici bir seçenek için akla gelebilecek bütün varyantlar; Freurt’dan özgürleşmiş psikanalizin sınırlarından ya ds psikanalizden Özgürleşmiş arzunun sınırlarından gelen özgürleştirici bir alternatifin çeşitli değişkeleri; tümü, cinsel paradigmadaki kaynamanın ardında ve yapının farksızlaştırılmasında ve potansiyel yansızlığında birleşir.

Dişil olana gelince; cinsel devrim onu tuzağa düşürür: Onu bu tek yapıya hapsederek, yapı kuvvetliyse negatif ayrımcılığa, zayıflamışsa müstehzi bir zafere mahkûm eder.

Bununla birlikte dişil başka bir yerdedir ve bugüne dek hep başka yerlerde olmuştur: Gücünün sırrı da buradadır. Tıpkı herhangi bir şeyin, varlığı özüne yelmediği için kendini sürdürmesi gibi, dişil de hiçbir zaman olduğunu sandığı yerdi olmadığı için baştan çıkartıcıdır. Yani aslında dişil, kendisine atfedilen acıllann ve baskıların tarihinde de -kadınların çektiği tarihsel azapta (bütün kurnazlığı orada gizlenebilmesidir)- değildir. Dişil, kölelik oyununu, kendisini bir kenara ayınp bastıran ve cinsel devrimin daha da acıklı bir şekilde ayınp bastırdığı bu yapı içinde kabul eder yalnızca -suça ortak olan hangi sapmadan (Neyin sapması? Yoksa erilin mi?) güç alarak dişilik tarihinin bundan ibaret olduğuna bizleri inandırmaya çalışıyorlar?

 Bastrılmışlık, zaten eksiksiz olarak burada; güce ve egemenliğe dair diğer biçimlerin dışında, kadınların cinsel ve siyasal sefaletinin anlatısında varlığını sürdürüyor.

Cinselin ve iktidarın bir alternatifi var ve psikanalizin bunu bilmesi mümkün değil; çünkü onun belit [kabul edilmiş gerçek] dizgesi cinselliğe dair özellikler gösteriyor ve bu başka yer. hiç kuşkusuz erillik/dişilik karşıtlığının -özü bakımından eril, hedefleri bakımından cinsel ve varlığı sonlanmadıkça yıkılmayan bu karşıtlığınldışında kalan bir dişilik düzleminde yer alıyor.

Dişilin bu gücü, baştan çıkarmanın gücünden başka bir şey değil.

Kuvvetli yapılar dan psikanalizin ve cinselliğin gerilemesi, her ikisinin de psi ve moleküler bir evrende (kesinkes özgürleşmelerini sağlayan bir evreııde) gözden düşmesi, başka bir evrenin (bu ikisinin asla bulunamadığı yöne paralel bir yönde bulunan bir evrenin) kapısını aralıyor, bu evren de, psişik ve psikolojik ilişkilere göre, bastınlmışlığa ya da bilinçdışma göre değil oyunun kurallarına, meydan okumaya, ikil ilişkilere ve görünümlerin stratejisine göre yorumlanıyor: Baştan çıkarmaya göre -yapıya ya da ayırt edici karşıtlıklara göre de değil, baştan çıkarıcı tersinirliğe götelbu evrende dişil, erile karşıt olan değil, onu baştan çıkarandır,

Baştan çıkarmada dişil, ne vurgulanmış ne de vurgulanmamış bir Öğedir. Dişil, arzunun ya da hazzın belli bir “özerkliği”ni: bedende, sözde ya da yazıda yitirdiği (?) bir Özerkliği kapsamaz; kendi hakikatini de talep etmez; baştan çıkarır.

Elbette, baştan çıkarmanın egemenliği, kabul gereği dişil sayılabilir; aynı kabul cinselliği de esas olarak eril saymayı gerektirebilir; burada önemli olan böyle bir biçimin her zaman var olmuş olmasıdır -ve kendinden uzakta resmettiği dişil hiçbir şey olmayan, hiçbir zaman kendini ‘’üretmeyen”, hiçbir zaman kendini ürettiği yenle olmayan (o halde, elbette hiçbir “feminist” taleple yer almayan) şeydir üstelik de, psişik ya da biyolojik bilseksüellik perspektifiyle değil, baştan çıkarmanın transseksüelliği olması perspektifi doğrultusunda bunu yapar. Bütün cinsel düzenlemeler bu alanı etkisizleştirmek isterler hatta, cinsellikten başka bir yapı olmadığı belitine dayanan ve bu kurala uygun olarak başka hiçbir şeyden söz edemez hale gelen psikanalizin kendisi bile.

Kadınlar, karşıt hareketler oluştururken, fallokralik yapının karşısına ne koyuyorlar?

Belli bir özerkliği, bir farkı, arzudaki ve hazdaki özgüllüğü, bedenlerine dair başka bir kullanım biçtmilni, bir sözü, bir yazıyı -ama, asla bastan çıkarmayı değil. Sanki baştan çıkamıa kendi bedenlerinin yapmacıklı bir üslupla sahneye konmasıymış gibi; vasallığın ve fuhşun yalgısıymış gibi, ondan utanıyorlar. Şunu anlamıyoılar: Boştan çıktırma simgeler evrenine hükmetmeyi temsil eder: oysa iktidar, gerçek evrene hiibnetnıeyi temsil ermekten ibarettir. Baştan çıkarmanın sağladığı egemenlik, siyasal ya da cinsel iktidarın sağladığı egemenlikle bir tutulamaz.

Feminist hareket hakikaiin düzeniyle garip ve acımasız bir işbirliğine girer. Sanki baştan çıkarma, kadın hakikatinin yapay alarak yoldan çıkmasıymış gibi onunla mücadele eder ve onu dışlar; oysa baştan çıkarma, son tahlilde onun bedenine ve arzusuna kazınmıştır. Böylelikle, dişilin o müthiş ayrıcalığını; hakikate, anlama asla erişememiş olma ve görünümler hükümdarlığının mutlak efendisi olarak kalma ayrıcalığını bir kalemle siler. Baştan çıkarmanın içkin gücü; baştan çıkarmanın, hakikatin elindeki her şeyi almaya, onu yeniden oyunun içine; görünümlerin katıksız oyununun içine sokmaya ve buradn, bir anda bütün anlam ve iktidar sistemlerini bozmaya dayanan güctü: Baştan çıkarmanın gücü, görünümleri kendi çevrelerinde döndürür, bedenin, urzu derinliği olarak değil, görünüm olarak hareket etmesini sağlar -oysa bütün görünümler tersinme özelliği gösterirler -sisiemler, yalnızca bu düzJemde kırılgan ve dayanıksızdırlar-anlam ise yalnızca büyü karşısında dayanıksızdır. Bütün diğer güçler karşısında tek başına onlara eşit ve onlardan üstün olan, basit bir görünümler stratejisi oyunuyla hepsini alaşağı edebilen bu gücü inkâr etmek inanılmaz, bir körleşmedir.

Freud, anatomi kaderdir, diyordu. Kadın hareketinin, tanımı gereği fallik olan ve anatominin damgasını taşıyan bu kaderi reddetmesiyle birlikte, esas olarak anatomik ve biyolojik bir seçeneğin kapılarının açılması şaşırtıcı gelebilir 

“Kadındaki haz, kloritsin etkinliğiyle vajinanın edilgenliği arasında seçim yapmak dururumunda delildir. Vajinal okşamadaki hazzın, klitoris okşammasındaki hazzın yerini alması gerekmez. Her biri, yeri doldurulmaz biçimde kadının haz duymasına katkıda bulunurlar»… Örneğın. gögüslerin okşanması, vulvaya dokunulması. dudakların aralanması vajinanın dış çeperi üstünde gelgit hareketi yapan bir basıncın olması. Döl yatağı boynuna hafif dokunuşlar. vb., yalnızca kadına ilgli bazı hazlar yaratnak içindir’ (Luco İrigaray).

Bir kadının sözleri mi?

 Evet ama hep anatomiye ve bedene dair sözler. Dişinin Özgüllüğü erojen bölgelerin dağınık olmasında; hazzın yaygın çokdeğerliği ve arzu sayesinde bütün bir bedenin çehre değiştirmesi anlamına gelen kendi merkezinden uzaklaşmış erojenliktedir: Cinsel devrimin ve kadın devriminin laytmotifi budur; Bellmer’in Anagramları’ndan Deleuze’ün makineleşmiş bağlantılarına kadar bütün bir beden kültürümüz bu laytmotifin etkisi altındadır Hep bedenden söz edilir Anatomisiyle olmasa bile organik ve erojen özellikleriyle bedenden; işlevsel bedenden; böylesine patlamış ve eğretilemeli haliyle bile, onun temel yönelimi haz. doğal tezahürü de arzudur. İkisinden birini kabul etmek zorundayız: Bütün bunlarla birlikte, ya beden bir eğretilemeden ibarettir (öyleyse, cinsel devrimin ve beden kültürüne dönüşmüş kültürümüzün anlamı ne?), ya da, beden ve kadın üstünde bunca laf etliğimize göre, anatominin başat olduğu bir kader sürecine, başka bir deyişle kader olarak kabul ettiğimiz anatomi sürecine kesinkes girmiş olmalıyız. Bütün bu saydıklarımız arasında, Freud’un formülüne kökten karşı çıkan hiçbir şey yok.

Hiçbir yerde baştan çıkarmadan söz edilmiyor; bedenin arzuyla değil hileyle işlemesinden, baştan çıkanlmış bedenden, baştan çıkarılacak bedenden, kendi hakikatinden tutkuyla uztıklaştırılmış bedenden, kafamızı kurcalayıp duran ve arzu denen etik hakikatten söz edilmiyor -ciddi olan, bir o kadar da dinsel özellik taşıyan bu hakikat, günümüzde bedende cisimleşiyor ve eskiden, din bedeni nasıl uğursuz ve aldatıcı saydıysa bugün de baştan çıkarma beden için aynı anlama geliyor: hiçbir yerde, görünümlere terk edilmiş bedenden söz edilmiyor.

Oysa, kader sayılan anatomiye kökten karşı çıkan tek şey baştan çıkarmadır. Yalnızca baştan çıkarma, bedenleri birbirinden ayıran cinselleşmeyi ve bundan doğan kaçınılmaz fallik iktisadı parçalayabilir.

Sistemleri, altyapılarından boşlayarak alaşağı edebileceğini sanan bütün hareketler nahiftir. Baştan çıkarma. hepsinden daha zekidir, adeta kendiliğinden zekidir, şiddetli ve ani bir kendinden-gerçekliktir -kendini kanıtlamaya, temellenil itmeye ihtiyaç duymaz-gerçeğin sözde derinliklerinin, çeşitli nıh hallerinin, anatomilerin, hakikatlerin, iktklarların altüst oluşu içinde birdenbire belirir. Şunu çok iyi bilir ki, -bu onun sırrıdırlne anatomi vardır ne de psikoloji; bölün işaretler tersinebilir. Görünümlerden başka hiçbir şey ona ait değildir -bütün iktidarlar onun elinden kurtulabilir, ancak o da, bu iktidarların bütün işaretlerini tersinir duruma getirebilir.

Kim ona karşı koyabilir ki?

 Tek gerçek koz görünümlere hükmedişte ve onlara yönelik stratejide, varlığın ve gerçeğin iktidarına karşı durmaktadır. Varlığı başka bir varlığın, hakikati de başka bir hakikatin karşısına koymak işe yaramaz: İşte bu noktada, temelleri yıkmak bir tuzaktır; çünkü, görünümlerle hafifçe oynamak yeterlidir

Oysa kadın, görünümden başka bir şey değildir. Ve görünüm olarak dişil erilin derinliğini tamamen başarısızlığa uğratmak için yeterlidir. Kadınlar “aşağılayıcı” saydıkları bu formülün karşısına dikilınektense, bu hakikatin baştan çıkarıcılığını kalbullenseler çok daha iyi olacak; çünkü güçlerinin sırrı burada ve onlar, erilin derinliğinin karşısına dişilin derinliğini koyarak bu güçlerini yitiriyorlar.

Hatta, derinlik olarak erile zıt olan şey, yüzey olarak dişil de değildin daha çok, yüzeyi ve derinliği birbirinden ayırt edilemeyen dişildir erile zttolan Yada, otantik olanla yapay olanın bir-birinden farksız olmasıdır. Joan Riviene’in, “Kadınlık: Maskeli Balo” (La Psychanalyse, sayı 7) adlı yazısında onaya attığı temel önerme şuydu ve her her baştan çıkarmayı kapsıyordu: “Dişiliğin otantik ya da yüzeysel olması, esas olarak aynı şeydir.”

Bu, yalnızca dişil için söylenebilir. Eril, kesin bir ayrımcılığın ve mutlak ölçütün ne olduğunu bilir. Eril kesindir, dişil ise çözülemez

Oysa dişile ilişkin bu önerme, yani otantik olanla yapay olanın dişilde temelsiz olarak var olduğu önermesi, aynı zamanda –ilginçti-simülasyonun alanını tanımlar: Simülasyonda da, gerçekle modeller âlâsındaki ayırımı ortaya koymak imkânsızdır; simülasyon modellerinin ortaya koyduğu gerçekten başka bir gerçek yoktur; tıpkı, görünümlerin dişiliğinden başka bir dişilik olmadığı gibi, Simülasyon da çözümsüzdür.

Bu tuhaf çakışma dişili, kendi anlamındaki belirsizliğe gönderir: O  hem simülasyonun en kesin belirtisidir hem de simüllasyanun Ötesine geçmek için tek çıkar yoldur -özellikle de baştan çıkarma söz konusu olduğunda.

İNSAN TOPLULUĞUNUN SONSUZ İRONİSİ

Şu dişilik; insan topluluğunun sonsuz ironisi.

Hegel

Belirsizliğin ilkesi olarak dişilik.

Dişilik, cinsel kutupların bocalamasına yol açar O, erilin karşıt kutbu değildir: o, ayırt edici karşıtlığı ve böylelikle cinselliğin kendisini ortadan kaldırandır; tarihsel olarak eril fallokraside kendini böyle cisimleştirdiği gibi, yarın da dişil fallokrasi de kendini bu şekilde cisimleştirebilir.

Dişilik, kararsızlığın ilkesi olduğuna göre, kendisi de kararsız olduğu yerde, yani dişilik oyununda en büyük kararsızlığı yaşayacaktır.

Travestilik. Onlar ne eşcinseldir ne de transseksilel: travestillerin hoşlandığı şey, cinsiyetin ayırt edilemediği bir oyundur. Başkalarında yarattıkları ve kendilerini de etkileyen cazibenin kaynağı, alışılageldiği gibi bir cinsiyetin diğeri karşısındaki çekiciliği değil cinsel bocalama halidir. Onlar, gerçekte ne erkek/erkeklerden, ne kadın/kadınlardan, ne de farklı cinsel varlıklar olarak kendilerini aşırı derecede vurgulayarak tanımlayanlardan hoşlanırlar. Cinsiyetin olması için, işaretlerin biyolojik varlığı çogaltmıtsı gerekir. Burada ise işaretler biyolojik vatlıktan ayrılır ve gerçek anlamda cinsiyet kalmaz: travestilerin âşık olduğu şey bu işaretler oyunudur: onları cezbeden ise bu işaretleri baştan çıkarmaktır. Onlar için her şey makyajdan, tiyatrodan ve baştan çıkarmadan ibarettir. Cinsiyet oyunlarına karşı saplantılı bir bağlılıkları varmış gibi görünürler: ancak onların asıl saplantısı oyundur ve onların yaşamlarının, bizimkinden çok daha fazla cinselliğe adanmış gibi görünmesinin nedeni cinselliği, bedenlerinin her hareketiyle, duygularıyla ve ritüeliyle bir oyun; coşkulu Ama minik bir çağrı olarak görmeleridir.

Nico’nun bu denli güzel görünmesinin tek nedeni, dişiliğinin bir oyundan ibaret olmasıydı. Onda güzellikten de öte. yüce bir şey vardı ve bu. farklı bir baştan çıkarıcılık yayıyordu. Nico’nun sahte bir travesti olduğunu, travesti rolü yapan gerçek bir kadın olduğunu öğrenen herkes şaşkınlığa uğradı. İşaretler içinde hareket eden ve kadın olmayan/kadın, baştan çıkarcılığın sınırlarına, cinsiyetiyle kendini kanıtlamış hakiki bir kadından çok daha fazla ulaşabilir. Yalnızca o. katıksız cazibeye sahip olabilir çünkü o, cinsel bakımdan çekici olmaktan çok baştan çıkarıcıdır. Gerçek cinsellik belirince cazibe de yok olur; kendine uygun başka bir arzu yaratabilir elbette, ama yapmacıklıktan gelen mükemmellik yoktur artık

Baştan çıkarma, cinselliğe göre çok daha eşsiz ve soyludur ve bu nedenle onu çok daha değerli buluruz

Travestiligin temcilerini biseksüellikte aramak yanlış olur. Çünkü, ister karma olsun ister ikideğerli, ister belirsiz olsun ister dönüşmüş, cinsiyetler ve cinsel karakterler gerçekliklerini korurlar ve cinsiyete ilişkin psişik bir gerçekliğe tanıklık etmeyi sürdürürler. Buna karşın, cinselin hu tanımı gölgede kalmıştır. Ve bu oyun, çapkınlığa denk düşmez. Sapkınlık. Öğelerin düzenini yoldan çıkarmaktır. Oysa burada, yolundan çıkarılan herhangi bir öğe yoktur: yalnızca baştan çıkarılan işaretler vardır

Bilinçdışında ve “Örtülü homoseksüellik” alanında araştırma yapmak da boşuna. Örtülü olmayı ele alan bu eski kazüistik, bir yandan yüzeyin ve derinliğin cinsel imgelemini üreli iken, diğer yandan da, belirtisel bir okumayı ve düzeltilmiş bir anlamı ima eder. Burada hiçbir şey örtülü değildir, her şey. Cinsiyetin gizli ve belirleyici ısrarına ilişkin bir varsayımı, işaretlerin yüzeysel oyununu çekip çeviren derin fantazmalar oyununa dair bir varsayımı tartışmaya yöneliktir -oysa oyunun tamamı bu geri dönüşlülüğün baş döndürücü ortamında gerçekleşin bu ortamda cinsiyet, işaretlerde töz-ötesi hale geçer ve bu geçiş her tür baştan çıkarmanın sırrıdır.

Belki travestinin baştan çıkarma gücü de, doğrudan doğruya parodiden doğar-cinselin üstanlamında gerçekleyen bir cinsiyet parodisi. Yani, travesiilerin fuhşu kadınların bildik fuhşundan başka bir anlam taşır. Antikçağ insanlannın kulsal fuhşuna (ya da erdişilige verilen kutsal konuma) yakındır. Makyaja ve tiyatroya başvururken bunları, haz duymayan bir cinsiyetin ritüele ve parodiye dayanan gösterişi olarak görür.

Baştan çıkarma, kendi rolünü bir parodiye oynatır ve bu parodide, dişil karşısında oldukça acımasız olan ve kadının baştan çıkarma silahlarının erkek tarafından müsadere edilmesi olarak değerlendirilebilecek bir kıyıcılık boy gösterir. Böylelikle travesti, baştan çıkarıcı tek şey olan ilk savaşçı konumunu yeniden üretmiş olur -kadın bir hiçtir (faşizme ve faşizmin travestiye olan hısımlığına göz kırpar). Ancak travesti. cinsiyetlerin toplamı olmaktan çok iptali değil midir?

 Ve eril, dişiliğin bu şekilde gülünçleştirilmesiyle kendi konumunu ve ayrıcalıklımın feshederek ritüele dayanan bir oyunun kontrapunto [çeşitli melodileri birbirine uydurma ] öğesi haline gelmez mi?

Her halükârda, dişilin bu parodisi sanıldığı kadar kıyıcı değildir, çünkü o, erkeklerin, kendi fantazmalannda aşılmış, bozulmuş. parodi haline getirilmiş Dişilik olarak imgeledikleri ve .sahneye koydukları şekliyle dişiliğin parodisidir (Barcelona’nın travestileri bıyıklannı kesmezler ve kıllı göğüslerini rahatça sergilerler); bu parodi, bu toplumda dişiliğin, erkeklerin gülünçleştirdiği işaretlerden başka bir şey olmadığını onaya koyar. Dişiliğin üst-simülasyonunu yapmak kadının, simülasyonun eril modelinden başka bir şey olmadığını söylemektir. Bu, kadının oyunu aracılığıyla kadın modeline kadın/işaret aracılığıyla kadın/kadına meydan okumaktır. Oyununu yapayın sınırlarında oynayan, mükemmelliğe varacak ölçüde hem dişiliğin mekanizmaları içinde oynayıp hem de onJan bozan bu capcanlı ve simüllasyona dayanan meydan okuma, “kendi varlığı içinde yabancılaşmış” bir dişiliğin ideolojik-politik taleplerinden daha berrak ve radikal olabilirdi. Burada dişiliğin herhangi bir varlığının (kendi doğası, üslubu, kendi hazzı ve Freud’un dediği gibi, özgül libidosu yoktur) olmadığı ifade edilir. Her tür otantik dişilik arayışı, kadınlann sarf ettiği söz. vb. karşısında, kadının bir hiç olduğu ve gücünü de buradan aldığı söylenir.

Feminizmin hadımlık kuramını toptan inkâr etmesinden çok daha etkili bir yanıt. Çünkü bu inkâr, anatomik değil de simgesel olan ve her tür sanal cinsellik üstünde ağırlığını hissettiren bir kaderi karşısında bulur. Bu yasanın alaşağı edilmesi, yalnızca kendi paredik kararlılığına, dişilik işaretlerinin ayrıksılığına, cinsiyetlerin çözülemeyen biyolojisine ve metafiziğine son veren işaretlerin çoğalmasına bağlıdır -makyaj, bundan ibarettir: Muzaffer parodi, ölçüsüz kararlılık, hadımlığın simgesel yasasından başka bir şey olmayan bu derin simülasyonun yüzeysel hipersimülasyonu-baştan çıkarma alanında oynanan transseksüel oyun.

Yapay uygulamaların ironisi -makyaj yapmış ya da fahişe kadının bir çizgiyi vurgulayarak bir işaretten fazlasını yaratması ve bu yolla doğrunun karşıtı olan yanlıştan değil, yanlıştan daha yanlış olandan yola çıkarak cinselliğin doruğunu canlandırması ve aynı zamanda, simülasyonun içinde kendini ortadan kaldırması. Kendi kapalı yetkinliğinde bile cinsellik oyununa son vererek ve cinsel gerçekliğin sahibi ve efendisi olan erkeği hayali Özne saydamlığına havale ederek, kadını idol ya da cinsel nesne halinde biçimlendirme ironisi. Nesnenin ironik gücü; kadının öznelliğe terfi ederken yitirdiği güç.

Her tür eril güç, üretimden gelen güçtür, isterse kendini kadın olarak üreten kadın söz konusu olsun, kendini üreten her şey eril gücün siciline işlenir. Dişiliğin tek ve karşı konmaz gücü, bunun tersi olan baştan çıkarmadır. Baştan çıkarma, üretimin gücünü geçersizleştirme dışında özgül değildir ve özgül olaıı hiçbir şeye sahip değildir. Ancak daima bu gücü geçersizleştirir,

Zaten, fallusun iktidarı bugüne dek hiç var olmuş mudur?

 Bütün bir ataerkil egemenliği, fallokrasiyi, erilin hatırlanamayacak kadar eskilere dayanan ayrıcalıklarını konu alan tarih, belki de ayaküstü uydurulmuş bir yalandır. Örneğin, ilkel toplumlarda kadınların değiş tokuş edilmesi konusunda aptalca bir değerlendirme yapılarak, bunun nesne-kadının ilk evresi olduğu söylenir. Bu konuda bize söylenen her şey. eşitlikçi ve devrimci modernliğin laytmotifi [bir opera veya müzik parçasında zaman zaman tekrarlanan nağme, kılavuz motif, ana motif] olan, cinsiyetlerin eşitsizliğine dayanan evrensel söylem, günümüzde enerjisini, devrimin başarısızlığa uğramış olmasından alır ve bunların tümü koskocaman bir yanlış anlama yaratır. Bunun tam tersini öne süren -dişilin, hiçbir zaman egemenlik altında kalmadığını; her zaman egemen olduğunu öne süren-varsayım çök daha makul ve bir bakıma çok daha ilginçtir. Elbette burada dişil, yalnızca cinsiyeti değil, her tür cinsiyeti kesen biçim: cinsiyetsizliğin gizli ve etkili biçimi olarak her ttlr iktidar anlamına gelir. Yol açtığı tahribatla cinselliğin bütün boyutlarında bugün kendini hissettiren meydan okuma -aynı zamanda baştan çıkarmaya da ait olan meydan okuma, bugüne dek daima muzaffer olmadı mı?— anlamına gelir.

Bu anlamda eril, bugüne dek yalnızca bir tortu; siperlerde, kurumlarda, yapaylıklarda savunulacak ikincil ve kırılgan bir oluşum olabilmiştir. Nitekim fallus kalesi de bir kalenin, yani zayıflığın bütün işaretlerini sunar. Varlığını, ancak aşikâr bir cinselliğin, Üreme ya da hazla kendini tüketen cinsel bir erekliliğin surlarında sürdürebilir.

Yalnızca dişi cinsiyetin var olduğu ve erilliğin, bundan kurtulmak için gösterdiği insanüstü bir vahayla varlığını sürdürdüğü varsayımı da öne sürülebilir. Bir anlık dalgınlıkla yeniden dişilin parçası oluverir insan. Dişil kesinkes ayrıcalıklı, eril de kesinkes tehlike altındadır -ortaya gülünç bir durum çıkar: Bunlardan birini ”kurtarma”yı islemek onu, diğerinin “iktidarının kırılganlığına ulaştırmaktan başka hiçbir işe yaramaz: erilin içine düştüğü bu durum kısaca ayrıksı, çelişkili, paranoil ve yorucudur.

Cinsel fabl fallik fablın tersidir buna göre, bir çıkarma işleminin sonucunda kadın erkekten doğar -oysa fallik fablda, istisnai olarak erkek kadından doğar. Bu fabl, Bettelheim’ın Blessures symboliques’le yer alan çözümlemelerini de pekiştirir: Erkekler, kadının çok daha üstün olan ilk iktidarıyla baş edebilmek için onun karşısına kendi iktidarlannı ve kuıumlarını dikerler. Devindirici güç, bir penise sahip olma isteği değil, tersine, kadının döllenme gücü karşısında erkeğin duyduğu kıskançlıktır. Kadının sahip olduğu bu ayrıcalığı ortadan kaldırmak olanaksızdır. Bu yüzden de ne pahasına olursa olsun İki doğal ayrıcalıgı gözden düşürecek farklı bir toplumsal, siyasal, iktisadi eril düzen yaratmak gerekmiştir. Ritüel düzende, karşıl cinsiyete ilişkin işaretleri belli bir düzene koyan uygulamalar, büyük ölçüde erildir: Çizip kanatma, sakatlama, yapay dölyolu açma, couvade, vb

Paradoksa dayanan bir varsayım ne denli ikna ediciyse, bunlar da o ölçüde ikna edici olabilir (yine de  kabul edilmiş varsayımdan çok daha ilginçtir), ancak, özünde öğelerin yeri değiştirilmiştir yalnızca ve dişili, ilksel bir töz, bir tür antropolojik altyapı haline getirir; anatomiye ilişkin saplamaları tersyüz ederek onlan yeniden belirler ancak bunu bir kader olarak bırakır ve bir kez daha “dişilik ironisi” her şeyini yitirir.

Dişil, bir cinsiyet olarak kurulduğunda, hatla bu, Özellikle, onun üsIündeki baskıyı ortaya koymak için yapıldığımla ironi de ortadan kalkar. Aydınlanma daki insancılığın ebedi aldatmacası da budur. Köle cinsiyetini, köle ırklarını, köle sınıflanın kendi köleliklerinin bağlamından kurtarmayı hedeflemek, Dişilin, tümüyle ayrı bir cinsiyet haline gelmesini islemek! Bu öylesine büyük bir saçmalık ki. ne cinsiyet ve ne de iktidar bağlamında doğrulanabilir.

Oysa dişil ne eşdeğerlik ne ile değer dikeni içinde yer alır: Ou yüzden de o, iktidar içinde çözünmez. Hatta dişil yıkıcı dahi değildir, o tersinir. Buna karşılık iktidar, dişilin tersinirliği içinde çözünebilir. “Olgulara bakarak kimin; yani erilin mi dişilin mi çığlar boyunca diğeri üstünde egemen olduğuna karar verilememekle birlikte (bir kez daha belirtelim. Dişile baskı uygulandığı savı, artık karikatür haline gelmiş fallokratik bir efsaneye dayanır), cinsellik konusunda tersinir biçimin doğrusal biçime üstün geldiği açıktır. Dışlanmış biçim, egemen biçime gizlice üstün gelir. Baştan çıkancı biçim de, üretici biçimden üstündür.

Bu anlamda dişilik delilikle aynı cephededir Çünkü delilik de nonrmalleştirilme (başka varsayımların yanı sıra, özellikle billinçdışı varsayımı sayesinde) dayatmasına gizlice üstün gelir. Çünkü dişilik de, yeniden yönlendirilme ve normalleştirilme (özellikle cinsel özgülleşme içinde) dayattnasına gizlice Üstün gelir.

Ve haz içinde.

Kadınlara baskı uygulandığına dair önemli gerekçelerden biri de haz yoksunluğu. haz duyma eksikliğidir Bir tür mukavemet yarışı ya da cinsel ralli şemasına uygun olarak bu aşikâr haksızlığı derhal ortadan kaldırmak için herkes çaba göstermelidir. Haz giderek bir gereklilik ve temel bir hak görünümü almaya başladı. İnsan haklarının son evladı olarak kesinkes uyulması gereken bir buyruk saygınlığına ulaştı Ona karşı çıkmak ahlâka ters düşmek olarak görülmeye başlandı. Oysa Kant’taki ereksiz ereklilikler kadar bile sevimli değil. Haz arzunun yönetimi ve özyönetimi olarak kendini dayatıyor ve herkesin, tıpkı yasalarda olduğu gibi onu bilmek zorunda olduğu varsayılıyor.

Bu, hazzın da tersinir [tersine çevrilebilir ] olduğunu, yani haz yokluğu ya da reddinde daha büyük bir yoğunluk olabileceğini bilmezden gelmelidir. Oysa bu noktada, yani cinsel erek rastlantısal hale geldiğinde. baştan çıkarma ya da zevk olarak adlandırılabilecek bir şey çıkıverir ortaya. Hatta haz daha tuıku verici ve tutkulu başka bir oyunun gerekçesidir yalnızca -Duygu İntjtararorltığu’nda böyleydi; haz aracılığıyla ulaşılmak istenen yer, hazzın en uç noktası ve ötesiydi; haz, arzunun saf işleyişine üstün gelen bir meydan okumadır: çünkü onun mantığı daha da baş döndürücüdür, çünkü haz bir itkiden başka bir şey değilken, arzu bir tutkudur.

Ancak bu sarhoşluk hazzın reddinde de etkili olabilir. “Yoksunluk” şöyle dursun kadınlann, büyük bir başarıyla daima cinsel sakınım hakkından yararlanmadıklarını, yani hazsızlıklarının özü sayesinde meydan okumadıklarını ya da daha doğrusu, erkeklerdeki hazzın, mevcut haline meydan okumadıklarını kim bilebilir?

 Hiç kimse, böylesi bir kışkırtmanın ne ölçüde yıkıcı olabileceğini ve mutlak kudretinin nelere kadir olduğunu bilemez. Tek başına haz duymaya, zevklerin ve fetihlerin toplamına kapanmaya indirenmiş olan erkek bu sorunun içinden hiçbir zaman çıkamamıştır.

Peki, çeşitli stratejileri olan bu oyunun galibi kim?

 Görünürde, bütün saflarda erkekler var. Ne var ki, yolunu yitirmedigi ve bu topraklarda batağa saplanmadığı pek söylenemez; tıpkı iktidar mücadelesinde olduğu gibi bir bakıma ileri cephelere kaçış halinde; burada hiçbir birikim, hiçbir hesap onu kurtarmıyor ve elinden kaçırdıkları için duyduğu gizli umutsuzluğu gidermiyor. Artık bütün bunlara bir son verilmesi ve kadınların da haz duyması gerekiyor. Onları özgürleştirmenin ve onlara haz vermenin yollan bulunmalı -çünkü, hazsızlığa dair herhangi bir stratejiyle karşı karşıya kalınınca, eninde sonunda haz onadan kalkar ve bu yüzden bu dayanılmaz meydan okumaya bir son vermek gerekir. Çünkü hazzın stratejisi yoktur O, kendi ereğinin arayışında olan bir enerjiden başka bir şey değildir. O, kendisini bir araç, arzuyu da taktik bir öğe olarak kullanacak herhangi bir stratejiden çok daha zayıftır. Laclos’dan Casanova’ya ve Sade’a (hatta. Baştan Çıkarıcının Günlüğü ile Kierkegaard’a) kadar, XVIII. yüzyılda benimsenen serbestiyetçi cinselliğin ana konusu da budur; cinselliği hâlâ bir tören, bir ritüel ve bir strateji olarak gören bu anlayış, cinsellik hakikatini onaya koyan İnsan Hakları ve psikolojiyle birlikte yok olmuştur.

Hazza çağrı ve hap çağında yaşıyoruz. Cinsel sakınım çağının sonu. Kadınların, büyük bir gayret göstererek karşı koydukları temel bir şeyden, şimdi yoksun bırakıldıklarını anlamış olmaları gerekiyor; onlar, hapın «akılcı nedenlerle»  benimsenmesine “başansız” eylemler tayfı sayesinde karşı koymuşlardı. Pek çok kuşak okula, tıbba, güvenliğe, çalışmaya karşı da aynı direnci göstermişti. Sınırsız özgüllüğün, sözün ve hazzın yol açabileceği yıkım karşısında aynı derin sezgi vardı: Meydan okuma, başka bir meydan okuma artık mümkün değildi; sürekli ereksiyon halinin lehine şantaj yapmak için her tür simgesel mantığın kökü kazındı (haz oranının düşme eğilimi gösterdiği güz önüne alınmadı mı?

“Geleneksel” kadın ne bastırılmıştı ne de ona haz yasağı getirilmişti: Kendi konumu içinde bir bütündü: ne yenik düşmüştü ne de edilgendi; üstelik. er geç “kurtuluş” gününü göreceğini de hayal etmiyordu. Bazı saflar, geçmişe şöyle bir bakarak bütün zamanlarda kadının kendine yabancılaşmış olduğunu ve sonra arzusu sayesinde kurtulduğunu söylüyorlar. Oysa, bu bakış açısında derin bir küçümseme var; tıpkı, «yabancılaşmış» olduğu söylenen ve hiçbir zaman gizemli bir sürtıdeıı başka bir şey olamadıktan varsayılan kitleler karşısında benimsenen bakış açısında olduğu gibi.

Bütün çağları aşarak yabancılaşmış kadın tablosunu yapmak hiç de zor değil: devrimi ve psikanalizi himayesine alarak ona arzunun kapılarını açmak da son derece kolay. Bütün bunlar o denli yalın ve bu yalınlıktan içinde o denli müstehcen ki -bundan daha kötü olan bir şey varsa, o da cinsiyeçiligin ve ırkçılığın ifade edilmesi: merhamet.

Neyse ki; dişil, hiçbir zaman merhametin imgesi olmadı. Onun, daima kendine özgü bir stratejisi oldu: meydan okumanın durmak bilmeyen ve muzaffer stratejisi (bu stratejinin en temel biçimi de baştan çıkarmaydı). Haksızlığa maruz kaldığını düşünerek ağlamak ve bu haksızlığı gidermeye çalışmak boşuna Cins-i latif uğruna adalet mücadelesi verme oyunu oynamak da. Her şeyi, sırrı XX. yüzyılda anlaşılan bir tür kurtuluşa ve arzuya konulan ipoteğe bağlamak da. Oyunlar tarihin her bir anında, hep başından sonuna kadar oynandı; üstelik bütün kartlarla ve bütün kozlarla Hiçbir oyunu erkekler kazanmadı; hiçbir zaman Aslında esas şimdi, sırf hazzın işareti yüzünden kadınlar kaybetmek üzereler -bu da başka bir tarih.

Bu  her şeyi ürelen, her şeyi konuşturan  her şeyin haz almasını sağlayan, her şeye söylem bulan bir kültürde dişilin güncel tarihidir. Ayn bir cinsiyet olarak dişilin, değer olarak dişilin belirsizlik ilkesi olan dişil aleyhine ilerlemezdir (eşil haklar, eşit haz). Cinsel kurluluş. yalnızca dişil hukukun, konumun, hazzın dayatıldığı bu stratejiyle mümkündür. Cinsiyet olarak dişil ile cinselliğin çoğaltılmış kanılı olarak hazzın aşın ışıklandınlmıısı ve sahneye konması.

Porno ise hepsini açıkça sergiler. Apaçıklık, haz ve anlamlılık üçlemesi olarak porno, haz duyan dişilin bu denli kuvvetli bir biçimde yükseltilmesinden başka bir şey delildir . sırf, «siyah kıta» üstünde öleden beri dolaşan belirsizliği gömebilmek için yapılır her şey. Hegel’in sözünü ettiği, «insan topluluğunun sonsuz ironisi» de bitti artık. Bundan böyle kadın haz duyacak ve neden haz duyduğunu da bilecek. Bütün dişillik gtirünür hale getirilmiş olacak -hazzın amblemi kadın olacak, haz ise cinselliğin amblemi. Belirsizlik de son buldu, sular da. Kökten müstehcenlik başlıyor artık.

Pasolıni’nin Sodom’un 120 Günü adlı eseri -baştan çıkarmanın gerçek çöküşü: Her tür tersinirlik acımasız bir mantık uyarınca ortadan kaldırılır. Orada her şey, geri dönüşü olmayan bir biçimde eril ve ölüdür. İşkencede bile cellatlarla kurbanların suç ortaklığı ve iç içeliği yok olmuştur: Her şey cansız bir işkenceden, duygusuzca işlenmiş bir suçtan, soğuk bir entrikadan ibarettir (hazzın bedenlerden bolca yararlanma hakkı ve her tür baştan çıkarmanın karşıtı olduğu hemen dikkat çekiyor: Haz, yatağından çıkarılan bir maden, bedenlerdeki makine sisteminin teknolojik bir ürünü, zevklere dair bir lojistiktir; dosdoğru hedefe gidiyor ve kendi ölü nesnesinden başka hiçbir şey bulamıyor orada).

Film, işte bu hakikati resmediyor: Egemen olan eril sistemde, her tür egemen -yâlnızca bu özelliğiyle eril olma özelliği kazanan-sistemde tersinirliği, oyunu ve simgesel içermeyi cisimlleştiren etken dişilliktir. Sodom, yalnızca cinselliğin değil. Ölüm ve Ölüm alışverişi de dahil her tür ilişkinin hedef olduğu bu asgari baştan çıkarmadan bile arındırılmış bir evren (bu durum, Sade’da olduğu gibi Sodom’da da. sodomuin hâkimiyetiyle ifade ediliyor). Tam bu noktada dişilliğin, diğer cinsiyetin karşıtı olmadığı ortaya çıkıyor, dişillik, her tür hak ve tasarrufu elinde tutun cinsiyete, cinsellik tekelini elinde tutan cinsiyete gönderme yapımdır: Eril, başka bir şeye duyulan saplantı ve cinsellik onun hayal kırıklığına uğramış biçiminden, baştan çıkarmadım başka bir şey değildir. Baştan çıkarma bir oyun, cinsellik ise bir işlevdir. Baştan çıkarma ritüel, cinsellik ve arzu ise doğa niteliğindedir. Dişil ve erilde bu iki temel biçim arasında bir çatışma vardır, herhangi bir biyolojik farklılık ya da nahif bir iktidar rekabeti değildir.

Dişil, baştan çıkarmadan ibaret değildir; o  aynı zamanda, erilin cinselliği temsil etmesine, cinselliğin ve hazzın tekelini elinde tutmasına meydan okur, aynı zamanda o, erilin kendi egemenlik alanını sonuna dek ve öldüresiye kullanmasına meydan okur. Kültürümüzün bütün cinsellik tarihi boyunca hiç fasıla vermeden süren bu meydan okumanın yarattığı baskı yüzünden falloklrasi yıkılıyor; üstelik de sırf onu gözden kaçırdığı için. Cinselliğe dair bütün düşüncelerimiz fallik işlev ve cinselliğin olumlu tanımı çevresinde yapılandığına göre, fallokrasiyle birlikte bu düşüncelerin de yıkılması mümkündür Her olumlu biçim, kendi olumsuz biçimiyle sıkı bir uyum içindedir; Ancak tersinir biçimin ölümcül meydan okuyuşunu da bilir. Her yapı kendi üğelelrinin tersyüz olmasına ya da altüs olmasına razı gelir, ancak tersinmeye razı olmaz Söz konusu olan bu tersinir biçim, baştan çıkarmanın biçimidir.

Kadınların tarihsel olarak sürgün edildikleri biçim değil; gynaikonitis kültürü, pudralar ve danteller, ayna evresiyle ve kadın imgelemiyle yeniden değer kazandırılan baştan çıkarma, cinsel oyunların ve kumazlıkların sergilendiği alan (nezakel de dahil olmak üzere, bütün diğer ritüeller ortadan kaybolduğu halde, Batı kültüründen kalan tek beden ritüeli bu alanda muhafaza edilmiş olsa da) değil: cinsellik referansını paramparça eden ironik ve alternatif bir biçimdir baştan çıkarma: arzunun değil, oyunun ve meydan okumanın alanıdır baştan çıkarma.

Baştan çıkarmanın en beylik oyununda hile öne çıkan odur: Ben kaçacağım, sen ise bana haz veremeyeceksin, ben sana oyun edeceğim ve hazzı elinden alacağım. Bu hareket kazandıran bir oyundur onun yalnızca cinsel bir strateji olduğunu düşünmek yanlış olur. Daha doğrusu bir yer değişttirme stratejisidir (st-ducere: uzaklaştırmak, yolundan çevirmek), cinsellik hakikatini saptırma stratejisidir: Oyun oynamak haz almak değildir. Burada söz konusu olan, işaret niteliğinde bir tutku, bir oyun olan baştan çıkarmanın bir tür hükümranlığıdır, baştan çıkantıa uzun vadede oyunu kazanır, çünkü işaretler tersinir ve belirsiz olma özelliği taşırlar.

Baştan çıkarmanın saygınlıkları, Hıristiyanlığın hazza dair tesellilerinden çok daha üstündür Onlar, hazzın doğal bir amaç olduğunu düşünmemizi isterler ve pek çok insan, bu amaca bir türlü ulaşamadığı İçin deliye döner Oysa, bizim kültürümüzün libido dizaynı bir yana, sevmenin itkiyle hiçbir alakası yoktur -sevmek bir meydan okuma ve bir kozdur Ötekinin de bizi sevmesi için ona meydan okumaktır; baştan çıkmak, ötekinin de baştan çıkacağı konusunda onunla bahse girmektir (bir kadını, baştan çıkmayı becerememekle suçlamaktan daha etkili bir argüman yoktur) Bu bakımdan sapkınlık başka bir anlam kazanır: Sapkınlık, baştan çıkmadan ve baştan çıkma becerisine sahip olmadan baştan çıkmış gibi yapmaktır.

Baştan çıkarmanın kuralı, her şeyden önce, ritüele dayanan kesintisiz bir değiş tokuşun: baştan çıkaranın da baştan çıkanın da hiçbir oyun oynamadığı bir yeniden değer artırma sürecinin kuralıyla aynıdır, çünkü, birinin kazandığı zaferle ötekinin uğradığı bozgunu birbirinden ayıran çizgi ayırt etlilemez durumdadır -ve daha çok baştan çıksın ve benden daha çok sevsin diye ötekine yönelen bu meydan okumanın Ölüm dışında hiçbir sınırı yoktur. Oysa cinselin yakın ve sıradan bir amacı vardır: Haz, yani arzunun yerine getirilmesinin doğrudan biçimi.

Un destin si funeste (s. 142-143) adlı kitabında Roustang şöyle der: «Çözümlene yapılırken, kadının haz talebini duymaya başlayan bir erkeğin ne büyük bir tehlikeyle karşı karşya kaldığı görülecektir. Eğer kadın, arzusu yüzünden, erkeğin onu kapatmaktan kendini alıkoyamamasından ileri gelen bozulmazlığını bozuyorsa; eğer kadının kendisi doğrudan ve sınırsız bir talep haline geliyorsa; eğer kadın kendine egemen olmuyorsa ve talep haline gelişine de egemen olmuyorsa, erkek de kendini intiharın eşiğinde bulacaktır. Hiçbir oyalamayı, hiçbir mazerete tahammül etmeyen; şiddeti ve süresi bakımından sınırsız olan bir talep kadının, kadın cinselliğinin ve hatta kadına özgil hazzın… temsil ettigi mutlakı paramparça eder. Kadına özgü haz, daima aniden yücelltebilir; oysa, erkeğin bağlı olduğu ve kaçış yolu bulamadığı böyle bir kadının Hak talebi, erkeğin dayanak noktalarını yitirmesine ve tam bir olumsallık duygusuna yol açar… Bütün arzu talebe geçtiğinde dünya tersyüz olur ve patlar. Hiç kuşkusuz bu nedenle kültürümüz, kadınlara hiçbir şey istememeyi öğretmiştir, giderek hiçbir şey arzulamasınlar diye.»

“Bütünüyle talebe geçen arzu” da neyin nesi? Yine kadının «arzu»sundan mı söz ediliyor?

 Burada deliliğin ayırt edici bir biçimi yok mu ve bu biçimin «özgürleşme» ile ilişkisi pek zayıf değil mi?

 Sınırsız bir cinsel talebin, hazza ilişkin sınırsız bir gerekliliğin bu yeni ve dişil biçimlendirilişi de neyin nesi?

 İşte bizim kültünlmüzün saplanıp kaldığı sınır noktası -ve Roustang’ın haklı olarak belirttiği gibi kültürümüz intihamı eşiğinde ki toplu bir şiddet biçimini kapsıyorlancak yalnızca erkek için değil: Kadın ve genci olarak cinsellik için do bir sınır noktası bu.

«Yalnızca kadınları seven erkeklere/kadınlara hayır diyoruz; yalnızcı ekekleri seven erkeklere/kadınlara da hayır diyoruz; yalnızca çocukları seven erkeklere/kadınlara da hayır diyoruz (sonra yaşlılar var, sadeler var, mazolar var, köpekler, kedilr var)… Nazik ve ben merkezci yeni mililitanlar, cinsel ırkçılık yapma, cinsel bakımdan benzeniz olma hakkını talep ediyorlar. Ama bizler, her tür sektör yaklaşımına hayır diyoruz. Oğlancı olmak için ille de kadın düşmanı olmak; lezbıyen olmak için ille de erkeklerden korkmak gerekiyosa; kendini tecavüzden korumak için ille de gecenin getirdiği zevkleri, buluşmaları, ayartmaları reddetmek gerekiyorsa; bu bazı yasaklar karşısında verilen mücadele adına başka bazı tabuları, ahlakçıları, kuralları, türlü biçimlerdeki kısıtlamaları sürdürmekten başka bir şey değildir…

Bedenlerimizde tek bir ya da iki cinsiyeti değil, pek çok cinsiyeti hissederiz. Ne erkeği görürüz ne de kadını; antrepomorfik insan türünü görürüz. Basmakalıp kültür engelleri, fizyolojik ayırımlar yüzünden kendi bedenimiz bizi yorar. Eriliz, diriliz, yetişkiniz ve çocuğuz, dişil seviciyiz. eril seviciyiz ve oğlancıyız, dişil yapıcıyız, eril yapıcıyz, ibneyiz. Cinsel zenginliğimizi tek bir cinsiyete indirgemeyi reddediyoruz. Bizim seviciliğimiz, sahip olduğumuz çok zayıdaki cinselliğin tekbir yüzü. Kendimizi, toplumun bize dayattıklarıyla sınırlamayı kabul etmiyoruz; yani yalnızca hetero olmayı, lezbiyen olmayı, oğlancı olmayı ve tanımı yapılan bütün bu ürün yelpazesini reddediyoruz. Arzularınıız söz konusu olduğunda akıllıca davranmak istemiyoruz.” (Judath Belladenna Barbara Penton)

Cinselliği sınırsızca yaşama çılgınlığı; arzunun, isteğe ve haz ta ölçüsüzce dağılması -burada, Roustang’ın söylediklerinin tersyüz olmuş bir hali yok mu?

 Hiçbir şey arzu etmesinler diye, bugüne dek kadınlara, hiçbir istekte bulunmamayı Öğretmiştik; bugün ise, hiçbir arzulan olmasın diye her şeyi istemeyi öğretmiyor muyuz?

 Haz. bütün karanlık kıtanın kodlarını mı çözdü mü?

Eril, Yasa ya daha yakın olabilir; dişilik ise hazza. Ancak, hazzın kendisi de, şifreleri çözülmüş bir cinsel evrenin belit dizgesi değil midir?

 -Yasa’nın giderek tükenmesinin yarattığı dişil ve özgürteşlirici referans. Yasanın tükenmiş bir biçimi olan haz, Ynsa’nııı hazzı yasaklayıp soııra da onun bir emri halini alması.

Ters uyun etkisi: Haz, özerk olduğunu iddia etlikçe ve özerk olmak istedikçe Yasanın bir sonucu olabilir ancak. Ya da Yasa ortadan kalkar ve ortadan kalkan Yasa’nın yerini, yeni bir anlaşma olarak haz alır. Hiç fark etmez: Hiçbir şey değişmemiştir ve işaretlerin tersyüz, olması, belli bir stratejinin yarattığı bir sonuçlan başka bir şey değildir. Gerek günümüzdeki ani değişikliğin, gerekse eskiden cinsel akla egemen olan eril ve yasak üstünde dişilin sahip olduğu çifte ayrıcalığın yönü budur. Dişilin yüceltilmesi, Cinsel Aklın benzersiz bir hiçimde genelleştirilmesinin ve yönlendirilerek genişletilmesinin en mükemmel aracıdır.

Beklenmedik bir kader, arzuya yönelik her tür yanılsamayı ve özgürleşmeye yönelik İter tür ukdulaştırma çabasını kestirip atar. Marcuse:

«Ataerkil sistemde eril değerlerin dişil karşısavı olarak gürülen her şey. gerçekten toplumsal ve bastırılmış tarihsel bir alternatif -soyalist alternatif..oluşturulurabilir. Ataerkil toplumdan kurtulmak kadına, bir kadın olarak özgün nitelikler atfedilmesini reddetmekten; yani bu niteliklerin toplumsal hayatın bütün alanlarında, çalışma ortamı olduğu kadar eğlence ortamında da serpilip gelişmesine fırsat vermekten başka bir şey değildir. Kadının özgürleşmesiyle birlikte erkek do özgürleşecektir.”

Diyelim ki, dişil özgürleştirildi ve yeni bir kolektif Eros’tın hizmetine sunuldu (ölüm itkisi için gerçekleştirilen işlemin aynısı -yeni toplumsal Eros üstünde gerçekleştirilen geçersizleşlinne diyalektiğinin aynısı) Peki, dişil, özgün niteliklerin bir bütünü olmaktan uzaklaşıp (belki bastırılma durumunda ve yalnızca bu durumda söz konusudur) “özgürleştikten” sonra, gerek toplumsalın gerekse cinselin dünyasında erotik bir belirsizliğin ve Özgün niteliklerin yitirilmesinin ifadesinden başka bir şey olmadığı ortaya çıktığında ne olacak?

Baştan çıkarılmada dişilin güçlü bir ironisi vardı; günümüzde bu denli güçlü başka bir ironi de dişilin belirsizleştirilmesinde ve bu muğlaklıktadır; bu belirsizlik içinde onun Özne olarak Yükseltilmesi onun nesne ve konumunun da yükselmesini, yani genelleştirilmiş bir pornografiyi getiriyor beraberinde. Bu öylesine tuhaf bir çakışma ki, özgürleşmeyi hedef alan feminizm, bine ve nesne olma konumlannı birbirinden kesin olarak ayırmak isterken başarısızlığa uğruyor. Feminizmin içine düştüğü bu durumun düzelmesi umudu hiç yok; çünkü dişilin özgürlenmesi. yalnızca kendi radikal muğlaklığıyla birlikte belli bir anlam kazanabiliyor. Dişil talebin akın etmesini degeıli sayma eğilimi taşıyan Roustang’ın metni bile, bütün arzunun talebe yansımasının. kadın için bir felaket olacağını hissettirmekten kendini alıkoyamıyor Bu talebin erkekte yol açtığı intikamı eşiğinde olma halini kesin bir argüman olarak ele almadıkça, dişil talebin ve hazzın canavarrlığını, eskiden onu mahveden bütün yasaklardan ayırmak da mümkün olmayacaktır

Zaten bu muğlaklık erilden ve onun zayıflığından yanadır “Özgürleşmiş” dişil öznenin erkekte yol açtığı paniğin tek eşdeğeri, «yabancılaşmış» dişil cinsiyetin ve dişil cinsel nesnenin pornografik apaçıklığı karşısındaki kırılganlığıdır, ister kadın «kendi arzusundaki akılcılığın bilincine vararak» haz duymayı şart koşsun, isterse tam bir fahişe gibi davranarak kendini hazzın kollarına bıraksın -dişil, ister özne ister nesne, ister özgürleşmiş ister fahişe olsun: her durumda kendini cinselin toplamı, apaçık bir açgözlülük, yalayıp yutma eylemi olarak önerir. Pornonun, yalnızca dişil cinsiyet çevresinde kurulmuş olması kazara ortaya çıkmış bir durum değil elbette Bunun asıl nedeni, ereksiyonun hiçbir zaman kesin olmamasıdır (hiçbir zaman pornoda iktidarsızlık durumunu anlatan bir sahne yoktur: İktidarsızlık ihtimali, bütün pormo boyunca, dişilin kendini sakınımsız olarak sunmasına dayanan bir yanılsamayla engellenir). Kendini kanıtlaması ve kesintisiz olarak kendini göstermesi beklendiği için sorunsal halini alan bir cinailikle en belirgin konum. yani erillik, oldukça kırılgandır. Oysa dişil cinsiyet, kullanılabilirliği, apaçıklığı, sıfır noktasında oluğuyla yalnızca kendisine eşittir. Erilin, kesintili olarak kendini ortaya koymasına karşılık, dişilin devamlılık göstermesi, tek başına ona üstünlük sağlamaya yeter; bu üstünlük, hem hazzın organik gösteriminde hem de bizimle fantazma boyutuna dönüşen cinsel sonsuzlukta kendini gösterir.

Tıpkı üretici güçlerin özgürleşmesi gibi, cinsel özgürleşme de potansiyel olarak sınırsızdır. Bolluğun gerçekleşmesini gerektirir. «sex affluent society». Maddi mal varlıklarının kıt olmasına tahammül edemediği gibi, cinsel mal varlılarının kıt olmasına da tahammül göstermez. Kaldı ki, ütopik devamlılığı ve tasarrufu cisimleştirebilecek tek şey dişil cinsiyettir. İşte bu yüzden, bu toplumda bulunan her şey dişileştirilecek, dişillik kipine uygun olarak cinselleştirilecektir. nesneler, mal varlıkları, hizmetler. her tür ilişki -reklamcılıkta kullanılan etki çamaşır makinesine cinsiyet atfetmekten ibaret değildir (bu son derece saçma olurdu); nesneye hayali dişil nitelik vermek, bütünüyle kendini bırakmış olmak, asla kendi içine çekilmemek, asla rastlantısal olmamaktır.

Porno cinsellik de, işte bu apaçık tekdüzeliğiyle oyalanıyor, bu tekdüzelik içinde pörsümüş ya da ereksiyon halinde olan erkeklerin gülünç olmaklan başka bir rolleri yoktur. Hard core da hiçbir şeyi değiştiremedi: Erilin tek önemi fazla kararlı, fazla belirgin -çünkü fallus dini kural anlamı taşır-ve böylelikle fazla kırılgan olmasındadır. Cazibe ise yansız olana, belirsiz apaçıklığa, hareketli ve dağınık bir cinselliğe doğru güvenle ilerliyor. Bütün bunlar, yüzyıllar boyu bastırılan ve soğukluğa sürüklenen dişilliğin tarihten öç alması olabilir mi?

 Belki de. Kesin olan şu ki, bu durum cinsel işaretin bitkin düştüğünün bir göstergesidir, ister, eskiden ereksiyona, dikliğe, nesebe, büyümeye, üremeye, vb. dair bütün şemaları besleyen ve günümüzde bütün bu temaların saplantılı bir simülasyonunda yitip giden erilin tarihsel işareti olsun, istenç bu. bütün zamanlarda baştan çıkarmakla cisimleşmış dişil işaret olsun. Cinsel işaretlerin makineleşerek nesneleşmesi sürecinden sonra günümüzde kırılganlık olallâk erilin ve sıfır noktası olarak da dişilin üstünlüğü yaşanıyor.

Günümüzde cinscilik alanında tecuvüze ve şiddete -zincirlerinden boşanmış dişil hazzın “intiharın eşiğinde”ki eril üsiünde uyguladığı şiddet- dayanan orijinal bir dunun içindeyiz. Ne var ki, burada söz konusu olan şey eril cinsel iktidann kadın üstünde uyguladığı tarihsel şiddetin tersi değildir. Burada söz konusu olan şiddet, vurgulanmayan öğenin akın etmesi karşısında vurgulanan öğenin uyguladığı yansızlaştırma, çöküntüye uğratma ve yok etmeye dayanan şiddettir. Bu şiddet, içi dolu ve cinse özgü bir şiddet değil, caydırıcı şiddettir, yansızın şiddetidir, sıfır noktasının uyguladığı şiddettir.

Porno da bu tür bir şiddettir: Yansızlaştırılmış cinsiyetin şiddeti.

En saf biçimin, bu dağınık, cazibesiz, kozsuz baştan çıkarma olduğunu mu düşünmeliyiz?

 En saf biçimin, bizim gizemsiz devrelerimizde, affektsiz fantazmalannnzda, bağlamışız bağlantı şebekelerimizde dolaşan bu baştan çıkarma tayfı olduğunu mu düşünmeliyiz?

 Tiyatronun en saf biçiminin, katılıma ve kendini ifade elmeye fırsat veren, ancak sahnenin ve sahne bUytlsUniln yok olduğu modem happening olduğunu mu düşünmemiz gerekiyor?

 Resim sanalının ve sanatın en saf biçiminin varsayımsal, aşın gerçekçi, gerçeğin üstünde kalan -acling pictures, land an, body-art-lve yanılsamanın nesnesinin, çerçevesinin ve sahnesnin yok olduğu bu müdahale olduğunu mu düşünmemiz gerekiyor?

Gerçekten de saf biçimler içinde yaşıyoruz: eskiden gizli ve farklılarmış olan figürlerin radikal, yani görünür ve farklılaşmamış müstehcenliği ortamında sürdürüyoruz yaşamımızı Toplumsalın durumu da aynı: oda, bugün kendi saf, yani müstehcen ve boş biçimini sürdürüyor -baştan çıkannanın durumu farksız, günümüzde baştan çıkarma her tür rastlantısallığı belirsizlisi, büyüyü kaybederek hafif ve farklılaşmamış bir müstehcenlik biçimini aldı.

Walter Benjamin’in sanat eserlerine ve sanat eserlerinin kaderine uyguladığı soykütüğüne başvurmak gerekiyor. Tapınmanın eski biçimlerinde sanal eserinin öncelikli konumu ritüel nesne olmasıydı. Daha sonraları, zorunlulukların en aza indirgendiği sistemlerde kültürel ve estetik bir biçim halini aldı. Bu biçimiyle de biricik olma Özelliğini koruyan sanat eseri, rilüel nesnede içkin olma özelliğini kaybederek aşkın olma ve bireysel olma niteliklerini kazandı Ancak, bu estetik hiçim siyasal biçimlenmeye meydan vermiyor; eser, teknik kopyalamaya dayanan kaçınılmaz kaderini yaşıyor ve bir eser olarak yok oluyor. Her ne kadar rilüel biçim özgünlüğe önem vermesede (kulsallık, kült nesnelerinin estetik özgünlüğüyle ilgilenmez) siyasal biçimin içinde yolunu kaybediyor: Ortalıkta dolaşan bir yığın nesnenin hangi özgün yaratıma ait olduklannı bilemiyoruz Siyasal biçim, en küçük yoğunluktaki nesnelerin en geniş dolaşımına denk düşüyor

Demek ki. baştan çıkarmanın ritüel evresi (ikil, büyülü, çalışmalı) estelik evresi (Baştan Çıkarıcı’nın «estetik stratejimin« yansıyan evre; bu stratejinin yörüngesi, dişil olanın ve cinselliğin, ironik ve şeytanca olanın yörüngesine yaklaştığı zaman bizller İçin taşıdığı anlamı kazanıyor: Görünümlerin lanetli ayartıcılığı, stratejisi, oyunu) ve nihayet «siyasal» evresi var (burada, pek açık olmasa da Benjamin’in ifadesini kullanıyoruz). Siyasal evrede baştan çıkarmanın hem özgünlüğü hem de rilüel ve estetik biçimleri tümüyle kayboluyor: bütün yönlere dağılan baştan çıkarma siyasetin, biçimsel olmayan biçimi halini alıyor, Böylece baştan çıkarma, hiç de anlatılır olmayan ve içeriksiz bir hiçimi sonsuza dek yeniden üretmeye kendini adayan siyasetin, giderek etkisini yitiren bir aldatmacasına dönüşüyor. (Biçimsel olmayan bir biçim olarak teknik sistemden ayni ması imkânsızlaşıyor ve ağlar tarafından kurulmuş bir biçim olmaktan ibaret kalıyor -tıpkı nesnenin siyasal biçiminin, dizisel yeniden üretim tekniğinden ayrılamaması gibi). Bu «siyasal» biçim, tıpkı nesnelerde olduğu gibi, düşük yoğunluktaki baştan çıkannanın en geniş dağılımım anlatıyor.

Baştan çıkarmanın kaderi böyle mi olacak? Yoksa, kapanımlı olma özelliği taşıyan bu kadere karşı çıkıp, baştan çıkarmanın bir kader olmasını mı savunmalıyız? Üretimi mi bir kader olarak kabullenıneliyiz. yoksa baştan çıkarmayı mı?

 Derinliklerden gelen hakikatin karşısına görünumün kaderini mi koymalıyız? Her ne olursa olsun, anlamsızlık ortamında yaşıyoruz; bu ortamın kuşkusuz hali simülısyon olduğuna göre coşkulu hali de, oha olsa baştan çıkarmadır

Ne anatomi ne de siyaset bir kader olabilir. Oysa baştan çıkarma kaderdir Kaderden, kozdan, büyüden, alınyazısından ve esrimeden bize arta kalan şeydir baştan çıkarma. Her şeyin görünür ve coşkusuz etkisine dayanan bir dünyada, sessiz etkilerin bırakuğı bir mirastır.

Dünya çırılçıplak, kral çıplak, nesneler apaçık. Bütün üretim ve h3tta hakikatin kendisi bttylesi bir yoksunluğu hedefliyor Çok kısa bir süre Önce ortaya atılan içi kof cinsellik hakikatli bile yoksunluğa dayanıyor. Neyse ki onun da hiçbir derinliği yok. Baştan çıkarma ve hatta hakikatin baştan çıkarması, en zorlu kapılan açan anahtarı elinde tutuyor. «Onu soymak istememizin nedeni belki de onu çıplak hayal etmenin bu denli zor olmasıdır.»

Kaynak: Jean BAUDRİLLARD, Baştan Çıkarma Üzerine, “De la seduction” trc: Ayşegül Sönmezay, Ayrıntı, 2005, İstanbul

https://archive.org/details/BastanCikarmaUzerine-jeanBaudrillard

 

BAŞA DÖN

KÜTÜPHANE

 

Reklamlar