MEDENİYETİN TEMELLERİ – WILL DURANT

Çeviren: Nejat Muallimoğlu

MEDENİYET-KÜLTÜR konusunda yol gösterici bir “kutup yıldızı” mahiyetindeki eserler arasında, büyük Amerikan tarihçisi Will Durant’ın Medeniyetin Temelleri adlı eseri şüphesiz başta yer alır. Belli başlı bütün dünya dillerine çevrilmiş bu eseri nihayet Türk okuyucusuna da tanıtmış olmanın haz ve gururunu duyuyoruz.

Will Durant, göreceğiniz gibi, önce kısaca bir medeniyet için gerekli “şartlar” üzerinde duruyor. Bunların, jeolojik, coğrafi, ırki ve psikolojik şartlar olduklarını anlatan tarihçi, daha sonra, dört ayrı bölüm altında incelediği “medeniyetin temelleri”ne geçiyor.

Medeniyetin ilk “temel”i ekonomik temel. İnsanlar, avcılıktan medeniyete nasıl geçtiiar?

 Hayvanların ehlileştirilmesi ne zaman başladı?

 Yiyeceğin pişirilmesi medeniyet yolunda niye belki kaçınılmaz bir merhale idi?

 Ateş, sanayii nasıl başlattı?

 Özel mülkiyetin orijini nedir?

 Kölelik müessesesi nasıl teşekkül etti?

 Bunlar ve bu tür soruların cevaplarını “medeniyetin ekonomik temelleri”nde etraflıca ve hayret uyandırıcı misâllerle anlatan Will Durant, böylece bilgi kilerimizi de ziyadesiyle arttırıyor.

Hükümetin, devletin, kanunun ve ailenin orijinleri nelerdir?

 Gayri-sosyal içgüdülerin hâkim olduğu ilkel anarşi çağından klan ve kabile vasıtası ile günümüzün devlet kavramına nasıl geçildi?

 Ailenin, medeniyetin gelişmesindeki fonksiyonu ne oldu?

 Kadınların, medeniyete olan büyük katkıları nelerdir?

 Babanın hiç önem taşımadığı anaerkil aile tarzından ataerkil ve günümüzün aile tarzına nasıl gidildi?

 Amerikan tarihçisi, bu suallerin cevaplarını “medeniyetin siyasi temelleri” başlığı altında ele alıyor.

Medeniyetin üçüncü temeli “ahlâk”tan oluşuyor. Ve ahlak da, her şeyden önce, seksüel ahlâkla ilgili olduğundan, yazar, okuyucuyu, evlilik müessesesinin en ilkel tarzından ve seksüel komünizm’den alıyor, asırlar ve asırlar boyunca adım adım yürüterek, cinsi ahlâkın çağlar boyunca ne gibi değişikliklerden geçtiğini gösteriyor ve günümüzün evlilik müessesesine getiriyor.

Cemiyetin ahlâk temelinde, elbette “sosyal ahlak” da var. İnsanlar, hırs, tamah ve şiddetin hâkim olduğu en ilkel topluluklardan başlayarak, günümüzün sosyal ahlâk kavramına ulaşmak için hangi yollardan geçtiler?

 Ve bu yolda ilerlerken, kendilerine “kutup yıldızı” vazifesini hangi müessese gördü?

 Yazar, işte bu noktada, insan ve cemiyetin tekâmülünde dinin oynadığı rolü etraflıca gösteriyor.

Önce, dinin kaynaklarının, korku, hayret, rüya, ruh, ve animizm olduğunu söyleyen tarihçi, ardından, dinin orijinleri olarak şunları veriyor: güneş, yıldızlar, yeryüzü, seks, hayvanlar, totemizm, beşer görünüşündeki tanrılar, hayalete tapınma, ecdada tapma.

Tabiî, din müessesesi gelişirken, dinî inançları yaymak için birtakım yol ve metodlara başvuruldu. Tarihçi Durant, bu metodların, sihir ve büyü, bitki âyinleri, herşeye müsade edilen festivaller, yeniden dirilen tanrıların efsaneleri, büyü ve bâtıl inanışlar, sihir ve ilim ve din adamları olduğunu söylüyor.

Daha sonra, “dinin ahlakî fonksiyonü’nu inceleyen müellif, günümüzün “modern” cemiyetlerinde dinî inançların neden gerilediğinin, sekülarizasyon’un nasıl yerleştiğinin sebepleri üzerinde durarak, bir taraftan bilgi kilerimize yeni yeni bilgiler getirirken, öte yandan da, okuyucuyu düşünmeğe sevkediyor.

Will Durant, medeniyetin dördüncü temelini “zihnî temeller” başlığı altında inceliyor. Dil, edebiyat, ilim ve sanat nasıl ortaya çıktı?

 İlme neler önderlik etti?

 Matematik, astronomi, tıp ve cerrahî nası gelişti?

 “Güzellik” nedir?

 Vücudunu rengarenk boyayan, kesen, dövme yaptıran ilkel insan, resim, dans ve musikiyi nasıl geliştirdi, güzel sanatlara nasıl öncülük etti?

 Mimarlığın orijini nedir?

 Bunların ve bunlar gibi zihnimizi kurcalayan birçok sorunun cevabını Will Durant, berrak ve akıcı üslûbuyla önümüze seriyor.

Medeniyetin Temelleri ni okurken, hemen hemen hepimizin “vahşi” diye dudak büktüğümüz ilkel insanın, medeniyet yolunda ne muazzam başarılar sağladığını görecek, gerçekte o gelmiş olmasaydı, “medeniyet”in de vücut bulamayacağım anlayacaksınız. Will Durant, ilkel insanın günümüzün medeniyetine yaptığı çok büyük katkıyı anlatırken şunları da söylüyor:

“Medeniyet-öncesi adam, medeniyetin form ve temellerini . . . yarattı. İlkel kültür dünyasındaki bu kısa gezintimizde geriye bakınca, yazı ve devlet dışında, medeniyetin her unsurunu görüyoruz. Ekonomik hayatın bütün tarzları orada icad edildi: avcılık ve balıkçılık, çobanlık ve ziraat, taşıt ve inşaat, sanayi ve ticaret ve maliye. Siyasî hayatın bütün basit yolları organize edildi: klan, aile, köy topluluğu ve kabile; hürriyet ve düzen —medeniyetin çevrelerinde döndüğü biribirine muhasım bu iki odak noktası— burada anlaştı ve uzlaştı; kanun ve adalet başladı. Ahlakî inanışların esasları hazırlandı: çocukların eğitimi, şeref ve haysiyet, terbiye ve sadakat hisleri aşılandı. Dinin temelleri orada atıldı ve dinin yarattığı ümit ve dehşet, ahlâk ilkesinin yerleştirilmesi ve grubun kuvvetlendirilmesi yolunda kullanıldı. Konuşma, muğlak diller hâlinde geliştirildi, tıp ve cerrahî göründü ve ilim, edebiyat ve sanatta mütevazi adımlar atıldı. Bir bütün hâlinde ele alındığında, karşımızdaki manzara, hayret uyandırıcı bir yaradılışın, kaos’tan yükselen bir formun hayvandan âkil insana giden yolların biribiri ardından açılışının manzarası. Bu ‘vahşi’ler ve onların yüz binlerce yıllık tecrübe ve el yordamlarıyla ilerleyişleri olmasaydı, medeniyet de olamazdı. Talihli ve muhtemelen dejenereleşmiş biz gençler, okuma-yazma bilmeyen bir ecdadın uzun ve zahmetli çalışmalarla ortaya koyduğu araçları, kültüre, güvenliğe ve rahatlığa götüren vasıtaları, tevarüs ederken, hemen hemen her şeyimizi onlara borçlu olduğumuzu unutmayalım.”

Elinizdeki bu kitap, birinci cildi 1935’te yayınlanan 10 dev ciltlik Medeniyetin Hikayesinin “Önsöz”üdür. Hemen hemen eserin kendi kadar ilgi çeken bu önsöz, Amerika’nın muhtelif üniversitelerinde okunması gereken kitaplar arasına alındığından, Medeniyetin Hikayesi’ni çıkaran yayınevi, bu önsözü de ayrı bir kitap halinde yayınlamıştır.

Nejat Muallimoğlu

Sh: 9-12

SEKSÜEL AHLÂK

EVLİLİK-ÖNCESİ İLİŞKİLER — FUHUŞ — İFFET—BEKÂRET — İKİLİ STANDARD — TEVAZU AHLAK: İNANIŞLARIN. NİSBÎLİĞİ — TEVAZUUN BİYOLOJİK ROLÜ — ZİNA — BOŞANMA —KÜÇÜK ÇOCUKLARIN ÖLDÜRÜLMESİ —ÇOCUKLUK —FERT

AHLÂK telâkkilerinin en büyük görevi, her zaman için, seksüel ilişkileri düzenlemektir; çünkü insanın kendi kendini çoğaltma içgüdüsü, sadece evlilik yolunda meseleler yaratmaz, evlilikten önce ve sonra da birtakım problemler doğurur, ve bu problemler de, devamlılıkları ile, yoğunluğu ile, kanunlara sırt çevirmeleriyle, ahlâk değerlerini altüst etmeleriyle herhangi bir ânda cemiyet düzenini bozabilir. Birinci mesele, evlilik-öncesi ilişkilerle ilgili; kısıtlanmak mı, yoksa serbest mi bırakılmalı?

 Seks, hayvanlar arasında bile tamamen başıboş değildir; dişilerin, kızışma zamanlan dışında, erkekleri reddetmeleri, hayvanlar âlemindeki seksüel ilişkileri, behimî ihtiraslarını dizginlemesini bilemeyen kendi aramızdaki yaratıklardan çok daha mütevazi bir seviyede tutar. Beabarchais’in dediği gibi, insan hayvandan, karnı acıkmadan yediği, susamadan içtiği, ve her zaman aşk yaptığı için ayrılır. İlkel insanlar arasında, hayvanlardaki kısıtlamanın bir benzerini, veya aksini, âdet gördüğü zaman kadınla ilişki kurulamayacağım belirten tabularda görüyoruz. Bu genel istisna dışında, en basit cemiyetlerde evlilik-öncesi cinsî temaslar, çok defa tamamen serbest bırakıldı. Kuzey Amerikalı Kızıl Derililer’i arasında, genç kız ve erkekler serbestçe çiftleşti, ve bu ilişkiler de evlilik yolunda bir engel teşkil etmedi. Yeni Gine’nin papuanları arasında seks hayatı çok erken yaşta başladı, ve evlenmeden önce başıboş cinsiyet ilişkileri bir kural idi. Siberya’da Soyotlar, Filipinler’deki İgorotlar, Yukarı Burma’da, Afrika’nın Kâfirleri ve Orman Adamları, Nijer, Uganda, Yeni Georgia, Murray Adaları, Andaman Adaları, Tahiti, Polinezya, Assam, ilh. yerlileri arasında da aynı tarz bir evlilik-öncesi hürriyeti görülür.

Fuhuş bu yüzden ilkel cemiyette yaygın değildir. Dünyanın “en eski mesleği,” gerçekte oldukça yeni; ve ancak, mülkiyetin görünmesinden ve evlilik-öncesi hürriyetin kaybolmasından sonra medeniyetle birlikte ortaya çıktı. Şurada burada genç kızların başlık paralarını biriktirmek veya mâbedlere para toplamak için kendilerini sattıkları müşahade edilirse de, mahallî ahlâk anlayışının, tutumlu ebeveynlere veya açgözlü tanrılara yardım yolunda bir vasıta olarak kabul ettiği yerler dışında, pek görülmez.

İffet ve saflık da geç bir gelişme olarak ortaya çıktı. İlkel bir genç kızı korkutan şey, sâfiyetinin bozulması değil, adının kısır çıkmasıydı; evlilik-öncesi gebelik, bir koca bulmak için çok defa bir handikap değil vasıtaydı, zira böylece, hakkındaki bütün şüpheler dağılıyor, ve kâr sağlayacak çocuklar doğuracağı vaadini yerleştiriyordu. Mülkiyetin ortaya çıkışından evvel, daha basit kabileler, genç bir kızın evlenmeden önce bâkire kalmak istemesinden alayla bahsettiler, sâfıyet bir genç kız için arzu edilir bir şey değildi. Kamchdal’da, karısının kız çıktığını gören erkek, kızın anasına çıkışıyor, “kızının yetiştirilmesinde ihmalkâr davrandığını” söylüyordu. Bekâret, birçok yerlerde, evlilik yolunda bir engel olarak kabul edildi. Çünkü erkeği, kendi kabilesinden birinin kanını akıtamayacağını ihtar eden tabuyu çiğnemekle başbaşa bırakıyordu. Genç kızlar bazen, yollarını tıkayan bu tabuyu devirmek için, kendilerini bir yabancıya teslim ettiler. Tibet’te analar, kızlarının çiçeklerini koparacak erkekleri endişe ile aradı; Malabar’da, kızlar, sâfiyetlerini bozmalarını yoldan geçenlerden rica ettiler, “zira bâkire kaldıkları müddetçe koca bulamayacaklardı.” Bazı kabilelerde gelin, kocasının yanma gitmeden önce kendisini, düğün misafirlerine bırakmaya zorlandı; bir diğerlerinde, damat, gelinin bekâretini ortadan kaldırması için birini kiraladı; ve Filipinler’deki bazı kabileler arasında da, koca olacakların bu fonksiyonlarını yerine getirmek üzere yüksek maaşla özel bir görevli tayin edildi.

Bekâreti bir kabahat olmaktan çıkarıp bir fazilet haline getiren, ve onu bütün yüksek medeniyetlerin ahlâk anlayışlarında bir unsur yapan ne idi?

 Hiç şüphesiz, mülkiyet müessesesi idi. Evlilik-öncesi sâfiyet, ataerkil erkeğin, kendi karısı üzerinde hissettiği sahip olma duygusunun kızlarına da uzatılmasıydı. Evliliğin bir alım-satım işi olduğu zamanlarda, bâkire gelinin zayıf kız kardeşinden daha fazla para getirdiği anlaşılınca, bekârete verilen prim arttı; bâkire, malını, nesebi belli olmayan çocuklara bırakmak endişesi içinde yaşayan erkeklere şimdi, kendi mâzisiyle bu çok önemli vaadi veriyordu.

Erkekler, aynı kısıntıları kendi üzerlerinde uygulamayı hiçbir zaman düşünmedi; tarihte hiçbir cemiyet evleninceye kadar erkeğin de saf kalmasında ısrar etmedi; bâkir bir erkek için hiçbir dil kelime yapmadı. Bekâret ruhu sadece kız çocukları için muhafaza edildi, ve binbir yolla kabul ettirildi. Tuareg’ler, bir kız evlâdın veya kız kardeşin gayri-muntazamlığım ölümle cezalandırdı; Nubia, Habeşistan, Somali, ilh. Zencileri, kız çocuklarına zalim bir kilitleme sanatım uyguladı, yâni onların cinsî temasta bulunmalarını engellemek için tenasül uzuvlarına bir halka veya kilit asıldı; bu tür bir teamül Burma ve Siyam’da günümüze kadar uzandı. Bazı aşiretlerde genç kızların, erkeklerin iğvalı tezahürlerine cevap verememeleri veya işveli tavırlarla erkekleri tahrik etmemeleri için, kapalı yerlerde büyütüldüklerini görüyoruz. New Briton’da zengin ebeveynler, kızlarım, tehlikeli beş yıl süresince bir kulübeye kapattı ve kapıya da sadık bir kocakarı diktiler; kızın hiçbir zaman dışarı çıkmasına müsaade edilmedi, sadece akrabaları ziyaret edebilirdi. Borneo’da bazı aşiretler, evlenmemiş kızları tek kişilik hücrelerde muhafaza ettiler. Bu ilkel âdetlerden Müslüman ve Hintlerin purdah’ı [peçe, örtünme, harem] için bir adım yeterli, ve bu da “medeniyet’in, “vahşi”liğe ne kadar yakından temas ettiğini gösterir.

Tevazu, bekâret ve ataerkil aile ile yan yana yürüdü. Bugün bile vücutlarım göstermekten utanmayan aşiretler var; hattâ bazıları vücutlarını örtmekle utanır. Livingstnoe, karısının gelmesinden önce, ev sahiplerinden giyinmelerini rica ettiği vakit bütün Afrika kahkahalarla güldü. Balonda Kraliçesi, Livingstnoe’ı huzuruna kabul ettiği zaman oldukça çıplaktı. İlkel kabilelerden küçük bir azınlığı, zerrece utanma hissi duymaksızın, açık yerlerde cinsî münasebette bulunmaktan çekinmezler. Tevazu başlangıçta, kadının, âdet gördüğü günlerde tabu olduğunun bilinmesinden doğan bir histi. Evliliğin satın alındığı zamanlarda, bâkire kız, babasına kazanç sağlıyor, erkeklerden ayrı tutulması da kızda, sâfiyetini korumak zorunluluğunu uyandırıyordu. Tevazu, yine, alım-satım evliliklerinin yürürlükte olduğu yerlerde, kocasının, kendisi için malî külfete katlandığını bilen kadının, saf kalmakla, ona olan manevî borcunu ödeyebileceği hissini taşımasıdır. Giyim-kuşam, işte burada ortaya çıkar (tabiî, süslenme ve korunma tarzları sâfiyeti tehlikeye düşürmemişse). Birçok aşiretlerde kadınlar, kendilerinin ancak kocalarına ait olduklarının bir işareti, ve diğerlerini muhtemel romantik davranışlarına engel olmak üzere, ancak evlendikten sonra örtündüler; ilkel insanlar, örtünmenin şehvet hislerini kabartacağını söyleyen Penguin Adası romanının yazarlarıyle hemfikir değillerdi, iffetin, maamafîh, giyinme ile ilgisi pek yok; bazı gezginler Afrika ahlâkının, vücudu kaplayan örtü miktanyle ters orantılı olarak değiştiğini söylüyor. Şurası gayet açık: insanların nerelerinden utandıkları tamamen, kendi gruplarının tabu ve âdetlerine bağlı. Son zamanlara kadar, bir Çin kadını ayağını göstermekten utanıyordu. Arap kadını yüzünü saklıyor, Tuareg kadını ise ayağını gizliyordu; fakat kadîm Mısır’ın, ondokuzuncu asır Hindistan’ının ve (“şehvet düşkünü turistlerin istilâsından önce) yirminci yüzyıl Bali’sinin kadınları göğüslerini teşhir etmekle utanma arasında bir bağlantı bulabileceğini hiç düşünmediler.

Buradan, zaman ve mekâna göre değişikliklere uğradığından, ahlâkın değersiz olduğu neticesini çıkarmamalıyız, ancak kendi grubumuzun ahlâkî inanışlarını bir kenara koyduktan sonra tarih bilgimizi gösterirsek, akıllıca bir hareket yapmış oluruz. Azıcık antropoloji bilgisi tehlikelidir. Anatole France’ın, istihzalı bir tarzda ifade ettiği sözünde hakikat payı büyük: “Ahlâk, bir topluluğun peşin hükümlerinin toplamıdır”; ve Anacharsis’in, eski Yunanlar’a söylediği gibi, eğer bir kimse, bir grubun kutsal saydığı bütün âdetleri bir araya getirir, ve daha sonra da, bir diğer grubun gayri-ahlâkî addettiği bütün âdetleri alıp götürürse, geriye hiçbir şey kalmaz. Yalnız, bu, ahlâkın değersizliğini ispat etmez, sadece, sosyal düzenin değişik yollarla nasıl muhafaza edildiğini gösterir. Sosyal düzen gerekli; oyunun bir takım kurallara göre oynanması gerek; insanlar, hayatın normal şartları altında, diğerlerinden neleri bekleyeceklerini bilmeli. Bundan böyle, bir cemiyetteki insanların, kendi ahlâk sistemlerini mutlak bir birlik altında yürütmeleri, sistemin muhtevası kadar önemli. Kendi aşiretimizin ahlâk ve âdetlerini kahramanca reddedişimiz, gençlik çağımızda onların nisbî olduklarını keşfedişimiz, sadece kafalarımızın henüz olgunlaşmadığını gösterir; zira, bir on yıl sonra, kendi grubumuzun —ırkın nesiller boyunca denenmiş tecrübeleri olan— ahlâk sisteminde, bir üniversite devresinde öğrenebileceklerimizden çok daha fazla hikmet bulunduğunu anlayabiliriz. Er veya geç, o rahatsız edici gerçekle karşı karşıya kalacağız: anlayamadıklarımız dahi doğru olabilir. Cemiyetin muğlak yapısını oluşturan müesseseler, teamüller, âdetler, gelenekler ve kanunlar, bir milyar kafanın yüzlerce asırlık çalışmalarla ortaya koyduğu eserlerdir; ve, değil sadece yirmi senede, bir hayat boyunca bile onları anlayabileceğimizi zannetmeyelim. Özet olarak diyeceğiz ki, ahlâk telâkkileri nisbîdir, ve onlardan vazgeçilemez.

Eski ve temel âdetler, yüzlerce senelik tecrübe ve hatâdan sonra grubun, tabiî bir seçme-ayırma işlemini temsil ettiklerinden, tarihî nisbîliklerine, alım-satım evlenmeleriyle olan ilişkilerine rağmen, bekâret ve tevazuda da bazı sosyal yarar, veya cemiyetlerin yürütülmesine yarayan değerler bulabiliriz. Tevazu ve mahcubiyet hisleri, genç bir kıza —imkân verildiği hallerde— eşini daha dikkatle seçmesine, veya erkeğin kendisini kazanmadan önce, kendindeki daha iyi taraflarını göstermesinin gerektiğini anlatan stratejik bir geri çekilme idi; ve erkeğin arzusu önüne çıkarılan bu engellerdir ki, erkekte, romantik aşk hislerini harekete getirdi, ve kızın, kendi gözünde yüceltilmesine hizmet etti. Bekâret kavramının aşılanması, ilkel seks hayatının tabiîliğini ve kolaylığını yıktı; fakat, erken yaşlardaki cinsî gelişmeyi ve çocuk yaşta anne olmayı engellediğinden, İktisadî ve seksüel olgunluk arasındaki —medeniyet geliştikçe daha yıkıcı vasıflar kazanmağa meyleden— gediği de daralttı. Böylece, muhtemel ki, ferdin fizikî ve zihnî bakımlardan güçlenmesine, çocukluk ve eğitim safhasının uzatılmasına, ve neticede, ırkın seviyesinin yükselmesine hizmet etti.

Mülkiyet, müessesesi geliştikçe, evlilik-dışı cinsî ilişkiler, affedilir olmaktan çıktı, affedilmez günahlar sınıfına girdi. Bizce bilinen ilkel insanların yarısı buna büyük önem vermez. Mülkiyetin ortaya çıkışı, kadından sadece mutlak bir sadakat bekleneceği görüşünü yerleştirmekle kalmadı, erkekte, kadının kendi mülkiyetinde bulunduğu davranışını da yarattı: erkek, karısını bir misafirine ödünç verdiği zaman dahi, kadın, ruh ve vücutça erkeğindi. Suttee bu kavramın nihaî şekli oldu: kadın, ölen efendisinin diğer eşyasıyle birlikte gömülmeliydi. Ataerkil ailede, evlilik-dışı ilişkiler hırsızlıkla bir tutuldu; yâni, başka bir ifade ile, patent hakkına tecavüzdü. Bunun cezası, basit aşiretlerdeki ilgisizlikten, bazı California Kızıl Derililer’i arasında evlilik-dışı ilişkiler kuran kadının barsaklarının çıkarılmasına kadar değişti. Asırlar boyunca uygulanan bu cezalardan sonra, kadın sadakatinin yeni bir örneği cemiyette kökleşti, ve kadının kalbinde de sağlam bir vicdan yarattı. Kızıl Derililerle savaşan birçok halklar, mağlûp ettikleri bu ilkel insanların karılarına hiç bir şekilde dokunamadıklarını hayretle gördüler; ve bazı beyaz gezginler de, Avrupalı ve Amerikalı kadınlarda da, Zulu ve Papuanlar’ın karılarında görülen sadakat hissinin bir gün yerleşmesini ümit ettiler.

Papuanlı kadının kocasına sadık kalması daha kolaydı, çünkü onlar arasında, en ilkel insanlar arasında olduğu gibi, erkeğin kadını boşamasını önleyecek engeller pek azdı. Amerikalı Kızıl Derili kabilelerde birleşme, nâdiren bir kaç yıldan fazla sürdü. “Yaşlı ve orta-yaşlı erkeklerin büyük bir kısmının, başka başka yerlerde birçok karıları vardı”, diyor Schoolcraft, “ve kendilerinin dahi tanımadığı çocukları her tarafa dağılmışlardı.” “Sadece, hem de hayat boyunca, bir kadınla evli kalan Avrupalılar’a gülüyorlar; onlar, İyi Ruh’un, kendilerini mutlu bir hayat sürmesi için şekillendirdiğine, ve kadın ve erkeğin huy ve itiyatları uyuşmazsa, birliğin devam ettirilmemesi gerektiğine inanıyorlar.” Cherokee Kızıl Derililer’i karılarını, senede üç veya dört defa değiştirdi; muhafazakâr Samoanlar ise üç sene yanlarında tuttular. Yerleşik ziraatla birlikte birleşmeler daha devamlı oldu. Ataerkil sistemde, erkeğin karısından boşanması İktisadî bir yarar sağlamıyordu, zira kadını boşamak —bir bakıma— kazanç sağlayan bir köleyi kaybetmek olacaktı. Aile, toprağı hep beraber işleyen üretici edici üniteler hâline gelince —diğer faktörlerin eşit olduğu hallerde— büyüklüğüne ve kendi arasındaki bağ ve dayanışmaya göre refaha kavuştu; böylece, en küçük çocuğun da yetiştirilmesine kadar, kadın ve erkek arasındaki bağın koparılmasında fayda bulunmadığı anlaşıldı. O zamana kadar da, yeni bir aşk için ne takat ne enerji kalmış, ve müşterek çalışma ve tecrübeler neticesinde, ebeveynlerin hayatları, bir tek hayat hâlinde birleşmişti. Ancak şehir sanayiinin gelişmesi, ve bunun neticesinde, ailenin küçülmesi ve ekonomik önemin azalmasıyladır ki, boşanmalar yeniden yaygınlaştı.

Tarih boyunca erkekler, genellikle, fazla çocuk sahibi olmak istedi, ve bundan böyle, anneliği kutsal saydılar; kadınlar ise —zürriyet hakkında daha fazla bildiklerinden— kendilerine yükletilen bu ağır görev altında gizliden gizliye isyan etti, ve analık yükünün hafifletilmesi için sayısız yollara başvurdular. İlkel insan, umumiyetle, nüfusu kısıtlama taraftarı değildir; çocuk, normal şartlar altında kâr getirir, ve baba sadece, bütün çocuklarının erkek olmadıklarına üzülür. Çocuk düşürmeyi icad eden kadındı, doğan çocukların öldürülmesini kontraseptiv’leri de [gebelikten koruyucu tedbirler] o buldu —bu sonuncusu, yer yer ilkel insanlar arasında dahi görülür— “Vahşi” ve “medenî” kadının doğumu önleme yolundaki düşüncelerinde hayret uyandırıcı benzerlikler var: çocuk büyütmenin yükünden kurtulmak, genç bir form muhafaza etmek, evlilik-dışı anneliğin lekesini silmek, ölümden kaçınmak, ilh. Hâmile kalmayı azaltmanın en basit yolu, emzikte çocuk varken (çocuğun emzirilmesi, gerektiğinde bir kaç yıl uzatılabilirdi), erkeği reddetmekti. Bazen, Cheyenne Kızıl Derilileri arasında görüldüğü üzere, kadınlar, birinci çocukları on yaşma basmadan, İkincinin reddedilmesi âdetini yerleştirdiler. New Britain’da kadınlar, evliliklerinin ancak iki ilâ dördüncü yıllarında çocuk doğurdular. Brezilya’nın Guaycuru’larının nüfusu gitgide azalıyordu, çünkü kadınlar, otuz yaşına gelmeden çocuk doğurmadılar. Papuanlar arasında sık sık kürtaja başvuruldu; “çocuklar yük oluyor”, dedi bir kadın, “onlar bizi usandırdı, öldürüyor.” Bazı Maori kabilelerinde kadınlar, bitkilerle veya kendilerinin yaptıkları âletlerle gebeliği önlediler.

Kürtajın başarılı olamadığı hallerde, çocuğun öldürüldüğünü görüyoruz. Tabiat insanlarının ekserisi, şayet sakat doğmuşsa, veya hastalıklı ise, veya gayri-meşru dünyaya gelmişse, veya anası doğum sırasında ölmüşse, bebeğin öldürülmesine cevaz verdiler. Eldeki yiyecek imkânlarına göre, nüfusun sınırlandırılması yolunda herhangi bir sebep yetecekmişçesine, birçok kabilelerde, kendilerinin talihsiz saydığı şartlar altında doğan çocuklar öldürüldü; böylece, Bondei yerlileri, dünyaya önce kafasını uza-tarak geren bebekleri boğdular; Kamchdal’lar, fırtınalı günde doğan çocukları öldürdüler! Madagaskar aşiretleri, Mart veya Nisanda, veya bir Çarşamba veya Cuma günü, veyahut ayın son haftasında dünya sahnesine çıkan çocukları ya ölümlerine terkettiler veya suda boğmak veya diri diri gömmek suretiyle ortadan kaldırdılar. Eğer bir kadın ikiz doğurmuşsa, bu, evlilik-dışı cinsî temasın deliliydi, zira hiçbir erkek, aynı ânda iki çocuğun babası olamazdı; şu halde, bu çocukların biri veya her ikisi öldürülmeliydi. Göçebeler de sık sık yeni doğan çocuklarını öldürdüler, çünkü uzun yürüyüşlerde “yük” oluyorlardı. Victoria’da Bangerang kabilesinde, doğan çocukların yarısı öldürüldü; Paraguay’ın Lengua aşireti arasında, her ailenin sadece yedi senede bir çocuk büyütmesine müsaade edildi; Adiponeler, her ailede bir erkek ve bir kız çocuk bulundurmak, ve diğerlerini doğar doğmaz öldürmek suretiyle, nüfus üzerinde bir Fransız ekonomisi kurmasını başardılar. Ekseri aşiretler, açlığın hükmünü yürüttüğü veya açlık tehlikesi başgösterdiği vakit, yeni doğan çocukları öldürdü, veya pişirip yediler. Genellikle, en fazla öldürülenler kız çocuklarıydılar; işkence yapılarak öldürüldüler, böylelikle ruh, ikinci gelişinde, bir erkek şeklinde görünecekti. Yeni doğan çocuğun öldürülmesinde, hiçbir acı ve pişmanlık hissi duyulmadı; çünkü, çocuğun dünyaya gelişinden sonra geçen bir kaç dakika içinde, annesinin, yavrusu için hiçbir içgüdüsel sevgi beslemediği hükmüne varıldı.

Çocuk, şayet birkaç gün yaşamasına müsaade edilmişse, artık öldürülmeyecek demekti; şimdi, kısa bir zaman içinde, ebeveynlerin gayet basitçe dışarı vurulan sevgileri kendini göstermeğe başladı, ve ekseri hallerde ilkel ebeveynleri, daha yüksek ırkların vasat bir çocuğa gösterdikleri sevgiden daha fazla şefkat ve muhabbetle çocuklarını büyütmeğe başladılar. Süt veya yumuşak gıdaların azlığından ötürü, annesi, çocuğunu iki veya dört, bazan oniki yaşına kadar emzirdi; bir gezgin, daha sütten kesilmeden tütün içmesini öğrenen çocuktan bahsediyor; bir diğeri, arkadaşlarıyla oynarken, bir ara oyuna —veya işine— ara vererek, sütünü içmek için anasının kucağına giden çocuktan bahseder. Afrikalı Zenci kadını, işini yaparken çocuğunu sırtında taşıdı, ve zaman zaman, omuzu üzerinden uzattığı göğsü ile doyurdu. İlkel disiplin müsamahakâr, ama şımartıcı değildi; çocuk, daha küçük yaşta, kendi aptallıklarının, kendi küstahlıklarının, veya kendi kavgacılığının neticeleriyle başbaşa kalması için serbest bırakıldı; ve çocuğun hayat bilgisi hızla arttı. İlkel cemiyetlerde, çocuklar ve ebeveynler arasında karşılıklı sevgi ve hürmet fazlasıyla gelişmişti.

İlkel çocukluk yıllarında tehlike ve hastalık fazla, ölüm nisbeti yüksekti. Gençlik kısa sürdü, zira evliliğin ve cengâverliğin mesuliyetleri erken yaşlarda başladı, ve fert, kısa bir zaman sonra, grubun sayısını arttırmak ve korunmasını yüklenmek gibi ağır görevler arasında kayboldu. Kadınların vazifesi çocuklara bakmak, erkeklerin görevi yiyecek temin etmekti. Son çocuk da yetiştirildiği vakit, ebeveynlerin gücü kesilmiş; ferdî hayat için, başlangıçta olduğu kadar sonunda da zaman kalmamıştı. Ferdiyetçilik, hürriyet gibi, medeniyetin bir lüks’üdür. Ancak tarihin şafağında, yeterli sayıda erkek ve kadın, açlık, zürriyet yetiştirme ve harbin yüklerinden kurtulmak imkânını buldu, kendilerini zevk ve eğlencenin, kültür ve sanatın elle tutulamayan değerlerine adamağa başladılar.

Sh: 95-107

SOSYAL AHLÂK

FAZİLET ve KÖTÜLÜĞÜN MAHİYETİ — HIRS ve TAMAH — SAMİMİYETSİZLİK — ŞİDDET —

CİNAYET — İNTİHAR — FERDİN SOSYALİZASYONU — DİĞERGÂMLIK — MİSAFİRSEVERLİK —

TAVIR ve HAREKETLER — AHLÂKIN AŞİRETTEKİ SINIRLARI — İLKEL AHLÂK-MODERN AHLÂK —

DİN ve AHLÂK TELÂKKİLERİ

EBEVEYNLİK fonksiyonunun bir parçası, bir ahlâk sistemini iletmektir. Çünkü çocuk, beşerden ziyade hayvandır; ırkın ahlâkî ve zihnî mirasını benimseme yolunda her gün biraz daha beşerî olmağa başlar. Biyolojikçe, medeniyet için kötü teçhiz edilmiştir, çünkü onun içgüdüleri, sadece geleneksel ve temel şartlar altında nasıl hareket edeceğini anlatır, ve onu harekete getiren saikler de, kasaba hayatından ziyade ormandaki yaşayışa uygundur. Her kötü alışkanlık bir zamanlar, varoluş mücadelesinde lüzumlu bir faziletti; ancak kendisini vazgeçilmez yapan şartlar yüzünden de, uzun bir müddet devam ettiği zaman bir kötülük oldu; kötü bir alışkanlık, bir kötülük, şu halde, tavır ve hareketin ilerlemiş şekli değil, genellikle eski ve yerlerini diğerlerine bırakmış usullerdeki atavistik [ecdattan kalan] bir kalıntı. Bir ahlâk sisteminin amacı, değişmemiş —veya yavaş değişen— beşer dürtülerini, sosyal hayatın değişen ihtiyaç ve şartlarına uydurmaktır.

Hırs ve tamah, samimiyetsizlik, zulüm ve şiddet, pekçok nesiller boyunca hayvanlar ve insanlar için faydalı idi, ve bizim bütün kanunlarımızın, eğitim sistemimizin, ahlâkımızın ve dinimizin onları tamamen ortadan kaldıramayacakları gibi, bazıları, şüphesiz günümüz için de tutarlı. Hayvan karnını tıkabasa doldurur, zira tekrar ne zaman yiyeceğini bilemez; ve hırs ve tamahın orijini de yarın ne olacağını bilememektir. Yakutlar’ın günde yirmi kilo et yedikleri biliniyordu; ve sadece biraz daha az kahramanca olan bu tür hikâyeler, Eskimolar ve Avustralya yerlileri için de söylendi. Ekonomik güvenlik, bu tabiî açgözlülüğü tamamıyla ortadan kaldıramayacak kadar çok yeni bir gelişme; haris ve huysuz modern erkek ve kadınların, gerektiğinde yiyeceğe çevrilebilmeleri için, doyurulamayan açgözlülüklerinin dürtüleriyle altın ve diğer eşyayı yığmaları bu sözümüzün bir delilidir. Suya malik olma hırsı, yiyecek hırsı kadar yaygın değildir, çünkü beşer yerleşim merkezleri çok defa su kenarlarında teşekkül etti. Yine de, sarhoş edici maddelerin tüketimi hemen hemen evrensel; insanların açgözlülüğünden değil, üşüdükleri ve ısınmak istedikleri, veya mutsuz olduklarından unutmak istediklerinden veya suyun içilemeyecek kadar kötü olmasından.

Samimiyetsizlik, hırs ve tamah kadar eski değil, çünkü açlık mülkiyetten eskidir. En basit “vahşi”lerin en namuslu insanlar oldukları görülüyor. “Onların sözleri kutsal”, dedi, Hotantolardan bahseden Kolben: “Avrupa’nın dejenereliği ve sahtekârlığı hakkında hiç bir şey bilmiyorlar.” Beynelmilel muhabere geliştikçe, ilkel insanların bu saf samimiliği de kayboldu; Avrupa, bu nazik sanatı Hotentolara öğretti. Genellikle, samimiyetsizlik medeniyetle beraber yükselir, çünkü medeniyette, diplomasinin nimet ve riskleri daha büyüktür, çalınacak daha fazla eşya vardır, ve eğitim de insanları daha kurnaz yapar. İlkel insanlar arasında mülkiyet geliştikçe, yalancılık ve hırsızlık da ardından gelir.

Şiddete başvurularak yürütülen suçlar, hırs ve tamah kadar eski; yiyecek, toprak ve eş bulma mücadelesi, her nesilde toprağı kana buladı, ve medeniyetin düzensiz, gayri-muntazam ışığı için koyu bir fon teşkil etti. İlkel insan zalimdi, çünkü başka yolu yoktu; hayat, elinde her ân için kullanmağa hazır bir silâhı, ve “tabiî” bir şekilde öldürmeğe meyilli bir kalbi olması gerektiğini öğretmişti. Antropolojinin en karanlık sayfaları, ilkel zulüm hikâyelerini, ve pekçok erkek ve kadının biribirlerine acı çektirmekle duydukları sevinci anlatanlardı. Bu zulmün büyük bir kısmı harple ilgiliydi; klan içindeki davranışlar daha az yırtıcıydı, ve ilkel insanlar biribirlerine —ve hattâ kölelerine— oldukça medenî bir şefkat hissiyle muamele ettiler. Fakat harp sırasında şiddetle öldürmek gerektiğinden, barış yıllarında öldürme sanatını öğrendiler; çünkü birçok ilkel kafa için, tartışanlardan biri ölmedikçe mesele çözülmüş olmuyordu. Birçok kabilelerde cinayet, aynı klana mensup birinin öldürülmesi bile, bir vakitler bu tür hâdiselerin bizim kendi cemiyetimizde doğurduğu dehşetten çok daha az dehşet uyandırdı. Fuegian’lar, katili, arkadaşları onun bu suçunu unutana kadar sürgün etmekle cezalandırdılar. Kâfirler, bir katili pis saydı ve onun, yüzünü kömürle boyamasını istediler; ama bir müddet sonra katil yüzünü yıkar, ağzını çalkalar ve kendisini kahverengine boyarsa, yeniden cemiyete kabul edildi. Futuna’nın vahşileri, kendi cemiyetimiz gibi, bir katile kahraman gözüyle baktılar. Müteaddid kabilelerde bir kadın, haklı veya haksızca girişilen bir kavgada bir insan öldürmemiş bir erkekle evlenmedi; ve insanavı’mn bazı yerlerde yerleşmesinin sebebi de bu düşünce. Dyak’lar arasında, insan-avmdan en fazla sayıda kafa ile dönen avcı, köyün en güzel kızlarına sahip olabiliyordu; kızlar da, kendilerini böyle bir cengâvere terketmeğe istekliydiler, zira onun saye-sinde, cesur ve iktidarlı çocukların anneleri olmak mutluluğuna kavuşacaklardı .

Yiyecek maddelerinin pahalı olduğu yerlerde hayat ucuzdur. Ebeveynleri kendi kendilerine bakamayacak kadar yaşlanınca Eskimo çocukları, onları öldürmeğe mecbur kılındı; bu gibi hallerde evlâtların ana-babalarını öldürmemesi, onlara olan sadakat borcunu ödememekle bir tutuldu. İlkel insana, kendi hayatının bile ucuz olduğu anlaşılıyor, çünkü ancak günümüzdeki Japonlar’a özgü bir tarzda şahsına kıymaktan da çekinmez. Eğer hakarete uğrayan biri, intihar eder veya kendini sakatlarsa, hakaret edenin de aynı şeyi yapması beklenir, aksi takdirde, kimsenin yüzüne bakmayacağı bir parya olmaktan kendini kurtaramaz; hara-kiri, işte böylesine eski bir müessese. İntihar için herhangi bir sebep yetebilir: kocalarının, kendilerini azarlayabilecek kadar imtiyaza sahip bulundukları havasına büründüklerinden, Kuzey Amerika Kızıl Derilileri arasında bazı kadınlar intihar etti; ve Trobriand Adası’ndan bir genç de, karısı tütününün hepsini içtiği için kendi canına kıydı.

Hırs ve tamahı tutumluluğa, şiddeti münakaşaya, cinayeti mahkemeye, intihan da felsefeye çevirmek, medeniyetin yüklendiği görevin bir parçası oldu. Kuvvetlinin, zayıfı ancak kanunî yollarla yiyebileceğine ikna edilmesi büyük bir gelişme idi. Bir cemiyet, insanlarının bir grup olarak diğer gruplara karşı kendinin teşvik ettiği davranış tarzını, cemiyeti oluşturan fertlerin biribirleriyle olan karşılıklı ilişkilei’inde de göstermesine müsaade ettiği takdirde, varoluşunu devam ettiremez; haricî rekabetin birinci kanunu dahilî işbirliğidir. Fertlerin biribirlerine karşılıklı yardımlarıyla varoluş mücadelesi sona ermez, mücadele, grubun varoluş mücadelesiyle birleştirilir, veya gruba aktarılmış olur. Diğer faktörlerin eşit olduğu hallerde, rakip gruplarla rekabet edebilme yeteneği, gruptaki fertlerin veya ailelerin biribirleriyle birleşebilme kabiliyetleriyle doğru orantılıdır. Bunun içindir ki, her cemiyet bir ahlâk sistemi aşılar, ve hayatın tabiî harbinin şiddetini azaltmak için, kendisinin gizli müttefik ve yardımcıları olan sosyal düzeni fertlerin kalplerinde yerleştirmeğe çalışır; ferdin, cemiyetin yararına olan mesuliyet ve alışkanlıklarını —onların “faziletler” olduğunu söyleyerek— teşvik eder, ve karşıt yöndeki vasıfları kötülükler diye göstererek ortadan kaldırmağa çalışır. Böylece, fert, zahirî bir ölçü içinde sosyalleşir, ve hayvan artık bir vatandaş olur.

“Vahşi”nin ruhunda sosyal hisler yaratmak, bu tür hisleri günümüzün modern insanının kalbinde yerleştirmekten hiç de daha zor değildi. Ayakta durabilme mücadelesi ferdiyetçiliği pekiştirir. İlkel insan —belki kendi cinsleriyle— çağdaş insanın hemcinsleriyle yaptığından daha fazla işbirliği yaptı; zira, kendi grubuyle müştereken paylaştığı tehlike ve çıkarların daha fazla olmasından ötürü, ve kendisini diğerlerinden ayrı tutacak kadar da mülkiyet sahibi olmadığından, sosyal dayanışma onun için daha kolaydı. Tabiat adamı haris ve zalimdi; fakat elindekileri yabancılarla paylaşacak, ve misafirlerine hediyeler verecek kadar müşfik ve cömertti de. Bu ilkel misafirseverliği her mektep çocuğu bilir, ve ilkel insanların bu misafirseverliği bazı kabilelerde, misafire karısının veya kızının sunulmasına kadar götürüldü. Böyle bir teklifi reddetmek, sadece ev sahibine değil, adamın karısına da ciddî bir hakaret sayıldı; misyonerlerin karşılaştıkları tehlikeler arasında bunlar da vardı. Misafirin daha sonraki ziyaretlerinde, kendisine nasıl muamele edileceği çok defa, bu tür sorumluluklar karşısındaki davranışlarıyla tayin edildi. Medenî olmayan insanın, bir eşyaya sahip olmaktan ötürü kıskançlık duyduğu anlâşılıyor, ama bu seksüel bir kıskançlık değildi; kendisiyle evlenmeden önce karısının başka erkekleri de “tanımış” olması, veya şimdi misafiriyle yatması onu rahatsız etmedi; fakat kadının sevgilisinden ziyade sahibi olduğundan, rızası alınmaksızın başka bir er-kekle cinsî ilişkiler kurması onu gazaba getiriyordu. Bazı Afrikalı erkekler, karılarını, bir saygı belirtisi olarak yabancılara ödünç verdiler.

En basit insanlar arasında nezaket kuralları, ileri milletler arasında olduğu kadar muğlaktı. Her grubun resmî bir selâmlama ve ayrılma usulleri vardı. İki kişi, karşılaştıklarında, burunlarını biribirininkine sürttü, veya biribirini kokladı, veyahut biribirini hafifçe ısırdılar; fakat gördüğümüz gibi, hiç bir zaman öpüşmediler. Dyak insan avcılarının, aile hayatlarında “nazik ve barışçı” oldukları söyleniyor, ve Merkezî Amerika’nın Kızıl Derilileri de, beyaz insanların yüksek sesle konuşmalarını ve haşin tavırlarını iyi yetiştirilmediklerinde ve kültürlerinin ilkel oluşunda buldular.

Hemen hemen her grup kendini diğerlerinden üstün tutar. Amerika’nın Kızıl Derilileri kendilerini, beşeriyetin yüceltilmesinde örnek alınması için, Büyük Ruh tarafından yaratılmış seçkin insanlar olarak gördüler. Bir Kızıl Derili kabilesi kendini, “Yegâne Erkek Kabile” diye adlandırdı, bir diğeri kendisine “Erkeklerin Erkeği” dedi; ve Carib’ler de şunları söyledi: “Sadece biz insanız.” Eskimolar, Avrupalılaşın, Greenland’a fazilet örnekleri ve terbiye öğrenmek için geldiklerine inandı. Bunun içindir ki, ilkel insan, hemcinsleriyle ilişkilerinde kabul ettiği ahlâkî kısıntıları, diğer kabilelerin insanlarına da uzatmayı hiç düşünmedi; ahlâkın fonksiyonunun, diğer gruplar karşısında kendi grubuna kuvvet ve dayanışma vermek olduğuna açıktan açığa inandı. Emir ve tabular, sadece kendi kabilesinin insanlarına uygulandı; kendi misafirleri dışında, diğerleriyle olan ilişkilerinde bu emir ve tabuları sadece, yürüteceğine inandığı noktaya kadar götürdü.

Ahlâkî gelişme, tarih boyunca, ahlâk sisteminin geliştirilmesinden ziyade, ahlâkın uygulandığı sahanın yaygınlığına bağlı kaldı. Modern insanın ahlâk telâkkileri ilkel insanınkine —her iki sistem arasında muhtevada ve uygulamada önemli farklar bulunsa da— kesinlikle üstün değildir; fakat modern ahlâkî inanışlar, son zamanlarda —gitgide azalan yoğunlukta da olsa— önceki devirlere kıyasla daha geniş sayıda insanlara uzatıldı . Aşiretler, adına devlet denen daha büyük üniteler altında birleştikçe, ahlâkî inanışlar aşiret sınırlan dışına taştı; ve muhaberat —veya müşterek tehlike— devletleri birleştirip kaynaştırdıkça, millî sınırların da ötesine geçti, ve bazıları, kendilerince geçerli olan emirleri bütün AvrupalIlara, ve nihayet bütün insanlara uygulamağa başladılar. Belki, bütün insanları kendi komşusu imişcesine sevmek isteyen idealistler geldi geçti, ve belki her nesilde, milliyetçilik ve harp sahralarında nâfile ikaz ve haykırışlarında bulunanlar da geldi geçti. Fakat onların sayıları —hattâ nisbî sayıları— muhtemelen artmakta. Diplomasinin ahlâkı olmadığı, politikanın derinlikler olmadığı (La politique n’a pas d’entrailles) doğru ise de; beynelmilel ticaretin bir ahlâkı vardır, zira böyle bir alış-veriş, bir ölçü dahilinde, kısıtlamanın, düzenin ve güvenin bulunmadığı yer ve zamanlarda yürütülemez. Ticaret korsanlıkla başladı; ahlâkla zirveye erişti.

Kendi ahlâk sistemlerini açıktan açığa böylesine rasyonel [mantıkî] bir İktisadî ve siyasî temel üzerinde kurmakla yetinen pek az cemiyet vardır. Çünkü fert, kendi şahsî çıkarlarını grubun menfaati altında tutmasına zorlayacak, veya görülebilir uygulama vasıtalarından mahrum olmakla beraber, insanı rahatsız eden yönetmeliklere boyun eğmeğe mecbur kılacak tabiî özel yeteneklerle teçhiz edilmemiştir. Tâbir câizse, görünmez bir bekçi hizmetini gör-meleri, güçlü ümit ve korkular yaratmak suretiyle ferdiyetçilik karşısında sosyal dürtüleri kuvvetlendirmek için, cemiyetler, kendilerinin icad etmedikleri dini kullandılar. Kadîm coğrafyacı Strabo, bu konudaki en ileri görüşü ondokuz asır önce belirtti:

Kadınların oluşturduğu bir kalabalığı, veya hiç olmazsa, iplerinden boşanmış bir güruhu kontrol altında tutabilmek için, bir filozof, akıl ve idrake başvurmak suretiyle onları makuliyete zorlayamayacağı gibi, insanlara hürmet beslemek, dindarca davranmak, veya inançlara sağlamca sarılmak gerektiği hissini de onlarda yerleştiremez; dinî korku ihtiyacına da lüzum var, ve efsane ve mucizelere başvurulmaksızın bu korku yerleştirilemez. Çünkü yıldırımlar, kalkanlar, üç dişli gladyatör mızrakları, meşaleler, yılanlar, tanrıların kolları, efsanelerden baş-ka bir şey değildir —kadîm teolojinin de bir efsane olması gibi. Fakat devletin kurucuları, basit fikirli insanları korkutacak umacılar olarak onları takdis ettiler. Artık mitolojinin mahiyeti bu olduğundan, ve hayatın sosyal ve medenî safhalarının olduğu kadar, gerçekten vuku bulmuş hâdiseler tarihinin de yerini almış olduğundan, eski insanlar mitolojiyi, çocuklarının eğitim sistemine koymağa başladı ve onların olgunluk yaşlarına kadar uyguladılar; ve şiir vasıtasıyle de, hayatın her safhasını istedikleri şekilde disiplin altında tutacaklarına inandılar. Fakat şimdi, aradan geçen uzun yıllardan sonra, yazılı tarih ve şimdiki-zaman felsefesi öne geçti. Felsefe, maamafih, ancak küçük sayıda insanlara hitap eder, halbuki şiir halka daha fazla yarar sağlar.

Ahlâkî inanışlar, şu halde, aradan kısa bir zaman geçtikten sonra, dinî yaptırımlarla takdis edilerek sunulur, çünkü sır, gizlilik ve tabiat-üstü’lük, tecrübe ile bilinen ve jenetik bakımdan anlaşılabilen vakıalara hiçbir zaman eklenmeyecek ağırlığı verir; insanları tahayyül yolu ile yönetmek, ilim yolu ile idare etmekten çok daha kolaydır. Fakat dinin kaynağı veya orijini bu ahlâkî ütilite [yararlılık] miydi?

 

Sh: 107-116

DİN

İLKEL ATEİSTLER

EĞER, dini, tabiat-üstü kuvvetlere tapmak, diye tarif edersek, bazı insanların dinleri olmadığının müşahade edildiğini başlangıçta söyleyelim. Afrika’nın bazı Pigmi kabilelerinin görülebilir bir tapınma usul ve âyinleri yoktu; totemleri yoktu, fetiş’leri [eşyada tabiat-üstü kuvvetlerin bulunduğuna inanmak] yoktu, tanrıları yoktu; ölülerini hiçbir tören yapmaksızın gömdüler, ve öyle görülüyor ki, onları bir daha da düşünmediler; ve eğer, bazı gezginlerin inanılması güç sözlerine inanmak gerekirse, hurafeleri de yoktu. Cameroon’un cüceleri, sadece kötü niyetli tanrıları biliyorlardı, ve —fayda vermeyeceğinden— onları yatıştırmak için de hiçbir şey yapmadılar. Seylan’ın Vedda’ları, tanrıların ve lâyemut [ölümsüz] ruhların mevcudiyetinin mümkün olabileceği düşüncesinden ileri gitmedi; ve ne dua ettiler ne de kurban adadılar. Allah hakkındaki düşünceleri sorulduğunda, günümüzün filozofu gibi şaşkın bir tavır takınarak sordular:

“O bir kaya mı?

 Beyaz karıncaların oluşturduğu bir tepecik mi?

 Bir ağaç mı?

 Ben tanrıyı hiç görmedim.”

Kuzey Amerikalı Kazıl Derililer arasında bir tanrı mefhumu vardı, fakat ona tapmadılar; Epikür gibi, onu, kendi işleriyle meşgul olamayacak kadar çok uzaklarda kabul ettiler. Bir Abipone Kızıl Derilisi, kendisine yöneltilen bir soruyu, Konfüçyüs’ü hatırlatan bir davranışla tersledi: “Büyük babalarımızı, büyük-büyük babalarımızı ilgilendiren şeyler, sadece yeryüzünde olup bitenlerdi; onlar, atlarına ot ve su bulup bulamayacaklarını düşündüler. Gökyüzünde olup bitenler ve yıldızları kimin yarattığı ve yönettiği onları hiç ilgilendirmedi.”

Gökyüzünü ve yeryüzünü kimin yarattığı sorulduğu vakit, Eskimolar daima şu cevabı verdiler: “Bilmiyoruz.” Bir Zulu’ya sordular: “Güneşin doğuşunu ve batışını, ve ağaçların büyüyüşünü görüyorsun. Onları kimin yaptığını biliyor musun?

” Cevap verdi: “Hayır, onları görüyoruz, fakat nasıl olduklarını söyleyemeyiz; kim bilir, belki kendiliklerinden oluyor.”

Bunlar istisnaî haller, ve dinin evrensel olduğu hakkındaki düşünceler de esasta doğru. Filozof için, tarih ve psikolojinin bellibaşlı gerçeklerinden biri budur: filozof, bütün dinlerin pekçok saçmalık ihtiva ettiklerini bilmiş olmakla yetinmez, zira onun bilhassa ilgisini çeken şey, çok eski çağların karşılaştıkları meseleler ve inanışın hâlâ devam etmekte olduğudur. Beşeriyetin ortadan kaldırılamayan dindarlığının kaynakları nelerdir?

DİNİN KAYNAKLARI

KORKU — HAYRET — RÜYA — RUH — ANİMİZM.

KORKU, Lucretius’un dediği gibi, tanrıların ilk anasıydı. Korku, hepsinin üstünde, ölüm korkusu. İlkel hayat binbir tehlike ile çevrelenmişti, ve nâdiren tabiî çürüme ile son buldu; yaşlılığın gelip çatmasın

dan çok önce, şiddet veya nasıl geldiği bilinmeyen bir hastalık, insanların büyük bir kısmım alıp götürdü. Bunun içindir ki, ilkel insan, ölümün tabiî bir şey olduğuna hiçbir zaman inanmadı; ölümü, tabiatüstü kuvvetlerin operasyonuna hamletti. New Britain yerlilerinin mitolojisinde, ölüm, insanlara tanrıların hatâları yüzünden geldiği anlatılır. İyi kalpli tanrı Kambinana, ahmak kardeşi Kornouva’ya dedi ki: “Aşağı in ve insanlara ölümden kaçınmaları için, derilerini sıyırıp atmalarım söyle. Aynı zamanda, yılanlara da, artık bundan sonra öleceklerini anlat.” Kornouva, mesajı karıştırdı; ölmezliğin sırrını yılanlara iletti, ve ölüm fermanını da insanlara. Birçok kabilelerin düşüncesine göre, ölümün sebebi, insan vücudunu kaplayan derinin daralıp büzülmesiydi, ve şayet insan deri değiştirebilmiş olsaydı, ölmezliğe kavuşacaktı.

Ölüm korkusu, tesadüfen vuku bulan hâdiseler veya anlaşılamayan vakıalar karşısında hayrete düşmek, İlâhî yardım elinin uzanacağını ummak ve talihin yâver gitmesiyle minnettarlık duyulması, biribirleriyle işbirliği yaparak dinî inanışların ortaya çıkmasında rol oynadılar. Seks ve rüyalar, ve İlâhî varlıkların yeryüzü ve insanlar üzerindeki etkileri, ilkel insanlar için her zaman bir hayret ve sır kaynağı idi. İlkel insan, uyurken gördüğü hayallerle hayrete düştü, ve rüyalarında, ölü olduklarını bildiği insanların formlarını gördüğü vakit dehşet içinde kaldı. Geri gelmelerini engellemek için ölülerini toprağa gömdü; geri dönüp kendisine ağır sözler söylememesi için yiyecek ve kullandığı eşyayı da cesedin yanma koydu, zaman zaman ölünün geldiği evi ölüye bıraktı ve kendisi için başka bir yer buldu; bazı yerlerde, cesedi kapıdan değil, duvarda açtığı bir delikten çıkardı, ve ruhun, eve girdiği yeri hatırlamaması ve bir daha ziyaret etmemesi için de, cesedi, evin çevresine hızla üç defa dolaştırdı.

Bu tecrübeler ilk insanı, her canlı eşyanın içinde bir ruh, veya gizli bir hayat bulunduğuna inandırdı, ve bu da, hastalık sırasında, veya uykuda, veyahut ölüm ânında vücudu terketti. Kadîm Hindistan’ın Upanishar aşireti insanları, “uyuyan bir insanı hiç bir zaman birdenbire uyandırma”, dediler. “Çünkü ruh o insanın vücuduna gireceği yolu bulamazsa, bu kimseyi tedavi etmek zor olur.” Sadece insanın değil, her şeyin ruhu vardı; dışımızdaki dünya hissiz veya ölü değildi, capcanlıydı; aksi takdirde, ilkel filozof tabiatın, güneşin hareketi, veya ölüm getiren şimşek, veya ağaçların fısıldaşmaları gibi izah edilemeceyek vakıalarla dolu olacağını sandı. Objelerin ve hâdiselerin şahsî davranışlarla idrak edilmesi, onlara gayri-şahsîlik veya soyutluk izafe edilmesinden önce idi; din, felsefeden önce geldi. Bu tür animizm, dinin şiiri ve şiirin dinidir. Bu, en alt kademede, rüzgârın gözleri önünde uçuşturduğu bir kâğıt parçasına hayret ve şaşkınlıkla bakan köpeğin gözlerinde görülür; köpek kâğıdı belki, içindeki bir ruhun hareket ettirdiğini zannediyor; ve aynı hissi, en üst kademedeki şairin dilinde de görüyoruz. İlkel insan —ve her çağın şairi— için dağlar, ırmaklar, kayalar, ağaçlar, yıldızlar, güneş, ay ve gökyüzü kutsal şeylerdir, çünkü onlar, içeride ve görünmeyen ruhların, dışarı vurmuş ve görünür işaretleridir. İlk Grekler’in indinde, gökyüzü tanrı Ouranos idi, ay Selene idi, yeryüzü Gaea idi, deniz Poseidon idi, ve ormanın her tarafı Pan idi. Kadîm Almanlar, ilkel ormanların cinler, periler, devler ve cücelerle dolu olduğuna inanıyorlardı; bu orman perileri ve diğer yaratıklar, Wagner’in musikisinde ve İbsen’in şairane dramlarında hayatlarını sürdürür. İrlanda köylüleri arasında basitleri, perilere hâlâ inanır, ve eserlerinde onlara yer vermeyen hiçbir şair ve piyes yazarı popülerite kazanamaz. Bu animizmde hikmet olduğu kadar güzellik de var. Çağdaş yazarların en hissî olanı, hissî ruhlara şunları söylüyor:

Tabiat kendisini, bazıları görünen, bazıları görünmeyen ayrı ayrı canlı varlıkların oluşturduğu vâsi bir yığın hâlinde takdim eder, fakat hepsinde aklı-oluşturan madde bulunur, hepsinde maddeyi oluşturan madde vardır, ve aklı ve maddeyi oluşturan bütün bu maddeler, varoluşun temel sırrı hâlinde birleşirler. . . Dünya tanrılarla dolu. Her gezegen ve her taştan, kuvvetli ve zayıf, büyük ve küçük, tanrınınkini andıran çeşitli güçleriyle, gizli gayeleri uğrunda gökyüzü ve yeryüzü arasında gidip gelen bir varlık çıkar.

DİNİN OBJELERİ

GÜNEŞ — YILDIZLAR — YERYÜZÜ — SEKS —HAYVANLAR — TOTEMİZM — BEŞER GÖRÜNÜŞÜNDEKİ TANRILARA GEÇİŞ — HAYALETE TAPINMA — ECDADA-TAPINMA.

BÜTÜN eşyanın birer ruhu olduğundan, veya tanrıları ihtiva ettiklerinden, dinî ibâdetin objeleri sayısızdır. Bunları altı sınıfta toplayabiliriz: semavî, dünyevî, seksüel, hayvan, beşer [insan], ve İlâhî. Şüphesiz, kâinatımızdaki objelerden ilkin hangisine tapıldığım hiçbir zaman bilemeyeceğiz. İlkin tapılan objelerden biri muhtemel ki ay’dı. Tıpkı bizim folklorumuzun “aydaki adam”dan bahsedişi gibi, ilkel efsane de ay’ı, kadını baştan çıkararak âdet görmesine sebep olan cüretkâr bir erkek olarak gösterdi. Ay, kendilerini koruyan mâbudları olarak, kadınların gözde tanrılarından biri idi. Bu solgun renkli daire, aynı zamanda, zamanın ölçüşüydü; havayı kontrol ettiğine, yağmur ve kar’ı onun yaptığına inanıldı; kurbağalar bile yağmur için ona dua ettiler.

İlkel dinde, güneşin, gökyüzünün hâkimi olarak, ay’ın yerini ne zaman aldığını bilmiyoruz. Belki, ziraatın avcılığın yerini aldığı, ve güneşin geçişinin ekim ve hasad zamanlarını tayin ettiği, ve sıcaklığının toprağın sıcaklığının başlıca sebebi olduğu anlaşıldığı zamandı. Dünya böylece, güneşin sıcak ışınlarıyla döllenen bir tanrıça oldu, ve insanlar, bu büyük daireye yaşayan bütün eşyanın babası olarak bakmağa başladılar. Bu basit başlangıçtan, güneşe-tapma, eski çağların putperest dinlerine geçti, ve daha sonraki birçok tanrılar, sadece güneşin şahıslandırılmış şekilleriydiler. Bilgili Grekler, Arıaxagoras’ı sürdüler, çünkü güneşin bir tanrı olmayıp sadece Pelopones büyüklüğünde bir ateş parçası olduğunu tahmin etmek cüretkârlığını göstermişti. Orta Çağlar, azizlerin başları çevresinde gösterilen hâlelerde güneşe-tapma’nın kalıntısını muhafaza etti; ve günümüzde de Japonlar’m ekserisi, İmparatorlarının, güneş-tanrısı’nın insan şeklinde tecessüm etmiş şekli olduğuna inanır. Çok eski çağların bütün bâtıl itikatlarından bir tanesi yoktur ki, bugün bir yerde hayatiyetini sürdürmüş olmasın. Medeniyet, küçük bir azınlığın ince emekleri ve lüks’üdür; beşeriyetin esas kütleleri, bir bin seneden bir diğer bin seneye geçişlerinde hemen hemen hiçbir değişikliğe uğramazlar.

Güneş ve ay gibi, her yıldızın da içinde bir tanrı vardı veya birer tanrı idiler, ve her biri kendi içindeki ruhun emriyle hareket etti. Hıristiyanlıkta, bu ruhlar yol gösterici melekler, tâbir câizse, yıldız-pilotlar oldular; ve Kepler de onlara inanacak kadar ilmî değildi. Gökyüzü büyük bir tanrı idi, yağmuru aşağıya bırakan ve tutan bir tanrı olarak sadakatle tapıldı. Pekçok ilkel insanlar arasında tanrı kelimesi gökyüzü mânasına idi: Lubari ve Dinkalar’da “yağmur” demekti. Mongollar arasında yüce tanrı Tengri idi: “gökyüzü”; Hindistan’ın Vedik’lerinde Dycıus pitar idi: gökyüzü “baba”; Greklerde Zeüs idi: “gökyüzü, bulutları zorlayan”; İranlılarda Ahura idi: “azur, gökyüzü”; ve bugün de insanlar, “Semavî Varlık”m kendilerini korumasını niyaz ederler. İlkel mitolojinin merkezî noktası, yeryüzü ve gökyüzünün verimli bir tarzda çiftleşmiş olmasıydı.

Çünkü yeryüzü de bir tanrı idi, ve onun her önemli yönü bir mabudun kontrolunda bulunuyordu. insanların olduğu gibi ağaçların da ruhları vardı, ve onları kesmek açıktan açığa cinayetti; Kuzey Amerikalı Kızıl Derililer, kendilerinin mağlûp edilmelerinin sebebini bazan beyaz insanların, ağaçları —ki onların ruhları Kızıl İnsanı koruyordu— kesmelerinde buldular. Moluca Adaları’nda, çiçek açmış ağaçlara hâmile gözüyle baktılar; huzurlarının kaçmaması için civarlarında gürültü yapılmasına, ateş yakılmasına veya diğer huzursuzlukların çıkarılmasına müsaade etmediler; aksi takdirde, ürkmüş bir kadın gibi, meyvalarını vaktinden önce düşürebilirlerdi. Amboyna’da, çiçeklenmiş pirinç tarlaları civarında kimsenin yüksek sesle konuşmasına müsaade edilmedi, yoksa pirinçler kamış haline gelirlerdi. Kadîm Gual’lar, muayyen bazı kutsal ormanlardaki ağaçlara taptılar; ve İngiltere’deki Druid rahipleri ise, meşe ağacının yeşil ince dallarına büyük bir saygı duydular, ki bu da zamanımızın hoş bir âdetini hatırlatıyor. Asya’nın, izleri bilinen en eski dininde, ağaçların, su kaynaklarının, nehir ve dağların büyük yeri vardı. Birçok dağ kutsal yerlerdi, gürleyen tanrıların evleriydi. Depremler, rahatsız edilmiş veya kızgın tanrıların omuz silkmeleriydi: Fijianlar, bu çalkantıyı yeryüzü-tanrı’nın uykusunda dönmesine bağladılar; ve Samoanlar, ayakları altındaki toprak sallanmağa başlayınca, hemen toprağı kemirmeğe başlayarak, gezegeni parça parça edene kadar sallamaması için tanrı Mafuie’ye yalvardılar. Hemen hemen her yerde yeryüzü, Büyük Ana idi; dilimiz —ki çok defa ilkel veya gayri-şuurlu inanışların bir tortusudur— bugün bile matter (materia, madde) ve mother (mater, anne) arasında bir akrabalığın bulunduğunu gösteriyor. İştar ve Sibel, Demeter ve Seres, Afrodit ve Venüs ve Freya, kadîm toprak tanrılarının oldukça son zamanlarda tecessüm ettirilmiş şekilleridir; onların verimliliği toprağm verimliliği idi; onların doğuşları ve evlenmeleri, ölümleri ve yeniden muzafferane dirilmeleri, bütün bitkilerin büyümeğe başlamasının, çürümesinin ve ilkbaharda yeniden canlanmasının sembol ve sebepleri olarak düşünüldü. Bu dişi tanrılar, ilkel insanların, ziraatla kadın arasında bir bağlantı kurduklarını gösterir. Ziraat, beşer hayatının başlıca yaşama tarzı hâline gelince, bitki tanrıçaları üstün bir hâkimiyet kurdular. İlkel tanrıların çoğu lâtif cinstendi; sonraları cemiyet hayatında ataerkil ailenin zafer kazanmasının muhtemel bir semavî refleks’i olarak, yerlerini erkek tanrılara bıraktılar.

İlkel kafanın derin şairane düşüncesi, bir ağacın büyümesinde nasıl gizli bir ilâhîlik gördüyse, çocuğun teşekkülünde veya doğumunda da tabiat-üstü bir vasıtanın rolünü görür. “Vahşi,” yumurta veya sperm hakkında hiçbir şey bilmez; sadece haricî varlıkların rolü bulunduğunu sanır, ve onları tanrılaştırır; bu haricî varlıkların da içerlerinde ruhları vardır, şu halde onlara da tapılmalı, çünkü esrarengizce yaratıcı güçler, bütün güçler arasında en muhte-şem ve hayret uyandırıcı olanları değiller mi?

 Bu haricî güçlerin verimlilikleri ve yetiştirme mucizeleri toprağınkinden fazladır; bundan böyle, ilâhî gücün dolaylı tecessüm ettirilmiş şekli onlar olmalıydı. Hemen hemen bütün kadîm insanlar seks’e taptılar, ve ona tapmayı tam bir şekilde yerine getirenler de, en alt kademelerdeki ilkel insanlar değil en üsttekilerdi; seks’e-tapma’yı, Mısır ve Hindistan’da, Babil ve Asuriler’de, Yunanistan ve Roma’da görüyoruz. İlkel tanrıların seksüel karakterleri ve fonksiyonlarına büyük hürmet gösterildi, kafalarındaki kötü düşüncelerden ötürü değil, kadının ve toprağın verimli olmasının şiddetle arzu edilmesinden ötürü. Zürriyet yetiştirmenin İlâhî gücüne en çok sahip oldukları veya bu gücü en yüksek ölçüde sembolize ettiklerine inanıldığından, boğa ve yılan gibi bazı belirli hayvanlara taptılar. Cennet hikâyesindeki yılan şüphesiz, seksüel uyanışı, iyi ve kötünün başlangıcı olduğunu temsil eden erkeklik uzvunun sembolü, veya belki, zihnî cehalet ve mutluluk arasındaki atasözleşmiş bağlantıyı imâ eden bir sembol.

Mısırlılar’ın mayıs böceğinden Hintlilerin filine kadar, bir yerde tanrı olarak tapılmayan hiçbir hayvan yoktur. Ojibwa Kızıl Derilileri, kendi kutsal hayvanlarına, bu hayvana tapan klana, ve klanın herhangi bir insanına totem adını verdiler; ve bu şaşırtıcı kelime de, herhangi muayyen bir objeye —genellikle, bir grubun kutsal addettiği bir hayvan veya bitkiye— tapıldığını sisli bir tarzda anlatan totemizm şeklinde antropolojiye sızdı. Totemizm’in çeşitleri Kuzey Amerika’nın Kızıl Derili kabilelerinden Afrika’nın yerlilerine, Hindistan’ın Dravidian’larından Avustralya aşiretlerine kadar zâhiren biri birleriyle hiçbir bağlantıları bulunmayan bölgelerin her tarafında görüldü. Totem, dinî bir obje olarak, mensuplarının kendilerini ona bağlı veya ondan dünyaya geldiklerine inanan aşirette dayanışma sağladı; İroquoi’ler, yan-Darwinci bir tarzda, kendilerinin, kadınların çok eski çağlarda ayılar, kurtlar ve geyiklerle çiftleşmeleri neticesinde dünyaya geldiklerine inandılar. Totem —bir obje veya sembol olarak— ilkel insanlar arasında, farklı aşiret insanlarının biribirlerinden ayırd edilmelerine yaradı, ve zamanla sekülerleşme (dinin ikinci plâna atılması) sırasında, milletlerin aslan veya kartalları, çeşitli kardeşlik teşkilâtlarının geyikleri, ve bir zamanlar muazzam hareketsizliği ve kör inatçılığı temsil eden hayvanların (fil ve katır), siyasî partilerimizin sembolleri olmaları gibi, birer maskot veya amblem olarak kullanılmağa başlandı. Doğmakta olan Hıristiyanlığın sembolleri —güvercin, balık ve kuzu— totemik tezyinatın kalıntılarıydı; kendilerinin bugün dokunmadıkları domuz bile, tarihten önceki Yahudiler’in bir totemi idi. Totem hayvan ekseri hallerde tabu idi; yâni dokunulmazdı; bazı hallerde yenebilir, ama sadece tanrının bir âyin sırasında yenildiğini sembolize eden dinî bir hareket olarak. Habeşistan’ın Galla’ları, taptıkları balığı ciddî bir merasimle yedikten sonra dediler ki: “Biz onu yerken, ruhun içimizde hareket ettiğini hissediyoruz.” . Incil’i gallalar’a öğretmeğe çalışan misyonerler, bu basit halk arasında, Katolik inanışının mihrakını teşkil eden Mass âyinine benzer âyinlerin bulunduğunu hayretle görmüşlerdi.

Birçok mezheplerde de olduğu gibi, totemizmin orijini muhtemelen korku idi; insanlar, hayvanlara dua ettiler, zira hayvanlar güçlü idiler, tâviz verilmesi gerekiyordu. Ormanlar hayvanlardan temizlenince nisbeten güvenli bir ziraî hayat başlayınca, hayvanlara daha az tapılmağa başlandıysa da, hiç bir zaman tamamen kaybolmadı; ve ilk beşer tanrılarında görülen vahşet, muhtemelen, yerlerini aldıkları hayvan tanrılarındaki vahşetin kendilerine aktarılmış olmasmdandı. Bu istihale, tanrıların önceleri hayvan oldukları, veya hayvan hâline nasıl geç-tikleri, bütün dillerin efsanelerindeki metamorfoz, veya şekil değiştirme hikâyelerinde görülür. Daha sonraları ahır kokusu ile bazı kırsal Kasanovalar arasında bir bağlantı pek âlâ kurulabileceği gibi, tanrıların da hayvanî özelliklerden kurtulamadıkları söylenebilir: Homer’in muğlâk kafasında bile tanrıça Atina’nın baykuş gözleri vardı, ve Here boöpis’in gözleri de ineğinki gibiydi. İnsan yüzlü ve hayvan vücutlu Mısır ve Babil tanrıları da bu istihaleyi gösterirken, şu itirafta da bulunurlar: Birçok beşer ilâhları, bir zamanlar mâbud hayvani ardılar.

Bununla beraber, beşer tanrılarının ekserisinin, başlangıçta, idealleştirilmiş ölü insanlar oldukları görülüyor. Ölülerin rüyalarda görünmesi, ölüye tapılması için yeterli idi, zira tapınma, korkunun çocuğu olmasa dahi, hiç olmazsa erkek kardeşidir. Hayatta iken güçlü kuvvetli, ve bundan böyle kendilerinden korkulan insanlara, öldükten sonra bilhassa tapıldıkları anlaşılıyor. Müteaddid ilkel gruplar arasında, tanrı kelimesi gerçekte “ölü bir insan” anlamına geliyordu; günümüzde dahi İngilizcedeki spirit kelimesiyle Almancadaki Geist, hem hayalet hem de ruh mânasınadır. Hıristiyanlar nasıl azizlerinden şefaat diliyorlarsa, Grekler de ölülerinden yardım dilediler. Ölülerin hayatlarını devam ettirdiklerine inanılması —ki bu inanış ilkin rüyalarda teşekkül etmeğe başladı— öylesine kuvvetli idi ki, ilkel insanlar en harfi mânasıyle ölülerine mektup gönderdiler: bir aşiret reisi, böyle bir mektupta neler yazıldığını anlatmak için, mektubu özel olarak ulaştırılması için de kölenin kafasını kesti; ve şayet yazmayı unuttuğu noktalar oldu ise, kafası uçurulmuş bir diğer köleyi dipnot olarak ölüye gönderdi.

Hayaletlere bir mezhep kurarcasına bağlanış, zamanla ecdada tapılma şekline büründü. Bütün ölülerden korkuldu, ve gazaba gelerek yaşayanların hayatlarını karanlığa gömmeleri için, onlara tâviz verilmek, teveccühlerini kazanmak gerekiyordu. Ecdada-tapma, sosyal otorite ve cemiyetin devamlılığı, muhafazakârlık ve düzen için öylesine uygundu ki, kısa bir zaman içinde bütün dünyaya yayıldı. Mısır’da, Yunanistan’da ve Roma’da yerleşti, ve günümüzün Çin ve Japonya’sında hararetle muhafaza ediliyor; pekçok insan, tanrıya değil, ecdada tapıyor . Bu müessese, daha sonraki nesillerin husumetini çekmesine rağmen, aileyi güçlü bir şekilde bir arada tuttu, ve birçok eski cemiyetlerin görünmez bir yapısı oldu. Ve tıpkı insanın kendini zorlamasının, bazı arzularını içinde tutmasının zamanla vicdan haline gelmesi gibi, korku da tedricen sevgi hâline geldi; önceleri muhtemelen ölüm karşısında hissedilen dehşetin tesiri altında yapılan ecdada-tapma âyinleri, sonraları huşû hislerini ayaklandırdi, ve nihayet dindarlık ve sadakat hâline gelişti, Tanrıların temayülleri, canavarlar gibi başlamak ve çocuklarını şefkat ve muhabbetle bağrına basan babalar hâline gelmektir; tapınanların barışçılığı, ve kendilerine olan güvenlerin gittikçe artması ve ahlâkî hisleri, bir zamanların vahşi mâbudlarını yumuşatır ve istihaleden geçirir, ve sonunda put bir ideal olur. Medeniyetin yavaş gelişmesi, tanrıların tedricen cana yakın şekillere bürünmelerinde yansır.

Beşerî tanrı fikri, uzun bir tekâmülün sonlarına doğru atılmış bir adımdı: her şeyi çevreleyen ve her şeyi içinde bulunan okyanus dolusu ruhlar ve hayalet kavramından başlayıp birçok safhalardan geçtikten sonra meydana çıkarıldı. Belirsiz ve şekilsiz ruhlardan korkan ve onlara tapan insanın, daha sonra semavî, bitkisel ve seksüel güçlere hayranlık duymağa başladığım, ardından hayvanlara hürmet beslediğini, ve ecdada taptığını görüyoruz. (Hıristiyanlıkta) Allah’ın Baba olduğu kavramı muhtemelen ecdada-tapma’dan çıkarıldı; bu, ilkin, insanın fizikî babasının tanrılar olduğu mânasını taşıdı. İlkel teolojide, tanrılar ve insanlar arasında geniş kapsamlı bir ayırım yoktur; ilk Grekler için, meselâ, tanrılar ecdattı. Ve tanrıların da ecdadı tanrılardı. Pekçok ecdat arasından, bilhassa belirli özel karakteristiklerinden ötürü, bazı erkek ve kadınların seçilerek mâbutlaştırılması ile bir adım daha atıldı; böylece, bazı büyük krallar —zaman zaman henüz ölmeden— tanrı oldular. Ama biz, bu gelişme ile tarihî medeniyete ayak basmış oluyoruz.

DİNİN METODLARI

SİHİR ve BÜYÜ — BİTKİ ÂYİNLERİ — HERŞEYE MÜSAADE EDİLEN FESTİVALLER — YENİDEN DİRİLEN TANRILARIN EFSANELERİ — BÜYÜ ve BÂTII. İNANIŞLAR — SİHİR ve İLİM —RAHİPLER

NİYE yaratıldıkları ve emellerinin ne olduğu bilinmeyen ruhlardan oluşmuş bir dünyayı tahayyül eden ilkel insan, şimdi onlara tâviz vermeyi ve onlardan yardım istemeyi düşündü. Böylece, ilkel ibâdetin ruhu olan animizm’e sihir de eklenmiş oldu. Polinezyalılar, okyanus büyüklüğünde bir sihirli kudretin mevcudiyetine inandı, ve ona mâna adını verdiler; sihirbazın, sadece bu tükenmez mucizevî kaynaktan yararlandığım sandılar. Ruhların, ve daha sonraları tanrıların, beşerin emelleri uğrunda kullanılışı ekseriya “sempatik sihir”in bir parçasıydı: insanların kısmî veya taklit edici icraatlarıyle, tanrılardan ne beklenildiği anlatılmak istendi. Bazı ilkel sihirbazlar, yağmur yağdırmak için —tercihen bir ağaçtan— yere su döktüler. Kuraklık tehdidine maruz kalan Kâfirler, bir misyonere, açık bir şemsiye ile karlara gitmesini söylediler. Sumatra ‘da kısır kadınlar, bez ve bitki yapraklarından yaptıkları çocukların imajını kucaklarında taşıdı, böylece, hâmile kalmayı ümit ettiler. Babar Takım Adalarında, anne olacak kadın, kırmızı pamuklu kumaştan bir bebek yapıyor, ve sihirli bir söz söyleyerek, bebeği emzirircesine göğsüne götürüyor; daha sonra, köye hâmile olduğu haberini iletiyor, ve arkadaşları da kendisini tebrik etmeğe geliyordu; sadece çok inatçı bir realite, bu tahayyül gücüne gıpta etmeyi reddeder. Borneo’daki Dyaklar arasında sihirbaz, doğum yapmak üzere olan kadının ıstırabını azaltmak için —çocuğu kendisi doğuruyormuş gibi— eziliyor, büzülüyor, kıvranıyor, yavrunun artık dışarı çıkmasını telkin etmek istercesine hareketler yapıyor; bazen karnı üzerine koyduğu bir taşı —bebeğin de aynı işi yapmasını ümit ederek— yuvarlıyor ve yere düşürüyordu. Orta Çağlarda, düşmanına büyü yapmak isteyen biri, onun mumdan bir imajını yapıyor ve üzerine iğneler saplıyordu; Perulu Kızıl Derililer, insanların tasvirlerini, imajlarını yaktılar, ve bu işleme de ruhun yakılması adını verdiler. Günümüzün modern güruhları, bu tür ilkel büyülerin pek ötesinde değiller.

Misâl göstererek teklif ve tavsiye etmenin bu metodları, bilhassa, toprağın tohumlanması, gübrelenmesi için kullanıldı. Zulu’lu hekim-sihirbazlar, hayatının en zinde çağında ölen bir adamın erkeklik uzuvlarını tavada kızartıyor, sonra da bir havanda toz haline getirdikten sonra tarlalara serpiyordu. Bazıları Mayıs ayının Kral ve Kraliçesini seçiyor, ve toprağın da onların yolunda giderek iyi mahsul vermesi için, köyün meydanında evlendiriyorlardı. Bazı yerlerde evlilik, âyin sırasında fiilen gerçekleştiriliyordu; artık tabiat —ne kadar ahmak ve hissiz de olsa— görevinin ne olduğunu anlamamış gibi davranamıyacak, hiçbir mazeret beyan edemeyecekti. Java’da, pirinç tarlalarının verimliliğini garanti altına almak için, köylüler ve karıları başaklar arasında çiftleştiler. Çünkü ilkel insanlar, toprağın mahsul vermesi ile nitrojen arasındaki bağlantıyı bilmiyorlardı; toprağın verimliliğinden —muhtemelen bitkilerdeki döllenmeyi bilmediklerinden— velût bir kadından söz ederken kullandıkları kelimelerle bah-settiler; bugün dilimizdeki bazı kelimeler de onların bu şairane inanışlarını akla getiriyor.

Ekim zamanında yapılan rastgele cinsî ilişkiler festivali (daha önceki çağların oldukça geniş hürriyetini hatırlatırcasına) kısmen, ahlâkta bir moratoryum [geciktirme, durdurma], kısmen, kısır erkeklerin karılarını dölleme, ve kısmen de, soğuk kış havasını artık bırakarak kendisine verilen tohumları kabul etmesini ve iyi bir mahsûl uğrunda kendini hazırlaması için toprağa yapılan bir tavsiye töreni vazifesini gördü. Bu tür festivaller, tabiat insanlarının büyük bir kısmında, bilhassa Kongo’nun Kameron’ları, Kâfirler, Hotontolar ve Bantu’lar arasında görülür. Papaz H. Rowley, Bantu festivallerinden şu kelimelerle bahsediyor:

. . hasad festivalleri, karakterleri itibariyle Baküs şölenlerini hatırlatıyor …. Utanma duygusu hissetmeksizin onları seyretmek mümkün değil …. Gruba katılanlara, sadece seksüel ruhsat verilmekle kalınmıyor, açıktan açığa bu işi yapmaları isteniyor, ve festivali seyreden herhangi bir ziyaretçinin de cinsî ilişkilerde yer alması teşvik ediliyor. Fuhuş tamamen serbest, ve —festival atmosferi göz önünde tutulursa— evlilik-dışı münasebetler de katiyen tiksindirici bir hareket sayılmıyor. Festivale katılan hiç bir insanın, kendi karısı ile cinsî temasta bulunmasına müsaade edilmez.”

Tarihî medeniyetlerde de aynı tür festivalleri görüyoruz: Yunanistan’da Baküs şölenleri, Roma’da Saturnalia, Orta Çağ Fransa’sında Fete des F’ous, İngiltere’de Mayıs Bayramı, ve çağdaş âdetler arasında da Mardi Gras karnavalı.

Zaman zaman Pawnee’ler ve Guayaquil Kızıl Derilileri arasında olduğu gibi, bitki âyinlerinin daha az cazip kisvelere bürünerek karşımıza çıktıklarını görüyoruz. Meselâ, ekim sırasında —kanının toprağı gübrelemesi için— bir insan (veya daha sonraki daha müşfik zamanlarda) bir hayvan kurban edildi. Hasad, bu öldürülen insanın yeniden dirilmesi, canlanması şeklinde yorumlandı; ona tanrılık pâyesi verildi, ve bu orijinden de —binbir şekli ile— bir tanrının kendi halkı için öldüğü, ve sonra muzafferane bir dirilişle yeniden dünyaya döndüğü efsanesi çıktı. Şiir, sihiri süslemiş, ve onu teolojiye dönüştürmüştü. Güneş sistemi ile ilgili efsaneler, bitki âyinleriyle ahenkli bir tarzda birleştirildi, ve öldükten sonra yeniden dirilen bir tanrı etrafında yaratılan efsane sadece, toprağın kışın ölmesine ve baharda yeniden canlanmasına uygulanmadı. İlkbahar ve sonbaharda gün ve gecenin birer kere aynı uzunlukta oluşu, günün kısalması ve uzaması da bu tür efsanelerle izah edildi. Gecenin gelişi, bu stratejik dramın sadece bir parçasıydı; güneş-tanrı, her gün doğuyor ve ölüyordu; güneşin her batışı çarmıha geriliş, her doğuşu yeniden canlanıştı.

İnsanoğlunun tanrılara kurban olarak verilmesi —ki burada birçok çeşitlerinden sadece bir tanesinden bahsettik— hemen hemen her toplulukta zaman zaman âdetti. Meksika Körfezi’ndeki Carolina Adasında, eski bir Meksika mabudunun, içi boş bir madenden yapılmış büyük bir heykeli bulundu, ve heykelin içinde de, tanrıya muhtemelen kurban olarak adanan insanın kalıntıları vardı. Fenikeliler’in, Kartacalılar’ın ve zaman zaman diğer Samî ırklarının, Moloç’a insan kurban ettiklerini herkes bilir. Bu âdet, kendi zamanımızda Rodezya’da uygulanıyordu. İnsanın tanrıya kurban edilmesi âdeti, ihtimal ki yamyamlıkla ilgiliydi; insanlar, tanrıların da, kendilerinin hoşlandıkları şeyden zevk aldıklarını sandılar. Dinî inanışlar diğer inançlardan daha ağır değiştiğinden, ve âyinler inanışlardan da daha ağır değiştiğirden, bu İlâhî yamyamlık, beşer yamyamlığının Kayboluşundan sonra da sürdü. Maamafih, yavaş yavaş gelişen ahlâk telâkkileri, dinî âyinleri dahi değiştirdi; tanrılar, kendilerine tapan beşerî yaratıkların gittikçe artan şefkatini taklit ettiler, insan eti yerine hayvan eti yemekle yetindiler; dişi bir geyik Iphigenia’nın, ve bir koç da İbrahim’in oğlunun yerini aldı. Bir müddet sonra, tanrılara hayvan eti de verilmedi; rahipler, etin lezzetli her tarafını kendilerine ayırdı, yenilebilecek bütün parçaları kendileri yediler, ve mihraba da sadece hayvanın iç uzuvlarım, barsaklarını ve kemiklerini bıraktılar.

İlk insan yediği her organizmadaki kuvvetin kendisine geçtiğine inandığından, tanrının yenilmesi kavramı da tabiî olarak yerleşti. Pek çok hallerde insanlar, kurban etmek için mâbutlaştırdıkları ve özel olarak besledikleri beşer-tanrı’yı kendileri yediler ve kanını da içtiler. Zamanla, yiyecek üretimi arttıkça, ilkel insan da daha beşerî olmağa başladı, kurbanlarının yerine onların imajlarını koydu, ve artık bu imajları yemekle iktifa etti. Kadîm Meksika’da tahıl, çekirdek ve sebzelerden tanrının bir imajı yapılıyor, ve bu maksat için kurban idilen çocuğun kanıyla yoğrulduktan sonra, tanrıyı-yeme töreninde yeniliyordu. Bir çok ilkel aşiretlerde bu tür törenler görüyoruz. Törene katılanlardan, genellikle, kutsal imajı yemeden önce oruç tutmaları istendi; ve tören sırasında da rahip, sihirli duaların gücü ile bu imajı tanrıya çevirdi.

Sihir, hurafelerle başlar, ve ilimle son bulur. Garip inanışlar sahrasını animizm doğurdu, ve pek çok tuhaf formül, dua ve âyinlere yol açtı, Kuki’ler, öldürecekleri her düşmanın öteki dünyada kendilerine köle olarak hizmet edeceklerine inanarak harbe hazırlandılar. Öte yanda, bir Bantu, öldürdüğü düşmanının ruhunun geri gelip kendisini rahatsız etmemesi için, saçlarını kazıdı ve bütün vücudunu keçi pisliğiyle sıvadı. Hemen hemen bütün ilkel insanlar, beddua’mn çok kötü tesirli bir şey olduğuna, ve “nazardan sakınmak” gerektiğine inandılar. AvustralyalI yerliler, güçlü bir sihirbazın okuduğu lânetin, yüz elli kilometredeki bir adamı öldüreceğine inanıyorlardı. İnsanlar, büyü’ye, beşer tarihinin ilk yıllarında inanmağa başladı, ve bu inançlarını hiçbir zaman kaybetmediler. Fetişizm , yani putların ve diğer eşyanın sihirli bir güce sahip olduklarına inanılması ve bundan böyle bu eşyaya tapılması büyü’den de eski ve güçlü. Her yerde ve her hâl için tesirli bir muska olamayacağından, bazı insanlar, âniden ortaya çıkabilecek fevkalâde durumlarda derhal kullanılabilmesi için, beraberlerinde çeşitli muskalar taşırlar. Muska, fetişlerin sihirli güce ship olduklarına inanılmasının daha sonraki ve çağdaş örnekleridir; Avrupa nüfusunun yansı günümüzde, kendilerine tabiat-üstü korunma gücü bahşettiğine inandıkları muska veya pendantifleri her zaman yanlarında taşır. Medeniyet tarihi her adımda, medeniyet yapısının ne kadar sunî ve sathî olduğunu, ve baskı altında tutulan barbarlığın, hurafelerin ve cehaletin oluşturduğu ve hiçbir zaman sönmeyen volkanın zirvesinde nasıl nazik ve sallantılı bir şekilde oturduğumuzu gösteriyor. Modernlik, hiçbir zaman bizi terketmemiş Orta Çağların başına geçirilmiş bir bere.

Filozof, beşerin tabiat-üstü kuvvetlerin yardım ve koruyuculuğuna olan bu ihtiyacını zarafetle kabul eder, ve tıpkı animizm’in şiiri doğurduğu gibi, sihirin de dram ve ilme yol açacağını düşünerek teselli bulur. Frazer, şaheser bir yenilikçiden beklenen olağan bir mübalâğa ile, ilmin zafer ve şaşaasının köklerinde sihirin saçmalıklarının bulunduğunu gösterdi. Çünkü, sihirin tesirsiz kaldığı zamanlarda, sihirbazın, tabiat-üstü kuvvetlerin yardımına başvurarak kendinden beklenen neticeyi istihsal etmesi için, tabiî işlemleri keşfetmesi kendi yararına oldu. Böylece, tıpkı bizim kendi halkımızın, bir hastalığın kendiliğinden, tabiî bir şekilde iyi olmasının sebebini elindeki sihirli reçete ve haplarla bulması gibi sihirbazın da, halk arasındaki mevkiini korumak için, bu tabiî varlıkları halktan gizlemeğe çalışmasına ve ancak kendinin sahip olduğu tabiat-üstü sihir gücü ile neticenin alındığını söylemesine rağmen, tabiî vasıtalar öne geçti. Bu yolla sihir, doktorun, metaluıjist’in, ve ostronom’un doğumuna yol açtı.

Fakat hepsinden önce, sihir rahibi yarattı. Zamanla, dinî âyinler sıklaştıkça ve daha da muğlak kisvelere büründükçe, alelâde bir insanın bilgi ve mahareti buna yetmez oldu, ve vaktinin büyük bir kısmını dinin fonksiyon ve törenlerine ayıran özel bir sınıfın meydana çıkmasına zemin hazırlandı. Rahip, bir sihirbaz olarak, vecd içinde kalıyor, ve kelimelerinin anlaşılması zor bir takını formül ve dualarla ruhların veya tanrıların iradesine giden yolu biliyor, ve bu iradeyi beşerî gayeler uğrunda değiştirebiliyordu. Bu tür bilgi ve maharet, ilkel bir insa-nın indinde en değerli bir şey olduğundan ve tabiatüstü kuvvetlerin her adımda insan kaderini etkilediğine inanıldığından, ruhban sınıfın kudreti devletin gücü kadar büyük oldu; ve en son cemiyetlerden modern çağlara kadar, rahipler, insanlar üzerinde hâkimiyet kurma ve onları disiplin altında tutma yolunda, cengâver sınıfı ile rekabete girişti veya zaman zaman biribiriyle yer değiştirdiler. Misâl olarak Mısır’ı, İbraniler’i ve Orta Çağın Avrupa’sını göstermek yeterli.

Dini yaratan rahip değildi. Bir devlet adamı kendi gayeleri uğrunda, nasıl beşeriyeti harekete getiren saikleri ve beşeriyetin âdetlerini kullanıyorsa, rahip de dini kullandı; din, ruhban sınıfının keşfetmesi veya rahiblerin hile ve sahtekârlıkları neticesinde değil, insanoğlunun devamlı hayret, korku, güvensizlik, ümitsizlik ve yalnızlık içinde bulunmasının neticesinde ortaya çıktı. Rahipler, hurafelere müsaade etmek ve belirli bilgi türlerini inhisarlarında tutmakla zarar husule getirmiş olmadılar; rahipler gerçekte, bâtıl inanışları sınırladı ve çok defa onlara inanılmamasını ikaz etti, halka eğitimin ana hatlarını verdi, ırkın gittikçe büyüyen kültürünün bir kileri ve vasıtası hizmetini gördüler, güçliiler tarafından sömürülmesi mukadder zayıfları teselli ettiler, ve sanatı besleyen ve beşer ahlâkının nazik ve istikrarsız yapısına tabiat-üstü’nııı yardımıyle destek olan dinin bir vasıtası oldular. Eğer rahip mevcut olmasaydı, halk onu icad etmeğe mecbur kalacaktı.

DİNİN AHLÂKÎ FONKSİYONU

DİN ve HÜKÜMET — TABU — SEKSÜEL TABULAR—       DİNİN GERİLEYIŞİ — SEKÜLARİZASYON.

DİN, başlıca iki vasıta ile ahlâka destek olur: mitos [efsane] ve tabu. Mitos, sosyal bakımdan arzu edilir (veya ruhban sınıfının arzu ettiği) form’ları, semavî varlıkların da takdis ettiklerini anlatan tabiat-üstü inanışı yaratır; İlâhî ümit ve korkular insana, efendilerinin ve kendi grubunun empoze ettiği kısıtlamalara boyun eğmesi gerektiğini söyler. İnsan, yaradılışı icabı, uysal, müşfik, veya saf değildir; ve kadîm çağların, sonunda vicdanı harekete getiren zorlayıcı yaptırımlarından sonra, insan tabiatının esas parçalan olmayan bu vasıfların sakin ve devamlı bir tarzda teşekkül etmesinde hiçbir şey tanrı korkusu kadar tesirli olamaz. Mülkiyet ve evlilik müesseseleri, bir dereceye kadar dinî müesseseler üzerine kurulmuştur, ve inanışın zayıfladığı çağlarda da canlılıklarını kaybetme temayüllerini gösterirler.Hükümet bile —ki sosyal mekanizmalar arasında en gayri-tabiî ve en lüzumlu olanıdır— Napoleon ve Mussolini gibi kurnaz heretiklerin [dinin vazettiklerinden farklı düşüncelere sahip olanlar] de kısa bir zaman içinde keşfettikleri gibi, genellikle, dindarların ve rahiplerin desteğine ihtiyaç hissetti; ve bunun içindir ki, “bütün anayasaların teokrasiye meyletme temayülleri vardır.” İlkel kabile reisinin kudreti, sihir ve büyü’nün yardımıyle artar; ve bizim kendi hükümetimiz bile, Şükran Günü’nü her sene kutlamakla, Amerika’ya ilk göç edenlerin taptıkları Allah’ın vâzettiği yaptırımlardan güç alır.

Polinezyalılar, dinin engellediği yasaklara tabu adını verdiler. Bu tabular, oldukça gelişmiş ilkel cemiyetlerde, kanunlar halini alan yasaklar yerine geçtiler. Tabuların şekilleri genellikle negatifti: belirli hareket ve objelerin”kutsal” oldukları veya “temiz olmadıkları” ilan edildi; ve bu iki kelime (kutsal ve temiz olmamak) bir bakıma bir tek ikaz mahiyetinde idi: dokunulamaz. Böylece, Allah’ın İsraillilere hediye ettiği ve Kudüs’teki mabedde bir sandık içinde muhafaza edilen Ark of the Covenant (Mukaddes Emanet) tabu idi, ve onu yere düşmekten korumağa çalışırken eliyle dokunan Uzziah —bize söylendiğine göre— bulunduğu yerde öldü. Diodorus’un dediklerine inanmak gerekirse, açlık yıllarında kadîm Mısırlılar, aşiretin hayvan toteminin yenilemeyeceğini ihtar eden tabuyu çiğnemektense, biribirlerini yediler. İlkel cemiyetlerin ekserisinde pekçok şey tabu idi: bazı kelime ve isimler hiçbir zaman ağıza alınmadı, ve bazı gün ve haftalar da, o günlarde bir iş yapılması men edildiğinden, bir bakıma tabu idiler. İlkel insanların gıda hakkmdaki bütün bilgileri, ve bazı bilgisizlikleri, yiyeceklerde uygulanan tabularda belirtildi; ve temizlik de, ilim veya seküler [dinî olmayan] tıbdan ziyade dinle aşılandı.

İlkel tabunun gözde objelerinden biri kadındı. Onun etrafında binbir bâtıl inanış, kadını, zaman zaman dokunulamaz, tehlikeli ve “temiz olmayan” bir yaratık yaptı. Dünya efsanelerini yaratanlar, aile hayatında başarılı olamayan erkeklerdi, çünkü hepsi, bütün kötülüklerin kaynağının kadın olduğuna inandılar; bu, sadece İbrani ve Hıristiyan geleneklerinin kutsal saydığı bir görüş değil, yüzlerce putperest mitolojinin de görüşü idi. İlkel tabulardan en kesin olanı, âdet gören kadın hakkında idi; ona dokunan herhangi bir erkek veya onun değdiği bir eşya meziyet veya yararlılığını kaybetti. British Gine’nin Makusi aşireti, yıkandıkları suları zehirlememeleri için, kadınların âdet gördüğü günlerde yıkanmalarını yasakladı; ve onların büyüsüne kapılacak yılanların kendilerini ısırmalarına engel olmak için de, âdet gören kadınların ormana gitmeleri yasaklandı. Çocuk doğurmak bile temiz değildi, ve kadın doğumdan sonra, meşakkatli dinî âyinlerle kendisini saflaştırmak zorundaydı. İlkel kabilelerin ekserisine cinsî münabesetler, sadece kadının âdet gördüğü günlerde değil, hâmile olduğu veya çocuğunu emzirdiği zamanlarda da tabu idi.Bu yasaklar muhtemelen, kendi sıhhat ve rahatlıkları için kafalarını kullanan kadınların kendileri tarafından çıkarıldı; ne var ki, orijinler çabuk unutulur, ve kadın da, kendini kısa bir zaman sonra, “gayri-saf” ve “gayritemiz” bir yaratık olarak buldu. Sonunda, erkeğin görüşünü benimsedi, âdet gördüğü zamanlarda, ve hattâ hâmileliği sırasında kendinden utandı. Tevazu ve mahcubiyetin, günah hissinin, seks’in temiz bir şey olmayışının, zâhitliğin, rahiplerin evlenmeyişinin ve kadının baskı altında tutulmasının kısmî sebepleri bunlardı.

Din, ahlâk telâkkilerinin temeli değil, ahlâkın bir yardımcısıdır; ihtimal ki ahlâk, din olmaksızın da varlığını devam ettirebilir, ve pek sık olmasa da, ahlâkî inanışlar, zaman zaman dinin kayıtsızlığına veya inatla direnmesine rağmen gelişti. En önceki cemiyetlerde, ve daha sonraki bazı topluluklarda, ahlâk inanışları, zaman zaman hiç de dine bağlı değildi; dinin sahası o zamanlarda, insanların davranışlarım tanzim etmek değil, sihirdi, âyindi ve kurbandı, ve en iyi insan da, bu törenlerde sadakatla yer alan ve törenlerin finansmanına yardım eden in-sandı. Din, genellikle, mutlak iyiliği değil (zira mutlak iyilik yoktur), ekonomik ve sosyal şartların tesiriyle kendi kendilerini kabul ettiren davranış tarzlarını takdis eder, kanun gibi, hükümlerinde maziden destek arar, ve şartlar değiştikçe, zamanın gerisinde kalabilir, ve dinî müeyyidelerle birlikte ahlâkî inanışlar da değişir. Böylece, Grekler insest’ten (evlilik düşmeyen yakınlarla cinsî münasebet) nefret etmeğe başladı, ama mitolojileri hâlâ insestçı tanrılara hürmet besliyordu: Hıristiyanlar monogamik evlilik yaptılar, ama İncil poligamiyi meşrulaştırıştı; kölelik kaldırılmıştı, ama rahipler Incil’den çürütülemeyecek örnekler göstererek köleliği takdis ettiler; ve günümüzde de kilise, Sanayi İhtilâli’nin ortadan kaldırdığı apaçık olan bir ahlâk sistemini korumak için kahramanca bir mücadele içinde. Sonunda, dünyevî kuvvetler galebe çalar; ahlâkî inanışlar kendilerini yavaş yavaş ekonomik icadlara uydurur, ve din de kendisini tereddütle ahlâk değişikliğine adapte eder . Dinin moral fonksiyonu, yenilerini vücude getirmekten ziyade, yerleşmiş ahlâkî değerleri muhafaza etmektir.

Bunun içindir ki, din ve cemiyet arasındaki belirgin bir gerginlik, her medeniyetin yüksek safhalarında kendini gösterir. Din, ne yapacağını bilemeyen şaşkın insana sihirli yardım elini uzatmakla başlar; devlet adamlığı ve güzel sanatlar için son derece lüzumlu ahlâk birliğini ve inanışları halka aşılamak suretiyle zirveye erişir; mazinin kaybedilmiş harplerini intiharî bir tarzda yeniden savaşmakla son bulur. Çünkü, bilgi devamlıca büyür ve değişikliklere uğrarken (ancak jeolojik bir rahatlıkla değişen) mitoloji ve teoloji ile çatışır. İşte o zaman sanat ve edebiyatın, din adamlarının kontroluna geçmesi heybetli bir zincir veya tiksindirici bir engel olarak hissedilir, ve entellektüel tarih de, “ilim ve din arasındaki bir çatışma” karakterine bürünür.Kanun ve ceza, eğitim ve ahlâk, evlilik ve boşanma gibi, önceleri din adamlarının ellerinde bulunan müesseseler, ruhban sınıfın kontrolundan kaçmağa meyleder, ve sekülerleşir, ve belki de pisleşir. Entellektüel sınıflar, kadîm teolojiyi ve —bir tereddüt devresinden sonra— ona bağlı ahlâk sistemini de terkederler; edebiyat ve felsefe anti-ruhban olur. Kurtuluş hareketi, coşkun bir şekilde akıl ve makuliyete tapılmakla yükselir, ve her doğma ve fikirle felce uğratıcı ümitsizliğe düşer. Dinî kaynaklardan mahrum davranışlar, hayatı sadece bir zevk ve eğlence dünyası olarak gören epıkürcü kaos’a dejenere olur; ve teselli    ve teskin edici inanıştan yoksun hayat, şuurlu bir sefalet ve bezdirici bir zenginlik gibi bir yük haline gelir. Sonunda, cemiyet ve din —ruh ve vücut gibi— beraberce, bir ahenk içinde ölüme yuvarlanır. Bu sıralarda, baskı altındaki insanlar arasından yeni bir mitos çıkar, beşer özlemlerine yeni ümitler, beşer gayretlerine yeni hamleler verir, ve asırlarca devam edecek kaos’tan sonra, yeni bir medeniyet kurar.

Sh: 117-144

 

Kaynak: Medeniyetin Temelleri , Will DURANT, Çeviren: Nejat Muallimoğlu, Aralık 1996 İstanbul

TARİHTEN ALINACAK DERSLER (The Lessons Of History)

WILL And ARIEL DURANT

Çeviren Nejat Muallimoğlu

 

“TERCÜME ÜZERİNE TENKİTLER”

Will Durant (1885-1981) büyük bir Amerikan tarihçisi idi. Yazarlık hayatına felsefe üzerine kitaplar yazmakla başlayan Will Durant, 1929-1935 yıllarında çok okunan iki felsefe kitabı yazdıktan sonra, tarihçi karısı Ariel Durant’la birlikte The Story of Civilization (Medeniyetin Hikâyesi) adını verdikleri ve her biri 900-1000 (büyük boy) sayfalık, on ciltten oluşan büyük eseri yazmaya koyuldu. Birinci cildi 1935’te yayımlanan, The New York Times gazetesinin kelimeleri ile bu “muhteşem ve abidevî” eserin nihayet 1967’de tamamlanması Amerikan akademik çevrelerinde ve basında bir “hâdise” olmuştu.

Will ve Ariel Durant, bu “muhteşem” eserlerinde, hemen hemen kırk yıl süren çalışmalarından edindikleri bilgi ve tecrübeyi imbikten geçirilmiş bir özet hâlinde gözler önüne seriyor, insanoğlunun, tarih boyunca geçirdiği tecrübeleri göz kamaştırırcasına derinden inceleyerek, binlerce yıldan beri medeniyet ve kültürün hangi safhalardan geçerek günümüze kadar geldiğini hayret uyandırıcı bir berraklıkla anlatıyorlardı. *

  1. Durant’ları, belki de Türkiye’de ilk defa bu yazar tanıttı. Onların, on ciltlik The Story of Civilization eserinin birinci cildindeki “Takdim” yazısını 1978’de, Medeniyetin Temelleri adı altında, 170 sayfalık bir kitap hâlinde bir diğer yayımevi için Türkçe’ye çevirmiştim.

Will ve Ariel Durant, bir hayat boyu süren çalışmalarım bitirdikten sonra, elinizdeki bu kitapta geriye bakarak, insanoğlunun tabiatı, davranışları, ve geleceği hakkında tarihin ne gibi hükümler verdiklerini araştırıyor, mazinin büyük insanlarının hayatlarından, büyük fikirlerden, ve büyük hâdiselerden, insanoğlunun harpler, istilâlar, ve yaratıcılıkla geçen uzun yolculuğunun mânasını arıyor, kendi çağımızı anlamamıza yarayacak büyük tez ve fikirleri gösteriyorlar.

Durantlar için tarih, “insanoğlunun sadece ahmaklıklarının ve suçlarının hatırlatılmasını ikaz eden biri olarak değil, çoğaltıcı ve doğurucu ruhların hatırlatılmasının cesaret verici olduğunu söylemek için inceleyenler indinde, mâzi, ümitsizliğe düşürücü, dehşet uyandırıcı hâdiselerin teşhir edildiği bir salon olmaktan çıkar, semavî bir şehir, bin evliyanın, devlet adamlarının, mucitlerin, ilim adamlarının, sanatkârların, müzisyenlerin, âşıkların, ve filozofların hâlâ içinde yaşadıkları, konuştukları, öğrettikleri, yonttukları ve şarkı söyledikleri büyük bir ülke’ dir.

Will ve Ariel Durant in The Lessons of History adlı bu kitabını dilimize bilhassa çevirmek istememdeki başlıca sebep, kitabın 1992’de, Prof. Dr. Bozkurt Güvenç tarafından Tarihten Dersler adı altında, güya Türkçe’leştirilmiş olmasıdır. (Cem Yayınevi, İstanbul.) “Güya” dedim, zira Bozkurt Güvenç’in tercüme etmeğe çalışırken kullandığı The Lessons of History nin beşinci baskısının (1968) bir kopyası da benim önümde; ve Tarihten Dersler, Birinci Bölüm ün ilk satırından son bölümün son satırına kadar baştanbaşa asla affedilemeyecek hatâlarla dolu.

Ben, yabancı dillerden yapılan pek çok çevirinin affedilemeyecek kadar yanlış olduğunu pek çoklarından iyi biliyorum. İki sene kadar önce Genç Akademi dergisinde yayımlanan “Tercüme Kepazelikleri” başlıklı makalemde, İngiliz şair ve yazan Rudyard Kipling’in “If (Eğer) başlıklı şiirinin kimler tarafından nasıl yalan yanlış tercüme edildiğini, şiirin İngilizce aslını da vererek göstermiştim. Şiiri yanlış ve ekşit Türkçe’leştirenler arasında Bülent Ecevit de vardı.

Bozkurt Güvenç’in çevirisindeki fâhiş hatâları belirtmeden önce, diğerlerinin fikir ve düşüncelerini yanlış aksettirmenin entellektüel ciddiyetle asla bağdaşamayacağını söylemek isterim. Allah şahittir: ben, gerek tercüme gerekse telif kitaplarımda bu altın kurala sadık kalmaya çalıştım. Bir arada, eserinden alıntı yapığım bir yazar, o belirli cümleyi veya kelimeleri italik harflerle yazmış ise, iktibasının sonuna, köşeli parentez içinde, “italikler yazarındır,” kelimelerin: eklerim. Yok, yazar italikle belirtmediği halde ben italik harflerle yazarsam, “italikler eklendi,” veya “italikler benimdir,” cümlelerini eklerim. Bu gibi ilâvelerde köşeli parantez şart, zira normal parantez kullanılırsa, onu, yazarın kendisinin koyduğu anlaşılır.

Diyelim, bir yazar, meselâ, benim, içinde “mebus” kelime si geçen bir cümlemi iktibas etti. O, “mebus”u aynen almayı mecburdur. İsterse, kelimenin yanma, köşeli parantez içindi ‘milletvekili” kelimesini ekleyebilir: [milletvekili]. Ama mut laka köşeli parantez içinde, çünkü normal parantez içindi (milletvekili) diye alırsa, o parantezi benim koyduğum anlaşılır. Demek oluyor ki, bir yazarın noktalama işaretlerini de iyi bilmesi gerekir.

Her ne ise, Bozkurt Güvenç’in baştan başa yanlış tercümelerle dolu “çevirisinden bazı örnekler verelim. Hatâ, dahi Birinci Bölüm’ün başlığında başlıyor (İngilizce aslında s. 11 Bozkurt Güvenç’in çevirisinde, s. 13): GİRİŞ: BİLDİK KONULAR, ÇETİN SORULAR. B. ve Bn. Durant’ın bu başlığı verdikleri ad ise, Hesitations, yâni “Tereddütler.”

Bunu böyle belirttikten sonra, tarihçi Durant’ların niçin “tereddütler” içinde bulunduklarını kendi kalemlerinden okuyalım:

As his studies come lo a close the historian faces the challenge: Of what use have your studies been? Have you found in your uıork orıly the amusemerıt of recounting the rise and fail of nations and ideas, and retelling “sad stories of the death of kings”? Have you learned more about human nature than the man in the Street can learn without so much as opening a book? Have you derived from history any illumination of our present condition, and guidance for our judgements and policies, any guard against the rebuffs of surprise or the vicissitudes of change? Have you found such regularities in the sequence of past events that you can predict the future actions of mankind or the fate of states? İs it possible that, after ali, “history has no sense”1 that it teaches us nothing, that the immense past u>as only the weary rehearsals of the mistakes that the future is destined to make on a larger stage and scale?

Bozkurt Güvenç, kitabın bu ilk paragrafını şöyle Türkçe’leştirmiş (s. 13):

Yazıp çizdiklerinin sonuna gelen tarihçi kişi şu sorulan cevaplamaktan kaçmamaz. Yazdığın tarih sanki ne işe yarayacak?

Tarihte, sadece yükselen ya da çöken milletlerle türlü düşünce akımlarının serüvenini mi buldun; yoksa “geçip-gitmiş kralların acıklı öyküsünü mü” anlattın?

İnsanoğlu nun yazgısını, hiç kitap yüzü görmemiş bir kimseden daha iyi anladın mı?

 Yazdığın tarihten, bugünü anlamamıza yarayacak, inanç ve politikalarımızı yönlendirecek, toplumu istenmeyen sürprizlerden sakınacak [kitaptan aynen aktarıyorum] değişmenin sürekliliğini (veya kaçınılmazlığını) ortaya koyacak hangi sonuçları çıkardın?

 Geçmişteki olayların ardışıklığından insanlığın geleceğini ve devletlerin yazgısını söylemeye yarayacak ne gibi düzenlilikler (yasalar) buldun?

“Tarihte bir anlam bulunmadığı, tarihin bize hiçbir şey öğretmediği, öncesiz geçmişle sonrasız geleceğin, aslında, daha geniş bir sahnede yinelecek hatâların bir provası olduğu” görüşü acaba gerçek mi?

Yanlışları düzeltmeye nereden başlayacağımı bilemiyorum. Yazının İngilizce aslındaki human nature kelimeleri, “insanoğlunun yazgısı” diye Türkçe’leştirilmiş! İbarede! nature kelimesi, “tabiat, mizaç, yaradılış, maya” mânasındadır; yazgı ise, “kader, kısmet, mukadderat, alınyazısı” demektir ki, çevirmen, “devletlerin yazgısını söylemeye” kelimeleri ile nature kelimesini “alınyazısı” anlamında kullanılmış. Ama o zaman sormak gerekecek: “tabiat, mizaç, yaratılış” ve “yazgı” anlamdaş kelimeler midir?

Çevirmen Bozkurt Güvenç, daha aşağıda, “düzenlilikle kelimesinden sonra, parantez içine aldığı “yasalar” kelimesini kullanmış. Burada, mutlaka köşeli parantez kullanım gerek, zira yukarıda söylediğim gibi, parantez, onu Durant’ların koyduğu hissini uyandırıyor. Evet, bir yazarın, bilhassa üniversitelerde ders veren bir akademisyenin noktalama işaretlerini iyi bilmesi şarttır.

Şimdi, Amerikalı tarihçilerin dediklerinin, elinizdeki kitapta nasıl Türkçe’leştirildiğini (s. 23) görelim:

İncelemeleri sona eren tarihçi bir meydan okuma ile karşı karşıya:

Bütün bu çalışmalarının ne faydası oldu? Çalışmalarınıza sadece milletlerin ve fikirlerin yükseliş ve düşüşlerini nakletmemek: ve “kralların ölümlerinin acıklı hikâyeleri”ni yeniden anlatman zevkini mi tattınız?

insan tabiatı hakkında, sokaktaki adamın hemen hemen hiç kitap açmaksızın öğrenebileceğinden fazlasını öğrendiniz?

Tarihten, bugün içinde bulunduğumuz şartlan aydınlatabilecek herhangi bir ışık, hükümlerimiz ve takip edeceğimiz politikalar için bir rehber, sürprizlerin red ve tersliklerine veya değinmenin iniş ve çıkışlarına karşı herhangi bir korunma çıkarabildik mi?

Mazinin, biribirini takip eden hâdiselerinde, beşeriyetin İstikbalde nasıl hareket edeceğinde veya devletlerin kaderlerinin nasıl tecelli edeceğinde kehanette bulunabileceğimiz muntazamlık  buldunuz mu?

Nasıl olsa, “Tarihin hissi yoktur,” sözü doğru mudur, yâni tarih bize bir şey öğretmez, yâni vâsi mâzi, istikbalin, daha büyük bir sahnede ve daha büyük ölçüde tekrarlanması, kaderinde yazılı hatâların bıkkın provalardan başka bir şey değil midi

İngilizce bilenlerinizin daha iyi görecekleri üzere, eksik tercümeler var. Meselâ, weary rehearsals kelimelerindeki “weary”nin ne olduğu belirtilmemiş. Sonra, immense past, “vâsi, muzzam mâzi” demektir. Yine predict kelimesi “söylemek” değildir; “bir şeyin vukuunu önceden haber vermek, kehanette bulunmak” demektir. Yıllardan beri tekrarlaya geldiğim bir sözüm var: dağarcıklarında bir kaç yüz “öz Türkçe” kelimeden fazla kelime bulunmayanlar, kim olurlarsa olsunlar, meselâ İngilizce’den doğru bir tercüme yapamazlar. Bozkurt Güvenç, bu “çeviri si ile benim bu sözümü doğruluyor.

Kitabın, İngilizce aslının onbirinci sayfasında başlayan ve onikincide de devam eden, ikinci paragrafta şu cümleler de var:

At times, we feel so, and a multitude of doubts assail our enterprise. To begin with, do ive really know what the past was, what actually happened, or is history “a fable” not quite agreed upon? Our knovuledge of any past event is alıvays incomplete, probably inaccurate, beclouded by ambivalent evidence and biased historians, and perhaps distorted by our oıvn pairiotic or religious partisanship.

Bozkurt Güvenç, Durant’ların cümlelerini, çok kötü bir dille şöyle Türkçeleştirmiş:

Giriştiğimiz tarih (yazma) serüveninin şüphe ve kuşku çıkmazlarıyla dolu olduğunu duyumsar dururuz. Söz gelişi, geçmişin öyküsünü, tarihte neler olup bittiğini, tarihin bir öykü (masal) ya da tartışılmaz verilerden kurulu olmadığını biliyor muyuz? Geçmişe ait bilgilerimiz, güvenilmez ya da şüpheli kanıtlara ve önyargılı yazarların tarihlerine dayandırılmış, dini inançlar ve milli duygularla çarpıtılmış olabileceği gibi, çok kez eksiktir de.

Amerikalı, tarihçilerin söyledikleri, hakîkî Türkçe ile şöyle:

“Zaman zaman biz de öyle hissediyoruz, ve çok sayıda şüpheler teşebbüsümüzü engellemeğe çalışıyor, tikin, mâzinin ne olduğunu, nelerin vuku bulduğunu, veya tarihin, üzerinde henüz bir “anlaşmaya varılmamış bir masal” olup olmadığını gerçekten biliyor muyuz? Mâzide vuku bulmuş herhangi bir hâdise hakkındaki bilgimiz daima eksik olduğundan, ve kesin olmayan delillerle ve tek taraflı tarihçilerle karartıldığından muhtemelen yanlış ve belki de, kendimizin millî ve dinî partizanlığımızla tahrif edilmiştir.”

Durant’ların kitabının ikinci bölümünün başlığı şöyle: History and the Earth. Bozkurt Güvenç’in başlığı ise şu: TARİH VE DÜNYAMIZ. Ben, sayın profesörün “earth” ve “world” kelimelerinin tıpatıp aynı şeyler olmadıklarını bildiğini sanıyorum. Şu halde, yazarın “earth” kelimesini “yeryüzü” kelimesi ile niye Türkçeleştirmedi?

Bu bölümdeki yanlış çeviriler de, tıpkı birinci bölümde olduğu gibi, bölümün ilk paragrafının birinci cümlesinde başlı yor: “Geçmiş olayları, geçmişin belgelerini ‘tarih’ olarak görmek tartışmaya açık bir eğilimdir.”

B. ve Bn. Durant’ın cümlesi şöyle: “Let us define hislory in its troublesome duplexity, as the events or record of tht past.”

Hayret etmemek elde değil: Sayın Bozkurt Güvenç, bu cümlenin yukarıya aldığım Türkçe’sini rüyasında mı buldu’ Cümlenin Türkçesi’ni müsaadenizle ben söyleyeyim: “Tarihi aynı zamanda veya aynı şekilde işleyen iki ayrı kısmı bulunduğundan, güçlük verse de, mazinin hâdiseleri veya kayıtlar diye tarif edelim.”

Aşağıda, kitabın İngilizce aslından alınmış iki cümle göreceksiniz (s. 15):

Geogj-aphy is the matrix of history, its nourishing mother anı disciplining home. its rivers, lakes, oases, and oceans draw settler to their shores, for water is the. life of organisms and tourns, and oj fers inexpensive roads for transport and trade.

Bozkurt Güvenç’in, bilhassa ilk cümlede buram buram keyfilik kokan, çok yanlış tercümesi şöyle (s. 17):

Coğrafya, tarihin yuvası, sütannesi, babaocağıdır. Canlılara ve kentlere hayat veren su, alışverişe ve ulaşıma elverişli suyollarını oluşturur. İnsanlar, akarsular, göller, denizler kıyısında, vahalarda toplanır.

Aşağıdaki satırlar da benim tercümem:

Coğrafya, tarihi şekillendiren kalıp, tarihin besleyici annesi ve onu disiplin altında tutan evidir. Onun nehirleri, gölleri, vahaları ve okyanusları insanları, yerleşmeleri için kıyılarına çeker, zira organizmaların ve şehirlerin can damarları sudur, taşıt ve ticaret için yollar gösteren de odur.

Amerikan tarihçileri kitabın onaltıncı sayfasında şu cümleye de yer vermişler:

Wherı the Greeks grew too numerous for their boundaries, they founded colonies along the Mediterranean (“like frogs around a pond,” said Plato8) and along the Euxine, or Black, Sea.

Önce şunu belirtmek isterim: Çevirmen Güvenç, dikkatlice bakmış olsa idi, tarihçilerin, Euxine Sea ile Black Sea’nin aynı denizler (yâni Karadeniz) olduğunu göstermek için, cümledeki “or Black” kelimelerini—ki “veya Kara” demektir—iki virgül arasında belirttiklerini görecekti. Şunu demek istiyorum: Cümlede “Ege” kelimesi yok.

Türkiye’deki çeviri kitaplarındaki en büyük hatâlardan biri, sadece çevirdikleri dili değil Türkçe’yi de iyi bilmeyen çevirmenlerin, uzun bir cümleye rastladıkları zaman, parçalayıp, küçük küçük cümleler hâlinde göstermeleridir ki, bu da, yazarın dilini çok basitleştirdiği gibi, zaman zaman mânayı da altüst ediyor.

Profesör Bozkurt Güvenç, Durant’ların bu bir cümlesini, iki cümle hâlinde şöyle dilimize aktarmış:

Nüfusu hızla çoğalan Grekler, Akdeniz ve Karadeniz kıyılarında, Ege’de koloniler kurmuştu. Platon (‘Eflatun) “gölcükte yaşayan kurbağalar”8 benzetmesini yapmıştı kendi halkı için.

Söyledim, yine söyleyeceğim: Bilhassa bir çevirmenin noktalama işaretlerini iyi bilmesi gerekir. Parantez içindeki “Eflatun” kelimesini, çevirmenin kim olduğunu bilmeseydim, B. ve Bn. Durant’ın koyduklarını sanabilirdim.

Bozkurt Güvenç’in, iki cümlede ifade ettiği cümleyi, ben, İngilizce aslına sadık kalarak, bir cümle ile Türkçe’leştireyim:

Yunanlar, kendi sınırları dahilinde yaşayamayacakları kadar çoğalınca, Akdeniz ve Karadeniz sahillerinde (Platon un deyişi ile, “gölcük çevresindeki kurbağalar gibi”) koloniler kurdular.

Kitabın üçüncü bölümü: Biyoloji ve Tarih. Önce, kitabın İngilizce aslındaki şu cümleler (s. 19):

The secorıd biological lesson ofhistory is that life is selection. In the competition for food or mates or poıver some organisms succeed and some fail. In the struggle for existence some individuals are better equipped than others to meel the. test of survival. Since Nature (here meaning total reatity and its processes) has not read very carefully the American Declaration of Independence or the French Revolutionary Declaration of the Rights of Man, we are ali born unfree and unequal: subject to our psychological heredity, and to the customs and iraditions of our group; diversely endouıed in health and strength, in mental capacity and qualities of character.

Bozkurt Güvenç’in İngilizcesi, bilmiyorum, belki günlük konuşmalar için yeterli, ama bilhassa akademik kitapları Türkçeleştirmek için pek de yeterli olmadığı anlaşılıyor. Buna bir de yıllardan beri kurtulamadığı saçma öz Türkçeciliğini de eklerseniz, yukarıdaki İngilizce cümlelerin Türkçe’sini—daha doğrusu onun Türkçe’sini—anlamakta niye güçlük çektiğinizi daha iyi anlayacaksınız (s. 25):

Hayatın bir tür “seçilim” (ayıklanma) olması tarihin ikinci biyoloji dersidir. Aş, eş ve iş için süregelen yarışmada kimi kazanır, kimi yitirir. Hayatta kalma savaşında kimileri ötekilerden daha güçlüdür. Bütün gerçeklikler ve onların süreçleri anlamındaki doğa, Amerikan Bağımsızlık Bildirisi ile Fransız İnsan Haklan Beyannamesi’ni hiç dikkate almadı. Bizler, özgür doğmadık ve eşitsizlik içinde büyüdük. Bu durum fizik ve fizyolojik mirasımızla toplumumuzun gelenek ve görenekleriyle doğru; beden ve düşünce gücümüzle ve karakter, (kişilik) niteliklerimizle ters orantılıdır.

Şimdi de, Amerikalı tarihçilerin, hakîkî Türkçe ile ne dediklerini görelim:

Tarihin ikinci biyolojik dersi, hayatın bir seçim, bir ayıklama olduğudur. Gıda tedarik etmek veya bulmak veya iktidar uğrundaki rekabette bazı organizmalar başarılı olur, diğerleri olmaz. Var olabilme mücadelesinde bazı fertler, ayakta kalabilmenin sınavı için diğerlerinden daha iyi teçhiz edilmişlerdir. Tabiat (buradaki mânası ile topyekün gerçek ve onun işlemleri) Amerikan İstiklâl Beyannamesini veya Fransız İhtilâlinin İnsan Haklan Beyannamesini çok dikkatli okumadığından, bizler gayr-i hür ve gayr-i eşit doğarız: hepimiz, fizikî ve psikolojik ırsiyetimize, ve bağlı olduğumuz grubun âdet ve geleneklerine tabiyiz; hepimize bahşedilen sıhhat ve fizikî güç, zihnî kapasite ve karakter özellikleri biribirinden farklıdır.

Gördüğünüz gibi, yazının aslında “fizyolojik miras,” “ters” ve “doğru” orantılar yoktur; anlayan, ve anladıklarını diğerlerine aktarmasını bilenler için gayet derin mânalı sözler vardır. Bilhassa akademik yazıların tercümesinde keyfîliğe, adamsendeciliğe asla yer yoktur.

Kitabın Beşinci Bölüm ünün başlığı Character and History, yâni “Karakter ve Tarih.” Bozkurt Güvenç ise, “İNSANIN DOĞASI VE TARİH” demiş. Bölüm, İngilizce aslında şu kelimelerle başlıyor:

Society is founded not on the ideals but on the nature of man, and the constitution of man reıvrites the constitution of states. But w hat is the constitution of man?

Amerikalı tarihçilerin bu kelimeleri, Türk çevirmeni Bozkurt Güvenç tarafından, tırnak içinde gösterilen toplum ve ikinci cümle ortasına sıkıştırılan sırıtkan bir “ya” edatı ile kitabına şöyle aktarılmış:

“Toplum” adına verdiğimiz varlık—ilkeler, ülküler üstüne değil—insan doğası üzerine kuruludur. Devletlerin anayasalarını yazan insanın anayasasıdır ya, İnsanın Anayasası nedir?

İngilizcesinin derecesi artık iyiden iyiye anlaşılan Bozkurt Güvenç’e söyleyelim ki, “anayasa” mânasına gelen constitution kelimesinin bir diğer mânası da, “vücut yapısı, bünye”dir. “İnsanın anayasası” da ne demek? Bu cümlede asla kullanılmaması gereken bir “söz’u, koca bir profesör doktor nasıl kitabına alır, benim aklım almıyor. Her ne ise, bir de biz aktaralım:

Cemiyet, idealler üzerine değil, insan tabiatı üzerine kurulur, ve insanın yapısı da, devletlerin anayasalarını yeniden yazar? Peki, insanoğlunun yapısını neler oluşturur?

Bozkurt Güvenç’in bu çevirisindeki akıl almaz yanlışları göstermek için bölümleri dikkatle okumaya gerek yok. Bir bölümün ilk cümlesini ele almak kâfi. Meselâ, Durant’ların, “Din ve Tarih” bölümünün ilk cümlesi şöyle (s. 43):

Even the skeptical historian develops a humble respect for religion, since he sees it functioning, and seemingly indispensable in every land and age.

Bozkurt. Güvenç’e göre, Amerikan tarihçileri şunu demek istemişler:

En titiz bir tarihçi bile, işlevine ve evrenselliğine bakarak din konusunda saygılı bir tutum alır.

Kitap boyunca kendini belli eden keyfîlik burada da karşımızda. “Titiz” kelimesi de nereden çıktı? Yoksa onun Türkçe’sinde “şüpheci” ve “titiz” eş anlamlı kelimeler midir? Sonra cümlede “en” sıfat eki de yok.

Bozkurt Güvenç, o cümleyi şöyle tercüme edemez miydi?

Skeptik [şüpheci] bir tarihçi bile, her ülkede ve her çağda işlemini yürüten, ve zahiren, kaçınılamayacak müessese olarak gördüğünden, dine, mütevazi bir hürmet geliştirir.

Birinci sayfasından son sayfasına kadar berbat bir Türkçe ile dilimize aktarılmış, akıl almaz yanlışlarla dolu bu kitabın, bir akademisyene asla yakışmayacak bir tarafı da, kitabın aslında bulunmayan cümlelerin, yazarların düşünceleri imişcesine eklenmesi. Ne demek istediğimizi anlatmak için, bu “Din ve Tarih” bölümünün birinci paragrafının, yukarıya aldığımız birinci cümleden sonrasını aynen alalım:

To the unhappy, the suffering, the bereaved, the old, it has brought supernatural comforts valued by millions of souls as more precious ihan any natural aid. It has helped parerıts and teachers to discipline the young. It has conferred meaning and dignity upon the loıvliest existence, and through its sacraments has made for stability by transforming human covenants into solemn relationship ıvith God. It has kept the poor(said Napoleon) from murdering the rich. For since the natural inequaiity of men dooms many of us to poverty or defeat, some supernatural hope may be the sole alternative to despair. Destroy that hope, and the class war is intensifıed. Heaven and utopia are buckets in a well: when one goes down the other goes up; when relıgion declines Communism gi’ouıs.

İngilizce ‘den tercümeler yapan, gazetelerdeki yazıları ve kitaplarıyla ona buna ders vermeye çalışan Prof. Dr. Bozkurt Güvenç, B. ve Bn. Durant’ın bu çok derin mânalı cümlelerini yazının aslındaki bir cümleyi tercüme etmeyerek ve—he; halde kendi politik düşüncelerini aksettirmek için—yazımı aslında bulunmayan bir cümle de ekleyerek, kötü bir Türkçe ile şöyle aktarmış:

Umudunu yitirene, acı çekene, yoksula, yaşlıya her türlü madde yardımdan daha etkili gelen, huzur sağlayan dindir. Çocuk eğitiminde ana-babalarla öğretmenlere yardımcı olan da dindir. Ve yine din değil midir, en düşük yaşama düzeyine anlam ve saygınlık kazandıran, insanoğlunun Tanrı ile ilişkisini kuran, hayatın sürekliliğini kutsal değerler zinciriyle birbirine bağlayan? İnsanlar arasındaki eşitsizlikler, çoğumuzu yoksulluğa ve şaşkınlığa sürüklediğ için doğaüstü inançlar çaresizliğin ilk seçeneği oluyor. Umutların yitirilmesi sınıf çatışmasını körükler. Cennet ve ütopya bostan kuyusundaki kova çiftine benzer: Biri inerken öteki çıkar! Şu anlamda ki din zayıflayınca komünizm güçlenir—tersi de görülür, toplumculuk zayıflayınca din güçlenir!

*

İşte, yıllardır Türkçe’den politikaya kadar her türlü konuda ahkâm kesen bir profesörün çevirisi. Yazarların kullanmadığı noktalama işaretlerini ne hakla kullanıyor? Durant’lar, bu paragrafta bir tane dahi nida (!) işareti kullanmazlarken, Prof. Dr. Güvenç iki tane kullanmış. Sonra, “Ve yine din değil midir?” diye başlayan soru cümlesi de ne oluyor? Yazının aslında böylesine yılışık bir söz yok. Sonra, Napoleon’un sözü niye atlandı? Dürüst bir çevirici, kitapta ne varsa çevirmeye mecbur değil midir? Ve hele hele,”—tersi de görülür, toplumculuk zayıflayınca din güçlenir!” cümlesini kendi politik ve sosyal düşüncesini, sanki Amerikan tarihçilerin düşünceleri imişcesine kitaba almanın, hangi ahlâk anlayışı ile bağdaşabileceğini Bozkurt Güvenç bana söyleyebilir mi? Aslında olmayan bir şeyi varmış gibi göstermek.

sahtekârlık, yalancılık değilse nedir? (Bu tür ilâveler diğer sayfalarda da var.) Defalarla yazdım: kendilerini aydın sananlar, gerçek aydınlar olmaya çalışmadıkça, bu ülkenin başı dertten kurtulamayacaktır.

Her ne ise, Prof. Dr. Bozkurt Güvenç’in Türkçe’leştiremediği, veya Türkçeleştirmek istemediği cümleleri biz Türkçeleştirelim:

Din mutsuzlara, acı ve ızdırap içindekilere, mahrum kalmışlara, yaşlılara, milyonlarca insanın herhangi materyal [maddî] bir yardımdan daha değerli gördüğü tabiat-üstü huzuru getirdi. Din, ebeveynlere ve öğretmenlere, gençlerin disiplininde yardımcı oldu. Cemiyetin en alttaki tabakalarında varlıklarını sürdüren insanlara pâye verdi, hayatın bir mânası olduğunu gösterdi, ve emirleri ve âyinleriyle, beşerî mukaveleleri Allah’la girişilmiş kutsal münasebetler hâline dönüştürerek topluluklarda istikrar sağladı. Din, fakirlerin zenginleri öldürmelerini önledi. (Bu Napoleon’un sözü idi.) Zira insanlar arasındaki tabiî eşitsizlik, pek çoğumuzu sefalet veya yenilgiye sürükleyeceğinden, bir tabiat-üstü ümit tek alternatif olabilir. O ümidi ortadan kaldırın, sınıf harbi şiddetlenir. Cennet ve ütopya, bir kuyudaki kovalardır: biri aşağı indiği zaman diğeri yukarı çıkar; din zayıflayınca Komünizm yayılır.

Takdir edersiniz ki, Prof. Dr. Bozkurt Güvenç’in “çevirisindeki bütün hatâları bu sayfalarda belirtmeme imkân yok. Fakat sizi bir defa daha temin edeyim ki, aslında “İndeks “li olmasına rağmen onun çevirisinde indekssiz olan Tarihten Dersler, baştanbaşa yanlış ve eksik tercüme edilmiş. Bozkurt Güvenç ise, bu “çeviri”sinin çok iyi olduğuna inanmış olmalı ki, “Çevirenin Sözbaşı”smda diyor ki: “Okurlarım beğendiklerini başkalarına söyler, eleştirilerini çevirene iletirlerse sevinirim.”

Nejat Muallimoğlu

Sh: 9-22

TEREDDÜTLER

İncelemeleri sona eren tarihçi bir meydan okuma ile karşı karşıya: Bütün bu çalışmalarının ne faydası oldu?

Çalışmalarınızda, sadece milletlerin ve fikirlerin yükseliş ve düşüşlerini nakletmenin, ve “kralların ölümlerinin acıklı hikâyelerini yeniden anlatmanın zevkini mi tattınız?

İnsan tabiatı hakkında, sokaktaki adamın hemen hemen hiç kitap açmaksızın öğrenebileceğinden fazlasını mı öğrendiniz?

Tarihten, bugün içinde bulunduğumuz şartlan aydınlatabilecek herhangi bir ışık, hükümlerimiz ve takip edeceğimiz politikalar için herhangi bir rehber, sürprizlerin ret ve tersliklerine veya değişmenin iniş ve çıkışlarına karşı herhangi bir korunma çıkarabildiniz mi?

 Mazinin, biribirini takip eden hâdiselerinde, beşeriyetin istikbalde nasıl hareket edeceğinde veya devletlerin kaderlerinin nasıl tecelli edeceğinde kehanette bulunabileceğiniz muntazamlıklar buldunuz mu?

Nasıl olsa, “Tarihin hissi yoktur,” sözü doğru mudur; yâni, tarih bize bir şey öğretmez, yâni, vâsi mâzi, istikbalin, daha büyük bir sahnede ve daha büyük ölçüde tekrarlanması kaderinde yazılı hatâların bıkkın provalarından başka bir şey değil midir?

Zaman zaman biz de öyle hissediyoruz, ve çok sayıda şüpheler teşebbüsümüzü engellemeğe çalışıyor. İlkin, mazinin ne olduğunu, nelerin vuku bulduğunu, veya tarihin, üzerinde henüz bir “anlaşmaya varılmamış bir masal” olup olmadığını gerçekten biliyor muyuz?

Mazide vuku bulmuş herhangi bir hâdise hakkındaki bilgimiz daima eksik olduğundan, ve kesin olmayan delillerle ve tek taraflı tarihçilerle karartıldığından muhtemelen yanlıştır, ve belki de kendimizin millî ve dinî partizanlığımızla tahrif edilmiştir. “Tarihin büyük bir kısmı tahmin, ve mütebakisi peşin hükümlerdir.” Hattâ kendi ülkesi, ırkı, inancı, veya sınıfı için duyabileceği tarafgirlik hislerinin üstüne çıktığını sanan tarihçi bile, seçtiği malzemesi ile, ve kullandığı sıfatlardaki nüanslarla kendi gizli tercihlerini açığa vurur. “Tarihçi, daima gerektiğinden fazla basitleştirir, ve çok yönlü muğlaklığını hiç bir zaman benimseyemediği veya anlayamadığı kalabalık ruhlar ve hâdiseler arasından kolaylıkla yoğurabileceği azınlıktaki gerçekleri ve insanları acele ile seçer.” Yine, mazide olup bitenlerden istikbal için çıkardığımız neticeler, değişmenin gittikçe hız kazanmasından ötürü, önceki zamanlardakinden fazla rizikolu oluyor. Charles Peguy 1909’da, “dünyada, İsa’nın zamanından itibaren vuku bulan bütün değişmelerin, son otuz yıldaki değişmelerden az” olduğunu sandı; ve belki günümüzde, fizik üzerine doktora yapmış genç bir ilim adamı, kendi ilminin 1909’dan bu yana, daha önceki yazılı tarih boyunca gördüğü değişmelerden fazla değişikliğe uğradığını söyleyecektir. Her sene—bazen, harpte, her ay—yeni bir icad, metod, veya durum, davranış ve fikirlerin yeniden düzenlenmesine zorluyor. Üstelik, tesâdüfî bir unsurun, belki de metallerin ve insanların davranışlarına tesir ettikleri anlaşılıyor. Biz, organizmalar bir yana, atomların bile istikbalde, mazide hareket ettiklerini sandığımız tarzda hareket edeceklerine artık emin değiliz. Elektronlar, Cowper’in Tanrısı gibi, hayret uyandırıcı icraatlarını esrarengiz şekillerde yaparlar, ve İskender’in, kendisini, kendisini öldürecek kadar içkiye vererek, kurduğu yeni imparatorluğunun parçalanmasına sebep oluşu gibi (M.Ö. 323), veya Rusya tahtına Prusyalılar’ın davranış ve usullerine aşık bir Çarın tahta geçmesinin (1762) Büyük Frederick’i felâketten kurtarması gibi, herhangi bir karakterin acayip bir hareketi veya bir durum millî denklemleri altüst edebilir.

Besbelli ki, tarih yazıcılığı bir ilim değildir. O, sadece bir emek, bir sanat, ve bir felsefe olabilir—gerçekleri bulup çıkarmakla bir emek, eldeki kaotik malzemeye anlaşılır bir düzen vermekle bir sanat, perspektif ve aydınlatma uğrunda bir felsefe. “Şimdiki zaman, bir yumak hâlinde harekete geçmeye hazır mâzi, ve mâzi de, anlamamız için yumağından çözülmüş şimdiki zamandır,” veya biz böyle olduğuna inanıyor ve ümit ediyoruz. Felsefede, bütünün ışığında parçayı görmeğe çalışırken, “tarih felsefesı’nde ise, mazinin ışığında şimdiki ânı görmeğe çalışırız. Biz her iki durumda da, bunun, bir mükemmellik tedbiri olduğunu biliyoruz; topyekün perspektif ise bir optik yanılmadır. Biz, insanoğlunun bütün tarihini bilmiyoruz; Sümer ve Mısır medeniyetlerinden önce, muhtemelen bir çok medeniyet vardı; kazılarımıza ancak başladık! Biz bu işe, kısmî bilgimizle girişmeli, ve şartlı olarak, ihtimallerle tatmin olmalıyız; tarihte, ilim ve politikada olduğu gibi, hükümranlık eden nisbîliktir, ve bütün formüller şüphe ile ele alınmalı. “Tarih, kendi akışını teorik ölçülere veya mantıkî kanallara zorlama teşebbüslerine gülümser; bizim genelleştirmelerimizi altüst eder, bütün kurallarımızı çiğner; tarih baroque’ dır.” * Belki bu sınırlar dahilinde, realiteye sabırla katlanabilmek, ve biribirimizin vehimlerine saygı beslemek için tarihten yeterince öğreneceklerimiz vardır.

* Onaltıncı asrın ikinci yarısından onsekizinci asrın ikinci yansına kadar uzanan çağın, sanat ve mimarî tarzına baroque denir, önceki standartlara azim ve enerji ile karşı çıkan baraque üslûbu, bilhassa son çağlarında inceden inceye işlenmiş, ve bazen acayip süslemeleri ihtiva ediyordu. Kelime, buradaki kullanılışı ile, “acayip, aşırı veya son derece süslü” demektir.—

İnsanoğlu, astronomik zamanda bir ân, yeryüzünün geçici bir misafiri, kendi cinsinden olanların bir tohumu, kendi ırkının bir evlâdı, Vücuttan, karakterden, ve akıldan oluşan bir bileşik, ailenin ve topluluğun bir üyesi, bir dine inanan veya şüphe eden biri, bir ekonomide bir ünite, belki bir devletin vatandaşı veya bir ordunun askeri olduğundan, biz de bunlara tekabül eden başlıklar altında—astronomi, jeoloji, coğrafya, etnoloji [ırkları araştıran ilim], psikoloji, moralite [ahlâk], din, ekonomi, politika, ve harp—insan tabiatı, davranışı, ve görünüşü hakkında tarihin neler dediklerini öğrenebiliriz. Bu nazik, rizikolu bir teşebbüs, ve ancak bir ahmaktır ki, yüzlerce asrı güvenilemez sonuçlarla dolu yüz sayfaya sıkıştırmağa çalışabilir. Biz bu işleme başlıyoruz.

Sh: 23-26

 

DİN VE TARİH

Skeptik [şüpheci] bir tarihçi bile dini, her ülkede ve her çağda işlemini yürüten, ve zâhiren, kaçınılamayacak bir müessese olarak gördüğünden, dine, mütevazi bir hürmet geliştirir. Din mutsuzlara, acı ve ızdırap içindekilere, mahrum kalmışlara, yaşlılara, milyonlarca insanın herhangi maddî bir yardımdan daha değerli gördüğü tabiat-üstü huzuru getirdi. Din, ebeveynlere ve öğretmenlere, gençlerin disiplininde yardımcı oldu. Cemiyetin en alttaki tabakalarında varlıklarını sürdüren insanlara pâye verdi, hayatın bir mânası olduğunu gösterdi, ve emirleri ve âyinleriyle beşerî mukaveleleri Allah’la girişilmiş kutsal münasebetler hâline dönüştürerek topluluklarda istikrar sağladı. Din, fakirlerin zenginleri öldürmelerini önledi. (Bu Napoleon’un sözü idi.) Zira insanlar arasındaki tabiî eşitsizlik, pek çoğumuzu sefalet veya yenilgiye sürükleyeceğinden, bir tabiat-üstü ümit tek alternatif olabilir. O ümidi ortadan kaldırın, sınıf harbi şiddetlenir. Cennet ve ütopya, bir kuyudaki kovalardır: biri aşağı indiği zaman diğeri yukarı çıkar; din zayıflayınca Komünizm gelişir.

Dinin başlangıçta, ahlâkla herhangi bir bağlantısı bulunduğu görülmüyor. Görünürde (zira biz sadece tahmin ediyoruz, veya Lukretius’u yankılayan Petronius’u yankılıyoruz) “ilâhları ilk defa yapan şey korku idi”—topraktaki, nehirİerdeki, okyanuslardaki, ağaçlardaki, rüzgârlardaki, veya gökyüzündeki gizli kuvvetlerin yarattığı korku. Din, teklifler, yardımlar, kurbanlar, büyüler, ve dualarla bu kuvvetlere tâviz verici bir âyin hâline geldi. Ne zaman ki rahipler, bu korkulan ve âyinleri ahlâkî ve dinî kanunları desteklemekte kullandılar, din, hayatî bir güç ve devletin rakibi oldu. Halka, mahallî ahlâkî kuralların ve kanunların, ilâhların emirleri olduğunu söyledi. Din, ilâh Tot’un, Menes’e Mısır’ın kanunlarını, ilâh Şamaş’ın, Hammurabi’ye Bâbil kanunlarını, Yahvehin, Musa’ya, Yahudiler için On Emir ve diğer 613 emiri, ve İlâhî peri [su veya orman perisi] Egeria’nın Numa Pompilius’a Romanın kanunlarını verdiğini söyledi. Putperest kült’leri [cult, mezhep, inanç, tapınma] ve Hıristiyan akideleri, dünyevî hükümdarların ilâhlar tarafından tayin ve korunduğunu ilân ettiler. Her devlet de, bundan duyduğu minnetin ifadesi olarak, topraklarını ve gelirlerini rahiplerle paylaştı.

Ahlâksızlık, dinin hâkim olduğu çağlarda da yaygın olduğundan, resmî kilisenin kanunlarına karşı çıkanlar, dinin ahlâkî sağlamlık, yaydığından şüphe ettiler. Şehvet düşkünlüğü, sarhoşluk, kaba hareketler, tamah, sahtekârlık, haydutluk, ve şiddet Orta Çağlar’da da vardı; fakat Hıristiyan ahlâkının dunlaştırıcı tesiri, rahiplerin nasihatleri, azizlerin ortaya koydukları örnek hareketler olmaksızın, muhtemeldir ki, beş-yüz sene süren barbar istilâlarının, harplerin, ekonomik tahribatın, ve dağılan siyasî teşkilâtların doğurduğu ahlâkî düzensizliğin tesirleri çok daha kötü olacaktı. Roma Katolik Kilisesi köleliği, aile kavgalarını, millî çatışmaları azaltmak, mütareke ve barış devrelerini uzatmak, ve dövüşme veya sıkıntılarla sürdürülen mahkemeler yerine düzenli mahkemeler getirmek için çalıştı; kadîm Roma veya barbar kanunlarının getirdiği cezaları hafifletti, ve yardımlaşmanın sınır ve teşkilâtlarını muazzam bir şekilde genişletti.

Kilise [Katolik Kilisesi], devlete hizmet etmesine rağmen, kilisenin, bütün devletlerin ve ahlâkın da, gücün üzerinde bulunduğunu ilân etti. Kilise, daha yüksek bir varlığa duyulan sadâkatin dizginlemediği vatanseverliğin, tamah ve suç uğrunda bir âlet olacağını söyledi. Kilise, Hıristiyanlık âleminde birebirleriyle rekâbet hâlinde bulunan hükümetlerin üstünde bir ahlâk kanununu yaydı. Kendisinin ilâhı bir orijini ve ruhî üstünlüğü bulunduğunu iddia eden kilise kendisini, bütün hükümdarların ahlâken sorumlu tutulacağı beynelmilel bir mahkeme olarak tanıttı. İmparator IV. Henry, Papa VII. Gregory’ye Canossa’da [Kanosa] boyun eğerek bu iddiayı kabul etti (1077); ve bir asır sonra da Papa III. Innocent, Gregory’nin ideali olan ahlâkî bir süper devletin gerçekleştiği intibaını verircesine, papalığın otorite ve prestijini yeni bir yüksekliğe çıkardı.

Bu muhteşem rüya milliyetçiliğin, skeptisizm’in [şüpheciliğin], ve beşerî zaaflığın tesirleri altında parçalandı. Kilise, çok defa tek taraflı, rüşvetle satın alınabilen, veya zorba insanlarla yönetiliyordu. Fransa, zengin ve güçlü bir ülke hâline geldi, ve papalığı, kendisinin siyasî bir âleti olarak kullandı. Krallar, bir papanın, papaları sadâkatle destekleyen bir Cizvit emrini geri aldırtacak kadar güçlendiler. Kilise, dinî efsanelerle, düzme kalıntılarla, ve şüpheli mucizelerle sahtekârlık önünde iki büklüm eğildi; asırlar boyunca, Batı Avrupa’nın Papa I. Silvester’e (papalık, 314-335) “Kostantin’in Bağışı” olduğu efsanesinden, ve papanın Kadîr-i mutlaklığını iddia eden “False Decretals”dan [Düzmece Emirler] (842) yararlandı.26

Dinî hiyerarşi, ahlâkî inançları yaymak yerine, enerjisini gittikçe ve gittikçe dinî katılığı yaymak uğrunda sarfetti, ve Engizisyon da Kiliseyi, hemen hemen öldürürcesine itibardan düşürdü. Kilise, barış vaazları verirken bile, onaltıncı yüzyıl Fransa’sında dinî harpleri ve onyedinci asır Almanyasında da Otuz Yıl Harbi’ni körükledi. Modern ahlâkın başta gelen başarılarından biri olan köleliğin kaldırılmasında sadece mütevazi bir rol oynadı; zamanımızın kötülüklerinin tesirlerini azaltan hümanist hareketlerde başı, filozofların çekmelerine müsaade etti.

Tarih, kütlelerin mucizelerle, esrarengizliklerle, ve efsanelerle zenginleştirilmiş bir din arzu ettiğinde Kiliseyi haklı çıkardı. Kilise, âyinlerde, rahiplerin giyinişlerinde, ve piskoposların otoritelerinde ikinci derecede bazı değişikliklere müsaade etti ise de, aklın gülümseme ile karşıladığı doktrinleri değiştirmeyi aklından geçirmez, zira bunlardaki herhangi bir değişme, ümitlerini, ilham verici, teselli edici tahayyüllere bağlayan milyonlarca insanı gücendirerek ümitsizliğe düşürür. Filozofların, Kilisenin ahlâkî fonksiyonu yerine koyacakları başka bir şey bulamadıklarını kabul etmeleri, ve Kilisenin de, dinî ve entellektüel hürriyeti kabul etmesi dışında, din ve felsefe arasında bir uzlaşma mümkün değildir.

Tarih, Allah’a inanışı destekliyor mu? Eğer Allah derken, tabiatın yaratıcı canlılığını değil de, zeki ve müşfik bir yüce varlığı kastediyorsak, sorunun cevabı mütereddit bir negatif olmalı. Biyolojinin diğer kolları gibi, tarih, en sağlam fertlerin ve grupların, iyiliğin mukabele görmediği, talihsizliklerin bol olduğu, ve nihaî test’in ayakta kalabilmek yeteneği olduğu mücadelesinin tabiî seçiminde dipte kalır. Bu suçlara, periyodik olarak insan ve hayvan hayatını perişan eden harpleri, insanların insanlara zulmünü, depremleri, fırtınaları, kasırgaları, salgın hastalıkları, denizlerdeki deprem dalgalarını, ve diğer “takdîr-i İlâhı’leri eklediğiniz zaman, eldeki bütün deliller, bizim sübjektif olarak düzen, şaşaa, güzellik ve yücelik atfettiğimiz, tesadüfi ve görünürdeki gelişigüzel manzaraları ile kör veya tarafsız bir kaderi akla getiriyor. Eğer tarih herhangi bir teolojiyi destekliyorsa bu Zoroastrian veya Manichean gibi düalizm [ikilik, kâinatın zihin ve madde olarak iki prensipten meydana geldiği görüşü] olacaktır: kâinatı ve insanların ruhlarını kontrol için biribirleriyle çarpışan iyi ve kötü ruhlar. Bu inançlar ve Hıristiyanlık (ki aslında Manichean’dir) [Manichean (Maniçien) M.S. üçüncü ve beşinci asırlar arasında rağbet bulan, ilhamını Zerdüştlük mezhebinden alarak hem Allah’a hem şeytana inanan bir mezheptir.—N.M.] kendilerine inananlara, sonunda iyi ruhun kazanacağını güvenle söyledi; fakat tarih bu kesin ifadenin doğruluğunu garanti etmez. Tabiat ve tarih, bizim iyilik ve kötülük anlayışımızla hemfikir değillerdir; onlar iyiyi, ayakta kalan, ve kötüyü de, yıkılan diye tarif ederler, ve kâinatın da, İsa’yı tercih ederek Cengiz Han aleyhinde peşin hükümleri yoktur.

İnsanın kâinatta miniskül bir yeri işgal ettiğinin gittikçe daha derinden anlaşılması, dinî inançların daha da zayıflamasına yol açtı. Bu gerilemenin başlangıcını Hıristiyanlık’ta Kopernik’e (1543) kadar uzatabiliriz. Bu gerileme işlemi yavaş oldu, fakat Johne Donne 161 İ de, yeryüzünün, dünyanın bir “banliyö “su hâline geldiğinden yakınıyordu, ve “yeni felsefe her şeyden şüphe etti”; ve Francis Bacon, piskoposları zaman zaman şapkasını çıkararak selâmlamasına rağmen, hürriyetine kavuşmuş insanın dininin ilim olduğunu ilân ediyordu. İşte, Allah’ın, dışımızdaki bir İlâhî Varlık olarak “ölümü” onların neslinde başladı.

Bunda, ilmin ve tarihî bilginin yayılması dışında, daha pek çok sebep rol oynadı. İlkin, başlangıçta özel hükümleri savunan Protestan Reformasyonu geldi. Ardından, her birinin hem İlâhî kitaplara hem akla başvurduğu çok sayıdaki Protestan mezhepleri ve ideolojiler geldi. Daha sonra, İncil’in daha yüksek ölçüde tenkidi geldi ki, İlâhî kitapların oluşturduğu o fevkalâde kütüphaneyi kendisinden hatâ sâdır olabilen insanın gayri-mükemmel eseri diye nitelendirdi. Ardından İngiltere’de dini, tabiattan hemen hemen ayırt edilemeyen bir Allah’a müphem bir tarzda inanışa indiren “deistik” hareket göründü. Ardından, diğer dinler hakkında gittikçe artan bilgiler geldi ki, bu dinlerin, pek çoklarının Hıristiyanlık-öncesine kadar uzanan efsaneleri, bir kimsenin tevarüs ettiği inançlarının gerçek tabanına rahatsızlık uyandırırcasına benziyordu. Ardından, Protestanlığın, Katolik efsanelerini ekspoze [teşhir] etmesi, deist’ler tarafından İncil’de bahsedilen mucizelerin ekspoze edilmesi, ve din tarihindeki sahtekârlıkların, engizisyonların, ve katliâmların ekspoze edilmesi geldi. Ardından, ziraatın—ki hayatın her yıl yeniden canlanması ve büyümenin sırrı, insanlardaki inanç ateşini yakıtlıyordu—yerini, bir dünya makinesini akla getirircesine, âdeta her gün dua ediyorlarmış gibi bir nakaratla işleyen makinelerle meydana çıkan sanayileşme aldı. Bunlara, Bayle’nin yazılarında görüldüğü üzere skeptik [şüpheci] felsefenin, ve Spinoza’nın yazılarında görüldüğü üzere pantheistic [Allah’ın her şey olduğunu ve her şeyin Allah’ın bir parçası olduğunu söyleyen] felsefenin cesur ilerleyişini; Fransız Aydınlanmasının Hıristiyanlığa kütlevî hücumunu; ve Fransız İhtilâli sırasında Paris in Kiliseye karşı ayaklanmasını da ilâve ediniz. Yine bunlara, modern harplerin kendi zamanımızda sivil halkı gelişigüzel katiedişini de ilâve ediniz. Nihayet, insanoğluna kadır-i mutlaklık ve yıkıcılık vâdeden, ve gökyüzünün İlâhi kumandasına meydan okuyan İlmî teknolojinin hayret uyandırıcı zaferlerini ekleyiniz.

Hıristiyanlık bir bakıma, çok sayıda Hıristiyan’da, geleneksel teolojinin kindar Allah’ını kabul edemeyecek bir ahlâkî his geliştirmekle, kendi aleyhindeki cereyanlara yakıt hazırladı. Cehennem fikri, sadece eğitim görmüş düşüncelerde değil, kilise kürsülerinde de kayboldu. [Protestanlığın bir mezhebinin sâlikleri olan] Presbeteryanlar, Westminister İtirafından utanç duymaya başladılar. Bu itiraf onları, fazilet ve suçları ne olursa olsun, hem milyarlarca kadın ve erkeği yaratan ve hem de onların ebedî bir cehenneme gideceklerini söyleyen bir Allah’a inanmayı taahhüd ettirmişti. Eğitim görmüş Hıristiyanlar [Vatikan’daki] Sistin Mâbedi’ni ziyaret ettikleri vakit, İsa’nın, Michelangelo tarafından günahkârları, ateşleri hiç bir zaman söndürülmeyecek cehenneme paldır-küldür fırlatırken çizilen resminden dehşete düştüler. Gençlerimize ilham verecek “nazik, uysal ve yumuşak İsa” bu muydu? Nasıl Elenler’in ahlâkî gelişmeleri, Olimpus’un kavgacı ve zina yapan ilâhlara inançlarını zayıflattı ise (Platon dedi ki: “Beşeriyetin büyük bir kısmı ilâhların mevcudiyetine hiç inanmıyor.”), Hıristiyan ahlâkının gelişmesi de Hıristiyan teolojisini yavaş yavaş aşındırdı. İsa Jehovah’ı yıktı. (Jehovah (Jehova), Allah’ın İbranice’den aktarılan bir diğer adıdır.]

Hıristiyanlık’ta, ruhanî müesseseler yerine seküler [dinî olmayan, laik] müesseselerin yerleştirilmesi Sanayi İhtilâli’nin nihaî ve kritik neticesi idi. Devletlerin teolojik desteklerden vazgeçmesi bugün kafamızı karıştıran ve davranışlarımızı altüst eden bir çok kritik tecrübeden bir tanesidir. Bir zamanlar, Allah’ın yeryüzündeki vekili kralın iradeleri olarak takdim edilen kanunlar, şimdi, kendilerinden hatâ sâdır olabilen şaşkınlık içindeki insanların emirleri idi. Eğitim, ki bir zamanlar Allah’ın ilham verdiği rahiplerin kutsal inhisarında idi, şimdi sadece polisten korkan ve makul hükümler vermeyi belki hiç bir zaman öğrenemeyecek genç âsileri akıl ve ikna yolu ile. medenileştirmek görevi teolojik cüppe ve huşûdan sıyrılmış erkek ve kadınların uhdesine verildi. Bir zamanlar kiliselerle ittifak yapan kolejler, işadamları ve ilim adamları tarafından zaptedildi. Vatanseverlik, Kapitalizm, veya Komünizm propagandaları, tabiat-üstü bir inanç ve ahlâkî sistem telkin etmekten daha başarılı oluyor. Kutsal günlerin yerini tatil günleri alıyor. Tiyatrolar ve sinemalar Pazar günleri de dolu, ve Pazar günleri bile kiliselerin yarısı boş. Anglo-Sakson ailelerinde din, sosyal bir görenek ve âdet, koruyucu bir renklendirme oldu; Amerikan Katolik ailelerinde canlılığını muhafaza ediyor; Fransa’nın ve İtalya’nın üst ve orta sınıflarında din, “kadının ikinci derecedeki seksüel özelliğidir.” Yüzlerce ve yüzlerce işaret, Sofistler in gelişinden ve Yunan Aydınlanmasından sonra eski Yunan dininin karşılaştığı gerilemenin bir benzerinin Hıristiyanlık’ta da vuku bulmakta olduğunu gösteriyor.

Katoliklik ayakta duruyor, çünkü tahayyüle, hislere, ve ümide hitap ediyor; çünkü onun mitolojisi fakirlere teselli veriyor ve hayatlarını parlatıyor; ve çünkü inananların takdir edilen velûdlukları sayesinde Reformasyon’a kaybettiği yerleri yavaş yavaş geri alıyor. Katoliklik, entellektüel topluluğun sadakatini feda etti, ve sektiler eğitim ve edebiyatla temas neticesi gittikçe artan kayıplar veriyor; fakat aklın kesinsizliğinden usananları, ve Kilise’nin, dahilî huzursuzluğu gidererek Komünist dalgasına set çekeceğini ümit edenleri kendi safına çekiyor.

Eğer bir büyük harp Batı medeniyetini harabeye çevirirse, yıkılmış şehirler, yaygınlaşmış sefalet, ve itibarını kaybeden ilim, Kiliseyi, M.S. 476’da olduğu gibi, bu büyük felâketten ayakta kalanların yegâne ümit ve rehberi yapabilir.

Tarihin bir dersi şu: dinin pek çok hayatı vardır, ve yeniden canlanmayı âdet hâline getirmiştir. Allah ve din mazide kaç defa öldü ve tekrar doğdu! İkhnaton, Amon dinini ortadan kaldırmak için bîr Firavunun bütün gücünü kullandı; İkhnaton’un ölümünden bir yıl sonra Amon dini geri geldi. Budha’nın gençliğinde ateizm [Allah’a inanmamak] Hindistan’ın her tarafına yayılmıştı, ve Budha da ilâhsız bir din kurdu; Budha’nın ölümünden sonra Budaizm ilâhlarla, evliyalarla, ve cehennemle örülmüş muğlak bir din haline geldi. Felsefe, ilim, ve eğitim [bütün Yunan ilâhlarına adanmış bir mâbed olan] Elen Panteonunun ilâhlarını azalttı, fakat boşluk, yeniden canlanma efsaneleriyle zengin bir düzine Doğu inancını cezbetti. Voltaire’i yanlış yorumlayan Hebert ve Chaumette 1793’te Paris’te, Makuliyet Tanrıçası’na ateistik bir âyinle tapılmayı kurdu; bir yıl sonra kaos’tan korkan Robespierre, Rousseau’nun ilhamı altında, Yüce Varlığa tapılmayı getirdi; ve 1801’de de, tarihi iyi bilen Napoleon, Papa VII. Pius’la bir antlaşma imzalayarak, Katolik Kilisesini Fransa’ya geri getirdi. Onsekizinci asır İngiltere’sinin dinsizliği, Kraliçe Victoria zamanında. Hristiyanlıkla yapılan bir uzlaşma ile kayboldu: devlet, Anglikan Kilisesini desteklemeyi kabul etti, ve Kilisenin, devletin üstünlüğünü kabul ettiğinin ve köy papazının köy eşrafına hizmet edeceğinin zımnen anlaşılması neticesi, eğitim görmüş sınıf mensupları şüphelerini içlerinde tuttular. Amerika’da, ülkenin kurucularının rasyonelliğinin [akılcılığının] yerini, ondokuzuncu yüzyılda, dinî canlanma aldı.

Püritanizm ve paganizm—his ve arzuların baskı altında tutulması ve ifade edilmesi—tarihte, karşılıklı reaksiyonlar göstererek münavebe ile yer değiştirirler. Genellikle, din ve püritanizm, kanunların tesirsiz olduğu ve sosyal düzenin yükünü ahlâkî inançların taşıdığı topluluklarda hâkim olurlar; skeptisizm [şüphecilik] ve paganizm ise (diğer faktörleri eşit kabul edersek), kanunların ve hükümetin yükselen gücünün, devletin istikrarını belirlice sarsmaksızın, kilisenin, ailenin, ve ahlâkın gerilemesine müsaade etiği zamanlarda gelişir. Bizim kendi zamanımızda devletin gücü, dinî ve ahlâkî inançları gevşetmek için yukarıda belirtilen müteaddid güçle birleşti, ve sarkacın paganizme doğru kaymasına müsaade etti. Muhtemeldir ki, bizim aşırıcılığımız bir diğer reaksiyon getirecek; ahlâkî düzensizlik dinî canlanmaya yol açacak; ateistler (Fransa’da 1870 çöküşünden sonra görüldüğü üzere) çocuklarını, onlarda dinî inancın disiplinini yerleştirmesi için, tekrar Katolik mekteplerine gönderecekler.

Burada, agnostik [Allah’ın varlığından şüpheli] Renan’ın 1866’daki seslenişini işitelim:

Allah’ın çocuklarının hürriyetinden zevk alalım, fakat eğer Hıristiyanlık zayıflarsa, faziletin ortadan kaybolmasında suç ortakları olmamağa gayret edelim. Onsuz [din olmaksızın] ne yapabiliriz? … Eğer rasyonalizm, ruhun dinî ihtiyaçlarını göz önünde bulundur maksızm dünyayı yönetmek istiyorsa, böyle bir hatânın neye mal olacağım anlamak için de Fransız İhtilâli tecrübesi meydanda.

Dinin, ahlâk için gerekli olduğunda tarih, Renan’ın sözlerine kefil oluyor mu—yâni medeniyetin altından başını gösteren ve rüyalarımıza giren suçlara ve harplere karşı koyabilmek için tabu ahlâkî inançlar çok zayıf mıdır? Joseph de Maistre cevap verdi: “Bir alçağın kalbinin nasıl olduğunu bilmiyorum; namuslu bir insanın kalbinde ne bulunduğunu biliyorum; o, dehşet verici bir şey.”

Kendi çağımızdan önceki zamanlarda bir cemiyetin, dinin yardımına ihtiyaç hissetmeksizin ahlâkî hayatı sağlam bir şekilde ayakta tutuşunun belirli bir örneği yoktur. Fransa, Birleşik Amerika, ve diğer bazı milletler, hükümetlerini kiliseden sıyırdılar, fakat sosyal düzeni sağlamak için de dinin yardımını sağladılar. Sadece bir kaç Komünist devleti, kendilerini sadece dinden sıyırmakla kalmadı, onun yardımını da reddetti; ve belki bu tecrübenin Rusya’da görünürdeki ve mahallî başarısı, Komünizm’in muvakkaten din olarak (veya skeptiklerin kelimesi ile afyon olarak) kabul edilişine ve huzur ve ümit satıcısı olarak kilisenin yerini almasına borçlu. Eğer sosyalist rejimi, kütlelerdeki nisbî sefaleti ortadan kaldıramazsa, bu yeni din, şevk ve tesirliliğini kaybedebilir, ve devlet de, tatmin olunmamış huzursuzlukları yatıştırmak için tabiat-üstü inançların restore edilmesine göz kırpabilir. “Sefalet hükmünü yürüttüğü müddetçe tanrılar da olacaktır.”

Sh: 68-67

BÜYÜME VE ÇÜRÜME

Medeniyeti, “kültürel yaratıcılığı teşvik eden ve geliştiren sosyal düzen” diye tarif ettik. Medeniyet, âdet ve geleneklerle, ahlâkî inançlarla, ve kanunlarla temin edilen siyasî düzendir; istihsal ve mübadelenin devamlılığı ile sağlanan ekonomik düzendir; orijinalliği, ifade tarzlarını, tecrübeleri, ve fikirlerin meyva vermesini, edebiyatı, tavır ve hareketleri ve sanatları kolaylaştıran hürriyet vasıtasıyle sağlanan kültürel yaratıcılıktır. Medeniyet, pek çok emekle inşa edilen ve hemen tahrip edilebilen beşerî ilişkilerin muğlak ve nazik bir ağıdır.

Tarih, niye her tarafta görülen medeniyet harabeleri ile doludur, ve niye bize sanki, Sheliey’in “Ozymandias“ında belirtildiği gibi, herkesin kaderi ölümdür demek istiyor? Bu büyümeye çürüme işleminde, mazideki medeniyetlerin takip ettikleri yollardan, kendi medeniyetimiz için kehanette bulunmamızı sağlayacak muntazamlıklar görüyor muyuz?

Tahayyül gücüne sahip bazı ruhlar böyle sandılar, ve hattâ istikbal hakkında teferruatlı kehanetlerde bulundular. Virgil, Dördüncü Eclogue nde [karşılıklı konuşma şeklinde yazılan pastoral şiir] değişme uğrundaki yaratıcılığın tükendiği bir gün, bütün kâinatın, isteyerek veya tesadüfen, eski çağların artık unutulmuş zamanlarındaki hâline döneceğini,

ve ondan sonra da, her hususta azimli bir kadercilikle, daha önce o durumdan sonra gelen bütün hadiselerinin tekrarlanacağını ilan etti.

Alter erit tum Tiphys, et altera quae vehat Argo delectos heroas; erunt atiam altera bella, akque iterum ad Troiam magnııs mittetur Achilles—

“o zaman bir diğer [peygamber] Tiphys, ve bir diğer Argo [Jason ve öteki] sevgili kahramanları götürecek; daha başka harpler de görülecek, ve büyük Achilles tekrar Troy’a gönderilecek:” Friedrich Nietzsche, bu “ezelî tekrar’ın vizyonu ile [görüş, görünüş] çıldırdı. Böylesine ahmakça başka bir şey düşünülemezse de, filozoflarda görülebilir.

Tarih tekerrür eder, ama sadece bir taslak hâlinde ve bütün kapsamı ile. Hemen hemen doğrulanabileceğine inanarak tahmin edebiliriz ki, istikbalde, mazide olduğu gibi, bazı yeni devletler yükselecek, bazı eski devletler gerileyecek ve çökecek; ve yeni medeniyetler hayvancılık ve ziraatle başlayacak, ticaret ve sanayi genişleyecek, ve malî durumu ile bolluğa kavuşacak. Düşünce, (Vico ve Comte’ın Söyledikleri üzere), süper-tabiîden efsanevî ve tabiatçı yorumlara geçecek; yeni teoriler, icatlar, keşifler, ve hatâlar, eııtellektüel akımları tekrar harekete getirecek; yeni nesiller, eski nesillere başkaldıracak, ve isyandan konformiti’ye [cemiyetin hâkim teamül ve âdetlerine boyun eğmek] ve reaksiyon’a geçecek; ahlâkî inançlardaki tecrübeler gelenekleri gevşetecek ve bu inançlardan yararlananları korkutacak, ve zamanın aldırış etmeyeceği bir çağında yenilik heyecanı unutulacak. Tarih bütün kapsamı ile tekerrür eder, çünkü insan tabiatı jeolojik rahatlık ve huzurla değişir, ve insanoğlu da açlık, tehlike, ve seks gibi sık sık vuku bulan durum ve dürtülere alışılmış basmakalıp yollarla cevap verebilecek tarzda teçhiz edilmiştir. Fakat gelişmiş ve muğlak bir medeniyette fertler, bir ilkel cemiyetteki fertlerden daha farklı ve daha benzersizdirler, ve medeniyetin ortaya çıkardığı pek çok durum yepyeni şartlan ihtiva ettiklerinden, içgüdüsel mukabelelerin değişik ve farklı olmalarını gerektirir; âdetlerin geçerlilikleri azalır, aklî düşünceler yayılır; ve netice hakkında da daha az kehanette bulunulur. İstikbalin, maziyi tekrarlayacağı kesinlikle söylenemez. Her yıl bir maceradır.

Bazı üstün kafalar, tarihin gevşek muntazamlıklarını muhteşem örneklere sığdırmayı düşündüler. Fransız sosyalizminin kurucusu Claude-Henri de Rouvroy, Comte de Saint-Simon (1760-1825), maziyi ve istikbali “organik” ve “tenkitçi” periyodların bir dönüşümüne böldü:

Beşerî gelişme kanunu. . . cemiyetin iki belirli ve alternatif safhasını ifşa eder: biri organiktir ki, bütün beşerî hareketler bir genel teori ile sınıflandırılmış, bu sınıflandırılmanın nasıl olacağı önceden görülmüş, ve düzenlenmiş, ve sosyal faaliyetin gayesi açıkça belirtilmiştir: diğeri, tenkitçidir ki, topluluktaki bütün düşünceler, bütün toplumsal hareketler, bütün koordinasyonlar son bulmuştur, ve cemiyet artık, biribirleriyle çatışma hâlindeki ayrı ayn fertlerin sadece bir yığınıdır.

Bu ilk safha veya şartın her biri tarihin iki periyodunda göründü. Bizim, felsefe çağı dediğimiz Yunan çağından önce (ki bu çağı tenkit çağı diye adlandırmak daha yerinde olur), organik bir periyod göründü. Sonraları yeni bir doktrin yükseldi, inceden inceye işlenme ve tamamlanma safhalanndan geçtikten sonra nihayet, Batı medeniyeti üzerinde siyasî gücünü kurdu. Katolik kilisesinin yapısı yeni bir çağı başlattı ki, Reformcuların, bizim neslimize kadar devam eden tenkit çağının geldiğini haber verdikleri onbeşinci yüzyılda son buldu.

Organik çağlarda, bütün temel meseleler [teolojik, politik, ekonomik, ahlâkî] hiç olmazsa muvakkat çarelerle ele alındı. Fakat çok geçmeden, bu meselelerin hal çareleri ile ve onlar vasıtası ile kurulan müesseselerin koruyuculuğu altında başarıları gelişme, o hal çarelerinin yetersiz olduğunu gösterdi, ve yenilikleri hatırlattı. Tenkitçi periyodlar—tartışma, protesto …. ve intikal devreleri—eski ruhî durumların yerine şüpheyi, ferdiyetçiliği, ve büyük meseleler karşısındaki umursamazlığı getirdi. . . . Organik periyodlarda, insanlar inşa etmekle meşguldürler; tenkitçi periyodlarda ise tahrip etmekle.

Saint Simon, sosyalizmin kurulmasının, birleşik inanç, organizasyon, işbirliği, ve istikrarın oluşturacağı yeni bir çağı başlatacağına inandı. Eğer Komünizm, hayatın yeni düzeni olduğunu zaferle ispat ederse, Saint-Simon’un analiz ve kehanetleri doğrul anacaktır.

Oswald Spengler (1880-1936); Saint-Simon’un tarihini, her birinin ayrı ayrı bağımsız bir ömrü ve dört mevsimden oluşan bir yörüngesi fakat aslında iki periyodu bulanan medeniyetlere bölerek değiştirdi: biri, kültürü, bütün safhalarında emsalsiz, ahenkli, ve sanatkârca bir şekilde birleştiren merkezî organizasyon; diğeri, merkezden uzaklaşan bir teşkilâtsızlık periyodudur ki, bu teşkilâtsızlıkta, inanç ve kültür, bölünme ve tenkitlerle çürür, ve ferdiyetçiliğin, skeptizmin [şüpheciliğin], ve sanatkârca dalâletlerin [doğru yoldan ayrılma] oluşturacağı bir kaosta son bulur. Saint-Simon, yeni bir sentez olarak sosyalizme bakarken, Spengler (Tallyrand gibi), hayat ve düşüncenin biribirine uygun ve düzenli olduğu ve hayatı, canlı bir sanat eseri olarak gördüğü önceki aristokratik çağa baktı:

Çünkü Batı varoluşu indinde aradaki fark takriben 1800 yılında görülüyor: o sınırın bir tarafinda, Gotik çocukluğundan Goethe ve Napoleon’a kadar, bir büyük, kısıntısız tekâmülde kendi içinden büyüme ile teşekkül eden, kendinden emin tam bir hayat; ve diğerinde, zekânın şekillendirdiği form’lar altında, büyük şehirlerimizdeki sonbaharımsı, sun’î ve köksüz hayat. … Bu neticenin kaçınılmaz ve tâdillere karşı hissiz olduğunu anlamayan bir kimse, tarihi anlama yolundaki bütün arzularını terketmelidir.

Bir noktada hepsi hemfikir: medeniyetler hayata başlar, gelişir, geriler, ve kaybolur—veya bir zamanların hayat bahşedici ırmaklarını kaybetmiş durgun ve hareketsiz bir gölcük gibi ölüşünü geciktirmeğe çalışırlar. Gelişmenin sebepleri nelerdir, ve çürümenin sebepleri nelerdir?

Devletlerin, fertler arasındaki veya halk ile bir hükümdar arasındaki bir “sosyal mukavele” ile kurulduğundaki onyedinci yüzyıl düşüncesini tarihle haşır neşir olan hiç kimse ciddiye almaz. Muhtemeldir ki, devletlerin ekserisi (yâni, siyasî bakımdan organize olmuş cemiyetler), bir grubun bir diğerini fethetmesi, ve fethedenin, fethedilen üzerinde devamlı bir kuvvet uygulaması ile kuruldular. Fethedenin emirleri, ülkenin ilk kanunları idi ve bunlar, halkın âdet ve gelenekleriyle birlikte yeni bir sosyal düzen yarattı. Latin Amerika’nın bazı devletleri, besbelli ki, böyle kuruldu. Yöneticiler (Mısır ve Asya’nın nehirleri gibi) ülkenin fizikî nimetlerinden yararlanmak için uyruklarının çalıştırılmalarını organize ettikleri vakit, ekonomik sağduyu ve yivecek-giyecek ihtiyacı medeniyetin bir diğer temelini oluşturdu. Yönetenler ve yönetilenler arasındaki tehlikeli bir gerginlik, entellektüel ve hissî faaliyetleri, ilkel aşiretlerin günlük normal faaliyetleri üstüne çıkarabilir. Büyüme ve gelişmeyi daha da arttıracak dürtüler, çevredeki meydan okuyucu herhangi bir değişiklikten gelebilir, meselâ, dış bir ülkeden yöneltilen tecavüz veya yağmurun azalması. Bu tür meydan okumalara, askerî gücün geliştirilmesi veya sulama kanallarının yapılması ile karşı gelinebilir.

Meseleyi daha da gerilere götürür, ve meydan okunmaya karşı çıkılacağını veya çıkılamayacağını neyin tayin ettiğini soracak olursak, cevap şudur ki, bu, yeni durumlara karşı tesirli mukabelelerde bulunabilecek (İd hemen hemen zekânın bir tarifidir) berrak kafalı ve irade enerjisine sahip (ki hemen hemen dehanın bir tarifidir) inisiyatif sahibi ve yaratıcı fertlerin mevcut olup olmadığına bağlıdır. Eğer yaratıcı bir ferdi yapan şeyin ne olduğunu sorarsak, tarihten, psikoloji ve biyolojiye gitmemiz gerekir çevrenin tesirine ve kromozomların oynadıkları kumara ve onların sırlarına. Nasıl olursa olsun (Birleşik Amerika’nın 1917, 1933, ve 1941) yıllarındaki durumlarında görüldüğü gibi, meydan okumaya başarı ile karşı konulursa ve (İngiltere’nin 1945’teki durumunda görüldüğü gibi) karşı konulma, galip geleni yıpratmazsa, bir milletin millî tabiatını ve seviyesini yükselterek onu, daha sonraki meydan okumalara yeterlice hazırlıklı hâle getirir.

Eğer büyümenin kaynakları bunlar ise, çürümenin sebepleri nelerdir?

Her medeniyetin tabiî ve yine de esrarengiz bir tarzda gelişme kudreti ve ölümün kaderiyle mükâfatlandırılmış bir organizma olduğunu söyleyen Spengler ve diğerlerinin düşüncelerini mi paylaşacağız?

Grupların davranışlarını, psikoloji veya fizikten alınan benzetmelerle, ve bir cemiyetin bozulmasını, onun ömrüne doğuştan getirilen sınırlarla, veya tamir edilemeyecek bir dahilî kuvvetle anlatmak cezbedici bir izah. Bu tür benzetmeler, fertlerin aralarındaki işbirliğini yığın halindeki hücrelerle, veya paranın bankacıdan tekrar bankacıya sirkülasyonunu [akışını], kalbin, damarlarla birlikte, kasılması ve genişlemesiyle mukayese ettiğimiz zaman muvakkat olarak bizi aydınlatabilir. Fakat bir grup, onu oluşturan fertlere fizikî olarak eklenen bir organizma değildir; onun kendisinin ne beyini ne de midesi vardır; üyelerinin beyinleri veya sinirleriyle düşünmeli veya hissetmelidir. Bir grup veya medeniyet, bir ticarî şirketin hayatının mistik sınıırlandınlmalarıyle değil, politik ve entellektüel liderlerinin, değişmenin meydan okumasına karşı koyamadıklarından geriler ve çöker.

Meydan okumalar bir düzine kaynaktan gelebilir ve tekrarlanmaları veya birlikte gelmeleriyle yıkıcı bir şiddet kazanabilirler. Yağmursuzluk veya vahaların kuruması toprağı kaskatı verimsizliğe dönüştürebilir. Toprağın beceriksizce işlenmesi veya tedbirsizlik onun verimini yitirebilir. Toprağın işlenmesi, hür işçilerden köle emeğine verilirse, bu durum, istihsal şevkini azaltarak tarlaları işlenmemiş ve şehirleri doyurulmamış bırakabilir. Âletlerdeki veya ticaret yollarındaki—taşımacılığın deniz veya hava yoluna aktarılması gibi—bir değişiklik, Piza veya Venedik’in 1492’den sonraki durumlarında görüldüğü üzere, medeniyetin eski merkezlerini durgunlaştırabilir veya çöktürebilir. Vergiler, sermaye yatırımlarına veya istihsal dürtülerine cesaret vermeyecek bir noktaya erişebilir. Dış pazarlar ve ham madde kaynakları daha müteşebbis rakiplere kayabilir; ithalatın ihracattan fazla oluşu, mahallî hâzinenin kıymetli madenlerini yitirebilir. Zenginliğin belirli ellerde toplanması milleti, sınıf veya ırk harbine sürükleyebilir. Nüfusun ve fakirliğin büyük şehirlerde toplanması, bir hükümeti, sosyal yardım ve ianelerle ekonomiyi zayıflatmak veya isyan ve ihtilâl rizikosu arasında bir tercih yapmaya zorlayabilir.

Eşitsizlik, büyüyen bir ekonomide arttığından, bir cemiyet, kendisini kültürlü bir azınlıkla, tabiat veya şartların etkileri altında mükemmellik standart ve zevkleri tevarüs edememiş veya geliştirememiş çok talihsiz erkek ve kadınların oluşturdukları bir çoğunluk arasında bölünmüş bulabilir. Bu çoğunluk büyüdükçe, azınlığı, kültürel bir geriletici olarak etkileyebilir; onların konuşma, giyinme, eğlence, hissetme, hüküm verme, ve düşünme tarzları yukarıya doğru yayılabilir, ve eğitim ve ekonomik fırsatları kontrol eden azınlığın böylece ödediği fiyat da, çoğunluğun sebep olduğu dahilî barbarlaşma olur.

Eğitim yayıldıkça teolojiler, kendilerine beslenen güveni kaybeder, ve tavır ve hareketler veya ümit üzerinde bir tesir icra etmeksizin haricî bir konformiteye bürünür. Hayat ve fikirler gittikçe seküler [laik] bir mahiyet alır, tabiat-üstü izahlar ve korkulara sırt çevirilir. Ahlâkî inançların beşerî orijinleri ifşa edilince ve ilâhı nezaret [gözetme] ve müeyyideler [yaptırımlar] kaldırıldıkça, ahlakî inançlar, ruhunu ve gücünü kaybeder. Kadîm [çok eski] Yunanistan’da filozoflar, eğitim görmüş sınıfların önceki eski inançlarını yıktılar; modern Avrupa’nın bir çok ülkesinde filozoflar aynı neticeyi getirdiler. Protagoras, Volu.ire oldu, Diyojen Rousseau, Demokritus Hobbes, Plato Kant, Thrasymachus Nietzsche, Aristo Spenser, Epikurus Diderot oldular. Çok eski çağlarda olduğu gibi, modern çağlarda da analitik düşünce, ahlâkî inançları pekiştiren dini parçaladı, dağıttı. Yeni dinler ortaya çıktı, fakat önler kendilerini yönetici sınıftan sıyırmışlardı, ve devlete hizmet etmediler. Hıristiyanlıktan önceki son asırda, rasyonalizmin mitoloji üzerindeki zaferinin ardından yorgun bir skeptisizm ve epiküryanizm [zevk peşinde gitme] geldi, ve bugün, Hıristiyanlıktan sonraki ilk yüzyılın ardından gelen aynı zaferin hâkimiyetini görüyoruz.

Bir ahlâkî inançla ondan sonraki ahlâkî inanç arasındaki devrede rahatlamış görünen desteksiz bir nesil kendisini lükse, soysuzlaşmaya, ve huzursuz bir aile düzeni ve ahlâkına terkeder, sadece küçük bir kalıntı önceki zamanların engellemelerine ve usullerine sarılmaya çalışır. Artık, “bir kimsenin ülkesi için ölmesi güzel ve şereflidir,’ diyen pek azdır. Liderlikteki bir başarısızlık, Bir devleti iç çatışmalarla zayıflatabilir. Bu işlemin sonunda da, bir harpteki kesin bir yenilgi nihaî darbeyi indirebilir, veya dışarıdan gelen bir barbar istilâsı içeriden yükselen bir barbarlıkla birleşerek medeniyete son verebilir.

Bu, kasvetli bir manzara mı?

Hiç de değil. Hayatın, ebedîlik üzerinde doğuştan bir iddiası yoktur. Ölüm tabiîdir, ve zamanında geldiği takdirde affedilebilir ve faydalıdır, ve olgun bir kafa onun gelişine gücenmez. Ama medeniyetler ölürler mi? Tekrar edelim: hiç de tamamen ölmezler. Yunan medeniyeti gerçekte hiç de ölü değil; onun sadece çerçevesi gitti ve yaşadığı bölge değişti ve yayıldı. O medeniyet ırkın kafasında yaşıyor, ve öylesine bir bollukla yaşıyor ki, hiç bir hayat, ne kadar tam ve uzun olursa olsun, onu tamamen hazmedemez. Homer’in günümüzde, kendi zamanınkinden ve ülkesindekinden fazla okuyucusu var. Yunan şairleri ve filozofları her kütüphane ve üniversitede; şu ânda Platonu yeni keşfeden yüz-bin kişi, hayatın üzerine yayılmış felsefenin “aziz zevki’ni anlayıcı bir düşünce ile inceliyorlar. Yaratıcı kafaların böylesine seçilerek yaşatılması, ölümsüzlüğün en gerçek ve faydalı şeklidir. Milletler ölür. Bazı bölgeler kuraklaşır, veya diğer değişimlerin etkilerinden acı çeker. Azimli insanlar, hâtıralarını beraberlerine alarak, âletlerini ve sanatlarını toplar, başka bir yere göç ederler. Eğer eğitim bu hâtıraları derinleştirdi ve genişletti ise, medeniyet de onunla birlikte göç eder, ve başka bir yerde kendisine yeni bir ev kurar. Yeni ülkede, tamamıyla yeniden başlamak mecburiyetinde olmadığı gibi, yeni yolunu dostça yardımlardan mahrum olarak da tayin etmez, besleyici placenla‘da [bitki tohumunu üzerindeki zarfa bağlayan kısım] olduğu gibi, iletişim ve ulaşım vasıtaları onu yeni vatanına bağlar. Roma, Yunan medeniyetini ithal etti ve onu Batı Avrupa’ya aktardı; Amerika, Avrupa medeniyetinden yararlandı ve şimdi onu, daha önceleri bir benzeri görülmemiş bir iletişim tekniği ile diğerlerine nakletmeye hazırlanıyor. Medeniyetler, ırkî ruhun nesilleridirler. Hayat, kendisini yeniden üreterek ölüme galebe çaldığı gibi, yaşlanmış bir kültür de kendi mirasını, seneler ve denizler ötesindeki vârislerine aktarır. Bu satırlar yazılırken dahi, ticaret ve basım, teller ve dalgalar [hava dalgaları] ve havanın göze görünmeyen Merküri’leri [Merküri, eski Romalıların ticaret ilâhı idi], her ülkenin, herkes için muhafaza edilmesi için medeniyetin mirasına verdikleri ile, milletleri ve medeniyetleri biribirlerine bağlıyorlar.

Sh: 107-115

GELİŞME GERÇEK MİDİR?

Milletlerin, ahlâkî inançların, ve dinlerin yükselen ve alçalan panoraması karşısında, gelişme fikri kendisini şüpheli bir durumda görüyor. Bu, sadece her “modern” neslin mağrur ve geleneksel övünmesi midir?

İnsan tabiatında tarihî zamanlarda belirli bir değişme görülmediğini kabul ettiğimizden, bütün teknolojik gelişmelerin eski hedeflere—eşya elde etme hırsı, bir cinsin bir diğeri peşinde gitmesi (veya aynı cinsten birinin peşinde gitmesi), rekabetin üstesinden gelmişi, harplerin savaşılması—yeni vasıtalarla ulaşılmak istenmesinden başka bir şey değildir diye değerlerini sıfıra mı indireceğiz?

Bizim kendi asrımızın ümitsizliğe düşürücü keşiflerinden biri, ilmin tarafsız olduğudur: bizim için, iyileştirmeye olduğu kadar öldürmeye de hazır, ve bizim için, inşa edeceğinden daha çabuk bir zamanda da, yıkmaya hazır. Francis Bacon’un gururla söylediği, “Bilgi kuvvettir!” ilkesi, şimdi ne kadar yetersiz görünüyor! Biz bazen, ilim ve kudretten çok mitoloji ve sanat üzerinde durmuş olan Orta Çağlar ve Rönesans’ın, gayemizi geliştirmeksizin elimizdeki âletleri tekrar tekrar büyüten bizlerden daha akıllı olduklarını hissediyoruz.

Bizim, ilim ve teknikteki gelişmemiz, sağladığı iyiliklerle birlikte kötülükler de aşıladı. Bize rahatlık, yaşayışımıza kolaylık sağlayan şeyler, fizikî dayanıklılığımızı ve ahlâkî dokumuzu zayıflatmış olabilir. Biz hareket vasıtalarımızı vâsice [çok büyük bir şekilde] geliştirdik, fakat bazılarımız onları, suçlan kolaylaştırmak ve hemcinslerimizi veya kendimizi öldürmek için kullanıyoruz. Biz, süratimizi iki misline, üç misline, dört misline çıkardık, ama işlem sırasında sinirlerimizi parça parça ediyor ve saatte iki-bin mil süratle giderken dahi iki ayaklı olduğumuz zamanlardaki gibi pantolonlu maymunlarız. Hastalığın, kendinden başka bir yan tesir husule getirmediği takdirde, modern tıbbın tedavi ve kesip-yarmalarını alkışlıyoruz; mikropların esnekliğine ve hastalıkların yaratıcılığına karşı çılgınca bir yanşa giren doktorlarımızın gayretlerini takdirle karşılıyoruz; eğer hastalığın, hareketsizliğin, ve kasvetin yükünü daha da arttırılmasına ve uzatılmasına sebep olmadıkları takdirde, tıb ilminin ömürlerimize kattığı yıllardan ötürü minnettarız. Günümüzde ve dünyada olup-bitenleri bildirme yeteneklerimizi yüz kat arttırdık, fakat zaman zaman, huzurları, kendi köylerindeki haberlerle hafifçe bozulan ecdadımıza gıpta ediyoruz. Biz, kalifiye işçinin ve orta-sınıfın hayat şartlarını alkışlanırcasına arttırdık, fakat şehirlerimizin karanlık geto’larla * ve gecekondu mahalleleriyle çürümelerine müsaade ettik.

* Sosyolojik bir terim olan geto, herhangi bir şehirin sınırları dahilinde bulunmakla birlikte, sâkinlerinin, kötü ekonomik, kültürel, ve sosyal şartlarından ötürü, şehirin kültürel, sosyal, ve siyasî hayatı ile ilgilenmeyen, âdeta şehirden sıyrılmış alt-tabaka insanlarının yaşadıkları mahalleler-

Teolojinin sınırlamalarından kurtulduğumuz için seviniyoruz, fakat bu işlemi geliştirirken, tabiî bir ahlâk sistemi—din karşısında bağımsız bir ahlâk sistemi—mal-mülk edinme, kavgacılık, ve seks içgüdülerimizin medeniyetimizi bir tamah, suç, ve şehvanî cinsî münasebetler bataklığına sürükleyebilmesini engelleyecek bir ahlâk sistemi geliştirdik mi?

 Artık, bizim gibi olmayan veya bizim gibi düşünmeyenlere karşı müsamahasızlıktan kurtulduk mu, yoksa müsamahasızlığı dinî düşmanlıktan, millî, ideolojik, veya ırkî düşmanlığa mı transfer ettik?

Bizim şimdiki tavır ve hareketlerimiz, önceki zamanlarınkinden daha mı iyidir, yoksa daha mı kötü?

Ondokuzuncu yüzyılda bir gezgin diyordu ki: “Tavır ve hareketler, Doğudan Batıya gittikçe devamlıca bozuluyor; tavır ve hareketler Asya’da kötü, Avrupa’da hiç de iyi değil, ve batı Amerikan eyaletlerinde tamamen kötü,’  ve günümüzde de Doğu Batıyı taklit ediyor. Kanunlarımız, cemiyete ve devlete karşı suç işleyenlere diğerlerinden çok daha fazla mı korunma imkânları sağlıyor?

Kendimize, zekâmızın hazmedebileceğinden fazla hürriyet mi verdik?

Yoksa, korku dan dehşete düşen ebeveynlerin tekrar Kilise Anne’ye koşarak, entellektüel hürriyete neye mal olursa olsun, çocuklarını disiplinli etmesini yalvaracakları bir ahlâkî ve sosyal huzursuzluğa doğru mu gidiyorum? İnsanoğlunun teselli edilmesinde ve kontrolunda mit’in [efsane] oynadığı rolü göremediği için felsefenin, Descartes’tan beri görülen gelişmesi bir hatâ mı idi?

“Bilgisini arttıran kederini de arttırır, ve hikmet ne kadar fazla olursa, elem ve dert de o kadar çok olur.”

Felsefede, Konfüçyüs’ten beri hiç mi gelişme görülmedi?

Veya Açilus’tan beri edebiyatta? Musikîmiz, muğlak formları ve güçlü orkestraları ile Palestrina’nın [1525-94] musikîsinden daha derin, veya Ortaçağ Arapları’nın basit âletlerin refakatinde söyledikleri tek sesli şarkılardan daha ahenkli ve ilham verici olduğuna emin miyiz?

(Edward Lane, Kahire müzisyenlerinden şu kelimelerle bahsetti: “Onların şarkıları, benim şimdiye kadar dinlediğim herhangi bir musikîden daha zevklendirici.”)

Çağdaş—cüretli, orijinal, ve izlenim bırakıcı—mimarlığımız, eski Mısır ve Yunanistan’ın mimarlığı ile, veya bizim heykeltıraşlığımız Chephren ve Hermes’in heykelleri ile, veya bizim bas-relief’lerimiz [heykeltraşlıkta yarım-kabartma] Persopolis veya Parthenon’dakilerle mukayesede, veya bizim resimlerimiz, Van Eycks ve Holbein’in tablolarıyle mukayesede ne anlatıyor?

Eğer “sanat ve medeniyetin özü, kaosun yerine düzen getirmek” ise, Amerika ve Batı Avrupa’nın çağdaş resim sanatında düzenin yerine kaos getirilmesi, medeniye timizin canlı bir sembolünün şaşkın ve yapışız bir çürümeye dönüşmesi midir?

Tarih, öyle umursamazcasına zengindir ki, belirli haller için, herhangi bir durumdan bir netice çıkarmak mümkün. Delilimizi, daha parlak bir peşin hükümle seçersek daha huzur verici sonuçlar çıkarabiliriz. Fakat belki gelişmenin, bize neyi ifade ettiğini belirtmemiz gerekecek. Eğer gelişme mutluluğun artması demekse, bu iddia daha ilk bakışta dâvasını kaybeder. Bizim üzülme, rahatsızlanma kapasitemiz sonsuzdur, ve kaç güçlüğün üstesinden gelirsek gelelim, kaç idealimizi gerçekleştirirsek gerçekleştirelim, biz, kendimizi şaheserce mutsuz hissetmek için her zaman bahane buluruz; beşeriyeti veya kâinatı bizim tasdikimize lâyık görmeyerek reddetmekle sinsi bir zevk duyarız. Gelişmeyi, vasat bir çocuğu, erişkin veya âkil bir insandan daha yüksek, hayatın daha gelişmiş bir ürünü yapabilmekle ifade etmek ahmakçasına bir şey olur, zira, çocuk, hiç şüphe edilemez ki, her üçünden de mutludur. Daha objektif bir tarif mümkün müdür? Burada gelişmeyi çevrenin, hayat tarafından gittikçe kontrolü diye tarif edeceğiz. Bu, insan için olduğu kadar, en alttaki organizma için de yerinde bir test’tir.

Gelişmenin, devamlı veya evrensel olması gerektiğini talep etmemeliyiz. Şüphesiz, gelişmekte olan bir fertte başarısızlık, yorgunluk, ve duraklama periyodları görüldüğü gibi, gerilemeler de görülecektir. Eğer şimdiki durum, çevrenin kontrolunda bir ilerleme ise, gelişme gerçektir. Rusya’nın günümüzdeki [1968’de] gelişmesinde ve İngiltere’nin gerilemesinde görüldüğü üzere, tarihin hemen hemen herhangi bir devrinde bazı milletlerin geliştiklerini ve bazılarının da gerilediklerini düşünebiliriz. Amerika’nın bugün teknolojide ilerlemesi ve grafik sanatlarda gerilemesi gibi, aynı millet beşer faaliyetlerinin bir sahasında ilerleyebilir ve bir diğerinde de gerileyebilir. Eğer Amerika ve Avustralya gibi genç ülkelerdeki deha tipleri, resim yapanlardan veya şiir yazanlardan, veya taşları yontanlardan olmayıp da pratik, icat edici, ilmî yöneticiler arasından çıkıyorsa, anlamamız gerekir ki, her çağ ve ülke, çevresini kontrol gayretlerinde, diğerlerinden ziyade ihtiyaç hissettiği kabiliyet tiplerini çıkarır. Bir ülkenin ve zamanın eserlerini, mazinin toplam en iyi eserleriyle mukayese etmemeliyiz. Bizim meselemiz, vasatî insanın, hayatın şartlarını kontrol yeteneğini arttırıp arttırmadığıdır.

Kendi modern varlığımızı geniş kapsamlı bir manzara olarak ele alır ve kendi modern hayatımızı, istikrarsızlığına, kaotikliğine, ve öldürücülüğüne rağmen, ilkel insanların cehaleti, hurafeleri ve hastalıklarıyla karşılaştırırsak, pek de ümitsiz sayılmayız. Medenî ülkelerin en alt kademelerinde bulunanlar, barbarlardan hâlâ pek az farklı olsalar bile, bu kademeler üstündeki binlerce, milyonlarca insan, ilkel insanlar arasında nâdiren bulunan zihnî ve ahlâkî seviyeye yükseldi. Biz, şehir hayatının muğlak zorlamaları altında, hayalimizde, medeniyet öncesinin basit sanılan davranış ve usullerine sığmıyoruz; fakat daha az romantik ânlarımızda bunun, önümüzdeki gerçek görevlerden kaçış reaksiyonu olduğunu, ve diğer pek çok karamsarların yaptıkları gibi vahşi insanlara prestij edilmesini, henüz çevresine adapte olamayan çocuğun sabırsız sözleri, henüz olgunlaşmamış ve rahatça yerleşmemiş şuurlu yeteneğin bir ifadesi olduğunu biliyoruz. Hâlâ ayakta kalmış ilkel aşiretlerde yapılan bir araştırma, onlardaki bebek ölümlerinin yüksek, hayatlarının kısa, dayanma güçleri ve süratlerinin daha az, ve daha çabuk hastalık kapan insanlar” olduklarını gösteriyor.

Eğer hayatın uzatılması çevrenin daha iyi kontrol edilmesi ise, ölüm cetvelleri, insanoğlunun daha uzun yaşadığını gösteriyor, zira son üç asır boyunca Avrupa ve Amerika’daki beyazların ömürleri üç misli arttı. Bir müddet önce, mortician’ların [Amerika’da cenaze işleri ile uğraşanlar] bir kongresinde, insanların ölümle randevülerini geciktirmelerinin kendi sanayilerini tehdit ettiği söylendi. Eğer ölü kaldırıcıları fakirleşiyorsa, gelişme gerçektir.    

Eski zamanların insanları ile modernler arasındaki tartışmada, mükâfatın, eski çağların insanlarına gittiği hiç de doğru değildir. Modern ülkelerde açlığın giderilmesini, ve şimdi bir ülkenin kendi halkını besledikten sonra ihtiyaç içindeki ülkelere yüzlerce milyon kile buğday göndermesini önemsiz bir başarı mı kabul edeceğiz?

Hurafeleri, ilme karşı çıkan engelleyicileri, veya dinî müsamahasızlığı azalttığı için ilmi, veya yiyecekleri, ev sahibi olmayı, rahat ve huzuru, eğitimi, ve çalışma saatleri dışında geçen zamanı şimdiye kadar görülmemiş bir tarzda arttırdığı için teknolojiyi çuvala koyup ağızını bağlayacak mıyız?

Biz gerçekten Atina’nın Agora’sını veya Romanın Comitia’sını İngiltere Parlamentosuna veya Birleşik Amerika’nın Kongre sine tercih mi edeceğiz, veya Attika’da olduğu gibi, oy kullanma hakkının pek az kimseye tanındığı, veya yöneticilerin imparator muhafızları tarafından seçildiği bir sistem altında yaşamakla daha fazla mı tatmin olurduk? Bize hukukî haklarımızı, jüriler tarafından muhakeme edilmeyi, dinî ve entellektüel hürriyeti, ve kadın haklarını veren anayasalar altında yaşamak yerine, Atina veya Roma İmparatorluğu kanunları altında mı yaşamayı tercih ederdik?

Ahlâkımız, gevşemiş olmasına rağmen, ambiseksüel [cinsî ilişkilerde hem erkek hem kadın gibi hareket eden kimse] Alkibiades’in ahlâkından daha mı kötü, veya bilgili bir fahişe ile yaşıyan Periklesi taklit eden herhangi bir Amerika Cumhurbaşkanı göründü mü?

Büyük üniversitelerimiz, pek çok sayıdaki yayımevlerimiz, pek bol sayıdaki kütüphanelerimiz bizi utandırıyor mu?

Atina’da büyük dramatistlar vardı, ama Shakespeare’den büyük mü idiler ve Aristophanes, Moliere kadar derin ve beşerî mi idi? Demosten’in, İsokrates’in, ve Açines’in hitabeleri Chatnam’ın, Burke’nin ve Sheridanın hitabelerinden üstün mü idi?

Gibbon’u Herodot’un veya Thucydides’in altına mı koyacağız?

Eski çağların kurgu yazılarında, modern romanın kapsamı ve derinliği ile mukayese edilebilecek bir şey var mıdır?

O çağlar insanlarının sanattaki üstünlüklerini kabul edebiliriz, ama bazılarımız yine Paris’in Nötre Dame’ini Parthenon’a tercih edebilir. Eğer Amerika’nın kurucuları Amerika’ya, veya Fox ve Bentham İngiltere’ye, veya Voltaire ve Diderot Fransa’ya dönebilseydiler, bizleri dün, hattâ Perikles ve Augustus’un zamanında yaşamayıp da bugün yaşadığımız için talihimize şükretmeyen nankörler diye azarlamaz mı idiler?

Bir gün, medeniyetimizin de öteki medeniyetler gibi ölebileceği bizi fazla rahatsız etmemeli. Frederîck, Kolin’de, ricat eden askerlerine sordu: “Ebediyen mi yaşayacaksınız?” Belki, hayatın yeni şekiller alması, yeni medeniyetlerin ve merkezlerin yükselmesi arzu edilebilir. Bu arada, yükselen Doğunun meydan okumasına karşı koyma gayretleri, Batı ya yeni bir hayat getirebilir.

Medeniyetin tamamiyle ölmediğini söyledik—non omnis moritur.—Bazı değerli başarılar, yükselen ve düşen devletler arasında, yine ayakta kaldılar: ateş veya ışık yapılması, tekerlek veya öteki temel âletler; lisan, yazma, sanat ve şarkı; ziraat ve aile, ve ebeveynlerin çocuklarım yetiştirmeleri; sosyal organizasyon, ahlâk, hayır işleri; ve ailenin ve ırkın bildiklerinin arkadan gelenlere nakledilmek için öğretime başvurulması. Bunlar medeniyetin unsurlarıdırlar, ve bir medeniyetten diğerine geçilirken azimle muhafaza olundular. Onlar, insanlık tarihinin bağlayıcı lifleridirler.

Eğer eğitim, medeniyetin aktarılması ise, biz şüphesiz gelişiyoruz. Medeniyet tevarüs edilmez: medeniyet öğrenilmeli, ve her nesil onu yeniden öğrenmelidir. Eğer bu aktarılma işlemi bir asır kısıntıya uğrayacak olursa, medeniyet ölür, ve bizler tekrar vahşiler oluruz. Bundan böyle, bizim en iyi başarımız, eğitim sağlama yolunda, daha önceki yıllarda benzeri görülmemiş bir tarzda sarfettiğimiz zenginlik ve emeklerimizdir. Bir zamanlar kolejler, zevk sınıfındaki erkeklerin yarısı için kurulmuş lükslerdi, bugün üniversitelerimizin sayısı o kadar çoğaldı ki, artık biraz koşan biri bile Ph.D olabilir [doktora sahibi olabilir]. Biz çok eski çağların seçilmiş dehalarının üstüne belki çıkamadık, fakat seviyeyi ve vasatî bilgiyi herhangi bir çağda görülmemişcesine yükselttik.

Çocuklar dışında kimse öğretmenlerimizin, on-bin yılın hatâ ve hurafelerini tamamen gidermediklerinden şikâyet edemez. Büyük tecrübe ancak şimdi başladı, ve bu tecrübe, isteksiz ve doktrine edilmiş cehaletin yüksek doğum nisbeti karşısında belki de başarıya ulaşamaz. Fakat her çocuk yirminci yaşma kadar okul eğitiminden geçerse, ve ırkın entellektüel ve sanatkârca hâzinelerini muhafaza eden üniversitelerin, kütüphanelerin ve müzelerin kapıları önlerine açılırsa, bunun meyvaları neler olabilir?

Eğitimi gerçeklerin, tarihlerin, ve hükümdarlıkların kafada zorla yerleştirilmesi, ferdin sadece dünyada yaşayışını sağlayacak imkânları elde etmek için bir hazırlık olarak düşünmemeli. Eğitimi, insanoğlunun hayat anlayışını genişletmek, kontrol etmek, süslemek, ve ondan zevk almak için zihnî, ahlâkî, teknik, ve estetik mirasımızı mümkün olduğu nisbette en çok sayıda insana aktarmak diye ele almalı.

Günümüzde, bizden sonrakilere aktarabileceğimiz miras her zamankinden zengindir. Perikles’in zamanından zengindir, zira ondan sonra gelen Yunan çiçeklenmesini de ihtiva eder; İtalyan Rönesans’ını da ihtiva ettiğinden Leonardo’nun zamanından zengindir; Voltaire’in zamanından da zengindir, çünkü bütün Fransız aydınlanmasını ve onun evrensel yayılmasını da içine alır. Bizim ağlayıp sızlamamıza rağmen, gelişme gerçek ise, bu bizim, mazideki bebeklerden daha sıhhatli, daha iyi, veya daha akıllı olarak doğduğumuzdan değil, daha zengin bir miras içinde doğduğumuzdandır; kendi varlığımızın durduğu ve desteklediği yer yükseldikçe, bilgi ve sanat birikiminin de yüklendiği daha yüksek bir taban üzerinde dünyaya geldiğimizdendir. Miras yükselir, ve insanoğlu da bu mirastan yararlandığı nisbette yücelir.

Tarih, her şeyden önce, o mirasın yaratılması ve kayıtlara geçirilmesidir; gelişme, o mirasın artan bolluğu, muhafaza edilmesi, iletilmesi ve kullanılmasıdır. Tarihi, insanoğlunun sadece ahmaklıklarının ve suçlarının hatırlatılmasını ikaz eden biri olarak değil, çoğaltıcı ve doğurucu ruhların hatırlatılmasının cesaret verici olduğunu söylemek için inceleyenler indinde, mazi, ümitsizliğe düşürücü, dehşet uyandırıcı hâdiselerin teşhir edildiği bir salon olmaktan çıkar, semavî bir şehir, bin evliyanın, devlet adamlarının, mucitlerin, ilim adamlarının, sanatkârların, müzisyenlerin, âşıkların, ve filozofların hâlâ içinde yaşadıkları, konuştukları, öğrettikleri, yonttukları ve şarkı söyledikleri büyük bir ülke olur. Tarihçi, beşerî varoluşta, insanoğlunun ona verdiğinden başka bir mânâ göremediği için yas tutmaz; bizim gururumuz şu olsun ki, biz kendimiz hayatımıza bir mâna, ve bazen ölümün de ötesine geçebilecek bir önem verebiliriz. Eğer insanoğlu talihli ise, ölmeden önce, kendi medenî mirasını mümkün olduğu kadar toplayacak ve çocuklarına transfer edecektir. Ve son nefesinde, bu tükenmez mirasın, bizi besleyen annemiz ve devamlı hayatımız olduğunu bildiğinden, minnettarlık duyacaktır.

Kaynak: Will And Arıel Durant, Tarihten Alınacak Dersler (The Lessons Of History) Çeviren Nejat Muallimoğlu Bedir Yayınevi, 1994, İstanbul

 

İKTİDARIN TEMELLERİ-İktidarın Mahiyeti ve Târihi Gelişimi-Bertrand de Jouvenal

Çeviren:  Nejat Muallimoğlu

MÜTERCİMİN TAKDİMİ

Hâdiselerin basıncının sakin düşünceyi güçleştirdiği ve köklü ve kesin tedbirlere başvurulması gerektiği, tereddütü, skeptisizmi (şüphecilik), tenkidi âdeta hıyanet olarak gösterdiği kötülüklerle dolu günümüzde, Bertrand de Jovenal’ın eseri gibi bir kitabın yayımlanmasının yerinde olabileceği düşünülebilir. Çünkü onun kitabı, tereddüt ve skeptisizm için bir başvurudur; “zalim’in başvurusu” olan şartların ihtiyaç haline getirilmemesinin, her istenilenin yapılmasına müsaade edilmemesi gerektiğinin savunulmasıdır. Veya, daha doğrusu, devletin veya gücü tekelinde tutan herhangi bir bünyenin güç ve yetkilerini arttırma yolundaki her adımın titizlikle incelenmesi gerektiğinde bir savunma, ve bundan böyle, hükümetin hareket serbestisini sınırlama ve yönetilenlerin de boyun eğme iradesini zayıflatma yolunda bir savunma olarak ele alınabilir.

Fakat kitabın ana tezi bunlar değil: Bertrand de Jouvenal, dünyanın ve yaşadığımız çağın ihtiyaçlarına sırt çeviremeyecek kadar derin ve kesin hislere sahip bir insan. Fakat onun bu eseri, önlenmesi mümkün hallerde karanlıkta sıçranılması aleyhinde ve karanlığın gerçekte, iyi aydınlanmış ve uçurumun sadece hafif bir iniş olduğu iddiaları karşısında bir savunma—hem de gayet güçlü bir savunma.

Bu kitapta dikkatimiz, her şeyden önce, çarpıcı bir tesadüf üzerinde toplanıyor: devletin gücü devamlıca artarken, beşer ırkının öldürücü kötülükler yapabilme gücü de arttı. Kitap, Hiroşima’dan [Hiroşima’ya atom bombasının atılmasından] önce yazılmış olduğundan, yazar, elbet bu paralel gelişmenin en çarpıcı örneği üzerinde durmadı. Fakat şunu da belirtmek yerinde olur ki, modern ilmin yaratılışında mevcut olan ve bizi haklı olarak korkutan kötülük yapabilme potansiyellerini düşündüğümüz zaman, bu kötülük yapabilme potansiyellerinin devletin iradesi ile kuvveden fiile çıktığı gerçeğini hatırlamamız gerek. Atom bombasını, spontane [kendi kendilerine] hareket eden bir grup ilim adamı yapmadı. Atom bombasını yapanlar, Amerikan Hükümeti’nin emrinde çalışan bir grup insandı ki, onların da en önemlileri ilim adamları idiler. Fakat nasıl o bombayı kullanma kararını Cumhurbaşkanı Truman verdi ise, bombayı yapma kararını da Cumhurbaşkanı Rosevelt vermişti. Bunu böylece belirtmekle, bu iki devlet adamının şeytanî ruha sahip olduklarını elbet söylemek istemiyoruz. Biz sadece bu büyüklükte bir hasarı yapabilecek gücün ancak devlet olduğunu — ve ister Beyaz Ev’de ister Kremlin’de otursunlar, devletin daima politikacılar demek olduğunu— belirtmek istiyoruz. Devletin, kral olmuş filozofların veya komiser olmuş ilim adamlarının yönetimi demek olduğunu düşünmek tehlikeli ve ham hayaldir. Çünkü eğer filozoflar kral veya ilimciler komiser olurlarsa, onlar gerçekte artık politikacı olmuşlardır, ve devlete verilmiş güçler de devletin yöneticileri olan insanlar, tehlikeli mesleklerinin bütün sınır ve iğvalarına tâbi olan insanlardır. Bu gerçek göz önünde bulundurulmadıkça şüphe ve korkuların yersizliği üzerinde duran tehlikeli bir iyimserlik havası esmeye başlayacaktır, zira düzenleyicilerinin indinde devletin elindeki gücü, henüz görmediğimiz ve bilmediğimiz akıl ve fazilet ölçüsüne sahip insanlar kullanacaktır. Hayır, devleti bu tür insanlar yönetmeyecektir. Devletin elindeki gücü kullanacaklar, önce insan ve sonra yöneticiler ve çok daha sonra ilimci veya azizlik mertebesine erişebilecek olanlardır. “İnsanların değil, kanunların hükümeti”ni kurabileceklerini söyleyen ilk Amerikan anayasalarını hazırlayanlar bir hayal peşinde gidiyorlardı.

Bütün hükümetler, insanların hükümetleridir, ve ancak bu hükümetlerin iyileri arasında yöneticilerin, istedikleri gibi hareket etme hürriyetlerini tesirlice engelleyen kanunlar vardır.

Tabiî, yeni bir sistemin, yeni bir doktrinin, politikanın, tecrübelerle getirilen konuları değiştireceğine inanmak mümkündür. Şüphesiz, Bertrand de Jouvenal’i şüpheye düşüren ve korkutan şeyin, sadece, eski sistemlerdeki kolaylıkla belirlenen ve hükümsüz bırakılabilecek sakatlıklar olduğuna ftıanmak mümkündür. Özel mülkiyetin,[1] ırk ayırımlarının, veya dinin bulunmadığı, veya tatillerde yağmurun yağmadığı bir dünya peşinde gidenler için insanı demoralize eden bu tür düşünceler elbet geçerli değildir. Eğer Wellington Dükü’nün söylediği gibi, buna inanırsanız, her şeye inanabilirsiniz. Fakat burada (kimsenin hiçbir zaman romantik iyimserlikle suçlamadığı) Lenin’in hayal kırıklığını hatırlamak yerinde olur. Yine de Lenin, iktidarı ele geçirmesinin arifesinde yazdığı Devlet ve ihtilâl adlı kitabında, devlet makinesinin geçici olacağını ve kısa zamanda gözden kaybolacağını söyledi. Lenin, kısa zamanda gerçeği gördü, ve şayet otuz yıl sonrası Leningrad’a dönmüş olsaydı, orada Çarların bildikleri herhangi bir hükümetten daha heybetli bir devlet gücünün kurulmuş olduğunu görecekti ki, bunun sebebi de, “İhtilâlin ihanete uğradığı değil, sadece dış görünüşünü değiştirdiği” idi. Politika, güç üzerine yürütülür; bu gerçeğe ve onun neticelerine sırt çeviremeyiz. Biz, daha iyi bir dünyanın rüyasını görüyoruz, ama o tür bir dünya ütopyadadır —yâni hiçbir yerde yoktur.

Devlet gücünü büyütenlerin en tesirli müttefiki, Ütopya peşinde gidilmenin popüler oluşudur. Ancak son derece güçlü bir cihazdır ki, her derde deva iksir vaizlerinin vaazlarını gerçekleştirebilir. Böylece, biz, devlet cihazını benimsiyoruz, ama iksirin faydalı tesirlerinden yararlanamadığımızı, veya ancak çok yüksek bir ücreti, belki bizi iflasa sürükleyecek ücreti ödedikten sonra yararlanabileceğimizi de görüyoruz. Bu kitabın birçok değerlerinden biri, Fransız İhtilâli gibi tarihî zaferlerde de ödenen yüksek ücret üzerinde ısrarla durmasıdır. Belki Fransız devletinin eski rejimde [ancien regime] saplandığı-çıkmazlardan kurtulabilmesi için ihtilâl yegâne yoldu. Gerçekte, Bertrand de Jouvenal’in İhtilâl-öncesi Fransız elitinden [seçkin insanlarından] fazlasıyle tenkit edici ifadelerle bahsetmesi de bunu gösteriyor. Fakat İhtilâl karşılığında ödenen fiyat çok yüksek oldu. Cumhuriyet, hiçbir kralın cesaret edemeyeceği fedakârlıklar talep etti, ve bu fedakârlıkların neler olabileceği de gösterildi. Belki de Bolşevik İhtilâli, Rus devleti merkezindeki çürümüş Çarlığı değiştirmek için yegâne yoldu, ama bu başarı yolunda ödenen ve hâlâ da ödenmekte olan fiyatı düşünün. Şayet millet-devletle bir tutulmayacak dinî veya genel bir istek bizden bu fedakârlıkları istemiş olsaydı, şimdikinden çok daha fazla tenkit etmiş olurduk. Ve hattâ modern devletin, yapacağını vaadettiklerini yerine getirme yolunda en yüksek ölçüde başarılı da olsa, biçbir şeyin bedava yapılmayacağına ve ödenecek fiyatın yıkıcı olabileceğine dikkat etmemiz gerekir.

Öğreneceğimiz diğer ders, politikacıların yanılmayacakları ve tertemiz oldukları iddialarının da sıkı bir elekten geçirilmesi olmalıdır.

“Yanlış yönetmek kralların İlâhî hakkıdır” doktrinine bugün hepimiz gülebiliriz. Fakat bu doktrinin savunucusu, kralların da hatâlı yönetebileceklerini inkâr etmedi: Böyle bir yönetim, onların hatâsı ve onların günahları idi.

Fakat ister demokratik ister totaliter olsun, günümüzde modern devleti ilâhlaştıranların bazıları, Filmer’den çok daha az tenkit edenler, bir İlâhî Hak doktrinini vaaz ediyor ve uyguluyorlar. Çünkü onların savunduğu yöneticiler, yâni Führer veya Duçe, Parti veya Hâkimiyeti Eline Almış Halk, ahlâkî veya entellektüel sahada hatâ yapamaz. Batı dünyasındaki pekçoğumuz, Berlin ve Roma’da [Nazizm ve Faşizm] kurulduktan sonra bütün kredilerini yitirmiş halleri ile veya hattâ Moskova’da daha ileri [modern] şeklini almış hatâ yapmayan tertemiz politika doktrinine karşı aşılanmış durumdayız. Gelgelelim, kendi çoğunluğumuz olduğu müddetçe bir çoğunluğun hatâ yapamayacağını söyleyen veya îma eden “demokratik” iddialara karşı aşılanmış değiliz; çünkü, biz o çoğunluğun bir parçası isek, o çoğunluk felâkete sebebiyet verecek aptallık yapamaz. Ama yapabilir ve yapar. Ve Bertrand de Jouvenal da (ister önce [Jean Jacque] Rousseau söylemiş olsun veya olmasın, pek farkı yoktur), bu hayâlin tehlikeli neticeleri üzerinde haklı olarak durdu; çünkü, halk her zaman haklı ise ve devlet de halk ise, o zaman kontrol edilemeyen ve geri alınamayacak mutlak gücü halkın vekillerinin ellerine teslim etmekle bir tehlike düşünülemez.

Fakat halk her zaman haklı olmadığından, ahlâken ve aklen hatâ yapabileceğinden ve iktidar da “halkın” elinde bulunacağından daima tetikte olmak —ki hürriyet uğrunda ödenecek fiyat için daima tetikte olmak— gerekir ki, bu hâlin gevşetilmesi tehlikeli neticeler doğurur. Zira nasıl seçilmiş olurlarsa olsunlar, yöneticiler onlardır. “Biri ihtilâlci olan, diğeri olmayan iki milletvekili arasındaki müşterek noktalar, biri milletvekili olan, diğeri olmayan iki ihtilâlci arasındaki müşterek noktalardan fazladır. Ve Bertrand de Jouvenal’in Üçüncü Cumhuriyet için yazdıkları bütün millet toplulukları için de doğrudur. Bir hükümdar, bir yönetici olmak bir meslektir. Bundan böyle,

Swift’in hükmünü her türdeki yöneticilere uygulayabiliriz: “Şarabın veya kadınların genç bir erkek, veya rüşvetin bir hâkim, veya gurur ve gösterişin bir kadın üzerindeki etkisi ne ise, bir yöneticinin elindeki mutlak iktidarın da tesiri aynıdır.” Çünkü en iyi bir maksat uğrunda dahi, yöneticiler, mahkemeler gibi, kendilerine tanınan haklara ilâveler yapacaklardır.

Hiçbir zaman sona ermeyecek küstahlığa yol açabilecek bu durum, hiç olmazsa, nasıl sınırlandırılabilir?

 Etkili gücün belirli ellerde toplanmasını engellemekle. Bir Fransız görüş noktasından hareket eden Bertrand de Jouvenal, Fransız devletinin gücü karşısında, halk ile devlet gücü arasındaki bütün ikinci derecedeki iktidar merkezlerinin güçlerini kaybetmelerinin Fransa’ya neye mal olduğunu biliyor. Biz, devletin hırs ve tamahına, devletin kıskançlığına daha az müsamaha ediyoruz ve Fransa misâli, kendi durumumuza tam bir paralel olmaktan ziyade, dikkatli olmamız gerektiğini gösteriyor. Fakat İngiliz devletinin gücünün, geçmiş zamanlarda çeşitli güçlerin kaynağı olan bağımsız teşekkülleri ezerek büyümediğini iddia etmek de ahmaklık olur. Bertrand de Jouvenal’in Minotor[2] dediği devlet, ülkedeki bütün güçleri doymak bilmezcesine kendinde toplayan bir devlettir.

Ne var ki, devlet ile halk arasındaki ara teşekküllerin, bir zamanlar iyi yaptıkları işleri artık iyi yapamadıklarını, veya bir zamanlar var oluşlarının sebebi olan fonksiyonların yerine modern dünyanın gerekçelerine ayak uyduracak yeni fonksiyonlar bulamadıklarını söyleyen hırslı ve haris devletin de, bu açıdan bakıldığında, haksız olduğunu söylemek de ahmaklık olur. Parlamentolar gibi aslında kamu hizmetkârı olması gereken kuruluşların gerilemelerinin, Fransız hukukî liderlerin kendilerinden başkasını düşünmeyen ve çok defa parazit kimseler hâline gelmelerinin kitapta şaheser bir tarzda analiz edilişi Bertrand de Jouvenal’in okuyucularını, bağımsız otorite kaynaklarının gerilemesinin sebebinin sadece devletin tecavüzü olduğu yanlış düşüncelere götürmeyecektir. Devletin, mutlak bir devlet hâline gelmesinin sebebi, bir zamanların faydalı kuruluşlarının kendilerini değişen dünyaya ayak uyduramamaları olabilir. Tabiî, 1949’da, Paris Parlamentosu’nun hatâlarını hepimiz görüyoruz. Oxford ve Cambridge’nin İngiliz Sanayi Derneği’nin, İşçi Sendikaları Federasyonu’nun, Bertrand de Jouvenal’in ele aldığı çürümüş Fransız kuruluşları ile aynı paralelde teşekküller olduğunu belirtmek ve onların kendi hatâlarından başka devletin aşağı yukarı belirli tecavüzü neticesinde ölmekte olduklarını söylemek biraz zor olur.

Ve nihayet, Bertrand de Jouvenal, herşeye kaadir devlet otoritesinin benimsenmesinin başlıca sebebinin ülkede yıllar boyu görülen huzursuzluğun yarattığı yorgunluk ve ümitsizlik olduğuna dikkat etmeyecek biri de değildir. Fransız halkı, dahilî harbe nihayet verecek XIV. Louis’i kabul etti, hattâ kucakladı; onun yönetimi, ne fiyatına olursa olsun, dahilî barış ve huzurdu. Biz, bir diğer ve daha korkunç bir harbi önlemek için aynı şeyleri yapmaya tahrik edilebiliriz. Mr. Huxley, masalındaki “Cesur Yeni Dünya”yı dokuz yıl harbinin sonunda yarattı. Birinci Dünya Harbi’nden sonra Chesterton, “Dünya, demokrasi için hiçbir zaman güvenilir olmayacak.” dedi. [Amerika Cumhurbaşkanı Woodrow Wilson, Amerika’nın Birinci Dünya Harbi’ne, “Harbe dünyayı demokrasi için güvenilir yapmak için” katıldığını söylemişti.] Chesterton, “Demokrasi tehlikeli bir ticarettir,”diyordu. Niye tehlikeli olduğunun bir sebebi de, bu kitapta şaheser bir şekilde izah ediliyor. Hürriyeti aziz tutan iyi vatandaşların vazifelerinden biri de, bu kitapta açıklanan ve geliştirilen meseleler üzerinde düşünmek olmalıdır.

D.W.Brogan

Sh: 11-17

YAZARIN ÖNSÖZÜ

İktidar Üzerine‘nin Fransızca orijinali 1945’te Cenevre’de basıldı. Elinizdeki baskı, aramızdan ayrılan aziz dostum J.F. Huntington’un hâtırasına hürmeten, I948’de İngiltere’de ve 1949’da da Birleşik Amerika’da yayımlandığı tarzda basıldı. Kitabın ucuz baskısı için başvurulan işlem, onun yeniden gözden geçirilmesini engelledi. Bununla beraber, yayımcılar, gayet nazik bir davranışla birkaç sayfa eklememe müsaade ettiler, ve işte bu sayfalarda, kitabın yazıldığı yıllarda yazarının maksadının ne olduğunu anlatacağım.

Amerikalı bazı eleştiriciler, 1949’da, kitabın “hissî” olduğunu söylediler. Ama niye “hissî” olmasın?

 Kitap, işgal altındaki Fransa’da, harbin çocuğu olarak dünyaya geldi. Harp, her hâlimize, hükmümüze, davranışımıza, hislerimize ve düşüncelerimize sızmıştı. Böylesine hal ve hislerle derin çalkantı hâlinde bulunduğumuzu idrak ettiğimizden, daha önceki zamanlarda durumun böyle olmadığını biliyordum. Onsekizinci yüzyıl Avrupa’sında, hırs ve ihtiras hislerine kapılmaksızın yürütülen harplerle iştigal edenler sadece profesyonel insanlar ve genç asilzâdelerdi.[3] Halk, maddî ve manevî bakımdan harple meşgul olmuyordu: Harbin özel hayatlar üzerindeki tesiri hafifti, rutin işler, sekteye uğramaksızın devam ettirildi, düşman uyrukları ile şahsî münasebetler devam ettirildi, ve krallıktaki herhangi bir kimsenin hürriyetine tecavüz edilmedi.[4] Harp, kısacası, cemiyeti ne derinden harekete getiren ne de tesir eden küçücük bir dalgacık idi. Ben, hiç de zorlayıcı olmayan harplerden günümüzün topyekûn harbine nasıl gelindiği üzerinde durdum, ve bu konuda kaleme aldığım kısa tarihî yazı bir İsviçre aylık dergisinde yayımlandı. Kitaptaki VIII. Bölüm bu yazıdır.[5]

Çağdaş harbin halkın günlük yaşayışını nasıl etkilediğinin en berrak örneği, Almanya’daki mecburi iş kamplarına gitmemek için kaçan Parisli işçilerin benim Correze’me akın ederek sığınmak istemeleri idi. Onlar sonraları, Fransız Direniş Örgütü’nün (maquis’\n) üyeleri oldular. Bu, benim için topyekûn harbe giden yolu daha iyi anlamama vesile oldu: 1943 Eylül’ünde orman arasından İsviçre’ye geçtiğim zaman beraberimdeki tek malım, topyekûn harp üzerindeki düşüncelerimi kaydettiğim defterimdi ve o zamanki faaliyetlerimin nasıl devam ettiğini de burada anlatmaya gerek yoktur.

Harp öncesi yıllarında bu konu üzerinde durmaya hazır değildim. Vatandaşlarıma daima şunu ikaz ediyordum: (nüfus ve ekonomi bakımından) Almanya’nınkinden daha az ağırlığı olan Fransa, savunma harcamalarında Almanya’dan geri kalmamalıdır. Bu mesele üzerinde devamlıca duruşum beni, pek tabiî biribirleriyle rekabet hâlindeki güçlerin, askerî harcamalarının biribirininkine eşit olmadığı mazideki tarihî durumlara götürdü. Bu yayımlanmamış araştırmam, Yüz Sene Harpleri’nde İngiltere’nin, onsekizinci yüzyıl harplerinde Prusya’nın, ve İhtilâl ve Napolyon harplerinde Fransa’nın gösterdiği üstünlüğü daha iyi anlamama yardım etti. Bu durumlarda, millî kaynaklarının büyük kısmını askerî gayeler uğrunda kullanan ülkeler diğerlerinden daha başarılı idiler.

Şüphesiz, herhangi bir ülkenin durumunda kendisini o anda karşısında bulduğu veya ileride karşısında bulabileceği güçlerle mukayesede, kendi otoritelerinin millî kaynaklar üzerindeki hâkimiyetinin, ecnebi rakiplerinin kendi kaynakları üzerindeki hâkimiyetinden daha az tesirli oluşu kötü bir şeydi; ve bundan böyle, herhangi bir zamanda, biribirleriyle rekabet hâlindeki güçlerin kendi kaynaklarını en üstün derecede kullanmaları “akıllı” bir tutumdur.

Kafamda daha da berrak yerleşen bir düşünce şu oldu: Uzun vâdeli olarak düşünülür ve bütün ülkeler ele alınırsa, zamanla, halkın harple iştigali derecesinin yükselişi kötü ve “gayri-mantıkî” bir haldi.

Bu noktaya kadarki düşüncelerim, silâhlanma yarışının uzun vadeli politik adaptasyonundan pek fazla bir şey değildi. Fakat, gerçekler üzerinde durduğum vakit, rakip gücün, kaynakları kontrol seviyesine “ulaşma” arzusunun, işlemde sadece ikinci derecedeki faktör olduğunu gördüm. Gerçekten, tarihî deliller gösterdi ki, millî kaynakların politik kanallarla harp gayretlerine çevrilişinin yıllar boyunca incelenmesi, tarihin belirli bir ânında ileriye doğru büyük bir hamle yapan ülkenin bu büyük hamlesinin mahallî politik değişme ile bağlantılı olduğunu gösterdi. Ondan sonra da, biribirleriyle rekabet hâlindeki güçler, aynı şekilde hareket etme yoluna girdiler, fakat gerçek şu ki, mahallî politik direniş yüzünden “gerilikler” giderilemedi, ve ekseri durumda, rekabet hâlindeki gücünküne benzeyen dahilî politik değişmeyi bir ölçüde gerçekleştiren bir devlet, o “önde giden” devlet gibi kaynakları kontrol edebilir duruma gelebilirdi.

Mahallî politik sistemdeki belli başlı değişmelerin, otoritelerin, millî kaynakları kontrol edebilmesini büyük ölçüde arttırması, bana, ele almak istediğim fenomenin [müşahede edilen fevkalâde vakıanın] ana kaynağı olarak göründü. Feodal hânedan, âcil durumlarda ihtiyaç duyduğu birazcık para ve çok az sayıda insan için sağa sola yalvarıyordu. Yönetimsel monarşinin gelişmesiyle birlikte, daimî bir vergi ile finanse edilen daimî bir ordunun kurulduğunu görüyoruz. Feodal hiçbir krallık, yönetimsel bir monarşiye hiçbir zaman karşı koyamazdı; hattâ, Petro’nun, ülkesini yeni modele göre düzenlemesinden önce, Rusya bile İsveç’le baş edecek durumda değildi. Onsekizinci asrın sonlarında, Avrupa’daki bütün devletler yönetimsel hânedanlıklar hâline dönüşmüşlerdi. Yapısında hâlâ feodal kalan yegâne ülke olan Polonya ise parçalandı. Prusya, toprak alanının çok ötesinde bir önem kazanmıştı; çünkü onun yapısal mekanizması diğer devletlerinkinden çok daha fazla gelişmişti.

İleriye doğru, ondan sonraki büyük adım —eğer böyle diyeceksek!—ülkeye evrensel askerî yükümlülük getiren ve bunu uygulamaya başlayan Fransız İhtilâli ile atıldı; ve böylece Fransa, o zamana kadar düşünülmeyen sayıdaki askerleriyle Avrupa’yı sildi süpürdü. Bunun bir neticesi de, —burada belirtmek gerekir— generallerin, kumandalarındaki insanların hayatını çok ucuz olarak düşünmeleri idi, ve bu düşünce savaş taktiklerinde gayet etkili oldu.

Basit bir düşünceden—bir harpte halkın harbe ne ölçüde katıldığı düşüncesinden— hareket etmekle bana öyle göründü ki, halkın harbe katılımı Avrupa tarihinde asırlar boyunca gitgide artmıştı. Bundan böyle, otoritenin yıkılmasını ve hürriyetin çiçeklenmesini anlatan Avrupa siyasî tarihi yerine, kendi görüş noktamdan hareketle, ülkeler haklarının, harp gayretlerine katılmalarının nasıl devamlıca arttığı konusunda okumaya başladım. Gerçekten de, hükümdarlık hakları, tabiî şahıslarda görünürcesine toplandığı müddetçe, insanların yanılabileceğinin idrak edilmesi, hükümranlık haklarının gelişmesini tesirlice frenlemişti; hükümranlık hakları ahlâkî bir insana, millete, halka, veya cemiyete bırakıldığı zamanlarda ise, hükümranlığın ahlâkî iddiaları dikilen engelleri başarı ile aşmıştı. Hükümdarların tantana ve gösterişlerini azaltacak bir kavram, gerçekte hükümdarların tantana ve gösteriş meraklarını pekiştirdi. Dahilî baskı gücünün (polis) muazzam bir şekilde artmasının büyük tesiri ile yerleştirilen yeni inançlarla uyruklar, merkezî otoriteye çok daha derinden tâbi bir hâle getirildi. İşte o zaman bana, yapılar ve inançlardan oluşan, millî kaynakları çıkarıp takdim eden cihazın, çağlar boyunca nasıl geliştiğini öğrenebileceğimizi gösterdi. İktidarın büyümesi dediğim şey bu idi. [Karl] Marx’ın işaret ettiği gibi, her ihtilâl, ilân ettiği programına zıt şeyler yapsa da, o cihazı güçlendirdi, ona zindelik verdi; ve bu düşünce, onun adına yapılan ihtilâlde de doğrulandı. Bu hal, sağladığı yarar ne olursa olsun, aynı zamanda harbin geliştiğini de îma ediyordu.

Ben tekâmülün bu özelliğini bilhassa rahatsız edici buldum: yâni, harp uğrundaki seferberlik ne kadar yoğun olursa, iktidarın, halkı harp gayretlerine katılmaları uğrundaki başvuruları da o kadar tiz, o kadar keskin, âdeta karşı taraftakinden nefret edilmesini kutsal bir vazife, ve yetersiz nefreti de millî vicdanın zayıflamasının bir işareti olarak gösterecek kadar tiz ve keskin oluyordu. Maamafih, şunu da belirtmek gerekir ki, hislerin böylece ayaklandırılması, topyekün seferberlik için sadece tecrübelere dayanan bir gerekçe değil, gerçekte, gittikçe ve gittikçe haklı gösteriliyordu.

Bir zamanlar, bir eyaletin sâkinleri bağlılıklarını bir hükümdardan diğerine aktardıkları vakit, ferdî haklarının, mahallî müesseselerinin, oy kullanma haklarının ve ticarî müesseselerinin, sahip oldukları imtiyazların— kısacası, sosyal hayatlarının her şekil ve özelliğinin— eyaletteki politik değişiklik dışında kalacağına güvenleri vardı. Bu, XVI. Louis gibi birinin dahi hürmet ettiği bir prensipti: yâni, bir hâne: dam tahttan indiren bir diğer hânedan, yeni uyruklarını, tamamen alışık oldukları tarzda yönetmeli idi. Öyle ki, bir tek gümrük kulübesi dahi değiştirilmedi; onlar, eski sınır boyundaki yerlerini yine muhafaza ettiler; yeni ele geçen eyalet, ticarî ilişkilerini, önceleri yaptığı gibi yürüttü.

O zamanlardan günümüze ne değişmeler gördük! Devlet fikri öylesine uzaklara gelişti, sosyal organizasyonundaki bünyeleri ve özel hayatın nasıl yürütülmesi gerektiğini belirleyen fonksiyonu öylesine genişledi ki, diğer bir devlete geçmekle, şirketlerin ve fertlerin her hakkı tehlikeye bırakılmış olur. Böyle bir tecrübeyi veya böyle bir hâdisenin korkusunu yaşamamış olan talihli Amerikalılar, bunun ne demek olduğunu 1949’da bilmiyorlardı.

Daha geniş bir şekilde ele alındığında, bu kitaba ilham veren endişeler Amerikan okuyucularına yabancı olduğundan, onlar, bu kitabı, kendilerinin, üzerinde tartıştıkları devletin ekonomik faaliyetleri olarak ele almak temayülünü gösterdiler. Benim perspektifim, uzun vâdeli ve uzun sınırlı, siyasî, ve ahlakî idi.

Başlangıçta, harbin genişlemesinin doğurduğu üzüntülerle, ve harbin bu genişlemesinin Avrupa tarihinde dev. lin genişlemesi ile bağlantılı olduğunu gördüğümden, bundan böyle, devletin genişlemesini tenkit edici bir noktadan ele almam kaçınılmazdı. Minotaur’un imajının yardımı ile, bazı okuyucular benim devleti, şeytanî bir hilkat garibesi olarak çizdiğimi sandılar. Eğer öyle olsa idi, bugün görünen büyüklüğüne nasıl ulaşabilirdi?

 Devleti büyüten sosyal yararlardır ki, bu yararlar ne kadar aşırılıktan uzak olurlarsa o kadar iyi yerine getirilir. Belirli bir anda, sosyal yardımın belirli bir artışı, gerçek yarar sağlayabilir ki bunu inkâr etmek ahmaklık olur; ama istikbalin getireceği zararlara göz yummak da tedbirsizlik olur, sağgörüden yoksunluğü gösterir. Benim, diğerlerinin önemsemediği ikinci husus üzerinde ısrarla durmam, birinci hususu önemsemediğim anlamına gelmez. Gerçekte, İhtilâlden yarım asır önceki Fransız tarihinin incelenmesi bana şunu öğretti ki, merkezî otoriteye aşırı güvensizlik onun, bir ucube şeklinde güçlenmesine yol açar. Bizim o zamanlardaki hür ve güçlü yargı sistemimiz (ki les Parlements diye biliniyorlardı), devlet yönetiminin gelişmesinden korktuğundan, onu sistematikçe engelledi, onun, değişmekte olan bir cemiyetin meselelerine hal çareleri bulamayacak kadar zayıflamasına, ve sınırlı monarşik hükümetin felce uğramasına sebep oldu ki, bütün bunlar Napoleon’un iyiden iyiye merkezleşmiş ve otoriter yönetiminin yolunu hazırladı.

Bu kitaba başlamamdan çok öncesi, ülkemizde, devletin kontrolündeki bir sosyal bütünleşmeye gidildiğinin güçlü sebeplerini biliyordum; bunun doğuracağı tehlikeleri düşündüğüm için de, bu sebepleri küçümsemek istemedim. Bu vakıanın farkında olduğum içindir ki. “tabiat” ismi ikinci başlığa alındı. Bu kitaba adanmış güzel makalesinde, |ünlü İtalyan tarihçisi] Benedetto Croce, kitaptaki analizi kabul etmekle birlikte, yarınların kötü olacağı düşüncelerinin kitap boyunca belirtildiği için de beni azarladı. Başka türlü nasıl olabilirdi?

 Çünkü o zaman moda sayılan her düşünce, güçlü bir cihazı kasıtlı, inatçı, fanatik kimselerden uzak tutacak engelleri yıkarken, her sosyal faktörün katkıda bulunduğu seküler [laik] bir temayülün hızlandığım keşfetmiştim. Mesele belirtildiğinden, kafa, çözüm yolları bulmak için harekete geçer; şimdi ümit ederim ki pekçokları bu yolda çalışacaklardır.

Burada anlattıklarım sadece bir ifade, bir izahtır. Üzülerek söylüyorum ki, yazılmasına hemen hemen yirmi sene öncesi başlanmasına rağmen, bu ifade günümüz için daha az değil, belki daha çok geçerli.

Kasım 1961
Bertrand de Jouvenal

Sh: 19-24

İKTİDAR VE İNANÇLAR

1. İnançların dizginlediği İktidar. 2. İlahî kanun.

3.Kanunun ciddiyet ve vekarı. 4. Kanun ve kanunlar.

5.Kanunun iki kaynağı. 6. Kanun, âdetler ve gelenekler.

7. Yasama otoritesinin gelişmesi. 8. Rasyonalist kriz ve Protagorizm’ in siyasî neticeleri.

Araştırıcı bir kafanın herhangi bir beşerî formasyon’da gördükleri, grupları üzerinde üstünlük kuran ve onların faaliyetlerini yönlendiren otoritelerin çıkmakta olduklarıdır. Fakat bu görünen otoritelerin kural ve kısıntıları kendiliklerinden, insanlar arasında ahenk ve işbirliği yaratamayacağı çok geçmeden anlaşılır.

Haricî kuvvetlerin fertlerin davranışları üzerindeki tesirleri, onların hareketlerini kendi içlerinden tayin ettiği görünen bir direktörün tesirinden çok daha azdır. Belirli bir cemiyette belirli bir mevkii olan herkes ancak son derece istisnaî durumlarda kendi tipik davranışından ayrılır. Bu inanç ve ahlakî kurallar dizisinin yarattığı bu düzenlilik hissi, cemiyetteki her insanın tabiatında köklüce yerleşmiştir.

Kadîm insanlar, âdetlerine verdikleri önemle bunu çok iyi idrak etmişlerdi; eğer âdetler iyi ise, hükümete hemen hemen ihtiyaç yoktu, ve şayet âdetler kötü ise, hükümet etmek hemen hemen mümkün olamazdı.

Herkes, herkesin bildiği sabit kurallara göre hareket ettiği takdirde, onların her durumda nasıl hareket edecekleri, işbirliği içinde bulundukları diğerleri tarafından bilinir, ve beşerî münasebetlerde güven hükümran olur. Aksi yönde, âdet ve gelenekler aleyhinde bir davranış, bütün hesapları altüst eder, her türlü tedbirin alınmasını gerektirir, bu tür yanlış hareketler karşısında karşıt hareketler çıkar, ve kötülük daha da büyürse, sonunda nefret, güvensizlik, ve şiddet kol gezer.

Kadîm insanlar, bundan böyle, bir ecnebiyi kendilerinden uzak tutmakta haklı idiler. Onun âdetleri farklı idi, ve nasıl hareket edeceği bilinmiyordu. Onların, eşyanın normal hareketine karşı çıkan davranışları en şiddetli bir şekilde cezalandırmaları da daha az mantıkî sayılmaz. Bu şartlar altında sadece küçük bir hükümete gerek vardı, çünkü hareketleri düzenlemek için gerekli olan şeyleri eğitim yerine getirmişti.

Bundan böyle, sosyal güveni sağlamayı gaye edindiği müddetçe İktidar, âdetlerde, ve âdetleri ayakta tutan inançlarda, kendisinin en değerli yardımcılarını bulur. Fakat onun özü olan egoizm, İktidarı, daha geniş sahalara uzanmaya zorlar. İktidarın gelişmesi sırasında, kendisine yardım eden otoritelere saldırdığını, onların harabelerini kendisine siper edinerek tabiî aristokrasileri kendisinin devletokrasisi ile değiştirdiğini gördük. Aynı şekilde, adet ve inançlar da alaşağı edilmelidir ki İktidar, onların cemiyetteki nüfuzu yerine kendi otoritesini yerleştirsin ve onların harabeleri üzerinde kendi mâbedini kursun.

1

Kamu otoritesinin devamlıca gelişmesi, eğer onun güç ölçüsünün onun resmî anayasasında bulunduğunu düşünürsek, anlaşılmaz.

Hükümetler, anayasalardaki, kontrol ve denge unsurlarının, hükümetleri yönetenlerin önlerine koydukları kısıntıların sayısına göre derecelendirilir. Ve en mutlak hükümet, en keyfî hükümet, en hür hükümet her istediğini yapan hükümettir ki, önünde kısıtlayıcı hiçbir organize kuvvet yoktur.

Bu ölçü—entellektüelce tembel biri onu yüksek derecede elverişli bulacaksa da—tamamen yanlıştır, çünkü ahlakî hislerin sahasına göz yumar ki, bu ahlakî hisler de, ne vasıfta olurlarsa olsunlar, muazzamdır. Burada en üst tipteki hislerden, ferdin kendi şuurundaki hâkim iyilik hissinden değil, en geniş mânası ile bir cemiyetin kendi comme il faut’ sunu oluşturan hareket ve hisler tarzlarına bir cemiyetin bağlılığından bahsediyorum. Böylece anlaşılan ahlakî hisler, sosyal bünyeyi ve yönlerini onlara göre tayin eden yöneticilerin vicdanlarını tedirgin eder. O hareket, yerleşmiş âdet ve inançlarla yürütüldüğü zaman tesirlidir, ve onları fena halde rahatsız ettiği zaman da tesiri olmaz.

Bundan böyle, bir cemiyetin âdet ve inançları ne kadar istikrarlı ve köklü olursa, onun muhtelif durumlarda nasıl hareket edeceği o kadar önceden bilinir, ve İktidarın hareket serbestisi o kadar az olur. Eğer sadece âdetlerin müsaade ettiği kısmı uygulasa dahi, yine de mutlak bir cemiyet görüntüsünü verir. Fakat bir defa bu âdet ve inançlara karşı haraket ederse, son derece zayıf olduğu görünecektir. Ve bu âdet ve inançlar ne kadar sert uygulanırsa, İktidarın hareket serbestisi de o kadar sınırlı olacaktır.

Adet ve hurafelerin bizi hayrette bırakırcasına kendilerine bahşettiği lüks ve şiddete rağmen, kadîm despotik cemiyetlerin bizim için çok basit görünen tedbirleri uygulayamamalarının sebebini işte burada aramak gerek. Hurafeler, bazı hususlarda, onları ayakta tuttu, diğerlerinde onları kontrol etti. Bu sebepten ötürü, onsekizinci asır felsefesinde sık sık rastlanan “hurafeler, despotizmin desteğidir,” sözü kabul edilmeden önce iyice irdelenmesi gerekir. Bu konuda söyleneceklere son vermeden önce, fikirlerimizi çok daha berrak ve değişik olarak ortaya koymak gerekecek.

Onyedinci ve onsekizinci asrın rasyonalist [akılcı] düşünürleri indinde ilkel insan, kendi iradesinin kaprislerinin emrine göre hareket eden tamamen hür bir kimse olarak göründü. Ve ancak, kanunun yasak meyvalar dediği sosyal boyunduruk altında boynunu eğdi. Ve dindar sahtekâr da, bu aynı kanuna İlahî vahiy görünüşünü verdi. Bundan da şu çıktı: Her yasaklanan şeyin ve davranışın kuralının müellifi İktidardı, ve din de, İktidarın hayalî polisi olarak hareket ediyordu.

Konuya bugünkü bakış çok farklıdır. İlkel insanları ne kadar fazla öğrenmek istersek, gözümüze o kadar fazla çarpan şey, onların davranışlarındaki aşırı özgürlük değil, bilâkis, davranışlarının son derece kısıtlı oluşudur. Çok geri cemiyetlerde, bir insanın hayatı, her zaman aynı olan hareketlerle küçük bir daire içinde geçer. Bu tür bir düzenlilik bir kanun yapışıcının işi değildir; hükümet otoritesinin asgarî olduğu günümüzün bazı topluluklarında da bu hal görünür.

Vahşi, topluluğunun âdet ve geleneklerine ayak uydurmakla kendisini memnun hisseder. Onu, alışmadığı faaliyetlere itme gayretleri karşısında ilkin tiksinti duyar ve çok geçmeden bu tiksinti paniğe dönüşür. Bunu izah etmek kolaydır. Her yenilik, belirsiz korku hislerini açığa vurdurur. “Yapılmayacak olan şeyler’in oluşturduğu muazzam kütledeki farklılıklara bizler âşinâyız: gayri-ahlakî, gayri-meşru, şoke edici, tehlikeli, bu kütleden ayrılmış değildir. Kötü, ilkel insanın bütün görüş sahasını hemen hemen kapatan ayırt edilemeyen bir kütle olarak görünür. Biz, fizikî olarak mümkün olan herşeyi bir haritada gösterebilirsek, ahlaken mümkün olanlar bu haritada daracık bir yeri kaplar—gerçekte, bir çizgiden pek farklı değildir. Veya, mecazî olarak düşünürsek, ahlaken mümkün olanlar, incelenmemiş bir bataklıktaki dapdaracık bir patikadır; ecdatlar da o yolda yürüdüklerinden, üzerinden güvenlikle geçilebilir.

Böyle bir cemiyetin dahi başında bir despot bulunursa, âdetlerin aşırı sabitliğinin onu da bu patika üzerinde yürümeye zorlayacağına emin olabiliriz. Bir zamanlar düşünülmeden yapıldığının zannedilmesi aksine, bu sosyal disiplinin müellifi de, o disiplinin uygulanmasından sorumludur.

Kanun yapıcılık çok modern bir fikirdir; yalnız ben bunu söylerken, onun, tamamen bizim kendi zamanımıza ait olduğunu belirtmek istemiyorum; demek istediğim şu: kanun yapıcılık, bir cemiyetin gelişen hayatının çok ileri safhasında ortaya çıkar. Genç bir cemiyette, kim olurlarsa olsunlar, bir grup insanın cemiyetteki herkesin nasıl davranacakları hususundaki kuralları tespit edeceği düşünülemez. Mevcut kurallar, ister güçlü ister zayıf olsunlar, cemiyetin bütün üyelerinin kesinlikle boyun eğmesi gereken kurallardır.

Bu kurallar, her yerde korkulu bir hürmet ilham eden ataların bütün otoriteleri ile güçlendirilir. Eğer “kanun” kelimesi onlar için yerinde bir kelime ise, kendi “kanunlar”ını izah etmek vahşilerin kapasiteleri dışında değildir. Bu kanunların her biri, bir efsanevî veya insanüstü ecdatla bağlantılı efsanevî bir masal ile haklı gösterilir.

Bu tür masalların bütün yapısı tamamen yerine getirilmesi mecburi âyinlerle, merasimlerle, ve pratiklerle desteklenir, ve bu konuda bir vahşinin bunlara boyun eğmemesi, bizim kendi durumumuzla kıyaslandığında, hemen hemen imkânsızdır, çünkü biz kendi kanunlarımızın orijinlerinin insanlar olduğunu ve insanların getirdikleri kısıtlamalarla ayakta tutulduğunu biliyoruz.

Bir cemiyet ne kadar az gelişmiş ise, âdetleri o kadar kutsaldır, ve bir kral, âdetlerle bağdaşmayacak bir şeyi emredecek kadar düşüncesizlik gösterirse, kendi otoritesini çiğnemiş ve hayatını tehlikeye sokmuş olur.1

Her zaman biribirlerine benzediğinden taklit içgüdüsünün egzantrik davranışlara yer vermediği bu hallerin telkin gücü öylesine büyüktür ki, egzantrik bir durum ortaya çıktığı takdirde, ne yapılması gerekeceği hususunda bir şart konmaya ihtiyaç hissedilmemiştir.

Çok ilkel cemiyetlerde hükümlerini yürüten yaptırımların özel mahiyetlerinin izahı budur—meselâ, Greenland’da olduğu gibi, Eskimolar’ın belirli zamanlarda toplanan meclisleri, onların yegâne hükümet organıdır; kamu düzenini çiğneyen herhangi bir kimse lânetlenir, ve kendisine “alaylı” şarkılarla eziyet çektirilir. Topluluk tarafından böylece küçük düşürülme, çocukların halka dillerini çıkarmalarını akla getiriyor ki, Eskimolar’ın hareketi de, topluluk düzenini bozmaya çalışan kimsenin mahcubiyet ve pişmanlık hisleri ile dağlara kaçmasına sebep olur, ve orada rezil olmasını içine sindirene kadar kendi insanlarından uzakta kalır. Üstelik, cemiyetteki hislere daha derinden karşı çıkmış ise, aşiretinden kovulması dışında başka hiçbir ceza mümkün değildir; bu tür bir ceza da Eskimolar arasında olduğu kadar Bedeviler arasında ve Incil’de de görülür.

2

Titizlikle işlenmiş kurallara tam mânasıyla boyun eğilmesi küçük ilkel cemiyetlerin bir özelliğidir. Fakat, kolayca görüleceği üzere, insanlık tarihinde oldukça son zamanlarda meydana çıkan istilâlarla birtakım zorluklar meydana çıkar: bu istilâlar, biribirlerinden farklı âdetlere sahip müteaddit toplulukları bir ve aynı hükümetin yönetimi altında toplar. Onların her biri, pek tabiî, kendi âdet ve geleneklerini muhafaza eder, fakat neticede meydana çıkan çekişme yine de orijinalliği mümkün kılar ve teşebbüs hislerini serbest bırakır. Üstelik, fethetmek isteyen herhangi bir halk, her yerde var olan görünmeyen kuvvetleri harekete geçirmek korkusundan kendisini kısman de olsa kurtarmalıdır.

Binlerce yıl diğerlerini kölece taklit ederek yaşamış yenilikçi bir halk, bu kölelik yıllarının getirdiği uykudan uyanınca, her tür orijinal faaliyete düşünmeksizin koşar. Daha sonraki bir tarihte kendisine, gelişmenin çeşitli meyvalı yollarını açacak bir kanun sistemi araya girerken, halkı, yıkımlarına sebep olacak yolda yürütmeye çalışanlar, kendilerinin İlahî otoritesini tamamen kaybederler. Medeniyete doğru yürüyen her halkın, gelişmesini şartlandıran bir İlahî kitabı vardı. Büyük tarihî halkların durumunda bu kitaplar öylesine hayranlık uyandırıcı idi ki, dinî inançları zayıf olan biri dahi onda İlahî müdahaleyi görüyordu. Öte yanda, bu kitapların cemiyetin ihtiyaçların çok uygun olması, onların, beşerî hikmetin âbideleri olarak ele alınmasına yol açtı ki, inandırıcı bir hile ile, o hikmetlerin İlahî bir kaynaktan çıktığı düşüncesi yerleştirildi. Bu çok kötü hatâ, peşinde bir diğerini de getirir: İktidarın, kanunların müellifi olduğu düşüncesi yerleştirilir. Gerçekte İktidar kanunlara tâbidir; Deuteronomy’den öğrendiğimize göre, kralın vazifesi, Kanunlar kitabının bir kopyasını alıp her gün okuması, ondaki emirleri sadakatle yerine getirmesi, ve onlardan ne sağ ne sol eli ile ayrılmaması gerekiyordu.

Kanun verici İktidar değil, ya derinden ilhamlanan veya, en azından, derinden inanan insanların dilleri vasıtasıyla konuşan Allah’tır. Onun gösterdiği yoldan herhangi bir şekilde ayrılmak, sosyal otoriteyi değil, Allah’ı gücendirir. Cezalandıran, sosyal otorite değil, Allah’tır. Maine3, Kızıl Derililer’in en eski kutsal belgelerinde devlet tarafından cezalandırılma konusunda hiçbir madde bulunmadığını gördü; bu belgeler sadece, suçlu insana, meselâ, kendisini üç defa ateşe atmasını, veya düşmanlarının kötülüklerine karşı savunmasız durmasını tavsiye ederler ki, böylece, kendisini Allah’ın çok daha şiddetli cezasından kurtarmış olabilir.

İlk insanlar arasındaki güçlü dayanışma hislerinden ötürü, bir kimsenin dinî inançlara saygısızlığı, bütün halkın kanun getirici tabiatüstü otorite ile ittifakını tehlikeye sokar. Suçlu, günahının diğerlerine de bulaşacağı korkusu ile, cemiyetten uzaklaştırılmalıdır. “Eğer onun eli seni rahatsız ederse .. .”

İnsanlar, günah işleyenleri aralarından uzaklaştırırlar, çünkü böyle yapmazlarsa, İlahî intikamın kendilerini bulacağını düşünürler; onlar, bu kimseyi cezalandırmaz, varlığı, kendi hayatlarını tehlikeye sokan o kimse ite münasebetlerini keserler. Oedipus [Odipus] efsanesi, bu gerçeği çok güçlü ifade eder. Odipus iyi bir kraldı, ve halkın çıkarı, onun, bilmeyerek işlediği bütün günahlar üzerine bir örtü konmasını gerektiriyordu.Sophokles, Odipus’u faziletlerini daha iyi bilmemizi göstermek istercesine, onun düşüşünden sonra, Tebes’in ilkin, Eteokles ve Polinices arasındaki dahilî harple nasıl parçalandığını, ve ardından zalim Kreon’un eline düştüğünü anlatır. Bundan böyle, Odipus’u tahtında tutmak daha iyi olacaktı. Ama bu mümkün değildi. Tahtta, ana ve babasını öldüren, kendi ailesi mensuplarıyla cinsî münasebette bulunan bir kimsenin bulunması ilâhları gazaba getirmişti; onlar da, bundan böyle, Tebes’e veba salgınını gönderdiler. Gözleri oyuklarından çıkarılan Odipus, şehirden uzaklaştırıldı.

Kimi memnun etmek için?

 İnsanları değil, İlâhları.

Bir Yunan gemisinin kaptanı, bir katili gemiye almayı reddettiği zaman, onu dehşete düşüren katil değil, İlahî intikamın, suçlu insanla birlikte kendisini, hattâ onu taşıyan gemiyi de çarpacağı korkusu idi.

Suç işleyenleri cezalandırmak Allah’ın işi idi. Bu sebepten, medeniyetin ileri safhalarında bile, hüküm vermek O’na bırakıldı. Ölüm cezasına çarptırılmış bir kimseyi bir kano’ya [ince kayık] koyarak açık denize salan Polinezya aşiretleri vardır; eğer Allah istiyorsa, onu bir limana götürecektir. Hemen hemen evrensel fenomenler olan ateşten gömlekler [büyük sıkıntılar] aynı prensipten doğar. Kendi Batı medeniyetimizde bile, çok uzun olmayan bir zaman önce, suçlu olduğu söylenen bir kimsenin, suçsuz olmadığını ispat etmesi için, bir gece öncesi ateşte kızartılmış haçı, dinî âyinden sonra elleri ile tutması isteniyordu. Eğer bu kızgın haçın açtığı yara üç gün içinde iyileşirse, Allah onun suçsuz olduğuna karar vermiş olacaktı.

Kanun sahasında, kanunu yapan Allah’tır, hâkim Allah’tır, yönetici Allah’tır.

3

Allah’ın bu rollerinden sadece üçüncüsüne insanlar katılabilirler; suçu güvenilir delillerle onaylanan bir kimseyi—Allah’a bir kurban olarak—onu öldürebilirler. Daha sonraki bir tarihte, hüküm verme ve uygulama hakkını kendilerine aldılar. Fakat, şu noktayı belirtmek gerekir ki, Orta Çağlar’da, asillerden oluşan mahkemelerin ve Roma’da halkın kararı ile verilen ölüm cezalarında görüldüğü üzere, hüküm verme işini yüklenen, İktidarın bir temsilcisini değil, çok defa halkın meclisleri idi.

Kanun yapıcısı mevkiindeki İktidar henüz görünmemişti. Bize, otoritenin en yüksek ifadesi olarak görünen şey, kanunî olanın gayrikanunî olandan ayrılması, neyin yapılması ve neyin yapılmaması gerektiği hususu, siyasî İktidarın, ancak gelişmesinin geç bir safhasında özelliği oldu.

Bu gerçek son derece önemlidir. Neyin iyi ve âdil olduğunu belirleyen bir İktidar, ne şekilde olursa olsun, neyin iyi ve âdil olduğunda tabiatüstü otoritelerden aktarılan İktidardan çok farklı bir şekilde mutlaktır. Beşerî davranışları, sosyal yararlığın ne olduğundaki kendi düşüncelerine göre düzenleyen bir İktidar, hareketlerinin Allah tarafından belirlendiği uyrukların İktidarından çok daha farklı bir şekilde mutlaktır. Ve burada şu gerçeği bir göz atmış oluyoruz: İlahî kanun vericiliğinin reddedilerek yerine, beşerî kanun vericiliğinin konulması, bir cemiyetin gerçekten mutlak İktidar yolunda attığı en büyük adımlardır. Kanunlar, tabiatüstü bir orijine atfedildiği zamanlarda, bu adım atılmadı.

Eğer kanunları gönderen Allah ise, onları tâdil etmek kimin haddine?

 Onun yeni bir kanun göndermesi gerekir. Ve bundan böyle, Hıristiyanlar’ın, İsa’nın dokunmadığı hususları ele alan kanunlara da Musa’nın Kanunları, veya Eski Kanunlar diyorlar. Aziz Thomas, onlardan Eski Kanunlar diye bahsetti.

Bu noktaya kadar Müslümanlar da aynı düşüncedeler. Fakat onlar, üçüncü bir vahy’e, Allah’ın, Muhammed’e ilettiği vahiylere de yer veriyorlar ki, onları, bizimkilerden çok daha fazla süren bir devamlılıkla hâlâ kendi kanunlarının temeli olarak kabul ediyorlar. İbn Batuta’nın Seyahatnâme’sini okuduğumuz zaman, [Hz.] Muhammed’in kendi doğum yerinden mümkün olan en uzaklarda dahi adaleti yerine getirmekle görevlendirildiğini görüyoruz. Fransa’ya yeni gelmiş bir Habeş’in, Fransa’nın en yüksek mahkemesinin başına getirilebileceğini tahayyül edebilir misiniz?

 Sadece Fransız kanunlarını bilmeyişi, onun bu mevkiye getirilmesini gayri-mümkün kılacaktır. Fakat İbn Batuta, bütün İslâm dünyasında geçerli olan kanunu biliyordu. İnancın birliği, kanun vericiliğinin birliğini doğurdu, çünkü Allah’tan başka kanun vericisi yoktu.

Bütün büyük cemiyetler, cemiyete verilen bir İlahî kanunun çatısında teşekkül ettiler; bu öyle bir kanundu ki, bütün iradelerin en güçlüsü olduğundan, İktidarı uygulayanların iradesi dahi, onu parçalayacak veya yerine başkasını getirecek güçte değildi.

Tarihin en az dindar insanları olan Yunanlar ve Romalılar’da da böyle idiler. Şüphesiz, Roma kanunlarındaki dinî hususlar çabucak kayboldu. Fakat onların sivil kuralları ve müesseseleri, Ihering’in gösterdiği gibi, kutsal özellikteki kadîm kural ve müesseselerin tıpatıp yeniden düzenlenmiş şekilleri idiler.

Kanunların, topluluğun huzurunu sağlamak düşüncesiyle çıkarılan insan yapısı kurallar olduğu düşüncesiyle aşılanan modern insan, Çiçero’nun, medeniyetin ileri bir safhasında bile kanunlarla ilgili tezinde ilâhları şereflendiren teferruatlı yazılara yer verdiğini oldukça hayret içinde müşahede edecektir?

 Ama ondan da mantıkî hiçbir şey olamaz: kanunlara saygı, ilâhlara saygının bir yönüdür.

Çiçero, kanunların mahiyetini apaçık şöyle anlatıyor:

En büyük filozoflarımızın hepsi şu noktada hemfikirdiler ki, kanun, ne insanın bir icadıdır ne de günlük hayatın nasıl yürütüleceğini anlatan kurallara benzeyen bir şey değil, kâinatı, emir ve yasaklarının çıktığı hikmeti ile yöneten ezelî bir şeydir. Bu aynı otoritelere göre, bu ilkel kanunlar, Allah’ın kendi ruhunun yüce ifadesinden başka bir şey değildir, ve yapmak veya yapmamak hususundaki her emrin kaynağı O’nun hükümranlık sebebidir. Bu kanunlardan, Allah’ın beşeriyete verdiği asalet çıkar ki, bu asalet de, neyin iyi olduğunda ve neyin yasaklanacağında insana bahşedilen sebep ve hikmettir.8

İlahî emirler ve yasaklar sosyal gerekçelerin bütün sahasını elbet kaplamaz. Böyle bir durumun ortaya çıkması da, Çiçero’nun, tepeden bakarcasına îma ettiği kuralları gerekli kılar. Çiçero onlara, “günlük hayatın kuralları” diyor. Ama İlahî kanunlarla bu beşerî kanunlar arasında ne büyük bir fark var!

Yüce kanunun çıktığı yer onu çıkaran ilahî ruh olduğundan, hiç de daha az olmayacak şekilde, akıllı veya mükemmel olan, insanın ruhunda da yerleşmiştir. Aynı konularda farklı seslerle konuşan ve kısa bir müddet devam eden yazılı kanunlara gelince, onlar, kendi değerlerinden değil de, halkın onları öyle kabullenmiş olmasından ötürü “kanun” adını taşırlar.

4

Bundan böyle, iki tür kanun vardır. İlkin, emir diye adlandırılabilecek, yücelerden gelen kanun vardır ki, ya dinî inançları derin insanlar onun bir peygambere gönderildiğine inanırlar veya beşerî zekâya daha fazla güvenle bakan bir halkın ancak gaipten gelebileceğine karar vermeleriyle ortaya çıkar. Her iki durumda da, kanunun müellifi Allah’tır. Bu kanunun çiğnenmesi, O’na karşı işlenmiş bir suçtur. Böyle bir hareket, dünyevi güç araya girsin veya girmesin, cezalandırılır. Ve sonra da, cemiyetin büyüyen muğlaklığının peşinde getirdiği sınırsızca değişik davranışları disiplin altında tutmak için, insanların yaptıkları düzenlemeler vardır.

Bu sosyal tekâmüle ne kadar fazla dikkat edilirse, kanunların bu iki yönü o derece berraklaşır. Adetlerini yavaş yavaş değiştiren insan, bazı belirli hareket tarzlarına hâlâ sadık kalacak ve bazı yasaklardan da saygı ile kaçınacaktır. Katı bir mecburiyet bu sosyal değişmezleri ayakta tutar. Mutlak’ın sahası işte budur.

Öte yanda, yeni faaliyetler ve temaslar, yeni yeni meseleler ortaya çıkarır, ve onlar da yeni durumlara cevap verebilmek için yeni davranış ölçülerini gerektirir. Yeni durumlara cevap verecek yeni kurallar şarttır. Bu yeni kurallar nasıl formüle edilecektir?

 Hakikî mânasıyle dindar insanlar için sadece bir yol-vardır. İlahî kanun, ahlâkın bir temeli ve hukukun da yegâne tabanıdır; sualler ortaya çıktıkça, kendilerini Kitabın prensiplerine dayayan din doktorları gereken cevapları formüle ederler. Böylece bir millet, din adamlarının hukukî bilgilerine güvenerek, bir kanun yapıcılar meclisine ihtiyaç hissetmeksizin hayatını sürdürebilir. Meselâ, Yahudi halkı, dağınık yaşamalarına rağmen, bu yolla en hararetli anlaşmazlıkları bile çözerler, Usulü ile kurulmuş bir devletin bulunmadığı zamanlarda böylece formüle edilmiş pratik kanun örneklerinin siyasî düşünürlerin gereken dikkatini çekmediği görülüyor. İslâm dünyasında, Kur’an’a dayalı hukuk da aynı rolü oynadı.

Şu halde, bu durumlarda, kanunlar yapılmaz. Kanunun yorumu, bütün belirli durumlar için gereken cevabı verir. Kanunlar bir hukuk sisteminden başka bir şey olamaz, ve hukuk sistemi de bir ahlâk sistemidir.

Doğu dehası bu çözüm yoluna meyleder; Batı etmez. İkincisi İlahî kanunu kendi sahasında, yâni mutlakçasına mecburi veya mutlakçasına yasaklanmış olarak kompartmanlaştırmaya meyleder, ve kanunda belirtilmeyen hareketler karşısında da aldırmazlıktan gelir. Böylece, bu açık sahada, ferdî enerjiler ve teşebbüsler, kendilerinin biribirlerine empoze ettikleri kısıtlamalardan başka bir kısıtlama tanımaksızın dolu dizgin giderler; bu kısıtlamalar da harp etme veya dâva açma gibi somut şekillere bürünür.

Davranışların geliştiği ilkel bir cemiyetin tekdüzeliğinden ne kadar uzaklaşılırsa, o kadar fazla çatışmaya yol açılır; bu çatışmaların artması da cemiyetin tekâmülünün görünen refleksidir. İstihale adımı hızlandıkça anlaşmazlıkların sayısı da artar. Statik bir cemiyette görüldüğü gibi, davranışların ahengi artık normal bir şey değildir. İşte o zaman belirli hükümlere (adlî) ve genel hükümlere (kanun yapıcılık) ihtiyaç vardır, ve onların hızla artan sayıları süper yapıyı kanunun üzerine oturtur. Onlar, İlahî kanunlara karşı beşerî kanunları oluşturacaklardır.

İki saha arasındaki farkın kesinkes belirli olduğu Roma’yı alınız. Diyelim, bir Romalı, bir bakireyi kendisine metres aldı: bu hareketiyle ilâhları gücendirdiğinden, İlahî gazabın cihazı olarak hareket eden kral, suçluyu cezalandırır. Şimdi yine diyelim ki, o bir Roma vatandaşını öldürdü: o sadece öldürülen kimsenin ailesini gücendirdiğinden, adaleti yerine getirmek işi aileye bırakılmıştır. Fakat katilin ailesi de, bu kan davası bütün topluluğun haysiyetini tehdit edene kadar onunla birlikte bulunacağından, kral, o zaman, cemiyetin çıkarları uğruna hareket ederek bir hakem sıfatıyla müdahale eder.

Bu iki müdahalenin kökünde biribirinden çok farklı iki prensin uygulandığı gayet açıkça görüldü: biri ahlakî veya dinîdir ve diğeri de sosyal veya kestirme bir prensiptir. Yine şuna da dikkat edilmelidir: ikinci prensip ancak dinî hislerin yetersiz olduğu zamanlarda ortaya çıkar ki, dinî hislerin yetersizliği de, Batı insanını ilâhlarının, ilgileri sınırlı olan ilâhlar olarak düşünülmesi neticesidir. Romalılar, belki yeryüzünde en az mistik insanlardılar. İşte bunun içindir ki, ilâhların yasakladığı (fas) ile insan beyninin işi olanı (jus) kısa zamanda biribirinden ayırdılar.

5

O zamandan itibaren kanunun iki kaynağını ayırt etmek mümkündür. Bir yanda, davranışın kesin kuralları vardır ki, özelliğinde dinî olan objektif bir kanunu vücuda getirirler. Diğer tarafta, biribirleriyle didişen insanları görüyoruz, ve, herkesin ilgisi göz önünde tutularak, sayıları bir hayli olan sübjektif haklar taraflarca tanınır. Eğer dışarıdan bakılırsa, objektif bir kanunun özelliği yararlı olmak amacını taşımasıdır.

Bu iki kanunun sahaları, cemiyetin taptığı ilâhların egoist olmalarına ve sadece yakılacak adaklar istemelerine veya hukukî olduklarına ve insanların sadece gerçekten ahlâklı davranıp davranmadıklarına göre, herhangi bir cemiyette çok değişik görünümler ortaya koyar. Birinci alternatifi en saf şekli ile bazı Afrika kabilelerinde görüyoruz ki, söylendiğine göre, “din, sadece âyinlerle ilgili tapınmalar demektir, ve bir âyinin ihmal edilmesi veya atlanması ilâhların gazabını halka göndermek için yeterlidir.”10 Bu aşırı bir durumdur, ama ilâhların aşağı yukarı “ahlakî*1 oldukları da gerçektir. İlâhlar ne kadar az ahlakî olurlarsa, saf beşerî kanunun sahası da o kadar geniş olur.

İki saha arasındaki sınır da, bir daha ele alınmamak üzere kesinlikle belirtilmiş değildir. Beşerî kanunu gıdalandıran şey, hayatın akışı ve menfaatler ve hırsların basıncıdır. Ihering, hattâ, sübjektif bir hakkın sadece korunmuş bir çıkar olduğunu söylüyor. Biz bunu, çıkar sertleştikçe, gösterdiği kuvvetten ötürü kendisine hukukî bir örtü aldığını müşahede ettiğimiz zaman görüyoruz. Beşerî kanun, herhangi belirli bir zamanda ortaya çıkan gerginliklerle periyodik revizyonlardan geçen mevcut bir anlaşma gibidir. Böyle bir hareket, kaçınılmazcasına, İlahî kanunun sahasına uzanmaya meyleder; inanç, canlı ve aktif olmadıkça, orada pasif bir muhalefetle karşılaşır.

Daha da fazlası, çıkar ve hırsların bu karışımı fikirleri heyecanlandırır. Fikirler, inceleme ürünleri değildir, ama zamanın ve mekânın tesirlerine tâbidir. Bunun neticesi de şudur: ilâhların arzularının ne olduklarındaki fikirler, sosyal savaşın sıcaklığında tâdilata uğrar ve ahlakî yükümlülük, sızmalar ve yıpranmalarla zarar görür.

Bu iki saha arasındaki farkın nasıl çizilebileceğini ve onların biribirlerinin nüfuzuna kapalı olmadığını gösterebilmek için bu tezin genişletilmesi gerekiyor.

Romalılar gibi seküler bir halk ilâhlara sadece kanunun sahasını verirken, kendi kanunları üzerinde etraflı yorumlara girişirler. İlâhların direkt olarak kızgınlıklarını çekmemek için bu yeterlidir. Öte yanda, Orta Çağlarda olduğu gibi, dinî, inançları derin olan bir cemiyet, İlâhi kanunu başta gelen ortağı yapar. Allah kavramı ne kadar yüceltilirse, beşerî meselelere de o kadar tam cevap vermelidir. Aziz Thomas böylece, İlahî kanunun herşeyi içine aldığını iddia ediyor:

O zaman İlâhi kanun yüce yöneticinin aklında bulunduğundan, bundan çıkan netice şu olur ki, alt kademelerdeki akıllarda bulunan bütün hükümet plânlan ezelî kanundan çıkar. Şimdi, aşağı kademelerdeki yöneticilerin hükümet plânları, kanunların bütün bünyesini oluşturur; onlar, hiçbir zaman ezelî kanun değillerdir. Bundan böyle, bütün kanunlar doğru sebebi ihtiva ettikleri ölçüde ezelî kanundan çıkmışlardır….

Beşerî kanun, kanun fikrine akılla uyuştuğu ölçüde cevap verir; eğer böylece uyuyorsa, ezelî kanundan çıktığı açıktır. Fakat akla karşı olduğu ölçüde de, kanuna aykırıdır; ve o zaman da, kanunun değil, şiddetin kategorisinde yer alır.

Bundan daha kesin hiçbir şey olamaz: beşerî, veya pozitif kanun İlahî, veya tabiî kanunun çatısı içinde kaleme alınmalıdır. Aziz Thomas, bunu daha da genişletiyor:

Ezelî kanun, gerçekte, hiçbir zaman değişmeyen belirli emirlerden başka hiçbir şeyi ihtiva etmez; öte yanda, insan yapısı kanun ise, ileride ortaya çıkacak durumlara cevap vermesi için bazı belirli kuralları ihtiva eder.

Şu halde, cemiyetin büyüyen muğlaklığı, daha fazla reçetelere ihtiyaç hissedebilir. Aziz Thomas’ın onlardan istediği, hepsinin başlangıç noktasının her zaman aynı kalacakları prensipler olmasıdır. Böylesine bir işlemle ferde verilen garantileri anlamak kolaydır. O, hemen hemen çocukluk yıllarında öğrendiği prensiplere boyun eğdiği takdirde, mutlak bir güvenlik içindedir, çünkü kanunun bu prensiplerden başka bir temeli yoktur.

Bu, pek tabiî, bir cemiyetin kanunu çiğnemeyeceği demek değildir. Üyelerinin hırs ve otorite ile yanıp tutuştukları bir cemiyette, insanlar çok defa kanunu fena halde çiğnerler, ve bu işi prensler herkesten fazla yapar. Eğer bütün Hıristiyan prensleri Hıristiyanlar gibi hareket etmiş olsalardı, Aziz Louis[6] hiç de meşhur olamazdı.

Fakat bir uyruk, kanuna aykırı bir hareketin ıstırabını çekerken dahi kanunu, bir an için, suç dalgasının doldurduğu fakat beraberinde götüremeyeceği bir bent olarak düşünebilir.

Otoritenin kötüye kulanılmasının ne olduğunu suçu işleyenler dahi kabul ederler. Böylece, otoritelerini kötüye kullananlara, dışarıdan yöneltilen tenkitler, suçu işleyenlerde pişmanlık yaratır. Orta Çağlar, hânedanlık pişmanlıkları vak’aları ile doludur; böyle durumlarda vicdanın rahatsızlığı, sizin rasyonalist [akılcı] tarihçisinin düşündüğünden fazla rol oynadı.

Kanuna, böylece bir çerçeve verilir, gelenekler kendilerini o çerçeveye uydururlar, ve o çerçeve içinde de, özel veya kamu bütün davranışlar, daha çok veya daha az gayri-muntazamlıkla yerleştirilir. Beşerî işlerin nasıl yürütülmesi gerektiğinin bilinmediği zamanlarda, kanun, beşerî hesaplara, mümkün olan en yüksek derecede kesinlik kazandırır.

6

İlahî kanun gelenekle karıştırılmamalıdır. Gelenek, bir cemiyetin bütün âdetlerinin billurlaşmış şeklidir. Geleneğin hükümranlık sürdüğü bir halk, ölmüş bir kimsenin despotizmine tahammül eder. Kanun, öte yanda, cemiyetin muhafazası için şart olan âdetleri ortaya sürer ve diğerlerini gerektiğinde düzeltirken, yararlı ve uygun değişik âdetlere de kapıyı kapamaz: tâbir caizse, ayırıcı bir süzgeç gibi hareket eder.

İnancın üstünlüğü şüphesiz uysal bir ırk üzerinde her zaman için geçerli olacak bütün beşerî davranışları yerleştirecek hukuk doktorlarının hükümran otoritesini perçinleştirecektir. Fakat günümüze gelinceye kadar Batı insanlarının çıkardıkları şahsiyetler, böyle bir boyunduruktan korkulmayacak kadar önemli kimselerdi. Davranışlardaki değişiklikler otoriteye karşı olan iradenin şiddetli itici gücü altında vuku buldu. Kanun bunları hemen suçlamadı, fakat bu yenilikler neticesinde ortaya çıkacak anlaşmazlıkların halledilmesi için ölçüler ortaya koydu.

Kanun ve gelenek, mantıkî olarak aynı olmamakla birlikte, pratik maksatlarda aynıdırlar.

Ecdadın bıraktığı kanunlara karşı duyulan saygı, onların hareket tarzları için de geçerlidir. “İçinde Allah korkusu bulunan babam böyle hareket etti.” Geleneksel tutumlar ve müesseseler, dinî muhtevaları bulunmadığı zaman bile, şu veya bu şekilde, dinle kaynaşırlar: onlar, bir zamanlar katedrallere [büyük kiliselere] bitişik kiosk’lara [gazete, dergi satılan küçük kulübelere] benzerler.

Gelişmekte olan bir cemiyette iradelerin çatışması neticesinde müşküller içinde kalan ahengi ara vermeksizin restore etmek için çıkarılan kanun kuralları, başka hiçbir şeyden olmamak üzere, ancak inançlar ve âdetlerden çıkar. Kural yapıcı faaliyet ya sadece hukukî hükümler şeklini veya meclislerin çıkardıkları kanunlarla birleşmiş hukukî kanunlar şeklini alırlar.

Eğer birincisi ise, sayısız çeşitlerde meselelerle karşılaşan “âkil insanlar,” çok daha gerilerdeki ecdatlarının da aynı meselelerle karşılaştığını belirterek çok daha cüretli masallar yaratmalıdırlar. Fakat kanun, hayata ayak uydurarak gelişir, ve en muğlak sosyal kurallar sistemi de bütün cemiyetin müşterek mirasa olan prensiplerin yığınıdır.

Durum öylesine böyledir ki “âkil insan”ın, ince ve ustalıklı bir düşüncesi, köyün yaşlılarının söyledikleri atasözlerinin birinci yeğenidir.

Yeni davranış usullerinin düzenlenmesi hukukun tesiri altına girince, önemli politik ve psikolojik neticeler ortaya çıkar. Cemiyet bir bütün olarak ele alındığında, kadîm geleneklere tesirli bir şekilde gidilmek ihtiyacı, cemiyetin devamlılığı hissini güçlendirir, ve böylece, ecdada tapınmanın gittikçe gerilemesine karşı bir düzeltici olarak hareket eder. Şu halde, her noktada, kendisini gerekli kanun maddesi ile teçhiz etmemek, kendisinin ne yapması gerektiğinde kendisinin karar vermesi ve hukukî çatışmada saygı duyulması için ferdin lise öğrencisi seviyesindeki birinin ahlakî düşünceler ve canlılığına sahip olması gerekiyor. Ve nihayet İktidar için—ki bizi burada ilgilendiren de odur—kendisi dışındaki bir kanuna inanmak birinci derecede önemlidir.

Davranışlar, onların nasıl olması gerektiğinde İktidarın bir emirler yayınlamamasına rağmen, değişmekte devam ederler, ve bu değişikliklerin doğurdukları meseleler de İktidarın müdahalesi olmaksızın çözülmekte devam ederler. Beşerî kanun, uzun emirlerle hemen hemen, aşağı yukarı yakın bağları olan İlâhî kanunla kıyaslanabilecek şekilde bir otorite kazanır. Beraberce ele alındıklarında kanun, güçlü bir bütün oluşturur: İktidar, ona sadece saygı duymakla kalmaz, İktidarı uygulayan insanlar da kendilerini, bir vâsi yükümlülükler ağında kalmış hissederler. Kanun onların üstündedir, ve onlar, ancak onun yollarında yürüyebilirler. Roma’nın ilk zamanlarında böyle idi: devlet, vatandaşlara karşı belirli polis haklarını kullanmak yerine, onlara, actio populaıis denen hareketi getirdi. İngiltere’de de böyle idi, ve Dicey’e göre,

anayasanın prensipleri denilen hususlar, fertlerin belirli haklan ile ilgili meselelerde mahkemelerin verdikleri belirli hükümlere dayalı tümevarımlar [özel durumlarda doğruluğu kesin olan bir hükmün genel durumlarda da doğru olduğunu kanıtlamalar] ve genelleştirmelerdi.15

Şu halde İktidara hiçbir borcu olmayan Corpus Juris’te sosyal disiplinin güçlü bir cihazını görmekte iyi sebepler vardır: Corpus Juris, İktidara karşıdır ve kendisini ona empoze der: o, İktidarı hem sınırlar hem de kontrol etmeye çalışır.

7

Şu halde açıkça görülüyor ki, İktidarın bir cemiyette oynadığı rol, kanunları yapıp yapmamasına göre, davranış kuralları hakkında emirler yayınlanıp yayınlamadığına göre veya kanunlara saygı duyulması işini yüklenerek tatmin olup olmadığına göre önümüze çok değişik manzaralar koyacaktır.

Tarihî gelişmenin belirli bir ânında İktidarın, bütün halkın muvafakati ile veya bir meclisin rızası ile kanunlar yaptığını, ve bu rıza olmaksızın kanun yapamadığını gördüğümüz zaman, halkın veya meclisin bu haklarını, İktidar üzerinde bir sınırlama, onun ilkel mutlak durumundan bir gerileme olarak görmeye meylederiz. Fakat bu ilkel mutlakiyet sadece bir efsanedir. Beşeriyetin, hâkimlerin ve kralların, kendi kafalarından çıkardıkları davranış kurallarını bütün cemiyete kabul ettirdikleri bir önceki devletten çıktığı doğru değildir. Gerçekte. onların böylesine bir hakkı, veya, daha doğru olarak, böyle bir gücü yoktu.

Şu halde, halkın veya meclisin, İktidarın kendisini kanun yapma yeteneğinden mahrum ettiği düşüncesi bahis konusu olamaz, çünkü hiçbir zaman böyle bir yeteneği yoktu. Eğer bir veya birkaç kişinin, tesirli bir otorite uyguladıklarını, ve böylece uyruklarına onların benimsedikleri inanç ve geleneklere aykırı davranışları empoze ettiklerini düşünürsek çocukluk çağlarındaki cemiyetler hakkında tamamen yanlış fikirlere sahip oluruz. Böyle bir düşünceden çok farklı olarak, yöneticileri, kabul edilmiş düzenin köleleri olarak görüyoruz.

Halkın veya meclisin yükselişleri, daha önce hiçbir zaman sahip olmadıkları hareket hürriyetlerini engellememeleri için yöneticilerin ayaklarına zincir takmaları bir yana, hükümet otoritesinin genişlemesini mümkün kıldı.

Orta Çağlar’da İngiltere Parlamenterlerini ve Fransız Eyalet Valilerini toplantıya çağıran İktidardı. Bunun başlıca gayesi, geleneğin isimlendirmediği vergileri arttırmaktı. Hattâ 1789’da da, gerekli bulduğu reformlara karşı koyanların direnişini halkın yardımıyla kırabilecek gücü elde edeceğini düşünerek, eyalet valilerini toplantıya çağıran yine İktidardı.

Kanun yapma gücü, bir meclisin veya popüler danışmanların kurulmasıyle İktidarın elinden alınan bir özellik değildir. Bu, İktidara yapılan bir ilâvedir; bu öylesine yeni bir şeydir ki meclis veya popüler danışmanlar olmasaydı, hiçbir zaman mümkün olamazdı.16 İktidarın, nasıl yavaş ve çekingen adımlarla ilerlediğine dikkat ediniz. Başlangıçta, geleneğin yeniden ifadelendirilmesinden başka hiçbir şey yoktur.17 Ardından, yavaş ölçülerle, yenileştirici kanunlar, yeniden, eskinin iyi geleneklerine dönülüyormuş hissi titizlikle yaratılarak getirilir. Kanun yapıcılık pratikleri ile, bu fikir yavaş yavaş genişler, ve böylece kanun veya kanunlar, yeniden ifadelendirilmekle kalınmaz, resmî bildirilerle yaratılır.

Şu halde, her medeniyetin tarihinde aşağı yukarı geç ortaya çıkan bu düşüncenin, yâni bir yönetici iradenin herhangi bir anda, insanların davranışlarının, kanun ve tarzları hakkında sualler sorabileceği bir ünlü despotun kaprislerinin neticesi değil, popüler veya temsilî müesseselerin ortaya çıkışları neticesidir.

Böyle bir şeyin vuku bulması için, onları yerleştiren İlahî otoriteye karşı çıkan bir otoritenin, tek başına kalmış bir kralın değil, cemiyetin bulunması gerekiyordu. Belirttiğimiz gibi, eğer İlahî otorite (Roma’da olduğu gibi), kanunların formüle edilişinde nisbeten az bir rol oynamış olsaydı, bütün üyeleri için şuurluca davranış kuralları geliştiren bir cemiyet kavramı çok daha erken ortaya çıkmış olurdu; böyle bir düşüncenin zaferini, her medeniyetin tarihinde vuku bulan rasyonalist [akılcı] krizden başka hiçbir şey garanti etmez.

8

Her medeniyet gençlik çağında tabiat-üstü güçlerden korkar; ecdatları yüceltmek geleneklere saygı göstermektir. Eğer eşyanın daha iyi bir durumda bulunabileceğini düşünürse, önceki düşüncelerini maziye bırakır ve bu da onun gelişmesinin güvenilir bir işaretidir; şimdi, onu en çok korkutan ve bu yüzden önlemeye çalıştığı şey, cemiyetin dejenereleşmesidir.

Onun hayatı o zaman, öncekine karşıt bir safhada gelişir: kendi ışıklarına güvenerek, azamî yararlık getirmeye çalışırcasma insanların davranışlarını düzenlemeye çalışır; istikbalde gizlenmiş Altın Çağ’a ulaşacak güce sahip olduğuna derinden inanır, ve bütün benliğini kendisini geliştirmek fikrine adadığından, artık mazinin mirasını muhafaza etmeyi düşünmez, ve bazen, ümitlerinin en çok abartıldığı bir zamanda dejenereleşir ve son bulur.

Bir zaman gelir, âdetlerinin kendisine verdiği canlılıktan ötürü bir halk yayılır, kendisininkinden çok farklı cemiyetlerle temas kurar.

İlkin onlarla alay eder, ardından, kendisininkinden farklı inanç ve davranış tarzlarını daha yakından inceler. “Âdil ve gayri-âdil, genellikle bir coğrafya meselesidir. Toprağın üç derece yükselmesi, bütün hukuk sistemini parçalar.”18

Bir yanda, bu temaslar, Çin’e giden cizvit misyonerlerinde görüldüğü üzere, dış görünüşler üstünde yükselebilen ve kanunlar altındaki birliği sezebilen kafaları müsbet yönde etkiler; öte yanda ise, bu temaslar, bir cemiyetin bütün inanç ve gelenek sistemi içindeki dayanışma ve bağlılığı göremeyen aşağı seviyedeki kafalar için tehlikelidir; çünkü onlar, şu veya bu tarzda bir hayatı benimsemekte kendilerini hür addederler, ve ondan sonra da, herhangi bir hayat tarzının gerekli olup olmadığında hayrette kalırlar.

İnançlarından birinin evrenselce benimsenmediğini gördükleri zaman, kendi cemiyetleri için gerekli olabileceğini düşünmeksizin, hiçbirinin gerekli olmadığı düşüncesine varırlar. Bu noktada, ya karşılıklı ilişkiler veya bir tesadüf eseri olarak, saf [temiz] zekâ kendi mazisinin aktardıklarını tahrip etmeye başlar. İlkin, kendisine tabiî gelen fikrinin ne olduğunun izahına, akılcılığın ve güzelliğin ne olduğunu öğrenmeye, ve bir kimsenin, hayranlık uyandıran kanunların güvenliğine dayanmasının insanın ahlâken ve maddeten gelişmesi olduğunu ispata çalışır. Ardından, gerisin geri dönerek, daha önce inandığı her şeye şüpheli gözlerle bakmaya başlar.

Meselâ Yunanistan’da Pitagoreanlılar, kanunun mahiyetinin İlahî orijin19 olduğunu ve alışılmış kanunların değiştirilmeyeceğini söylerken filozoflar, kanunların sadece insan emeğinin ürünleri olduğunu ve yukarıdan gelen hayalî bir müdahale cihazı ile ayakta tutulduklarını söylemeye başladılar.

Öyle bir durumda kanunlar sadece değişmeye bağlı kalmazlar— filozoflar o zamanki Kanun yapıcı pratikleri haklı göstermekten başka bir şey yapmadılar—fakat ilâve olarak, kanunlarda, sabit hiçbir şey, tabiî kanunlarla veya objektif ahlâkla ilgili hiçbir şey yoktur. Bunun da, hiçbir kanunun her yerde her zaman halkın muvafakati ile getirilmemiş olmasıyle ispat edildiğini söylediler.21 Bundan da, tabiî kanun bulunmadığı neticesini, kanunlar ve ahlâk telâkkilerinin sadece alışılagelinmiş şeyler, beşerî iradelerin ürünleri oldukları neticesini çıkarmak kolaydır.

Plato, aklın bu tutumunu, herkesçe benimsenecek şekilde şöyle anlattı:

İlâhlara gelince, bu insanların iddialarına göre, onların tabiî varlıkları yoktur; onlar sadece kanunların mahiyeti ile yaşayan eşyalardır. Onlar, her halkın onları ortaya çıkarmaktaki maksatlarına göre, değişik halklar arasında biribirlerinden farklıdırlar, ve iyi, tabiatta ve kanunda başka başka şeylerdir. Adalete gelince, mahiyeti itibariyle hiçbir şey mutlakçasına âdil değildir, fakat insanların onlar hakkındaki hisleri daima değişiktir, ve bu aynı şeylerle ilgili olarak devamlıca yeni yeni düzenlemeler yaparlar; ve düzenlemeler de, tabiattan değil, sanat ve kanunlardan çıkmış olup, insanlar onlara tahammül ettikleri müddetçe âdilin ölçüşüdürler.

Rasyonalist [akılcı] kriz, her cemiyetin gelişmesindeki belirli bir safhada vuku bulur. Gerçi onun tarihî önemi genellikle kabul edildi ise de, sadece ilk önce vuku bulanlar ele alındığından, sabep olduğu neticelerin yanlış yorumlanmasına meyledilir.

Tahtı ayakta tutmanın bir hurafe olduğu söylendi, ve rasyonalist saldırının tesiri de, bundan böyle, inançlarla desteklenen İktidarı zayıflatarak alaşağı etmektir.

Biz daha ötelere bakmalıyız. İnanaçların oluşturduğu bir topluluk sosyal dayanışma için güçlü bir faktördü; müesseselerin dayanağı ve halkın âdetlerinin bekçisi o idi. sosyal düzeni sağlayan o idi, politik düzeni tamamlayan ve onu koruyan da o idi; onun varlığı, kanunun bağımsız ve kutsallığı ile gösterildiği üzere, vâsi ölçüde sorumluluklarla İktidarı uyguladı ve onu korumak için hemen hemen geçilemeyecek bir engel dikti. Onaltıncı asırdan onsekizinci aşıra kadar inançların parçalanması ile mutlak monarşilerin aynı anda meydana çıkmalarına gözlerimizi kapayabilir miyiz?

 Monarşiler, böylece yükselmelerini bu inançların parçalanmasına borçlu oldukları açık değil midir?

 Bundan çıkan netice de şu değil midir: büyük rasyonalizm çağı, aynı zamanda, aydınlanmış ve hür düşünceli despotların çağı idi;23 hepsi, alışılmış müesseselerin teminat altında bulunduklarını garanti ettiler, hepsi, kendileriyle beraber halkın, topluluğun geleneklerini tersyüz ederek akla uygun bir hâle getirilmesi gerektiğini söylediler, hepsi, kendi emelleri uğrunda bürokrasilerini, ve her çeşit muhalefeti ezmesi için de polis kuvvetini muazzam bir şekilde büyüttüler.

Bunları yöneten irade o zaman, bütün eşyayı yeni baştan düzenlemekle övüldü, kanun yapma gücü plâna göre yeniden düzenlendi, ve beşerî düzen ve emirlerin efendisi ve rehberi olan kanunlar, artık eski bir kanunlar kitabından başka bir şey değildi.

Tarih, İktidar’ın büyümesine bundan daha fazla uygun başka bir şey bilmiyor. Ve onsekizinci yüzyılın en iyi kafaları bunu o kadar iyi biliyorlardı ki onlar, kanun yapıcıların yolunu kendisinde kusur bulunamayacak bir rehberle kapamak istediler—Rousseau’nun “tabiî din”i veya Voltaire’in “tabiî ahlâk”ı ile. Bu frenlerin ondokuzuncu yüzyılda nasıl işlediklerini, ve sonunda nasıl işlemez hâle geldiklerini göreceğiz.

Mantıkî olarak düşünüldüğünde, onların iflâs etmelerinin önüne geçilemezdi. Çünkü insan bir defa “her şeyin ölçüsü”[7] diye ilân edilince, artık bir doğru, ve bir iyi, veya bir âdil yoktur, sadece eşit geçerlilikleri olan kanaatler vardır ki, onların çarpışması da ancak siyasî veya askerî kuvvetlerle halledilebilir, ve her kuvvet de, kendisinin zafer saati gelince, ancak kendisi kadar ayakta kalabilecek bir doğruyu, bir iyiyi, veya bir âdili tahta çıkarır.

Sh: 227-246

İKTİDARIN YÜZÜ DEĞİŞİRSE DE MAHİYETİ DEĞİŞMEZ

İHTİLÂLLER HAKKINDA

1. İhtilâller, [8] zayıflığı yok eder ve kuvvet getirir. 2. Üç ihtilâl. 3. İhtilâl ve istibdat. 4. Demokratik devletin monaışik devletle özdeşleştirilmesi. 5. İktidarın devamlılığı. 6. Eski rejimin otoritesinin biribirinden farklı karakterleri. 7. İktidarın zayıflaması. Aristokratik koalisyon. 8. Üçüncü kuvvet mensuplarının, kralsız monarşiyi restore edişleri. 9. Napoleon’un öğrencisi: İhtilâlin çocuğu. 10. İhtilâl ve ferdî haklar. 11. Adalet, İktidar önünde silâhsız durur. 12. Devlet ve Rus İhtilâli.

Müesseselerin meslek hayatlarında şiddetli krizler olan politik ihtilâller, tarihçilerin yakından dikkatini çeker. Gizli tutulmuş hırsların birdenbire ateşlenmesi, o zamana kadar yer altından yayılmaya çalışan prensiplerin patlayıcılığı ve tahrik ediciliği, yepyeni insanların roket gibi ortaya çıkarak önem kazanmaları, birtakım kimselerin vahşi ve şiddetli oyunları, güruhun canavarca hareketleri, ve bütün bu insanların yüzlerinde ilkin okunan ciddiliğin yerini çok geçmeden hayvan vahşeti, nefret uyandırıcı çehrelerin alışı—bütün bunlar yazarı ateşlendiren ve ocağı başında bunları okuyan okuyucuyu da dehşete düşüren hususlar!

Bunlar, tarihin üzerinde en fazla durulan çağlarıdır, fakat onlar aynı zamanda en az anlaşılan çağlarıdır da. İnsan ruhu hâlâ çocukluk çağındadır, ve daha fazla öğrenmesi de, çok defa onu eğitmekten ziyade yüzünde bir gülümseme uyandırır. Hâdiseleri, dış yüzlerinden idrak ettiğinden, onların mânalarını anladığını zanneder, gözlerinin önünde kabaran dalgaları, düşünce melekesi isteyen denizin hareketi sanır.

Her ihtilâlin başlangıcında yükselen “Hürriyet” haykırışlarına sarılır; İktidarın ağırlığının artmasıyla neticelenmemiş bir ihtilâlin şimdiye kadar asla görülmediğini henüz anlamaz.

İhtilâllerin gerçek rolünü anlamak ve tarihin uzun yürüyüşündeki yerlerinin çabuk ve göz kamaştırıcı sonlarının nasıl geldiğini anlatabilmek için, gözlerimizi, onların hayret uyandırıcı patlamalarından ayırıp, ırmağın, bu hızlı akmalarına gelmeden önce nasıl göründüğünü ve hâdiseler normal seyrine döndüğü vakit onu hangi şekilde gördüğümüzü ele almak gerekecek.

İhtilâl ırmağının hızlandığı yerlerinden önce bir I. Charles, bir XVI. Louis, ve bir II. Nicholas vardı. Hızlandıkları yerlerden sonra bir Cromvvell, bir Napoleon, ve bir Stalin vardı. Stuart veya Bourbon veya Romanov “zulmü”ne karşı ayaklanan halk, ardından, kendilerinin yukarıda isimleri geçen kimselerin emirlerine tâbi olduklarını görürler.

Bu fenomen, ihtilâli yanlış anlayanların her zamanki yorumları kadar şaşırtıcıdır. Bu insanlar, ihtilâlin tabiî seyrinden ayrılmasının çok üzücü bir şey olduğunu söyleyen bu insanlar, hürriyetin anti-sosyal aşırılıklarının disiplin altında tutulması için sınırlayıcı bir kuvvete ihtiyaç gösterdiğini, ve bu aşırılıklar çok yaygın hasarlara sebebiyet verdiğinden, ihtilali yeniden yapılandıracak birine ihtiyaç vardır! Keşke, o veya bu hatâ yapılmasaydı! Ahlâksızlığın tam nerede başladığını anlamak için, ihtilâli bir günah yapan hareketi ayırmak için, suçlunun kim olduğunu söylemek için, maharetin bütün melekeleri serbestçe kullanılır.

O pectora caecal Burada, ihtilâl fenomeninin ne ölçüde yanlış anlaşıldığını görüyoruz. Cromvvell’ler ve Stalin’ler tesadüfen ortaya çıkmış kimseler, ihtilâl fırtınasının tesadüfi vakaları değillerdir. Onlar, ihtilâlin daha önceden tayin edilmiş ve bütün sarsıntı ve kargaşanın kaçınılmazcasına onlara doğru gittiği hedeflerdir; yetersiz İktidarın düşmesiyle başlayan dönüşüm daha mutlak bir İktidarın kendisini tamamen yerleştirmesiyle kapanacaktı.

1

Bir ihtilâlin başlangıcı tarif edilemeyecek bir büyüleyicidir. Hâlâ muallakta duran hâdise her imkâna açık görünür. Tatmin edilmemiş rüyalara karşı, yaralanmış çıkarlara karşı, ümitsizlik içindeki ihtiraslara karşı, nefret edilen sisteme karşı büyük vaadler verir, herşeyi düzeltecektir, herşeyi yerine getirecektir, ve herşeyi başaracaktır. Onun gençlere özgü yünüyüş tarzının uyandırdığı sevinçli güven hissi, herkesin kalbini kazanır ve hattâ kendileri için tehlikeli olabilecekleri bile ona çeker.

Bu mutlu saatler, ihtilâlleri yapanların hâtıralarında silinmezcesine yazılıdır; onlar, olup bitenlerin kendilerini nasıl aldattığını, kendilerinden sonra gelenler için gözlerimiz önüne koyuyorlar. İnsanların, hareketlerin ipuçları için bakacakları şeyler, onların hissî özellikler taşıyan bu yazılarında. İhtilâlin ne olduğunu, insanlar, gerçi onlar ne yaptıklarını ve düşündüklerini, nasıl yaptıklarını biliyormuşlarcasına, bu eski ihtilâlcilerden soracaklar! Onlar, zulme karşı çarpıştıklarını, İktidarı sınırlamak istediklerini, keyfî hareketlere son vermek istediklerini, herkesin hayat ve hürriyetini garanti etmek istediklerini, halkın sömürülmesine son vermek istediklerini ve onları sömürenleri kusturmak istediklerini sanıyorlardı.

Onların yapmak istedikleri şey, boş bir arzu idi, çünkü onların kaderi bu değildi. Onların tarihî görevi İktidara, cesaretle karşı çıktıkları zamandı. Bu hareketlerin cezalandırılmaması, İktidarın zayıflığını gösterir ve bu âciz canavara karşı genel bir hücuma geçilmesinin işaretini verir. Kıskançlığı kapalı tutan bütün kapaklar açılır, ve otoriteye karşı iştahın bütün sınırları kaldırılır. İktidar düşer, ve onun düşüşünün çıkardığı ses bütün sosyal otoritelerde işitilir. Geride, dalgaların kırıp parçalayacağı harabelerden başka hiçbir şey kalmaz. Bu dalgaların tepesindekiler şimdi, meydana yeni çıkmış insanlardır. Onlara, programlarının ne olduğunu sormak onları küçük görmek, onlarla alay etmektir. Onlar, artık yelkenleri kendi zamanının rüzgârı ile dolmuş, fırtınanın sesini yakalayacak hızla giden teknelerdeki insanlardır.

Fakat nihayet, cemiyet denizi yeniden sakinleşir. Şimdi, Emir Şehiri’nden geride ne kalmışsa, orada yerleştirenlerin ellerine fırsat geçmiştir; onlar, bu Emir Şehiri’ni, sosyal emir merkezlerinden aldıkları parçalarla güçlendirirler, kimsenin hayır diyemeyeceği İktidarlarını yayarlar.

Zayıf İktidarın temizlenmesi, güçlü bir İktidarın yükselmesi: Böylesine bir âfetin sonunun, İlâhi bir güç tarafından önceden tayin edilmişçesine, başka türlü olmasına imkân mı var?

 

2

İngiliz İhtilâli, Dahilî Harp, toprağa, “gemi parası” denen küçük bir vergiye karşı çıkarak kızgın mülkiyet hakları nâmına başladı. İhtilâl, çok geçmeden, toprağa bunun on misli vergi koydu. Bu, Stuartların bazı el koymalarına karşı bir protesto idi. Aradan çok geçmeyecek, yeni İktidar, sadece Kilisenin malını sistematikçe yağmalamakla kalmayacak, politik bahanelerle, özel ellerdeki mülkiyetin büyük bir kısmına el koyacaktı. İrlanda’da büyük bir halk kütlesinin elindekilere el konuldu. İskoçya—ki kendi hayat ve hükümet tarzını muhafaza için silâha sarılmıştı—son derece değer verdiği herşeyini kaybetti.

Böylece güçlenen Cromwell, Kral Charles’in yapamadığını yaparak bir ordu topladı, ve kralın boyun eğmek mecburiyetinde olduğu Parlamento’daki insanları attılar. Diktatör Cromwell, gayri-mutlu kralın rüyasını gördüğü donanmayı yapabilecek, ve Charles’in imkânsızlıktan yapamadığı Avrupa harplerini yürütebilecekti.

Fransız İhtilâli, köylüleri feodal baronların ellerinden kurtardı, fakat onları silâhlanmaya mecbur ederek İhtilâle karşı çıkanların üstüne gönderdi; lettres de cachet‘leri sindirdi, ama meydanlarda giyotinler kurdu. İhtilâl, 1790’da, krala atfettiği bir plânı lânetledi; bu plâna göre, İngiltere ile çarpışan İspanyollar’la ittifak yapacaktı; fakat kendisi, milleti bütün Avrupa’ya karşı harbe sürükledi, ve, emsali görülmemiş isteklerle, ülkenin kaynaklarını o derece eline geçirdi ki, krallığın terkettiği programı, Fransa’nın tabiî sınırlarını istilâ etmeyi başardı.

Rus İhtilâli’nin (1917) gerçek ışık altında görülebilmesi için bir çeyrek asır geçecekti. Çarınkinden çok daha yaygın bir otorite, ülkede, çok farklı kuvvetlerin serbest bırakılmasını sağladı, ve bu kuvvetlerle Çarlık İmparatorluğu’nun kaybettiği toprakların hepsini—hattâ daha da fazlasını— geri aldı.

Böylece, ihtilâllerin gerçek tarihî fonksiyonunun İktidarı yenileştirmek ve güçleştirmek olduğunu görüyoruz. Onları, hürriyet ruhunun zalime karşı reaksiyonları olarak selâmlamaktan vazgeçelim. O isim için yaptıkları o kadar azdır ki, gerçek bir despotun devrildiği tek bir misâl gösterilemez.

Halk, XIV. Louis’e karşı ayaklandı mı?

 Hayır, ama İsviçreli Muhafız Birliği’nin ateş açmasını istemeyecek kadar iyi tabiatlı XVI. Louis’e karşı ayaklandılar. Büyük Petro’ya karşı mı?

 Hayır, sevgili Rasputin’in intikamını almaya bile cesaret edemeyecek II. Nicholas’a karşı, evet. O eski mavi sakallı VIII. Henry.’ye karşı mı?

 Hayır, fakat bir krala yakışacak birkaç yönetim teşebbüsünden sonra kendi hâlinde ve kimseye zarar vermeyecek şekilde yaşamaya başlayan I. Charles’e karşı.

Bu krallar, zulümlerinden ötürü değil, zayıflıkları sebebiyle öldüler. İnsanlar, darağaçlarını, despotizme ahlakî bir ceza olarak değil, zayıflığın biyolojik cezası için kurarlar.

İnsanlar, kendi benliklerindeki hayatı sıkar ve onları ayaklan altında ezen bir İktidara karşı ayaklanmazlar. Öylesine bir İktidarın vahşetinden korkulur—bazen bu İktidarın büyükleri kamçılamasına hayranlıkla baksalar bile. İktidarın nefret ettiği şey, yumuşaklıktır; ilkin, o tabiî içgüdünün sebebiyle, binici tereddüt içinde olduğu zaman altındaki en yumuşak bir atı bile vahşi bir hayvana döndürür; İkincisi, yumuşak bir İktidar, maksadı ne kadar iyi olursa olsun, halkın düşmanıdır: halkın zenginliğine el uzatmaktan ve sosyal boyunduruğu daha sıkıştırmaktan kendini alamaz, ve nihayet, rekabet kanunu, halkı, daha büyük bir yoğunlukla zorbanın eli altında toplanmaya zorlar.

3

İhtilâller havayı zalimlerin lânetlenmesiyle doldurur. Ama gerçekte, hiç de zulümle karşılaşmazlar ve sonunda kendi zulümlerini yükseltirler. Yıktıkları hükümetin prensibi, eskimiş, ancak mütevazi bir saygı uyandıran, ve solmuş bir otoriteden başka bir şey kalmayan prensiptir. Bu sebeplerdir ki, onun düşüşüne yol açtı, despotizm kurmak imkânlarını önledi.

Sinirleri kalmamış bostan korkuluğu yerine, popüler kışkırtma, kendi şevk ve heyecanının bayrağını asar, ve yorgun ve skeptik yöneticilerin yerlerini, ihtilâlin ortadan kaldırıcı kanlı yarışmalarından zaferle çıkan politik sporcularla doldurur.

Böylesine şiddetli arzuları dışarı vuran bir prensip nâmınâ hareket eden bu tür insanlara fanatikçe itaat edilmemesi mümkün mü?

 İktidar, kendi merkezinde yeni bir hayat kazanmakla kalmaz, fakat İktidarın millet için tayin ettiği yeni yolda, kasırganın alıp götürdüğü sosyal otoritelerin koydukları engeller artık yoktur.

Aristokrasinin ortadan kaldırılma işi ne kadar ileri götürülürse, ihtilâlin getirdiği istibdat o kadar derin olacaktır.

Cromvvell’in el koymaları şüphesiz çok büyüktü, fakat toprak ezilerek öğütülmedi—çok defa sadece onların yeni sahiplerine, Doğu Hindistan Şirketi’nin hizmetinde zenginleşmiş kimselere aktarıldı. Bu sebepten ötürü, sosyal çıkarlar, güçlü muhafazakâr kuvvet hâlinde hayatiyetlerini sürdürdüler. Bu kuvvetler, Monk’un ilham verdiği Levellers’i [Tesviye edicileri, düzleştiricileri] durdurdular, ve, Birliğin kaybolmasıyla, kendilerini devletin otoritesini sınırlamaya verdiler; ve bunun için de otuz seneye ve başka bir hanedanlığa ihtiyaçları vardı, fakat onların yaptığı işler bir-buçuk asır ayakta kaldı.

Fransa’da, imtiyazlı sınıflar üzerinde baskı ve büyük toprakların parçalanması çok daha kesin oldu. Fakat servet eşitsizliğine saygı duyuldu, ve Kilise’nin mallarına el konulması ve Avrupa’nın yağma edilmesi yeni zenginliklere yol açtı. Ve böylece, herşeye kaadir devlete karşı kapitalist engelleri kuruldu.

Rus İhtilâli, her türdeki özel mülkiyete el koydu. Böyle hareket etmekle Rus Devleti, yükselmesine müsaade ettiği Nepmen, ve bağımsız yaşayışlarının ilkin tahribe değemeyecek kadar küçük göründüğü kulaklar’dan başka engelle karşılaşmadı. Böylece, İngiliz İhtilâli, İktidarı, Fransız İhtilâli’nden daha az tesirli ve daha uzun ayakta duracak şekilde destekledi, ve Fransızlar, Ruslar’ın yaptıklarından daha azını yaptılar. Yine de, bu üç ihtilâl de aynı yolda gitti. Onların gerçek tesiri, yeni bir güç ve denge sağlamak, ve onun gelişmesini uzun müddet zorlayan engelleri kaldırmaktı.

4

Devletin her türdeki şekil değişmesinde, ve bu değişmelerin ona sağladığı büyümenin en çarpıcı örneğini Fransız İhtilâli verdi. Gerçi bu ayaklanma çok şiddetli idi, fakat Fransız devletinin tekâmülünün devamını durdurmadı; daha ziyade, onsekizinci asrın sonlarında önündeki yolda toplanarak ilerleyişini engelleyen engelleri şiddete başvurarak ortadan kaldırdı.

Viollet bunu iyi anladı:2

Monarşinin son üç asır boyunca tarihî gelişmesinin başlıca özelliği, birleşme ve tekdüzeliğe doğru bir temayüldü. Her yerde hürriyet düştü, otorite yükseldi.

İhtilâl, muazzam bir barajın suyun ağırlığı altında bir defada çökmesine benzedi. Suyun bu akışı genellikle, geleneksel ve tarihî kuvvetlerdi; bundan böyle, eski rejimin dehasının yeni fikirlerin hizmetinde kalmasına yakından dikkat edemeyiz. Özünde otoriter ve merkeziyetçi olun deha, İhtilâl ile zafer kazandı ve yüz defa arttırılmış bir kuvvetle tahrip işinin başına geçti. Mazinin kalbi hâlâ atıyor ve yaşıyordu.

Gerektiği şekilde anlaşıldığı üzere, bizim herşeye kaadir devlet kavramımız, bundan böyle, eski rejimin yönetme hırsını bir doktrin ve sisteme dönüştürmektir. Başka bir ifade ile, modern devlet, daha önceki asırların kralından başka bir şey değildir, bütün mahallî hürriyetleri bastırma işine ara vermeksizin muzafferane devam eder, o da, eski rejim gibi düzleştirici ve standardize edicidir.

Eğer bu gerçek henüz genel olarak benimsenmemiş ise sebebi, onsekizinci yüzyılı araştıran ekseri tarihçilerin benimsedikleri metotta aranmalı. Telemaque’den[9] Madam de Stael’in Considerations sur la Revolution Fıançaise’ine kadar ideolojik iddialarla yazılmış pekçok kitap yayımlandı. Politika üzerinde istihzalı ve iddialı böylesine çok sayıda kitap o zamana kadar yazılmamış, o kadar fazla konuşma yapılmamıştı. Bizim okumuş insanlarımız, son derece dikkat ve ustalıkla fikir ağacının bir asır öncesinden nihaî çiçeklenmesine kadar şeceresini çıkardılar. Onları okumak uyarıcı, ama tarihin açıklanması için, insanların ne söylediklerini dinlemek, ne yaptıklarını müşahade etmekten daha az önemlidir.[10]

Politikada hareket, son çare yönetimindedir. XIV. Louis’in hükümranlığından Napoleon’unkine kadar uzanan yıllar boyunca hazırlanan yönetim dosyaları incelensin. O zaman İktidarın devamlılığı derhal göze çarpacak; karşılaştığı engeller ve hâdiselerin gerçek yönü o zaman belli olacaktır.

5

Monarşi görevlilerinin değişmeyen bir politikası vardı: Richelieu ve Mazarin’in politikaları. Bu politikanın esası Habsburg Hânedanlığı’na karşı, XI. Louis’e kadar uzanan mücadele idi. Mazarin’in, XIV. Louis tarafından benimsenen ve gerçekleştirilen teferruatlı plânları Habsburg’ları İspanya’dan söküp atmıştı. İspanya ve İtalya’da Avusturyalı prensler yerine Bourbon’lar hüküm sürmeye başladılar. Viyana’ya hâlâ karşı çıkmak gerekiyordu, bir devleti yıkmak gerektiği için değil, fakat ona karşı çıkmakla Fransa, Alman prenslerinin husumetini üzerine çekti. Bu Alman prensleri Fransız İmparatoru’ndan korkuyorlardı, ve İmparator, artık büyük bir güç olmaktan çıkan Habsburg’ların idaresi altında Alman birliğine mâni olduğu gibi, hepsinin üstünde, dahilî bir direniş merkezini kristalize eden Prusya, Fransa terkettiği takdirde, prenslerin koruyucusu rolünü şüphesiz oynayacaktı.

Fransa, basit olduğu kadar uzak görüşlü bu politikasını hiçbir zaman terketmedi. Fakat bu politikayı muhafaza edemediler; çünkü büyük elçilik ve bakanlık vazifelerini ellerine geçiren nüfuzlu asiller, Fransız siyaseti aleyhine çalıştılar: ya incinen gururlarını tatmin etmek için veya Choiseul’un durumunda olduğu gibi, yabancı bir Versailles’teki devamlı entrikalara karşı, yabancı bir sarayı kendilerine birleşme noktası olarak seçtiler.

Eğer Marie Antoinette, kendisinden önce gelen herhangi bir Fransız kraliçesinden fazla nefret edildi ise, bunun başlıca sebebi, Avusturya ile ittifakı temsil etmiş olması idi, ve bu ittifak da Fransa’ya, felâketli Yedi Sene Harpleri’ni getirdi ve onu birinci sınıf bir Avrupa devleti mevkiinden indirdi.

Gelelim, İhtilâlin, Fransız dış siyasetindeki tesirlerine. Avusturya’ya karşı harp, Prusya’ya karşı da harp, fakat Prusya ile kısa zamanda anlaşıldı ve bir ittifak kurulmak istendi. Ve harp, monarşinin zafer yıllarında olduğu gibi aynı plânlarla, aynı gayeler uğrunda, aynı düşmana karşı yürütüldü. Devletin görevlileri zaferi kazandı, ve devletin devamlılığı sağlandı. “Evet, Fransa Cumhuriyeti’nin bir diğer XIV. Louis olduğunu kim düşünebilirdi?” Bu sadece bir tesadüf müydü?

 Hiç de değil. [Edmund] Burke Polonya’nın bölünmesinin ertesi günü resmî çevrelerdeki kızgınlığı anlatıyor; bu, hükümdara hakareti engellemedi. Broşürcü Soulavie, bu çevrelerin emri üzerine De la Decadence de la Monarchie françois’i [Fransız Monarşisinni Dejenereleşmesi] yazdı. Bu eserinde, eski Fransa’nın politik prensipleri üzerinde durdu: “Onun gayesi, hariçte küçük küçük devletler kurarak Büyük Devletleri küçük düşürmek; dahilde ise, devletin gücünü yükselterek alt kademelerdeki bütün otoriteleri küçük düşürmekti.”

6

Bu programın ikinci kısmını yerine getirmek, monarşi yönetiminde, birincisini uygulamaktan daha başarılı olmadı.

Kraliyet otoritesi temkinli fakat devamlı ilerleme ile yavaş yavaş büyümüştü; gerekli olduğu zamanlarda prensipleri, kestirme yollara feda etti. Ülkenin muhtelif kısımlarındaki İktidarı farklı şekillerde kendini gösterdi. Meselâ, seçim bölgeleri dışındaki bölgelerde yaşayanlardan vergi alınmadı; öte yanda, devletin bölgelerinde, kral nâmına ne kadar vergi toplanacağına mahallî meclisler karar verdi, ve bu parayı halktan topladılar. Otoritesinin derecesindeki bu farklılıkların sebebi halkın “emri” idi ki, kral da uyguladı. Ruhban sınıfının bağışları “hediye” unvanını muhafaza etti. Mahallî imtiyazlara ve rütbenin sağladığı imtiyazlara ilâve olarak şimdi, devlet görevlileri ve devlet mevkilerindekiler de eklendi ki, ve İkincilerin çoğu da Parlamento insanları idiler; onlar, kralın fermanlarının geçerli olabilmesi için kendilerinin tasdikinden geçmesinin gerekli olduğunu iddia ediyorlardı.

Bu yolla İktidar,

her adımında bizim hak ve teamüllere boyun eğmek mecburiyetinde olmamız ile kontrol edildi.

Uyruklarından hediye, vergi ve bağış istediği zaman, onları toplamak için, Fransa’nın ruhban sınıfı temsilcilerini, onların da onaylaması için, bir araya getirmeye mecburdu.

Malî fermana bir şey eklemek istediği zaman Parlamento ile görüştü.

Languedoc eyaletinde yargılama hakkının kendisine verilmesini istedi. Onu Burgundy’de uyguladı.

Brittany’de ise, aşağı yukarı gizli yollarla, o hakkı satın almak zorunda idi.

Bölgesel yönetimlerde o hakkı silâh gücü ile aldı.

7

Doğumla asillik kazananlar, kralı çevreleyerek bir paravana oluşturdu ve böylece onun ecdadına sadakatle hizmet eden halk sınıfı hizmetçilerinin muhtemel bir ayaklanmasına engel teşkil ettiler. XIV. Louis, asilleri, her politik mevkiden bilhassa uzaklaştırmıştı, fakat şimdi güç ve mevki hırsı ile yanıp tutuşan bu saraylılar grubu, kralın vekillerine karşı devamlı bir harp başlattılar, ve her biri o zaman, kendi mevkiini sağlamlaştırmak için kendi hiziplerini ortaya çıkaracaktı.

Bunun neticesi şu oldu: monarşik hükümet artık istikran sağlayamadı, tartışmalı konularda, kendisine saygı getiren önceki tarafsızlığını muhafaza edemedi. Saraydaki her grup, desteğini ülkede aradı, ve bir anlık avantaj kazanmak için de, Choiseul ve Parlamento[11] durumlarında görüldüğü üzere, kısmî çıkarları kuvvetlendirdiler. Hattâ yardım için ecnebi İktidarlara başvurdular, ve onların elçileri ve ajanları League[12] günlerinden beri unutulmuş bir rol oynadılar.

Otorite ne yapacağını bilememenin şaşkınlığı içinde sallanırken. Parlamentolar, merkezî kuvvetlere karşı birleştiler. Kendi başlangıçlarında olduğu gibi, hukukçuları otoritenin hizmetinde tutmak için yapılması gerekli bütün şey, onların aralarına mahkemelerdeki fakir kâtipler katılmalı ve, hiç olmazsa, asillerle aralarında büyük bir gedik bulunan orta sınıftan gelmeliydiler. Fakat miras yolu ile bırakılan mevkiler—ki ilkin bazı orta sınıf ailelerini devletin çıkarlarına bağlamıştı— onları orta sınıftan ayırarak belirli bir sınıf hâline getirdi ki, sınıflar arasındaki devamlı evlilikler de onları, yüksek sınıf asillerinin çıkarlarına bağladı. Parlamento insanları—ki ilkin, kendi mevkilerinin verdikleri otoritelerden başka otoriteleri olmayan devletokratlardılar— aristokratlar oldular, ve şimdi peşinde gittikleri çıkarlar devletin çıkarlarından farklı idi. Eğer saçmaca çoğaltılmış sayıdaki devlet memurlarının—ki işlerin yürütülmesini engelliyorlardı—sayısı azaltılmak istenince Parlamento insanları bunu engellediler. Sebebi de bu memurlar, mevkilerini, Parlamento insanları gibi (ekonomik durumun iyi olmadığı zamanlarda gelir sağlamak için yaratılan bu mevkileri) satın almışlardı ve Parlamento insanları da, kendilerine önem sağlayan bu tür bir mülkiyet7 şekline saldırıya müsaade edemezlerdi. Bilhassa ödeyecek durumda olmalarına rağmen, hiç vergi ödemeyen kimseler düşünülerek vergileri bütün düzeylere yaymak düşünüldüğü zamanlarda, kendilerine ait malî imtiyazları olan parlamento insanları, kimler olurlarsa olsunlar, bulabildikleri herkesle işbirliği yaptılar. İktidarla kendileri arasında başgöstermeye başlayan çatışmayı göz önünde tutarak kendilerini—ki geleneklere göre mahallî muafiyetlerin [dokunulmazlıkların] düşmanları idiler—paradoksalcasına o aynı muafiyetlerin savunucuları yaptılar.

Onlar, sonunda o kadar güçlü oldular ki, Maupeou’nun 1770’den onları atması âdeta bir coup d’etat [hükümet darbesi] mahiyetinde idi. O zamanları otorite o kadar zayıflamıştı ki, parlamento hizbinin bazı görevlileri, kral sarayının giriş holünde Maliye Vekili’ni hırpalayabiliyorlardı.

Parlamentonun gerisinde asiller, ruhban sınıfı, eyaletler, ve prensler vardı. Ama onlarla eş değerde kralın temsilcileri yoktu. Veya, daha doğru bir ifade ile, halk vardı.

8

Yönetim 1788’de her yerde, kendisini, önceleri engellediği kuvvetlerin karşısında buldu. Yönetim, beceriksizliğin en alt seviyesine itilmişti. İhtilâl, onu, birdenbire bütün muhaliflerinden kurtaracaktı.

Monarşi öylesine gerilemişti ki, popüler gürültüler karşısında, merkezî hükümet iradesini uygulayan bölgesel memuriyetleri kaldırdı; yerlerine bölgesel meclisleri getirdi ki, bu hareket Fransa’nın bütün tarihine aksi istikamette idi. Öte yanda, İhtilâl ise, o zamana kadar görülmemiş bir kesinlik ve tekdüzelikle bütün ülkeyi İktidarın iradesine verdi.

İhtilâlin işi mutlak monarşinin geri getirilmesi idi. Halkın arzu ve ümitlerinin ne istikamette olduğunu Âdil Philip anlamıştı; bu sebepten o—Fransa tarihinde ilk defa olarak—Üçüncü Kuvveti Eyalet Valiliklerine getirdi. Hemen hemen beş asır sonra hâdiseler onu hâlâ haklı çıkaracaktı; fakat XVI. Louis, Âdil Philip âyarında değildi. Ve restorasyon da, bir krala ihtiyaç hissettirmeksizin vuku bulacaktı.

İhtilâlci meclislerin düzensiz ve kargaşalı mesleğini teferruatı ile inceleyen biri, ilkin fikir akımları ve karşıt-fikir akımları arasında kendisini kaybeder, ve hiziplerin entrikaları da gerçek niyetlerini çok defa kullandıkları dil ile örtmeye çalıştılar. Fakat bir şey apaçıktır: daha başlangıçta Anayasa Meclisi, Eyalet Valilerinin toplanmasını talep eden imtiyazlı insanların çıkarlarını katletti, meclisin birkaç toplantısında, kralın, asillerin dokunamadığı imtiyazları, tamamen kaldırıldı. Bu arada, asırlar boyunca krallık siyasetinin gayesi olan eyalet meclislerinin yetkileri iyice azaltıldı. Ruhban sınıfının ellerindeki mülklerin büyük bir kısmı çabucak İktidara aktarıldı, ve engelleyici taktikleriyle Eyalet Valilerinin toplanmasını sağlayan parlamenterler de, Maupeon’un zamanındakinden çok daha çabuk saf dışı edildiler.

Kontrol ve denge unsurları tamamen kaldırıldı, ve işte burada, Miraseau’nun işaret ettiği gibi, kralın önüne büyük bir fırsat çıkmıştı. Krala şunu yazdı: “Bütün vatandaşların bir sınıf hâlinde toplanması fikri Richelieu’yu memnun ederdi, çünkü bu tür bir eşitlik İktidarın işini kolaylaştırır.”10 Mirabeau. kendisini bu büyük kardinalin yerini dolduracak, kesilen pekçok kafanın meyvasını toplayacak biri olarak gördü.

Fakat XVI. Louis ve Meclis, ve tarih, başka türlü düşünüyordu.

Netice vermeyen teşebbüslerle Anayasa Meclisi’nin neler yapmak istediği araştırıldı. Doğru, İktidarın, kralın şahsında toplanan bir icraî kuvvet hâline gelmesini, ve kanun yapıcılığın halkın temsilcilerinin uhdesine verilmesini kabul ettiler. Doğru, mahallî yönetimlerin mahallî halkın seçtiği kimselere bırakılmasını da kabul ettiler, ve bunu yaparken de, İktidarın.daha da fazla bölünmesine yol açtılar. Fakat otoritenin bu şekilde parçalanması, anayasanın müelliflerinin, bu bölünmüş İktidarlara verdiği büyük öneme rağmen, tarihî bir önemi yoktu. Çünkü bu Meclis’in çalışması, nihaî pişmanlığı da gösterdiği üzere, kendisine rağmen, İktidarın tamamen transfer edilmesi oldu.

Meclis, kanun yapma gücünü kralın elinden aldı, ve başka bir şey almayacağına and içti. Lalli-Tollendal11 ve Mirabeau12, ikisi de, meclis şayet kralın elinde kalan güçleri de eline aldığı takdirde, onun ne büyük bir tehlike hâline geleceğini yüksek sesle söylediler. “Evet, sizi temin ederim ki,” diye haykırdı Mirabeau, “altı-yüz kişiden oluşan hükümran bir aristokrasiden daha dehşetli bir şeyi ben düşünemiyorum.” Ne var ki, karşı konulamazcasına bütün bunlar vuku buldu. Ve bu da filozoflar için bir manzara: ilkin Anayasa Meclisi’nin ve ardından kanun Yapıcı Meclis’in üyeleri, hem hayal ettikleri hem korktukları kaderlerine karşı çarpışıyorlardı.

İlk ihtilâlciler, bir millî meclis yaratmak için, genel irade prensibi bayrağı altında toplandılar ve kendilerini onun vekilleri ilân ettiler. Bu prensibin, tepesinde, yeni bir İktidarın kurulmasında onları nasıl taşıdığını müşahade etmek garipti, fakat o İktidarı küçük düşürücü ilk işarette baş aşağı düştüler. Bütün otoritenin kaynağı millî irade olduğundan, kral da, otoritenin bir kısmını elinde bulunduracaksa, “milletin bir temsilcisi” olan Meclis’le birlikte tutacaktı. Fakat o zaman da, halkın seçtiği temsilcilerle mirasla kalan temsilcilerin de aynı anda çalışmaları paradoksu ortaya çıktı. Ve çok geçmeden, kral birinci fonksiyonerden başka bir şey değildi; ama o zaman da, sadece bir fonksiyoner olan biri niye yerinden alınamıyordu?

 Temsilcilerin eline fırsat geçmişti, ve kralı sindirdiler, ve o zaman da icraî ve kanun yapıcı güçler Kongrede birleştiler. “Güçlerin dengesine gelince, biz mazide onun prestiji ile kendimizi aldattık,” dedi, Robespierre. Fakat şimdi, zalimlerin otoritelerini dengelemek için getirilen vasıtalar bizi niye ilgilendirsin?

 Kökünden koparılıp atılması gereken zulümdür: halkın hedefi, efendilerin çatışmalarında kendileri için kısa sürecek bir huzur bulmak değil, kendi sağ kollarını kendi haklarının garantisi yapmalarıdır.

Başka bir ifade ile, İktidar başkalarının ellerinde iken, biz onun sınırlanmasını istedik; şimdi İktidar bizim elimizde bulunduğundan, çok büyük bir İktidar hâline gelemez.

Böylece Meclis hükümran oldu. Fakat otoriteyi, genel iradeyi ifade ettiği gerçeğinden alıyorsa, pek tabiî, onu oraya koyanlara tâbi olmak şartı ile orada kalabilirdi. Hiç de değil! Daha ilk günlerinde, “Anayasacılar,” kendilerini oraya gönderenlerden aldıkları talimatları kaldırıp attılar.

Popüler hükümranlık yerine parlamentonun hükümranlığı kondu. Halk, kendi temsilcilerini seçtiği zaman, şüphesiz, mutlakçasına hükümran olmalı, çünkü o zaman temsilciler, halktan, sınırsız otorite ile hareket etmek hakkını almış olurlar. Fakat halk, onlara bu otoriteyi verdiği zaman, onun rolü artık bitmiştir ve artık halkın önemi yoktur. Genel iradenin oluştuğu yer sadece meclistir ve halkla danışmak, bütün bir milleti özel kazanlar içinde kaynatıp altı-yüz kişiye indirmekten farksızdır, ama bu altı-yüz kişi, son derece cesur bir hayalle, bütün bir millet olarak gösterilir.

Fakat bu yüceltilmiş hükümranlık—ki kralı darağacına göndermek cüretini gösterdi ve Girondin’in seçici meclislere başvurulması teklifini mağrur bir eda ile reddetti—kendisini alçalttı ve iki büklüm oldu. Kimin önünde?

 Kongre divanınca karşılanan ve çılgınca dilekçeleri popüler iradenin ifadesi diye kabul edilen dizginlerinden boşanmış fanatikler önünde.

Bütün bu çelişkileri anayasa teorilerine sıkıştıran hayranlık uyandırıcı maharetlere sahip hukukçular geldi, geçti, Benim muhayyilemin kabul etmediği şeyler var: onlar, nasıl oluyordu da, aklın kulağı ile sokaklardaki bağırışmaları ve suçluları öldürülecekleri yerlere götüren arabaların takırtılarını işitmiyorlardı, ve nefret ve paniğin tesiri altında, haysiyetler ayak altına alındığı ve yorgunluk saatlerinde kaleme alınmış bu kelimelere nasıl güvenilirdi?

Bir ihtilâl çağının mantığı fikirlerle değil, gerçeklerde bulunur.

Merkezî gerçek yeni bir İktidarın yükselişidir: kendilerini halkın temsilcileri ilân edenlerin İktidarı. Ve bu insanlar, eğer biribirlerini öldürmemişseler, Kongre günlerinden itibaren Directory ve Consulate günlerine kadar daima toplantı hâlinde bulundu ve kendi kota’larına düşen insanları İmparatorlukta vazifelendirdiler.

Bu yeni İktidarın gerçek tecessümü Sieyes idi. İhtilâlin açıklanmasında hiç kimse ondan daha büyük rol oynamadı. Anayasa Meclisi’nin, Kongre’nin, ve Halkın Güvenliği Komisyonu’nun bir üyesi, bir Direktör ve bir Konsolos olarak, hiç şüphesiz Napoleon’un şu sözlerini söyledi (Eğer kendisi bunu söyleyecek durumda olsa idi, kendi kelimeleriyle söyleyecekti): “İhtilâl kapanmıştır; onun prensipleri benim şahsımda yerleşmiştir. Şimdiki hükümet, hükümran halkın temsilcisidir. onun hükümranlığına karşı çıkılamaz.”

9

Napoleon’un sınırsız otoritesi, Orleans’ın hırsının ve Lafayette’nin gururunun başlattıkları günden itibaren bütün ayaklanmanın gittiği hedefti. “Denilebilir ki, İhtilâl’i yapan insanların her gün ve titizlikle üzerinde ara vermeksizin çalıştıkları plân I. Napoleon’u yaratmaktı.”^ Her şey bu noktada birleşti. Meselâ, Fransız cemiyetinin değişmez bir özelliği olacak eyalet valiliklerin birbiri ardına hazırlanan safhalarla nasıl diktatörlükler hâline geldiğine bakınız.

Halkın arzusu kendisinin, kraliyet memurları tarafından değil, mahallî halk tarafından yönetilmesi idi. Anayasa Meclisi aynı düşünce ile bütün eyaletlerin yönetimini halkın seçeceği mahallî meclislere verdi. Fakat bunu yaparken de, kendi kendilerini yönetme yeteneğine ve iradesine sahip bu tarihî üniteleri yıktı. Sieyes’in geometrik zekâsı ülkeyi, yirmi-dört eşit dikdörtgene bölecek, ve bu dikdörtgenlerin her biri de dokuz eşit komün’e bölünecek, ve aynı çocukça geometrik düşünüşle, bu komünlerin her biri de dokuz eşit kanton’a bölünecekti. Gerçi bu çılgın plân uygulanmadı ise de, bütün eyaletlerin ideali olarak kaldı. O’ndan sonra da bu sun’i yaratıklara özerklik tanımakta hiçbir mahzur görülmeyecekti! Sanki kendi hayatlarında nefes alıp verirlerken kendilerinin tehlike içinde bulunduğunu hissediyorlardı!

Benjamin Constant diyordu ki:

Sistematik ruh, ilkin bu simetriye kendinden geçercesine sevindi. İktidar hırsı, bu simetrinin sağlayacağı muazzam avantajı keşfetti. Tıpkı lejyonların ve ordu birliklerinin numaralarla tanıtıldığı gibi, şehirler ve eyaletler de numaralarla tanımlanacaktı: yapılmak istenen herhangi bir şeye ahlakî bir fikirle sarılma korkusu benliklerini altüst ediyordu.

Fakat çok geçmeden eyaletlerin sefil direktörleri, merkezî otoritenin siyasetini geciktirmekle veya kontrol etmekle itham edildiler. Billaud Verenne, onları şu kelimelerle suçladı:

Muğlak hükümet organizmasının yönetici sinirleri rahatladığı zaman bu tür yönetimin talihsiz neticeleri her zaman görülecektir: merkezî otorite düzenli olmalı, ve bunun için de, sadece aradaki en yakın bir destekle, dairenin merkezinden ara vermeksizin yönetilmeli.

“Aradaki en yakın destek,” Napolyonik eyaletler olacaktı. Benjamin Constant diyor ki:

Demagojinin yerini despotizm aldı, ve kendisini demagojinin bütiiıı yaptıklarının varisi ilân etli, ve onun ateşlediği yolda başarı ile yürüdü. Bu noktada iki aşırı aynı düşüncede idiler, çünkü temelde, her ikisinde de zulüm iradesi yatıyordu. Mahallî geleneklerden çıkan ilgiler ve hâtıralarda otoritenin sevmediği ve bundan böyle kökünden kazıyıp atmak istediği direniş tohumlan vardır. Otorite, özel fertleri, daha kolay hakkından gelinecek bir av olarak görür; onun muazzam ağırlığı, sanki onlar kum yığınları imişcesine, hiç gayret sarfetmeksizin onları ezer.

10

İhtilâl’in, kullandığı dil ne kadar iyi olsa da, hürriyet için değil de İktidar için çalıştığı, 1789’da başlayan ayaklanma müddetince ferdî haklarda olup bitenlerin çarpıcılığı ile apaçık ispat edildi.

İnsanın, insan olarak belirli kutsal haklara sahip bulunduğu o zamana kadar bu kadar çarpıcı—veya, şüphesiz, bu kadar samimi— bir şekilde ifade edilmemişti. Anayasa Meclisi üyelerinin büyük kavramı bu idi; yâni, onları şöhrete götürecek unvan bu idi. Ve aynı şekilde Yasama Meclisi, ve Kongre üyeleri, ve Thermidorian’lar, hattâ Bonaparte, kendilerini bu hakların garantisine adadıklarını ilân ettiler. Fakat İhtilhal, ilân ettiği fikirlerin çalkantılarına boyun eğmekten ziyade, onu harekete geçiren hayatın görünmeyen prensiplerine boyun eğdiğinden, yücelteceğini ilân ettiği bütün hakları silip attı, ve bunun neticesi olarak, kendilerini sınırsız otoriteye bırakan vatandaşları İktidara karşı güvenilir garantilerden mahrum bıraktı.

Gerçekleri gözden geçirelim.

Ferdî hakların güven altında tutulması adlî otoritelerin fonksiyonudur. Anayasa Meclisi’nin eski Parlamentolara karşı nankörlüğü bu idi: bu eski Parlamentoların engelleyici taktikleri Eyalet Valilerinin toplanmasına yol açmıştı, ve Anayasa Meclisi de eyalet valilerinin bu toplantısını dağıttı. Ondan sonra da Adaletin, “bütün fertlerin imdadına koşması için “herşeye kaadir” adalet mabedini yeni temeller üzerinde yeniden inşa etti. Adalet, şimdi İktidara karşı tamamen bağımsız olacaktı. Büyük jüri gerçek sebebi göstermedikçe bir vatandaş hakkında herhangi bir suç için takibata girişilemeyecekti.

O takdirde, bir kimsenin muhakemesine başlanılmadan önce, gelişigüzel seçilen ve aralarındaki görüşmelere hâkimin hiçbir şekilde karışmayacağı vatandaşların, o kimsenin cevap vermesi gereken bir durumu bulunduğuna karar vermesi gerekiyordu. Bu insan, daha sonra kimin karşısına çıkarılacaktı?

 Mahkeme Şubesi’nin önüne. Ve oradaki diğer bir jüri onun suçlu veya suçsuz olduğuna karar verecekti. Fakat bütün bunlara, ve otoritesini azaltmak için sarfedilen bütün gayretlere rağmen, hâkimler, oldukça tesirli roller oynadılar. Pekiyi, o zaman da hâkimler halk tarafından seçilmeliydi. O zaman vatandaş hakkındaki hükmü sadece halk verecekti, ve kendi seviyesindeki kimselerin beraat ettirdiği bir kimseyi de İktidar cezalandıramayacaktı.

Bundan daha tamam garantiler düşünülebilir mi?

Fakat İhtilâl’in dünyaya getirdiği İktidar, genç ve ateşli cemiyeti kendi hayaline göre şekillendirme hırsında, derhal suçlu ilân ettiği bütün muhalefete karşı sabırsızdı. Çok geçmeden, kendisinin bahşettiği garantilerin kendisi için sıkıntı yarattığını anladı. Hâkimlerin, ilhamlarını, Anayasa Meclisi’nin ilkin formüllediği, ve kendilerine sundukları genel prensiplerden değil, özel sınıfları gaye edinen, ve kanunlar adı altında soytarılık eden ve zaman zaman ortaya çıkan standartlardan aldıklarını iddia etti. Onları, çok yumuşak olmakla suçladı. Danton 10 Ağustos, 1792’de Adliye Vekili olduktan sonra, bu mevkie Tuileries’in duvarlarını yıkarak geldiğini, ve top’un artık yegâne çare olduğunu, ve şayet fonksiyonerler vazifelerini yapmış olsalardı kan dökülmesinin önleneceğini söyleyerek hâkimleri dehşete düşürdü. Hâkimler popüler dernekler ve tenkitçi yazarlar aleyhinde takibata girişirlerken, jürilere seçilmeyen rahipleri korumuşlardı. Bir popüler derneğin kararı ile Philippeaux, iki sene öncesi, altı sene için seçilen bütün mahkemelerin kaldırılmasını istedi. “Bu mahkemelerin ekserisinde,” dedi, “bir kimsenin vatansever olması için üzerindeki elbisesini kaybetmiş olması yeterlidir.” Ve ondan sonra da, biribiri ardına seçimler yapıldı. Fakat halkın seçtikleri kimseler, halkın oyları ile seçilenleri kabul etmeyen İktidarın hoşuna gitmiyordu: Direktörlük, meselâ, kırk-dokuz bölgedeki seçimlerin hükümsüz olduklarını ilân etti.

Terör için, seçilen kimselerin yerlerinden atılması da kâfi değildi Terör’ün istediği Paris’teki İhtilâl Mahkemesi modelinde İhtilâl mahkemeleri idi; ve bu mahkemelerde de büyük jüriler yoktu; ne şahitler ne de dâvâlının avukatı dinlendi, ve bu mahkemelerin hâkimleri, oturdukları yerlerden kalkmayarak, hattâ adları ve kendilerine isnat edilen suçların bile belirtilmediği kimseleri suçlu ilân ettiler.

Bu ucube yaratıklar kaldırıldıktan sonra, İktidar, tekrar normal hâkimleri geri getirdi ise de, onlara bağımsızlık bahşetmedi. O zamana kadar, seçimleri hükümsüz ilân etmekten bıkan İktidar, VIII. senede hâkimlerin tayinini ve yükseltilmelerini kendisine aldı.21 Ve artık ondan sonra da, eski rejim zamanında görülmeyen bir şekilde baskı vasıtalarını kullandı; eski rejimde böyle bir şey yoktu, çünkü o zamanlarda mevkiler ya satın alınıyor veya miras bırakılıyordu.

Önceki zamanlarda parlamentolar, monarşi ortasında küçük cumhuriyetlerin bir federasyonu gibi idiler; onlar hürriyetleri üzerinde çok kıskançtılar ve Roma geleneklerinin de bekçileriydiler. Eski rejimde uygulanan adaletin kusurları ne olursa olsun. Tocqueville’nin söylediğine göre, nüfuz ve rüşvetin en kötü şekli olan otoritelere dalkavukluk onda yoktu. Mahkemeleri soysuzlaştırmakla kalmayıp kısa zamanda bütün halka yayılan bu öldürücü kötülük eski rejime tamamen yabancı idi.

Bağımsız ve yüce olan ve krala karşı da çıkabilen adlî sistem, halkın karakterine derinden tesir etti.

Adlî âdetler, pekçok hususta, milletin âdetleri oldular. Mahkemeler, her anlaşmazlığın tartışılabileceğini ve her kararın temyiz edilebileceği fikrini yaydılar; insanların kendi gayretlerini övebileceklerini normalleştirdiler ve formalite’nin de arzu edilir bir şey olduğunu düşüncesini yaydılar ki, bunların ikisi de dalkavukluğu uzakta tutar.

Bu bağımsızlık hiçbir zaman yeniden görünmedi. “Adaletin hükümete boyun eğmesi, İhtilâl’in zaferlerinden bir tanesidir. İhtilâl, insan haklarını ilân ettiği anda, onların şatolarını yıktı ve savunucuları felce uğrattı.”

11

Bu, “ilerici” adaletin, kendisini, İhtilâl-öncesi günlerdeki ferdî hakları savunmasından daha kötü durumda olduğunun yegâne örneği değildir.

Önceki yıllarda Parlamentolar, mahkemeleri, vicdanları rahatsız olmaksızın İktidarın ajanları olarak ilân edebiliyorlar, veya yine vicdanî hiçbir rahatsızlık duymaksızın onlara karşı özel şahısların haklarını savunabiliyorlardı.

Şurası hayret uyandırıcı: ferdî hakları ihlâl edilemeyecek bir temele oturtan aynı insanlar, Parlamentoları, kralın hareketlerine karşı bu kimseleri korumakla suçlandırdılar. Bunları söyleyen kimlerdi?

 Kongredeki insanlar mı?

 Hiç de değil; bunları söyleyenler Anayasa Meclisi’ndeki insanlardı. Onlar, kendi aralarından biri olan Thouret’i,25 adlî otoriteleri tenkit ettiği zaman oybirliği ile alkışladılar ki, dikkatlice dinleselerdi, onun sözlerinin tenkit değil övme olduğunu göreceklerdi: “Yönetici otoritenin rakibi olarak, Anayasa Meclisi üyeleri, yönetici otoritenin hareketlerine müdahale etti, hareketlerini kontrol etti ve onun görevlilerini rahatsız etti.” Meclis, 8 Ocak, 1790’da bir bildiri yayımlayarak mahkemelerin, yönetimin işlerini gerileten veya durduran her hareketin, anayasaya aykırı olduğunu ilân etti ise de tesirsiz kaldı ve elinde muhtelif yönetici bünyeleri kontrol edecek güç de yoktu. Aynı yılın 24 Ağustos’unda şu madde kanunlaştı: “Hâkimlerin, yönetim bünyelerinin hareketlerine şu veya bu şekilde müdahaleleri veya yöneticiler vazifelerini yerine getirirken onların yaptıklarını zikretmek yasaklanmıştır.”

Halkı daima tetikte bulunmaya davet eden komisyonlar bütün ülkeyi ajan ve ispiyoncuların kapladığını—ki böyle olacağı belli idi— ve mahkemelerdeki halk temsilcilerinin adaletin ve insanlığın her prensibini çiğnediğini gördükleri zaman, Kongre, gazabını bu kimselere değil, hâkimlerin koydukları zayıf ve ürkek engellere yöneltti. Ama unutmamak gerekir ki, halk, bu hâkimleri, keyfî zulümleri önlemeleri için seçmişti.

Millî Kongre el konulan eşyalarla, ihtilâl vergileri ile ve diğer yöntemsel hareketlerle ilgili olarak yapılan şikâyetler hakkında mahkemelerde yönetim bünyeleri üyelerine ve teyakkuz komisyonlarına yöneltilen bütün işlemlerin iptal edildiğini ilân eder.

Mahkemeler, ne mahiyette olursa olsun, yönetimsel hareketleri göz önünde bulundurmaktan men edilmişlerdir. .. .

Bu pasajları buraya almaktaki maksadım, İhtilâl’in adalet mekanizmasından, ferdi, İktidarın mütecavizlerinden korumak için önceleri yürüttüğü vazifesinden geri aldığını göstermek içindir. Ve yine göstermek istedim ki, adaletin küçücük bir yere sıkıştırılmış olması ve fertlerin haklarını aramasının engellenmesi Terör’ün işi değil, Anayasa Meclisi’nin işi idi. Ve yine şunu da göstermek istedim: İhtilâl’in modern cemiyete miras bıraktığı şeyler, modern cemiyetin prensipleri olarak hayatiyetlerini muhafaza ediyorlar.

İhtilâl, otoriteleri, görevleri, devletin hareketlerini sınırlamak olan bünyeleri nasıl ezdi ise, fertleri, kendilerini devlete karşı savunmak için kullanabilecekleri her türlü anayasal vasıtadan da mahrum bıraktı. İhtilâl, İktidarın mutlaklaşması uğrunda çalıştı.

12

Rus İhtilâli de aynı çelişkileri önümüze koymakla birlikte, vâdedilen hürriyet ile gerçekleştirilen otorite arasında çok daha kesin ifadeleri de ihtiva eder.

Marx ve Engels ekolünün, anarşistlerin sözlerindeki hemen hemen eşit şiddette lânetledikleri İktidar, herhangi bir İktidar değil, nasıl ve nerede olursa olsun, İktidarın kendisi idi. Lenin, ünlü broşüründe “İhtilâl, bütün güçlerini devletin kudretine karşı toplamalıdır,” diyordu. “Onun görevi, hükümet makinesini geliştirmek değil, yıkmak ve kaldırıp atmaktır.”[13]

. . . felsefeye göre, devlet, fikrin gerçekleştirilmişidir. Devlet, felsefî dilde, Allah’ın yeryüzündeki hükümranlığıdır, ve bu ülkede de hakikat ve adalet yerine getirilmiştir, veya yerine getirilmesi gerekir. İşte, devlete gösterilen bâtıl hürmet buradan gelir, ve bütün bunlardan ötürü devlete duyulan saygı insanların kafalarında daha kolay bir yer bulur, çünkü onlar çocukluklarından itibaren, günlük işlerin ve bütün cemiyetin çıkarlarının başka türlü yönetilemeyeceğini, yâni devlet, ve devletin kendi mevkilerine getirdiği kimseler olmaksızın yönetilemeyeceğini sandılar. Ve halk ırsî monarşiyi devirip sadakatlerini demokratik cumhuriyete gösterdikleri zaman gayet olumlu bir ilerleme yaptıklarına inanıyor. Fakat devlet, bir sınıfın diğerini baskı altında tutacak bir cihazdan başka bir şey değildir, ve bu baskı da, bir monarşide olduğundan ziyade demokratik bir cumhuriyette daha köklüdür.

Devlet, “bir gücün belirli bir organizasyonu olduğundan, bu gücün kaderinde belirli bir sınıfı hâkimiyeti altına alması mukadderdir.” Devletin var olmasının sebebi, mütecavizle birlikte ortadan kaybolacaktır: “Marksizm’in her zaman öğrettiği şu: Devletin baskısı, sınıfların baskısı ile aynı zamanda kendini belli eder.”

Engels’in aşağıdaki sözleri, bütün Marksistler’in indinde son derecede önemlidir:

Proletarya, devletin bütün otoritesini eline alır ve istihsal vasıtalarım derhal devletin mülkiyetine geçirir. Proletarya, bu vasıta ile kendini fesheder, proletarya olmaktan çıkar. Sınıf husumetlerinin ortasında harekete geçen eski cemiyetin devlete ihtiyacı vardı, çünkü, sömürücü sınıfın, istihsalin dış şartlarını muhafaza etmesi, ve hepsinin üstünde sömürülen sınıfın mevcut istihsal tarzının (kölelik, uşaklık, ücretli işçiler) uşaklığında kalması için gerekli şartların muhafaza edilmesinde her safhada bir organizasyona ihtiyacı vardı. Devlet, cemiyetin resmî temsilcisi ve bütün cemiyeti temsil eden sınıfın devleti olduğu zaman doğru idi: eski zamanların, köle sahipleri vatandaşların devleti, Orta Çağlar’ın feodal asillerin devleti, kendi çağımızın burjuva devleti. Fakat devlet, bütün cemiyetin tesirli temsilcisi olma yolundaki hareketinde, kendisini gereksiz kılar, bir zamanlar eski istihsal yönetiminin anarşisi ve devletin baskısı altında bulunan sınıfların çatışma ve çarpışmasına yol açan şartlar artık ortadan kalktığından, hareketlerinin önlenmesi gereken devlet de ortadan kalktığından, devlet, artık gerekli olmaktan çıkar.

Yukarıdaki alıntıdaki düşünce canlılığı ve ifade berraklığı onu meşhur yaptı. Bu alıntı, gerçek doktrinle ilgili bütün şüpheleri dağıtır. Keza Komün’ün başlangıcında Marx’ın, Hügelmann’a yazdığı mektup da, “Ben diyorum ki, Fransa’daki ihtilâl, ihtilâlin şu andaki yegâne neticesi olan bürokratik ve askerî makineyi başka ellere transfer etmemeli, kırıp parçalamalı,” deniliyordu. Bu alıntıda Marx, daha ihtilâl nihayete ermeden bile, aykırı hareketleri önleyici ve sınırlayıcı cihazın kırılıp parçalanmasını istiyor; öte yanda Lenin ise, o gücün, “sömürücülerin direnişini bastırmak ve nüfusun çok büyük bir kısmının—köylüler, aşağı orta sınıf mensupları ve yarım-proletaryalar—sosyalist ekonominin kurulmasında kullanılmasını istiyordu.

Her iki şıkta da, İktidar, er veya geç, kaybolmalıdır. Lenin, “İktidar parçalanıp ezildikten sonra devlet mekanizmasının yerine neyin konulacağı” sorusuna şu cevabı verdi:

İmtiyazlı küçük bir azınlık (devlet memurları ve askerî görevliler) için kurulan müesseseler yerine çoğunluk, hükümetin görevlerini doğrudan doğruya kendisi yürütebilir, ve bu işleri ne kadar çok sayıda insan yüklenirse, hükümete olan ihtiyaç da o kadar azalacaktır. Bu hususta, Komün’in, Marx’ın bilhassa işaret ettiği adımları üzerinde durulmaya değer: [Fransız İhtilâli sırasında kurulan] Komün, devlet memurlarının “yan ödeme”lerini ve para ile ilgili diğer imtiyazlarını kaldırdı, ve bütün memurların maaşlarını işçilerin ücretleriyle aynı seviyeye indirdi. Bunda, orta-sınıfın demokrasisinden proletarya demokrasisine, baskı yapanların demokrasisinden, baskı altında ezilenlerin demokrasisine geçilişin en iyi işaretleri görülüyor.”

Şimdi bu prensipleri, İhtilâl’in Rusya’da koyduğu dehşetli engelleyici cihazlarla mukayese ediniz. Marksist doktrinine bağlananlar, isterlerse, İhtilâl’i, hedeflerinden ayrılmakla suçlayabilirler. Hem doktrinin hem de rejimin düşmanları, isterlerse, çelişkileri işaret edebilirler. Rejimin partizanları, isterlerse, sosyalizmin kurulmakta olduğu istihale devresinde, bunun yerinde olduğunu söyleyebilirler.[14]

Bizim amacımız, burada tartışmalara girmek değil, muazzam tesirleri olan çağdaş bir hâdisede, ihtilâllerin kanununun ne olduğunu örnekleriyle göstermektir: yâni ihtilâller, her zaman İktidarı—onun adamlarını değiştirerek ve onun ruhuna yeni hayat üfleyerek—güçlendirmeye meylederler.

Bir millet, XVI. Louis’in zayıflamış Fransa’sının, tabiî hudutlarını kazanması için gereken enerjiyi alması gibi, ihtilâlden yeni bir güç elden edebilir, ve 1917’de mağlûp Rusya’sının 1942’deki fethetme iradesini kazanabilir; fakat o millet, bir ihtilâlden asla hürriyet beklemesin. İhtilâller, sonunda, insan için değil, İktidar için yapılır.[15]

Sh: 249-270

Kaynak: Bertrand de Jouvenal, İKTİDARIN TEMELLERİ-İktidarın Mahiyeti ve Târihi Gelişimi-Fransızca’ dan-İngilizce’ ye D.W.Brogan, Türkçeye Çeviren: Nejat Muallimoğlu

 

 


[1] Aristo’nun Politika’sı, 1263b: “Bu kötülüklerin hiçbirisinin sebebi müşterek mülkiyetin mevcut olmayışı değildir. Bütün bunların sebebi, insan tabiatında yaratılıştan mevcut kötülük yapma kapasitesidir.”

[2] Minotor, Girit Adası’nda yaşadığı sanılan ve insan eti ile beslenen yarı insan yarı boğa şeklinde efsanevî bir canavardı.

[3] Fransız Ordusu’na 1710 Harbi’nde kumanda eden Marechal de Villars, Hâtıralarında diyor ki: “Biribirine muhasım iki gücün biribirine yakınlığı, onların üst rütbeli subaylarının Scarpe sahillerinde mevzilenmiş kuvvetlerimizin üst rütbeli subayları ile muhavere etmelerine imkân veriyordu. Hesse Prensi (bir düşman subayı) de oraya geldi ve son günlerde kazanmış olduğumuz küçük bir zaferimiz için bana iltifat etti. ‘Ben bundan nasıl müteessir olabilirim?

’ dedi. ‘Çünkü şimdi, yeteneklerine hayranlık duyduğum bir generalle tanışmış olmanın zevkini duyuyorum.’ Daha sonra, benim yaralanmamın, kendi ordusunda çok endişe uyandırdığını söyledi. . . . Ben de aynı tarzda cevap verdim, ve (düşman birliklerinin başkumandanı) Prens Eugene’yi görebilmek ümidi ile aynı yere müteaddid defa gittim. Fakat kendisini göremedim.”

[4] Fransa Krallığı 1759’da üç kıt’ada; Avrupa, Amerika ve Asya’da, ve dört denizde savaşıyordu. O yıllarda, kamu harcamalarının millî harcamaların onda birinden (tabiî, tahmini bir rakam) biraz fazla olduğunu ve vergilerin de çok düşük olduğunu söyleyenlere inanmak çok güç.

[5] Suisse Contemporaine, Ocak, 1943.

[6] IX. Louis (1226-1270), genel bir haçlı seferi ile bütün Hıristiyanlan uzlaştırmak ve herkese adalet getirecekti. (Bu adaletini Vincennes’in meşe ağacı altında izah etti.) Yüce dinî ahlâk sahibi Louis, kamu hayaUnın olduğu kadar özel hayatıntemelinin ahlâk olması gerektiğine inandı.

[7] Bu sözün orijini Protagoras’a atfedilir. Montaigne, Reimond Sebond için Tarziye’ sinde, Pliny’nin o sözü kullandığını belirtir: “Kendisinin ölçüsünü alamazsa da, diğer herhangi bir şeyin ölçüsünü alabilecekmiş gibi hareket eder!” Montaigne, bu noktada diyor ki: “Pisagor, kendisinin ölçüsünü asla bilmemesine rağmen, insanı, her şeyin ölçüsü yaptığı zaman, bizi gerçekten gayet iyi doldurdu.”

[8] Bu bölümdeki “parliament”in Fransız tarihindeki mânasının ne olduğu, X. bölümün dipnotunda izah edildiği hatırlanmalıdır.

[9] Telcmaque, Fenolen’in 1699’da basılan meşhur “ütopik” romanı idi.

[10] Dr. Johnson, “Biz insanların kalplerini araştıranlayız, ama onların yaptıkları müşahadeye açıktır.”

[11] Duc de Choiseul (1719-85), XV. Louis’in, 1758’den 1771 ’e kadar birinci vekili idi. O, yükselişini Madam Pompadour’a borçlu idi. Onun ölümü ile (1770), Choiseul’un mevkii de sarsıldı, ve 1770’de mevkiinden uzaklaştırılmasında Madam du Barry’nin büyük rolü oldu. Uzaklaştırılmasının bir sebebi, rakibi Şansölye Maupeou’ye karşı bölgesel parlamentoları desteklemesi idi. Son zamanlardaki bir tarihçisi ondan “etroilement tie aux parlements, jansenistes” diye bahsetti.

[12] League, Fransız tarihinde Duc de Guise tarafından 1576’da kurulan teşkilâttı; gayesi, Katolik dininin üstünlüğünü muhafaza etmek, aralarında kan bağları olan Protestan prenslerini tahttan uzaklaştırmaktı. Teşkilâtın kurulmasından kısa bir müddet sonra dahilî harp başladı.

[13] Londra The Times gazetesi 10 Mart, 1947 tarihli sayısında, Stalin ve Vişinski’nin Bolşevik adlı Rus dergisinde çıkan makalelerinden parçalar veriyor. Bu makalelerden, Rusya’nın günümüzdeki liderlerinin Marksist teorinin bu yönünü resmen terkettikleri anlaşılıyor.

[14] Bu üç gruptakilerin hepsi, hiç şüphesiz, Gibbon’un söylediklerini görmemezliğe geldiler: “Şevk ve heyecandan sahtekârlığa giden yol kaygan ve tehlikelidir; Sokrat’ın şeytanı, akıllı bir insanın kendisini nasıl aldatacağının, iyi bir insanın diğerlerini nasıl aldatacağının, vicdanın, insanın kendi kendisini hayallere kaptırmasının ve gönüllü sahtekârlığın ortasında nasıl uyuyakaldığının örneklerini veriyor.”

[15] Tocqueville 1848 İhtilâli’ nden Hatıralar’ında Marrast için der ki:”. . . il appanenail a la race ordinaire des revolutionnaires français qui, par liberte de peuple, ont toujurs entendu le despotisme exerceau nom du peuple”

BAŞA DÖN

KÜTÜPHANE

Reklamlar

....

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.