İHTİYACIMIZ OLAN FELSEFE -Philosophy: Who Needs It- Ayn Rand

 

Çeviren:  Nejdet Kandemir

Önsöz

Ayn Rand sadece bir romancı, bir felsefeci değildi. O aynı zamanda bir felsefe pazarlayıcısıydı; felsefenin şimdiye kadarki en yetenekli pazarlayıcısı.

Başka kim kahramanlar ve kötülerin metafizikleri gereği köklü farklılıklar arz ettiğini, yanlış bilgilerin tren kazalarına, ocaklarda patlamalara ve cinsel iktidarsızlığa yol açtığını, doğru ahlâkın New York Kenti’nin ve insan ruhunun yeniden inşasının vazgeçilmez yolu olduğunu anlatan Atlas Shrugged  [Ayn Rand, Atlas Vazgeçti, Çev.: Belkıs Dişbudak, Plato Film Yayınlan, İstanbul, Mayıs 2003.] gibi satış rekorları kıran romantik bir kitabı yazabilirdi?

 Başka kim, İhtiyacımız Olan Felsefe (.Philosophy: Who Needs It?

) adlı bir kitap yazabilir ve verecek bir cevaba sahip olabilirdi?

Ayn Rand’ın felsefeyi pazarlayabilme yeteneği, onun kendine has felsefesi olan objektivizmin bir ürünüdür.

Rand on yıl önce şunları yazmıştı: “… Ben asıl olarak, bir kapitalizm savunucusu değil, fakat bir egoizm savunucusuyum; esasen egoizmin de değil, aklın bir savunucusuyum. Eğer bir kişi aklın üstünlüğünü kabul ediyorsa ve onu tutarlı bir şekilde kullanıyorsa gerisi kolaydır. Bu (aklın üstünlüğü) benim çalışmamın ve objektivizmin asıl ilgi alanıdır, böyle olmuştur ve böyle olacaktır” (The Objectivist, Eylül 1971).

Objektivizme göre akıl, insanoğlunun sadece kendine has özelliği değildir; aynı zamanda insanoğlunun asıl özelliğidir, onun hayatta kalmasının asıl yoludur. Bu nedenle, faaliyet göstermek için aklın gerektirdiği her şey insan hayatının bir gerekliliğidir.

Akıl, algılanan verilerin kavramlar hâlinde bütünleştirilmesi yoluyla çalışır. Ayn Rand bu işlemin en sonunda en büyük entegrasyonları, yani insana üzerinde faaliyet gösterdiği evren hakkında, insanın bilgi araçları ve kendine has değerleri hakkında bilgi verecek entegrasyonları gerektirdiğini savunmaktadır.

Bu yüzden insanoğlu metafiziğe, epistemolojiye ve ahlâka, yani felsefeye ihtiyaç duymaktadır. İnsanoğlu felsefeye kendi tabiatı gereği ve pratik bir sebep için ihtiyaç duyar; düşünebilmek, davranabilmek ve yaşayabilmek için.

Tıpkı bugünün neo-mistik kültüründe objektivizmin aklı ön plana çıkarması bakımından neredeyse eşsiz olması gibi, bugünün dünyasında felsefenin rolü halikındaki bu görüş de eşsizdir.

Ayn Rand’a göre felsefe, kokteyl partilerindeki veya kiliselerdeki törenlerin içini doldurmak için yaratılmış anlamsız soyutluklar gösterisi değildir. Felsefe, oryantal abartmalarla çınlayan gereksiz bir Avrupa uğultusu değildir. O, İngiliz profesörler tarafından başka türlü bir işe girmesi mümkün olmayan çalışma arkadaşları için geliştirilmiş olan ve gerçek ile yollarını ayırmış bir satranç oyunu da değildir. Ayn Rand’a göre, felsefe insan hayatındaki temel faktördür; felsefe, insan aklını ve karakterini ve ulusların kaderini şekillendiren asıl kuvvettir. Felsefe, insanların kabul ettiği felsefe tipine bağlı olarak, bunları iyi veya kötü yönde şekillendirir.

Ayn Rand’a göre, insanın tercihi, bir felsefe sahibi olmak veya olmamak konusunda değil, sadece hangi felsefeye sahip olma konusundadır. İnsanın tercihi, tercihinin bilinçli, açık, mantıklı ve bu nedenle pratik mi olacağı, yoksa rastgele, belirsiz, çelişkili ve bu nedenle zararlı mı olacağı konusundadır.

Elinizdeki kitaptaki makalelerde Ayn Rand, bilinçli ve rasyonel bir felsefeye ulaşmak için gerekli adımlardan bazılarını açıklamaktadır. Rand, okuyucuya insanın kendi ruhunda veya ulusunda bulunan gizli fikirleri tanımasını ve ardından değerlendirmesini öğretmektedir. Rand, felsefenin insanları ve toplumları yönetme mekanizmalarına, soyut teorinin günlük hayatta aldığı çeşitli biçimlere ve en muğlak fikirlerden (ilk bakışta sadece akademik öneme sahip olduğu görülen fikirlerden) dahi kaynaklanabilen varoluşa dair derin sonuçlara ışık tutmaktadır. Yazar, akılcı olduğunda bir fikrin nihaî sonucunun insan hayatının korunması olduğunu; akıldışı olduğunda ise sonucunun bunun tersi olduğunu göstermektedir.

İnsanlara binlerce yıldır telkin edilenin aksine Ayn Rand, nesnelliği “tarafsızlık” ile eş anlamlı tutmamıştır; kendisi “kendiyle ilgili olma” şeklindeki objektivist anlamda felsefe taraftarıydı; kendi davranışları ve kendi yaşamı için bencilce hangi fikirlerin doğru olduğunu bilmek istemekteydi. Eğer insanın felsefeye ihtiyacı varsa, doğru felsefeye, yani realiteyle uyumlu olan felsefeye ihtiyacının olduğunu savunmaktaydı.

İhtiyacımız Olan Felsefe, bu yıl mart ayındaki ölümünden önce Ayn Rand tarafından planlanan son çalışmadır.

Kitap ilk olarak Kanadalı Objektivist Walter Huebscher tarafından düşünüldü. 1981 sonbaharında Huebscher Bayan Rand’a bir mektup yazdı: “[Makalelerinizde], herkesin -dile getirdiği her bir ifadede-felsefî ön-kabulleri nasıl kullandığını çarpıcı bir şekilde ayrıntılandırıyorsunuz … Eğer [bu] makaleler tek bir kitap hâlinde yayınlansa, eminim, ilgiyi felsefenin güçlü etkisi üzerine çekecek, bugünün en tehlikeli eğilimlerinden bazılarının felsefi köklerini teşhis edecek [ve] bir kültürel eğilimi tersine çevirmenin mümkün olduğunu, herkesin buna katkıda bulunabileceğini ve bulunması gerektiğini ortaya koyacaktır.”

Bayan Rand, Huebscher’in büyük ölçüde kendi The Ayn Rand Newletter mecmuasından bir derleme yapma ve onun başlığı olarak kendi makaleleri arasından kendisinin beğendiği bir makalenin başlığını kullanma fikrini çok beğendi. Bu makale orijinal olarak, West Point’teki ABD Askeri Akademisi’nde verilen bir konferans olan “ihtiyacımız Olan Felsefe” idi. Bayan Rand izleyen aylarda, -Bobbs-Merrill’deki yayıncısı Grace Shaw, dostları ve çalışma arkadaşları ile birlikte-kitabın şeklini tartıştı. Kitabın içeriğini ve yapısını genel olarak ortaya koydu. Kitaba konması zorunlu olan makalelerle, isteğe bağlı olarak gördüğü diğer makalelerini belirtti. Ancak parçaların kesin seçimini veya sıralamasını yapacak kadar yaşamadı. Bu kararları vermek, Bayan Rand’ın ifade ettiği isteklerinin rehberliğinde, yapabileceğim kadarıyla bana kaldı.

Onun diğer antolojilerindeki politikasını izleyerek, daha teorik makaleleri kitabın giriş kısmına koydum ve bunların arkasına daha somut olanları ve/veya esas olarak eleştirel nitelikteki makaleleri koydum. Bunların hiçbiri daha önce kitap hâlinde yayımlanmamıştır.

Kitaba adını veren makaleden sonra, orijinal olarak onunla ilişkili olarak yazılmış bir makale gelmektedir. Daha sonra objektivist felsefe ile ilgili bir grup makale yer almaktadır. Bunların ilkinde (Bölüm 3), değişime açık olan ve olmayan şeylerin analizi, Ayn Rand’ın objektivist metafiziğin bir unsuru olan varoluşun üstünlüğünün mükemmel bir savunmasını temsil etmektedir.

İzleyen kavramsallaştırma karşıtı zihniyete ilişkin tartışmalar (4. ve 5. Bölümler) ise objektivist epistemolojinin bir unsurunun ispatıdır: Bu bölümler, bilginin beşerî formunu, yani kavramları hiçbir zaman tam olarak geliştirememiş olan insanın başına gelecekleri göstermektedir. Sovyet satranç ustası Boris Spassky’ye açık mektup felsefenin her dalının insan hayatındaki rolünü irkiltici bir örnekle özetleyen bir güç gösterisidir.

Biri istisna, bu kitaptaki tüm makaleler 1970 ve 1975 yılları arasında yazılmıştır. İstisna Atlas Shrugged kitabının basımından birkaç yıl sonra 1960’da Yale Üniversitesi’nde verilen bir konferans olan “İnanç ve Güç: Çağdaş Dünyanın Düşmanları”dır. (7. Bölüm) Bu konferans objektivizme ve Rand’ın bugünün dünyasına bakışına dair basit, fakat mükemmel bir giriştir. Bu makale şimdiye kadar her yerde kolayca bulunmuyordu. Bayan Rand’ın çalışmalarına âşinâ olmayanların okumaya bu bölümden başlamaları tavsiye edilebilir.

Daha sonra, Kant ve onun eşitlikçi* hareketi ve B. F. Skinner gibi mirasçılarını ele alan önemli bir bölüm gelmektedir (8-13. Bölümler).

*Eşitlikçilik (egalitarianism): “Bütün insanların eşit haklara sahip olduğunu, dolayısıyla toplumsal ilişkilerde eşitsizlik sonucu doğan tüm sınıfsal farklılıkların yok edilmesi veya en azından asgariye indirilmesi gerektiğini ileri süren yaklaşım” Ömer Demir – Mustafa Acar, Sosyal Ritimler Sözlüğü, Vadi Yayınları, Ankara, 2002, s. 141-2. Çev.

Bayan Rand’a sık sık bugün önemli mevkilerde iyi fikirlerin savunucularının neden çok az sayıda bulunduğu soruluyordu. Onun cevabını en azından kısmen göstermek için iki siyasî parça (14 ve 15. Bölümler) ekledim; bu bölümlerde kültürel hayatımızı yozlaştırmak için hükümet tarafından yaygın olarak kullanılan bazı metodlar tartışılmaktadır. Bunları Ayn Rand’a sıkça sorulan bir diğer soru ile, bugünün dünyasında ne yapılabileceği ile ilgili iki parça (16. ve 17. Bölümler) izlemektedir.

Kitabı Bayan Rand’ın onu bitireceğini düşündüğüm şekilde bitirdim. “Gitmesine İzin Verme” adlı bölüm, Amerikan tarzı hayatı bu ülkenin geleceğindeki umudun dayanağı olarak sunmaktadır.

Yıllarca arayla yazılan makaleler bir kitap hâline getirildiğinde yer yer editör düzeltmeleri gerekmektedir. Bu gibi değişiklikleri köşeli parantezler içinde verdim. Bayan Rand’ın yeni okuyucunun âşinâ olmayabileceği bir terimi kullandığı bazı durumlarda, yine köşeli parantezler içinde kısa bir tanımlama verdim. Bunlar haricinde, küçük düzeltmeler hariç, metin tamamen Ayn Rand’ın kendi kelimeleri ile yazılmıştır.

(Bir tırnak içindeki köşeli parantezlerin her zaman Bayan Rand’a ait olduğunu ve onun alıntı üzerine kendisinin yaptığı eklemeler veya yorumlar olduğuna dikkat edin.)

Bayan Rand’ın ölümünden beri New York’taki çalışma arkadaşları onun fikirleri hakkında nasıl daha fazla bilgi edinilebileceği, onun mecmualarının eski sayılarının nasıl elde edilebileceği, hangi mevcut yayınların, okulların ve derslerin onun felsefesini izlediği, Yeni Entelektüel Vakfı’nın yaptığı çalışmalar vs. konusunda çok sayıda ileti aldılar. Eğer yukarıdakilerden herhangi biriyle ilgileniyorsanız aşağıdaki adrese yazmanızı tavsiye ediyorum. Objektivizm PW, PO BOX 177, Murray Hill Station, New York NY 10016. Gelen postaların çokluğundan dolayı muhtemelen kişisel bir cevap alamayacağınızdan dolayı üzgünüm, fakat zamanla eğer Ayn Rand’ın fikirlerini daha ileri düzeyde araştırmak veya onları desteklemek isterseniz, çeşitli kaynaklardan size izleyeceğiniz yolu gösterecek olan yayınlara ulaşacaksınız.

Bu arada, eğer bu makaleleri ilk kez okumak üzereyseniz, sizi bekleyen şeylerden dolayı sizi kıskanıyorum. Ayn Rand pek çok kişinin aklını ve hayatını değiştirmiştir. Belki sizinkini de değiştirecektir.

Leonard Peikoff New York, Mayıs, 1982

 

İHTİYACIMIZ OLAN FELSEFE 1974

6 Mart 1974’te ABD West Point Askeri Akademisi mezunlarına hitaben yapılan bir konuşma.

Kendim de bir hikâye yazarı olduğumdan, çok, çok kısa bir hikâye ile başlayalım. Kendinizi uzay gemisi kontrolden çıkmış ve bilinmeyen bir gezegene düşmüş bir astronot olarak düşünün. Kendinize geldiğinizde ve kötü şekilde yaralanmadığınızı anladığınızda aklınızdaki üç soru şu olacaktır:

Neredeyim?

Burayı nasıl keşfedebilirim?

Ne yapmalıyım?

Etrafta tanımadığınız türden bitkiler görüyorsunuz ve soluyacağınız hava var; güneş ışığı sizin hatırladığınızdan daha solgun gibi ve hava da daha soğuk. Gökyüzüne bakmak istiyorsunuz, fakat duruyorsunuz. Ani bir duygu içinizi kaplıyor: Bakmazsanız belki de dünyaya çok uzak olduğunuzu ve geri dönüşün hiçbir şekilde mümkün olmadığını bilmek zorunda kalmayacaksınız; bunu bilmediğiniz müddetçe de istediğinize inanmakta özgürsünüz -ve bulanık, hoş ve bir ölçüde suçlu bir ümit yaşıyorsunuz.

Uzay geminize dönüyorsunuz: Cihazlarınız zarar görmüş olabilir; fakat zararın ne kadar ciddî olduğunu bilmiyorsunuz. Fakat ani bir korkuyla irkilip duruyorsunuz:

Bu cihazlara nasıl güvenebilirsiniz?

Bunların sizi yanlış bir yere götürmeyeceğinden nasıl emin olabilirsiniz?

Bu cihazların başka bir dünyada çalışacaklarını nasıl bilebilirsiniz?

Cihazlardan uzaklaşıyorsunuz.

Şimdi neden hiçbir şey yapmaya istekli olmadığınızı merak etmeye başlıyorsunuz. Bir şekilde ortaya çıkacak olan bir şeyi beklemek çok daha güvenli görünmektedir; kendinize uzay gemisini sarsmamanın daha iyi olacağını söylüyorsunuz. Uzaklarda size yaklaşan bazı canlılar olduğunu görüyorsunuz; onların insan olup olmadığını bilmiyorsunuz, fakat onlar iki ayak üzerinde yürüyorlar. Onların size ne yapacağınızı söyleyecekleri hükmüne varıyorsunuz.

Bir daha sizden haber alınmıyor.

Bunun fantezi olduğunu söylüyorsunuz, değil mi?

 

Siz olsaydınız böyle yapmazdınız ve hiçbir astronot da asla böyle yapmazdı. Belki de öyle. Fakat bu, çoğu insanın burada, dünyada hayatını yaşama şeklidir.

Çoğu insan hayatını, cevaplan (bilinçli olarak farkında olsun ya da olmasın) insanın her düşüncesinde, duygusunda ve hareketinde yatan üç sorudan kaçmaya çalışarak harcar: Neredeyim?

 Nerede olduğumu nasıl anlarım?

 Ne yapmalıyım?

Bu soruları anlayacak yaşta olduklarında, insanlar cevapları bildiklerini düşünürler.

Neredeyim?

Diyelim New York’ta. Bunu nerden biliyorum?

Bu su götürmez bir gerçektir. Ne yapmalıyım?

İşte bu konuda pek emin değiller, fakat alışılmış cevap şudur: Herkes ne yapıyorsa onu. Tek problem, onların çok aktif, çok emin, çok mutlu görünmemeleri ve zaman zaman açıklayamadıkları veya kurtulamadıkları sebepsiz bir korku ve tanımlanmamış bir suç duygusu yaşamaları olarak görünmektedir.

Problemin cevaplanmamış üç sorudan kaynaklandığını ve bunları sadece bir bilimin, yani felsefenin cevaplayabileceğini asla keşfedememişlerdir.

Felsefe varoluşun, insanın ve insan-varoluş ilişkisinin ana niteliklerini inceler. Sadece belli şeylerle uğraşan diğer bilimlerin aksine felsefe, evrenin var olan her şeyle ilgili olan yönleriyle uğraşır. Bilgi alanı içinde, özel bilimler ağaçlardır, felsefe ise ormanı var eden topraktır.

Felsefe size keşfetmek için araçlar verse de, size New York’ta mı yoksa Zanzibar’da mı olduğunuzu söylemez. Fakat onun size söyleyeceği şey şudur: Doğal kanunlarla yönetilen ve bu nedenle istikrarlı, sabit, mutlak ve anlaşılması mümkün olan bir evrende mi yaşıyorsunuz?

 Yoksa anlaşılmaz bir kaos içinde, açıklanamayan mucizeler girdabında veya aklınızın kavrayamadığı, bilinmesi mümkün olmayan, kestirilemeyen bir ortamda mısınız?

 Etrafınızda gördüğünüz şeyler gerçek mi, yoksa onlar sadece bir illüzyon mu?

 Onlar herhangi bir gözetenden bağımsız olarak mı vardır, yoksa bir gözeten tarafından mı yaratıldılar?

 Onlar insan bilincinin nesnesi mi, yoksa öznesi midirler?

 Onlar görünüşte oldukları şey midirler, yoksa bir dilek gibi, bilincinizin tek bir hareketi ile değiştirilebilirler mi?

Davranışlarınızın -ve tutkunuzun-karakteri hangi tip cevabı seçtiğimize bağlı olarak farklı olacaktır. Bu cevaplar felsefenin ana kolu olan ve varoluşu inceleyen bilim olan (Aristo’nun “kendiliğinden oluş” şeklinde ifade ettiği) metafiziğin ilgi alanıdır.

Hangi hükümlere varırsanız varın, bunu izleyen başka bir soruyu cevaplama zorunluluğu içinde olacaksınız. Bunu nerden biliyorum?

 İnsan her şeyi bilen veya yanılmaz olmadığından, neyi bilgi olarak iddia edebileceğinizi ve hükümlerinizin geçerliliğini nasıl ispatlayacağınızı bulmak zorundasınız. İnsan bilgiyi bir akıl işlemiyle mi elde eder, yoksa doğaüstü bir güçten gelen anlık bir ilham yoluyla mı?

 Akıl, insan duyularıyla sağlanan materyali tanıyan ve onu işleyen bir meleke midir, yoksa insanın beynine kendisi doğmadan önce yerleştirilmiş doğuştan gelen fikirlerle mi beslenir?

 Akıl gerçeği kavramaya muktedir midir, yoksa insan aklından daha üstün bir diğer idrak melekesine mi sahiptir?

 İnsanoğlu kesinliği elde edebilir mi, yoksa sürekli şüphe içinde boğulmaya mahkûm mudur?

Kendine güveninizin (ve başarınızın) derecesi hangi cevaplar takımını seçtiğinize bağlı olarak farklı olacaktır. Bu cevaplar insanın kavrama yollarını inceleyen epistemolojinin (bilgi teorisinin) ilgi alanıdır.

Bu iki dal, felsefenin teorik temelini oluşturur. Üçüncü dal olan ahlâk, felsefenin teknolojisi olarak kabul edilebilir. Ahlâk, tüm varlıklar için değil, sadece insan için geçerlidir, fakat insan hayatının her alanında geçerlidir; karakterlerinde, davranışlarında, değerlerinde, varoluşun bütünüyle olan ilişkilerinde. Etik (ya da ahlâk), insanın tercihlerine ve davranışlarına -yaşamın gidişatını belirleyen tercih ve davranışlara-yol gösteren bir değerler sistemini tanımlamaktadır.

Tıpkı hikâyemdeki astronotun (nerede olduğunu ve bulunduğu yeri nasıl keşfedeceğini bilmek istemediğinden) ne yapması gerektiğini bilmemesi gibi, siz de karşı karşıya olduğunuz evrenin niteliğini, kendi kavrama yollarınızı ve kendi tabiatınızı bilene kadar ne yapmanız gerektiğini bilemezsiniz. Ahlâka gelmeden önce, metafizik ve epistemolojinin ortaya koyduğu sorulan cevaplamaksınız: İnsan realiteyi kavrayabilecek akıllı bir varlık mıdır, yoksa umutsuz, kör bir uyumsuz, evrenin akışıyla sersemlemiş önemsiz bir şey midir?

 İnsan için dünyada başarı ve mutluluk mümkün müdür, yoksa insan başarısızlıklara ve felakete mahkûm mudur?

 Cevaplara bağlı olarak etiğin ortaya koyduğu şu sorulan düşünmeye geçebilirsiniz: İnsan için iyi ve kötü olan nedir ve niçin?

 İnsanın asıl olarak ilgilendiği şey zevk peşinde koşmak mı, yoksa sıkıntıdan kaçmak mı olmalıdır?

 İnsan hayatının amacı olarak kendini geliştirmeyi mi, yoksa kendini yok etmeyi mi seçmelidir?

 İnsan kendi değerleri peşinde mi koşmalıdır, yoksa diğer kişilerin çıkarlarını kendisininkilerin önüne mi koymalıdır?

 İnsan mutluluğu mu, yoksa kendini feda etmeyi mi şiâr edinmelidir?

Bu iki grup cevabın değişik sonuçlarını vermeme gerek yok. Onları kendi içinizde, etrafınızda, her yerde görebilirsiniz.

Etiğin verdiği cevaplar insanların diğer insanlara nasıl muamele etmeleri gerektiğini belirler ve bu da felsefenin dördüncü kolunu, yani gerçek bir sosyal sistemin prensiplerini tanımlayan politikayı oluşturur. Felsefenin işlevine bir örnek verirsek, siyaset felsefesi size karne ile dağıtılan benzinden haftanın hangi günü ve ne kadar verilmesini söylemez, hükümetin herhangi bir şeyi karneye bağlamayı dayatmaya hakkı olup olmadığını söyler.

Felsefenin beşinci ve son dalı, metafiziğe, epistemolojiye ve etiğe dayalı sanatı inceleyen estetiktir. Sanat, insan bilincinin ihtiyaçları ile -ona yakıt sağlanması ile-uğraşır.

Bazılarınız şimdi pek çok insanın yaptığı gibi şunu söyleyebilir: Böyle soyut şekilde asla düşünmem -ben belli, somut, gerçek hayat problemleriyle uğraşmak isterim-, felsefeye neden ihtiyacım olsun?

 Benim cevabım şudur: Somut, belli, gerçek yaşam problemleriyle uğraşabilmek için -yani dünyada yaşayabilmek için-felsefeye ihtiyacınız vardır.

Çoğu insan gibi, felsefeden etkilenmediğinizi söyleyebilirsiniz. Sizden bu iddianızı gözden geçirmenizi isteyeceğim. Hiç şunu söylediğiniz ya da düşündüğünüz oldu mu?

 “Bu kadar emin olma, hiç kimse hiçbir şeyden emin olamaz.” Bu fikri, adını hiç duymamış bile olsanız David Hume’den (ve diğer kişilerden) aldınız. Veya: “Bu, teoride iyi olabilir, ama pratikte işe yaramaz.” Bunu Platon’dan aldınız. Veya: “Bu, yapılacak çok kötü bir şeydi, fakat o da nihayetinde bir insan ve dünyada hiç kimse mükemmel değildir.” Bunu Augustine’den aldınız. Veya: “Bu senin için doğru olabilir, ama benim için değil.” Bunu William James’den aldınız. Veya: “Elimden bir şey gelmez. Onun yapağı hiçbir şeye hiç kimse yardım edemez.” Bunu Hegel’den aldınız. Veya: “İspatlayamam, ama doğru olduğunu hissediyorum.” Bunu Kant’tan aldınız. Veya: “Bu mantıklıdır, fakat mantığın gerçekle ilgisi yoktur.” Bunu da Kant’tan aldınız. Veya: “Bu kötü bir şeydir, çünkü bencilcedir.” Bunu da Kant’tan aldınız. Çağdaş aktivistlerin “Önce yap, sonra düşün” dediklerini duydunuz mu?

 Onlar da bunu John Dewey’den aldılar.

Bazı insanlar şöyle bir cevap verebilir: “Bunları kesinlikle zaman zaman söylemekteyim, fakat bunlara her zaman inanmıyorum. Bunlar dün doğru olabilirdi, ama bugün doğru değil.” Onlar bunu Hegel’den aldılar. İnsanlar şunu söyleyebilir: “Tutarlılık küçük akılların korkulu rüyasıdır.” Bunlar onu çok küçük bir akıldan, Emerson’dan aldılar. İnsanlar şunu söyleyebilir: “Fakat kişi, o anki durumun gereklerine göre farklı felsefelerden fikirler ödünç alamaz mı, veya onlarla bir orta yol bulamaz mı?” Onlar bunu Richard Nixon’dan aldılar, o da William James’den aldı.

Şimdi kendinize sorun: Soyut fikirlere ilgi duymuyorsanız, neden siz (ve tüm insanlar) bunları kullanmak zorunda kalıyorsunuz?

 Gerçek şudur: Soyut fikirler sayısız somut konuyu içeren kavramsal bütünleştirmelerdir ve soyut fikirler olmaksızın gerçek hayatın spesifik ve somut problemleriyle başa çıkamazsınız. Her nesnenin kendisi için eşsiz, benzeri olmayan bir doğa harikası olduğu yeni doğmuş bir bebek konumunda olursunuz. Bebeğin akli durumu ve sizinki arasındaki fark sizin beyninizin gerçekleştirmekte olduğu kavramsal bütünleştirmelerin sayısındadır.

Gözlemlerinizi, deneyimlerinizi, bilgilerinizi soyut fikirler, yani ilkeler hâlinde bütünleştirme gerekliliği konusunda tercih şansınız yoktur. Tek tercihiniz, bu prensiplerin doğru mu yoksa yanlış mı olacakları, sizin bilinç li akılcı inanışlarınızı mı yoksa rastgele bir araya gelmiş kaynaklarını, geçerliliklerini veya içeriklerini bilmediğiniz (bildiğinizde çoğu kez bir çürük patates gibi kaldırıp atacağınız) bir fikirler sürüsünü mü temsil edecekleridir

Fakat (bilinçli olarak veya bilinçsiz olarak) kabul ettiğiniz prensipler bir diğeriyle çelişebilir veya ters düşebilir bunların da entegre edilmesi gereklidir. Bunları bütünleş tiren şey nedir?

 Felsefe. Felsefî bir sistem entegre bir varoluş fikridir. Bir insan olarak felsefeye ihtiyacınız olduğu gerçeği hakkında tercih yapma şansınız yoktur. Sizin de tercihiniz kendi felsefenizi bilinçli, akılcı, disiplinli bir düşünce süreci ve titiz derecede mantıklı bir akıl yürütmeyi mi yapacağınız, yoksa bilinçaltınızın topladığı, şans eseı bir araya gelen, fakat bilinçaltınızca bir tür soysuz felsefe hâlinde bütünleştirilmiş ve tek bir kütle hâline -yani aklınızı kullanmanızı engelleyen bir zincir ve gülle gibi duran kendinden şüphe etme hâline getirilmiş olan bir geçersiz hükümler, yanlış genellemeler, tanımlanmamış çelişkiler, hazmedilmemiş sloganlar, belirsiz dilekler, şüpheler ve korkular çöplüğü olarak mı tanımlayacağınızdır.

Pek çok insanın yaptığı gibi, daima soyut prensiplere dayanarak davranmanın kolay olmadığını söyleyebilirsiniz. Hayır, kolay değildir. Fakat onların ne olduğunu bilmeden onlara dayanarak davranmak zorunda olmak daha mı kolaydır?

Bilinçaltınız bir bilgisayar gibidir (aslında insanoğlunun yapabileceği en karmaşık bilgisayardan daha karmaşıktır) ve onun asıl fonksiyonu sizin fikirlerinizi entegre etmektir. Bilinçaltını kim programlamaktadır?

 Sizin bilinçli aklınız. Eğer siz hata yaparsanız, hiçbir kesin kanaatiniz olmazsa, bilinçaltınız tesadüfen programlanır ve kendinizi kabul ettiğinizi bilmediğiniz fikirlerin etkisine bırakırsınız. Fakat öyle ya da böyle, bilgisayarınız size, sahip olduğunuz değerlere göre etrafınızdaki şeylerin yıldırım hızıyla hesaplanmış değerlendirmelerinin günlük ve saatlik çıktılarını duygular formunda verir. Eğer bilgisayarınızı bilinçli bir düşünmeyle programlarsanız, değerlerinizin ve duygularınızın niteliğini bilirsiniz. Böyle yapmazsanız bilmezsiniz.

Bilhassa bugün, pek çok kişi insanın sadece mantıkla yaşayamayacağını, insan tabiatında göz önüne alınması gereken duygusal unsurların bulunduğunu ve insanların duyguların yol göstericiliğine dayandıklarını iddia etmektedirler. İşte benim hikâyemdeki astronot da böyle yapmıştı. Yanılan, astronot ve insanlar oldular: İnsanın sahip olduğu değerler ve duygular onun temel dünya görüşü tarafından belirlenir. İnsanın bilinçaltının nihaî programlayıcısı, duygusalcılara göre, insanların hislerinin puslu sırlarını etkileme veya onlara nüfuz etme gücü olmayan bir bilim olan felsefedir.

Bilgisayar çıktısının kalitesi ona girilen verinin kalitesiyle belirlenir. Eğer bilinçaltınız tesadüfen programlanırsa, onun çıkası da buna uygun bir karaktere sahip olacaktır. Belki de bilgisayar işlemcilerinin kullandığı ve “bilgisayara çöp gir, çöp çıksın” anlamına gelen zarif tâbiri duymuşsunuzdur. Aynı durum bir insanın düşüncesi ve duyguları arasındaki ilişkiler için de geçerlidir.

Duygularıyla çalışan bir kişi, çıktılarını okuyamadığı bir bilgisayarla çalışan kişi gibidir. Kişi bilgisayar programının doğru veya yanlış olduğunu, kişinin başarısı için mi, yoksa mahvolması için mi olduğunu, onun amaçlarına mı yoksa bilinmeyen bir gücün kötü emellerine mi hizmet ettiğini bilmez. Bu kişi iki şeye de kördür: Etrafındaki dünyaya ve kendi iç dünyasına. Gerçeği veya kendini motive eden şeyleri kavrayamaz ve her ikisine karşı da kronik dehşet içindedir. Duygular kavrama araçları değillerdir. Felsefeyle ilgisi olmayan insanlar ona çok fazla ihtiyaç duyarlar; en çaresiz şekilde onun gücüne tabidirler.

Felsefeyle ilgisi olmayan insanlar felsefe prensiplerini etraflarındaki kültürel atmosferden (okullardan, üniversitelerden, dergilerden, gazetelerden, filmlerden, TV’den vs.) alırlar. Bir kültürün rengini ne belirler?

 Bir avuç insan: filozoflar. Diğerleri ikna olarak veya aldırmayarak bunları izlerler. Yaklaşık 200 yıldır, Immanuel Kant etkisiyle, felsefedeki baskın eğilim tek bir amaca odaklanmıştır: İnsan aklının tahribi ve insanın kendi aklının gücüne olan güveninin yıkılması. Bugün bu eğilimin en üst seviyesini görmekteyiz.

İnsanlar aklı terk ettiklerinde, sadece duygularının kendilerine rehberlik edemediğini ve aynı zamanda dehşet hariç, hiçbir duyguyu yaşayamayacaklarını anlarlar. Bugünün entelektüel modalarına göre yetiştirilen genç insanlar arasında uyuşturucu bağımlılığının yayılması, idrak araçlarından yoksun kalan ve gerçekten kaçmak isteyen insanların (varoluşla ilişkilerinden doğan yetersizliğin dehşetinden kaçmak isteyenlerin) çekilmez iç durumlarını gösterir. Bu genç insanların bağımsızlık korkusuna ve bazı grup, hizip veya çeteye girme veya “ait olma” çılgınlıklarına dikkat edin. Bunların çoğu felsefeyi hiç duymamıştır; fakat cesaret edemedikleri sorular için esaslı cevaplara ihtiyaçları olduklarını hissederler ve kabilelerinin onlara nasıl yaşamaları gerektiğini söyleyeceğini ummaktadırlar. Herhangi bir büyücünün, “guru” nun veya diktatörün hegemonyası altına girmeye razıdırlar. Bir insanın yapabileceği en tehlikeli şeylerden biri kendi ahlâkî özerkliğini başkalarına teslim etmektir: Benim hikâyemdeki astronot gibi, iki ayaküstünde yürüseler bile onların insan olup olmadığını bilmemektedir.

Şimdi şunu sorabilirsiniz: Eğer felsefe böylesine kötü olabiliyorsa, niçin insanlar onun eğitimini alsınlar?

 Bilhassa bariz şekilde yanlış, anlamsız ve gerçek hayat ile hiç ilgisi olmayan felsefe teorileri eğitimi neden alınsın?

Benim cevabım: Kendini korumak için ve gerçeğin, adaletin, özgürlüğün ve sahip olduğunuz veya olabileceğimiz herhangi bir değerin korunması için.

Bilhassa modern zamanlardaki pek çok felsefe kötü ise de tüm felsefeler kötü değildir. Öte yandan, bilim, teknoloji, ilerleme, özgürlük gibi medeniyetin her başarısının alanda, aralarında bu ülkenin doğuşunun da bulunduğu, bugün tadını çıkardığımız her değerin altında, 2000 yıl önce yaşamış bir insanın, Aristo’nun başarısını bulacaksınız.

Bazı filozofların kelimenin tam anlamıyla anlaşılmaz teorilerini okurken, sadece sıkılma duygusu yaşıyorsanız size karşı çok büyük bir sempati duyuyorum. Ama “anlamsız olduğunu bildiğim bir şeyi neden inceleyeyim” diyerek onları bir kenara atarsanız, yanlış yaparsınız. Bunun anlamsız olduğu doğrudur; fakat siz bunu bilmiyorsunuz, tabiî onların tüm hükümlerini, bu filozofların ürettiği tüm sloganları kabul etmedikçe. Ve tabiî bunları çürütemedikçe.

Bu anlamsızlık insanın varoluşuna dair en kritik ölüm kalım konuları ile ilgilidir. Her önemli felsefe teorisinin temelinde, insan bilincinin gerçek bir ihtiyacının varolduğu şeklinde haklı bir mesele vardır. Bazı teoriler bu konuyu netleştirmeye çalışırken, bazıları insanoğlunu onu keşfetmekten şaşırtmaya, soysuzlaştırmaya, alıkoymaya çalışır. Filozofların mücadelesi insan aklının mücadelesidir. Eğer anlayamıyorsanız, bu teorilerin en kötülerine karşı savunmasızsınız demektir.

Felsefe çalışmanın en iyi yolu felsefeye bir dedektif hikayesine yaklaşır gibi yaklaşmaktır: Kimin katil, kimin kahraman olduğunu anlamak için her yolu, her ipucunu ve emareyi izleyin. Belirleme kriteri iki sorudur: Niçin ve Nasıl?

 Eğer belli bir fikir doğru görülüyorsa -neden Eğer bir başkası yanlış görünüyorsa neden, ve bu nasıl açıklanıyor?

 Cevapları hemen bulamayacaksınız; faks paha biçilmez bir özellik kazanacaksınız: Esaslara göre düşünme yeteneği.

Hiçbir şey insana otomatikman verilmez: Ne bilgi, ne kendine güven, ne iç huzuru, ne de aklını doğru şekilde kullanma. İnsanın ihtiyaç duyduğu veya istediği her değer (vücudunun kendine has duruşu bile) keşfedilmek ve öğrenilmek zorundadır. Bu bağlamda, West Point mezunlarının duruşuna -gururlu, disiplinli vücut kontrolü olan insanları gösteren bu duruşa her zaman hayran olduğumu söylemek istiyorum. İşte, felsefe eğitimi de insana özel bir entelektüel duruş (aklının onurlu, disiplinli kontrolü) verir.

Sizin kendi mesleğiniz olan askerlik biliminde, düşman silahlarını, stratejisini ve taktiğini izlemenin ve onlarla karşılaşmaya hazır olmanın önemini biliyorsunuz. Aynısı felsefede de geçerlidir: Düşmanın fikirlerini anlamalı ve onları çürütmeye hazır olmalısınız. Onun temel argümanlarını bilmek ve onları yok etmek zorundasınız.

Fizikî savaşta, askerinizi bir bubi tuzağına göndermezsiniz; bubi tuzağının yerini öğrenmek için elinizden gelen her şeyi yaparsınız. Kant’ın sistemi felsefe tarihindeki en büyük ve en anlaşılmaz bubi tuzağıdır; fakat içinde o kadar fazla boşluk vardır ki, onun numarasını bir kez anladığınızda, hiçbir sıkıntı yaşamadan onu etkisiz hâle getirebilir ve tam bir güvenlik içinde onun üzerinde yürüyebilirsiniz. Ve bir kez etkisiz hâle geldiğinde, daha küçük Kantçılar (onun ordusundaki daha düşük rütbeliler, felsefe teğmenleri, erleri ve bugünün paralı askerleri) kendi ağırlıkları olmadığından peş peşe devrileceklerdir.

Siz, ABD ordusunun gelecekteki liderlerinin, bugün felsefî açıdan silahlanmanız gereğinin özel bir sebebi vardır. Siz şu anda kültürel kurulularımızda egemen olan Kantçı-Hegelci kollektivist *oluşumun özel saldırısının hedefisiniz. Siz dünyada kalan son yarı özgür ülkenin ordususunuz, ancak emperyalizmin aleti olmakla suçlanıyorsunuz. “Emperyalizm” hiçbir zaman askerî fetihle uğraşmamış ve başlatmadığı, fakat girdiği ve kazandığı iki dünya savaşından asla faydalanmayan bu ülkenin dış politikasına verilen addır. (Bu arada, bu politika ülkenin hem müttefiklerine hem de eski düşmanlarına yardım etmek için servetini harcamasına yol açan aptalca ve aşırı cömert bir politikaydı.) “Askerî sanayi kompleksi” olarak adlandırılan ve bir safsata -veya daha kötü-olan bir şey, bu ülkenin tüm sıkıntılarından sorumlu tutulmaktadır. Âdi üniversite serserileri, üniversite kampüslerinde ROTC birimlerinin (Üniversitelerdeki subay kursları.) yasaklanması için yaygara yapmaktadırlar. Savunma bütçemiz, mâlî önceliğin ekolojik gül bahçelerine ve gecekondu bölgesi sakinlerinin estetik olarak kendini ifade etme derslerine verilmesini söyleyen insanlar tarafından eleştirilmekte, suçlanmakta ve kesintiye uğratılmaktadır.

* Kollektivizm (Collectivism): “Toplumsal örgütlenmede bireylerin değil, birlikte yaşayan grubun ortak çıkarlarının esas alınması gerektiğini savunan görüş ve ideolojilerin ortak adı. Bireye karşı cemaat, toplum veya devlet gibi toplu kategorileri öne çıkaran, toplum menfaati için bireyin kurban edilmesi ne cevaz veren ve İktisadî ve siyasî kararlan bireyler ya da piyasa yerine devlete veya kamu otoritesinin belirlediği üst komitelere bırakan ideoloji.” Çev.

Bu kampanya bazılarınızı çileden çıkarmış olabilir ve siz iyi niyetle, bunu hak etmek için hangi hataları yaptığınızı merak edersiniz. Eğer durum böyleyse, düşmanınızın tabiatını bir an önce anlamak sizin için çok önemlidir Siz hatalarınız veya kusurlarınız yüzünden değil, faziletleriniz yüzünden saldırıya uğruyorsunuz. Bir zayıflığınım yüzünden değil, gücünüz ve yeterliliğinizden dolayı suçlanıyorsunuz. Birleşik Devletlerin koruyucusu olmanızdan dolayı cezalandırılıyorsunuz. Aynı konunun daha alt bir seviyesinde, benzer bir kampanya polis kuvvetine karşı da yürütülmektedir. Bu ülkeyi yok etme peşinde olanlar, onu hem fiziksel hem de entelektüel olarak silahsızlandırmak istiyorlar. Fakat bu sadece siyasî bir konu değildir: Politika sebep değil, felsefi fikirlerin en nihaî sonucudur. Bazı komünistler, başlatmaya hiçbir şekilde güçlerinin yetmediği bu sıkıntılı durumda fayda elde etmeye çalışan sinekler gibi ilgili olsalar da, bu bir komünist komplosu değildir. Yıkıcıların motivasyonu komünizme olan aşkları değil, Amerika’ya olan nefretleridir.

Niçin nefret?

 Çünkü Amerika Kantçı bir evrenin yaşayan bir inkârıdır.

Bugünün zayıflara, kusurlulara, ıstırap çekenlere, suçlulara olan iğrenç ilgisi ve tutkusu masumlara, güçlülere, beceriklilere, başarılılara, erdemlilere, emin olanlara ve mutlulara karşı olan derin Kantçı nefreti gizleyen bir örtüdür.

İnsan aklını yok etmeyi hedefleyen bir felsefe her zaman insana karşı ve her türlü İnsanî değere karşı bir nefret felsefesidir. İyi olmak için iyiden nefret etmek 20. yüzyılın simgesidir. İşte, karşı karşıya olduğumuz düşman budur.

Bu tip bir mücadele özel silahlar gerektirir. Bu savaşı amacınızın tam olarak bilinmesi, kendinize tamamen güvenme ve bu ikisinin ahlâkî doğruluğu hakkında kesinlikle emin olma silahlan ile yapmak zorundasınız. Size bu tip silahlan sadece felsefe verebilir.

Bu akşam kendime verdiğim görev size kendi felsefemi pazarlamak değildir, sadece felsefeyi pazarlamaktır. Ancak hiçbirimiz ve hiçbir ifade felsefî fikirlerden kaçamayacağından, her cümlede açıkça kendi felsefemden bahsetmekteyim. Bu konuda benim bencil çıkarım nedir?

 Felsefenin önemini ve onu kritik olarak incelemenin önemini kabul ederseniz, sizin benimseyeceğiniz felsefenin benimki olduğuna hayli eminim. Ben onu, resmî olarak objektivizm, fakat gayri resmî olarak dünyada yaşama felsefesi olarak adlandırıyorum. Bilhassa Atlas Shrugged da olmak üzere, benim kitaplarımda onun açık ifadesini bulacaksınız.

Sonuç olarak, kişisel bazı şeyler söylememe izin verin. Bu akşam bana çok şey ifade ediyor. Size hitap etme fırsatı yakalamak, bana büyük bir onur verdi. Bir vatanseverlik gevelemesi değil, fakat zarurî metafizik, epistemolojik, ahlâkî, politik ve estetik temellerden hareketle size şunları söyleyebilirim; Amerika Birleşik Devletleri en büyük, en soylu ve orijinal kuruluş prensipleriyle dünya tarihindeki tek ahlâklı ülkedir. Benim kafamda; West Point adı ile ilişkili bir tür sessiz aydınlık vardır, siz bu orijinal kuruluş prensiplerini korumaktasınız ve onların sembolüsünüz. Bu prensiplerde çelişkiler ve eksiklikler söz konusu oldu ve sizinkilerde de olabilir, fakat ben esaslardan bahsediyorum. Hiçbir kurum ve hiçbir sosyal sistem tüm üyelerine otomatikman mükemmellik garanti edemeyeceği için, her kurumda olduğu gibi sizin tarihinizde de yüksek standartlarınıza uygun olarak yaşamayan bireyler olabilir. Bu durum bireyin özgür iradesin bağlıdır. Ben sizin standartlarınızdan bahsediyorum. Siz Amerika’nın doğuşuna has olan, fakat bugün hiç bulunmayan üç karakteri korumaktasınız: Samimiyet, kendini verme, onur duygusu. Onur, davranışta kendisini gösteren kendine değer verme duygusudur.

Bu ülkenin savunması için hayatınızı riske atmayı seçtiniz. Kendinizi hiçe sayarak hizmet etmeye kendinizi adadığınızı söyleyerek, size hakaret etmeyeceğim; bu benim ahlâk değerlerime göre bir erdem değildir. Benim ahlâk anlayışıma göre, kişinin kendi ülkesini savunması, yerli veya yabancı bir düşmanın esiri olmuş bir köle olarak yaşamayı kişisel olarak istemediği anlamına gelmektedir. İşte bu müthiş bir erdemdir. Bazılarınız bunun farkında olmayabilir. Size bunu fark etmenizde yardımcı olmak istiyorum.

Özgür bir ülkenin ordusunun büyük bir sorumluluğu vardır: Güç kullanma hakkı; fakat diğer ülkelerin ordularının tarihte yaptığı gibi bir zorbalık ve vahşice fethetme aracı olarak değil, sadece özgür ülkenin kendisini savunmasının, yani bir insanın bireysel haklarının savunmasının aracı olarak. Sadece güç kullanmayı başlatanları caydırmak için güç kullanma prensibi, doğruluğu kuvvetten üstün tutma prensibidir. Böyle bir görev için en üst düzeyde dürüstlük ve şeref duygusu gerekir. Dünyadaki başka hiçbir ordu bunu başaramamıştır. Siz başardınız.

West Point ABD’ye bilinen ve bilinmeyen pek çok kahraman vermiştir. Siz bu yılın mezunları, şanlı bir gelenek taşımaktasınız ve ben buna bir gelenek olduğu için değil, şanlı olduğu için derinden hayranım.

Dünyadaki en kötü tiranlığın suçunu taşıyan bir ülkeden geldiğim için, sizin savunduğunuz şeyin anlamını, yüceliğini ve üstün değerini bilhassa takdir edebiliyorum. Bu nedenle kendi adıma ve benim gibi düşünen pek çok insan adına West Point’in geçmişindeki, bugünündeki ve geleceğindeki herkese şunu söylemek istiyorum: Teşekkürler.

Sh:1-24

 

İNSAN YAPIMI OLANA KARŞI METAFİZİK OLAN 1973

‘Tanrı bana değiştiremediğim şeyleri kabul etme huzurunu, değiştirebileceğim şeyleri değiştirme cesaretini ve aradaki farkı bilme bilgeliğini verdi. ”

Bu dikkat çekici ifade, fikirleriyle her temel konuda zıt olduğum bir teologa, Reinhold Niebuhr’a aittir. Fakat -ifadenin bir dua şeklinde olması, yani kişinin zihinsel ve duygusal durumlarının Tanrıdan bir hediye olduğu iması hariç-, bu ifade benim için özde bir yol gösterici olarak tamamen doğrudur: Akıllı bir adamın başarmaya çalışması gereken zihinsel davranışı dile getirmektedir. İfade zarif basitliğiyle güzeldir; fakat bu davranışın başarılması felsefenin en derin metafizik-ahlâk konularını ilgilendirmektedir.

Bu ifadenin “İsimsiz Alkolikler” olarak adlandırılan ve tam olarak bir felsefe organizasyonu olmayan bir grup tarafından dua olarak kabul edildiğini öğrendiğimde irkilmiştim. Bugünün sosyal psikolojik teorilerinin entelektüel değil, duygusal ihtiyaçları ve hayal kırıklıklarını insan ıstırabının (örneğin “sevginin” olmayışı) sebebi olarak vurgulaması ışığında, bu organizasyon böyle bir problemin alkolikler için geçerli olduğunu, bu konulardaki kafa karışıklığının zararlı sonuçlara neden olduğunu ve insanı alkol almaya, yani realiteden kaçış peşinde koşmaya iten sebeplerden biri olduğunu keşfetmesinden dolayı övgüyü hak etmektedir. Bu, felsefenin kendisini hiç duymamış olan veya duymayı umursamayan insanların hayatını yönetme şeklinin başka bir örneğidir.

Çoğu insan hayatını değiştiremeyeceği şeylere boşuna isyan ederek, değiştirebileceği şeylere pasifçe teslim olarak ve -aradaki farkı öğrenmeye asla çalışmadan-her iki durumda da kronik suç ve kendinden şüphe duyguları içinde geçirir.

Bu tavsiyede hangi felsefî fikirlerin gömülü olduğunu ve bu tavsiyeye uygun olarak yaşamaya çalışmak için nelerin gerekli olduğuna dikkat edin. Eğer insanın değiştirebileceği şeyler varsa bu, insanın tercih gücüne, yani irade melekesine sahip olduğunu gösterir. Eğer bu melekeye sahip değilse, insan cesaret sahibi olma veya olmama gibi, kendi hareketleri ve karakteri dahil hiçbir şeyi değiştiremez. Eğer insanın değiştiremeyeceği şeyler varsa, bu onun hareketlerinden etkilenmeyen ve onun tercihine açık olmayan şeylerin bulunduğu anlamına gelir. Bu herhangi bir felsefe sisteminin temelinde yatan temel metafizik konuya gider: Varolmanın üstünlüğü veya bilincin üstünlüğü.

Varolmanın (realitenin) üstünlüğü varolmanın varolduğu aksiyomudur, yani evrenin bilinçten (herhangi bir bilinçten) bağımsız olarak varolduğu, şeylerin olduğu gibi olduğu, özel bir tabiata, bir kimliğe sahip olduğu aksiyomudur. Bunun epistemolojik sonucu, bilincin var olan şeyleri algılama melekesi olduğu -ve insanın realite bilgisini dışa bakma yoluyla elde ettiği-aksiyomudur. Bu aksiyomların reddedilmesi bu durumun tersini, yani bilincin üstünlüğünü, evrenin bağımsız bir varoluşunun olmadığını, bilincin (insan bilinci, İlâhî bilinç veya ikisi birlikte) bir sonucu olduğunu ifade eder. Bunun epistemolojik sonucu insanın gerçeğe dair bilgisini içeriye bakarak (kendi bilincine veya bir diğer, daha üstün bilinçten aldığı ilhamlara bakarak) aldığı fikridir.

Bu dönüşün kaynağı, kişinin kendi iç durumu ile dış dünya arasındaki farkı, yani algılayan ve algılanan arasındaki farkı tamamen idrak edememesi veya buna istekli olmamasıdır (böylece bilinci ve varoluşu belirsiz bir toptancılıkla bir araya getirmesidir). [“Toptancılık” kritik farklılıkları ayırdedememe yanılgısıdır. Tabiatları, doğruluk durumları, önemleri ve değerleri bakımından büyük ölçüde farklılık gösteren unsurlara tek bir kavramsal bütünün veya “paketin” parçalan şeklinde toptan yaklaşmayı ifade eder.] Bu kritik ayırt etme insana otomatik olarak verilmez; öğrenilmek zorundadır. Bu ayırdetme herhangi bir bilinç tarafından kavranabilecek şekilde yeterince açıktır; fakat kavramsal olarak anlaşılması ve bir mutlak olarak korunması gerekmektedir. Gözlenebildiği kadarıyla, çocuklar ve vahşiler onu anlamamaktadır (fakat onlar bu konuda bazı basit emareler gösterebilirler). Çoğunluk, bazen varoluşun üstünlüğünü açıkça tanıyarak ve bazen de onu yalanlayarak, göz ardı ederek ve/veya kasıtlı olarak bir tür rastgele, göz kararı epistemolojik düşmanlık benimseyerek daldan dala uçmaya devam eder. Bunun sonucu insanların entelektüel sınırlarının, yani soyutluklarla başa çıkabilme yeteneklerinin daralmasıdır. Her ne kadar bugün mistik büyücülük şarkıları söylemenin yağmur getireceğine pek az insan inansa da, pek çok insan şöyle bir argümanı hâlâ geçerli görmektedir: “Eğer Tanrı yoksa, evreni kim yarattı?”

Varoluşun varolduğu aksiyomunu kavrayabilmek, tabiatın, yani bir bütün olarak evrenin yaratılamayacağı veya yok edilemeyeceğini kavrama anlamına gelir. Temel bileşenleri ister atomlar ister atomdan küçük parçacıklar veya henüz keşfedilmemiş bir enerji formu olsun, kainat bir bilinç, bir irade veya şans ile değil, kimlik kanunu ile yönetilmektedir. Elementlerin evren içinde sayısız şekilleri, hareketleri, bir araya gelmeleri ve ayrılmaları -yüzen bir toz zerresinden bir galaksinin oluşumuna, hayatın ortaya çıkışına kadar her şey-ilgili elementlerin kimliklerince gerçekleştirilmekte ve belirlenmektedir. Tabiat metafizksel olarak verilidir; yani tabiatın yapısı herhangi bir iradenin gücünün ötesindedir.

İnsan iradesi onun bilincinin (akıl melekesinin) bir özelliğidir ve varoluşu algılama veya ondan kaçınma tercihini içerir. Varoluşu algılamak, varolan şeylerin niteliklerini veya özelliklerini (kimliklerini) keşfetmek metafiziksel olarak verili olanı keşfetmek ve kabul etmek anlamına gelir. İnsanın, doğada verilmiş olan şeyleri kendi amaçlarına hizmet etmeleri için nasıl düzenleyebileceğini öğrenebilmesi (ki bu onun hayatta kalma metodudur) ancak bu bilgi sayesinde olmaktadır.

Doğal elementlerin kombinasyonlarının düzenlenmesi insanın sahip olduğu tek yaratıcı güçtür. Bu, müthiş ve mükemmel bir güçtür -ve bu “yaratıcı” kavramının tek anlamıdır. “Yaratma” yoktan bir şey var etme anlamına gelmez (metafiziksel olarak gelemez). “Yaratma” doğal elementlerin daha önce bulunmayan bir düzenlemesini (bir kombinasyonu veya bütünleşmesini) ortaya çıkarma gücü anlamına gelir. (Bu bilimsel veya estetik herhangi bir insan ürünü için doğrudur: İnsan tahayyülü onun realitede gözlediği şeyleri yeniden düzenleme yeteneğinden fazlası değildir.) Doğaya göre insan gücünün en iyi ve derli toplu tanımlaması Francis Bacon’ın “Tabiata hükmetmek için ona itaat edilmesi gerekir” teşhisidir. Burada.

“Hükmetmek” insan amaçlarına hizmet ettirilmesi; “itaat edilmesi” ise doğal elementlerin özellikleri keşfedilmedikçe ve onlar uygun şekilde kullanılmadıkça insan amaçlarına hizmetin gerçekleşmeyeceği anlamına gelmektedir.

Örneğin 200 yıl önce, insan 238.000 mil öteden bir insan sesini duymanın imkânsız olduğunu söylerdi. Bu olay bugün de o günkü kadar imkânsızdır. Fakat eğer aydan gelen bir astronotun sesini duyabiliyorsak bu elektronik bilimi sayesindedir; bu bilim bazı doğal olayları keşfetmiş ve insanların bu sesin titreşimlerini alan, onları ileten ve dünyada yeniden oluşturan türden cihaz yapmalarını mümkün kılmıştır. Bu bilgi ve cihaz olmasaydı, yüzyıllar süren dilekler, dualar, çığlıklar ve tepinmeler insan sesinin on mil öteden duyulmasını sağlamazdı.

Bugün bu durum (açıkça) anlaşılmıştır ve (az ya da çok) fiziksel bilimler konusunda (dolayısıyla onların ilerlemeleri konusunda) kabul edilmektedir. Fakat bu, insanla (dolayısıyla insanların sürekli barbarlıklarıyla) uğraşan beşerî bilimler konusunda ne anlaşılmıştır ne de kabul edilmiştir; hatta sesli bir şekilde reddedilmiştir. İnsan, neredeyse konsensüs hâlinde, doğal olmayan bir fenomen olarak kabul edilmektedir, bu ya mistik (İlâhî) bahşedilmişi olan aklı (“ruh”u) tabiatın üzerinde olan doğaüstü bir varlık olarak ya da mistik (şeytanî) bahşedilmişi olan aklı doğanın (“ekoloji”nin) bir düşmanı olan doğa altı bir varlık olması şeklindedir. Tüm bu teorilerin amacı, insanı kimlik kanununun dışında tutmaktır.

Fakat insan vardır, aklı da vardır. Her ikisi de tabiatın bir parçasıdır ve her ikisi de özel bir kimlik taşımaktadırlar. Tıpkı canlı organizmaların cansız maddenin varlığıyla çelişmediği gibi, irade özelliği de kimlik gerçeğiyle çelişmez. Canlı organizmalar cansız maddenin sahip olmadığı, kendilerinden kaynaklanan hareket gücüne sahiptirler; insan bilinci diğer canlı türlerinin bilincinin sahip olmadığı idrak (düşünme) alanı içinde kendinin başlattığı hareket gücüne sahiptir. Fakat tıpkı hayvanların sadece vücutlarına uygun olarak hareket edebilmeleri gibi, insan da zihinsel hareketlerini kendi bilincinin yapısına {kimlik) uygun olarak başlatabilir ve yönlendirebilir. İnsanın iradesi idrak işlemi ile sınırlı olup, realite unsurlarını tanımlama (ve yeniden düzenlemeyi tasarlama) gücüne sahiptir; fakat onları değiştirme gücüne sahip değildir. İnsan idrak melekesini bu melekenin tabiatının gerektirdiği gibi kullanma gücüne sahiptir; fakat onu değiştirme veya onun yanlış kullanımının sonuçlarından kaçma gücüne sahip değildir. İnsan realiteyi algılamaktan vazgeçme, ondan kaçma, onu yozlaştırma veya tahrip etme gücüne sahiptir; fakat arkasından gelen varoluşsal ve psikolojik felaketlerden kaçma gücüne sahip değildir, (insanın idrak melekesinin iyi veya kötü kullanımı bir insanın duygularını ve karakterini şekillendiren değerler tercihini belirler. İnsanın kendi kendini oluşturan bir ruhsal varlık olması bu bakımdandır.)

İnsanın irade melekesi bu sıfatla tabiatın bir çelişkisi değildir; fakat insanlar metafiziksel olarak verilmiş olanla herhangi bir nesne, kurum, süreç veya insan tarafından oluşturulan bir davranış kuralı arasındaki kritik farkı kavramadığında veya eğer kavrayamazsa bir çelişkiler yumağı ortaya çıkmaktadır.

Kabul edilmesi gereken metafiziksel olarak verilmiş olandır: Bu değiştirilemez. İncelemeden asla kabul edilmemesi gereken insan yapımı olandır: Bu muhakeme edilmeli, sonra kabul veya reddedilmeli ve gerektiğinde değiştirilmelidir. İnsan her şeyi bilmeye kadir veya hatasız değildir: Bilgi eksikliğinden dolayı masum hatalar yapabilir veya yalan söyleyebilir, aldatabilir, numara yapabilir. İnsan yapımı olan, bir dehanın, idrak kabiliyetinin veya hünerin ürünü olabilir veya aptallığın, kandırmanın, kötü niyetin veya kötülüğün bir eseri olabilir. Bir kişi yanlış olup, diğerlerinin hepsi doğru olabilir veya tersi olabilir (veya ikisi arasındaki her sayı farkı olabilir). Doğa insana hükümlerinin herhangi bir otomatik doğruluk garantisini vermez (ve bu kabul edilmesi gereken metafizik olarak verili bir gerçektir).

Öyleyse kim karar verecektir?

Elinden gelenin en iyisiyle ve en dürüstçe, her insanın kendisi. İnsanın hüküm vermedeki standardı nedir?

 Metafiziksel olarak verilmiş olan.

Metafiziksel olarak verilmiş olan doğru veya yanlış olamaz, basitçe ne ise odur ve insan kendi değerlendirmelerinin doğru veya yanlış olduğunu bu değerlendirmelerin realiteyle uyuşmasına veya çelişmesine göre belirler. Metafiziksel olarak verilmiş olan haklı veya haksız olamaz, o, akılcı bir insanın amaçlarını, değerlerini, tercihlerini haklı veya haksız olarak değerlendirdiği standarttır. Metafiziksel olarak verilen neyse odur, böyle olmuştur, böyle olacaktır ve böyle olmak zorundaydı. İnsan tarafından yapılan hiçbir şey böyle olmak çorunda değildi: Tercihle yapılmıştır.

Metafiziksel olarak verilmiş olana isyan etmek varoluşu reddetmek için yapılan boşuna bir girişimdir. İnsan tarafından yapılmış olanı karşı çıkılmaz kabul etmek kişinin kendi bilincini reddetmeye çalışma girişimidir. Varoluşa “Evet” diyebilmekten huzur doğar. Cesaret başkaları tarafından yapılan yanlış tercihlere “Hayır” diyebilmekten doğar.

Herhangi bir doğal olay, yani insanın katılımı olmaksızın meydana gelen herhangi bir olay, metafiziksel olarak verili olandır ve farklı şekilde ortaya çıkması mümkün olamazdı veya meydana gelmemesi de mümkün olamazdı. İnsan davranışını ilgilendiren herhangi bir olay insan yapımıdır ve farklı bir şekilde olabilirdi. Örneğin, insan yaşamayan bir bölgede meydana gelen bir su baskını metafizik olarak verilidir; sel sularını kontrol altında tutmak için yapılan bir baraj insan yapımıdır; eğer barajı yapanlar hesaplarını yanlış yaparsa ve baraj yıkılırsa felaket orijini bakımından metafizikseldir, fakat sonuçlan insan tarafından daha büyük hâle getirilmiştir. Durumu düzeltmek için, insanlar taşkının sebeplerini ve potansiyellerini inceleme yoluyla tabiata itaat etmeli ve sonra daha iyi taşkın kontrolleri inşa ederek tabiata hükmetmelidir.

Fakat insanın varlığının şartlarını iyileştirme çabalarının tümünün boş olduğunu söylemek, her yıl sel geldiğini bilmemize rağmen önümüzdeki yıl sel olmayacağını ispatlayamayacağımızdan tabiatın bilinemez olduğunu söylemek; orijinal baraj yapıcılarının barajın sağlam olacağı konusunda emin olmalarına rağmen barajın yıkılması nedeniyle insan bilgisinin bir illüzyon olduğunu söylemek, insanı bilinç ile varoluş arasındaki ilişkide aslî kargaşaya geri götürecektir ve böylece insanı huzurundan ve cesaretinden (ve diğer pek çok şeyden) soyutlayacaktır. Ne var ki bu, modern felsefenin iki yüzyıl veya daha uzun bir süredir söylemekte olduğu şeydir.

Varoluşun önceliği aksiyomuna (yani realitenin mutlaklığının tanınmasına) dayanan felsefî sistemin bizi insanın kimlik ve haklarının tanımasına götürdüğüne dikkat edin. Fakat bilincin üstünlüğüne dayalı felsefi sistemler (yani tabiatın insanın olmasını istediği şey olduğu şeklindeki bariz kibirli fikir) insanın hiçbir kimliğe sahip olmadığı, sonsuz derecede esnek, uysal, kullanılıp atılabilir olduğu fikrine yol açmıştır. Bunun nedenini kendinize sorun.

Felsefecilerin insan aklına saldırılarının önemli bir kısmı metafiziksel olarak verilmiş olan ile insan yapımı olan arasındaki farkı yok etme çabalarıyla ilgilidir. Bu konudaki kargaşa antik bir hata ile başlamıştır (bu hataya Platoncu özelliklerinin bazıları ile Aristo bile katkıda bulunmuştur); fakat bugün bu hata kasıtlı olarak ve affedilemez şekilde başıboş olarak etrafta dolaşmaktadır.

Felsefe profesörleri tarafından kullanılan tipik bir toptancı yaklaşım şöyle oluşmaktadır: Evrende “gereklilik” diye bir şey olmadığı iddiasını ispatlamak için bir profesör bu ülkenin elli eyalete sahip olmak zorunda olmadığını, kırksekiz veya elli ikiye sahip olabileceğini, güneş sisteminin dokuz gezegene sahip olmak çorunda olmadığını, yedi veya onbir gezegen de olabileceğini söylemiştir. Profesör, bir şeyin olduğu durumun ispatlanmasının yeterli olmadığını, kişinin aynı zamanda onun böyle olmak zorunda olduğunu da ispatlaması gerektiğini, hiçbir şeyin olmak zorunda olmaması nedeniyle hiçbir şeyin kesin olmadığını ve her şeyin uygun olduğunu söylemiştir.

İnsan aklını zayıflatma tekniği insan yapımı olanı hileyle metafiziksel olarak verilmiş olan gibi kabul ettirmek, ardından “şans” veya “ihtimal” gibi sadece insanların bilgi eksikliğine gönderme yapan kavramları tabiata atfetmek ve sonra da toptancılığın iki unsurunu tersine çevirmeyi içerir. “İnsan tahmin edilemezdir ve bu nedenle tabiat tahmin edilemezdir” iddiası “Tabiat iradeye sahiptir, insan sahip değildir; yani tabiat özgürdür, insana bilinmeyen güçler hâkimdir; tabiata hükmedilemez, insana hükmedilir”e dönüşür.

Çoğu insan bu tip bir konunun boş bir akademik konuşma olduğuna ve hiç kimse için hiçbir pratik değer taşımadığına inanır -bu durum, bu konunun insanların hayatındaki sonuçları konusunda insanları körleştirir. Eğer birisi onlara, bu konudaki toptancılığın rahatsız edici belirsizliğin, sessiz ümitsizliğin, insanların günlük ruh hâllerinin kasvetli çaresizliğinin bir parçası olduğunu söylese insanlar bunu yalanlarlar: insanlar onu kendiliğinden tanımlamazlar. Fakat içebakıştaki yetersizlik bu toptancılığın sonuçlarından biridir.

Çoğu kişi, insan bilincinin niteliğine ve nasıl çalıştığına dair pek bilgiye sahip değildir ve bu nedenle kendileri için olası olan ve olmayan şeyler hakkında, kişinin kendisinden ve başkalarından ne talep edebileceği hakkında ve neyin kişinin hatası olduğu, neyin olmadığı konusunda hiçbir bilgiye sahip değillerdir. Bilincin kimliğe sahip olmadığı dolaylı fikrine göre insanlar iki duygu arasında gidip, gelirler. Bunlar, insanların bilinçleri üzerinde bir tür her şeyi bilen gücüne sahip oldukları ve ceza görmeyecekleri nedeniyle onu sûi-istimâl edebilecekleri duygusu (“önemli değil, sadece aklımdadır”) ile hiçbir tercihleri, hiçbir kontrolleri olmadığı, bilincin içeriğinin içgüdüsel olarak önceden belirlendiği, insanların kendi kafatasları içindeki anlaşılmaz gizemlerin kurbanları, bilinmeyen bir düşmanın esirleri, açıklanamaz duygularca yönlendirilen çaresiz robotlar oldukları (“ne yapayım, ben böyleyim”) duygulandır.

Pek çok insan bu belirsizliğin etkisiyle mahvolmuştur. Böyle bir insan başarmak istediği amaç veya arzuyu düşündüğünde aklındaki ilk soru “Bunu yapmak için ne gerekir?” değil, “Ben bunu yapabilir miyim?”dir. Onun sorusunun anlamı şudur: “Bunun için doğal yeteneğim var mı?” Örneğin; “Dünyada her şeyden çok bir besteci olmak istiyorum, fakat nasıl besteci olunduğuna dair en ufak bir fikrim yok. Beni bir şekilde besteci yapacak olan o gizemli yeteneğe sahip miyim?” O, aklın üstünlüğü gibi bir fikri asla duymamıştır, fakat o bilincinin karanlık labirentleri içinde ümitsiz bir araştırmaya girerken, onu yönlendiren bu fikirdir (bu araştırma ümitsizdir, çünkü varoluş dikkate alınmadan kişinin bilinci hakkında hiçbir şey öğrenilemez).

O arzusundan hemen o anda vazgeçmezse, onu başarmak için belli belirsiz çabalar. Herhangi bir küçük başarı onun arzusunu artırır: Bu başarıyı neyin sağladığını ve onu tekrarlayıp tekrarlayamayacağım bilmez. Herhangi bir küçük başarısızlık her şeyin bitmesidir: O bu başarısızlığı söz konusu mistik lütfe sahip olmadığının ispatı şeklinde anlar. Bir hata yaptığında, kendine “Neyi öğrenmem gerekir?” diye sormaz, “Problemim ne?” diye sorar. Asla gelmeyecek olan otomatik ve her şeye kâdir bir ilhamı bekler. Gözleri kendi iç dünyasında bulunan, gittikçe büyüyen, hiddetli kendinden şüphe etme canavarına odaklanmış hâlde, kasvetli bir mücadele üstüne yıllarını harcarken, varoluş onun zihinsel görüş alanının etrafında görünmeden dolaşır. En sonunda da pes eder.

“Besteci” olmanın yerine, bilim adamı olma, işadamı olma, haber muhabiri veya başgarson olma, zengin olma, arkadaşlar bulma, kilo verme gibi herhangi bir başka meslek, amaç veya arzu gelir; tutum aynı kalır. Bu tutumun kurbanlarından bazıları sahtekârlardır, fakat hepsi değil. “Doğuştan yetenek” safsatası ile bilhassa sanatta olmak üzere, ne kadar gerçek zekânın engellendiğini, güdük bırakıldığını veya ezildiğini söylemek imkânsızdır.

Neyi değiştirebileceklerini veya değiştiremeyeceklerini bilemeyen bazı insanlar “realiteyi yeniden yazmaya”, yani metafiziksel olarak verilenin tabiatını değiştirmeye çalışırlar. Bazıları -acının, hayal kırıklığının, hastalıkların olmadığı-insanın mutluluktan başka bir şeyi yaşamadığı bir evren hayali kurar ve dünyadaki hayatlarını iyileştirme isteklerini neden kaybettiklerini merak eder. Bazıları herkesin bu faziletleri otomatikman paylaştığı dünyada fakat şu anki dünyada değil cesur, dürüst ve hırslı olacaklarını düşünür. Bazıları mutlak olan ölüm düşüncesinden korkar ve yaşama işinin sorumluluğunu asla üstlerine almaz. Bazıları zamanın akışına bir keramet yükler ve geleneği tabiatın eşdeğeri olarak görür: Eğer insanlar bir fikre yüzlerce yıldır inanıyorsa, onun doğru olduğuna inanmaktadırlar. Bazıları her şeye kâdir oluşu ve metafiziksel olarak verili olan statüsünü insanların fikirlerine dahi vermez; fakat insanların duygularına verir. Söz konusu olan şeyin doğruluğuna veya yanlışlığına bakmaksızın “İnsanlar onun doğru olduğunu hissediyorsa onun doğru olup olmaması fark etmez” düşüncesine dayanarak, başkalarının irrasyonelliğine, kör duygularına (önyargı, badi inanç ve kıskançlık gibi) yaltaklanır.

Bazı insanlar kendi hareketlerinin suçunu bu konuda aciz olan başka şeylere atar; konu üzerinde aciz olan bazı insanlar diğer insanların hareketlerinin suçunu kabul eder. Bazı insanlar bilme konusunda hiçbir şeyi bilmediklerin

 

den suçluluk duyar. Bazıları bugün öğrendiklerini dün bilmediklerinden dolayı suçluluk hisseder. Bazıları tüm dünyayı çaba göstermeden ve bir gecede kendi fikirlerine dönüştürememiş olmaktan dolayı suçluluk hisseder.

Tabiatla nasıl başa çıkılacağı fikri en azından bazı insanlar tarafından kısmen anlaşılmıştır; fakat insanlarla nasıl başa çıkılacağı ve onlar hakkında nasıl hüküm verileceği sorusu hâlâ keşfedilmemiş bir alan durumundadır. İnsana kendisini üstün gösteren meleke (bu melekenin varlığını reddedenlerin gözünde bile) de, insanların kendilerini ve diğerlerini zeki olmayan, bilmez, kimlik kanununun dışında gördüren meleke de, insanın irade melekesidir.

Fakat hiçbir şey kimlik kanununun dışında değildir. İnsan yapımı bir ürünün var olması zorunlu değildi; fakat bir kez üretildiğinde, o vardır. Bir insanın hareketlerinin gerçekleştirilmesi zorunlu değildi; fakat gerçekleştirildiklerinde onlar gerçeğin bir parçasıdırlar. Aynı şey insanın karakteri için de doğrudur: İnsan yaptığı tercihleri yapmak zorunda değildi; fakat karakterini bir kez oluşturduğunda, o bir gerçektir ve onun kişisel kimliğidir. (İnsanın iradesi karakterini değiştirmek için kendisine muhteşem, fakat sınırsız olmayan bir serbestlik sağlar; eğer o karakterini değiştirirse, değişiklik bir gerçek olur.

İnsan orijinli şeyler (ister fiziksel ister psikolojik olsun) metafiziksel olarak verilmiş olandan farklı olarak “insan eseri gerçekler” olarak adlandırılabilir. Bir gökdelen bir insan eseri gerçek, bir dağ ise bir metafiziksel olarak verilmiş gerçektir. Bir gökdelende değişiklik yapılabilir veya havaya uçurulabilir (tıpkı bir dağda değişiklik yapılabileceği veya havaya uçurulabileceği gibi), fakat varolduğu müddetçe o yokmuş gibi yapılamaz veya ona olduğunun dışında bir şeymiş gibi davranılamaz. Aynı prensip insanların harekederi ve karakterleri için de geçerlidir. Bir insan değersiz bir alçak olmak zorunda değildir; fakat böyle olmayı tercih ettiği müddetçe o değersiz bir alçaktır ve buna uygun olarak muamele görmelidir; ona başka türlü muamele göstermek bir gerçekle çelişmektir. Bir insan kahramanca işler yapmak zorunda değildir; fakat böyle yapmayı tercih ettiği müddetçe, o bir kahramandır ve buna göre muamele görmelidir; ona aksi şekilde davranmak bir gerçekle çelişmektir, insanlar bir gökdelen inşa etmek zorunda değillerdi; fakat bir kez inşa ettiklerinde gökdeleni bir dağ olarak (bu fikre göre “gerçekleşmesi tesadüfen olan” metafiziksel olarak verilmiş bir gerçek olarak) kabul etme bir çelişkiden daha kötüdür.

İrade melekesi insana iki önemli konuda özel bir statü verir: Metafiziksel olarak verilenin aksine, ister maddî anlamda ister entelektüel anlamda olsun, insan ürünleri tartışılmadan kabul edilemez ve metafiziksel olarak verili niteliğindeki tabiatıyla bir insanın iradesi diğer insanların gücünün erişemeyeceği bir şeydir. Değiştirilemez temel unsurlar tabiata, iradî bir bilincin özelliği “insan” kimliğine aittir. Hiçbir şey bir insanı düşünmeye zorlayamaz. Diğer insanlar onu teşvikler veya engeller, ödüller veya cezalar verebilir, uyuşturucularla veya bir sopayla vurarak insanın beynini yok edebilirler; fakat insan beynine çalışmasını emredemezler: Bu ona ait bağımsız gücün etkisi alanı içindedir. İnsan, ne kendisine itaat edilmek ne de kendisine emredilmek içindir.

“İtaat edilmesi” gereken şey -tüm var-olanların tabiatına “itaat edildiği” anlamında-insanın metafiziksel olarak verili olan tabiatıdır; bu, insan söz konusu olduğunda, tabiatın geri kalan kısmına uygulanacağı anlamı da kapsayan anlamda, insan aklına herhangi bir şekilde “emir verilemeyeceği” gerçeğinin tanınması gerektiği anlamına gelmektedir. Doğal nesneler insan amacına hizmet etmeleri için yeniden şekillendirilebilirler ve insanın amaçları için araçlar olarak görülür; fakat insanın kendisi böyle olamaz ve değildir de.

Tabiat konusunda, “değiştiremeyeceğim şeyi kabul etmek” metafiziksel olarak verili olanı kabul etme anlamına gelir; “değiştirebileceğimi değiştirmek” bilim ve teknolojinin (örneğin tıp) yaptığı gibi bilgi elde etme yoluyla verili olanı yeniden düzenlemeye çalışma anlamına gelir; “farkı bilmek” kişinin tabiata karşı isyan edemeyeceğini bilmesi ve yapacak bir şey olmadığında, kişinin tabiatı huzur içinde kabul etmesi gerektiği anlamına gelir.

İnsan söz konusu olduğunda, “kabul etmek” aynı görüşte olmak demek değildir; “değiştirmek” de şorlamak anlamına gelmez. Kişinin kabul etmesi gereken, tıpkı kendi aklının başkasının elinde olmadığı gibi, diğer insanların akıllarının da kişinin kendi elinde olmadığı gerçeğidir; kişi diğer insanların kendi tercihlerini kendilerinin yapmaya hakları olduğunu kabul etmeli ve kendi aklının söylediğine göre diğer insanlarla aynı fikirde olmalı veya olmamalı, kabul etmeli veya reddetmeli, katılmalı veya karşı çıkmalıdır. İnsanları “değiştirmenin” yolu, tabiatı “değiştirmenin” yoluyla aynıdır: Bilgi. Bilgi, insan söz konusu olduğunda, akılları aktifse ve aktif olduğunda ikna işlemi ile kullanılmalıdır; akılları aktif olmadığında ise insanlar kendi hatalarının sonuçlarına terk edilmelidirler. “Farkı bilmek” insan eseri kötülüklerin (zaten başka türlüsü de yoktur) sessiz bir teslimiyet ile asla kabul edilmemesi gerektiği, kişinin bunlara isteyerek asla teslim olmaması gerektiği anlamına gelir ve eğer kişi korkunç bir diktatörün, içinde hiçbir davranışta bulunmanın söz konusu olmadığı hapishanesine atılırsa, kişinin onu kabul etmediği bilgisinden iç huzuru doğar.

İnsanlarla güç kullanarak başa çıkmak, tabiatla ikna yoluyla başa çıkmak kadar imkânsız bir şey olup bu, insanları güce dayalı olarak yöneten ve yakarışlar, dinî danslar ve rüşvetle (kurbanlarla) tabiata yalvaran vahşilerin politikasıdır. Bu politika işe yaramaz ve tarihteki hiçbir insan toplumunda işe yaramamıştır da. Ancak bu, kendileri bilincin önceliği fikrine dönmüş oldukları için, çağdaş filozofların insanların dönmelerine ısrar ettikleri politikadır. Onlar tabiat için pasif, mistik, “ekolojik” bir teslimiyette ve insanlar için bir kaba kuvvet idaresinde ısrar ederler.

Filozofların kimlik kanununu yalanlamaları, onların insanın kimliğinden ve hayatta kalması için gerekenlerden kaçınmalarını sağlar. Bu, onlara tabiatta insanın uzun süre hayatta kalamayacağı, aklın insanın hayatta kalma aracı olduğu, insanın insan yapımı araçlarla hayatta kaldığı ve insan yapımı ürünlerin kaynağının insanın zekâsı olduğu gerçeğinden kaçmalarını mümkün kılar. Zekâ, realitenin gerçeklerini kavrama ve onlarla uzun vadeli (yani kavramsal olarak) başa çıkma yeteneğidir. Varoluşun üstünlüğü aksiyomunda, zekâ insanın en değerli özelliğidir. Fakat zekâ, bilincin üstünlüğü ile yönetilen bir toplumda hiçbir yere sahip değildir: O böyle bir toplumun en amansız düşmanıdır.

Bugün zekâ ne tanınmaktadır ne de ödüllendirilmektedir; fakat gittikçe artan yüzsüzce kibirli bir irrasyonellikle köreltilmektedir. Bugünün kültüründe bilincin üstünlüğünün ne kadar egemen olduğunun bir örneği olarak sadece şuna bir bakın: Politikada insanlar seçimlerde acımasız, mutlakçı ya o ya da bu tarzına sahiptir. Bir insanın ya kazanması ya da kaybetmesi beklenir ve insanlar (bazen kaybeden haklı olsa da) kaybedeni tamamen göz ardı ederek, sadece kazananla ilgilenirler. Ekonomide ise üretim konusunda realitenin mutlaklığından, insanın ya üreteceği ya da üretmeyeceği gerçeğinden kaçınılır ve kaybedenler lehine kazananlar hedef alınır. Onlar için bu mutlak, realitenin talepleri değil, insanların kararlarıdır.

Bu eğilimin en üst düzeyi, metafiziksel olan ve insan eseri olana toptancı yaklaşımın nihaî meyveleri, eşitlikçi hareket ve onun felsefî manifestosu John Rawls’ın Bir Adalet Teorisi kitabında somutlaşmaktadır. Bu bariz derecedeki şeytanî teori, insan aklını ve tabiatını arzularının (kıskançlık dahil) boyunduruğuna sokmaya çalışır; sadece en alt düzeydeki beşerî varlıkların değil, aynı zamanda en düşük düzeydeki yaşamayanların da arzularına -ve bunların daha doğmadan hissedeceklerine tâbi kılmayı öngörür. Bu teori, insanların yaşamları boyunca eşit derecede beyinsiz oldukları ön kabulüne dayalı olarak tercihlerde bulunmalarını vaaz eder. Bir beynin kendi yapısını ve gücünde bir değişikliği planlayamayacağı, bir dâhinin kendinin bir geri zekâlı seviyesine indirmeyi tasarlayamayacağı ve bunun tersi, bir dâhi ve bir geri zekâlının ihtiyaçları ve arzularının aynı olmadığı, bir geri zekâlının varlık düzeyine indirgenmiş olan bir dâhinin tarifsiz bir ıstırap içinde mahvolacağı ve bir dâhinin varlık seviyesine yükseltilmiş bir geri zekâlının bir bilgisayarın kenarlarına duvar yazıları yazacağı, sonra da açlıktan öleceği gerçeğinin hepsi kimlik kanunundan (ve böylece realitenin kendisinden) vazgeçen, eşit olmayan sebepleri dikkate almadan “eşit sonuçlar” talep eden ve metafiziksel olarak verilmiş olan şeyleri kaprislerin ve silahların gücüyle değiştirmeyi teklif eden insanların kafalarına girmez.

Bu, bugün tavsiye edilen, anlatılan ve talep edilen şeydir. Böyle bir konuda hiçbir entelektüel -veya ahlâkî – tarafsızlık olamaz. Göz ardı etme, kafa karışıklığı içinde olma veya çaresizlik yoluyla ondan kaçmaya çalışan ahlâk ödlekleri, sessiz kalan ve mücadeleden kaçan; ancak neyi değiştirip neyi değiştiremeyecekleri sorusu üzerine gittikçe artan bir dehşet hissi duyanlar eşitlikçilerin düşmanlıklarının ekmeğine yağ sürmektedir ve “İsimsizler Alkolik” grubunun yardım etmeye çalıştığı terkedilmişlerinki gibi bir âkıbete sahip olacaklardır.

Bugün her akıllı insanın en azından yapabileceği şey bu kitabın doktriniyle savaşmaktır, onunla ahlâkî gerekçelerle inada savaşmaktır. Zekâyı yavaş bir işkenceyle boğma önerisi uygar bir fikir farklılığı olarak kabul edilemez.

Eğer herhangi bir kişi dünyanın çok karmaşık olduğunu ve şeytanlarının başa çıkılamayacak kadar büyük olduğunu düşünürse, ona kendisinin de bir bardak viski içerisinde boğulamayacak kadar büyük olduğunu hatırlatın.

Bu durum, kavramsallaştırma karşıtı zihniyetin şiddetle kaçınmaya çalıştığı, yüksek düzeyde kavramsal gelişim ve bağımsızlık gerektirir. Fakat insanların birlikte adaletle, kâr amacı gütmeden ve güven içinde çalışmalarının tek yolu budur. insanlar için algısal seviyedeki bilinç ile hayatta kalmanın yolu yoktur.

Ben bir evrim teorisi öğrencisi değilim ve bu nedenle ne onu destekliyorum ne de karşı çıkıyorum. Fakat bir hipotez yıllardır beni içten içe kemirmektedir; fakat bunun sadece bir hipotez olduğunu vurgulamak istiyorum. İnsan ve tüm diğer canlı türler arasında müthiş bir uçurum bulunmaktadır. Fark insanın bilinci, yani onun ayırt edici özelliği olan kavrama melekesi konusundadır. Sanki uzun fizyolojik gelişmeler sonrasında evrim süreci yolunu değiştirmiş ve üst düzeydeki gelişmeler canlı türlerin vücutlarına değil, bilinçlerine odaklanmıştır. Fakat bir insanın bilincinin gelişmesi kendi zekâ derecesi ne olursa olsun iradîdir. Onu kendisi geliştirmek zorundadır, nasıl kullanılacağını kendisi öğrenmek zorundadır ve kendisinin tercih etmesiyle bir insan olması gerekmektedir. Fakat kendisi bunu tercih etmezse ne olur?

 Bu durumda kendine has bir ara form, yani kendi tabiatına karşı çılgınca mücadele veren, bir hayvan bilincine ait olan ve elde edemeyeceği çabasız bir “emniyetini” isteyen ve başarmaktan korktuğu insan bilincine isyan eden çaresiz bir yaratık olur.

Bilim adamları yıllardır insan ve hayvanlar arasındaki “kayıp halkayı” aramaktadır. Belki de kayıp halka kavramsallaştırma karşıtı zihniyettir.

Sh: 42-59

BENSİZ BENCİLLİK 1974

“Kayıp Halka” bölümünde, kavramsallaştırma karşıtı zihniyeti ve onun sosyal (kabilesel) dışavurumlarım anlattım. Tüm kabileciler çeşitli derecelerde kavramsallaştırma karşıtıdırlar; fakat tüm kavramsallaştırma karşıtları kabileci değillerdir. Bazıları yalnız kurtlardır (burada kurt türünün yüksek derecedeki avcı niteliklerine vurgu yapıyorum).

Bu kurtların çoğunluğu hayal kırıklığına uğramış kabilecilerdir, yani kabile tarafından (veya en yakınlarındaki kişiler tarafından) reddedilmiş insanlardır: Klasik kurallara itaat etmeyecek kadar güvenilemezdirler ve kabiledeki güç için yanşamayacak kadar pervasızca dalaverecidirler. Algısal bir zihniyet insana hayatta kalma yolu sağlayamayacağından, kendi hileleriyle baş başa bırakılan böyle bir kişi bir tür entelektüel serseri olur, başkalarından fikirler duyan veya alan bir kişi olarak eklektik bir ikinci elci gibi avare dolaşır, fikir kırıntılarını rastgele olarak kapar, bunları kaprise çevirir; davranışında tek bir sabit şey vardır, hangi tür olursa olsun insanlara dahil olma ve onları manipülasyon yapma ihtiyacı nedeniyle gruptan gruba sürüklenme.

Çeşitli alanlarda ne gibi teorik tezgâhlar çevirebilirse çevirebilsin, yalnız kurdu en çok dehşete düşüren ve kendi yetersizliğini ona gösteren etiktir. Etik kavramsal bir disiplindir; bir değerler sistemine sadakati, soyut prensipleri anlayabilmeyi ve onları gerçek durumlara ve davranışlara uygulayabilmeyi gerektirir (en ilkel seviyedeki bazı yetersiz ahlâk emirleri bile böyledir). Kabiledeki yalnız kurt, değerlerin ilk elden kavramasına sahip değildir. Bunun hangi bedelle olursa olsun karşılanması gereken bir ihtiyaç olduğunu ve bu konunun kendisi için numara yapabileceği en zor konu olduğunu hisseder. Ona yol gösteren ve andan ana veya yıldan yıla bir şeyden diğerine geçen kaprisler, ona kişinin kendi seçtiği değerlere ömür boyu sadık kalan bir ruh hâlini algılamasına yardım edemez. Kaprisleri onu bunun tersine iter: Onun herhangi bir şey veya herhangi bir kişiye sürekli sadakatten kaçınmasını otomatikleştirir. Kişisel değerler olmaksızın, bir insan hiçbir doğru veya yanlış hissine sahip olamaz. Kabilesel yalnız kurt tepeden tırnağa bir amoralisttir. (ahlaksız)

Bu tip bir kişinin tanınması için en açık belirti onun kendisini, davranışlarını veya çalışmasını hiçbir şekilde herhangi bir standarda göre muhakeme etme yeteneğinde olmayışıdır. Normal kendini değerlendirme eğilimi bazı soyut fikirlere veya erdemlere başvurmayı gerektirir örneğin, “iyiyim, çünkü rasyonelim”, “iyiyim, çünkü dürüstüm”, hatta bir ikinci el fikri olan “iyiyim, çünkü insanlar beni seviyor”. Söz konusu değer standardan doğru olsun veya olmasın, bu örnekler esaslı bir ahlâk prensibini, yani kişinin kendi değerlerini kazanmak zorunda olduğunu vurgulamaktadır.

Amoralistlerin kendini kendine övme kalıbı şudur: “iyiyim, çünkü ben benim”.

Üç-beş yaşının ötesinde (yani zihinsel gelişmenin algısal seviyesinin ötesinde) bu bir onur veya kendine saygı ifadesi değil, fakat tersidir, yani boşluğun bir ifadesidir;

 

Herhangi bir kişisel değer veya erdemi başarma yetersizliğini itiraf eden durağan, tutuk zihniyetin bir ifadesidir.

Bu eğilimi psikolojik öznelcilik ile karıştırmayın. Bir psikolojik öznelci kendi değerlerini tam olarak tanımlayamaz veya bu değerlerin nesnel geçerliliğini ispatlayamaz; fakat uygulamada (büyük bir psiko-epistemolojik güçlükle de olsa) bu değerler konusunda çok tutarlıdır ve onlara çok sadıktır. Amoralist, sübjektif değerlere sahip değildir; o aslında hiçbir değere sahip değildir. Tüm fikirlerindeki aşikâr eğilim şudur: “Bu iyidir, çünkü ben onu seviyorum”, “Bu iyidir, çünkü onu ben yaptım”, “Bu doğrudur, çünkü ben onun doğru olmasını istiyorum.” Bu ifadelerdeki “ben” nedir?

 Kronik endişenin yönlendirdiği bir hantal.

Bu eğilimin sıkça rastlanan örnekleri şunlardır: Bazı antik zırvalan yeniden ele alan ve kendisi yazdığı için çalışmasının yeni olduğunu düşünen bir yazar; yapan kendisi olduğu için, yaptığı boyamaların bir maymunun kuyruğu tarafından yapılanlardan üstün olduğunu söyleyen nesnel olmayan bir sanatçı; kendisi sevdiği için sıradan kişileri işe alan bir işadamı; {kendi tercih ettiği) bir azınlık tarafından uygulandığında ırkçılığın iyi olduğunu, fakat bir çoğunluk tarafından uygulandığında kötü olduğunu iddia eden siyasî “idealist” ve herhangi bir tip çifte standardın savunucusu.

Fakat ahlâklılığın yerine konan böylesine paçavralar bile sadece bir aldatmadır: Amoralist “iyiyim, çünkü ben benim” inancına sahip değildir. Bu örtülü politika, onun ruhunun en derinlerinde bulunan, asla tanımlanamayacak olan “hiçbir şekilde iyi değilim” inancına karşı onun kalkanıdır.

Aşk değerlere karşı verilen bir reaksiyondur. Amoralistin gerçek kendini değerlendirmesi onun sevilmeye (kelimenin akılcı anlamıyla değil), “kendisi için yani sebepsizce sevilmeye” olan anormal ihtiyacı ile ortaya konmaktadır. James Taggart böyle bir ihtiyacı anlatıyor: “Hiçbir şey için sevilmek istemiyorum. Yaptığım veya sahip olduğum veya söylediğim ya da düşündüğüm bir şeyden dolayı değil, kendim için sevilmek istiyorum. Vücudum veya aklım veya kelimelerim veya işlerim veya davranışlarım için değil, kendim için sevilmek istiyorum.” (Atlas Shrugged.) Karısı “Fakat öyleyse …sen nesin?” diye sorduğunda onun verecek cevabı yoktur.

Gerçek hayattan bir örnek: Yıllar önce, bir yazar olan ve çok akıllı olan, fakat mistisizme meyletmiş, acınacak, hırçın, yalnız ve çok mutsuz bir kadın tanıyordum. Onun arkadaşlık ve aşk hakkındaki duyguları James Taggart’ınkilere benziyordu. The Fountaınhead  [Ayn Rand, Hayatın Kaynağı, Çev.: Belkıs Çorakçı Dişbudak, Plato Film Yayınlan, İstanbul, Mart 2003)] yayınlandığı zaman, işverenlerini kitabımın yayınlamamasına karar verilmesi durumunda istifa etme ile tehdit eden editör Archibald Ogden’e çok müteşekkir olduğumu söyledim. Tuhaf bir kötümser ve onaylamayla bakış ile dinledi ve sonra şunu dedi: “Onun için müteşekkir olmana gerek yok. Bunu senin için yapmadı. Kendi kariyerini ilerletmek için yaptı; çünkü onun iyi bir kitap olduğunu düşünüyordu.” Gerçekten dehşete düşmüştüm. Sordum: “Eğer kitabın işe yaramaz olduğunu düşünmüş olsa ve onun bana bağış olsun diye yayınlanması için mücadele vermiş olsa, daha iyi bir şekilde davranacağını mı ve benim bu davranışı tercih etmem gerektiğini mi kastediyorsunuz?” Bana cevap vermedi ve konuyu değiştirdi. Ondan hiçbir açıklama alamadım. Anlamaya başlamam pek çok yılımı aldı.

Beni uzunca bir süre şaşırtan benzer bir olay politikadadır. Yorumcular sık sık bazı politikacıları ülkenin çıkarını kendi çıkarının (veya partisinin çıkarının) üstünde tutmaya ve rakipleriyle uzlaşmaya teşvik ederler ve bu tip cesaretlendirmeler sıradan kişilere değil, itibarlı kişilere yapılır. Bu ne anlama gelmektedir?

 Eğer politikacı fikirlerinin doğru olduğunu inanıyorsa, uzlaşmaya vardığında ihanet edeceği ülkesidir. Rakibinin fikirlerinin yanlış olduğuna inanıyorsa, onun zarar vereceği şey ülkesidir. Eğer bu ikisinden de emin değilse, bu durumda sadece ülke için değil, kendisi için de görüşlerini gözden geçirmesi gerekir; çünkü fikirlerinin doğru veya yanlış olması en çok kendisinin kişisel çıkarıyla ilgilidir.

Fakat bu faktörler fikirleri ciddîye alan -yani görüşlerini realiteden geliştirilmiş prensiplerden alan bir kavramsal bilinci gerektirir. Algısal bir bilinç, fikirlerin herhangi bir kişi için kişisel önemi olduğuna inanamaz; fikirleri gelişigüzel tercihler olarak, kısa vadeli amaçlar olarak görür. Bu görüşte, bir insan bazı politikaları yürütmek için bir kamu makamına seçilmeye çalışmaz; o seçilmek için bazı politikalar savunur. Durum buysa, neden seçilmek ister ki?

 Algısal zihniyetler asla böyle bir soru sormazlar: Uzun vadeli amaç fikri onların kavrayabilecekleri sınırların ötesindedir. (Bu tip pek çok politikacı ve pek çok yorumcu vardır; ve bu zihniyet doğru ve normal kabul edildiğinden, bu durum dünyanın bugünkü kültürünün entelektüel seviyesini göstermektedir.)

Eğer bir kişi fikirleri ve prensipleri kendi “kişisel çıkarlarından” sonraya koyarsa, onun kişisel çıkarları nedir ve kişi bu çıkarları hangi yollarla belirlemektedir?

 Eğer çalışmasının amacı (ülkenin doğru yönetimi) kendisi için hiçbir kişisel çıkar sağlamıyorsa, bir politikacının kendini mahkûm ettiği anlamsız sıkıcı işe bakın (veya adalet kendisi için kişisel bir çıkar sağlamıyorsa avukatı ya da bahsettiğim kadın gibi bir kitabın kendisi için hiçbir nesnel değerinin olmaması durumunda bir yazarı). Fakat algısal zihniyet değerler veya amaçlar üretemez ve onları kesin şeyler olarak başkasından almak ve sonra beklenen davranışlarda bulunmak zorundadır. (Bu tip insanların hepsi kabile yalnız kurtları değildir -bazıları psiko-epistemolojik derinliklerinde inançlı, şaşkın kabilecilerdir; fakat hepsi kavramsallaştırma karşıtı zihniyetlerdir.)

“Kendi” üzerine (ve “kendisi için sevilmeye”) bu kadar önem veren, kabile yalnız kurdu hiçbir “ben”e ve hiçbir kişisel çıkara sahip değildir, sadece anlık kaprislere sahiptir. Kendine ait anlık duyarlılıkları olduğunun ve başka da pek bir şeye sahip olmadığının farkındadır. Kişisel olarak sevdiği veya hayran olduğu şeylerin manevî (yani entelektüel) değerleri hakkında ne zaman konuşmaya kalkışsa, ağzından çıkanların sıradanlığı, bayağılığı ve başkalarından alınmış olma paçavralığı insanı şok eder.

Bir kabile yalnız kurdu onun “ben”inin onun davranışlarından, işinden, uğraşlarından ve fikirlerinden ayn olduğunu hisseder. O, tüm bunların bir dış gücün -toplum veya gerçekler veya maddî evrenbir şekilde ona dayattığı şeyler olduğunu düşünür. Onun gerçek “ben”inin niteliklerden yoksun tarif edilemez bir kimlik olduğunu düşünür. Bir şey doğrudur: Onun kendi “ben”i tarif edilemezdir -yani bulunmamaktadır. Bir insanın “ben”i aklıdır, yani gerçekleri algılayan, hükümler oluşturan, değerler tercih eden melekesidir. Kabile yalnız kurdu için “realite” anlamsız bir terimdir; onun metafizik değerleri hayatın bir şekilde ona karşı olan insanların ve şeylerin bir tezgâhı olduğu ve kendisinin ceset yığınları üzerinde yürüyeceği şeklindeki kronik duygudan oluşur. Kendini göstermek için mi?

 Hayır, onun bir kenara attığı “ben”inin bıraktığı kendisini rahatsız eden iç boşluğu gizlemek (veya doldurmak) için.

Trajikomik olan insanoğlunun bir bencillik sembolü olarak gösterilmesi gerçeğidir. Bu onu, vereceği tahribatı artırmaya teşvik eder: Ona gücünün ötesinde olduğunu bildiği bir konumdaymış gibi görünmeyi başaracağı ümidini verir. Bencillik en temelde felsefî bir kavramsal başarıdır. Kabile yalnız kurdu imajını bir bencillik imajı olarak gösteren kimse sadece kendi aklî fonksiyonunun algısal olarak çalıştığını itiraf etmektedir.

Ancak kabileciler ahlâkın tamamen sosyal bir olay olduğunu ve bir kabileye (herhangi bir kabileye) bağlılığın insanları ahlâklı tutmanın tek yolu olduğunu iddia etmektedirler. Fakat bir kabilenin uysal üyeleri kabiledeki reddedilmiş kurt kardeşlerinden daha iyi de değildir, daha ahlâklı da değildir: Onların standardı “biz iyiyiz, çünkü biz biziz”dır.

“Ben”in terk edilmesi ve küçültülmesi -ister kabileci ister yalnız kurtçu-tüm algısal zihniyetlerin belirgin özelliğidir. Bunların hepsi kendine güvenden korkarlar; sadece kendileri tarafından (yani kavramsal bilinç tarafından) yapılabilecek işlerin sorumluluğundan korkarlar ve gerçekten bencil bir insanın hayatını korumakta faydalanacağı iki aktiviteden, yani hüküm verme ve tercihten kaçmaya çalışırlar. Onlar, iradeye dayalı olarak kullanılan akıldan korkarlar ve (otomatik olarak çalışan) duygularına güvenirler; (doğuş ortaklıkları olan) akrabaları (bir tercih konusu olan) arkadaşlara tercih ederler; (verili bir şey olan) kabileyi (yeni olan) yabancılara tercih ederler; (ezberlenmiş bir şey olan) emirleri (anlaşılmış şeyler olan) prensiplere tercih ederler; ve her tür determinist teoriyi, “elimden bir şey gelmez!” şeklinde yakınmalarına imkân sağlayan her fikri hoş karşılarlar.

Altruızm ahlâkının neden bir kabile olayı olduğu açıktır. Tarih öncesi insanlar diğer kabilelere karşı bir kabilenin liderliği ve koruması olmadıkça fiziksel olarak hayatta kalamazlardı. Altruizmin uygar çağlarda da devam etmesi fiziksel değil, fakat psiko-epistemolojiktir: Kendi gelişimini durdurmuş, algısal zihniyete sahip insanlar realiteye karşı kabile liderliği ve “koruması” olmadıkça hayatta kalamazlar. Kendini feda etme doktrini onları rahatsız etmez: Onlar hiçbir kendi hissine veya kişisel değer hissine sahip değildir. Kendilerinden feda etmeleri istedikleri şeyin ne olduğunu bilmezler. Entelektüel dürüstlük, doğruyu sevmek, kişisel olarak tercih edilmiş değerler veya bir fikre tutkulu şekilde kendini adama gibi şeyler hakkında hiçbir birinci elden bilgiye sahip değillerdir. “Bencilliğe” karşı öğütler duyduklarında, reddetmeleri gereken şeyin bir kabile yalnız kurdunun düşüncesiz, akılsız ve kendi kaprislerine tapan türden davranışları olduğuna inanırlar. Fakat onların liderleri -altruizm teoricileri-bunu daha iyi bilmekteydi. Immanuel Kant bunu biliyordu; John Dewey bunu biliyordu; B. F. Skirıner bunu biliyordu; John Rawls bunu biliyordu. Bunların hepsinin yok etmeye çalıştıkları şey akılsız hayvan değil, akıl, zekâ, yetenek, fayda, kendine güven ve kendine saygıdır.

Bugün korkunç bir olaya şahitlik etmekteyiz: Tarih öncesi vahşilik ahlâkının egemen olduğu muhteşem bir bilimsel uygarlık. Bunu mümkün kılan olay “bölmelere ayrılmış” akılların bölünmüş psiko-epistemolojisidir. Bunun en iyi örneği insan irrasyonelliğine karşı korunmayı ümit ederek ve fikir meydanlarını akıl düşmanlarına bırakarak fiziksel bilimlere (veya teknolojiye veya sanayiye veya ticarete) kaçmış olan insanlardır. Bu gibi sığınmacılar insanoğlunun en iyi beyinlerinden bazılarını içerir. Fakat böyle bir sığınma mümkün değildir. Çalışmalarında kavramsal entegrasyon ve akılcı düşünme hünerlerini kullanan bu insanlar hayatlarının tüm diğer alanlarında, bilhassa beşerî ilişkilerde ve sosyal konularda çaresiz şekilde kavramsallaştırma karşın olmaktadırlar. (Örneğin Einstein’ın bilimsel başarılarını onun politik görüşleri ile karşılaştırın.)

İnsanların ilerlemesi uzmanlaşma gerektirir. Fakat işbölümü yapmış bir toplum akılcı bir felsefesi olmadıkça -bir insan aklını insan olacak şekilde, yani kavramsal olacak şekilde eğitmek olan temel prensipler için sağlam bir temel bu toplumun amacı olmadıkça yaşayamaz.

Sh:77-85

İNANÇ VE KUVVET: MODERN DÜNYANIN DÜŞMANLARI 1960

17Şubat 1960’da Yale Üniversitesi’nde, Nisan 1960da Brooklyn College’de ve 5 Mayıs 1960 da Columbia Üniversitesi’nde verilen bir konferanstır.

Benden modern dünyada neyin yanlış olduğu sorusunu tek cümle ile cevaplamamı isterseniz, dünyanın kritik problemleri için hiç bu kadar gürültülü şekilde cevap istemediğini ve dünyanın daha önce hiçbir cevabın mümkün olmadığı inanışına kendini bu kadar çılgınca vermemiş olduğunu söylerim.

Bu çelişkinin tuhaflığına ve çağımızın tuhaf duygusal atmosferine dikkat edin. Tarihte, problemlerin varlığını inkâr etmelerinden, kendilerini hiçbir şeyin tehdit etmediği şeklinde davranmalarından ve yaklaşan tehlikeden bahseden herkesi itham etmelerinden dolayı insanların cevaplar bulamadığı dönemler olmuştur. Bu, çağımızın egemen tutumu değildir. Bugün, felaket ilân eden sesler öylesine moda bir zırvadır ki, bunların monoton ısrarı insanları duyarsız kalmaya meyilli hâle getirmektedir. Bilinçli ya da bilinçsiz biçimde, akla veya duyguya dayalı olarak, bugün çoğu insan, dünyanın berbat bir durumda olduğunu ve mevcut duruma daha uzun bir süre devam edemeyeceğini bilir.

Problemlerin varlığı kabul edilmektedir; ancak bizim sözde entelektüel liderlerimizden anlamsız genel sözler ve utanç verici kaçamak cevaplardan başka bir şey duymamaktayız. İster felsefî eserlere, ister entelektüel dergilere, ister gazete başmakalelerine, ister her iki partinin siyasî konuşmalarına, nereye bakarsanız bakın iki karakteristik özellik içeren aynı zihniyeti bulursunuz; bayatlık ve üstünkörülük. İnsanlar konuşmaya (ve dikkatli bir şekilde hiçbir şey söylememeye) ısrar ediyor görünüyorlar. Bugünün entelektüel söylemlerindeki kaçamaklık, sıkıcılık ve gri tondaki uyumculuk -sansür olmadığı hâlde-sansür alandaki insanların söylemlerini çağrıştırmaktadır. Çaresizlik ve can sıkınası niteliklerinin böylesine ucube bir birlikteliğiyle karakterize edilen bir çağ asla olmamışa.

Bu durumun, cevapları bulmak için ellerinden gelenin en iyisini yapmış, fakat başarısız olmuş insanların dürüstçe tükenişi olduğunu söyleyebilirsiniz. Fakat onurlu, çaresiz bir vazgeçme şerefi kesinlikle çağımızın duygusal atmosferi değildir. Onurlu bir vazgeçme, arayış içinde olma tavırlarıyla aynı eskimiş lafları bir daha ve bir daha tekrarlamayla sunulamaz veya ifade edilemez. Hiçbir cevap bulamayacağını dürüstçe anlamış bir kişi cevaplar arıyormuş gibi görünme ihtiyacı hissetmezdi.

Bu sorunun cevabının bugünkü, ahlâkı küçümseme karakterimizde yattığını ve insanların gerçekten umursamadıkları için cevaplar bulamadıklarını söyleyebilirsiniz. İnsanların bugün ahlâkı küçümsedikleri doğrudur; fakat bu sebep değil, sadece bir belirtidir. Bugünün ahlâk hor görücülüğü kötülüğe özel bir meyle sahiptir; biz umursayan ahlâk hor görücüleriyle uğraşıyoruz ve hayatlarımızın çirkin sırlan onların umursadığı ve aradığı şeylerde yatmaktadır.

Çağdaş dünyanın entelektüel durumu hakkındaki ve 20. yüzyıla has olan ve onu diğer kültürel kriz dönemlerinden ayırt eden gerçek şudur: İnsanlar problemlere cevaplar peşinde değildir, fakat hiçbir cevabın olmadığına ilişkin bir rahatlamanın peşinde koşmaktadırlar.

Bir zamanlar bir arkadaşım bugünkü tavırları İncil’den alıntı yaparak şöyle açıklamıştı: “Affet beni Baba, ne yaptığımı bilmediğim için ve lütfen bana söyleme.”

Çağdaş entelektüellerin probleme nasıl cafcaflı bir şekilde çözümler aradığını -ve geçmişte veya bugün bir çözüm yolu sunan herhangi bir teori veya fikrin varlığına nasıl çabucak saldırdığını-gözleyin. Bu çağdaş rölativistlerin -entelektüel hoşgörü, açık fikirlilik ve mutlak-karşıtı amentüleri ile bilgiye sahip olduklarını iddia eden herkesi eleştiren bir dogmacıya dönüşmelerini izleyin. Onların kesinlik dışında her şeyi hoş gördüklerini (ve değerler dışında her şeyi onayladıklarını) gözleyin. Onların, insanları sevdiklerini iddia ettiklerini ve katiller, ayyaşlar, uyuşturucu bağımlıları ve psikozlu kişilerle ilgili her türlü edebî çalışmalara, sevdikleri nesnenin tükenişine dair herhangi bir tiyatro oyununa sempatiyle ağızlarının suyu akarak yaklaşmalarını -ve herhangi bir kişi insanoğlunun bozulmuş olmadığını iddia ettiğinde öfkeyle çığlık atışlarını-gözleyin. Bunların insan sıkıntılarına acımalarıyla yönlendirildiklerini ve insanların sıkıntı çekmek zorunda olmadıkları yönündeki herhangi bir öneriye hiddetle kulak tıkamalarını gözleyin.

Bugün çağdaş entelektüelleri arasında gördüğünüz şey militan kuşku, ayaklanan ahlâk düşmanlığı, dogmatik bilinemezcilik,* övünerek kendini alçaltma ve kendini doğru gören ahlâk bozukluğu şeklindeki acayip manzaradır. Bugünün mutlak-karşıtlarının iki mutlağı, ihmalciliğin bilgili olduğunu iddia etmesi ve ahlâksızlığın ahlâkî hükümlerden bahsetmeyi içerdiği gerçeğidir.

* Bilinemezcilik (Agnosticism): “Varoluşun niteliğine ilişkin temel sorunların cevaplarının bilinemezliğini; ayrıca herkesin kabul ettiği ve aynı anlamı yükleyip, aynı değeri verdiği türden bir bilgi elde etmenin mümkün olmadığını savunan görüş.”

Niçin insanlar şimdi çöküşün, karanlığın, tükenişin ve nihaî felaketin kaçınılmaz olduğuna inanmaya sarılmak istiyorlar?

 İşte, psikologlar size bir insanın nevroz asabiyetinden muzdarip olduğunda, korkusunu kendisine açıklayan herhangi bir bahaneye yapıştığını ve mantık, akıl, realite veya tehlikenin ortadan kaldırılabileceğine dair onu temin eden herhangi bir argümana karşı çıkarken, bu bahaneye sarıldığını söyleyecektir. Onun ortadan kaldırılmasını istemez, çünkü bahane onun korkusunun gerçek sebebini, yüzleşmeye cesaret edemediği sebebini kendisinden gizlemek için bir kalkan görevi görür.

Bayanlar ve Baylar, bugün gördüğünüz şey bir kültürün tümünün nevroz asabiyetidir. İnsanlar karşılaştıkları tehlikeyi ortadan kaldırmak için herhangi bir cevap bulmayı istememektedirler: Tüm istedikleri, tüm aradıkları bağırmak için bir bahanedir: “Kendimi tutamadım!”

Eğer bazı yüzyıllar baskın karakterleriyle tanımlansalardı (Akıl Çağı veya Aydınlanma Çağı gibi) bu durumda bizimkisi Kabahat Çağı olurdu.

İnsanlar neyden korkarlar ve kendilerini neyden suçlu hissederler?

Onlar kültürlerinin iflas etmiş olduğunun ilân edilmemiş bilgisinden korkarlar. Suçlu hissederler; çünkü kültürlerini iflasın eşiğine kendileri getirmiş olduklarını ve yeni bir başlangıç yapma cesaretine sahip olmadıklarını bilirler.

Geride kalan yüzyıllarda sürdürdükleri geleneksel kaçamaklar için artık çıkmaz sokağa girmiş oldukları bilgisinden ve Batı medeniyetinin çelişkilerinin kendilerini yakalamış olduğu, artık hiçbir ara yol uzlaşmasının işe yaramayacağı ve bu çelişkileri köklü bir tercih yapma yoluyla çözme sorumluluğunun şimdi bugün kendi omuzlan üzerinde olduğu bilgisinden korkarlar. Temel fikirlerimizi gözden geçirmek zorunda olduğumuz, aksi hâlde çözülmemiş çelişkilerin bedelini mahvolmak şeklinde ödemek zorunda olduğumuz gerçeğiyle yüzleşmemek için savsaklayıcı davranırlar.

İnsanoğlunun yüzlerce yıl sarıldığı ve şimdi çökmüş olan üç değer şudur: Mistisizm, kollektivizm, altruizm. *

* Diğerkâmlık (Altruism): “Kendisini diğer insanlar için feda etmekten mutluluk duyma; başkalarının yararının söz konusu olduğu yerde, kendi çıkarından vazgeçme anlayışı.”

Bir kültürel güç olarak mistisizm Rönesans döneminde ölmüştür. Bir siyasî fikir olarak kollektivizm II. Dünya Savaşı döneminde öldü. Altruizme gelince, o hiç yaşamadı. O batı medeniyetinin kanındaki ölümcül zehirdir ve insanoğlu ancak ona inanmadığında veya onu uygulamadığında hayatta kalabilmiştir. Fakat o yine de insanları yakaladı. Ve o şimdi insanların karşı karşıya gelmek ve yenmek zorunda oldukları katildir. O, insanların tercih yapmak zorunda oldukları asıl konudur. Eğer bir medeniyet hayatta kalacaksa, insanların reddetmesi gereken şey altruizm ahlâkıdır.

Bazılarınız benim bundan sonraki cümlemi tanıyacaksınız. Evet bu bir ahlâk krizi çağıdır. Evet, siz kötü olmanızın cezasını çekiyorsunuz. Ahlâk sisteminiz zirvesine, yani yolun sonundaki çıkmaz sokağa ulaştı. Ve eğer yaşamaya devam etmek istiyorsanız, şimdi ihtiyacınız olan şey ahlâklı olmaya geri dönüş değil, ahlâklı olmayı keşfetmektir.

Ahlâk nedir?

 O insanın tercihlerini -hayatının amacını  ve gidişatını belirleyen tercihler ve hareketlerini belirleyen değerler sistemidir. Ahlâk insanın, sayesinde neyin doğru neyin yanlış, neyin iyi neyin kötü olduğuna karar verdiği bir sistemdir.

Altruizmin ahlâk sistemi nedir?

 Altruizmin temel prensibi insanın kendisi için varolma hakkının olmadığı, diğer insanlara hizmet etmenin kendi varlığının tek gerekçesi olduğu ve kendini feda etmenin insanın en yüksek ahlâkî görev, erdem ve değer olduğudur.

Altruizmi nezâket, iyi niyet veya başkalarının haklarına saygı duyma ile karıştırmayın. Bunlar aslî ilkeler değil, aslında altruizmin imkânsız kıldığı sonuçlardır. Altruizmin indirgenemez gerçeği, temel mutlağı -kendini kurban etme, kendini reddetme, kendini yalanlama, kendini mahvetme anlamına gelen “ben”i kötülük standardı, ben dışındakileri ise iyilik standardı olarak görme anlamına gelen kendini feda etmedir.

Bir dilenciye on sent vermeniz veya vermemeniz gibi yüzeyselliklerin ardına sığınmayın. Konu bu değildir. Konu dilenciye bu on senti vermedikçe, varolmaya hakkınızın olup olmadığıdır. Konu, size gelip gelmemeye kendisi karar verebilen bir dilenciden hayatınızı on sent, on sent satın almaya devam edip etmeyeceğinizdir. Konu başkalarının ihtiyaçlarının sizin hayatınızda ve varlığınızın ahlâkî amacındaki ilk ipotek olup olmadığıdır. Konu insanın kurbanlık bir hayvan olarak görülüp görülmeyeceğidir. Kendisine saygısı olan herhangi bir kişinin cevabı “Hayır” olacaktır. Altruizmin cevabı ise, “Evet” olacaktır.

Altruizmin ahlâkını yok eden ve onun tahammül edemediği bir kelime -tek bir kelime vardır: “Niçin”, insanlar niçin başkaları için yaşasın?

 İnsan niçin kurbanlık bir hayvan olsun?

 Bu, niçin iyi bir şey olsun?

 Bunun için akla dayanan hiçbir dünyevî sebep yoktur, ve bayanlar baylar, tüm felsefe tarihinde hiçbir mantıklı dünyevî cevap asla verilmemiştir.

Bunun ahlâkçıların yanına kâr kalmasını sağlayan sadece mistisizmdir. Bunun için gösterilen gerekçe, daha doğrusu bir gerekçe gösterme ihtiyacından kaçmak için başvurulan tek şey dünyevî olmayan, doğaüstü ve irrasyonel olan mistisizmdir. İrrasyonel olan bir şeyde gerekçe aranmaz, o sadece inançla kabul edilir. Çoğu ahlâkçının -ve onların birkaç kurbanının fark ettiği şey mantık ve altruizmin birbiriyle uyuşmayan şeyler olduğudur. Ve Batı medeniyetinin temel çelişkisi budur, yani akla karşı altruizm. Bu eninde sonunda çıkması mutlak olan bir çatışmadır.

Tabiî ki, gerçek çatışma akla karşı mistisizm çatışmasıdır. Fakat altruizm ahlâkı olmasaydı, mistisizm Rönesans’ta öldüğünde Batı kültürünü taciz eden vampiri bırakmazcasına ölürdü. Bir vampir mezarından sadece gece -yani sadece karanlıkta-çıkan ve canlıların kanını emen ölü varlıktır. Altruizme uygulanan tanımlama kesinlikle doğrudur.

Batı medeniyeti -Antik Yunan aracılığıyla-aklın çocuğu ve ürünüdür. Diğer tüm medeniyetlerde, akıl daima mistisizmin kölesi olmuştur. Sonuçları gözlemleyebilirsiniz. Yetersizce, eksik şekilde, istikrarsızca ve nadir aralıklarla da olsa mantığın hâkim olduğu sadece Batı kültürüdür. Bunun sonuçlarını görebilirsiniz.

Mistisizme karşı akıl çatışması bir ölüm veya yaşam, özgürlük veya kölelik, ilerleme veya durağan ilkellik konusudur. Ya da başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, bilinçlilik-bilinçsizlik çatışmasıdır.

Kullandığımız terimleri tanımlayalım.

Akıl nedir?

Akıl, insanın duyularıyla sağlanan materyali alan, tanımlayan ve entegre eden melekedir. Akıl, insanın algılamalarını soyutluklar ve kavramlar yoluyla entegre ederek insanoğlunun bilgi seviyesini hayvanların da sahip olduğu algısal düzeyden, sadece kendisinin ulaşabileceği kavramsal düzeye çıkarır. Aklın bu işlemde kullandığı metod mantıktır ve mantık çelişkili olmayan tanımlama sanatıdır.

Mistisizm nedir?

 Mistisizm, kişilerin duyulan ve aklının dışında olan veya onlara karşı olan, kanıtsız veya delilsiz iddiaların kabul edilmesidir. Mistisizm, “içgüdü”, “içine doğma”, “ilham gelmesi” veya herhangi bir tip “öylesine biliyor olma” gibi bazı duyusal olmayan, akıldışı, tanımlanamayan, belirsiz bilgilere sahip olma iddiasıdır.

Akıl realitenin algılanmasıdır ve tek bir aksiyoma dayanır: Kimlik kanunu.

Mistisizm, -içinde yaşadığımız realite dışında olan-tek tanımlaması doğal olmama olan bir başka realite iddiasıdır. Mistisizm doğa üstüdür ve bir tür doğal olmayan, doğaüstü yolla algılanır.

Tabiî, epistemolojinin -bilgi teorisinin-tek bir konferansta tamamen ele alınamayacak en karmaşık felsefe dalı olduğunun farkındasınızdır. Bu nedenle, onu anlatmaya kalkışmayacağım. Sadece daha derli toplu bir tartışma isteyenlerin onu Atlas Sbrugged da bulabileceklerini söyleyeceğim. Buradaki tartışma için, size verdiğim tanımlamalar kimin teorisini, argümanını veya felsefesini kabul ederseniz edin konunun özünü içermektedir.

Bir defa daha tekrarlıyorum: Akıl insan duyularınca sağlanan materyali algılayan, tanımlayan ve onu işleyen melekedir. Mistisizm duyusal olmayan bir bilgi elde etme yolu iddiasıdır.

Batı medeniyetinde mistisizm ile yönetilen dönem Karanlık Çağlar ve Orta Çağlar olarak bilinir. Bu dönemin özelliğini ve bu çağlardaki insan varlığının durumunu bildiğinizi varsayıyorum. Rönesans, mistiklerin hükümranlığını bozmuştur. “Rönesans” “yeniden doğuş” demektir. Bunun insan aklının, insan düşüncesinin yeniden doğuşu olduğunu söylemeye gerek yoktur.

Daha sonra gelişen olayların ışığında -bilhassa da sanayi devrimi ışığında-şimdi hiç kimse inancı veya dini ya da ilhamı veya herhangi bir mistisizm şeklini Orta Çağ’da olduğu gibi varoluş için asıl ve tek rehberi olarak alamaz. Bu durum Rönesans’ın herkesi otomatikman akılcı olmaya dönüştürdüğü anlamına gelmez, insan böyle olmaktan çok uzaktır. O, sadece şu anlama gelir: Tek bir otomobil, bir gökdelen veya Aristo’nun Logic kitabının tek kopyası kaldığı müddetçe hiç kimse akıllarını terk ederek ve mistik inanca güvenmelerini söyleyerek insanların ümitlerini, istekliliğini ve zevk duydukları şevklerini uyandıramaz. Bu sebeple mistisizmin kültürel bir güç olarak ölü olduğunu söyledim. Bugünkü mistik canlanma girişimlerinde mistiklerin hayata, umuda veya memnuniyete değil, fakat korku, yok oluş ve çaresizliğe yöneldiğine dikkat edin. “Pes edin, aklınız yetersizdir, hayat sadece bir sığınaktır” şeklindeki söylemler bir kültürü canlandıramaz.

Şimdi bana eğer dünyanın bugünkü durumundan en çok sorumlu olan kişinin, Rönesans’ın kazanımlarını yok etmede neredeyse başarılı olmuş kişinin adını vermemi isterseniz size Immanuel Kant’ın adını veririm. O, altruizm ahlâkını kurtarmış olan ve bu ahlâkın aklın elinden kurtarılması gerektiğini bilen bir filozoftu.

Bu sadece bir hipotez değildir. Kant’ın felsefeye olan ilgisinin ve felsefedeki amacının misdk bir temeli olmaksızın ayakta duramayacak olan altruizm ahlâkını kurtarmak olduğu bilinen bir tarihsel gerçektir. Kant’ın metafiziği ve epistemolojisi bu amaç için geliştirilmiştir. Tabiî ki, Kant kendini bir mistik olarak ilân etmemişti, zaten Rönesans’tan beri böyle yapan da pek olmamıştır. O kendini aklın katıksı aklın şampiyonu olarak göstermiştir.

Bir kavramın etkisini yok etmenin iki yolu vardır: Birincisi açıkça tartışma ile ona saldırmak, diğeri içerden saldırarak zayıflatma yoluyla, yani kavramın anlamını zayıflatma yoluyla, samandan bir kukla yapıp, onun yanlışlığını ispatlamak. Kant İkincisini yapmıştır. Akla saldırmamış -sadece karşılaştırma yoluyla mistisizmin düzgün, rasyonel sağduyu gibi görünmesini sağlayan bir akıl versiyonunu inşa etmiştir. Aklın geçerliliğini reddetmemiş -sadece aklın “sınırlı” olduğunu, bizi dayanılmaz çelişkilere götürdüğünü, bizim algıladığımız her şeyin bir illüzyon olduğunu ve bizim realiteyi veya “olayları olduğu gibi” asla algılayamayacağımızı iddia etmiştir. Aslında o, algıladığımız şeylerin biz onları algıladığımız için gerçek olmadığını iddia etmiştir.

Saman kukla, Kant’ın epistemoloji sistemi gibi müthiş can sıkıcı bir tezgâh için kullanılan tuhaf bir benzetmedir. Fakat yine de o tam bir saman kukla gibiydi ve bunların ardından gelen şüpheler, belirsizlikler ve kötümserlikler -insanın her hangi bir şeyi bilemeyeceği kötümserliği-aslında insan bilinci için geçerli değildi; çünkü Kant’ın robotunun temsil ettiği şey bir insan bilinci değildi. Fakat felsefeciler onu bu şekilde anlamışlardır. Ve onlar aklın devre dışı bırakılması nedeniyle gözyaşı dökerken, aklın felsefe sahnesinden tamamen atıldığını ve tartışmakta oldukları melekenin akıl olmadığını anlamadılar.

Hayır, Kant aklı yıkmadı. O sadece başka hiç kimsenin yapamayacağı kadar başarılı bir şekilde aklın altını oydu.

Şu anki felsefelerimizin -pragmatizm, mantıksal pozitivizm ve var olduğunuzu ispat edemeyeceğinizi mutlu bir şekilde ilân eden neo-mistiklerin diğer tüm felsefeleri gibi-köklerini araştırırsanız bunların hepsinin Kant’tan türediğini göreceksiniz.

Altruist ahlâkın Kant versiyonuna gelince, Kant bu ahlâkın -özel bir görev içgüdüsüne, “kesin buyruğa”* dayanması hariç ilhamdan değil, “saf akıldan” türediğini iddia etmiştir. Kant’ın ahlâk versiyonu bir Hristiyan’ı sağlıklı, neşeli, yardımsever bir bencillik sistemine sahipmiş gibi göstermektedir. Hristiyanlık insanlara sadece komşularını kendisi kadar sevmesini söylemiştir; bu tamamen rasyonel değildir -fakat en azından insanın kendini sevmesini yasaklamamıştır. Kant’ın önerdiği şey tam bir sefillikle kendini hiç düşünmemeydi: Kant bir davranışı ancak bir görev hissiyle yaparsanız ve ondan maddî veya manevî herhangi bir fayda elde etmezseniz onun ahlâkî olduğunu savunmuştur; eğer bir fayda elde ederseniz davranışınız artık ahlâkî değildir. Bu durum insanın kendini bir “shmoo” hâline -Li’l Abner karikatüründe, birisinin kendisini yemesi isteğiyle etrafta dolaşan küçük, mistik bir hayvan dönüştürme isteğinin en açık şeklidir.

* Kesin Buyruk (Categorical imperative). Kant’ın ahlâk anlayışına göre, bireylerin eylemlerinin belirli, somut sonuçlara yönelmesi değil, ahlâkın temel ilkelerine, Kant’ın tâbiriyle kesin buyruğa uyması önemlidir. Kantçı ahlâkın tek kategorik emperatifi vardır ve o da şudur: “Ancak, aynı zamanda genel bir yasa olmasını isteyebileceğin maksime göre eylemde bulun.” Diğer bütün ödev buyrukları bu ilkeden (buyruktan) türetilir. Kant’ın bu kavramı ve ayrıca bu düşünürün liberalizmle ilişkisi konusunda daha geniş bilgi için bakınız: Atilla Yayla, Liberalizm, Liberte Yayınlan, Ankara, 1998, s. 142-3

Bugün genelde kabul edilen, fakat suçlu bir şekilde kabul edilen, fakat uygulanamayan -onu kim uygulayabilir ki?

 Kant versiyonu altruizmdir. Kant’ı hiç duymamış insanların kendi çıkarlarını kötü bir iş olarak gördüklerinde ortaya koydukları Kant versiyonu altruizmdir. İnsanların herhangi bir kişisel memnuniyet, kazanç veya motivasyon peşinde koşmayı kabul etmekten korktukları zaman, insanlar kendi mutluluklarını aradıklarını itiraf etmekten korktukları zaman, iş adamlarının kâr etmekte olduklarını söylemekten korktukları zaman, ileri düzeyde bir diktatörlük rejimi kurbanlarının kendi “bencil” haklarından bahsetmekten korktukları zaman, işbaşında olan Kant versiyonu altruizmidir.

Kant’ın ve tüm altruist ahlâkın en güzel eseri Sovyet Rusya’dır.

Eğer fikirlerin gücü ve bilhassa ahlâkın gücü konusunda ikna olmak isterseniz, 19. yüzyıl entelektüel tarihi incelemek için iyi bir örnek olacaktır. En muhteşem, daha önce benzeri görülmemiş ve hayal dahi edilmemiş olaylar ve başarılar insanların gözlerinin önünde gerçekleşiyordu; fakat insanlar bugüne kadar da olduğu gibi onları görmediler ve anlamadılar. Sanayi devriminden, Amerika Birleşik Devletleri’nden ve kapitalizmden bahsediyorum. Tarihte ilk defa, insan fiziksel tabiat üzerinde kontrolü sağladı ve insanın insan üzerindeki tahakkümünü ortadan kaldırdı -yani insanlar bilimi ve siyasal özgürlüğü keşfetti. Yaratıcı enerji, bolluk, zenginlik, nüfusun her tabakası için yaşam standardı artışı, insan tarihinin büyük kısmındaki sıkıntılı ilerleme ile karşılaştırıldığında 19. yüzyılı bir kurgu ütopyası, gözleri kör edici bir gün ışığı patlaması gibi gösterecek şekildeydi. Eğer dünyadaki yaşam bir kişinin değer standardı ise bu durumda 19. yüzyıl insanoğlunu diğer yüzyılların hepsinin toplamından daha fazla ilerletmiştir.

Bunu kimse takdir etti mi?

Şimdi kimse takdir ediyor mu?

Hiç kimse bu tarihî mucizenin sebeplerini tespit etti mi?

Hayır. Peki onlan kör eden şey neydi?

Altruizm ahlâkı.

Bunu açıklayayım. Temelde 19. yüzyıldaki ilerlemenin sadece iki sebebi vardır. Ve aslında bu iki sebep insanlık tarihi boyunca herhangi bir mutlu, faydalı, ilerlemeci çağda bulunmaktadır. Bu sebeplerden biri psikolojik, diğeri ise varoluşla ilgilidir -başka bir ifadeyle, birisi insan bilinciyle, diğeri ise onun varoluşunun fiziksel durumuyla ilgilidir. Bunlardan ilki akıl., İkincisi ise özgürlüktür. Ve ben “özgürlük” derken “yoksulluktan özgür olmak”, “korkudan özgür olmak”, “geçim sağlama ihtiyacından özgür olmak” gibi şiirsel şapşallığı kastetmiyorum, baskıdan özgür olmayı, fiziksel güce dayalı idareden özgür olmayı kastediyorum; ki bunun anlamı siyasî özgürlüktür.

Bu ikisi -akıl ve özgürlük-birbirlerinin sonuçlarıdır ve ilişkileri karşılıklıdır: insanlar akılcı olduklarında özgürlük kazanır; insanlar özgür olduklarında ise akıl.

Bunların zıtları inanç ve kuvvettir. Bunlar da aynı şekilde birbirlerinin sonuçlarıdır: Tarihte mistisizmin egemen olduğu her dönem bir devletçilik, diktatörlük, zulüm çağıydı. Orta Çağ’a bakınız -ve bugünün politik sistemlerine bakınız.

19. yüzyıl Rönesans’ın ve Akıl Çağı’nın yani baskın şekilde bir Aristo felsefesinin entelektüel eğiliminin nihaî sonucu ve dışavurumuydu. Ve tarihte ilk olarak, 19. yüzyıl politik özgürlüğün gerekli bir sonucu olarak yeni bir ekonomik sistemini, yani serbest piyasa içinde bir serbest ticaret sistemini, yani kapitalizmi yaratmıştır.

Hayır, o -olması gerektiği gibi-tam, mükemmel, uyduruk olmayan, tamamen laissez-faire [hükümetin sanayi ve ticaret işlerine müdahale etmemesi prensibi. ] kapitalizmi değildi. Çeşitli derecelerde hükümet müdahaleleri ve hâkimiyeti ABD’de bile kalmışta ve bu, kapitalizmin en sonunda çökmesine yol açmış olan şeydir. Fakat bazı ülkelerin özgür kalma dereceleri onların tam olarak ekonomik ilerleme derecesiydi. En özgür olan ABD en fazla şeyi başarmıştı.

Kapitalizmin ilk yıllarındaki düşük ücretler ve olumsuz yaşam şartlarına asla takılmayın. Bu durumlar, o zamanın ulusal ekonomilerinin gücünün yetebildiği en iyi durumlardı. Kapitalizm fakirlik yaratmamıştır -onu miras almıştır. Kapitalizm öncesi açlık yüzyılları ile karşılaştırıldığında, kapitalizmin ilk yıllarındaki fakirlerin yaşam şartları onların o zamana kadar hayatta kalabilmek için sahip oldukları ilk şanstı. Bunun kanıtı, daha önceki yüzyıl başına %3 civarında olan nüfus artışıyla karşılaştırıldığında, 19. yüzyılda Avrupa nüfusundaki %300’lük büyük artış oranıdır.

Peki bu neden fark edilmemiştir?

İnsanoğlunun gerçekten muhteşem velinimeti kapitalizm eskiden ve bugün neden kızgınlık, itham ve nefretten başka bir şeyle anılmamaktadır?

Kapitalizmin sözde savunucuları neden eskiden ve bugün onun adına özür dilemeyi sürdürmektedirler?

Çünkü bayanlar ve baylar, kapitalizm ve altruizm birbiriyle uyuşmamaktadır.

Bu konuda yanılmayın, ve onu cumhuriyetçi arkadaşlarınıza da söyleyin: Kapitalizm ve altruizm aynı kişide veya aynı toplumda birlikte bulunamaz.

Bunu, kapitalizmi “kamu çıkan” veya “genel refah” veya “topluma hizmet” ya da fakirlere sağladığı fayda açısından haklı çıkarmaya çalışanlara anlatın. Bunların hepsi doğrudur; fakat hepsi kapitalizmin -hedefi, amacı veya ahlâkî bakımdan haklılaştırılması değil yan ürünleridir; ikincil sonuçlarıdır. Kapitalizmin ahlâkî haklılığı insanın ne kendisini başkalarına, ne de başkalarını kendisine feda etmeden kendisi için varolmaya hakkının olmasıdır; o, insanın -her insanın-diğerlerinin amaçlarına ulaşma yollan değil, başkasının ihtiyaçlarına hizmet eden bir kurbanlık hayvan değil, kendi başına bir amaç olduğunun tanınmasıdır.

Bu, kapitalizmin işlevinde mündemiçtir; fakat şu ana kadar ahlâkî terimlerle hiçbir zaman açık bir şekilde ifade edilmemiştir. Niçin edilmemiştir?

 Çünkü bu, insanların bugüne kadar karşı çıkmaktan korktuğu altruizm ahlâkına tümüyle karşı olan bir ahlâkın temelidir.

Burada insanoğluna trajik, anlamı saptırılmış bir övgü söz konusudur: Tüm irrasyonelliklere, tutarsızlıklara, iki yüzlülüklere, kaçamaklara rağmen, insanların çoğu temel konularda ahlâkî açıdan doğru olma hissi olmadıkça harekete geçmeyecektir ve kendilerinin kabul etmiş oldukları ahlâka karşı çıkmayacaklardır. Onu ihlâl edecekler, onun üzerinde hile yapacaklar, fakat ona karşı çıkmayacaklardır; onu ihlâl ettiklerinde kendilerini suçlayacaklardır. Ahlâkın gücü tüm entelektüel güçler içinde en büyük olanıdır -ve insanoğlunun trajedisi insanların kabul ettiği kısır ahlâk sisteminin, aralarındaki en iyi kişilerin aracılığıyla kendilerini yıkmasında yatmaktadır.

Altruizm onların ahlâk ideali olduğu müddetçe, insanlar kapitalizmi ahlâksız görmek zorundaydı; kapitalizm başkalarına hizmet ve feragat prensipleriyle kesinlikle çalışmaz, çalışamaz. Bu, 19. yüzyıl entelektüellerinin çoğunun kapitalizmi bu dünyanın âdi, sönük, maddî gereksinimi olarak görme ve doğaüstü ahlâk ideallerine can atmalarının sebebiydi. Başlangıçtan itibaren kapitalizm sessizlik içinde, hakkı teslim edilmeksizin ve savunulmaksızın (ahlaken savunulmaksızın) başarılarının ihtişamını gözler önüne sererken, gittikçe artan sayıda entelektüel yeni bir rüyaya, sosyalizme ilerliyordu.

Kapitalizmin başarısızca savunulmasının küçük bir örneği, onun çok ünlü savunucuları tarafında verilmektedir; İngiliz sosyalisderinin (Fabianların) John Stuart Mili ve Jeremy Bentham’ın öğrencileri ve hayranları olduğunu ifade edelim.

Sosyalistler kendi açılarından belli bir mantık tipine sahipti: Eğer herkesin herkes için ortaklaşa kendini feda etmesi ahlâkî ideal ise, bu durumda sosyalistler burada, bu dünyada bu ideali gerçekleştirmek istemişlerdi. Sosyalizmin işe yaramayacağı veya yarayamayacağı argümanları da onları durdurmadı: Altruizm de asla işe yaramamıştır; fakat bu durum insanların durup, onu sorgulamasını sağlamamıştır. Bu tip soruları ancak akıl sorabilir -ve onlara her zaman aklın ahlâkla ilgisi olmadığı, ahlâkın aklın ilgi alanı dışında olduğu, hiçbir rasyonel ahlâk tanımlanması yapılamayacağı söylenmiştir.

Sosyalizmin ekonomi teorilerindeki yanılgılar ve çelişkiler bugün olduğu kadar 19. yüzyılda da tekrar tekrar ifşa edilmiş ve bu teoriler çürütülmüştü. Fakat bu hiç kimseyi durdurmadı ve durdurmuyor: Bu bir ekonomi meselesi değil, ahlâk meselesidir. Entelektüeller ve sözde idealistler sosyalizmi işe yarar yapmaya kararlıydı. Nasıl?

 İrrasyonellerin o meşhur metoduyla: Bir şekilde.

Gidişatı politik özgürlük yönüne çeviren ve mutlak devlet, totaliter hükümet idaresi, hükümetin uygun gördüğü şekilde vatandaşlarının hayatlarını kontrol etme hakkı konusundaki doktrinleri yeniden hayata geçiren, büyük iş patronları, sendikalar ve çalışan sınıf değil, entelektüellerdi. Bu kez o “kralların İlâhi hakları” adına değil, kitlelerin kutsal hakkı adına idi. Temel prensip aynıydı: Hükümet mekanizmasının kontrolünü ele geçirmiş olan kişinin ahlâk doktrinlerini silah zoruyla dayatma hakkı.

İnsanların birbiriyle anlaşmasının iki yolu vardır: Silahlar ve mantık. Güç veya ikna etme. Mantık yoluyla kazanamayacağını bilenler daima silaha başvurmuştur.

Bayanlar ve Baylar, sosyalistler rüyalarını gerçekleştirdiler. Rüyalarını 20. yüzyılda üç kez yaşadılar ve daha düşük seviyede başka kopyalarını da yaşadılar. Rüyalarını her olası şekil ve tipte gerçekleştirdiler, dolayısıyla sosyalizmin tabiatı hakkında yanılmak söz konusu değildir: Sovyet Rusya, Nazi Almanyası ve Sosyalist İngiltere.

Bu, modern entelektüellerin en çok el üstünde tuttuğu geleneğin çöküşüydü. Kollektivizmi bir siyasî fikir olarak çökerten 2. Dünya Savaşı idi. Evet, onun sloganları hâlâ alışılmış bir şey olarak, toplumsal uyum olarak ve kazara bir şekilde insanların ağızlarındadır; fakat o artık bir ahlâk simgesi değildir. O, çirkin, dehşet verici bir realitedir -ve bugünün entelektüellerinin suçunun bir kısmı onu onların yaratmış olmasıdır. Bir zamanlar soylu bir deneme olarak alkış tutmuş oldukları Sovyet Rusya’nın kendileri için kanlı bir mezbahana olduğunu görmüşlerdir. Nazi Almanya’sını görmüşlerdir -ve “Nazi” kelimesinin “Nasyonal Sosyalizm” olduğunu bilmektedirler. Onları en büyük düş kırıklığına uğratan ve hayallerini suya düşüren şey Sosyalist İngiltere idi: Burada onların gerçek rüyası, yani kansız bir sosyalizm vardı; burada güç cinayet için değil, sadece kamulaştırma için kullanılıyordu, kimsenin canı alınmıyordu ama ürettiği alınıyordu (yani hayatlarının geleceği alınıyordu); burada katledilmemiş, fakat intihar etmeyi seçmiş bir ülke vardı. Modern entelektüellerin çoğu, kaçamakçı olanlar da dahil, şimdi sosyalizmin -veya herhangi bir politik ve ekonomik kollektivizmin-gerçekte ne anlama geldiğini anlamıştır.

Bugün onların baştan savma kollektivizm tavsiyesi sözde muhafazakârların kapitalizmi savunması kadar silik, boş ve kaçamakçıdır. Bu savunmanın ateşi ve ahlâkî şevki gitmiştir. Liberallerin [Buradaki kullanımıyla liberal kavramı, yukarıda da belirtildiği gibi, Amerikan solcularına ve Demokrat Parti taraftarlarına işaret etmektedir.], Rusya’nın gerçekten sosyalist olmadığını veya bu işin tamamen Stalin’in hatası olduğunu veya sosyalizmin İngiltere’de asla gerçek bir şansa sahip olmadığını veya tavsiye ettikleri şeyin bir şekilde farklı olduğunu söylediğini duyduğunuzda -bilirsiniz ki dayanacak bir şeyleri olmayan ve “bir şekilde benim çetem daha iyisini yapardı” boş umuduna sığınmış insanların sesini duymaktasınız demektir.

Modern entelektüeller, liberaller ve muhafazakârların benzer şekilde gizli korkusu olan, huzursuzluklarının altındaki kabul etmedikleri ve şu anki tüm mantıksızlıklarının önlemeye ve gizlemeye çalıştığı dehşet, Sovyet Rusya’nın altruizmin tam, gerçek ve tutarlı bir simgesi olduğu, Stalin’in soylu bir fikri soysuzlaştırmadığı ve bunun altruizmin gerçekleşebileceği veya uygulanabileceği tek şekil olduğu itiraf edilmemiş bilgisidir. Eğer hizmet ve kendini feda etme ahlâkî bir ideal ise ve eğer insanın doğasındaki “bencillik” insanları kurban olma fırınlarına adamaktan alıkoyuyorsa, insanların kendi iyilikleri için veya insanlığın iyiliği için veya gelecek nesillerin iyiliği için veya en son bürokratın en son beş yıllık planının iyiliği için bir diktatörün insanları süngü zoruyla dürtüklememesi gerektiğine dair bir gerekçe -mistik bir ahlâkçının verebileceği hiçbir gerekçe- yoktur. Herhangi bir zulme karşı çıkmak için gösterebilecekleri bir sebep yoktur. İnsan hayatının değeri mi?

 İnsanın varolma hakkı mı?

 Kendi mutluluğun peşinden koşması hakkı mı?

 Bunlar altruist ahlâkın antitezi olan bireyselliğe ve kapitalizme ait olan kavramlardır.

Yirmi yıl önce muhafazakârlar, liberallerin ahlâkî açıdan saldırgan şekilde kendilerinin doğru oldukları şeklindeki duruşları karşısında şüpheli, kaçınmacı ve ahlâken silahsız durumdaydı. Bugün her ikisi de komünistlerin saldırganlığı karşısında şüpheli, kaçınmacı ve ahlaken silahsız durumdadır. Bu artık bir ahlâkî saldırganlık değil, bir zorbanın gerçek saldırganlığıdır -fakat modern entelektüelleri silahsızlandıran şey kendilerinin alkış tuttuğu ahlâkın kaçınılmaz, nihaî ve tek ürününün bir zorba olduğunun gizlice fark edilmesidir.

İnanç ve kuvvetin birbirinin sonucu olduğunu ve mistisizmin daima kuvvete dayalı bir yönetime yol açacağını söyledim. Bunun sebebi mistisizmin kendi tabiatında saklıdır. Akıl insanlar arasındaki iletişim ve anlaşmanın tek nesnel yoludur; insanlar birbiriyle akla dayalı şekilde anlaşırlarsa, realite onların nesnel standardı ve referans kaynağıdır. Fakat insanlar doğaüstü bilgi yollarına sahip olduğunu iddia ettiğinde hiçbir ikna, iletişim veya anlayış mümkün değildir.

Ormandaki vahşi hayvanları neden öldürürüz?

 Çünkü bizim için onlarla anlaşmanın başka yolu yoktur. Ve bu mistisizmin insanoğlunu indirgediği durumdur -bu, anlaşmazlık söz konusu olduğunda insanların fiziksel şiddet dışında başka başvuracak şeylerinin olmadığı bir durumdur.

Ve dahası: Hiçbir kişi veya mistik elit tüm toplumu güç kullanımı olmaksızın rastgele iddialara, fermanlara ve kaprislere boyun eğmiş hâlde tutamaz. “Bu böyledir, çünkü ben öyle söylüyorum” formülüne başvuran herkes eninde sonunda bir silaha sarılmak zorunda kalacaktır. Tüm materyalistler gibi komünistler de neomistiklerdir: Kişinin aklı vahiy için veya şartlı refleks için reddetmesi fark etmez. Temel fikir ve sonuçlar aynıdır.

Modern entelektüellerin dünyada zincirlerinden kurtulmasına yardım ettiği şeytan budur ve bu onların işlediği suçtur.

Şimdi dünyanın durumuna bir bakınız. Karanlık Çağlar’ın işaretleri ve belirtileri dünyanın her yerinde tekrar yükselişe geçmiştir. Köle işgücü, yargısız infazlar, işkence odaları, toplama kampları, toplu kıyımlar -kapitalizmin uygar dünyada ortadan kaldırdığı her şey şimdi neomistiklerin yönetiminde geri getiriliyor.

Entelektüel hayatımızdaki duruma bakınız. Felsefede Kant versiyonu aklın zirvesi bizi sözlüklerin ve gramer kitaplarının varlığını unutan, şu gibi soruları inceleyen sözde filozofların etrafta dolaştıkları bir noktaya getirdi: “ ‘Kedi paspasın üstündedir’ deyince ne kastederiz?” -diğer filozoflar isimlerin hayal olduğunu, fakat “eğer-öyleyse”, “fakat” ve “veya” gibi kelimelerin derin felsefî öneme sahip olduğunu ilân etmektedir, bir başka grup ise “yasaklanmış kelimeler indeksi” ile oynamakta ve bu indekse “kimlik-esas-akıl-madde-gerçek-şey” gibi kelimeleri de dahil etmek istemektedirler.

Psikolojide bir ekol insanın tabiatı gereği çaresiz, suç dolu, içgüdüyle yönlendirilen bir robot olduğunu iddia ederken, bir diğer ekol bunun doğru olmadığı şeklinde itiraz eder; çünkü insanın bilinçli olduğunu ispat eden hiçbir bilimsel kanıt yoktur.

Edebiyatta insan, çöp kutusunda yaşayan akılsız bir kötürüm olarak gösterilir. Sanatta insanlar kendilerinin nesneleri değil, duyguları resmettiklerini ilân ederler. Gençlik hareketlerinde -eğer böyle denebilirse-“asi” olduklarını açıkça ilân eden genç erkekler ilgi çekerler.

Onun tüm ruhu ve hem sebebi hem de ulaştığı üst seviye, size okuyacağım bir alıntıda bulunmaktadır. Bu alıntıya, Atlas Shrugged da dünyanın insan-karşıtı, akıl karşıtı ve hayat-karşıta olan mistisizm ve altruizm tarafından yok edilmekte olduğunu ifade ettiğimi söyleyerek başlayacağım. Şüphesiz, beni abartma yaptığım şeklinde suçlayarak dinlediniz. Şimdi size önde gelen bir üniversitede emekli bir öğretim üyeleri seminerlerinde yayınlanan bir makaleden bir pasaj okuyacağım.

“Belki de gelecekte aklın önemi ortadan kalkacaktır. Belki de sıkıntı anlarında yol gösterici olarak, insanlar düşüncelerine değil, sıkıntı çekme yeteneklerine başvuracaklardır. Düşünürleriyle üniversiteler değil, sıkıntı yerleri ve sıkıntılı insanlar, düşkünler evi ve toplama kamplarındaki insanlar, bürokrasideki çaresiz karar vericiler ve siperlerdeki çaresiz askerler -bunların hepsi insanın felaket bilgilerini yaratıcı bir şeye dönüştüren, insanoğlunun yolunu aydınlatan şeyler olacaktır. Yeni bir çağa giriyor olabiliriz. Kahramanlarımız Isaac Newton veya Albert Einstein gibi entelektüel devler değil, düşünceden daha büyük olan mucizeyi bize gösterecek olan Anne Frank gibi kurbanlar olabilir. Onlar bize nasıl tahammül edileceğini, kötülükler ortasında iyiyi nasıl yaratacağımızı ve ölümün varlığında sevgiyi nasıl artırabileceğimizi öğretir. Ancak, eğer bu gerçekleşirse, üniversite hâlâ yerinde duracaktır. Entelektüel insanın kendisi bile yaratıcı ıstırabın örneği olabilir.”

Bürokrasinin “çaresiz karar alıcılarını” sorgulayamayacağımıza -onların toplama kamplarının siperlerin ve Anne Frank gibi kurbanların sebebi olduğunu keşfetmeyeceğimize dikkat edin. Bu gibi kurbanlara yardım etmeyeceğiz, sadece duyulan ıstırabı hissedeceğiz ve daha fazla acı çekmeyi öğreneceğiz -bu konuda elimizden bir şey gelmez, çaresiz bürokratların elinden bir şey gelmez, hiç kimsenin elinden bir şey gelmez -bize entelektüeller değil, düşkünler evi sakinleri rehberlik edecektir; akıl değil, ıstırap üstün değerdir.

Bayanlar ve Baylar, bu kültürel iflastır.

“Mücadele” sizin sloganınız olduğundan, eğer mücadele arıyorsanız tarihteki en büyük mücadele ile karşı karşıya olduğunuzu söylüyorum. Ahlâkî bir devrim en zor, en çok çaba gerektiren, en radikal isyan şeklidir; fakat bugün yapılması gereken şeydir, kabul ederseniz. “Radikal” dediğimde bunu gerçek ve saygın anlamında, temel anlamında söylüyorum. Medeniyet yok olmak zorunda değildir. Vahşiler sadece bizim hatamızdan dolayı kazanıyorlar. Fakat onlarla sonuna kadar ve tam dürüstlükle savaşmak için reddetmeniz gereken şey altruizm ahlâkıdır.

Şimdi benim felsefem olan objektivizmin size ne sunduğunu bilmek isterseniz, size bazı genel ipuçları vereceğim. Fakat bir konferansta tüm felsefemi anlatmaya kalkışmayacağım. Size sadece kendine ilgi duymanın rasyonel ahlâkı ile yani altruizmin zıttı ile ne kastettiğime, insanlar için ne tip bir ahlâkın söz konusu olduğuna ve niçin böyle olduğuna dair bazı ipuçları vereceğim. Size şunu hatırlatmakla başlayacağım: Bilhassa bugünkülerin çoğu olmak üzere, çoğu filozof, ahlâklı olmanın mantık alanı dışında olduğunu, hiçbir akılcı ahlâkın tanımlanamayacağını ve insanların ahlâka hiçbir pratik sebeple ihtiyacı olmadığını sürekli olarak iddia etmektedirler. Onlar, ahlâkın insan varoluşu için bir gereksinim olmadığını, fakat sadece bir tür mistik lüks veya keyfî sosyal kapris olduğunu iddia ederler; aslında onlar bizim niçin ahlâklı olmamız gerektiğini hiç kimsenin ispatlayamayacağını iddia ederler; akılda ahlâklı olmayı gerektirecek hiçbir sebebin bulunmadığını iddia ederler.

Size kendi ahlâkımın esasını ve temelini Atlas Shrugged da yazdığımdan daha iyi bir şekilde özetleyemem. Bu nedenle, onu başka cümlelerle ifade etmeye kalkışmak yerine, size Atlas Shrugged dan benim ahlâkımın niteliğine, temeline ve ispatına dair olan pasajları okuyacağım.

“İnsan zekâsı, onun asıl hayatta kalma aracıdır. Hayat ona bahşedilmiştir; fakat hayatta kalma verilmemiştir.

Ona bedeni verilmiştir; fakat bedeninin beslenmesini devam ettirme verilmemiştir.

Ona aklı verilmiştir; fakat aklının içeriği verilmemiştir.

Canlı kalmak için insan davranışta bulunmalıdır ve davranışta bulunmadan önce hareketinin özelliğini ve amacını bilmek zorundadır.

İnsan, yiyeceği hakkında ve onu nasıl elde edeceği hakkında bilgi sahibi olmadan yiyeceği elde edemez.

Amacı hakkında ve bu amacı nasıl başaracağı konusunda bilgi sahibi olmadan bir çukur kazamaz -veya siklotorn inşa edemez. Hayatta kalmak için düşünmek zorundadır.”

“Fakat düşünmek tercihe açık bir harekettir. Umursamaksızın ‘insan tabiatı’ olarak adlandırdığınız şeyin anahtarı, birlikte yaşadığınız, ancak adını açıklamaktan dehşete düştüğünüz açık sır, insanın iradeye dayalı bilinçli bir varlık olduğu gerçeğidir. Akıl otomatik olarak çalışmaz; düşünme mekanik bir işlem değildir, mantık bağlantıları içgüdüyle yapılmaz. Midenizin, akciğerlerinizin veya kalbinizin fonksiyonu otomatiktir; fakat aklınızın fonksiyonu otomatik değildir. Hayatınızın herhangi bir anında veya sorununda düşünmeye veya bu işten kaçınmaya özgürsünüz. Fakat tabiatınızdan, sizin hayatta kalma aracınızın akıl olduğu gerçeğinden -bu nedenle bir insan olan kendiniz için ‘olmak ya da olmamak’ sorusunun ‘düşünmek ya da düşünmemek’ olduğu gerçeğinden kaçmakta özgür değilsiniz.”

“İradî bilince sahip bir canlı otomatik bir davranış şekline sahip değildir. İnsan, hareketlerine yol göstermesi için bir değerler sistemine ihtiyaç duyar. ‘Değer’ kişinin kazanmak ve korumak istediği şey, ‘erdem’ ise kişinin onu kazanma ve muhafaza etme hareketidir. Değerden, ‘kim için ve ne için değer?’ sorusuna bir cevap vermesi beklenir. ‘Değer’, bir alternatif karşısında bir standardı, bir amacı ve davranışın gerekliliğini varsayar. Alternatifler olmadığı durumda hiçbir değer söz konusu olamaz.” “Evrende sadece bir temel alternatif vardır: Varolma ya da varolmama. Ve bu sadece tek bir sınıf varlıklara, canlı organizmalara hastır. Cansız maddenin varlığı şartlara bağlı değildir, yaşamın varlığı ise bağlıdır: Hayat özel bir hareket tarzına bağlıdır. Madde yok edilemez niteliktedir, şeklini değiştirir; fakat varolmaktan vazgeçemez. Sabit bir alternatifle, yani yaşam veya ölümle yüz yüze olan sadece canlı bir organizmadır. Yaşam bir kendini devam ettirme işlemidir ve kendinden kaynaklanan bir hareket işlemidir. Eğer bir organizma bunu yapamıyorsa, ölür; kimyasal elementleri kalır, fakat yaşamı varolmaktan çıkar. ‘Değer’ kavramını olası yapan sadece ‘yaşam’ kavramıdır. iyilik veya kötülük sadece canlı bir varlık içindir.” “Yaşamak için bir bitki kendini beslemek zorundadır. Onun ihtiyaç duyduğu güneş ışığı, su, kimyasallar doğanın onun hizmetine sunduğu değerlerdir; onun yaşamı onun davranışlarını belirleyen değerin standardıdır. Fakat bitkinin davranışını tercih etmesi söz konusu değildir; bitkinin karşılaştığı şartların alternatifleri vardır, fakat onun fonksiyonunun alternatifi yoktur: Hayatını devam ettirmek için otomatik olarak davranır; kendini yok edecek tarzda davranamaz.”

“Bir hayvan hayatını devam ettirecek şekilde teçhiz edilmiştir; duyuları ona otomatik bir hareket tarzı ve neyin iyi neyin kötü olduğuna dair otomatik bir bilgi sunar. Bilgisini artırma veya bilgiyi göz ardı etme yeteneği yoktur. Bilgisinin yetersiz olduğu durumlarda ölür. Fakat yaşadığı müddetçe bilgisine dayanarak hareket eder; otomatik güvenlik ile ve tercih etme yeteneği olmayışı ile, kendi çıkarını göz ardı edemez, kötüyü seçecek şekilde ve kendi kendini yok edici şekilde davranmayı tercih edemez.”

“İnsan, hiçbir otomatik hayatta kalma sistemine sahip değildir. Onun tüm diğer canlı şeylerden farkı, alternatifler karşısında iradeye dayalı tercih yoluyla davranması gerekliliğidir. Onun için neyin iyi veya neyin kötü olacağı hakkında, hayatının hangi değerlere bağlı olduğu hakkında, hangi hareket tarzına ihtiyacı olduğu konusunda otomatik bilgisi yoktur. Bir kendini koruma içgüdüsü gevezeliği mi yapıyoruz?

 Bir kendini koruma içgüdüsü kesinlikle insanın sahip olmadığı bir şeydir. Bir içgüdü kesin ve otomatik bir bilgi şeklidir. Bir arzu bir içgüdü değildir. Bir yaşama arzusu size yaşama için gerekli olan bilgiyi vermez. Ve insanın yaşama arzusu bile otomatik değildir: Sizin sahip olmadığınız arzunun bu olması sizin bugünkü gizli şeytanınızdır. Sizin ölüm korkunuz bir yaşam aşkı değildir ve size onu muhafaza etmek için gereken bilgiyi vermeyecektir, insanlar bilgilerini tabiatın kendilerini mecbur kıldığı düşünme işlemiyle elde etmeli ve hareketlerini böyle seçmelidir, insan kendini yok edecek şekilde davranma gücüne sahiptir -ve bu, tarihin büyük kısmında insanın yaptığı şeydir..

“İnsana rasyonel varlık denmektedir, fakat rasyonellik bir tercih konusudur -ve doğanın insana sunduğu alternatif, akıllı varlık veya intihar hayvanı olmaktır. İnsan, tercihiyle insan olmak zorundadır; hayatını, tercih ederek bir değer olarak sürdürmelidir; tercih yoluyla ihtiyaç duyduğu değerleri keşfetmeli ve kendi erdemlerini uygulamalıdır.”

“Tercih yoluyla kabul edilen bir değerler sistemi bir ahlâk sistemidir.”

“Şu anda beni duyan kişi, her kim iseniz, sizin içinizde yozlaşmadan kalan, yaşayan kalıntıya, insan kalıntısına, aklınıza, sesleniyorum ve diyorum ki: Aklın insana has bir ahlâkı vardır ve aklın ahlâkının değer standardı insanın Hayatıdır

“İyi, bir canlı varlığın hayatı için uygun olan her şeydir, kötü hayatı yok eden her şeydir.”

“Tabiatının gerektirdiği gibi, insanın hayatı akılsız bir hayvanın, yağmacı bir haydudun veya aylak bir mistiğin hayatı değil, canlı bir varlığın yaşamıdır -bu zorbalık ve dolandırıcılık yoluyla değil, başarma yoluyla bir yaşamdır-çünkü insanın hayatta kalması tek bir şeyin, yani aklın sayesindedir.”

“İnsanın hayatı ahlâk standardıdır, fakat sizin kendi yaşamınız onun amacıdır. Eğer dünyada varolmak sizin amacınız ise, hareketlerinizi ve değerlerinizi insana has olan bu standarda göre, yerine yenisi konamayan değeri -yani hayatınızı-muhafaza etmek, onun içini doldurmak ve tadını çıkarmak için seçmelisiniz.”

Bayanlar ve Baylar, bu objektivizmin size sunduğu şeydir.

Ve kararınızı verdiğinizde, onun tek alternatifinin komünist kölelik olduğunu hatırlamanızı isterim. “Ortayol” sadece belli bir süre kalabilen, kararsız bir radyoaktif element gibidir ve zamanı azalmaktadır. Bir orta yol için daha fazla şans yoktur.

Bu konu, ortada değil, tutarlı iki kutup arasında belirlenecektir. Yani objektivizm ve komünizm arasında. Tercihiniz insanın varolma hakkına dayalı rasyonel bir ahlâk veya geçen yıl TV’nizin ekranında görmüş olduğunuz gibi sahiplerin idaresi altındaki köle işgücü kampları anlamına gelen altruizmden birisi olacaktır. Eğer istediğiniz bu ise, karar sizindir.

Fakat bu tercihi körü körüne yapmayın. Siz genç kuşak, yaşlılarınız -Sovyet Rusya’yı silahlandıran ve Amerikan kapitalizminin son kalıntılarını yıkan 30’ların liberalleri-size en kötü şekilde ihanet etmektedir. Onların şimdi size sunabilecekleri tek şey siperler veya size okuduğum “yaratıcı ıstırap çekme” tırnak içi ifadesinde verilen tip tavırdır. Her yerde duyacağınız tüm şey budur: “Başlamadan vazgeç. Denemeden vazgeç.” Ve vazgeçtiğinizden emin olmak için, 19. yüzyılın ne olduğunu bilmenize dahi izin vermezler. Burada bunun tamamen doğru olmayabileceğini ümit ediyorum; fakat üniversitelerde kapitalizmin ne olduğu konusunda en ilkel konularda bile net bir fikri olmayan pek çok genç insanla tanıştım. Onlar sizin kapitalizmin teorisinin ne olduğunu da, uygulamada nasıl çalıştığını da, onun gerçek tarihinin ne olduğunu da bilmenizi istemezler.

Çok kolay vazgeçmeyin; hayatınızı satmayın. Kendi başınıza bir araştırma çabası içine girerseniz, vazgeçmenizin gerekli olmadığını ve şimdi bizi tehdit eden sözde güçlü canavarın, insanın ilk ayak seslerini duyan bir fare gibi kaçacağını göreceksiniz.

Sizi tehdit eden fiziksel bir tehlike değildir ve sözde entelektüel liderlerimize size mahvolduğumuzu söylettiren askerî meseleler değildir. Bu, açıkça onların mazeret bulmalarıdır. Gerçek tehlike, komünizmin onların ahlâkî zeminlerde çarpışmayı göze alamadığı bir düşman olmasıdır ve komünizmle ancak ahlâkî zeminlerde mücadele edilebilir.

Öyleyse tercih konusu budur. Bir daha düşünün. Konuyu düşünün, fikirlerinizi kontrol edin, geçmiş tarihi kontrol edin ve insanların asla özgür olamayacağının doğru olup olmayacağını anlamaya çalışın. Bu doğru değildir, çünkü insanların özgür olmuş olduğu zamanlar vardır. Bunu mümkün kılan şeyin ne olduğunu bulun. Kendiniz için bulun. Ve sonra ikna olduysanız,-rasyonel olarak ikna olduysanız-dünyayı birlikte kurtaralım. Hâlâ vaktimiz var.

Galt’ı bir kez daha analım, bu sizin önünüzdeki tercihtir. Aklınız ve varolma aşkınız buna karar versin.

Sh:95-122

 

GÖREV Mİ?  NEDENSELLİK Mİ? 1974

Ahlâk felsefesinin tarihindeki en yıkıcı anti-kavramlarından biri “görev” kelimesidir.

Anti-kavram meşru bir kavramın yerini alması ve onu yok etmesi için geliştirilmiş olan sunî, gereksiz ve rasyonel kullanımı mümkün olmayan bir terimdir. “Görev” kelimesi münferit kavramlardan daha fazlasını yok etmektedir. O, bir metafizik ve psikolojik katildir: Rasyonel bir hayat görüşünün tüm esaslarını ortadan kaldırır ve onları insan davranışları için uygulanamaz hâle getirir.

“Görev” kelimesine anlam bakımından en yakın olan meşru kavram “yükümlülük”‘tür. Bu ikisi sık sık birbiri yerine kullanılmaktadır; fakat onların arasında insanların algıladığı, ancak nadiren tanımladığı derin bir farklılık vardır.

The Random House İngilizce Dil Sözlüğü (Unabridged Baskısı, 1966) farkı şöyle tanımlamaktadır: “Görev, yükümlülük kişinin kendisini mecbur hissettiği şeyi ifade eder. Görev vicdanının, dindârlığının, doğrunun veya kanunun sürekli diktası nedeniyle kişinin yaptığı veya yapmaktan sakındığı şeydir: Kişinin ülkesine karşı görevi; kişinin doğruyu söyleme, çocukları doğru şekilde yetiştirme görevi. Bir yükümlülük kişinin âdet, gelenek veya adap gereklerini veya belli, özel ve sık sık kişisel bir vaat veya anlaşmayı yerine getirmek için yapmaya mecbur olduğu şeylerdir: Malî veya sosyal yükümlülükler.”

 

Aynı sözlükte; “Görevini bilen-, saygı gösteren, uysal, boyun eğen…”

Eski bir sözlük bu konuda biraz daha açıktır: “Görev: Ebeveynlerden veya kendinden üst mertebede olan kişilerden kaynaklanan, itaat veya boyun eğme olarak gösterilen davranış..“Görevini bilen-. İtaat etme, boyun eğme veya riayet etmeyi talep etme hakkı bulunan bir kişi tarafından istenen görevleri yapma veya yapmaya hazır olma…” (Webster’s International Dictionary, 2. Baskı, 1944).

“Görev” teriminin anlamı şudur: Yüksek bir otorite-1 ye uyma dışında bir sebepten kaynaklanmayan, herhangi bir kişisel amaç, teşvik, arzu veya çıkar gözetmeden bazı davranışları yapmaya duyulan ahlâkî gereklilik.

Bu anti-kavramın realiteden türeyen bir soyutluk değil, mistisizmin bir ürünü olduğu aşikârdır. Bir mistik ahlâk teorisinde, “görev” insanın doğaüstü bir otoritenin emirlerine itaat etmesi gerektiği fikrini ifade eder. Bu anti-kavram laikleştirilmişse de ve Tanrı iradesinin otoritesi, ebeveynlere, ülkeye, devlete, insanoğluna vs. gibi dünyevî varlıklara verilmişse de, onların sözde üstünlüğü hâlâ mistik bir fermandan başka bir konumda değildir. Kim, hangi cehennemde bu tip bir itaati, bir boyun eğmeyi talep etme hakkına sahip olur?

 Bu sualin tek uygun şekli ve yeri budur; çünkü hiç kimse ve hiçbir şey burada, dünyada böyle bir hak veya talepte bulunamaz.

“Görev”in en büyük savunucusu Immanuel Kant’tır; diğer kuramcılardan öylesine öteye gitmiştir ki, onlar, karşılaştırıldığında masum iyilikseverler olarak görünmektedirler. Kant “görevin” tek erdem standardı olduğunu savunmaktadır; fakat erdem görevin kendi ödülü değildir: Eğer bir ödül söz konusu ise o artık erdem değildir. Kant, tek ahlâkî motivasyonun görev uğruna göreve kendini adamak olduğunu savunmaktadır; ancak böylesine mükemmel bir adamayla motive olmuş bir hareket (yani herhangi bir “istek” [arzu] veya kendi çıkarı ile ilgili olmadan yapılan bir hareket) ahlâklı bir harekettir.

“Kişinin hayatını koruması bir görevdir, ve dahası herkesin böyle yapmaya doğrudan bir eğilimi vardır. Fakat bu amaçla, çoğu insanın bu görevden çıkardığı titiz özenin hiçbir esaslı değeri yoktur, ve böyle yapmayı söylemek hiçbir ahlâkî önem taşımaz. İnsanlar hayatlarını görevden korumazlar, görev nedeniyle korurlar. Fakat zorluklar ve ümitsiz derder hayatın tadını tamamen yok ederse, eğer ruhen güçlü olan şanssız bir insan kaderine karşı umutsuz veya üzgün olmak yerine hiddetlenirse ve ölümü isterse ve ancak hayatını sevmeksizin onu arzu veya korku nedeniyle değil, görevden dolayı muhafaza ederse bu durumda onun söylemi ahlâkî bir öneme sahiptir.” (Immanuel Kant, Ahlak Metafiziğinin Temellen, ed. R.P. Wolff, New York, Bobbs-Merril, 1969, s. 16-17.)

Ve “Kutsal Kitap’ın bize komşumuzu ve hatta düşmanımızı sevmemizi emreden bölümlerini de şüphesiz bu şekilde anlamalıyız; çünkü sevmek, istek olarak emredilemez. Fakat onu hiçbir arzu tahrik etmediğinde ve hatta ona doğal ve baş edilemez bir nefret ile karşı çıkıldığında, görevin faydası patolojik sevgi değil, pratik sevgidir; o hislerin arzusunda değil niyette, merhametli sempatide değil hareket prensiplerinde bulunur ve ona kendi başına emredilebilir.

“[Böylece ahlâklı oluşun ilk önerisi, ahlâkî değere sahip olmak için bir hareketin görev nedeniyle yapılması gereğidir]” (Aynı kitap., s.18-19; parantezler içindeki cümle Wolff’a aittir.)

 

Eğer birisi onu kabul ederse, “görev” anti-kavramı realite olgusunu yok eder; anlaşılması mümkün olmayan, doğaüstü bir güç gerçeklerin önüne geçer ve içerik veya sonuçlarına bakmaksızın kişinin hareketlerini dikte ettirir.

“Görev” aklı yok eder; kişinin bilgisinin ve muhakemesinin yerini alır ve kişinin davranışlarında düşünme ve muhakeme işlemini devre dışı bırakır.

“Görev” değerleri yok eder; kişinin anlaşılmaz bir emir uğruna kendi yüksek değerlerine ihanet etmesini veya onları feda etmesini gerektirir ve değerleri kişinin ahlâkî niteliği için bir tehdit hâline getirir; çünkü zevk veya arzu yaşamak kişinin amaçlarının ahlâkî temizliğine gölge düşürür.

“Görev” sevgiyi yok eder; kim “arzudan” dolayı değil de, “görevden” dolayı sevilmek ister ki?

“Görev” kendine saygıyı yok eder; saygı duyulacak kendi diye bir şey bırakmaz.

Eğer kişi bu kabusu ahlâk adına kabul ederse, “görevin” ahlâkı yok etme ironisi ortaya çıkar. Deontolojik (görev merkezli) ahlâk teorisi, ahlâk prensiplerini reçete hâlinde yazılmış bir “görevler” listesine sınırlar ve ahlâkın gerçek problemler ve insanın varoluşuna dair endişeler için herhangi bir şekilde uygulanmasını engelleyerek, insan hayatının geri kalanım herhangi bir ahlâk rehberliğinden yoksun bırakır. Çalışma, meslek hayatı, hırs, sevgi, arkadaşlık, zevk, mutluluk, değerler (peşlerinden görevler olarak koşulmadıkça) bu teorilerce amoral  olarak, yani ahlâk alanının dışında görülmüştür. Eğer böyleyse, bu durumda bir insan hangi standarda göre günlük tercihlerini yapacak veya hayatının akışını yönlendirecektir?

Deontolojik bir teoride, tüm kişisel arzular ahlâkın etki alanından uzaklaştırılmıştır; kişisel bir arzu hiçbir ahlâkî öneme sahip değildir, bu ister yaratma arzusu olsun ister öldürme arzusu olsun. Örneğin, eğer bir insan geçimini görevden sağlamıyorsa, böyle bir ahlâk, hayatını onurlu emeğiyle kazanmayı veya soygunla kazanmayı birbirinden ayrı tutmayacaktır. Eğer bir insan onurlu olmayı isterse, o hiçbir ahlâkî itibarı hak etmez; Kant’ın söyleyeceği şekliyle, böyle bir onur “övgüye değerdir”; fakat “ahlâkî öneme” sahip değildir. Ancak yalan söyleme, aldatma ve çalma yönünde derin bir arzusu olan, fakat kendini “görev” uğruna onurlu davranmaya zorlayan kötücül bir baskıcı, Kant ve benzerleri tarafından ahlâkî açıdan değerli kabul edilecektir.

Ahlâklı olmanın adını kötüye çıkaran bu tip bir teoridir.

Ahlâka karşı duyulan yaygın korku ve içerleme -ahlâkın bir düşman olduğu, köhne bir ıstırap konusu ve anlamsız sıkıcılık olduğu duygusu mistik, münzevî veya Hristiyan sistemlerinin bu şekildeki bir ürünü değil, hayata, insana ve akla karşı olan nefretin çirkin deposunun bir anıtıdır, yani Immanuel Kant ruhunun bir anıtıdır.

(Kant’ın teorileri tabiî ki, en aşağı seviyede [“farazî” düzeyde] mistisizmdir; fakat Kant bu teorileri akıl adına sunmuştur. Yaptıklarının Kant’ın yanına kâr kalması, insanın entelektüel gelişme seviyesinin ilkelliğinin en iyi ispatıdır.)

Eğer “zekâ” sıra dışı yeteneği ifade ediyorsa, bu durumda Kant’a, insan korkularını, irrasyonelliğini ve hepsinden öte boş vermişliğini algılaması, onlarla oynaması ve bunu ebedîleştirmesi yeteneği nedeniyle dâhi denebilir. Kant’ın etkisi felsefi değil, psikolojik faktörlere dayanır. Onun ahlâk görüşü ondan asla haberi olmayan kişiler tarafından üretilmiştir; Kant onlara sadece biçimsel, akademik bir statü kazandırmıştır. Kantçı bir “görev” hissi ebeveynler tarafından çocuğa bir şeyi yapması gerektiği için yapması gerektiğini bildirdikleri zaman telkin edilir. Sebepsiz, keyfi, çelişkili, anlaşılması mümkün olmayan “gereklerin” sürekli baskısı altında büyütülen bir çocuk, gerçekçi gereklilik ve insan kaprisleri arasındaki farkı kavrama yeteneğini kaybeder (veya bu yeteneği hiç elde etmez) ve hayatını onursuzca ve göreve bağlı olarak, İkincisine uyarak ve birinciye kulaklarını tıkayarak geçirir. Kelimenin tam anlamıyla gerçeği tam olarak kavrayamadan büyür.

Bir yetişkin olarak, böyle bir insan mistisizmin her türünü reddedebilir; fakat onun Kantçı psiko-epistemolojisi kalır (tabiî onu düzeltmedikçe). Böyle bir kişi, herhangi bir zor olan veya hoş olmayan işi kendi üstüne açıklanamayan bir zorlama olarak, yaptığı bir görev olarak alır, fakat buna kızar; bunun, hayatını kazanmak için kendi “görevi” olduğuna, yani ahlâklı olmak için onun “görevi” olduğuna ve hatta ekstrem durumlarda rasyonel olması için onun görevi olduğuna inanır.

Realitede ve objektivist ahlâkta, “görev” diye bir şey yoktur. Sadece, tercih ve “görev” fikri tarafından gizlenen bir prensibin, “nedensellik kanunu”nun açıkça tanınması vardır.

Etiğe uygun yaklaşım, yani hiçbir Kantçılık temasıyla lekelenmemiş metafiziksel olarak temiz bir maziyle başlamak, en iyi şekilde aşağıdaki örnekle gösterilebilir. Kendisine şunu veya bunu yapmak zorunda olduğunu söyleyen bir adama yaşlı ve akıllı bir zenci kadın şunu söylemiştir: “Bayım, ölmek hariç, ben hiçbir şeyi yapmak zorunda değilim.”

Yaşam veya ölüm insanın tek temel alternatifidir. Yaşamak insanın asıl tercih yapacağı davranıştır. Eğer insan yaşamayı seçerse, rasyonel bir ahlâk ona tercih ettiğini yerine getirmek için hangi davranış prensiplerinin gerekli olduğunu söyleyecektir. Eğer o yaşamayı tercih etmezse, tabiat yapması gerekeni yapacaktır.

Realite insanı çok fazla sayıda “gerekli” şey ile karşı karşıya bırakır, fakat bunların hepsi şardara bağlıdır; gerçekçi gereklilik formülü şudur: “Şayet … ise, yapmak zorundasın” ve buradaki “şayet” insanın tercihini ifade eder: “… şayet belli bir amacı başarmak isterseniz.” Hayatta kalmak istiyorsanız, yemek zorundasınız. Yemek istiyorsanız, çalışmak zorundasınız. Çalışmak istiyorsanız, düşünmek zorundasınız. Düşünmek istiyorsanız -ne yapacağınızı bilmek istiyorsanız-hangi amaçlan tercih etmeniz gerektiğini bilmek istiyorsanız, bunların nasıl başarılacağını bilmek istiyorsanız realiteye bakmaksınız.

insan, amaçlarını başarmada ihtiyaç duyduğu tercihlerini yapmak için “görev” anti-kavramının aklında yok etmekte olduğu bir prensibin, nedensellik prensibinin -özellikle de (aslında sadece bilinçli varlıklar için geçerli olan) Aristo’nun nihaî sebep prensibinin, yani bir amacın araçları belirleme işleminin, yani bir amaç seçme ve onu başarmak için gerekli aksiyonları yapma işleminin sürekli ve otomatik olarak bilincinde olmalıdır.

Rasyonel bir etikte, kişinin faaliyetlerini bilhassa da uzun vadeli amaçlan başarmak için gerekli olan aksiyonları düşünme, değerlendirme ve seçmede yol gösterici

 

prensip “görev” değil, nedenselliktir. Bu prensibi izleyen bir insan, davranışının amacını bilmeden hareket etmez. İnsan, bir amacı tercih etmede onu başarmak için gerekli olan yollan düşünür, amacın değerini yolların güçlüğüne karşı ve onun diğer tüm değerleri ve amaçlarının tam, hiyerarşik durumuna karşı tartar. Kendisi için imkânsız olanı talep etmez; ve hangi şeylerin imkânsız olduğuna çok kolayca karar vermez. Sahip olduğu bilginin durumunu asla terk etmez ve amacına ulaşmasının kendi hareketi hariç hiçbir güç tarafından sağlanamayacağının iyice farkında olarak realiteden asla kaçmaz; eğer kaçarsa kandıracağı şey Kantçı bir otorite değil, kendisi olacaktır.

Eğer zorluklar onun şevkini kırarsa, düşünmeye -“buna değer mi?” diye sormaya-tamamen özgür olduğunu ve arzuladığı değerden vazgeçmesi hariç, söz konusu hiçbir ceza olmadığını bilerek, bu zorlukları gerektiren amacı hatırlar. (Böyle durumlarda, kişi rasyonel olarak gerekli olduğunu düşünmedikçe nadiren vazgeçer.)

Benzer durumlarda, bir Kantçı amacına değil, kendi ahlâkî karakterine odaklanır. Onun otomatik reaksiyonu suç ve korkudur -“görevini” başaramama korkusu, “görevin” yasakladığı bir zayıflık korkusu, kendisinin ahlâken “değersiz” olduğunu ispatlama korkusu. Amacının değeri bir kendinden şüphe seli içinde aklında yok olur. Kendini bir müddet bu keyifsiz tarz içinde sürükleyebilir; fakat bu çok sürmez. Bir Kantçı nadiren önemli görevler taşır veya üstlenir: Bunlar onun kendisine olan saygısına bir tehdittir.

Bu, “görev” prensibi ve nihaî sebep prensibi arasındaki kritik psikolojik farklardan birisidir. Bir sebep yanlısı dışarıya bakar, değer merkezlidir ve aksiyon merkezlidir, yani realite merkezlidir. Bir “görev” yanlısı içeriye bakar, kelimenin rasyonel-varlıksal anlamında değil, psikopatolojik anlamında kendi merkezlidir, yani realiteden soyutlanmış bir kendi ile ilgilidir; bu bağlamda “kendi merkezli” “kendinden şüphe merkezli” anlamına gelir.

İki prensip arasında pek çok başka farklılıklar da bulunmaktadır. Bir sebep yanlısı, onları başarabileceğinin bilincinde olarak değerlerine büyük ölçüde kendini adamıştır. Çelişkileri arzulayamaz, “bir şekilde”ye bağlı olamaz ve realiteye karşı isyan edemez. Tüm bu durumlarda karşı geleceği ve zarar vereceği şeyin Kantçı bir otorite değil, kendisi olduğunu ve cezanın bir mistik “ahlâksızlık” damgası değil, kendi arzularının hüsranı ve kendi değerlerinin yıkımı olduğunu bilir.

Bir Kantçı ve hatta yarı Kantçı kendinin herhangi bir şeye büyük önem vermesine izin veremez; çünkü anlaşılmaz bir “görev” her an onun kendi değerlerinden feragat etmesini talep edebilir ve bu, kişinin onları başarmak için üstlenebileceği herhangi bir uzun vadeli planı veya mücadeleyi ortadan kaldırır. Kişisel amaçların yokluğunda, geçimini kazanma gibi herhangi bir görev anlamsız bir angarya olur; fakat kişi bunu bir “görev” olarak düşünür ve realitenin gereklerine itaati bir “görev” olarak kabul eder. Daha sonra “görev”e karşı körce isyan içinde kişinin içerlemeye başladığı ve sonuçta dileklerin otomatik olarak verileceği ve amaçların araçlar olmadan başarılabileceği bir yer aramak için kaçtığı şey realitedir. Bu, Kant’ın insanları mistisizme çektiği bilinçaltı işlemidir.

“Görev” fikri asıl olarak anti-nedenseldir. Orijini bakımından “görev” etkin sebep olma prensibine karşı çıkar; çünkü o sebepsizdir (veya doğaüstüdür). Etkileri bakımından, nihaî sebep olma prensibine karşı çıkar; çünkü o sonuçlan ne olursa olsun uygulanmalıdır. Bu bir sebep yanlısının kendisine izin vermeyeceği türden bir sorumsuzluktur. O, davranışlarının tüm kestirilebilir sonuçlarını düşünmeden (ve kabul etmeden) hareket etmez. Davranışlarının nedensel faydalarını bilerek, kendisini bir sebep unsuru olarak görerek (ve asla çelişkilerle yaşamaya çalışmayarak), Kantçılığın öldürmüş olduğu bir erdemi, bir sorumluluk duygusunu geliştirir.

O, hiçbir mistik “görev” veya kendi tercihi olmayan bir yükümlülüğü kabul etmeyen, kendi seçtiği yükümlülükleri vicdanının sesini dinleyerek kabul etmekten onur duyan insandır. Kişinin vaatlerini tutma zorunluluğu insanlar arasındaki özel ilişkilerde en önemli unsurdur; insanlar arasında karşılıklı güvene yol açan ve işbirliğin mümkün kılan unsurdur. Ancak Kant’ın zararlı etkisini gözleyin: Daha önce verilen sözlük tanımlamasında kişisel zorunluluk neredeyse aşağılayıcı bir dipnot olarak dahil edilmişti; “görev”in kaynağı “vicdanının, dindarlığının, doğrunun veya kanunun sürekli emirleri” olarak tanımlanmaktadır; “zorunluluk”un kaynağı “örflerin, geleneklerin veya adabın emirleri” olarak tanımlanmaktadır; ve sonradan da: “belli, özel ve çoğu kez kişisel bir vaadi veya anlaşmayı gerçekleştirmek” olarak tanımlanmıştır. (İtalikler bana aittir.) Kişisel bir vaat veya anlaşma, yokluğunda diğerlerinin hiçbirinin ayakta kalamayacağı veya kalmayacağı tek geçerli, bağlayıcı zorunluluktur.

Kişinin kendi tercihleri ve davranışlarının (ve bunların sonuçlarının) tam sorumluluğunu kabul etmesi öylesine talepkâr bir ahlâk disiplinidir ki, pek çok insan bir “görev” ahlâkının kolay, otomatik, düşünme içermeyen huzuru olarak inandıkları şeye teslim olarak ondan kaçmak ister. Çoğu kez iş işten geçtiğinde, neyin ne olduğunu daha iyi öğrenirler.

Sebep yanlısı, anlaşılmaz prangalar, tercih edilmemiş yükler, imkânsız talepler veya doğaüstü tehditler olmaksızın havada karşı karşıyadır. Onun metafiziksel tavrı ve kendisine rehberlik eden ahlâk prensibi eski bir İspanyol atasözü ile en iyi şekilde özetlenebilir: “Tanrı dedi ki: Ne istiyorsan al ve onu öde.” Fakat kişinin kendi isteklerini, bu isteklerin anlamım ve maliyetlerini bilmesi en yüce insan erdemini, yani rasyonelliği gerektirir.

Sh:149-159

 

BİR KİŞİ NE YAPABİLİR?

 1972

Bu soru dünyanın bugünkü durumu konusunda endişeli olan ve onu düzeltmek isteyen insanlarca sıkça sorulmaktadır. Bundan daha da sık olarak, onların çaresizliğinin nedenini ortaya koyacak şekilde sorulmaktadır: Bir kişi ne yapabilir?”

Problemi (hatayı) daha da zarif bir şekilde anlatan bir okuyucu mektubu aldığımda bu makaleyi hazırlıyordum: “Bir birey, sizin resmettiğiniz ideal tip ülkeyi yaratmak için Amerikan hayatının her alanında yapılması gereken büyük değişiklikleri meydana getirmeye yetecek çapta sizin felsefenizi nasıl yayabilir?

Eğer sorunun geliş tarzı bu ise, cevap o kişinin bunu yapamayacağıdır. Hiç kimse bir ülkeyi tek başına değiştiremez. Bu nedenle sorulacak ilk soru insanların probleme neden bu şekilde yaklaştıklarıdır?

Kendinizi bir hastalık salgınının ortasındaki bir doktor olarak düşünün. Şunu sormazsınız: “Nasıl, bir doktor milyonlarca hastayı tedavi edip, tüm ülkeyi mükemmel bir sağlık durumuna getirebilir?” Siz kendi başınıza veya organize bir tıbbi kampanyanın bir parçası olup olmadığınızı, ulaşabildiğiniz kadar fazla sayıda insanı tedavi etmek zorunda olduğunuzu ve bundan başka bir şeyin söz konusu olmadığını bilirsiniz.

İnsanları entelektüel konulara, fiziksel problemlere yaklaşmayacakları bir tarzda yaklaştıran şey bir mistik felsefe kalıntısıdır; özellikle de zihin-beden ayrımıdır, insanlar bir gecede bir salgını durdurmaya veya tek başlarına bir gökdelen inşa etmeye girişmeyeceklerdir. Ya da tüm bir şehri inşa edemeyecekleri gerekçesiyle, kendi harap evlerini onarmaktan vazgeçmeyeceklerdir. Fakat insan bilinci alanında, fikirler alanında insanlar hâlâ bilgiyi önemsiz bir şey olarak görme eğilimindedirler ve bir şekilde anlık mucizeler yapmayı ummaktadırlar -veya imkânsız bir amacı hedefleme yoluyla kendilerini mahvetmektedirler.

(Mektubunu alıntıladığım okuyucu doğru şeyleri yapmaktaydı; fakat daha geniş çapta davranışlara gereksinim olduğunu hissediyordu. Diğer pek çok kişi sadece soru sormakta, fakat hiçbir şey yapmamaktadır.)

Eğer daha iyi bir ülke için mücadele etme konusu ile ciddî olarak ilgileniyorsanız, problemin niteliğini tanımlama ile başlayın. Mücadele, asıl olarak politik değil, entelektüeldir (felsefidir). Siyaset, belli bir ulusun kültürüne egemen olan temel fikirlerin (metafizik-epistemolojik-etik) nihaî sonucudur, pratik uygulamasıdır. Sebeple mücadele edip, onu değiştirmeden sonuçlarla mücadele edip, değiştiremezsiniz. Neyi yürürlüğe koyacağınızı bilmeden de herhangi bir pratik uygulamaya girişemezsiniz.

Entelektüel bir mücadelede herkesi döndürmeniz gerekmez. Tarih azınlık olan kişilerce yazılır ya da daha doğrusu tarih azınlık olan kişilerce yaratılan entelektüel hareketlerce yazılır. Bu azınlıklara kim dahildir?

 Entelektüel konularla ilgilenebilen ve ilgilenmek isteyen herkes. Burada önemli olan sayı değil, kalitedir (kişinin savunduğu fikirlerin kalitesi ve tutarlılığı).

 

Entelektüel bir hareket organize hareketle başlamaz. Kim organize edilecek?

 Felsefi bir mücadele, körü körüne izleyenler toplama girişimi değil, insan aldı için yapılan bir mücadeledir. Fikirler, ancak onları anlayan kişiler tarafından yayılır. Organize hareketten önce eğitilmiş (kendini eğitmiş, yani bir filozofun size bilgi materyali sunabileceği, fakat bunu hazmetmek zorunda olanın sizin aklınız olduğu anlamında kendini eğitmiş) öğretmenler gerektiren bir eğitim kampanyasının olması zorunludur. Bu tip bir eğitim bir ideoloji salgını esnasında bir doktor olmanın ilk gereksinimi ve herhangi bir “dünyayı değiştirme” girişiminin ilk şartıdır.

“Amerikan hayatının her aşamasında yapılması zorunlu olan büyük değişiklikler” tek tek, parça parça veya “perakende” olarak yapılamaz; onu yapmak için bir seferberlik ordusu yetmez. Fakat insan hayatının her yönünün temelinde yer alan ve onu belirleyen felsefedir; insanlara doğru felsefeyi öğretin, gerisini onun aklı halledecektir. Felsefe insan ile ilgili işlerin toptan satıcısıdır.

İnsan bir tür felsefe, yani kapsamlı bir hayat görüşü olmaksızın, varolamaz. Çoğu insan entelektüellik icatçısı değildir; fakat fikir algılayıcılarıdırlar ve fırsat verildiğinde veya ve-rilirse fikirleri kritik olarak muhakeme edebilir ve doğru yolu seçebilirler. Fikirlere kayıtsız kalan ve içinde bulunduğu anla ilgili somut şeylerin ötesindeki her şeye kayıtsız kalan pek çok insan da vardır; bu gibi insanlar, zamanının kültürünün kendilerine sunduğu şeyleri bilinçaltı olarak kabul eder ve herhangi bir rastgele akıntı ile kör hâlde savrulur. Onlar ister günlük işçiler ister şirket başkanları olsunlar, sadece sosyal ağırlıklardır ve kendi istekleriyle dünyanın kaderiyle ilgilenmezler.

Çoğu insan bugünkü kültürel ideolojik boşluğun pekâlâ farkındadır; cevaplan, tedirgin ve kafaları karışık hâlde ve el yordamıyla aramaktadırlar.

Siz onları aydınlatabilecek misiniz?

Siz onların sorularım cevaplayabilir misiniz?

Siz onlara tutarlı bir dava sunabilir misiniz?

Siz onların hatalarının nasıl düzeltileceğini biliyor musunuz?

 Siz aklı mahvetmeye odaklanmış yaylım ateşin etkisine bağışık mısınız ve siz diğerlerine füzesavarlar sağlayabilir misiniz?

 Politik mücadele sadece eski tip tüfeklerle yapılan bir çatışmadır; felsefî mücadele ise bir nükleer savaştır.

Eğer bir ülkenin entelektüel eğilimini etkilemek istiyorsanız, ilk adım kendi fikirlerinizi düzene koymak ve onları elinizden geldiğince ve bilginiz elverdiği ölçüde tutarlı bir hâle getirmektir. Bu, sloganları ve objektivist prensipleri veya başka prensipleri ezberlemek ve söylemek değildir: Bilgi mutlaka, somut problemlere soyut fikirleri uygulayabilmeyi, özel konulardaki prensipleri tanıyabilmeyi, onları ispatlayabilmeyi ve tutarlı bir davranış tarzını savunabilmeyi içerir. Bu, her şeyi bilme veya her şeye hâkim olmayı gerektirmez; harekete geçmek isteyen pek çok kişiyi mağlup eden (ve hiçbir şey yapmamalarını sağlayan) şey, kişinin kendinde ve diğerlerinde otomatik her şeyi bilme gücü olması şeklindeki bilinçaltı beklentisidir. Gereken şey dürüstlüktür.; yani kişinin ne bildiğini bilmesini, bilgisini sürekli artırmasını ve bir çelişkiyi düzeltmekten asla kaçınmamasını veya bunda yetersiz kalmamasını gerektiren entelektüel dürüstlük. Bu şu anlama gelir: Kalıcı bir nitelik olarak aktif bir aklın geliştirilmesi.

İnandığınız şeyler sizin bilinçli, düzenli kontrolünüz altında ise veya altında olduğunda onları diğer insanlara yayabileceksiniz. Bu, gereksiz ve uygunsuz olduğunda felsefî konuşmalar yapmak zorunda olduğunuz anlamına gelmez. Felsefeye, özel konularla uğraşırken veya onları tartışırken, sizi desteklemesi ve size tutarlı bir dava vermesi için ihtiyaç duyarsınız.

Kısaltmalardan hoşlanıyorsanız (tam anlamlarını aklınızda tutmanız kaydıyla) şunu söyleyeceğim: “Kişi ne yapabilir?” şeklinde sorduğunuzda cevabı KONUŞUN’dur (tabiî ne söylediğinizi bilmeniz kaydıyla).

Birkaç tavsiye: Ulusal düzeyde dinleyici beklemeyin. Size açık olan her düzeyde konuşun, büyük veya küçük, arkadaşlarınız, iş arkadaşlarınız, meslek kuruluşlarınız ya da herhangi bir meşru forum. Sözlerinizin ne zaman doğru akıllara ulaşacağını asla bilemezsiniz. Anlık hiçbir sonuç göremeyeceksiniz; fakat kamuoyu görüşü, bu tip aktivitelerle sağlanır.

Önemli konular üzerinde fikirlerinizi ifade edebileceğiniz bir fırsatı atlamayın. Gazete ve dergi editörlerine, TV ve radyo yorumcularına mektuplar yazın ve hepsinden önemlisi seçmenlerine ihtiyacı olan kongre temsilcinize mektuplar yazın. Eğer mektuplarınız kısa ve rasyonel ise (tutarsız derecede duygusal olmaktan ziyade) onlar sizin düşüneceğinizden de etkili olacaklardır.

Etrafınızda bir sürü konuşma fırsatı vardır. Aşağıdaki deneyi yapmanızı öneriyorum: Bir haftalık bir ideolojik envanter tutun; yani insanların yanlış politik, sosyal ve ahlâkî fikirleri su götürmez gerçeklermiş gibi sizin sessiz onayınızla kaç defa söylediklerini not edin. Sonra bu tip ifadelere itiraz etme alışkanlığı kazanın, hayır, sadece ara sıra uygun olan uzun konuşmalar yapmak için değil, sadece “Aynı fikirde değilim” demek için. (Ve eğer konuşmacı bilmek isterse, niçin aynı fikirde olmadığınızı açıklamaya hazır olun). Bu, tehlikeli bayat söylemlerin yayılmasını durdurmanın en iyi yollarından birisidir. (Eğer konuşmacı masum ise, bu ona yardımcı olacaktır; eğer masum değilse, bu, bir sonraki defa onun kendine olan güvenini azaltacaktır.) Bilhassa, sizin kendi fikirlerinize ve değerlerinize saldırıldığında sessiz kalmayın.

Herkese “din değiştirtmeye” çalışmayın, yani tartışmayla ilgili veya istekli olmayanları tartışmaya zorlamayın. Herkesin ruhunu kurtarmak sizin göreviniz değildir. Gücünüzün yettiği şeyleri yaparsanız, “bir şekilde” gücünüzün yetmediği şeyleri yapmamaktan suçluluk duymazsınız.

Hepsinden önemlisi “bir şey yapmak için” yanlış ideolojik gruplara veya hareketlere katılmayın. Burada “ideolojik” derken, bazı kabaca genelleştirilen, tanımlanmamış (ve genellikle çelişkili) politik amaçlan talep eden gruplan veya hareketleri kastediyorum. (Örneğin aklı, imandan aşağı bir yere koyan; teokrasiyi, kapitalizmin yerine koyan Muhafazakâr Parti veya aklı, kaprislerden değersiz tutan ve anarşiyi kapitalizm ile değiştiren “özgürlükçü” hippiler.) Bu gibi gruplara katılmak, felsefi hiyerarşiyi tersine döndürmek ve başarısızlığa mahkum yüzeysel bir politik hareket uğruna temel prensipleri satmak anlamına gelmektedir. Bu, sizin kendi fikirlerinizin mağlubiyetine ve düşmanlarınızın zaferine yardım etmeniz anlamına gelir. (Gerekçelerin tartışılması için, Kapitalizm: Bilinmeyen İdeal kitabımdaki “Tavizin Anatomisi” kısmına bakınız.)

Bugün katılmanızın uygun olduğu gruplar, sadece özel işler yapmak üzere kurulmuş komiteleridir; yani tek, özel, açıkça belirlenmiş, farklı görüşten insanların üzerinde hemfikir olabileceği bir amacı başarmak için organize olmuş gruplardır. Bu gibi durumlarda, hiç kimse kendi görüşlerini tüm üyelere atfedemez veya grubu bazı gizli ideolojik amaçlara hizmet etme yönünde kullanamaz (ve bu çok dikkatli bir şekilde takip edilmek zorundadır).

Bir entelektüel harekete yapılabilecek en önemli katkı olan yazmayı atlıyorum; çünkü buradaki tartışma her meslekten kişilere hitap etmektedir. Kitaplar, yazılar, makaleler bir hareketin sabit yakıtlarıdır; fakat sadece bir “sebep” uğruna bir yazar olmaya çalışmak abesle iştigalden daha kötü bir şeydir. Diğer herhangi bir meslek gibi, yazma da bir meslektir ve ona bu şekilde yaklaşılmalıdır.

Bir entelektüel hareketin özel bir görev gerektirdiğini, kendi payınıza kendinizi feda edici bir çaba gerektirdiğini düşünmek bir yanlış algılamadır. O, çok daha zor bir şeyi, fikirlerin si%in için ve yaşamanız için önemli olduğuna derinden inanmayı gerektirir. Eğer bu inancı hayatınızın her aşamasına entegre ederseniz, diğerlerini aydınlatan pek çok fırsat bulacaksınız.

Mektubundan alına yapağım okur uygun davranış eğilimi göstermektedir: “Bir astronomi öğretmeni olarak birkaç yıl boyunca öğrencilerime aktif olarak aklın gücünü ve realitenin mutlaklığını ispatlamayla meşgulüm … Aynı zamanda sizin çalışmalarınızı, çalışma arkadaşlarına da tanıtma peşindeyim, onları okumalarından sonra mümkün olduğunca tartışıyoruz; ve tüm kişisel işlerimde aklın kullanımına ısrar etmeyi bir amaç hâline getirdim.”

Bunlar mümkün olduğunca sık ve yaygın olarak yapılması doğru olan şeylerden bazılarıdır.

Fakat bu okurun sorusu, organize bir hareket şeklinde bir kestirme arayış ima etmişti. Bu konuda hiçbir kestirme yol söz konusu değildir.

Geleneksel olarak çelişkili felsefî fikirler karışımına sahip olan insanların hareketi için çok geç. Akıl felsefesine bağlı bir insan hareketi için çok erken. Fakat bir diktatörlük idaresi hariç, zaman doğru fikirleri yaymak için asla çok geç veya çok erken değildir.

Eğer bu ülkeye bir diktatörlük gelirse, o sessiz kalanların hatası sayesinde olacaktır. Biz hâlâ konuşabilecek kadar özgürüz. Zamanımız var mı?

 Bunu hiç kimse söyleyemez. Fakat zaman bizim tarafımızdadır; çünkü biz (eğer onların nasıl kullanılacağını öğrenirsek) yok edilemez bir silaha ve mağlup edilemez bir müttefike sahibiz: Akıl ve realite.

Sh:312-319

GİTMESİNE İZİN VERME 1971

[AMERİKAN AHLÂKI VE İNSANI]

Bir bireyin geleceği hakkında hipotez oluşturmak için üç unsur dikkate alınmalıdır: O kişinin şu anki durumu, onun bilinçli olarak inandığı şeyler ve onun hayat görüşü. Bir ulusun geleceği hakkında bir hipotez oluşturmak için de aynı hususlar göz önüne alınmalıdır.

Hayat görüşü, metafiziğin bir kavram öncesi eşdeğeridir; insan ve varlıklar hakkındaki duygusal, bilinçaltınca bir araya getirilmiş bir değerlendirmedir. O, bir bireyin (teşhis edilebilen ve gerektiğinde düzeltilebilecek olan) tanımlanmamış felsefesini temsil eder; o insanın değerler tercihini, duygusal reaksiyonlarını ve davranışlarını etkiler ve sık sık insanın bilinçli olarak inandığı şeylerle çarpışır. (Detaylı bir tartışma için benim Romantic Manifesto kitabımdaki “Hayat Felsefesi ve Görüşü” kısmına bakınız.)

Bir birey gibi bir ulus da, resmî kültürde değil, ulusun “yaşam stilinde” insanların hakkında hiç düşünmedikleri ve su götürmez gerçek olarak algıladıkları türden tutum ve davranışlar hâlinde, fakat insan tabiatı temel görüşünü ilgilendiren karmaşık değerlendirmelerce üretilen bir yaşam görüşüne sahiptir.

Bir “ulus” mistik veya doğaüstü bir kimlik değildir: Aynı politik sistem altında, aynı coğrafyada yaşayan büyük sayıdaki bireylerdir. Bir ulusun kültürü, vatandaşlarının bütün olarak veya kısmen benimsediği ve ulusun yaşam şeklini etkilemekte olan, bireysel insanların elde ettiği entelektüel kazanımların toplamıdır. Bir kültür, farklı fikirlerin ve etkilerin karmaşık bir savaş alanı olduğundan, bir “kültürden” bahsetmek daima muhaliflerin ve istisnaların varlığına izin vererek, sadece baskın fikirlerden bahsetmektir.

(Bazı fikirlerin baskınlığı mutlaka onlara sarılan insanların sayısı ile belirlenmez, çoğunluk kabulü ile veya belli bir fraksiyonun daha fazla olan aktivitesi veya azmi ile veya hata sonucu, yani muhalefetin başarısızlığı sonucu veya -bir ülke özgür olduğunda-bir azim ve doğruluk kombinasyonu ile belirlenebilir. Her durumda, fikirler ve sonuçta ortaya çıkan kültür bir azınlığın aktif ilgisinin ürünüdür. Bu azınlığı kim oluşturur? İlgili olmak isteyen herkes.)

Benzer şekilde, bir ulusun yaşam görüşü kavramı, ulusun tüm fertlerinin onu paylaştığı anlamına gelmez; sadece baskın bir çoğunluğun onun esaslarını çeşitli derecelerde paylaştığı anlamına gelir. Ancak bu konuda baskınlık sayısaldır: Çoğu insan kültürel ideolojik eğilimlere kayıtsız kalırken, hiç kimse hayat görüşünü oluşturan bilinçaltı entegrasyon işleminden kaçamaz.

Bir ulusun hayat görüşü, her bir çocuğun etrafındaki dünya konusunda ona öğretilen fikirler hakkındaki (bunu kabul edebilir veya etmeyebilir) ve onun gözlemlediği ve değerlendirdiği davranış şekli (bunu doğru bir şekilde değerlendirebilir veya değerlendirmeyebilir) hakkındaki ilk izlenimlerince şekillenir. Ve psikolojik spektrumun her iki ucunda da istisnalar -yani dünya görüşleri diğer vatandaşlarınkinden daha iyi (felsefi olarak daha doğru) veya daha kötü olan vatandaşlar varsa da, çoğunluk aynı bilinçaltı felsefe esaslarını geliştirir. İşte bu, bizim “ulusal nitelik” olarak gözlediğimiz şeyin kaynağıdır.

Bir ulusun politik eğilimleri bir bireyin davranış şeklinin eşdeğeridir ve onun kültürünce belirlenir. Bir ulusun kültürü bir insanın bilinçli olarak inandığı şeylerin eşdeğeridir. Tıpkı bir bireyin hayat görüşünün, onun bilinçaltı inançlarıyla davranışlarına engel olarak veya onları yenilgiye uğratarak çarpışması gibi, bir ulusun hayat görüşü de kültürüyle çarpışır ve ulusun politik gidişatını engeller veya mağlup eder. Tıpkı bir bireyin hayat görüşünün onun bilinçli olarak inandığı şeylerden daha iyi veya daha kötü olabileceği gibi, bir ulusunki de olabilir. Ve tıpkı hayat görüşünü bilinçli olarak inanılan şeylere asla dönüştürmemiş olan bir bireyin korkunç bir tehlike içinde olduğu gibi, aynı durumdaki bir ulus da tehlikededir.

Bu, Amerika’nın bugünkü durumudur.

Eğer Amerika yok olmaktan -spesifik olarak diktatörlükten-kurtarılacaksa, hayat görüşü tarafından kurtarılacaktır.

Bir ülkenin geleceğini belirleyen diğer iki unsura gelince; biri (siyasî eğilimimiz) felakete doğru hızla yol almakta, diğeri ise (kültür) kelimenin tam anlamıyla zaten hiç bulunmamaktadır. Politik eğilim saf devletçiliktir ve bir başka ülkede olsa, amacına çoktan ulaşmış olması muhtemel bir hızda totaliter bir diktatörlüğe doğru gitmektedir. Kültürün durumu hiç olmamaktan da kötüdür; sıfırın altında etkiye sahiptir, yani fonksiyonunun tersini meydana getirmektedir. Bir ulusun entelektüel yönetimini, fikirlerini, eğitimini, ahlâk sistemini bir kültür verir. Bugün kültürel “düzen”imizin uyumlu çabası, insanın rasyonel melekesinin yok edilmesini hedeflemektedir. Histerik sesler irrasyonelliğin “üstün gücünü” yücelterek, abuk sabuk duygular yönetimini besleyerek, bilime saldırarak, sarhoş hippilerin sersemliğini şereflendirerek, kaba kuvvet kullanımı için özürler dileyerek, insanoğlunun ilkel pislikler içinde yuvarlandığı, iletişim yolu hırıltılar ve iniltiler olan, ilham kaynağı fiziksel duyular olan ve tartışma yolu bir sopa olan bir hayata dönmesine ısrar ederek, aklın yetersizliğini ilân etmektedir.

Muhteşem bilimsel ve teknolojik gücüyle bu ülke, Karanlık Çağlar’ın amaçsız sürüleri gibi ya da kavramsallaştırmayı tamamen öğrenememiş bir yeni yetme durumundaki gibi, bir entelektüellik öncesi çağ boşluğunda bırakılmıştır. Fakat bir yeni yetme, tercihlerinde yol gösteren bir hayat görüşüne sahiptir. Bu ülke de öyle.

Özel olarak Amerikan hayat görüşü nedir?

Bir hayat görüşü öylesine karmaşık bir entegrasyondur ki, onu tanımlamanın en iyi yolu somut örnekler verme ve onu farklı bir hayat görüşünün dışavurumlarıyla karşılaştırmadır.

Çoğu Avrupalının duygusal ilkesi, insanın devlete ait doğal, metafizik olarak belirlenen kaderine uygun olarak kullanılan ve adlan bir mülkiyet gibi olduğu hissidir. Tipik bir Avrupalı belli bir devleti onaylamayabilir; ve tıpkı daha iyi hizmet edecek daha iyi bir sahip arayan bir köle gibi, daha iyi olduğunu düşündüğü bir devleti hedefleyerek, isyan edebilir; fakat yüce olanın kendisi, hizmetçi olanın devlet olduğu fikri onun bilincinde hiçbir duygusal gerçekliğe sahip değildir. O devlete hizmeti, nihaî bir ahlâkî yaptırım, bir onur olarak görür ve eğer siz ona hayatının kendi başına bir amaç olduğunu söylerseniz, o kendine hakaret edilmiş, dışlanmış ve kafası karışmış hissedecektir. Devletçi felsefe ile yetiştirilmiş ve buna göre hareket etmiş olan nesiller, bu fikri akıllarına çocukluğun en erken oluşum yıllarında yerleştirmişlerdir.

Tipik bir Amerikalı böyle bir fikri tam olarak asla anlayamaz. Bir Amerikalı bağımsız bir kimliktir. “İtilip kakılma”ya karşı protestonun yaygın ifadesi, itilip kakılmanın kendi doğal durumları olduğuna inanan Avrupalılar için duygusal olarak anlaşılmaz bir şeydir. Duygusal olarak bir Amerikalı hiç kimse için hiçbir hizmet (veya kulluk) kavramına sahip değildir. Amerikalı orduya kaydolursa ve bunu “ülkesine hizmet” olarak adlandırsa da o, tehlikeli bir işi yapmayı tercih eden cömert bir aristokratın hislerini taşır. Avrupalı bir asker ise, görevini yapağını hisseder.

“Benim param şu adamınki kadar iyi değil mi?” yaygın bir Amerikan ifadesidir. Bu Avrupa’da yaygın olamaz: İyi olması için bir servetin eski olması ve devletten gelen özel bir lütuftan kaynaklanmış olması gerekir; bir Avrupalı için kişisel çaba ile kazanılan para adi, kaba veya bir şekilde saygıdeğer olmayan bir anlamdadır.

Amerikalılar başarıya hayrandırlar, onun neye mal olduğunu bilirler. Avrupalılar başarıya kötü niyetli bir şüphe ve kıskançlık ile yaklaşırlar. Kıskançlık, Amerika’da yaygın bir duygu değildir (şimdilik); ancak o, Avrupa’da aşın ölçüde egemen bir duygudur.

Amerikalılar halka mal olmuş kişileri hakkında saygı duyduklarında, bu eşitlerin saygısıdır; onlar bir hükümet görevlisinin, bu özel iş için seçilmiş ve belli bir seçkinlik kazanmış kendileri gibi bir insan olduğunu düşünürler. Ünlüleri isimleri ile çağırırlar, saygısızlık veya eşitlikçi kendini beğenme hâlinde değil, sevgi göstergesi olarak Başkanları isimlerinin baş harfleri ile söylerler (“FDR” veya “JFK” gibi). Bir kişiye “Herr Doktor Doktor Schmidt” diye hitap etme geleneği ABD’de imkânsızdır. Avrupa’nın en özgür ülkesi olan İngiltere’de bir bilim adamı, bir işadamı veya film yıldızının başarısı devletin kılıcı ile başına vurulup şövalye ilân edilene kadar tam olarak gerçek kabul edilmez.

Bu iki farklı tavrın pratik sonuçları vardır.

Bir Amerikalı ekonomist bana şu hikâyeyi anlatmıştı: Bir Amerikalı sanayi şirketi tarafından Avrupa şubesinde araştırma yapmak için İngiltere’ye gönderilmişti. En son cihazlara ve tekniklere rağmen İngiltere’deki şubenin verimliliği ABD’deki ana fabrikanın çok gerisinde kalmıştı. Arkadaşım sebebi bulmuştu: İngiliz işgücü ve yönetiminin her seviyesinde bulunan, katı şekilde sınırlar çizen bir zihniyet, bir tür psikolojik kast sistemi. Onu şöyle açıklamıştı: Amerika’da eğer bir makine bozulursa, bir işçi onu tamir etmek için gönüllü olur ve genellikle de tamir eder; İngiltere’de ise, iş durur ve insanlar uygun bölümün uygun mühendisinin davet edilmesini beklerler. Bu bir tembellik problemi değil, kişinin kendi yerini koruması, kendine verilen görevi yapması ve asla ötesine kalkışmaması şeklindeki, derinde yerleşmiş bir duygu meselesidir. Kendi özel işinin sınırları ötesinde herhangi bir sorumluluk almaya serbest olduğu İngiliz işçilerinin akıllarına gelmez. İnisiyatif “içgüdüsel” (yani otomatikleşmiş) bir Amerikan karakteridir; ve bir Amerikalının düşüncesinde Avrupalının düşüncesinde, itaatin işgal ettiği yeri işgal etmektedir.

Sosyal atmosferdeki farklılıklara gelince işte size bir örnek … İsviçre’den, yaşlı bir Avrupalı bayan biyokimya araştırmacısı New York’a gelişinde bana ucuz mallar satan bir tuhafiye mağazasından bir şeyler satın almak istediğini söylemişti. Çok az İngilizce konuşabildiğinden ona birlikte gitmeyi teklif ettiğimde; hayret etmiş ve rahatsız olmuş hâlde tereddüt etmişti, sonra sordu: “Fakat bu sizi utandırmaz mı?” Ne demek istediğini anlayamamıştım: “Utanmak mı? Nasıl?” O açıkladı: “Siz ünlü bir kişisiniz, ya birisi sizi ucuz tuhafiye mağazasında görürse?” Ben güldüm. O, bana yazılı olmayan kanun gereği farklı sınıf insanlar için farklı sınıf mağazalar olduğunu ve bir profesyonel olarak maaşı orta düzeyde olsa bile belli mağazalarda alışveriş yapmak zorunda olduğunu, işçi mağazalarında daha ucuz fiyata daha kaliteli mallar bulunduğunu, fakat oralarda görülürse sosyal statüsünü kaybedeceğini söyledi. Bu tip bir atmosferde yaşamayı düşünüyor musunuz?

 (Tuhafiye mağazasına gittik.)

Hangi seviyede olursa olsun bir Avrupalı, başkalarınca yapılmış bir dünyada duygusal olarak yaşamaktadır (kimin tarafından yapılmış olduğunu asla açık olarak bilmez) ve onun içinde yerini arar veya kabul eder. Amerikan tutumu en iyi şekilde bir şiir ile anlatılır: “Dünya ben doğduğumda başladı, ve benim kazanmam içindir.” (Badger Clark’ın “Westerner” adlı eserinden.)

Yıllar önce Hollywood’da bir partide Marie Curie’nin kızı olan seçkin Fransız kadını Eve Curie ile tanıştım. Eve kurgusal olmayan best-seller kitap yazarıydı ve siyasî olarak bir liberaldi; o anda ABD’de bir konferanslar torundaydı. Amerikalı izleyicilere olan şaşkınlığını şöyle vurgulamıştır: “Onlar çok mutlular”, bunu tekrarladı durdu, “çok mutlular…” Bunu reddetmeksizin veya hayranlık duymadan, biraz eğlenerek söylüyordu; fakat şaşkınlığı çok sahiciydi. “İnsanlar Avrupa’daki gibi değiller. .. Amerika’da herkes mutlu, entelektüeller hariç. Oh, entelektüeller her yerde mutsuz.”

Bu olay benim aklımda kaldı; çünkü o kasıtsız olarak Amerikalı insanlar ve entelektüeller arasındaki mesafeyi ortaya koymuştu. Mistisizmi, ataleti, teslimiyeti, ıstırap modası, sefalet ve yetersizliğin insanın dünyadaki kaderi olduğu ve mutsuzluğun hassas bir ruhun işareti olduğu inanışı ile aşınmış, dağılan bir Avrupa kültürünün, Amerika gibi bir ülke için ne gibi bir faydası olabilir?

Amerika’yı keşfeden bir Avrupalıydı; fakat bu dünyayı ve insanın dünya üzerinde uygun yerini, mutluluk potansiyelini ve kazanması için insana ait olan dünyayı ilk keşfeden ulus Amerikalılardı. Onların keşfedemedikleri şey başarılarını adlandıracak kelimeler, onu tanımlayacak kavramlar, ona yol gösterecek prensipler, yani uygun felsefe ve onun sonucu, yani bir Amerikan kültürüydü.

Amerikanın orijinal bir kültürü, yani onun felsefî (Aristocu) temelinden türeyen ve onun tarihteki tüm diğer ülkelerden büyük farkını ifade eden fikirler grubu hiç olmamıştır.

Amerikan entelektüelleri, Avrupa’nın pasif bağımlı insanları ve neredeyse sıfırdan başlayan fakir akrabalarıydı. Freud ve Wittgenstein gibi, “dar gelen eski elbiseler” de dahil, Avrupa’nın kurumuş kırıntıları ve atılmış modalarıyla geçiniyorlardı. Amerika’nın felsefeye olan tek katkısı olan pragmatizm, Kantçı-Hegelci fikirlerin kötü bir geriye dönüştürülmesiydi.

Amerika’nın en iyi beyinleri bilime, teknolojiye ve sanayiye gittiler ve karşılaştırılamaz başarı seviyeleri yakaladılar. Onlar, fikirler alanını neden ihmal ettiler?

 Çünkü bu alanlar insanlara, hiçbir istekli aktif insanın girmeye tenezzül etmeyeceği, bir tür temizlenmesi gereken ahır ifade ediyordu. Amerika’nın çocukluğu, Kant’ın Avrupa felsefesindeki etkisinin yükselişi ve sonuçta Avrupa kültürünün dağılması ile eş zamanlı oldu. Amerika kirli, bunak, itibarsız bir gardiyan eline bırakılmış istekli, erken gelişmiş bir çocuk konumundaydı. Bu çocuk, okul kaçağı rolü oynamak için iyi bir sebebe sahipti.

Bir delikanlı hayat görüşüne bir müddet sarılabilir. Fakat büyüdüğünde, bu hayat görüşünü kavramsal bilgi ve bilinçli inanışlar hâline dönüştürmek zorundadır, aksi hâlde başı büyük dertte olacaktır. Bir hayat görüşü açık bilginin alternatifi değildir. Kişinin tanımlayamadığı, fakat sadece açık şekilde algıladığı değerler o kişinin kendi kontrolü altında değildir. Kişi, değerlerin neye bağlı olduklarını veya ihtiyaç duyduklarını, onları kazanmak ve muhafaza etmek için ne tip bir hareket tarzının gerektiğini söyleyemez. Kişi onları kaybedebilir veya onlara bilmeden ihanet edebilir. Yaklaşık bir yüzyıldır, bu Amerika’nın trajik sıkıntısıdır. Bugün Amerikan insanları, derin çelişkilerle hırpalanan bir uyur gezer dev gibidir. (Burada “Amerikan insanları” derken bilim adamları ve iş adamları dahil; fakat entelektüeller, yani meslekleri beşeri bilimlerle ilgili olanlar dışındaki grubu kastediyorum. Entelektüeller bir ülkenin gardiyanlarıdır.)

Amerikalılar dünyadaki en realite merkezli insanlardır. Onların en önemli karakteri, çocuk tarzı gerçekçilik, yani sağduyudur. Bu onların tek korumasıdır. Fakat teorik bilgi gerektiğinde sağduyu yeterli olmamaktadır: Sağduyu basit, somut bağlantılar yapabilir; fakat karmaşık konulan entegre edemez veya büyük, soyut konularla uğraşamaz ya da geleceği tahmin edemez.

Örneğin, bu ülkedeki devletçi eğilime dikkat edin. Kollektivizm doktrini hiçbir zaman Amerikan seçmenlerine açık bir şekilde sunulmamıştır: Sunulmuş olsaydı, ezici bir yenilgi tadardı (çeşitli sosyalist parti örneklerinin gösterdiği gibi). Fakat “sosyal yardımlar devleti” parça parça, aşama aşama bir Başkanın Amerika’nın muhteşemliğini, “kendini feda etme isteğine” borçlu olduğunu ifade etmesi saçmalığından kaynaklanan bir tür tanımlanmamış “Amerikancılık” örtüsü alanda Amerikalılara yutturulmuştur. insanlar bir şeylerin ters gittiğini sezmiştir; fakat neyin ve ne zaman ters gittiğini anlamamışlardır. Bu onların sessiz (ve sağır) bir çoğunluk olarak kalmalarının cezasıdır.

Amerikalılar (mevcut örneklere bakarak, iyi gerekçelerden ötürü) anti-entelektüeldir; ancak bilgiye ve eğitime derin bir saygıları vardır (fakat bu şimdi sallantıdadır). Kendilerinden emin, güvenen, cömert, müthiş derecede iyiliksever ve masumdurlar. Bir varoluşçu (William Barret, irrasyonel insan adlı eserinde) “…Amerikan ‘masumluğunu’ yücelten şey felsefî terimlerle, basitçe bir insanın ne derece sorgulanabilir olduğunu göz ardı eden ve Avrupalıları yabancı olarak çarpan bir nitelik [dir]…” demektedir. “Sorgulanabilir” kelimesi Avrupa’nın insan görüşü olan sefil, suçlu, beceriksiz, yerlerde sürünen kötü kelimelerinin kibar hâlidir. Avrupalılar “İlk Günah”a, yani insanın iç ahlâksızlığına inanır; Amerikalılar buna inanmaz. Amerikalılar insanı bir değer olarak, temiz, özgür, yaratıcı, rasyonel olarak görürler. Fakat insan hakkındaki Amerikan görüşü (ilk Kurucu Babamız olan Aristo’dan beri, onun “yüce insan” tanımlamasına bakınız) felsefi terimlerle ifade edilmemiş veya yüceltilmemiştir.

Barret şöyle devam ediyor: Sartre bu ülkeyi ziyaret ederken, bir Amerikalı ile yaptığı bir diyalogu anlatıyor.

Amerikalı, tüm uluslararası problemlerin eğer insanlar bir araya gelseler ve rasyonel olsa, çözülebileceğine ısrar etmektedir. Sartre aynı fikirde değildir ve bir müddet sonra aralarındaki tartışma imkânsız hâle gelmiştir. Sartre “ben kötülüğün varlığına inanıyorum, fakat o inanmıyor” demekteydi. Bu durum da kibar bir kelime kullanmak demektir: Avrupalıların inandığı kötülüğün sadece varlığı değil, aynı zamanda onun gücüdür. Amerikalılar kötülüğün gücüne inanmazlar ve onun tabiatını anlamazlar. Onların tutumlarının ilk kısmı (felsefi açıdan) doğrudur; fakat İkincisi, onları savunmasız hâle getirmektedir. Amerikalılar kötülüğün yetersizliğinin sebebini -yani onun akılsız, korku dolu, kıskançlıkla kemirilen küçüklüğünü-anladıkları gün, yerli ve yabancı tarihteki tüm insan düşmanı dalaverecilerin etkisinden kurtulacaklardır.

Bugüne kadar Amerika’nın korunması üçkağıtçı insanlara atfedilen bir söz ile ifade edilebilen bir faktördür: “Dürüst bir insanı dolandıramazsınız.” Amerikan insanlarının masumluğu ve sağduyusu, entelektüellerce, Avrupalı devletçilerden ödünç alınan (Avrupalı beceriksiz kitleleri kandırmak ve yönetmek için geliştirilen) planları, sapık fikirleri, kandırma stratejilerini ve ideolojik tuzakları bozmuştur. Amerika’da asla kitleler olmamıştır, en fakir Amerikalı bile bir bireydir ve bilinçaltında bireycidir. Üniversitelerimizi ele geçirmiş olan Marksizm, insanlar söz konusu olduğunda kasvetli bir başarısızlıktır: Amerikalılara hiçbir tip sınıf savaşı satılamaz; Amerikan işçileri kendilerini “proletarya” olarak görmezler, fakat en onurlu mülkiyet savaşçıları arasında yer alırlar. Sovyet Rusya ile işbirliği öneren profesörler ve iş adamlarıdır, Amerikan sendikaları değil.

Amerikalıların komünizmden değil, faşizmden korkmalarını sağlamak için yapılan müthiş propaganda başarısız ölmüştür. Amerikalılar her ikisinden de nefret etmektedirler. Berbat Birleşmiş Milletler hilesi başarısız olmuştur. Amerikalılar, bu kuruluş konusunda asla istekli olmadılar; fakat çok uzun bir süre şüphe ettikleri hâlde iyi gözle baktılar. Ancak mevcut anketler çoğunluğun, BM aleyhine döndüğünü göstermektedir (geç olması hiç olmamasından daha iyidir).

insan hayatına karşı olan en son saldın -çevre seferberliği-ideolojik liderleri nedeniyle muhtemelen mağlubiyetle sona erecektir: Amerikalılar kendi caddelerini, nehirlerini, arka bahçelerini isteyerek temizleyeceklerdir; fakat iş ilerleme, teknoloji, otomobil ve yaşam standartlarına gelince, Amerikalılar insanlardan nefret edenlerin “henüz hiçbir şey görmemiş olduğunu” ispatlayacaklardır.

Avrupa’da insanları kararsız, uysal ve yönetmesi kolay hâle getiren hayat görüşü duygusu, yani temel suç, Amerika’da bilinmemektedir. Bugüne kadar hiç kimse Amerika’ya bu aşağılık duyguyu aşılayamamıştır (ve herhangi bir kişinin gelecekte bunu yapacağına da şüphe ederim). Amerikalılar, bu duygunun gerektirdiği ve talep ettiği tipten yozlaşmayı anlama noktasına gelemezler.

Fakat dürüst bir insan kendini kandırabilir. Güvenen masumluğu onun, en tehlikelisi altruizm olan, şeker kaplı zehirleri yutmasına yol açabilir. Amerikalılar onu kabul ederler -fakat bu altruizm olduğu için veya tehlikeli bir kendini kurban etme doktrini olduğu için değildir; fakat güçlü, kendinden emin, bir insanın tabiatını anlamadığı diğer insanların sıkıntısını gidermek için aşırı cömert olma arzusu iledir. Böyle bir insan güvendiği kişinin ihanetiyle uyandığı zaman, cömertliğinin kendisini sırtından geçinen birtakım kimseler tarafından üzerine daimi bir semer vurma konumuna getirdiğini anladığı zaman, sonuçlan tahmin etmek imkânsızdır.

Bu ülkeyi mahvetmenin iki yolu vardır: Diktatörlük veya kaos, yani anlık ölüm veya tüm medeni kurumların daha uzun süreli çöküş ıstırabı ve bir ulusun birbiriyle kavga eden veya yağmalayan silahlı çeteler hâline parçalanması, ta ki bir Atilla’nın geri kalanını ele geçirmesine kadar… Bu zulüm dönemi öncesi kaos anlamına gelir -Karanlık Çağlar’da Batı Avrupa’nın durumu gibi, Rusya’da Romanof hanedanının öncesi ya da Çin’deki askeri rejim altındaki 300 yıl gibi.

Bir Avrupalı, bir diktatörlük karşısında silahsızdır; ondan nefret edebilir, fakat kendisinin hatalı olduğunu ve metafizik olarak devletin haklı olduğunu düşünür. Bir Amerikalı, ruhunun son derecesine kadar isyan eder. Fakat bu onun hayat görüşünün onun için yapabileceğinin hepsidir: Onun problemlerini çözemez.

Sadece bir şey kesindir; bugün Amerika’da bir diktatörlük barınamaz. Hâlâ bu ülkeye kimse hükmedemez; fakat bu ülke havaya uçurulabilir. Bir iç savaşın gözü dönmüş öfkesi ve kör şiddeti hâlinde havaya uçurulabilir. Bu ülke, itaat etme, pasiflik, kötü niyet, teslimiyet hâlinde sindirilemez. “İtilip kakılamaz.” Amerikalıların buyurucu bir otoriteye cevaplan itaat değil, meydan okumadır. İnsanların kölelikten kurtulması için bir yeraltı demiryolu işletmiş olan bir ulus ya da Yasaklama [Amerika’da 1919 ve 1933 yılları arasında uygulanan içki yasağı. ‘Yasaklama Tadilatı” da 1919 yılında Anayasa’da bu yönde yapılan değişikliği ifade etmektedir. ] karşısında prensipli içki içmeye başlayan bir ulus, ekmek karnesi ve hububat fiyatları dayatanlara “Evet, efendim” demeyecektir. henüz değil.

Amerika şu anki durumunda birkaç kuşak daha sürdürürse (ki bu, muhtemel değildir) diktatörlük bir olasılık olacaktır. Bir hayat görüşü kalıcı bir nimet değildir. Karakteristik olarak Amerikan hayat görüşü etrafımızda günlük olarak kemirilmektedir. Çok sayıda Amerikalı, onu kaybetmiştir (ya da asla geliştirmemiştir) ve Avrupa’nın en kötü ayak takımının psikolojik seviyesine inmektedir.

Bu durum, devletçi eğilimin asıl destekleyicileri olan iki grup arasında yaygındır; çok zenginler ve çok fakirler. İlk gruptakiler yönetmek istediği için, ikinci gruptakiler yönetilmek istedikleri için. (Bu eğilimin liderleri, her ikisini de yapmak isteyen entelektüellerdir.) Fakat bu ülke asla bir kazanılmamış, mirasa dayalı “seçkine” sahip olmamıştır. Amerika hâlâ kendini yetiştiren insanların ülkesidir, yani herhangi bir modern toplumdaki en üretken ve en çok sömürülen grup olan orta sınıfın ülkesidir.

Akademice oluşturulan koalisyon (idrak gelişimini durdurmak yoluyla bir çocuğun aklını felç etmek isteyen “ilerici” olarak bilinen okullarda) kasıtlı olarak çaresizlik ve teslimiyet aşılayarak Amerikan karakterini uysallaştırmaya çalışmaktadır. The New Left: The Anti-lndustrial Revolution adlı kitabımdaki “The Comprachios (Çocuk Hırsızlar)” kısmına bakınız. Ancak “ilerici” zenginlerin kendi teorilerinin ilk kurbanları olacağı görülmektedir: Pahalı yetiştirme okullarından ve üniversitelerden hippiler olarak çıkan ve beyinlerinin geri kalan kısmını uyuşturucu ile yok edenler, iyi durumdakilerin çocuklarıdır.

Orta sınıf, belki de son yüzyılın en faydalı hareketi olan, bir panzehir üretmiştir: Bir çocuğun idrak, yani rasyonel melekesinin gelişmesini hedefleyen bir sistem olan Montessari eğitim sisteminin kendiliğinden ve organize olmayan şekilde, sıradan insanlar arasında canlanması. Fakat bu uzun vadeli bir ümittir.

Şu anda, Başkan Nixon gibi çok iç karartıcı bir kişi bile (bizzat çok iç karartıcı olması nedeniyle) bir ümit işaretidir. Eğer başka herhangi bir ülke bizimki kadar çaresizce tehlikeli kafa karışıklığı durumu içinde olsa, bir düzine cafcaflı Führer ülkenin başına geçmek için bir gecede mantar gibi biterdi. Böyle bir Führer’in çıkmaması Amerika’nın itibarıdır ve eğer böyle biri çıksaydı, bir şansının olacağı şüphelidir.

Bu ülke görülür bir gelecekte barışçı bir yeniden doğuş gerçekleştirebilir mi?

 Var olan tüm emsallere bakıldığında bu muhtemel değildir. Fakat Amerika, emsali olmayan bir olaydır. Geçmişte Amerikan azmi, bazen çok uzun vadeli bir sabır olmuştur. Fakat Amerikalılar değiştiklerinde değişmişlerdir. Refah devletinin başına gelmesi muhtemel olan şey, Yasaklama Tadilatı’nın başına gelen şeydir.

Onu yok etme yönündeki kültürel-politik çabaların sürekli baskısı altında, insanlarda kalmış yeterli Amerikan hayat görüşü var mıdır?

 Bunu söylemek imkânsızdır. Fakat buna sahip olanlarımız, onun için mücadele etmelidir. Başka bir alternatifimiz yoktur, bu ülkeyi bir sıfıra -savaş narası akılsızlık olan insanlara-teslim edemeyiz.

Ahlâkî temeli olan altruizm ile mücadele etmeden, kollektivizmle mücadele edemeyiz. Onun epistemolojik temeli olan irrasyonellikle mücadele etmeden, altruizmle mücadele edemeyiz. Kendisi için mücadele edecek bir şeyimiz olmadıkça, bir şeye karşı mücadele edemeyiz -ve bizim mücadele etmemiz gereken şey akıl ve insanın akıllı bir varlık olduğu görüşüdür.

Bunlar felsefi konulardır. İhtiyacımız olan felsefe, Amerika’nın hayat görüşünün kavramsal eşdeğeridir. Onu yaymak en zor entelektüel mücadeleyi gerektirecektir. Fakat bu, uğruna savaşılacak muhteşem bir amaç değil midir?

 Sh:320-335

Kaynak: İhtiyacımız Olan Felsefe / Ayn Rand Özgün Adı / Philosophy: Who Needs It Çeviren: Nejdet Kandemir, 1. Baskı: Haziran 2003, 2. Baskı:2005 İstanbul,

 

BAŞA DÖN

KÜTÜPHANE

 

Reklamlar

....

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.