Semiha CEMAL – FELSEFE KÜLLİYATI

 

KENDİME- MARCUS AURELIUS ANTONIUS’ÜN DÜŞÜNCELERİ

Gustav Loisel’den tercüme olunmuştur.
Mütercim: Semiha Cemal
İstanbul Kız Muallim Mektebi Ruhiyat Muallimi
1932

 

M. Orel-Kendime
Stoisien hayatına dair
İmparator Filozof M. Orel Antonin’in kendi için yazdığı eser.

ÖNSÖZ

Büyük müverrih feylesof Taine, Mark Orel’in yaşamış en asil bir ruh olduğunu ilân etmişti. Bunun doğru olduğunda şüphe yoktur. Çünkü Mark Orel, servet, kudret ve zaferin kusvasına vardığı halde sadeliğini ve doğruluğunu muhafaza etmiştir.

Dördüncü asrın ihtiyar bir müellifi, Aurelius Victor, onun için diyor ki; “M. Orel İlâhî bir deha için lâzım gelen bütün fezaili haiz ve büyük musibet ve felâketlerle çarpışmak için imparatorluğa konulmuş bir prensti. Zira eğer o, bu zamanlar için doğmamış olsaydı, hiç şüphesiz bütün Roma devletini ayni sukut sürükleyip götürecekti. Hakikaten o vakit silâhlar hiçbir yerde rahat yüzü göstermiyordu. Bütün şarkta İllyrie, İtalya ve Gaule de muharebeler zuhur ediyordu. Kasabaların harabisini takip eden zelzeleler, nehirlerin taşması, kesretle vaki olan veba, tarlaları, kırları harap eden çekirge bulutları, hâsılı fanilere isabet eden afetlerin, elemlerin en dehşetlisi Mark Orel’in hüküm sürdüğü zamanda pek mübalağalı olarak şiddet kesp etmişti. Kâinatın, tabiatin kanunu ve yahut insanlara meçhul olan başka bir kudret, belâ ve musibetleri ziyadeleştirdiği vakit, öyle zannediyorum ki, bu kadar zalim ve acı afetlere karşı insanları idare edenlerin güzel ve hakimane nasihatlerinin ilâç gibi tesir etmesi takdiri İlâhidendir”

Umumî hâzinenin tükendiği, hatta askerlere bile atiyeler dağıtılamadığı bir zamanda, hükümdar M. Orel eyaletlere ve senatoya fevkalâde bir teklifte bulunmuş olmamak için, Trajan’ın umumun işlerini rüyet ve müzakere ettiği meydanda saltanatın bütün mobilyelerini, altın vazolarını, Sere’lerin en kıymetli kumaşlarından kendisinin hükümdarlık elbiselerini müzayedeye koydurdu, bu müzayede iki ay mütevaleyen devam etti ve dehşetli bir yekûn hasıl etti. Zaferden sonra M. Orel bunları satmak isteyenlerden tekrar satın aldı, fakat istemeyenleri de satmaya icbar etmeyerek kendilerine bıraktı. Serbest sanayi onun saltanatı zamanında o kadar intişar etti ki, benim fikrime göre bu asrın en mühim zaferi bu idi. Kanunların karanlıkları şayanı hayret bir surette aydınlatılmıştı. Mahkemeye şahit olarak getirilen bir adamdan bir kefil göstermek mecburiyeti kaldırılmış, imparatorluğun bütün teb’ası farksız olarak Roma vatandaşı namını almıştı. Birçok kasabalar inşa olundu, büyütüldü, tezyin olundu, ve bilhassa Afrika’da yangın âfeti ile harap olan Kartaca, Asya’da zelzelelerle hâk ile yeksân olan Ephese ve Nicomedie bu meyandadır. Mark Orel’in büyük babası olan Annius Verus bizce meçhul ahval yüzünden İspanyada Saccubis şehrinden Romaya gelmiş ve orada pretör (Sulh Hakimi) vazifesini görmüştü. Onun oğlu ki, Mark Orel’in babasıdır, Vespasien ve Titus namındaki imparatorlar tarafından asalet unvanı verilerek üç konsülle beraber Roma şehreminliğine tayin edilmiştir. Calvisus Tullus ün kızı Domitia Coielius ile evlenerek, bundan bir gün imparator olacak olan çocuk, yani Mark Orel doğmuştur. Bu prens Coielius tepesinde aile ocağında milâdî 121 senesinde Nisan ayında dünyaya gelmiştir.

M. Orel daha çocukluğunda yakın akrabası olan Adrien in sarayına kabul olundu. Mars taki papaz mektebine girdi. Gramer, edebiyat ve felsefeye, hukuk ve fenni kavanine, riyaziyeye çalışmakla beraber, jimnastik egzersizlerini de ihmal etmedi. Ona zamanın en meşhur mürebbi ve muallimlerini tedarik ettiler. Nihayet fazilete vasıl olmak arzusu ona Revakî felsefesini tercih ettirdi. Adrien hastalandığı vakit M. Orel henüz 18 yaşında idi. Adrienin M. Orel hakkındaki teveccühü çok ziyade olmakla beraber, hükümetin idaresini teslim için kendisine henüz pek genç göründü, ve Antonin i intihap ederek onun da M. Orel’i intihap etmesini vasiyet etti. Adrien bir kaç ay sonra vefat etti. Antonin, M. Orel’i kızı Faustin ile evlendirdi. Antonin evlâtlığı M. Orel’i hiç kendine yabancı bilmez ve hükümetin bütün sırlarım emniyetle kendisine tevdi ederdi. M. Orel de onu bir model ittihaz ederek takip ederdi. Yegâne arzusu ona benzemekti. 161 senesinde M. Orel’i halef olarak bıraktı…

M. Orel’in irtihali de hayatına lâyık bir surette oldu. Askerleri tarafından kendisinin onuncu defa olarak imparator ilân edilmesile neticelenen barbar muharebesini idare ettikten sonra Sirmium’da yol üzerinde 17 Mart 180 tarihinde 59 yaşında vefat etti [[1]].

Viktor diyor ki, Mark Orel’in Roma’da irtihali haberi alınır alınmaz, bütün şehirlerde bir ümitsizlik hasıl oldu. Matem elbisesine bürünmüş olan Senato âzası meclise ağlayarak gitti ve Romulus’un göğe çekildiğine güçlükle inandıkları halde M. Orel hakkında bütün kalpler ayni histe olarak göğe kabul olunduğunu kolayca tasdik ettiler. Onun şerefine mabetler, kolonlar ve daha bir çok takdimede bulundular. Ancak müteassıplar ve cahiller M. Orel’in Hristayanları tazyik ettiğini ve başlarına bir belâ olduğunu söylerler. Halbuki M. Orel Hristayanların ne tazyikini emir, ne de buna müsaade etmemiştir. Bu XVI inci asırda papazlar tarafından uydurulmuş bir efsanedir..

M. Orel kendi hayatına ait risalesini şeklen tamamlanmamış olarak bırakmıştır. Bahislerde ve fasıllarda kelime bekelime tekrarlanmış tâbirler ve daha sair mütenakıs şeyler görülecektir. Her ne kadar bunlar eseri kendisine yazan M. Orel için o kadar mühim değilse de, bizler esasa olduğu kadar şekle de ehemmeyet verdiğimiz için maalesef bunlar risalesinin okunmasını bazan işkâl edecek şekildedir. M.ı tercim bu tercümeyi M. Orel hakkında yazılan başlıca risalelerle mukabele ettikten sonra 1916 da Londra’da Haines tarafından tab’olunan yunanca metninden yazmıştır.

M. Orel’in yeni mütercimlerinden biri olan Commelin M. Orel’in Ellenist mantığı suretinde tertip olunmuş bir plân içinde gelişi güzel cep defterine kaydettiği düşüncelerinin bu suretle tertip ve tanzim edilişini sitayişle söyledikten sonra diyor ki: Bizim felsefemiz moralistlerin mütalâa ve sünuhatile terviç olunmalıdır. Bir felsefe talebesi — kafasında demiyorum — çıkınında ne kadar boş ve beyhude mes’eleler ve mübahaseler biriktiriyor. Biçare genç kolejden veya liseden, tıpkı müzeden çıkan meraklı bir ziyaretçi gibi çıkıyor. Müze ziyaretçisi nasıl tablolara, heykellere yalnız bir nazar atfetmişse, o da sistemleri müphem bir surette görüyor. San’atın esrarı onun nazarından nasıl kaçıyorsa, bu da vazife karşısında öyle itminansız, kanaatsiz ve hemen silâhsız bir vaziyette bulunuyor. Gençliği ikna etmek için, onu, hayır yolunda gözleri önüne mubahase ve tezekkürden müstağni parlak hakikatler koyan müelliflerle temas ettirmelidir. Muharebeden evvelki senelerde Fransada, Reybiyum mezhebi tercih ediliyordu. Bu mağmum bir felsefe idi. Bizim bugünkü millî dehamız bunu izaleye maildir, işte efendim, sizinle birlikte M. Orel’in neşredilen fikirlerinin kat’î zaferini temenni edelim…

Mark Orel düşüncelerini gelişi güzel ve intizamsız bir surette yazmıştır. Mütercim, kitabı asıl metindeki tertipsizlikten kurtararak herkesin istifade edebileceği bir şekilde, on iki kitabın her birini on iki fasla ve her faslı da iki veya üç kısma ayırmıştır. Burada M. Orel’in düşünceleri ruhu beşerin üç büyük nevi faaliyetine tekabül eden üç kısımda toplanıyor ki bunlar; mütalâa, fiil ve hareket ve tefekkürdür.

M. Orel’in mensup olduğu revakı mesleği ve risalesinin on iki kitabı hakkında bir tablo:

AHLÂKÎ HAYATIN PRENSİPLERİ

I                 — Tabiatı külliye içinde vahit bir ruh (zekâ, akıl, ruhu hâkim, Zeus, Allah) vardır ki, bu birliğin, intizamın, âhengin ve hüsnün ruhanî prensibidir ve namütenahi kudret ve tesiri bütün mevcudatı, göğü ve arzı idare eden, bunları büyük bir kül içinde yekdiğerine zincirleyen ve ebediyen genç ve faal kalıp (Cosmos), kâinat, kudreti rabbaniye tesmeye olunan bir kanundur.

II                 — Kozmosun mükevvin kısmı olan insanda, ruhu külden neşet etmiş ve aklın, idrâkin ve ferde hayatım idare etmek için verilmiş iradenin ruhanî prensipi olan bir mütefekkir ruh vardır ki bu, yaşamak, vücudüne hükmetmek ve hareket etmezden evvel düşünmek üzerine mecburdur.

III                  — Hayatta fazilet, düşünücü ruhun kendi kanununa ve tabiatı küllün teşekkülü kanununa muvafık surette faaliyeti, demektir. Bu, hayrı ve beşerî tabiatın tekâmülünü yaratıcı bir prensiptir.

II— AHLÂKÎ HAYATİN İCRA VE TATBİK!

Üç aslî fazilet; hürriyet, adalet, müşterek kefalet.

Üç rütebî fazilet; cesaret, emniyet, dostluk.

III — AHLÂKÎ HAYATIN TEKÂMÜLÜ

I — Ruhunu teşvik ve fazilete irca etmek için idrâk prensiple- lerine ve mezhebine avdet.

II             — Onu muayene, tetkik, tanzim ve istikmal için onun hayatına avdet.

III           — Ölümü anlamak, onun gelişini korkusuz idrâk ve (Kozmos) un kanunile tam bir mutabakatta bulunarak karşılamak için umumî hayata avdet.

İşte Revakî hayatı hakkındaki risalenin büyük satırlarında okunacak şeyler bunlardır.

 

MARK OREL — KENDİME

AHLÂKÎ HAYATIN PRENSİPLERİ BİRİNCİ KİTAP

I

Senin sanatın, mesleğin nedir?[ [2]]

“iyi adam olmak” değil mi?

Fakat tabiatı kül [[3]] ve insanın kendisine mahsus tabiatı mutalea olunmaksızın, insana yakışacak surette buna nasıl muvaffak olunur? (XI —5*).

2.              Hadisatın, tabiatın istediği gibi olduğunu insanlara öğretmek maksadile, bunları evvelâ trajedi suretinde göstermişlerdir. Taki tiyatroda hoşunuza giden şey, daha geniş bir sahnede sizi fütura düşürmesin.

Orada vak’aların zarurî bir kanuna göre husule geldiği ve bundan “Ah Citheron!” diye nida edenlerin bile müstesna olmadığı görülür. Tiyatro oyunları yazan şairler bazan şu aşağıda kaydettiğimiz tarzda faydalı şeyler de söylemişlerdir:

“Eğer ben ve çocuklarım ilâhlar tarafından terkedilmişsek bunun da bir sebebi ve hikmeti vardır.

Ve: Olan şeyler için hiddetlenmemelidir.

Ve: Hayatı mahsuldar başak gibi biçmek lâzımdır.”

Daha buna mümasil, şeyler de söylemişlerdir.

Trajediden sonra, eski komedi gelir ki bu, aynı zamanda serbest lisanı ve serbestliği ile edep ve terbiyeye sevketmek için faydadan halı olmamıştır. Bunun içindir ki, Diyojen ondan iktibaslarda bulundu. Bundan sonra âdi komedinin ne maksatla yapıldığım nazarı itibara al; nihayet hayatın alelâde mahirâne bir taklidini gittikçe değiştiren hikâyeyi gör. Orada da faydalı şeyler olduğunu kimse inkâr edemezse de, böyle bir ceht ve gayretin şairane ve facıalı san’at içine, yani hayata, ne tohumlar saçtığını da gör. (XI — 6)

3. Felsefenin tatbiki için senin şimdi takip ettiğin esastan başka bir esas olmadığı ne kadar aşikârdır. (XI — 7)

II

Sen öğrenmeden evvel yazıcılık san’atında yahut kıraatta üstat olamazsın. Bu keyfiyet, hayat san’atı için ise elbette daha ziyade doğrudur. (XI — 29)

2.             Doktorlar ansızın zuhur edecek şeyler için nasıl elleri altında daima aletler bulunduruyorlarsa, sen de her şeyi ve hatta en küçük fiilleri bile mütekabil rabıtalarım hatırlıyarak yapacak surette rabbanî ve beşerî şeylerin bilgisi üzerine müstenit pratik prensipleri pek yakınında tut: Zira, eğer rabbanî şeylerden istimdat etmezsen, hiçbir beşerî işi [[4]] hayra sevk edemeyeceksin, buna ancak bu şeylere istinat edersen muvaffak olabileceksin. (III — 13)

3.     Ne vakittenberi ihmâl ettiğini ve kaç defalar ilâhların verdiği fırsatları kullanmadığını [[5]], nihayet hangi kozmos’a ait olduğunu ve mevcudiyetinin kozmosun hangi idare edicilerinden neş’et ettiğini anlaman lâzımgelir; sana mahdut bir zaman verilmiştir, eğer ruhuna parlak bir ışık vermek için ondan istifade etmezsen, o kaybolacak, sen kaybolacaksın ve o sana bir daha avdet etmeyecek. (II — 4)

4.             Yalnız hayatın her gün erimekte olduğunu ve bize kalan kısmın gittikçe küçüldüğünü düşünmekle iktifa etmemeli, pek uzun müddet yaşansa da, düşüncenin istikbalde daima şimdikine benzer bir hal de kalması ve hadisatı anlayabilmesi bizi rabbanî ve beşerî şeylerin marifetine sevkeden mütalâalarla meşgul olabilmesi muhakkak olmadığını da düşünmelidir.

Hakikaten, bir insan aklını kaybetmeye başlamakla bundan dolayı teneffüs ve tagaddi etmekten, eşyayı tasavvur etmekten, ikalara malik olmaktan yahut diğer bu gibi fiilleri yapmaktan geri kalmaz, bunlar gene olur, yalnız kendi kendini idare etmek, yapılması lâzım gelen bütün vazifelerin hesabım yapmak, intihalarını kontrol etmek ve işten çekilmek zamanının gelip gelmediğini kendi kendine sormak yahut böyle mutlaka şuurlu bir muhakeme isteyen bu neviden bir faaliyette bulunmak gibi şeyler sönmüş bulunur.

Bu halde yalnız her lâhza ölüme yaklaştığımız için değil, fakat eşyanın marifeti ve hüküm vermek melekesi bizi diğerlerinden evvel terkettiği için acele etmek lâzımdır. (III — 1)

III

Niçin ham ve cahil ruhlar terbiye görmüş ve âlim ruhları alt üst ediyor? Terbiye görmüş ve âlim bir ruh ne demektir? Bu, mebdei ve eşyanın sonunu bilen, cevhere nüfuz ederek bütün ebediyette muntazam mukannen tekâmüllerle her şeyi tedvir eden aklı tanıyan ruhtur. (V — 32)

2.             Kozmosun ne olduğunu bilmeyen kimse, nerde olduğunu da bilmez. Niçin olduğunu bilmeyen kimse ise ne kendinin ne de kozmos’un ne olduğunu bilmez ve bunlardan birini öğrenmeyi ihmâl eden kimse de, bizzat kendinin niçin mevcut olduğunu söyleyemez. Öyle ise nerde olduklarını ve kendilerinin ne olduğunu bilmeyen yaygaracıların hükmünden kaçan ve yahut onları arayan kimse hakkında ne düşünüyorsun? (V. III — 52)

3. Sokrat diyor ki: “Âkil bir ruh mu, yoksa akılsız bir ruh mu istersiniz ?”

            Âkil bir ruh isteriz.

“— Hangi âkil ruhtan bahsediyorsunuz? Sâlim ruhtan mı, hasta ruhtan mı?”

            Sâlim ruhtan.

“—O halde onu niçin aramıyorsunuz?”

            Ona malikiz de ondan.

“—Öyleyse aranızda bu mücadeleler ve bu ihtilâflar neden? (XI — 39)

IV

Ayni kısa bir zaman içinde, ruhî olsun fizikî olsun, her birimizin içimizden geçen şeyleri düşün, bu suretle birçok hadisatın veyahut her şeyin Kozmos namını verdiğimiz (vâhit ve kül) içinde ayni zamanda hep birden husule geldiğine hayret etmeyeceksin. (V-I — 25)

2.             Akıldan mahrum vücutlara yalnız hayatî bir ruh, hayvanî bir ruh dağılmıştır. Akıl sahibi mevcutlara ise yalnız mütefekkir bir ruh tevzi edilmiştir. Bütün toprağa mensup olan şeyler için bir toprak olduğu gibi, görmek ve teneffüs etmek melekesine malik olan bütün bizler için de bizi tenvir eden bir ziya ve teneffüs ettiğimiz bir hava vardır. (IX — 8)

3.              Güneşin ziyası her ne kadar duvarlar, dağlar ve diğer bin türlü arızalara taksim olunmuş, müşterek cevherde her biri kendisine has vasıflarla muttasıf olmuş ve birçok cisimlere ayrılmışsa da gene birdir; bunun gibi hayatî veya hayvanî ruh ta, her ne kadar binlerce tabiata ve zatî taayyünlere taksim olunmuşsa da gene birdir; mütefekkir ruh ta böyle her ne kadar inkısam etmiş görünürse de, o da birdir. Bu saydığım şeyler içinde rüzgârların esmesi, nefesler ve eşyanın maddî heyulâsı gibi bazıları her ne kadar ayni vahdet içine dâhil ve cazibei arziye tarafından ayni cihete sevkedilirlerse de histen mahrum ve biribirine yabancıdırlar. Fakat tefekkür, kendi tabiatından olan şeye meyletmek ve onunla ittihat etmek hassasına maliktir ki„ onun bu ittihada olan meyli sarsılmaz [[6]]. (XII — 30)

V

Kozmos içindeki bütün eşyanın sıkı vahdetini ve onların mütekabil münasebetlerini düşün. Zira bunların hepsi yekdiğeri içinde girift olmuş gibidir; hepsi biribirinin dostudur; çünkü bunlar cevherin münasebeti ve vahdetin muntazam hareketiyle biri birine merbuttur. (VI _ 38)

2.             Teakup eden, her vakit takaddüm edenin zümresindendir; fakat bu, her birinin ayrı ayrı kıymeti olan müteferrik vahitlerin âdî bir toplanışı değil, mantıkî bir teselsülüdür; mevcut olan bütün eşya ahenktar bir intizamla tertip olunduğu gibi, her doğan şey yalnız bir teakup deği, bir nevi acayip karabet izhar eder. (IV — 45)

Tabiatin teşekkülâtına karışan şeylerin bir nevi letafet ve cazibeleri olduğunu da mülâhaza etmelidir. Meselâ, ekmek piştiği vakit, etrafından yarılır, bu kırıklar her ne kadar kısmen fırıncının verdiği şekle mugayir ise de, gene bir nevi letafeti haizdir. İncirler tam kemale gelip ortalarından yarıldıkları vakitte de böyledir. Hele olmuş zeytinlere, çürümeye yüz tuttukları vakit aşikâr bir zinet gelir. Toprağa doğru eğilen başakların inhinası, aslanın hiddet halinde yüzünde hâsıl olan işmizazlar, [Can sıkma, üzülme, yüzünü ekşitme. Titreyip ürperme] yaban domuzlarının ağızlarından akan salyalar ve daha buna mümasil şeyler, haddi zatında muhakeme edildikleri vakit lâtif olmaktan uzak iseler de, tabiatin teşekkülâtının inkişafına yoldaşlık ettikleri için bize zinet halinde görünürler ve bizi meftun ederler. Bundan anlaşılıyor ki, küllün hadiseleri hakkında derin duygusu ve itminanı olan kimse için, velev diğerlerinin ârizî bir neticesi de olsa, hiçbir şey yoktur ki kül ile lâtif bir münasebeti olmasın.

İşte bu kimse yırtıcı hayvanların açık ağızlarına, ressamlar ve heykeltraşlar tarafından yapılmış simalardan daha az zevkle bakmayacak ve onun metin gözleri bir ihtiyar erkekte ve bir ihtiyar kadındaki tam inkişafına vasıl olmuş güzelliği, sinni rüştte bulunan bir gencin letafetinden aşağı görmeyecektir. Hâsılı, buna benzer daha birçok şeyler vardır ki, tabiatla ve onun eserlerile samimî bir mahremeyet peyda eden kimselerden başkası için mer’î değildir. (III — 2)

VI

(Kozmos) u daima tek bir madde ve tek bir ruhu olan yegâne canlı vücut olarak hatırda tutmalıdır. Bütün burada geçen şeyler nasıl oluyor da onun bir tek reyine tabi oluyor ve her şey onun bir tek sevk ve ilcasile nasıl yapılıyor; her var olan nasıl tevvellüt edenin sebebi oluyor; eşyanın irtibat ve ittihadı nedir? (IV — 40)

2.              Bütün eşya yekdiğerine merbuttur, bunları bağlayan silsile mukaddestir ve bu silsilede biribirine yabancı olan hiç bir şey yoktur. Çünkü bunlar ahenktar olarak tertip edilmiş ve ayni (kozmos) un emrini icrada müsabakaya girmişlerdir. Filhakika mademki ayni idrake sahip olan ayni cinsten bütün vücutların tekâmülü için yalnız bir tarz ve keyfiyet vardır, o halde her şeyden teşekkül etmiş yalnız bir Allah vardır; bütün düşünücü vücutlara şamil olmak üzere de yalnız bir cevher, bir kanun ve bir hakikat vardır (VII — 9)

3.              Eğer kendimizi düşünmek hassası âm ise bizi idrâk sahibi vücutlar yapan temyiz hassası da âmdır; eğer bu böyle ise, bize şunu yapmak veya yapmamak hususunu gösteren idrâk te âmdır; böyle olunca kanun da bize âmdır; kanun âm olunca biz hemşerileriz; tanzim ve tertip olunmuş bir heyetin azalarıyız; bu da böyle olunca, kozmos bir belde gibidir. Yoksa bunun aksine olarak bütün cinsi beşerin başka hangi teşkilâta tâbi olduğu söylenebilir? İşte düşünmek, fark ve temyiz etmek, kanun vazetmek hassaları bize buradan, bu müşterek beldeden geliyor; zaten başka nereden eğilebilirdi? Benim mevcudiyetimin toprağa mensup kısmı topraktan, mayi kısmı buna müşabih bir unsurdan, nefes diğer başka bir membadan geldiği gibi, sıcak ve ateş te kendilerine mahsus membalardan gelirler. Zira hiç, hiçe avdet etmediği gibi, hiçten de hiç bir şey vücude gelmez. Bu böyle olduğu gibi, kendimizi düşünmek hassası da bize başka yerden gelmiştir. (IV —4)

4.              İster avakibi umur yolile olsun, ister doğrudan doğruya olsun, herşey sevk ve idare edici prensipten gelir. Demek oluyor ki, aslanın gümürdiyen ağzı, zehirler, diken, çamur gibi bütün mazarrat verici şeyler bu azametin, bu güzelliğin maiyeti ve hizmetçileridir. Öy leyse senin tazim ettiğin bu kudrete yabancı bir şeyin vücuduna ihtimal verme; fakat düşüncelerini daima her şeyin menbaına şevket. (VI — 36) B

VII

Tabiatı kül, kozmosun hilkati için harekete gelmiştir; şimdi, ya her olan şey bunun filinin netice ve semeresidir, demeli veyahut hiç bir yerde hatta kozmosun idaresi fevkinde kendi zatî sevk ve ilcalarile hareket eden ulvî vücutlarda bile aklın olmadığım kabul etmelidir. Bunu hatırladığın surette, birçok hususlarda müsterih olacaksın [[7]]. (VII —75)

2.             Herşey tabiatı külle göre ikmâl ve ifa olunmaktadır. Ama bu ikmâl, bunu hariçten kuşatacak yahut bununla ihata olunacak veyahut ta kendi haricinde muallâkta kalacak başka bir tabiata göre değildir. (VI — 9)

3.             Tohum rahme konulduktan sonra, başka bir saikın tesiri altında hareket eder ve bu saik bir çocuğu tamamlamak için çalışır. İlk esere nazaran ne şayanı hayret netice değil mi ? (X — 26)

Sonra, çocuk doğar, boğazından yemek geçer ve diğer bir saik (hava) onu yakalayarak, ihsası, sevk ve ilcayı, hülâsatan hayatî kuvveti ve vücutta o kadar mebzul ve şaşılacak derecede güzel olan sair hassaları husule getirir. Bütün bunları kendilerini setreden kesif örtü altında hayretle seyret, cisimleri düşüren ve kaldıran kudreti nasıl görüyorsak, bunları husule getiren kudreti de öyle açıkça görmüş olacaksın.

4.             Güzel işleyen aletler muvaffak olmuş demektir. Çünkü bunun için vücuda getirilmiştir. Maamafih onu yapan, onu terketmiştir. Fakat tabiatın eserlerini vücuda getiren kudret onlarla beraberdir ve onlarda sakindir; işte bunun için ona daha ziyade hürmet göstermek ve itikat etmek lâzımgelir, eğer onun iradesine göre hareket eder ve yaşaran, nasıl kozmosta her şey onun emeline göre oluyorsa, o vakit te her şey senin emeline göre olur. (VI 40)

VIII

Herkesin tabiatında ünsiyet kabiliyeti vardır. Bunun için o kudret, âlâ vücutlara mukabil edna vücutlar yaratmıştır. Alâ vücutları da biribirine tevfik etmiştir. Bunları nasıl tanzim ve tertip ettiğini ve her birine kendi kıymetine göre hisse verip en mükemmel olanlarını da beyinlerinde mutabakat etmek üzere ihdas ettiğini gör. (V — 30)

2.              Ayni tabiatta müşterek olanlar, kendi benzerlerine doğru cezb olunmuşlardır. Hâkî olanlar toprağa meyleder; suya mensup olanlar suya mensup olanlarla imtizaç eder. Hava tab’ında olanlar da böyledir; bunlar o suretle imtizaç etmiştir ki yekdiğerinden ayırmak için manialara veyahut bir kuvvete lüzum vardır. Ateş unsurî ateşe doğru suut eder. Dünyada bile iştial eden herhangi bir ateşle birleşmeye o kadar müheyyadır ki, oldukça kuru ve yanmaz maddeleri az muhtevi olan herhangi bir şey bunun için daha kolaylıkla iştial eder, işte umumî aklî tabiatla iştiraki olan her şey de böyledir ve hatta daha ziyade kuvvetli bir surette kendi benzerine meyleder. Zira bir vücut ne kadar ulvî ise kendi müşabihile ittihat ve iltihak için müsaraat ve inhimaki de o nisbette büyüktür. Akılsız vücutlarda, arı, hayvan ve kuş sürülerinde alâka vardır. Çünkü kendilerinde ruh mevcuttur. Daha ziyade tekâmül etmiş olan bu vücutlarda mütekabil bir cazibe vardır ki, bu cazibe ne nebatlarda, ne taşlarda ve ne de ormanlarda bulunmaz.

Akıllı vücutlarda hükümetler, dostlar, aileler, cemaatlar ve muharebe zamanlarında muahedeler, mütarekeler vardır. Daha mükemmel vücutlarda ise her ne kadar yıldızlardaki gibi ayrılık olsa da, gene bir nevi birlik vardır. İşte böylece alâ bir şekle itilâ ve uruç, ayrılışta bile bir imtizaç husule getirmeye muktedirdir [[8]].

Şimdi vaki olan şeylere bak; zira yalnız akıllı insanlar mütekabil alâka ve münasebeti, meyil ve inhimâki kaybetmişlerdir, ittihat yalnız bunlarda görünmüyor. Fakat istedikleri kadar kaçsınlar; tutulurlar, zira tabiat onlara hâkimdir. İyice dikkat edersen, bu söylediğimi göreceksin. Bütün topraktan ayrılmış küçük bir parça toprağı şüphesiz daha kolaylıkla bulabileceksin, fakat tamamıyla beşeriyetten tecrit edilmiş bir insan vücudu bulamayacaksın. (IX — 9)

3.             Eflâtunun sözü ne güzeldir: İnsandan bahsetmek isteyen, arzda mevcut şeyleri yüksek bir yerden bakar gibi görmelidir. O vakit bu kimse altında insan kalabalıkları, kırda sürüler, çiftçiler, evlenmeler, boşanmalar, doğumlar, ölümler, parlak muhakemeler, gayri meskûn ülkeler, her neviden vahşi kavimler, bayramlar, matemler, içtimalar ve bütün bunların ihtilâfını, bütün bu zıtları tevhit eden âlemi bir intizam görecektir. (VII — 48)

IX

Daima her şeyin bir tahavvülden doğduğunu düşün ve aklın şu keşfine de alış ki, tabiatı küllün en hoşuna giden şey, mevcut olanı gene kendine benzer şeyler yapmak için değiştirmektir; zira mevcut olan, doğacak olanın tohumu gibidir. Fakat sen, bu tohum kelimesinden yalnız yere atılan ve rahme konulan şeyi anlarsın; bu anlayış ise pek basittir. (IV — 36)

2.             Tabiatı kül, küllün cevherile bugün bir beygir, sonra yarın onu bozup gene ayni maddeyi kullanarak küçük bir ağaç, sonra âciz bir insan vücudu, daha sonra başka bir şey yapar ve bunların her biri az imtidat eder. Fakat bir sandığın yapılışında olduğu gibi, tahrip edilişinde de bir felâket yoktur. (VII — 23)

3.             Bir değişikliğin neticesi olmakta bir fenalık olmadığı gibi, bir değişikliğe tâbi olmakta da bir fenalık mütesavver değildir. (IV —42)

4.    Küllün cevheri mülâyimdir ve elle tutulabilir, bunu idare eden aklın ise kötü yapması için hiç bir sebep yoktur; çünkü onun hiç fena bir şeyi yoktur, hiç bir şeyi fenalıkla yapmaz ve hiç bir şey ondan zarar görmez. Demek oluyor ki her şey ondan doğar, sonra ikmâl ve itmam olunur. (VI — 1)

X

Her şey tahavvüldedir, sen de daima tahavvüldesin, bir cihetten de inhilâldesin; bütün kozmos ta böyledir. (IX — 19)

Hayatın zıyaı bir tahavvülden başka bir şey değildir. İşte mevcudatı lâzım olduğu gibi yaratan tabiatı kül bundan zevk duyuyor ve bunu ezeldenberi böyle yaptığı gibi, namütenahi bir surette de aynını yapmakta devam edecektir. Bakalım sen ne diyorsun?

Her şey fena olmuş ve fena olacak, bu kadar mabutlar içinde hiçbir kuvvet buna bir intizam vermeye muktedir olmamış, kozmos yekdiğerini velyeden fasılasız fenalıklarla zincirlenmeye mahkûmdur, mu diyorsun? (IX-35)

3.             Yoksa intizamla tertip olunmuş bir kozmos veyahut gene kozmos olmak üzere müşevveş bir heyulâ mı vardır? Sen küllün bir cüz’ü olduğun halde böyle bir kozmosun vücudunu nasıl kabul edebilirsin, ve eşya her ne kadar ayrılmış ve dağılmış ise de gene aralarında samimî surette müttehit oldukları halde, bunlarda nasıl bir intizamsızlık farz edebilirsin? (IV — 27)

4.              Küllün parçaları, yani kozmos içinde ne varsa hepsi şüphesiz fena bulacak; yâni değişecektir. Eğer bu parçalar hakkında bu hal tabiat tarafından vücuda getirilmiş bir kötülük ve ayni zamanda bir lüzum ise, o halde bunlar bin türlü vasıtalarla ifna edilmek için husule getirilmiş olduğundan, her şey fena bir surette tanzim edilmiş demektir. Yahut filhakika tabiat bizzat kendi parçalarına, bunları sade fenaya tâbi etmekle değil, zarurî olarak fenalığa düşürmekle fenalık etmeyi iltizam etmiş demektir. Veyahut ta bütün bunlar kendinin haberi olmaksızın vücude gelmiş olacaktır ki, her ikisi de doğru değildir.

Şimdi biri gelip te tabiatı bir tarafa bırakarak, bu hal mevcudatın aslî teşekkülü icabatındandır derse, o vakit küllün parçaları tahavvül etmek için yapılmışlardır, demek gülünç olacağı gibi, ayni zamanda tabiata mugayir bir hadise imiş gibi buna taaccüp etmek veya incinmek lâzım gelecekti ve bahusus bu hal, vücutların inhilâli onları teşkil eden anasıra müncer olduğu vakit, daha bariz olmuş olacaktı. Filhakika ölüm ya beni teşkil eden anasırın dağılmasıdır yahut bir cismi sulbun toprağa ve nefesin havaya avdetidir; her şey gibi bizzat anâsır da gerek mukannen ve muayyen bir devirde mahv u fâni olmak suretile olsun, gerek ebedî tahavvüllerle tecdit olunmak suretile olsun, yemlenmektedir [[9]].

Fakat bu sulp cismin ve nefesin senin çocukluğundaki cisim ve nefesin olduğunu tasavvur etme; zira bunların hepsi düne ve evvelki güne aittir, aldığın gıdalardan ve teneffüs ettiğin havadandır. Demek oluyor ki tahavvül eden bu menbadan husule gelenidir, yoksa annenin doğurduğundan, yani senin şahsiyetinden değildir [[10]]. Hatta sen bunlara kendi zatî olan şahsiyetinle sıkı bir surette merbut olduğunu da farzetsen gene bu şimdi söylediğim şey değişmez. (X — 7)

XI

Tabiat her halde bir gaye takip eder. Nihayetinde olduğu gibi başlangıcında ve devamı müddetince de böyledir. Bir topu fırlatıp atan da böyledir. Fırlatılmış bir topun ne yükselmesinde bir iyilik ve ne de inmesinde hatta düşmesinde bir fenalık vardır. Bir su habbesinin ne teşekkül etmesinde bir iyilik ve ne patlamasında bir fenalık vardır. Bir kandil hakkında da böyledir. (VIII — 20)

Yere atılan bir taşın düşmesinde bir fenalık olmadığı gibi, yükselmesinde de bir fenalık yoktur. (IX— 17)

2. “Salatalık acıdır” — Onu at. ”Yolda zararlı şeyler var.” — Onlardan sakın, kâfi. Bunlar kozmosun içinde neden bulunuyor, deme. Bir marangoza atölyesinde yonga ve talaş gördüğün için itiraz ettiğin vakit onu nasıl güldüreceksen, tabiatı tanıyan bir adamı da böylece güldürmüş olacaksın. Halbuki bu adamların bunları atmak için, bir yeri vardır. Tabiatın ise kendinden hariç bir şeyi yoktur. Fakat tabiatın sanatında şayanı hayret olan şey; bozulmuş, ihtiyarlamış, faydasız görünen ne varsa hepsini değiştirmek üzere alması ve gene bunlardan yenilerini yapmasıdır. Böylece onun ne hariçten ariyet olarak alınmış bir maddeye ihtiyacı vardır, ne de fazla olan kısımları atacak bir köşesi vardır. Ona kendi yeri, malik olduğu madde ve zatına mahsus sanatı kâfi gelir. (VIII — 50)

3. Umumî hayrın tabiatı, bir lüzum üzerine bunu böylece yapmak mecburiyetindedir [[11]]. (IV — 9)

Gördüğün her şeyi, hâkim olan tabiat bir anda değiştirecektir. Onun cevherinden başka şeyler yapacak, bunların cevherlerinden de daha başka şeyler vücuda getirecek ve bu suretle kozmos daima gençliğini muhafaza edecektir. (VII — 25)

XII

İlâhlar her şeyi beşeriyet için muhabbetle ve muvafık olduğu surette tanzim ettikten sonra [[12]], yüksek bir fazilete malik olan ve hayatlarında ulûhiyetle sıkı bir ittihatta bulunan ve güzel işleri ve fedakârlıkları yüzünden Allah’la tamamen ünsiyet etmiş olan insanların ölümlerinden sonra avdet etmemesi ve hayatlarının büsbütün sönmüş olması mes’elesini nasıl olur da bir tarafa bırakmış olurlar, bu kabil midir? Eğer işler böyle ise, iyi bil ki, bunların başka türlü olması lâzım geleydi, mabutlar onları o suretle ihzar ederlerdi; zira eğer bu doğru olsaydı ayni zamanda mümkün de olurdu ve eğer bu tabiata muvafık olaydı, tabiat bunu kendisile beraber husule getirirdi. Fakat emin ol ki, böyle olmamakla — ki böyle değildir — bu tarzda olmaması lâzımgeliyormuş.

Zira iyice görüyorsun ki, bu ahmakça suali sormakla sen de ulûhiyete itiraz etmiş oluyorsun. Eğer ilâhlar çok iyi ve çok âdil olmasaydılar, sen onlarla böyle münakaşa edebilir midin? Mademki onlar çok iyi ve adildir, böyle bir şeyi haksız ve akılsızca kozmosun intizamı haricinde bırakmak kayıtsızlığında bulunmayacakları bu suretle âşikâr olumuş olur [x]. (XII — 5)

2.              idare edici akıl maksadının ne olduğunu, ne yaptığını ve ne sebep üzerine hareket ettiğini bilir [[13]]. (VI — 5)

3.              Eğer ruhlar tekrar hayata geliyorlarsa, hava bütün ebediyette bunları nasıl ihtiva edebilir? Dersen, toprak nasıl bu kadar asırlardan beri kendisine defnolunmuş vücutları ihtiva ediyor? Topraktaki cisimler muayyen bir müddet sonra başka cisimlere yerlerini bırakarak tahavvül ve inhilâl ettikleri gibi, ruhlar da havayı aktara geçerler, bir müddet te orada bulunduktan sonra değişirler, incelirler, ve kozmosun nutfî sebebine dâhil olmak için telehhüp ederler, ve bu suretle teakup eden ruhlara yer bırakırlar, işte ruhların yaşaması nazariyesi hakkında verilebilecek cevap budur.

Sade defnedilmiş olan cisimlerin çokluğunu değil, hayvanlarınkini de nazarı dikkate almalıdır. Filhakika, tegaddi eden kimselerin cisimlerinde ne kadar canlı vücutlar istihlâk edilerek kayboluyor. Maamafih bunlar orada yer buluyorlar, çünkü kana tahavvül ediyorlar ve buhara yahut ateşe münkalip oluyorlar.

4.             Burada hakikat yolu nedir? Cevhere ve kat’î gayeye ayrılmak. (IV — 21)

Kat’î gaye ve madde benim vücudumu teşkil eder; bunlardan ne bu, ne de o âdemde mahvolmayacaktır, nasıl ki hiç biri de ademden husule gelmemiştir. Fakat benim vücudumun her parçası tahavvülden sonra kozmosun bazı akşamına geçecektir. Bu da sırasile kozmosun, diğer bir kısmına tahavvül edecek ve bu veçhile bir nihayetsizliğe doğru devam edecektir. Ben de, ebeevynim de böylece diğer nihayetsizliğe yükselerek buna benzer bir tahavvülle doğduk. Mademki kozmos ta muayyen devirlerle idare ediliyor, onun hakkında da böyle söylemekte bir mâni yoktur. (V — 13)

İKİNCÎ KİTAP

Ben Kendim neyim ve benim için hakikaten faydalı olan şey nedir?

I

Ben zaif bir vücut ve düşünücü bir ruhtan teşekkül etmişim. Cisme göre her şey birdir, zira onun hiçbir şeyi fark ve temyiz etmeye iktidarı yoktur. Fakat düşünce yalnız kendinin faaliyetine dahil olmayan şeyler hakkında kayıtsızdır, çünkü ancak kendinin faaliyeti dahilinde olan şeyler iktidarı dahilindedir.

Onun indinde müstakbel veya geçmiş faaliyetlerinin hali hazır için ehemmeyeti yoktur. Çünkü o içinde bulunduğumuz hali anlar. (VI —32)

2.             Kendi kendini görmek, kendi kendini tahlil etmek, kendini olmak istediği gibi yapmak, düşünücü ruhun hassalarıdır. Bahçelerde ve sair yerlerdeki yemişler başkaları tarafından toplandığı halde, o hamil olduğu yemişleri kendi kendine toplar. Hayatının hududu ne olursa olsun, o daima sonunu düşünür.

O bir balet, bir komedi veya buna benzer bir oyun oynayan kimse gibi değildir, balet veya komedi oynayan kimsenin vücudunda bir yarası ve kusuru olsa oyununda muvaffak olamaz. Fakat ruh, hayatın herhangi bir sinninde olursa olsun ve ölüm ona nerede çatarsa çatsın, kast ve niyet ettiği şeylerden tamamlanmış ve ikmal edilmiş bir kül hasıl etmiştir ve kendi kendine: “Ben ecr ü mükâfatımı aldım” diyebilmiştir. Bununla beraber o ruh, bütün kâinatı ve onu ihata eden boşluğu kucaklar, ondan kendi plânım çizer ve nazarı, zamanların nihayetsizliğine kadar uzanır; küllün devrî bir surette taze hayat buluşunu anlar, ve bunları düşünmekle beraber bizden evvel gelenlerin bizden fazla bir şey görmediklerini ve ayni zamanda bizden sonra geleceklerin de yeni bir şey görmeyeceklerini, biraz akıl sahibi olmak şartile kırk yaşında bir adamın o âna kadar olanı ve ilerde olacağı nev’ama gördüğünü teyakkun eder; çünkü her şey hep ayni suretle vukua gelmektedir.

Düşünücü ruhun bir hassası da, kendi yakinini, doğruluğu, edep ve hayâyı sevmesi ve hiç bir şeyi kendi fevkine çıkarmamasıdır ki, kanunun da hassası budur.

İşte bu veçhile müstakim bir akıl, âdil akıldan hiçbir suretle ayrılmaz[[14]]. (XI —1)

3.             Okun hareketi başkadır, düşüncenin hareketi gene başkadır; maamafih düşünce iyice ihtiyat ettiği ve eşyayı tetkik için atıldığı vakit doğru ve gayet doğru gitmekte oktan aşağı kalmaz. (VIII — 69)

II

Bizatihi mahsus olan şeyler ruha hiçbir cihetten temas etmez, onlardan ruha yol yoktur, onlar ruhu ne tebdil ederler, ne de harekete getirirler. Ruh yalnız kendi tebeddül eder ve kendi hareket eder, ruhun eşya hakkında yürüttüğünü zannettiği muhakemeler bunlardır. Eşya onun nazarında işte böyledir. (V — 19)

2.              Bir noktai nazara göre kendisine iyilik ve ihtiram gösterdikçe bize daha yakından temas eden, insandır. Fakat bazıları da; benim hareketime muarız olunca, o vakit insan benim için güneş, rüzgâr veyahut vahşî hayvan gibi bir şey olmuş olur, bunlar benim yapacağım işlerin birkaçını tevkif edebilir; fakat benim isteğim ve-derimi istidadım mânia tanımaz, çünkü ben ihtiyatla hareket edebilirim ve tesadüflere uyabilirim, der. Filhakika onun takip ettiği gayeye ermesi için faaliyetine mâni olan her şey, düşünce ile tahvil olunmuş veya istikameti değiştirilmiştir. Bu veçhile benim filime mâni olan şey bir fiil ve bu da bizzat yolumu şeddeden bir yol oluyor [[15]]. (V — 20)

3.             Tabiatı kül her düşünücü kimseye kendinin hemen bütün diğer hassalarını verdiği gibi, biz bunu da ondan aldık. O mukavemet ve mücadele eden her şeyi nasıl kaderin intizamına sokmak için kendisine uyduruyor ve onu kendinin parçalarından bir parça yapıyorsa, düşünücü bir vücut ta ayni suretle kendisine hail olan şeylerin içinde kendinin zatî faaliyeti için, ve ilk tasavvuru ne ise ona göre onu kullanmak için vesile bulur [[16]]. (VIII — 35)

4.              Bizde hâkim olan hassa tabiata uygun olursa, hadiseleri, kendi için mümkün ve müsait olanlarını tercih etmek zahmetine katlanmaksızın, kabul eder. Çünkü o muayyen bir işi tercih etmez, fakat azim ve niyet ettiği şeye ihtiyatla teveccüh eder ve tesadüf ettiği maniadan, kendi işinin vesilesini düzer. Kendine anlan şeylere hâkim olduğu vakit ateş gibidir, evvelâ atılan şeyden onun küçük bir alevi söner gibi görünse de, derhal şiddetli bir ateş onun üzerine yığılan şeyleri çabucak kavrayacak, derhal ifna edecek ve onlarla beraber daha ziyade yükselecektir. (IV — 1)

Hissî şeyler bizim civarımızda yekdiğeri üzerinde kendilerini tanımaksızın ve hiç bir şey söylemeyerek kalırlar. O halde bunlar hakkında söz söyleyen kimdir? Sevk edici fikir, yani irade. (IX—15)

2.              İrade! Bizde kendi kendine tenebbüh ve teharrük eden ve olduğu gibi ve olmak istediği gibi kendi kendini kemale erdiren, kendine gelen her şeyin arzu ettiği gibi olmasını isteyen bir kuvvettir [[17]]

(VI-8)

3.              Fazilet ilahi bir şey olup anlaşılması güç bir yoldan gider ve emin bir hatve ile ilerler. (VI — 17)

IV

“Mutlak iradenin hırsızı doğmamıştır.’’ Bu, (Epiket) in bir sözüdür. (XI — 36)

2.              O derdi ki: Vukuata muvafakat ve rıza göstermek sıfatını kazanmak lâzımdır [[18]]. Niyetlerimize gelince, bunları umumun menfaatine tevfik ve kıymetlerine göre ölçmek için çok dikkatli bulunmak lâzımdır. Arzularımıza da gelince, bir cihetten bunların önünü almak diğer cihetten de bize ait olmayan şeyleri de menetmekten sakınmak lâzımdır. (XI — 37)

3.             O derdi ki: Bu mücadelede nazarı dikkata alınacak şey, her hangi bir iş değil, deli olup olmamak mes’elesidir. (XI — 38)

V

Kozmos içinde beygir, asma, ve saire gibi her şey bir maksat için vücuda gelmiştir, buna niçin taaccüp etmelisin? Helios deyecek ki, 26

ben bir vazifeyi ikmal etmek için halkolundum, diğer ilâhlar da ayni şeyi söyleyecekler. Ya sen niçin doğdun, eğlenmek için mi? idrakin, tertip ve tanzim edilmiş bir dünya hakkında bunu kabul eder mi? (VIII — 19)

2.             Biz hepimiz tek ve ayni eseri işlemekte müşterekiz; bazıları bunu bilerek ve tamamen şuurlu olarak, diğerleri ise bilmeyerek işler. Hatta Heraclite: “uyuyanlar bile kozmosun büyük eserine iştirak etmiş amelelerdir” diyor [[19]], Biri bu esere şu suretle, diğeri başka bir suretle iştirâk ediyor ve diğer itiraz eden, olanı kaldırmaya çalışan ise muzaaf olarak çalışıyor [[20]]. Çünkü kozmosa ait olan nizamın böyle bir muavine de ihtiyacı vardı. Şimdi sana bu ameleler arasında hangi sırada olduğunu bilmek kalıyor; zira, ister istemez herşeyi idare eden kuvvet seni işine geldiği gibi kullanacak ve kendi çalışıcılarının ve müşterek işçilerinin her hangi bir zümresine koyacaktır. Fakat sen dramda Crysippe in bahsettiği gülünç şiirler içinde mevki alma [[21]]. (VI —42)

3.           Güneş yağmurun rolünü oynamak ister mi? (Asklepiyos) ta hasatlar ilâhesinin vazifesini yapmak ister mi? Bu suali bütün seyyarelere de teşmil edemez miyiz? Bunların hepsi de ayni maksada hizmet etmekte oldukları halde, başka başka değil midirler? (VI — 43)

VI

İlâhlarla yaşamak! Kendi halinden daima razı ve memnun bir ruh taşıyan ve Zeus’ün kendinden ayırıp rehber ve şef olarak verdiği perii müekkelin istediğini yapan kimse ilâhlarla yaşar. Bu peri ve melek her ferdin zekâ ve aklıdır [[22]]. (V — 27)

2.             Seni bir işe teşebbüs ettiren, senin içinde olan, seni konuşturan, yaşatan, hâsılı söylemeye lüzüm var mı, seni bir adam yapanı unutma. Bu kudreti, kendisini ihata eden cismanî zarfla ve ona ait olan âzalarla karıştırma, zira bunlar ikiyüzlü baltadır ve sana tabiat tarafından bu farkla verilmişlerdir; çünkü çulhasız mekik, yazıcısız kalem, arabacısız kamçı olmadığı gibi, bunlar da kendilerini tahrik eden ve ya tutan sebep olmaksızın sana hizmet edemezler. (X — 38)

3.             Ey cisim, sen esir halkolunmuşsun, sana söz düşmez.

(XI — 30)

VII

Mademki basiret gözlerile bakabiliyorsun, hakimane bak ve muhakeme et. (VIII — 38)

2.             Başkalarının iradelerini nazarı itibare alma, sen doğruca kendi önüne bak, senin başına gelen hadisata, kendi tabiatına, tabiatı küllün seni sevkettiği yere bak. Çünkü böyle yapmıya mecbursun. Her kesin yapacağı şey kendi cibilleti tarafından gösterilmiştir. Binaenaleyh bütün diğer mevcutlar akıllı kimseler için yaratılmıştır. Demek oluyor ki hilkati beşerin birinci noktası istinas ve muaşeret imiş.

İkinci derecede, cismin sevk ve ikalarına mukavemet iktidarı gelir. Zira aklî hareketin hassasası kendi kendine hudut tayin etmek ve kendini ne hislerin ve ne de ihtirasların hareketlerile alçaltmamaktır. Bunların her ikisi de hakikaten tamamıyla hayvanî hareketlerdir. Zekânın hareketi tefevvuk talep ve iltimas eder, kendine tefevvuk edilmesini istemez ki bu da doğrudur. Çünkü kendisi bunları istihdam etmek için tab’an böyle yaratılmıştır.

Üçüncüsü, akıllı bir vücudun kendini kaptırmamak ve aldanmamak cibilleti iktizasındandır, irade bu üç noktaya merbut olur ve yolunu doğruca takip ederse, kendisine ait olan her şeye temellük eder. (VII —55)

3.              İyi yola giden her tabiat kendinden memnundur. Tabiatler ne vakit zulmete razı olmaz, inhimakini cemeyete faydalı fiillere sevkeder. Arzularını ve istikrahlarını yalnız kendi iktidarı dâhilinde olan şeylere hasreder ve tabiatı âmmeden kendisine gelen her şeyi iyi karşılarsa, iyi yolu takip etmiş olur. Çünkü yaprağın tabiatı nebatın -tabiatının bir cüz’ü olduğu gibi onun kendisi de tabiatın bir cüz’üdür: Yalnız aralarında şu fark vardır ki, yaprağın tabiatı kendine istirkak [Köle edinme, bir kimseyi kendine köle olarak alma ] olunabilecek şuurdan âri, hissiz bir tabiatın cüz’üdür. İnsanın tabiatı ise, asla hail ve mânia tanımayan bir tabiatın cüz’üdür, âkil ve doğrudur, zira o her kese zamandan, maddeden, kudretten ve hadiseden hissesini istihkakına göre hakkaniyet üzere dağıtır. Fakat bu hakikatten mutmain olmak için bir kimsenin hayatının bir kısmı diğer birinin hayatının mecmuuna müsavi olduğuna bakmamalısın, belki bunu, birinin diğerinin mecmuundan aldığı kısımla mukayese etmelisin [[23]]. (VIII — 7)

VIII

İnsan için nebatlar gibi teneffüs etmek, ehlî ve vahşi hayvanlar gibi havayı alıp vermek, eşyadan müteessir olmak, bir kukla gibi arzuları tarafından çekilmiş olmak, sürü halinde yaşamak, semizlemek marifet değildir. Zira bunların hepsi gıda rüsubunun tabiat tarafından ret ve ihracı cümlesindendir.

O halde itibar ve hürmete lâyık olan nedir?

Kendine el çırptırmak mı?

Hayır. Kendi lehinde dilleri çırptırmak mı? Zira insanların medihleri lisanların çırpılmasıdır. Zavallı şan ve şerefi de bir tarafa bırak. O halde itibara lâyık ne kalır? Benim fikrimce kendi faaliyet ve sükûnetini, kendi cibilletinin gösterdiği tarzda tanzim etmek ve bütün mütalâa ve san’atların vardığı yere varmaktır. Her işçi çalıştığı işin yapmak istediği şeye tatbik edilmiş olmasına dikkat eder; bağım eken bağcı, beygirlerini zapteden, köpeklerini yetiştiren insanların hepsi de bu gayeye teveccüh eder. Terbiye ve marifetin gayesi de budur, kıymeti olan nokta da budur. Buna tamamıyla kani oldun mu başka bir şey elde etmeye lüzum görmezsin. Eğer bundan başka daha bir çok şeylere kıymet verirsen, o vakit ne hür olur, ne kendine kifayet edecek iktidarda bulunur ve ne de ihtiraslardan azade olursun; zira o vakit pek tabiî olarak imrenecek, kıskanacaksın ve bu şeyleri senden refetmeye muktedir olanlar hakkında şüpheye düşeceksin. Kendince büyük bir kıymeti olduğuna hükmettiğin şeylere, malik olanlar için tuzaklar kuracaksın; elbette bundan mahrumeyet seni şaşırtacak ve bu suretle ilâhların kendilerine bile itirazlarda bulunmaktan münkati olmayacaksın. Bunun aksine, kendi fikirlerini tebcil ve takdir edersen, o vakit kendi kendini seveceksin, insanlarla tam bir mutabakat halinde ve ilâhlarla hemahenk olarak yaşayacaksın. Yani onların tertip ve tanzim ettikleri ve emrettikleri her şeyi hoş göreceksin. (VI — 16)

2.              ilâhlar benim başıma gelecek şey hakkında her ne kararlaştırmışlarsa, bu kararı hakîmane vermişlerdir. Çünkü hikmetsiz bir ilâh kabul etmek kolay bir şey değildir. Hem bana fenalık yapmak için onları hangi sebep teşvik edecek? Bundan onlara, yahut kendilerinin asıl endişesi olan külle ne fayda hâsıl olacak? Eğer bu faydayı hususî surette benim hakkımda kararlaştırmamışlarsa, hiç olmazsa umum hakkında kararlaştırmışlardır ya. Bana vaki olan hadiseler de onların kararlarından ileri geldiği için bu hadiselere hüsnü kabul göstermeliyim ve onlardan memnun olmalıyım. Eğer ilâhlar bunları sebepsiz kararlaştırmışlarsa ki bu adalete zıt bir faraziyedirdir o halde kurbanlara, fedakârlıklara, töbelere, dualara hasılı ne yapıyorsak bütün bunlara ne hacet aklır ? Fakat hakikaten ilâhlar bize ait hiç bir şey üzerine karar vermiyorlarsa, o halde kendi hareketime karar vermek ve faydalı olanı aramak bana düşer. Bir kimse için faydalı olan şey, o kimsenin tabiat ve bünyesine muvafık olan şeydir. Benim tab’ım ise akıllr ve muaşerete kabiliyetli olan bir vücudun tab’ıdır; demek oluyor ki Antonin namile benim beldem ve vatanım Roma ise de insan namile vatanım kâinattır. Binaenaleyh bu iki beldeye faydalı olan şeyler benim için en faydalı şeyler olacaktır. (VI — 44)

3.             Ferde faydalı olan külle de faydalıdır, bu sana kâfi gelebilir.

Fakat herşeye esasından bakacak olursan, göreceksin ki, bir adama faydalı olan şey, hemen daima diğer insanlara da faydalıdır. (Faydalı) kelimesi burada âmayane manasında alınmıştır ki, iyi ile kötü beyninde olan her şeye hep birden tatbik olunan şey, demektir. (VI — 45)

IX

En güzel hayat, ruhun kendi iktidarı dahilindedir. Elverir ki, o ehemmeyetsiz şeylere ehemmeyet vermesin. Bu da neyle olur? Her şeyi kendi heyeti mecmuası ve eczası içinde nazarı itibara almak, bir kimse hakkındaki zannımızda o kimsenin bizi zorlıyamayacağını, o kimseden bu cüzülerin bize kadar gelmeyip hareket etmeksizin kaldığını ve onlara ait muhakemelerimizi bizzat kendimiz teşkil ettiğimizi, sanki bunları kendimize tesbit ettiğimizi, tesbit edip etmemek, arzumuz hilâfına olduğu surette derhal silmek ve imha etmek te gene bizim iktidarımız dahilinde olduğunu; nihayet böyle bir nezaret için pek az bir zaman kâfi olduğunu, hayatın geri kalan kısmının ise asude geçirileceğini teemmül etmekle olur.

Esasen bunları niçin neş’esiz karşılamalı? Eğer beşerin tabiatına uygun ise mahzuz ol ve bunlar seni mes’ut etsin; eğer muvafık değilse, o vakit bu tabiata uygun olanı ara ve eğer bunu beklemekte bir fayda yoksa ona doğru koş, zira her kesin kendisine hasolan hayrı aramaya hakkı vardır. (XI — 16)

2.              Eğer hayatta adaletten, hakikatten, itidalden, cesaretten, hülâsa aklı müstakimden, ve hareketinin muvafık olduğunu gördüğü vakit kendisinden memnun olan ve kendi iktidarı dahilinde olmayıp mukadderatı tarafından takdir olunan şey için kendi taliinden memnun olan fikirden daha iyi bir şey görürsen, bütün ruhunla bucihete dön ve bu bulduğun güzide menfaatten mahzuz ol. Fakat eğer sende kendi inhimaklerine hâkim ve ef’aline nazır olan ve Socrate’m dediği gibi, hislerinin sarsıntılarından kurtulup ilâhlara tabi olan ve insanlara hayrı dokunan hasisei zatiyenin fevkinde bir şey yoksa, ve eğer ona nazaran her şey sana küçük ve kıymetsiz görünüyorsa, bundan başka hiç bir şeye mevki verme; zira bir kere sürüklenip sapıttın mı, sana mahsus, senin olan menfaatlarından terketmedikçe bir daha ona bağlanamazsın. Çünkü hiç bir şeyin akıl ve beldenin menfaatine muhalif olmaya hakkı yoktur, halkın medihleri, mansıp ve çalıları, servet, zevk ve mahzuziyetleri kadar onun aslına zıt bir şey yoktur. Bütün bunları hatta az bir müddet bile olsa onunla mutabık bulundurursan, onu derhal esir ve idlâl ederler.

Sen, dediğim gibi, sadece ve serbestçe senin için en alâ neyse onu intihap et ve ona merbut ol: “fakat en iyi olan, faydalı olandır.” tetkikini aldanmaksızın yapmış olmak için, kararını kendi kendine ver ve muhakemelerini kibrin düşmanlarından koru. (III — 6)

3.             Senin iktidarın haricinde iyi veya kötü diye telâkki ettiğin şey ne olursa olsun, meselâ ne vakit sana bir fenalık gelse veya senden bir iyilik fevt olsa, ilâhlara karşı mırıldanırsın, ve felâket ve zararına sebep olduklarını zannettiğin için insanlardan nefret edersin; işte bir çok haksızlıklar da bundan ileri geliyor ya! Fakat eğer iyilik ve kötülüğün sırf bize ait olan şeylerden, yani bizden olduğuna hükmedersek, o vakit Allahı muahezeye ve insana kabahat bulmaya hiçbir sebep kalmaz. (VI — 41)

X

Kozmosta en ziyade kudretli olanı tebcil ve tevkir et: her şeyi kullanan ve her şeyi idare eden odur. Bu böyle olduğu gibi kendinde de en kudretli olan şeye tazim et, çünkü bu kudret diğer kudret ile ayni asıldandır, sende bütün diğer kudretleri kullanan ve senin hayatını tanzim eden budur. (V — 21)

2.            Halkın sevdiği şeylerin çoğu, taşlar, ormanlar, incir ağaçları, asmalar, zeytin ağaçları gibi en âdi şeyler zümresine dahil olanlardır. Bunlar kendi bünye veya fıtratlarına göre yaşarlar. Halktan biraz daha yüksekçe olanlar hayvanı bir ruha sahip olan sığır, beygir, katır ve merkep gibi hayvanatı severler; yüksek kimseler ise sanayide veya her hangi bir hüner ve marifette insanı mahir yapan veya sadece birçok esirler elde etmeye muktedir olan fikir sahibi kimseleri takdir ederler. Fakat, umumî ve medenî ‘düşünceleri olan bir ruhu tevkir edenler, kendi ruhlarını düşünücü ve medenî faaliyet ve kabiliyetile muhafaza etmek hususunda başka bir tesire kapılmaz ve kendi hemcinslerinin de böyle olmasına yardım ederler. (VI -— 14)

3.            Düşünücü ve medenî hassanın takdir ettiği ise, ne akıllı ve ne de munis olmaktır, çünkü o bunu, haklı olarak kendinden daha aşağı görür. (VII — 72)

XI

Muhakeme etmek hassasım tevkir et [[24]]. Dikkat et ki niyetin hiçbir vakit tabiata mugayir ve akıllı bir kimsenin mizacına muhalif olmasın, işte bu muhakeme insanın kendisiyle istişare etmesini, insanlarla vifak ve hüsnü münasebette bulunmasını ve ilâhlara itaat etmesini istilzam eder. (III — 9)

2.              Bundan maadasını at ve yalnız şu birkaç noktayı nazarı itibara al. Şunu da hatırla ki, her kes yalnız pek kısa olan zamanı halini yaşamaktadır; ondan ötesi ya yaşanmıştır, yahut muzlim bir istikbale kalmıştır. Demek oluyor ki, her kesin yaşadığı zaman az bir şeydir, yaşadığı toprak köşesi de küçüktür. Hatta vefatından sonra kalan şan ve şeref, en süreklisi de olsa, gene az bir şeydir. Esasen bu şeref te yakında ölecek olan âciz insanların taakubüne bağlıdır, halbuki onlar kendilerini bile tanımaktan acizdirler, nerede kaldı ki çoktan beri gideni tanısınlar. (III — 10)

İmanına karşı olan sadakatim bir gün sana nakz ve bir kimse hakkında seni ondan, nefret, şüphe, lânet, ve muvazaaya sevkedecek, duvarların veya hicapların arkasında olabilecek şeylerin arzusunu sana verecek her ne olursa olsun, onları kendine faydalı bularak tevkir etme. Aklını, ferasetini ve faziletinin esrarengiz yolunu her şey üzerine tercih eden kimse hailebaz olmaz, ah ü enin [acı ve sızıdan inleyiş. ] etmez. İnzivayı da, kalabalığı da aramaz, bunun fevkinde olarak, hırssız ve korkusuz yaşar. Ruhunun cisminde bulunacağı zaman, ister kısa, ister uzun olsun, asla onunla meşgul olma. Zira o, şimdiden şeref ve edebe muvafık diğer bir işi yapmaya gider gibi kendi hüsnü rıza ve muvafakatile gitmeye hazırdır. Onun düşüncesi, ancak şuurlu ve ünsiyete kabiliyetli yaratılmış bir kimse hakkında aykırı, yabancı bir meyli olmak korkusudur. (III — 7)

Tabiatı kül nedir ve benim tabiatım nedir; bununla onun beynindeki münasebet nedir? Hangi küllün hangi cüzundendir? Bunu daima hatırlamalısın; ve hiç bir şey seni cüz’ünden olduğun tabiata muvafık olanı yapmaktan ve söylemekten menedememelidir. (II—9)

2.              Daima Heraclite’in bu sözünü hatırına getirmelisin: “arzın ölümü suya meydan vermekle, havaninki ateşe meydan vermekle, ve mütekabilen ateşinki de havaya meydan vermekledir. ”

“Yolunun kendisini nereye sevkedeceğini hiç bilmeyen seyyah” da hatırda tutulmalıdır ki, insanların çoğu, bağlandıkları daimî rabıtalara rağmen her şeyi idare eden akıl ile mutabakatta değildir; bunların çoğu her gün tesadüf ettikleri şeyleri kendilerine yabancı olarak muhakeme ediyorlar. Ne uyur gibi hareket etmeli ne de söz söylemelidir, zira uykuda da hareket ediyor ve söylüyor gözüküyoruz; nihayet dudaklarında yalnız: “ebeveynimiz böyle yapardı” hükmü bulunan çocuklara benezmemeliyiz. (IV — 46)

3.             Kozmos içinde ne bulunduğunu tanımayan kimse ona ne kadar yabancı ise, orada ne vuku bulmakta olduğunu tanımayan kimse de o kadar yabancıdır [[25]].

İçtimaî akıldan gizlenen kimse, sürgüne gönderilmiş demektir [[26]] Akla karşı gözlerini kapayan, da, kördür; başkasına ihtiyacı olan ve hayatının sevk ve idaresi için lâzım olan şeye malik olmayan kimse, dilencidir; tabiatı âmmenin esbabı hakkında başka türlü düşünen ve hadisata karşı isyan etmekle kendini ondan hariç bırakan kimse, komzosun çıbanıdır. Çünkü o hadisatı husule getiren, seni vücuda getirendir. Akıllı vücutların bir tek olan ruhundan kendini hariç bırakan kimse, beldenin tortusudur. (IV—29)

ÜÇÜNCÜ KİTAP

HAYATA AİT ŞEYLER NEDlR VE BUNLARIN BENİM İÇİN HAKİKÎ KIYMETLERİ NEDİR?

I

Mahsus olan hiç bir şeyin kıymeti ve hassası üzerinde aldanma, onun içine bak. (VI — 3)

Hâdisatı, eşyayı, madde, sebep, ve nihayetlerine göre tahlil ederek, bunların asıllarında ne olduklarını gör. (XII —10)

3.             Her biri nereden geliyor, hangi unsurdan mürekkeptir; neye tahavvül edecek ve kendisine ne suretle hiçbir fenalık gelmeyecek. (XI 7 1)

4.              Bize ölüm geldiği vakit, cismanî cihetten olduğu gibi, ruhanî cihetten de nasıl olmak lâzım geldiğini ve hayatın kısalığını, geçmiş ve gelecek zamanların payansızlığını, her maddenin bakımsızlığını, devamsızlığını gör. (XII — 8)

II

Bir şeyi olduğu gibi yaratan sebebin aslına kadar çık [[27]]. Onu maddeden tecrit ederek dikkatle mülâhaza et, ve sonra da bu suretle mevsuf olan bir şeyin azamî ne kadar zaman dayanabileceğini tayin et. (IX—25)

2.             Kışırlarından mücerret olarak kat’î sebepleri, ef’âlin sonunu, zevk ve sürürün, ölümün, sıyt ü şöhretin ne olduğunu ve insanın, kendi amelinin cezasına kendi sebep olduğunu; ve hiç bir şeye bir kimsenin hail olmadığını, her şeyin fikirden ibaret olduğunu dikkatle mülâhaza etmelidir. (XII — 8)

3.              Her şeyin bir fikir neticesi olduğu Cynique Monimos’un ifadesile vazıh olarak isbat olunmuştur. Hakikat nokta i nazarından C. Monimos’un söylediğinin faideden hali olmadığı aşikârdır. [[28]]

işte halkın iyilik telâkki ettiği şeyi sana anlatacak mülâhaza. Eğer biri tedbir, itidal, cesaret gibi hakikî iyilikler hakkında istihzalı bir söz söylese hayır hakkında edindiğin fikre nazaran bunu kabul etmezsin; bunun aksi olarak, halkın hayır diye telâkki ettiği bir şeye ait olunca muthik kelimesinin yerinde kullanıldığını kabul edersin. Esasen avam bu farkı kendisinin de hissettiğini göstermiş oluyor. Eğer böyle olmasaydı kendisinin de istihzadan incinmiş olması lâzım gelirdi. Halbuki o, lüks ve mağrur bir hayat bahşeden zenginliği ve bunları makul ve tamamıyla muvafık diye kabul eder. (Onda o kadar servet var ki, tagavvut edecek bir yeri bile yok) sözlerini söyletecek olan bu iyilikleri tevkir etmek mi etmemek mi lâzım geldiğini kendine sor. (V—12)

2.              Nedamet, faydalı bir şeyi bıraktığı için insanın kendi kendine karşı yaptığı muahezedir. O halde servet, güzel ve iyi bir insanın mesaisine müfit ve lâyık bir şey olmalıdır. Fakat hiç bir faziletli ve iyi adam bir haz ve telezzüzü terkettiğinden dolayı nedamet etmeyecektir. Bu böyle olunca demek oluyor ki, haz ne faydalı bir şeydir, ne de bir hayırdır. (VIII — 10)

3.              Bu telezzüz, bu haz, bizatihi, esasında nedir? Cevheri ve maddesi nedir? Sebebi nedir? Kozmos içinde ne vazife görüyor? Ne kadar devam ediyor? (VIII — 2)

IV

Et yemekleri nasıl balık, kuş veya domuz leşlerine ve yahut (Talerne) şarabı azıcık üzüm usaresine, ve işlemeli beyaz elbise bir kakaonun kanma batırılmış koyun yününe, cinsî ve tenasülî alışveriş te bir barsağın sürtmesine, ve nutfeyi dışarı çıkarma (imna) da bir nevi teşennüçle [Buruşuk olma, buruşma. * Adalelerin gerilip büzülmesi, kasılması. * Korkmak. * Titremek ] karışık bir az yumurta akına benzetilirse, şu ve bu tasvirlerle de eşyanın künhüne giderek, hakikî kıymetlerini görmek için, onlara nüfuz etmelidir. Bu suretle bütün hayatta çok itimada şayan görülen şeylerin tasvirinde, onları soyarak, küçüklüklerine nüfuz etmeli ve onları icazlarınden tecrit etmelidir. Zira kibir tehlikeli bir aldatıcıdır ve sen en ziyade gayretine lâyık zannettiğin şeylere müptelâ olduğun vakit seni daha çok aldatır. Bak Krates, Ksenokrat hakkında ne söyleyor [[29]]. (VI — 13)

2.             Teganninin, dansın, yarışın letafeti nedir? Eğer ahenktar sesi, onu teşkil eden ayrı ayrı seslere dağıtsan o vakit bunların her biri hakkında (benim bu kadar hoşuma giden bu muydu?) deyecek ve bu itiraftan kızaracaksın, işte ayni surette dans için de böyle yap. Onu her bir hareketine dağıt. Yarış için de böyle yap. O vakit bunlara hiç bir kıymet vermeyeceksin. Hülâsa fazilet veyahut faziletin eseri olmayan her şeyi bütün kendi cüzülerinde görmeye alışırsan [[30]] onlara hiç bir kıymet vermemeye varacaksın. Bu usulü bütün hayata tatbik et. (XI — 2)

3.             Lüksün vahi olan zevki: tiyatroda dramlar, anfiteatrlarda küçük büyük hayvanların resmi geçitlerini seyretmek, gladyatörlerin müsaraalarını görmek, tıpkı, bir kemik için hırlaşan köpekleri, ekmek kırıntılarına atılan balıkları, yüklerini çekmekten yorulan karıncaları, şaşırıp öteye beriye koşuşan fareleri, iplerle oynatılan kuklaları görmek gibidir. Böyle olmakla beraber bu temaşalara istikrah ve nefret gözile bakmayıp hüsnü zanla nazar etmelidir. Fakat bunu da bilmeli ki, her kesin kıymeti, meclup olduğu şeylerin kıymetile ölçülür. (VII-3)       

Yalnız yiyen, uyuyan, çifleşen, defihacet eden kimselere mi insan denir? Mühim tavırlar takınan, azamet satan, hiddet eden ve diğer kimselere yüksekten muamele edenler de bu meyanda değil midir ? Bunlar az zaman içinde ne kadar şeylere ve ne gibi sebeplerle esir oldular, ve gene az zamanda daha nelere esir olacaklardır. (X — 19)

2.             İşte yekdiğerinden istikrah eden birbirlerine iltifatlar eden yekdiğerinin yerini kapmaya çalışan ve biribirlerini tezlil eden bu gibi kimselerdir. (XI —14)

3.             Haydutlar, baba ve ana katilleri, zalimler de hangi zevklere nail olmamışlardı ki! (VI — 34)

4.             Bir örümcek bir sineği, bir adam bir tavşan yavrusunu, bir diğeri gümüş balığını, bir başkası ayı, bir diğeri (Sarmate) avladığından dolayı mağrurdur. Bunlara rehber olan prensipleri tamik edecek olursan, bunlar da sana haydut görünmeyecekler mi?

(x—ıo)

VI

Bir çok kimseler bu gibilere ne kadar bayağı menfaatlerle yaranmak isterler. Halbuki zaman bunların hepsini ne kadar çabuk silecektir, hatta daha şimdiden nicelerini silmiştir. (VI — 59)

2.             Onların müptelâ oldukları, sevdikleri ve tevkir ettikleri şeyler için arzularını gör. Onların küçük ruhlarını çıplak olarak görmeye alış. Onlar sana zemleri veya medihlerile zarar yahut ta menfaat vereceklerini ne kadar kuvvetli olarak zannederler, (IX — 34)

3.             “Bu sırada benim aziz kalbim, içinden bana güldü” (IX— 31)

4.             “İşte acı sözlerle faziletten bahsedecek kimseler de bunlardır.” (XII —32)

VII

Bu sayısız halka, bu sayısız bayramlara, denizin sükûnu veya fırtınaları içinde her nevi derya seferlerine, bu doğan, birlikte yaşayan ve ölen mevcudatın tenevvüüne yüksekten bak. Başkalarının başka bir

38

zamanda yaşadıkları hayatı da düşün, o hayatı şimdi bir çokları yabancı kavimlerde yaşıyorlar. Ne kadarları senin ismini bilmez; ve tanıyanların da ne kadarı az zaman içinde onu unutacak; seni bugün methedenlerin ne kadarı yarın zemmedecek; şöhretin, zaferin ve diğer şeylerin kıymeti olmadığını düşün. (IX — 30)

2.             Methedenin de, metholunanın da, müverrihin de, tarihi yazılanın da ömürleri kısadır. Bütün bunlar bu arzın bir köşesinde yapılıyor; o köşede kim varsa biribirile ve hatta her fert kendi kendisile bile mutabık kalmıyor. Halbuki bütün arz da bir noktadan ibarettir. (VIII —21 B)

3.              Asya, Avrupa, Kosmosun küçük köşeleridir; bütün deniz* Kosmostan bir su damlası; (Atos) dağı Kosmosun küçük bir toprak yığını; hasılı bütün hali hazır ebediyette bir noktadır. Her şey küçük, mütehavvil, ve fanidir. (VI — 36 A)

4.             Hep mahsus olan şeyler, yakında tahavvül edecektir. Basit ecsam tebahhur edecek; atomlardan teşekkül edenler ise dağılacaktır. (VI.-.4)

VIII

Zamanın ebediyetini ve maddenin payansızlığını hatırına getir. Her şey buna nisbetle bir darı tanesi ve ezmineye nisbetle devamı bir burgunun dönmesi gibidir. (X—17)

2.              Her gün bunlardan bazısı doğar, bazısı da ölür. Bazıları da kendinden bir cüzü nabedit olduğu halde, zahir olur. Zamanın münkati olmayan seyri daima yeni ömürlerin nihayetsizliğini husule getirdiği gibi, seyelânlar, tahavvüller de daima kozmosu tecdit ederler. Koşarak geçen ve tevakkufa müsaadesi olmayan bu eşya nehrinde hangi şeye yapışmak? Bu, tıpkı uçup geçen kuşlara gönül vermek gibi olmaz mı? Halbuki bunlar gözlerden uzaklaşmış ve nabedit olmuştur. İşte, bizim her birimizin hayatı da böyledir, kanın buharına ve teneffüs edilen havaya müşabihtir; çünkü her an yaptığımız gibi; havayı derhal geri vermek üzre içeri çekmek, dün ve yahut tevvellüt anında aldığını büsbütün iade etmek gibidir. (VI — 15)

Sebebi umumî, bir seldir, her şeyi alıp götürür (IX — 29 a)

3.    Zeytin yağı, ter, pislik, tuzlu su, hasılı her nahoş şey le ıslanırtak senin hoşuna gitmediği gibi hayatın ve eşyanın akşamı da böyledir. (VIII — 24)

4.             Nasıl anfiteatro ve buna benzer sair yerlerde aynı şeyin tekerrürü ve görülmesi sana tokluk verdiği için temaşası hoşuna gitmiyorsa hayan da bir ucundan diğer ucuna kadar nazarı itibara aldığın vakit ayni duyguları hissedeceksin. Zira her şey yukarıdan aşağı ayni şeydir, ve ayni sebeplerden husule gelmiştir. Bu ne vakte kadar devam edecektir, orası malûm değil. (VI — 46)

IX

Senin önüne çıkan her vücudun inhilâl, tahavvül ve tefessüh etmek üzere olduğunu ve tabiatı iktizası olarak ölmek için yapılmış bulunduğunu düşün. (X—18)

2.            Tefessüh; suyun, enkazın, kemiklerin, pis ve ağır kokunun, arzın nasırlanmasından husule gelen mermerlerin, depolardan çıkarılan altın ve gümüşlerin, kıldan yapılan elbiselerin, erguvan rengi kanın hasılı her şeyin ve her ferdin madde i asliyesini teşkil eder. Bir vücuttan diğer birine geçen ruhu hayvanı de bundan başka bir şey değildir [[31]]. (IX—36)

3.            Epiktet’in dediği gibi, sen bir cife taşıyan küçük bir ruhsun. (IV — 41)

4.             Onun ihtiyarlıkta, hastalıkta ve işü işrette ne hale geldiğini tetkik et. (VIII —21 a)

X

Zaman, her tevvellüt edenin çabuk akıcı bir nehridir. Her hangi bir şey zahir olur olmaz, daha o anda o nehre sürüklenmiş demektir; onun yerine bir başkası zahir olur, o da ayni suretle sürüklenir gider (IV—43)

2.             işte bir selde olduğu gibi, umumî madde içinde de bütün cisimler kül ile bir olarak sürüklenir ve bizim azamız nasıl bir eser için birlikte çalışıyorlarsa, onlar da böylece müşterek çalışırlar. Zaman şimdiye kadar ne kadar (Crysippe) ler, ne kadar (Sokrat) lar, ne kadar (Epiktet) 1er yutmuştur. Bütün insanlarla eşya hakkında da böyle düşün. (VII— 19)

3.              (Satyryron) u görmekle Sokrat’a mensup (Eutyhes) yahut (Hymen) i; (Euphrates) i görmekle (Eutyion) u yahut (Sylvanus) u; (Alciphron) u görerek (Tropaeophorus) ü; (Severus) ü görmekle (Criton) u yahut (Xenophon) u; kendini görmekle de (Cesar) lardan birini gözünün önüne getir, ve her şey için böyle kendi müşabihile onun akibetini gözünün önüne getir. Sonra da şunu düşün. “Şimdi bunlar nerede? Hiç bir yerde değil, ve yahut nerede olursa olsunlar” de. İşte eğer böyle düşünürsen, beşerî işlerde duman ve âdemden başka bir şey göremeyeceksin; bilhassa bir kere değişenin nihayetsiz zaman içinde bir daha görünmeyeceğini de ayni zamanda hatırına getir. Niçin kendini sıkıyorsun? Bu kısa meydanı lâzım olduğu veçhile geçmek sana kifayet etmez mi ? Ne mühim bir düşünce mevzuu kaçırıyorsun. Filhakika hayata ait şeyleri tabiat ilmine göre ve dikkatle muayene eden bir akıl için bunların hepsi nedir? Bir jimnastikten başka bir şey midir? Verilen her şeye alışan sağlam bir mide, kendine atılan her şeyden alev ve zıya çıkaran şiddetli bir ateş gibi, sen de bütün bu hakikatlere alışmaya kadar sebat et. (X — 31)

XI

Her türlü şerefe kendini yabancı tutmak için, bütün hayatın olmasa bile, hiç olmazsa gençliğinden beri geçen zamanın bir feylesof hayatı olmalıdır. Zira çok kimseler gibi senin de felsefeden uzak olduğun pek aşikâr idi. işte şimdi şaşırdın; filvaki artık senin için bir feylesof itibarı kazanmak kolay bir şey değildir, çünkü yaşayış tarzın bile ona muhaliftir. Eğer sen hakikatin nerede bulunduğunu gördünse, gösteriş kaygusunu bir tarafa bırak, sana cibilletinin istediği gibi yaşamak kâfi gelsin. Onun istediğini anla ve başka bir şey seni bundan alıkoymasın. Zira sen bunu ne kadar şeylere koşmakla tecrübe ettin; ne mantıkin inceliklerinde, ne zenginlikte, ne şerefte, ne diğer zevklerde hulâsa hiç bir yerde saadet bulmadın. O halde bu saadet nerededir? insanın tabiatının istediği iştedir Öyle ise ne yapmalı? Arzularını ve ef’alini tevlit eden prensiplere sahip olmalı. Ne gibi prensipler ? Bunlar bize iyiyi, kötüyü tanıtan ve insanı hür, cessur, doğru, kanaatkar ve perhizkâr yapan şeyin haricinde bir hayır olmadığını, bu faziletlerin aksini hasd edenden baş ka da bir kötülük olmadığım ifade eden prensiplerdir. (VIII — 1)

2.              Her şeyi hemen hayatı bırakacakmış gibi yapmalı, söylemeli, düşünmelidir. İnsanları terketmek tehlikeli bir şey değildir. Eğer İlâhlar mevcutsa o vakit insanlar seni fenalığa atamazlar; mevcut değillerse ve yahut beşere müteallik olan şeyleri düşünmiyorlarsa, kudretten ve ilâhlardan hâli bir kozmosta yaşamaktan ne çıkar ? Halbuki bunlar mevcuttur ve beşere ait şeylerle alâkadardır; insanın hakikî kötülüğe düşmemesi için de ona kudret vermişlerdir ve eğer onun için bir fenalık olsa idi, ihtiyatlı davranması için bunu da evvelden derpiş etmiş olurlardı. Öyle ise insanı daha fena yapmayan, insanın hayatını nasıl daha fena yapmış olur [[32]] ? Tabiatı kül bunları, bilmemek, yahut ihtar veya tashih etmeye muktedir olmaksızın tanımak için kendi haline bırakmış değildir; zira o vakit tabiat gerek ihtiyatsızlığından ve gerek avam indinde iyilik, kötülük tabir olunan hasenat ve mesaviye karşı lâkaydane hareket etmiş olmasından dolayı çok aldanmış olacaktı. Ölüm ve hayat, şeref ve rezilet, keder ve sürür, zenginlik ve fakirlik haddi zatında ne güzel ve ne de çirkin olmadıkları gibi, aynı zamanda iyi ve kötü kimselerde vaki olmasına nazaran, ne hasenattan ve ne de seyyiattandır. (II — 2)

3.              İnsan beşerî tesmeye olundukça bunların hiç biri insana ait olamaz. Hiç biri tabiat tarafından insana vadolunmadığı ve ondan istenmediği gibi insanın tabiatım tekâmül ettirmeye kabiliyetleri de yoktur. İnsanın asıl gayesi ve bu gayenin tekâmülü demek olan hayır da şüphesiz bunda değildir £[33]].

Eğer bunlardan biri insana ait olsaydı ve bunlar hayırdan madut bulunsaydı, insanın ondan nefret ve ihtiraz etmesi muvafık olmayacağı gibi bunlardan vazgeçeni methetmek münasip olmayacak ve bazılarım hayatında atan kimsenin de iyi bir insan olmuş olması lâzım gelmeyecek idi. Bilâkis insan bu ve buna benziyen şeylerden halâs oldukça yahut bunları kaybetmeye razı oldukça daha iyi olmuş oluyor. (V—13)

XII

Bütün şeyler o kadar muzlim bir zarf ile ihata olunmuşlardır ki, yalnız küçük feylosoflar değil bir çokları, bunların anlaşılmaz olduklarına hükmetmemişlerdir; Revakîler bile onların anlaşılmasını müşkül telâkki ediyorlar. Esasen bizim hükmümüz daima tebeddüle maruzdur, zira asla tagayyür pezir [değişmeyi kabul etmeyen]olmayan şey yoktur. Şimdi de eşyanın kendilerine geç, onların devamları ne kadar kısadır, kıymetleri ne kadar azdır. Bir sefihin, bir rezilin, bir haydudun eline düşmeye mahkûmdurlar. Sonra da en ziyade arasında yaşadığın kimselerin âdetlerini nazarı dikkate al, bunların en hoşlarına bile ancak tahammül edilebilir.

Böyle karanlıkların, bu madde ve zamanın, hareketin ve epkem eşyanın bu büyük cereyanı içinde ihtiyatsız bir düşünce ve merbutiyet kimin için iyi olabilir? Ben böyle bir kimseyi görmiyorum. Bilâkis teahhürden sabırsızlanmayarak ve yalnız atideki hakikatlere iptina ederek hahişle (arzu) inhilâli tabiîyi beklemek lâzımdır. Bu hakikatlerden biri, tabiatı külle muhalif hiç bir şey olmayacağı; diğeri de Allahıma ve perii müekkelime karşı isyan etmemek benim iktidarım dahilinde olduğudur. Filhakika bunlara karşı itaatsızlığa beni kimse sevkedemez. (V —10)

2.                          Kosmosun müstedir hareketleri, yukarıdan aşağı ve her asırda ayni hareketlerdir. Ya aklı kül her fert için harekete gelir ve o vakit aklın gösterdiği hareketi kabul eder; yahut o birden harekete gelmiştir, mütebakisi de avakibi umur tarikini takip eder, ve her hâdise bu tek sevk ve ikanın neticesidir; o halde zihnini neden teşviş ediyorsun? Her şey atom ve taksime gelmeyen cüzülerden ibarettir. Hulâsa, eğer bir Allah varsa, her şey yolunda gider; eğer tesadüf varsa, hiç olmazsa sen tesadüfî olarak hareket etme [[34]].

Yakında toprak hepimizi örtecektir; sonra kendisi de başka şeye tahavvül edecektir. Bu başka şey de nihayetsiz olarak böylece değişecek, değişecektir. İşte bunlar gibi süratle taakup eden bu tahavvülât ve tagayyüratı nazarı itibara aldıkça, her fanî olan şeye karşı kayıtsızlık göstereceksin. (IX — 28)

3.              Hayatı beşerin devamı fezada bir noktadır maddesi değişicidir. Ihsasatı muzlimdir. Vücudu kütlesi tagayyüre, bozulmıya mahkûm bir yığın; ruhu bir kasırgadır [[35]]; kaderi bir muammadır; şöhreti, şüphelidir. Hülâsa cisminin her şeyi akıcı sudan başka bir şey değildir. Ruhuna ait her şey rüya ve dumandır; hayat, bir mücadele ve yabancı bir menzilde tevakkuf, ölümden sonra kalan zafer ve şan ise, bir nisyandır. O halde seyahatta bize kim rehber olabilir? Yalnız, bir şey, tek bir şey ki, o da felsefedir. Bu felsefe de hiç bir şeyi tesadüfî olarak ve sahtelikle, hile ile yapmıyarak, ve başkalarının bunu yapıp yapmadıklarına lâkayıt kalarak, hasisei zatiyeyi bulaşıklardan, zarar ve halelden, sürür ve kederlerden daha ziyade muhafaza etmektir. Bununla beraber hadisatın ve kaderin kendinin çıktığı ayni menbadan geldiğini kabul etmek ve bahusus ölüme kemali sükûnetle intizar etmek, ve onda her vücudün müteşekkil olduğu ayni -anasırın dağılmasından başka bir şey görmemek te lâzım gelir, anasırın yekdiğeri içinde daima tahavvül etmesinde tehlike olmadığı halde heyeti umumîyenin birden tahavvül ve inhilâlinden niçin korkmalı? Bu tabiata muvafıktır; tabiata muvafık olanda ise hiç bir fenalık yoktur. Bunlar, (Pannosanie) nin bir şehri olan “Carnunt” ta yazılıdır. (II — 17)

 

DÖKDÜNCÜ KİTAP

HÜRRİYET VE SAFFET

I

Marifet bir hayır adamının ne olacağım münakaşa etmek değil, hayır adamı olmaktır. (X—16)

2.              İçtimaî ve akıllı bir kimse için, iyilik ve kötülük kanaatta değil, fiildedir; fazilet ve rezilet te böyledir. (IX—16)

3.              Şerefi seven bir kimse kendi hayatım diğerlerinin ef’ali içine, kendi sürürünü seven bunu hassasiyeti içine, mütefekkir bir kimse ise düşüncelerini kendi amellerine talik eder. (VI — 51)

4.              Cisim, ruh, fikir… ihsaslar cisme, arzular ruha, prensipler de fikre aittir. Eşyanın tezahüratından müteessir olmak hayvanatı ehliyede de vardır; bir kukla gibi arzular tarafından sürüklenmek vahşî hayvanlarda, kadınlaşmış erkeklerde, bir (Phalaris) te bir (Neron) da da vardır. Fikri saikı zahirî şeylere sevketmek ilâhlara itikat etmeyenlerde, vatanlarına ihanet edenlerde ve kapılar kapalı iken her şeyi yapmaktan içtinap etmeyenlerde de vardır.

Eğer bunların hepsi benim demin bahsettiğim adamlara âm ise, o halde hayır, kaderimizin argaçını teşkil eden hadisatı sevmek ve hüsnü kabul etmek ve bununla beraber bizim âmakımızda bulunan hasisei zatiyemizi bulandırmamak ve bir çok tezahüratla onu teşviş etmemek, hakikata karşı bir şey söylemeyerek ve adalete muhalif bir şey yapamayarak, zevkle ve mütevaziane bir surette hakkın emrine tâbi olmaktır. Buna inanmayan kimseler mutmain olmak için saf, ve mütevazi olurlar, ve bahusus kalp hoşnutluğu ile kimseden incinmez ve hayatın nihayetine kadar saf, sâkin, serbest olarak tam bir vifak içinde takip edilmesi lâzım gelen yoldan ayrılmazlarsa dediğimizi ancak o vakit anlarlar. (III — 16)

II

Ne yapmak lâzım geldiğini görebildiğin halde kendini zanniyat ve faraziyata kaptırmıya ne lüzum var? Eğer onu görüyorsan, hiç bir şey tarafından menedilmeye meydan vermeksizin o tarafa neşe ile teveccüh et. Eğer onu göremiyorsan, tevakkuf et ve hakimane nasihatlardan istimdat et. Eğer yolda bir maniaya tesadüf edersen, zuhur eden hal ve tesadüfleri düşün, ve kendine doğru görünene bağlanarak yürü; zira ona vusul en büyük iyilik ve hayır olduğu gibi ona erememek te kötülüklerin ve şerin en büyüğüdür. İşe hazır olmakla beraber atılmamak, neşeli olmakla beraber temkinli ve’ vıkarlar olmak her şeyde aklı takip eden kimsenin halidir. (X—12)

2.             Hazır bulunman lâzım gelen iki şey vardır: biri insanların kalbinde hükmeden ve onların hayrına kanun yapan aklın sana ilham ettiğini yapmak; diğeri, eğer seni irşat edecek ve fikirlerinden vazgeçirecek biri bulunursa hattı hareketini onun irşadına göre değiştirmek.. Fakat bu hareket tebdili daima adalete veya umumî menafie merbut olmak gibi kat’î bir mazmundan dolayı olmalı, yoksa ondan bir haz ve yahut şeref beklemek için olmamalıdır. (IV — 12)

3.             Eğer bir kimse benim muhakememin ve yahut hareketimin doğru olmadığına beni ikna ve onu bana isbat ederse, onu değiştirmekten zevk alırım; çünkü ben hiç bir vakit kimseyi incitmemiş olan doğruluğu arıyorum. Hatasında ve cehaletinde İsrar eden kimse rencide ve mecruh olur. (VI — 21)

III

Hiç öteye beriye dolaşma; zira ne yazdığın notları, ne eski Romalıların ve Yunanlıların maceralarını ve ne de ihtiyarlığında okumak için bir tarafa bıraktığın müelliflerin asarını görmeye vaktin yok. Öyle ise gayeye doğru istical et. Eğer kendinle alâkan varsa, bu beyhude ümitlerden geçerek, fırsat elde iken kendine yardım et. (III — 14)

2.              Prensiplerin tatbikinde, yumruk pehlivanlarına benzemek lâzımdır, glâdyatörlere değil. Zira gladiyatörün elinden kılıç düşerse onu öldürürler. Diğerinin ise bilâkis yumruğuna gene sahip olması için tekrar ayağa kalkması kifayet eder. (XII — 9)

3.              Fikrine gelen her bir şey için daima ve mümkün olduğu kadar onun tabiatını, ahlâkî karekterini ve hakikattan ihtiva ettiği kısmı nazarı dikkata al. (VIII—13)

4.              Şimdiye kadar söylenmiş vesayaya bir tane daha ilâve edelim. Her gün hatıra gelen ve tasavvur edilen şeyin bir târif ve tavsifini yapmalı, bu tasvir onun aslını ve cevherini tamamıyla ve her cephesile çıplak görecek, ismini ve onu teşkil eden unsurların isimlerini ve hangi anasırda eriyeceğini söyleyebilecek tarzda olmalı. Hakikaten hayatta tesadüf olunan her şeyi asıl ve hakikatile tetkik etmek kadar ruha büyüklük veren bir şey yoktur. Yani bu şeyin her gün kozmos içinde ne mevki işgal ettiğini ve ne faydası olduğunu, külle nisbetle ve diğer memleketler kendisine nisbetle evleri mesabesinde olan bu muazzam memleketin vatandaşı bulunan beşere göre kıymeti ne olduğunu görebilmelisin; benim bu anda hatırıma getirdiğim şeyin ne olduğunu hangi unsurlardan mürekkep bulunduğunu ve ne kadar devam edebileceğini; ona nazaran mülâyemet, cesaret, sıdık, itimat, saffet ve saire gibi faziletlerden hangisine ihtiyacım olduğunu bilmeliyim.

İnsan kendine gelen her hadise hakkında, bu bana Allahtan geldi; bu, mukadderat tarafından dokunmuş -eşya argaçında hadisatın teselsülünden biri geliyor, demelidir. Bunun böyle olduğunu bilmeyen kimse ise, bu bana bir vatandaş bir akraba, bir arkadaşın arzusile geliyor, der. Fakat ben, bunun nereden geldiğini bildiğim için, ehemmeyetsiz şeyler hakkında kendi kıymetlerine göre muamele ettiğim gibi, buna karşı da müşterek menfaatların tabiî kanunu üzerine, yani hayırhahlık ve adalet üzerine muamele ederim. (III — 2)

IV

Seni bir kimse tahkir mi etti ? Çobucak kâinatın, kendinin ve bu adamın ruhunu düşün: Kendi ruhunu düşünmen ona adalet ilka etmen, kâinatın senin kimin cüzü olduğunu’ hatırlaman, o adamın kini de bunu cehaletinden mi yoksa isteyerek mi yaptığını bilmen içindir. Aynı zamanda, insan olmak hasebile onun da senin kardeşin olduğunu nazarı itibare al. (IX — 22)

2.                               Niçin yaratıldığını sormak iradene kâfi gelmediği için binlerce zararlar ve acılar gördün. Fakat artık yeter. (IX — 26)

3.                               Kendini hâdisatın kasırgası tarafından sürüklenmeye bırak. Fakat her teşvik ve meyelânı [Bir tarafa eğilmiş olma ]doğru bir işle hallet ve her hadisede muhakeme hassasım hatadan kurtar. (IV — 22)

4.                                Sana zahir olan şey üzerine yürüteceğin muhakemeye ve onun sana yaptıracağı işe, sana söyleteceği sözlere dikkat et. İşte sen, asıl bunlardan zarar görüyorsun ıztırap çekiyorsun, zira bu gün iyi olacağına yarın iyi olmasını istiyorsun. (VIII — 22)

Her şeyden evvel kendini bulandırmamaya çalış; bil ki, her şey tabiatı küllün iradesine göre hasıl olur, ve sen az zaman içinde (Hadrien) ve (Auguste) gibi hiç olacaksın. Sonra da gözlerin hakikata teveccüh ettiği halde o hakikati olduğu gibi gör ve iyi bir adam olman lâzım geldiğini, tabiatın insandan ne beklediğini tahattür et, bundan hiç inhiraf etme ve sana en doğru görüneni söyle ve dikkat et ki bu, hayırhahane, mütevazıane ve hürriyetle olsun. (VIII — 5)

2.                               Kâinatın vazifesi, buradakini oraya ve oradan da alıp başka yere götürmektir. Her şey, korkulacak bir ciheti olmaksızın, yeniden tekâmül eder, Her şey alelâdedir; fakat haklı nisbetlerle tevzi olunmuştur. (VIII — 6)

3.                                Hasılı ya her şeyin neş’et ettiği bir tek menbaı aklî varda ki, bu suretle küllün menfaati için yapılan şeylerden cüz’üri müşteki olması lâzım gelmez ve yahut her şey atomlardan ibarettir ki bu da bir toplanma ve ya dağılmadan başka bir şey değildir. Öyle ise niçin sakınmalı, niçin şaşırmalı? Sen aklına de ki: “sen göründüğün gibi değilsin. Sen ölüm ve bozulma için yapılmış ham ve kaba bir şeysin; komedya oynuyorsun, sürüdensin, ve otluyorsun.” (IX — 39)

 

Her şeyin daima bu günkü gibi olduğunu ve istikbalde de hep böyle olacağını nazarı dikkate al. Bu hususta kendi zatî tecrübeni, yahut tarihte gördüğün biribirine müşabih bütün komedyaları ve bütün sahneleri de nazarı dikkate al.

(Adrien) in, (Philippe) in (İskender) in’ (Cresus) ün saltanatlarını gözünün önüne getir; göreceksin ki bunların hepsi de şimdikilere müşabihtir, yalnız aralarındaki fark, bunların başka şahıslar tarafından temsil olunmasıdır. (IX — 27)

2.              Evvelce geçen hadisatı, hükümetlerin bir çok tebeddüllerini gözden geçir. Bu sana ilerde gelecek hadisatı evvelden görmek imkânım verecektir. Çünkü onlar tamamıyla şimdikilere müşabih olmakla beraber ayni ahenkten harice çıkmazlar. Bunun için hayatı beşeri kırk sene görmekle on bin sene görmek müsavidir. Esasen fazla ne göreceksin ? (VII — 49)

3.              Meselâ (Vespasien) lerin zamanım; evlenen ve çocuk yetiştiren, hasta düşen, ölen, muharebe eden, düğün bayram yapan, ticaret eden, çift süren kimseleri; dalkavukları mütekebbirleri, müvesvisleri, ve diğerlerinin ölümünü isteyen antirikacıları, kendini aşka kaptıranları düşün. Görüyorsun ki şimdi bunların hiç birisi yaşamıyor. Şimdi de (Trajan) ların vaktine geç; bunlar da tıpkı böyledir ve şimdi hepsi de ölmüş bulunuyor.

Bütün akvamın tarihlerini düşün ve ne kadar kimselerin bir çok zahmetler çektikten sonra çabucak düştüklerini ve anasır içinde eridiklerini mülâhaza et. Bahusus senin tanıdıkların içinde hırs peşinde koşarak, beşer için lâzım olanı ifa etmiyi ve buna merbut olmayı ihmal edenleri düşün. Evet, bu suretle her şeye edilen ihtimamın o şeyin kıymetile mütenasip olması lâzım geldiğini tahattür et; işte o vakit süfiî şeyler için lüzumundan fazla zaman sarf etmediğine teessüf etmezsin. (IV — 32)

VII

Şer nedir? Bu, senin çok def’alar gördüğün bir şeydir. Bunun gibi, her vaki olan şey hakkında da şunu düşün ki, bu da senin ekseriyetle gördüğün şeydir. Şimdi şehirlerin ve kırların mâli oldukları eski zaman tarihlerinde ne buluyorsan, hali hazır ve şimdiki tarihlerde de yukarıdan aşağıya ayni şeyleri bulacaksın; hepsi alelâde ve kısa süren şeylerdir. (VI — 1)

2.             Siyah hasletler: kadına benziyen, katı, vahşî, tıflane karakterlerle, alçaklık, hile, müdahane, hırs, zulüm sıfatlarıdır. (IV — 28)

3.             İtiyat ile ülfet edilen bütün bu şeyler zamanla madde ile beraber fena bulur. Bu, toprağa gömdüklerimizin vaktinde böyle olduğu gibi, bu gün de böyledir. (IX — 14)

4.            Çocuk kavgaları, komedyalar, “cife taşıyan küçük ruhlar” bu (Nekuia) yi [[36]] ne kadar iyi anlatır. (IX — 14)

VIII

Bütün hayatını hatırına getirerek müteheyyiç olma. Muhakkak surette başına gelecek bir sürü sıkıntıları düşünme, ve her sıkıntının zuhurunda kendi kendine: “tahammül ve ya müsamaha edilmeyecek bir şey var mı?” de. Göreceksin ki, bu itiraftan mahcup olacaksın. Sonra gene de ki: “Bu seni ezen ne istikbaldir ne mazidir, yalnız haldir.” Binaenaleyh eğer bu kadar hafif bir yük altında duramadığı için ruhunu utandırırsın, zamanı hal sana pek ehemmeyetsir görünür. (VIII — 36)

2.             Eğer sana muzır görünen şeyler için fikrini yormazsan, sağlam bir zemin üzerinde yerleşmiş olursun. Sence kendi mevcudiyetin nedir ? Akıl değil mi ? Fakat, ben sade akıldan ibaret değilim, deyeceksin. Senin dediğin gibi olsun, fakat o halde akıl kendine fenalık yapmasın ve senin akşamından bir başkası da fenalık hissedecek olursa o da bunun üzerine fikrini yürütsün ve fenalık yapmamaya çalışsın. (VIII —46)

3.             Akıl kendiliğinden bulanmaz; yani, kendine kendinden ne korku ne de arzu yaratmaz. Eğer başkası onu tehdit ve taciz edebilirse etsin. Çünkü bu gibi hallere o kendi ihtiyarile düşmez. Cisim eğer muktedirse, hiç sıkıntı çekmemek için hazırlansın ve eğer muztarip olursa ıztırabmı göstersin; fakat korkftıak hassasına malik olan ve muhakeme etmek yalnız kendisine ait bulunan ruh muztarip olmayacaktır; çünkü onun tab’ı böyle bir muhakeme yürütmeye onu mecbur etmez.

Akıl, akıl olarak kaldıkça bir şeye ihtiyacı yoktur; binaenaleyh, o, sakin ve hür kalır, elverir ki kendi kendini bulandırmasın ve sektedar etmesin (VII — 16)

IX

Gelecek hadisattan endişe etme; zira onları icap ederse hali hazırda şimdiki şeyler için seni tenvir eden aklın yardimile aşacaksın. (VII _ 8)

2.              Bütün vukua gelen şeyler, gülün ilk baharda, hasadın yaz mevsiminde olması kadar tabiîdir; hastalık, ölüm, iftira, riyakârlık ve bütün ahmakları sevindiren yahut mükedder eden her ne varsa, hep böyledir. (IV—44)

3.             Hayatta her neden olursa olsun taaccüp eden kimse ne kadar gülünç ve acemidir. (XII — 13)

4.              Hali hazırı gören, şimdiye kadar ne olmuşsa ve daima ne olacaksa hepsini görmüş demektir. Çünkü bunların hepsi ayni soydan olduğu gibi, biribirine benziyen şeylerdir. (VI — 37)

X

Hislerinin ilk görüşlerinden başka kendi kendine bir şey ilâve etme. Sana senin hakkında birinin gıybet ettiğini yetiştiriyorlar; fakat sana ancak bunu yetiştirdiler, ondan rencide olmam söylemediler ki! Görüyorum ki çocuğun hastadır, işte benim gördüğüm bu. Fakat onun tehlikeli olduğunu görmüyorum. İşte daima böylece ilk görüşünde kal, bunlara kendinden bir şey ilâve etme; eğer ilâve edeceksen kozmosta her şeyin olabileceğini bilen bir İnsan gibi ilâve et. (VIII — 49)

2.                            Saadet güzel biri jeni yahut hoş bir dilektir. Ey hayalim orada ne yapıyorsun? Geldiğin gibi git, çünkü sana ihtiyacım yok. Eski itiyadın sebebile geldin, ben seni istemiyorum, yalnız buradan git. (VII —17)

3.                            Bugün beni şaşırtan her şeyin içinden çıktım; yahut daha doğrusu demek istiyorum ki, her televvünden geçtim, zira bu televvün benim dışımda değil içimde, zanlarımda idi. (IX—13)

XI

Sende olmayan şeylerin, malik olduğun şeylerden daha güzel olduklarım mülâhaza etme; fakat malik olduğun şeylerin en iyi olanına bak, ve bir gün gelip te bunlar senden zayi olacak olursa bunlara tekrar malik olabilmek için ne kadar zahmet çekmek lâzım geleceğini düşün. Bunun gibi sevindiğin ve ferahlandığın bir şeyi de onu sonra kaybedeceğin vakit, şaşıracak surette yükseltmemeye dikkat et.. (VII — 27)

2.                            Şehir ve kır farelerini ve bunların korku ve perişanlığı hikâyesini hatırla. (XI — 22)

3.                            (Socrate) in, (Perduccas) in davetine gitmemesini mazur göstermek için verdiği cevabı da hatırla: (davete icabet etmediğinin sebebi, ölümlerin en dehşetlisile ölmemek içindir.) demişti. Sokrat’ın bundan maksadı: mukabele edemeyeceği bir iyiliği kabul edemeyeceğini söylemekti [[37]]. (XI — 25)

XII

Kuruntuyu sil, arzuyu idare et, ihtirası boğ, aklı saikını olduğu gibi muhafaza et. (IX — 22)

 

3.              Sana daima zahir olsun ki, bir şehir tıpkı bir kır gibidir, ve burada ne olursa, dağlarda, deniz kenarlarında, yahut başka yerlerde de o olur. Sen dosdoğru (Eflatun) un şu sözüne geleceksin, “dağ üzerinde bir ağılda kapanarak ve koyunlarından süt sağarak….” [[38]](X —23)

4.              Setresi olmayan, kitabı olmayan kimse gibi feylosofça yaşar; evvelki yan çıplak olarak der ki, benim ekmeğim yoktur, fakat akla sadıkım. Öteki de der ki: benim ilim gıdam yoktur, fakat ben de ona sadıkım. (IV — 30)

BEŞİNCİ KİTAP

I

Saffet ve adalet:

Milyonlarca sene ömrün varmış gibi hareket etme, çünkü ihtirazı mümkün olmayan ölüm elbette sana da gelecektir; yaşadığın ve iktidarın olduğu müddetçe iyi ol (IV — 17)

2.             Kalbinde inşiraha malik olmak istersen denildiği gibi ”az şey yap.” İçtimaî bir hayat için yaratılmış bir mahlûkun kendisine yakışacak surette lâzım olanı yapması daha iyi değil midir? Zira bu sade iyi bir işin yapılmış olmasından husule gelen sürurla kalmaz, fakat az bir şey yapmış olmak hazzını da verir. Bizim işlerimizin, ve sözlerimizin çoğu şüphesiz lüzumsuzdur, bunlardan bazısını hazfedecek olursan daha hâli ve daha az gürültülü bir vakit kazanmış olursun. Binaenaleyh bunların her biri hakkında: acaba bu, lüzumsuz olanlar kısmından mıdır, diye kendi kendine sormalıdır. Hazfedilecek olan yalnız lüzumsuz ef’al değil lüzumsuz tasavvurların da atılması lâzımdır; işte bu suretle sende lüzumsuz fazla bir şey bulunmamış olacaktır. (IV — 24)

3.              İnsanın sevinci, insana hasolanı yapmakladır; insana hasolan ise hemcinsine karşı hayırhahlık, hislere kapılmamak, makul tasavvurları fark u temyiz, tabiatı külle ve onun kanunlarına vukuf ve yakin peyda etmektir. (VIII — 26)

II

Küllün kendisine bahşettiği hisseden memnun olan ve adaletle hareket ederek ruhunun hayrıhahlık istidadını göstermekle kendini memnun eden adamın hayatı nasıl muvaffakiyetle geçtiğini tecrübe et. (IV —25)

2.             Senin aklın var mı?—var.—Onu niçin kullanmıyorsun? Eğer o kendi vaifesini yaparsa daha ne istersin? (IV —13)

3.              İdrâk ve muhakeme etmek san’atı, insanın kendisine ve kendisine has olan ameliyelere kifayet edecek hasiyettedir. Doğru yolu takip ettiklerini göstermek için bu ef’ale (Cathorthoses) namı verilmiştir. [[39]], (V—14)

III

Daima en kısa yoldan git, en kısa yol da tabiata muvafık olanıdır ki, bu da en nezih bir şekilde hareket etmek ve konuşmak demektir. Bu tarzda hareket seni kederlerden, muhasamalardan, bütün sun’î muamelelerden ve hilekârlıktan esirgeyecektir. (IV—51)

2.              Tabiata muvafık olan her söz ve amelin kendine lâyık olduğuna hükmet. Sana yapılacak hareketler ve başkalarının senin aleyhinde söyledikleri sözler sebebile geri dönme. Ancak yapacağın şeyin eğer yapılması veya söylenmesi iyi olmayacaksa bunun sana lâyık olmadığına hükmet. O kimselerin kendilerine göre arzu ve istekleri vardır, sen kendi etrafına bakma, yalnız kendi tabiatına ve tabiatı müşterekeye itaat ederek kendi yolunu doğruca takip et; zira her ikisinin de yolları birdir. (V — 3)

3.              Fikirle mücehhez olan bir kimse için tabiata muvafık olan her bir iş, akla da muvafıktır. [[40]], (VII—11)

IV

Fazilet ve rezilet arasında bulunan her şey için ruhunu sadelik* edep ve kayıtsızlıkla güzelleştir; insanların dostu ol, hakkın iradesini takip et. Allah diyor ki, her şey, içinde ilâhlar ve yahut yalnız atomlar bulunan kanunlarla ifa olunur. O halde her şeyin bir kanun tarafından tanzim edilmiş olduğunu tahattur etmek kâfidir ki, bu da pek kolay bir şeydir.. (VII — 31)

2.              Eğer sen kendin istersen, karışık yollardan vasıl olmak istediğin ve aradığın şeylere daha şimdiden malik olabilmen güç değildir. Adalet ve nezahate müstait olmak için maziyi bırakmak ve istikbal için kendini kudreti ilâhiyeye teslim etmek ve yalnız hali hazırla meşgul olmak lâzımdır. Nezahate istidat demek, sana tefviz ve ihale olunan (insan san’atı) m sevmektir; çünkü o san’at senin için ve sen de onun için yaratıldınız. Doğruluğa istidat: doğruyu serbestçe ve hilesiz söylemek, kanuna ve eşyanın kıymetlerine göre hareket etmektir. Ne fenalıktan, ne zandan, ne başkalarının sözlerinden, ne seni ihata eden bu zaif vücudun ihtisaslarından dolayı kendini geri bırakma; zira bunların ancak ıztırap çeken cüz için ehemmeyeti vardır. Avdet ânı ne olursa olsun, eğer yalnız ruhunu ve sende olan İlâhî şeyi şereflendirmek için geride kalanları ihmâl ettin ve eğer hayatının nihayet bulmasından değil, asla tabiata göre yaşamadığından endişe ettinse, o vakit seni vücude getiren (Kozmos) a lâyık olacak ve vatanında bir yabancı olmaktan ve her gün vaki olan gayrimuntazır şeylere hayret etmekten ve ya bu şeyin esiri olmatkan kurtulacaksın [[41]]. (XII — 1)

3.                 Atomlar olsun, tabiat olsun bunun ne ehemmeyeti var, her şeyden evvel benim mülâhazaya mecbur olduğum şey, bütün bir tabiatı idare edenin bir cüz u olmaklığımdır. Sonra da ben kendi nev’imden olan ecza ile bir nevi akrabayım; işte bunu hatırıma getirmekle umumdan bana isabet eden şeylere isyan etmeyeceğim; zira umuma faydalı olan bir şey cüz’e de zarar vermez [[42]].

Ve küllün içinde hiç bir şey yoktur ki kendine faydalı olmasın. Bütün tabayi bunda müşterektir, yalnız kozmosunki fazla olarak kendisi için fena olacak hiç bir haricî sebeple muazzep olmaz. Böyle bir küllün bir cüz’ü olduğumu hatıra getirmekle bütün bana vaki olacak şeylerin hepsini hüsnü kabul etmiş olurum ve benimle ayni cinsten olan şeylere bir alâka ile bağlı oldukça, cem’iyete zararlı olabilecek hiç bir şey yapmış olmam; bilâkis bütün faaliyetimi umumun istifadesi olan cihete sevkedecek ve onu bu cem’iyetin hilâfına olan şeyden döndüreceğim. Bu hal devam ettikçe, bütün zamanım vatandaşlarına faydalı şeylere tahsis eden ve beldenin kendisine vereceği hisseyi hüsnü rizasile kabul ettiği farz olunan kimse gibi, benim de hayatım tabiî olarak mes’ut geçecektir. (X — 6)

V

Bir nefes, et ve bir irade; işte ben buyum. Kitapları bir tarafa bırak, kendini dağıtma, buna asla mezun değilsin: şimdi ölecekmiş gibi gayri saf bir kandan, kemik yığınından, nahif ensiceden, evride ve şerayin şebekelerinden başka bir şey olmayan bu etten istikrah et. Senin her vakit alıp verdiğin bu nefesi de tedkik et. Üçüncüye yani iradeye gelince, orada kal, onun üzerine nezaret et, artık ihtiyarladın, bu iradenin esir olmasına ve hey’eti umumeyeye muhalif ilcaatla bir kukla gibi sürüklenmesine müsaade etme. (II — 2)

2.                  Senin mutadın olan ef’alin, harekâtın ne ise, düşüncen de öyle olur; zira ruh, bu ef’al ve harekâtla meşbu olur; öyle ise ruhunu bu şeylerle işba et, ve şöyle söyle: yaşanılabilen yerde iyi de yaşanılabilir ; sarayda yaşanabilir, bu halde sarayda iyi de yaşanılabilir. Ve bundan başka her mahlûk, mecbul olduğu gayeye teveccüh eder. Onun teveccüh ettiği gaye isterse onun nihayeti olsun, ve yahut nihayet orada bulunsun, her vücudun hayrı ve faydası da oradadır. Müdrik kimsenin hayrı cemeyettedir. Zira bizim cemeyette yaşamak için doğduğumuz keyfiyeti, çoktan isbat olunmuş bir hakikattir. Dun olan şeylerin, alâ olanlar için ve âlâların da yekdiğeri için halk olundukları bedihi değil midir? Binaenaleyh canlı mahlûklar cansızlara ve temyiz sahibi olanlar da diğer canlı vücutlara faiktir. (V — 16)

3.              Bu üç şeyi daima hatırda bulundurmak lâzımdır: birincisi, her yaptığın şey için kendi kendine niyetsiz hareket edip etmediğini ve yahut onu doğruluğun icap ettiği surette yapıp yapmadığını sorman lâzımdır. Sana hariçten gelen şeyler için kendi kendine bu, bana kaderden ve ya kudreti rabbaniyeden gelmiştir, demen ve ne taliden ne de kudreti rabbaniyeden şikâyet etmemen lâzım gelir. İkincisi: bizden her birimizin, rahimden itibaren bir ruha malik oluncaya kadar, ve bir ruha malik olduktan onu iade edinciye kadar ne olduğumuzu ve vücudumuzun unsurlardan müteşekkil olduğunu ve hangi maddelerle inhilâl edeceğini düşünmektir.

Üçüncüsü: eğer birdenbire sen havaya kaldırılmış olup ta oradan beşeriyete ve eşyanın tenevvu üne ihata naazrile bakmış olaydın, havanın ve esirin nihayetsiz boşluğunu ve onda sâkin olan hesapsız mahlûkatı bir nazarla deraguş etmekle tamamıyla istihfaf etmiş [[43]] ve böylece yükseldikçe, aynı şeylerin yeknesaklığını görmüş olurdun. işte bize gurur veren şeyler bunlar imiş! (XII — 24)

VI

Sen iştirâk ettiğin madde mecmuunun küçük bir cüz’ü olduğunu ve müddet mecmuundan da sana pek edna ve kısa bir kısım verildiğini ve kaza ve kaderden sana düşen hissenin pek küçük olduğunu tahattür et. (V — 24)

2.            Hudutsuz olan zamandan her birimize ne kadar edna bir hisse verilmiştir! Hakikaten bu kısım az zamanda ebediyet içinde kaybolacaktır. Bütün madedden de sana ne küçük bir kısım, ruhu külden ne az bir kısım verilmiştir [[44]]. Süründüğün bütün bu topraktan ne küçük bir parça verilmiştir. Bütün bunları naazrı dikdikate al da, tab’ımn sana emretiğini yapmaktan ve tabiatı umumîyenin işlediğini kabulden büyük bir şey olmadığını kendi kendine söyle. (XII —32)

3.             İrade kendi kendini nasıl kullanıyor, bunu bilmeli, çünkü her şey bundandır. Bundan ötesini ister bil ister bilme, bir cife ve dumandan başka bir şey değildir. (XII — 33)

VII

Sana kalan hayatı menfaati umumeye haricinde diğerlerinin ahvalini tecessüs veya onlar hakkında zanlarda bulunmakla sarfetme. Çünkü, hiç şüphe yok ki, senin yapacağın başka şey var, ve sen, başkasının ne yaptığı ne yapmadığı ve niçin yaptığı, ne söylediği, ne düşündüğü yahut neye teşebbüs ettiğile ve daha buna müşabih şeylerle meşgul olmakla bu vazifede kusur ediyorsun. Bunlar kendi iradeni gözetmiyi sana ihmâl ettirecek şeylerdir. Binaenaleyh tasavvurların silsilesinden intizamsızlığı, değersizliği, ve daha ziyade tecessüsü, fenalığı atmalısın, ve ruhunda öyle tasavvurata malik olmaya alışmalısın ki, birdenbire sana: “ne düşünüyorsun?” denildiği vakit, derhal ve açıkça, şunu veya bunu düşünüyorum, diyebilmelisin ki, bu suretle o anda sende her şeyin vaıh, doğru, basit ve iyi olduğunu görebilsinler. Hazlarda, sırf şehvet engiz olan asılsız ve esassız şeylerde tevakkuf etmediğini, kin, gibet, şüphe, ve saire gibi medenî bir adamda bulunmaması lâzım gelen ve seni utandıracak her hangi bir hissin sende bulunmadığım görsünler.

Çünkü böyle olan ve çok intizara lüzum görmeden kendini âlâ dereceye isal için sayü gayreti ihmâl etmeyen bir adam, kendinde mevcut olan ilâhın rengile boyanmış bir reisi ruhanisi ve nazırı gibidir ki, ilâhlar onu huzuzatın bulaşıklığından ve her türlü kederlerin isabetinden, cevrücefa ve tahkirlerin zararlarından, her türlü fena duygulardan muhafaza eder. Nefsin huzuzatına galip olup, doğruluğa derinden ittiba ve kendi kaderinin icabı olan hadiseleri hüsnü kabul eden ve başkasının söylediğini, yaptığını veya düşündüğünü menfaati umumeye için nadiren ve bir lüzumu âcil olduğu vakit hatırlayan kimse mücadelelerin en asilini yapmış olur. Çünkü bu kimse fikirlerini yalnız kendi faaliyetine sevk ve külden kendisine vaki olan hadisatın teselsülünü teemmül eder. O, bu hadiselerin hayır olduğuna mutmaindir; zira her kesin kaderi, umumî kader içine dahil olup, sırasında onu zimethal eder.

Aynı zamanda her müdrik adam kendinin akrabası olduğu, ve insanlar için çalışmak, tabiatı beşeriyenin icabatından olduğu için her kesin fikrine değil ancak tabiata muvafık bir surette yaşayanların fikirlerine merbut olmak lâzım geldiğini tehattur eder. Tabiata muvafık olmayarak yaşayanlara gelince, o, bunların gece gündüz, evlerinde ve dışarıda ne olduklarını ve ne gibi refiklerle kendilerini bulaştırdıklarını unutmaz. Kendilerile bile sulhta olmayı bilmeyen bu kimselerin medihlerile de alâkadar olmaz. (III — 4)

2.              Eşyanın etrafında toprağın barsaklarını karıştırırcasına dönen ve zannu ihtimallerle diğerlerinin ruhunu araştıran ve kendi içinde olan hisisei zatiye ile temasta bulunmanın kendisine kâfi olduğunu bilmeyen ve onu ciddî bir ibadetle şereflendirmeyen adam kadar sefil ve zelil kimse yoktur. Bu ibadetten maksat, onu ihtiraslardan gururdan beri bulundurmak ve bize ilâhlardan ve insanlardan gelen her şeyi neş’e ile karşılamaktır. İlâhlardan gelen şeylere, bunları büyük hikmetle yapdıkları için hürmet, [[45]] insanlardan gelen herşeyi onlarla olan akrabalığımız cihetile dostça hatta bazan da iyi ve kötüyü fark ve temyizde âciz oldukları için, bir nevi şefkatle kabul etmeliyiz. Bizim için beyazı siyahtan fark etmeye mâni olan körlük gibi büyük bir körlük olur mu? (II — 13)

3.              Komşusunun dediğine, düşündüğüne, yaptığına bakmayıp, yalnız kendi yaptığı şeyin temiz olmasına dikkat eden kimse, ne kadar çok vakit kazanmış olur. Diğerlerinin meşreplerini, âdetlerini nazari itibara almayarak, hiç bir tarafa sapmadan dosdoğru yürümek ne iyi şeydir. (IV — 18)

VIII

Doğru yolu takip edebilir, fikir ve amellerini güzelce tanzim edebilirsen, daima mes’ut bir hayat geçirebilirsin. Bunun için hem Allahın ruhuna hem beşerin ve her şuurî olan vücudun ruhuna âm olmak üzere iki şey vardır; biri, hareketinde kendinden başka bir kimse tarafından tevkif edilmemek iktidarıdır; diğeri de, iyiliği  doğruluğun duygu ve tecrübesi ile mezcederek arzularını tahdit etmektir. (V — 34)

2.                                El ve ayak kendi vazifelerini ifa ettikçe bunlar için hiç bir vakit iztırap olamaz. İnsan için de insanlık vazifesini yaptıkça bir iztırap olmaz. Bu vazife tabiata muhalif olmadıkça, o kimse için hiç bir fenalık musavver değildir. (VI — 33)

3.                                 İlâhlara ve insanlara âm olan şuur dahilinde bir eser yapıldıkça korkulacak bir şey yoktur; binaenaleyh sen faali yetini cibilletin tarafından tayin olunan iyi yola sevkedip faydalı bir gayeye vasıl olabildiğin vakit hiç bir zarardan korkmamalısın. (VII-3)

IX

Tesadüfi olarak, ve filini kemâle vardıracak san’at kaidelerinin haricinde bir şey yapma. (IV — 2)

2.                                 Görmüyor musun? En sade san’atkârlar bile mütehassıs olmayan kimseleri bir derece dinleseler de, gene kendi sanatlarının kaidelerine merbut kalırlar ve ondan ayrılmak istemezler. Mimarlar ve hekimler kendi san’atlarına hasolan kaidelere ihtiram ettikleri halde, insanların ilâhlarla müşterek olan kendi san’atlarına hürmetkâr olmamaları şayanı hayret değil midir? (VI — 35)

3.                                San’atlar tabiatı taklit ettikleri için bunların aşağı cinsi yoktur. Binaenaleyh, bunların en mükemmeli, hepsini birden câmi olanıdır. Bütün san’atlarda dun şeyler ulvî şeylere nazaran yapıldığı gibi, tabiat ta böyle hareket eder; işte bütün diğer faziletlerin esas ve asılları olan adalet te bunun içindedir; eğer ehemmeyetsiz şeylere kendimizi kaptırırsak, yahut kendimizi hayalâta ve bir şeyin tahkikinden evvel leh ve aleyhinde hasıl olan fikir ve zehaba ve televvüne bırakırsak, hakikati görmüş olmayız. (XI — 10)

4.              Daima bir tek ve ayni‘gayesi olmayan kimse bütün hayatında tek ve ve ayni insan olarak kalamaz, eğer bu gayenin ne olmak lâzım geldiğini sen kendin bu sözlere ilâve etmezsen, söylenilmiş olan şey sana kifayet etmez. Esasen bütün insanlar avamın iyilik tabir ettikleri bu şeylerin yalnız cemeyete faydalı olan bir kaçı hakkında aynı fikirde olup diğerleri hakkında aynı fikirde değildir. Takip olunan gaye de cemeyetin ve beldenin menfaatine salih olmalıdır. Zira o vakit bütün arzularını bu gayeye doğru sevkeden bütün ef’alini de öyle yapmış olacak ve bu hal daima böyle devam edip gidecektir. (XI —21) ‘

X

Hayatı her işte tanzim etmeli ve eğer her bir fiil ondan beklenen gayeyi mümkün mertebe hasıl ediyorsa, memnun olmalıdır; binaenaleyh o filin semere vermesi için çalışmaktan seni kimse menedemez. Eğer bana haricî bir şey mâni olacak dersen, hiç bir şey yoktur ki adalete itidale, hazm ü ihtiyata karşı koyabilsin. Benim faaliyetim başka noktalar üzerinde tevkif olunabilir dersen, o vakit maniin kendisile uyuş ve açık kalple mümkün olan şeye ve fili hazıra dön. O vakit benim bahsettiğim hayat kaidesile uygun yeni bir fiil ıstibdal etmiş olursun. (VIII — 32)

2.              Eğer bir kimse sana: (Antonin) in ismi nasıl yazılır, diye sorsaydı, bütün harfleri müteheyyiç olarak mı telâffuz edecektin? Ne demek, eğer bir kimse hiddetlense sen de hiddetlenmek mi isteyeceksin? Sen her harfi müsterihane sıralamakta devam etmeyecek midin? Öyle ise, bu dünyada her vazifenin, bazı mecburiyetlerin neticesi olduğunu düşün. Bu mecburiyetle bulanmıyarak, can sıkıcı şeylere neş’esiz cevap vermeyip, gayeye sevkeden yolu takip suretile riayet etmek lâzımdır. (VI—)

3.               Bu hal içinde yapacak ve söyleyecek bundan daha salim ne olabilir? Zira ne olursa olsun, onu söylemek ve icra etmek sana aittir. Bahane olarak bundan menedildiğini ileri sürme. (Sana her vaki olan şeyde, veya tesadüf ettiğin ahvalde şehvetperestler için şefıvetengiz ve gayretsiz bir hayat ne ise, cibilleti beşere muvafık olan amellerin ifası da senin için böyle olduğunu hissettiğin gün inlemekten kendini alamayacaksın.) Kendi tabiatını takip ederek inkişaf etmek imkânım veren her faaliyeti bir mazhariyet gibi telâkki etmelidir.

Üstüvaneye kendi hareketile taharrük etmek hassası verilmemiştir, su, ateş ve sade bir tabiat tarafından idare olunan ve yahut şuursuz bir ruha malik olan diğer cisimler de böyledir; çünkü bunlar için bir çok mâni ve hailler vardır. Sâkin akıl ve zekâ kendi mecbuliyetleri iktizası olarak, istedikleri yolu, müşkülât içinde de katederler.

Yükselen ateş, düşen taş, ve bir meyilde yuvarlanan üstüvane* gibi, şuurun da her yere kolaylıkla gidebileceğini gözlerinin önüne getir. Diğer mevâni ise cisim için bir kadavradır; fikir müdahalesini kesip akıl kendisini gevşetmedikçe bunlar ruhu mecruh etmediği gibi bir fenalık ta yapamazlar. Eğer fikir müdahale etmez, akıl da kendini gevşetirse bizzat bunun sahibi fena olacaktır [[46]]. Sair taazüvlerde vaki olan her meş’um hadise, bunların kıymetlerini düşürür. Bilâkis insan burada -tesadüf ettiği müşkülâtı hüsnü istimâl ettiği takdirde, tabir caizse, daha âlâ olur. Hülâsa hatırla ki, umumî beldeye zarar vermeyen hiç bir şey tabiatına, vatandaşına zarar vermez, ve kanuna zarar vermeyen hiç bir şey de beldeye zarar vermez, öyle ise bizim felâketimiz de, mademki bunlara böyle isim vermişler böy diyelim, kanuna zarar vermez [[47]],

Demek oluyor ki, kanuna zararı dokunmayan, ne beldeye ne de vatandaşa zarar vermez. (X — 33)

Eğer sen sağlam bir akılla, gayret, cesaret ve neş’eyle, ve hiç bir tali şey tarafından geri döndürülmeksizin, kendi hasisei şahsiyeni hemen o anda iade edecekmişsin gibi muhafaza ederek hiç bir şeyden korkmıyarak ve bir şey için arzu ve heves duymıyarak, yalnız buna bağlanırsan halihazırdaki vazifeni ikmâl ettiğinden memnun oJacaksın, sözlerine ve sedana kahramanca bir hakikat koyacak, mes’ut olacaksın. Bunu yapmaktan seni menedebilecek hiç bir şey yoktur. (III —12)

2.             Kendi tabiatının kanununa göre yaşamaktan seni kimse menedemeyeceği gibi, tabiatı müşterekenin kanununa mugayir olarak ta sana hiç bir şey vaki olmayacaktır. (VI — 58)

3.              Her yerde ve her vakit hadisatı hazırayı mütevekkilâne bir surette kabul etmek, insanlarla adalete muvafık rabıtaları haiz olmak, ve hiç bir fena fikrin zuhur etmemesi için icraatını dikkatli bir imtihana tâbi tutmak senin elindedir [[48]]. (VII — 54)

XII

Daima kendi kendine: “Şimdi ruhumdan her kötü ahlâkı, her emeli, hasılı beni bulandıran her şeyi silmek benim elimdedir” diyerek kendinden hayalât fikirlerini sil, ve her şeyi olduğu gibi görüp kıymetine göre hükmet. Tabiatın sana verdiği bu iktidarı hatırla. (VIII — 29)

2.              Hangi mevkide olursan ol, mes’ut bir adam olabilirsin. Mes’ut kimse ise kendi kendine iyi bir nasip veren kimsedir. İyi bir nasip te, ruhun hayırhahane niyetleri, güzel emelleri, güzel amelleridir. (V—36)

3.              İnsan, Allah, kozmos, her şey semere verir, ve her şey bu semereyi zamanında hasıl eder [[49]].

Bu yemiş ismini tabiî yalnız üzüm ve buna mümasil şeylere vermek mutat ise de zararı yok, şuurun da her şey için müşterek ve her şeye has semeresi vardır. Ayni tabiattan olmak üzere ondan da diğerleri zuhur eder. (IX — 10)

4.             Eğer eşyayı dikkatle nazardan geçirirsen her vaki olanın doğru olduğunu anlıyacaksın; sana yalnız her şeyin kurulmuş düzen üzere olduğunu söylemiyorum, tazminat nasıl liyakata göre veriliyorsa, her şeyin de böyle adalet üzere olduğunu söylüyorum. Öyle bir şeye başladığın vakit iyi dikkat et, her ne yapıyorsan iyi olmak arzusile hareket et ve kelimenin bütün manasile iyi olmaya çalış. Bunu her işinde böyle yap. (IV — 10)

ALTINCI KİTAP

ÇALIŞMA VE İŞTİRAKİ MENAFİ

I

Sabahleyin erken uykudan uyanmak sana zahmetli geliyorsa kendi kendine de ki: “sen insanlık vazifesini yapmak için uyanıyorsun.” Öyle ise kendisi için yaratılmış olduğum vazifeye karşı neş’esiz mi gitmeliyim? Yahut, ben yorganlarım altında ısınmak için mi halkolundum ? Fakat bu bana daha iyi geliyor dersen, sen zevk için mi, yoksa mutavaat veya çalışmak için mi doğdun? Görmüyor musun? Nebatat, serçeler, karıncalar, örümcekler, arılar hepsi kendilerine hasolan işi görüyorlar, ve iktidarlarına göre kozmosun

intizamı için müsabaka ediyorlar. Sonra sen, kendi İnsanî vazifeni yapmak istemiyorsun. Sen tabiatına muvafık olana koşmuyorsun. “Fakat istirahat lâzım.” dersen, bunu ben de kabul ediyorum, lâkin tabiat yemek, içmek hususunda olduğu gibi bu ihtiyaçlara da hudutlar tayin etmiştir. Halbuki sen bu hudutları tecavüz ediyor, ve lüzumundan fazlaya gidiyorsun. Ama işe gelince, böyle değil, yapabileceğin şeyden geri kalıyorsun. Bu, kendi kendini sevmemek demektir. Eğer böyle olmayaydı, sen tabiatı ve onun arzusunu sevmiş olurdun. Kendi san’atlarını sevenler, saiyleri içinde hamama gitmek ve hatta gıda almaktan bile mahrum olacak kadar bunalıp kalıyorlar; sen ise kendi tabiatını, oymacının nakşı, rakkasın raksı, tamakârın parayı, hariscahın cah ve şöhreti sevdiğinden daha az seviyorsun. Bunlar hissiyatlarına kapıldıkları vakit kendilerini tahriş eden eserin icrasına vakfı nefsetmek için ne yemek, ne uyku düşünmiyorlar. Ya senin için cemaata faydalı olan işler bunlardan daha aşağı ve daha az saye mi lâyıktır? (V— 1)

2.             Senin için yalnız bir zevk, bir istirahat vardır ki o da Allahı hatırlayarak cemaatin faydalı bir işinden gene cemaatin diğer bir faydalı işine geçmekten ibarettir. (VI — 7)

insan hiç bir iş yapmadığı vakit nasıl haksız olursa, yalnız bir kaç iş yapmakla kaldığı vakit te ekseriya böyledir. (IX — 5)

II

Yataktan kalkmak istemediğin vakit, cem’iyete faydalı ef’alde bulunman kendi hilkatin ve tabiati beşeriyen iktizasından olduğunu ve uykunun seninle gayri müdrik vücutlar beyninde müşterek bir şey olduğunu unutma. Binaenaleyh her vücudun tabiatına göre olan bir şey o vücut için de en âlâ, en hoş ve yapılması en kolay şeydir. (VIII—12)

2.            Kimse kendine faydalı olan şeyden yorulmaz; bu halde faydalı olan şey tabiata muvafık olan şey demektir, öyle ise başkalarına faydalı olmakla kendine faydalı olmaktan yorulma. (VII — 74)

3.            Arı sürüsüne faydalı olmayan, arı için de faydalı olamaz. (VI — 34)

4.    Yakinine faydalı olacak bir şey yaptın mı; kendi kendine hizmet etmiş oldun demektir. İşte bu daima ve her yerde senin zihninde olsun ve bundan asla ayrılma. (XI — 4)

III

Her vakit vazifei haziranı, bir Romalı, bir erkek gibi muhabbet ve doğrulukla, vicdanî, sade bir surette, pervasızca yapmıya ve kendini bütün gösterişlerden kurtarmıya alış.

Kendi ef’alinin her birini, sanki ömrünün sonu imiş gibi, yapar ve seni aklın hükmünden çevirecek ihtirastan ve her türlü hafiflikten, riyakârlıktan, hodbinlikten, ve kadere itiraz etmekten içtinap edersen bunlardan kurtulursun. Mesut ve dindar yaşaman için sende “bulunması lâzım gelen şeylerin ne kadar az olduklarım görüyorsun ya [[50]]. Zira ilâhlar, bunlara dikkat edenlerden, fazla bir şey talebinde bulunmazlar. (II — 5)

2.             Ne bir bedbaht gibi, ne de kendinden şikâyet ettirmek ve yahut kendini methettirmek istermiş gibi çalışma. Yalnız medenî aklın istediği gibi irade ile hareket et [[51]]. (IX— 12)

3.             Evvelâ ne tesadüfî olarak ve ne de gayesiz; saniyen, umumun menfaatinden başka bir maksada malik olma. (XII — 20)

4.            İdrâki olmayan hayvanlara nezaket ve muafiyetle ve alelumum her şeye idrake malik olan bir kimsenin idrâki olmayan şeyler hakkında nasıl hareket etmesi lâzım gelirse, öyle muamele et. Cüz’î akla malik olan insanlara, onlar da cemeyeti beşeriyeden imiş gibi muamele et. Her hususta ilâhlardan istimdat et. Ve bu suretle hareket etmek için zamanın imtidadmdan endişe etme zira bu tarzda geçmiş üç saat kâfidir. (VI — 23)

IV

Fena kalple hareket etme, gayri munis bir adam gibi azamet ve gafletle hareket etme. Hiç bir sahte tavur ve hareket zihnini çelmesin, ne gözlerinde, ne işlerinde itnaba varma, tâki sende olan Allah, yaşta kemale gelmiş böyle bir erin, bir vatandaşın, bir Romalının, kendini ıslah etmiş bir reisin, hareket emrini bekleyen bir asker gibi muti ve kimsenin şahadet ve yeminine ihtiyaç göstermeyen böyle bir kimsenin hamisi olsun.

İşte bu suretle yabancı bir yardıma ve başkalarının temin edeceği rahat ve huzura muhtaç olmadan, kendi kendine kâfi olan derunî inşirahı iktisap edeceksin. Bunun için, doğru olmak, başkası tarafından doğrultulmıya muhtaç olmamak lâzımdır. (III — 5)

2.             Sen nasıl uzviyetini ikmâl ediyorsan, bütün hareketlerin de öylece İçtimaî hayatın bir tamamlayıcısı olsun. Zira eğer amalinden biri yakından olsun, uzaktan olsun, umumî hayata uygun olmazsa bu fiil cemaat içinde ya bir tefrika yahut bir fesat olmuş olur. Bu kimse bütün kuvvetile kanunî birleşmeden ayrılan bir kimse gibi ittihadı boğmuş olur. (IX — 23)

3.             Taifeler pilotlarına, hastalar hekimlerine karşı hiddet te göstermiş olsalar, gene pilotun gemidekileri, hekimin hastalarını kurtarmak için çalışmaktan başka bir maksadı olmayacağı tabiî değilimdir? (VI —55)

V

Bir şey sana müşkül görünmekle bunun beşer için gayri mümkün olduğunu zannetme, beşer için mümkün ve muvafık olan bir şeyin senin için yapılması kabil olduğunu da kendine söyle.. (V—19)

2.             Seni meyus eden şeylere bile alış; alışık olmadığı her hangi bir şey için beceriksiz olan sol el, sağ elden daha kuvvetli olarak gemleri tutar; çünkü ona alışıktır. (XII — 6)

3.             Benim düşüncem bu hususta kâfi midir, değil midir, eğer kâfi ise ben sâyimi tabiatı kül tarafından verilmiş bir alet gibi kullanırım, eğer düşüncem kâfi değilse o işi ikmâl için benden daha kabiliyetli bir kimsenin karşısında ne at ederim. Elverir ki, benden başka birinin onu yapması muvafık olsun. O vakit hali hazırda cemaata uygun ve faydalı olan şeyi icra etmek için kendime irademin idaresi altında çalışabilecek bir muavin tayin ederek istediğim gibi hareket ederim. Zira yalnızca ve ya başka birile beraber yaptığım şey, umumun fayda ve ahengini korumalıdır. (VII — 5)

4.              Başkasının yardımından asla utanma, çünkü senin gayen hücuma hazır bir asker gibi sana düşen vaizfeyi yapmaktır. Ayağın mecruh olunca bu vazifeyi bir başkasının yardimile yapabilmen lâzım geldiği vakit ne yapacaksın? (VII — 7)

VI

Şehadetlerini almak istediğin kimselerin kendilerini ve ruhlarını daima imtihan et: zira onların fikir ve inhimaklerinin esasına varırken cehille bir iş işlemiş olduklarım görürsen levemtmez, yalnız hizmetlerinden vazgeçersin. (VII — 62)

2.             Söylenen şeye bütün dikkatini, vermek ve fikren hadise ve sebeplere nüfuz etmek lâzımdır. (VII — 30)

3.              Telauges’un fıtrî istidadının, Sokrat’ın istidadından daha değerli olmadığı nasıl bilinir? Zira Sokrat’ın daha şanlı ölmüş olması, daha parlak surette Sofistlerle münakaşa etmesi, geceleri soğua daha cesaretle tahammül göstermesi ve Salaminien’in tevkifi için aldığı emirde ruh büyüklüğü göstermesi, hasılı sokaklarda başı yukarda yürümesi kifayet etmez, nazarı itibare alınacak şey diğerlerinin fenalıklarından incinmemek, kimsenin cehaletine esir olmamak ve küllün tahmil ettiği şeyleri kendine yabancı ve tahammül olunmaz bir yük gibi kabul etmemek ve nihayet nefsi emmarenin sarsıntılarına meyil ve muhabbet etmemek [[52]}, insanlara karşı doğru ve ilâhlara karşı dindar olmakla iktifa etmiyi bilmek hususunda Sokrat’m nasıl bir ruha malik olduğudur. (VII — 66)

VII

Başkalarının sözlerini dikkatle dinlemek ve mümkün olduğu kadar söyleyenin ruhuna nüfuz etmek itiyadım edin. (VI — 33)

2.              Hitabelerde sözlere ve fiillerde azme ehemmeyet vermen lâzımdır. Ef’alde işin ne gayeye müteveccih olduğunu derhal görmeli, hitabelerde de kelimelerin manasına dikkat etmelidir. (VII — 4)

3.              Hırsızlık etmek, tohum ekmek, satın almak, boş kalmak, yapılması lâzım geleni görmek, kelimelerindeki mâna bu gözlerle değil, bam başka bir nazarla bilinir. (III — 15)

4.             Ne işler içinde sürüklenmeli, ne cemeyetler’ içinde bunalmalı, ne hayalât içinde kaybolmak, ne büsbütün ruh içinde temerküz etmeli, ne hariçte dağılmalı, ne de hayatta bir çok şeylerle meşgul olmalıdır. (VIII —51)

VIII

Senatoda ve rasgele bir kimse ile konuşurken sade ve açık bir surette, salim bir lisanla söz söylemelidir (VIII — 30)

2.             Her kesin iradesine nüfuz etmeli, fakat başkalarının da senin iradene girmesine müsaade etmeli. (VIII — 6)

3.             Sana karşı açıkça hareket etmeye karar verdim; diyen adam ne kadar çirkin ve aldatıcıdır. Ey adam, ne yapıyorsun? İnsanın sözüne bu tarzda başlamasına lüzum yok; iş, kendi kendini gösterir. İki sevgiliden aşık bir nazarla maşukasının kalbinin derinliklerine nüfuz ettiği gibi söylenecek söz de hemen alına yazılmalı ve doğrudan doğruya gözler içinde görünmelidir. Hülâsa saf ve iyi bir adam hususî bir koku neşreden bir insan gibi olmalıdır ki, ona yaklaşan kiminle işi olduğunu hissetmelidir. Saffet gösterişi, gizli bir hançer gibidir. Bir kurdun dostluğu kadar utandırıcı bir şey yoktur; her şeyin fevkinde böyle bir kimseden sakın. İyi ve saf olan kimse yüzünden tanınır ve kimse bunda aldanmaz [[53]]. (X—15)

IX

Kendini büsbütün hayalâta kaptırma, fakat gücün yettiği kadar başkalarının liyakatine göre yardımına koş, eğer onlar ehemmeyetsiz şeyler için bir zarar da vermiş olsalar, senin bunu hakikî bir zarar telâkki etmememen lâzımdır. Çünkü bu, fena bir huydur.

Sen de yolda giderken talebesinin fırıldağım—bunun bir fırıldaktan başka bir şey olmadığını bildiği halde— metheden ihtiyar pedagog gibi hareket et.

Ey adam! şimdi kendini kürsünün üzerinde şan ve şöhretle söz söyleyor görsen bile, hakikatte ne olduğunu unuttun mu ? “Hayır, fakat ahali bunu tehalükle arıyor ve istiyor” dersen bu senin de deli olman için bir sebep teşkil eder mi? (V — 33 b)

2.              Bu biçare adamlar ne kadar safdildirler ki, amelî işleri felsefe ile tâkip edebileceklerini tahayyül ediyorlar. Ey biçare tecrübesiz, insan, nihayet ne istiyorsun? Şimdi tabiatın senden istediğini yap, eğer müktedirsen, onun bilgisine zihnini saplamadan ileri git. Eflâtunun (cümhuriyet) ini tesis etmiyi ümit etme; fakat en küçük bir terakkiden memnun ol, ve bunu az bir şey telâkki etme. Eğer prensipleri değiştirmezlerse, inleyen esirlerden ve mürailerden başka neye sahip olacaklar? Devam et, ve bana şimdi Alexandre’dan, Philippe’ten Demetrius’ten, ve Pbalere’ den bahset.[54]

Eğer onlar tabiati müşterekenin arzularını tanımışlar, onun mektebine girmişlerse, o vakit ben onları takip ederim. Yok, eğer trajedi kahramanlığından başka bir şey yapmadılarsa, onları taklide beni hiç kimse mecbur edemez. Felsefe sade ve mütevazı olmaktır,beni kibre tahrik etme. (IX — 29 b)

3.             Ne trajediyenlik, ne de zanilik yapmamalı. (V — 28 b)

X

Dikkat et müstebit olma, fikrini gaddarlıkla doldurma. Saf, İyi, namuslu, doğru, ciddî, dindar, hayırhah, rahim, vazifenin ikmalinde metin ve sabit ol. İlâhları tâzim et, insanların yardımına koş. Hayat kısadır, toprağa mensup vücudun yegâne meyvası, musaffa bir ruha malikiyet ve cemeyete hizmettir. Akıl dairesinde hareket etmek arzuyu sabiti, mizacın her hususta değişmeyen ayniyeti, saffet, sükûnet, mülâyimet, mağrur olandan nefret, doğruluğu aramak hususunda germeyet, bunların hepsi (Antonin) in evsafındandı. O, çalışmayı ne kadar severdi, ve ne kadar sebatlı idi.

Kendi mutat saatlerinin haricinde teselli edilmeye ihtiyaç göstermeden kanaati sayesinde vazifesinde akşama kadar kalırdı. İşte bu suretle o tam bir takayyütle tedkik etmediği ve iyice anlamadığı hiç bir şey bırakmazdı. Evinde yatağı, elbisesi, sofrası ve hizmeti için azla kanaat ederdi. Haksız hareketlere cevap vermeden tahammül ederdi. Bütın hükümlerinde tehalüklerden sakınırdı, casusluğu menederdi, Kendi karakterine ve amellerine ehemmeyetle dikkat ederdi, bununla beraber onda ne hakaretamiz kelimeler, ne cebanet, ne itimatsızlık, ne de cahilâne malûmat furuşluk yoktu. Ya dosluğunun sağlamlığına, sebat ve devamına, kendi düşünüş tarzına yapılan açık muhalefetlere kolayca tahammül göstermesine, bir kimse kendisine hisse alacak iyi bir fırsat gösterdiği zamanki sevincine, merhametine deyecek yoktu. Onun gibi ol ki, neticede son saatlerin seni de, onun gibi selâmeti vicdan içinde bulsun (VI — 30)

2.              Taki aklı selim yolunda sana hail olanlar salim bir surette hareket etmene mani olmasın ve kendilerine karşı hayırhahlık yapmaktan seni menedemesin, fakat bu iki şeyi kendinde ihtimamla muhafaza et. Kararında ve işlerinde sarsılmaz bir metanet, bir de sana hail olmak isteyenlere ve yahut sana başka zahmetler verenlere karşı sarsılmaz bir lütüf ve mülâyemet göster. Zira bunu yapanlardan incinmek şüphesiz bir zaiflık olmakla beraber, aynı zamanda düşman korkusile işten vaz geçmek yahut tabiatın sana kardeş ve dost olarak verdiği kimselerle ihtilâfta bulunmak suretile yaşamak demek olacağından aynen eskeri hizmetten kaçmak demektir. (XI — 9)

3.              Güneş aydınlıkta erir gibi görünüyor ve hakikaten de her tarafa yayılıyor, fakat tükenmiyor. Binaenaleyh bir şuaın ne olduğunu karanlık bir yerin küçük bir deliğinden giren güneşin ziyasına baktığın vakit görürsün. Bu müstakim bir çizgi halinde uzanır, ve sanki tesadüf ettiği sulp cisim üzerine ittikâ eder; diğer tarafta olan havayi tevkif eder; işte burada akmadan ve düşmeden kalır.

Ruhunun izharı ve açılması da böyle olmak lâzım gelir; o dağılmamalı, fakat tesadüf ettiği haillerde şiddetsiz, hiddetsiz uzanmalı; dayanmalı düşmemeli, doğru kalmalı ve ziyalarını ahzedeni tenvir etmeli. Buna nüfuz etmeyen, kabiliyetsiz kalpler ise ziyadan kendi kendini menetmiş olur. (VIII — 57)

 

Vazifenden çıktığın vakit yaşamayı nasıl düşünüyorsan burada da öyle yaşayabilirsin [[55]] eğer onlar müsaade etmeyip, seni öldürürler ve sustururlarsa bunda fenalık görmeyen bir kimse gibi hayattan çık. Ev tütüyor ben gidiyorum bu sana büyük bir iş gibi mi görünüyor? Fakat böyle bir şey beni kovmadıkça, ben hürüm ve kimse benim istediğimi yapmama mâni olamaz; öyle ise İçtimaî ve akıllı bir kimsenin tabiatına muvafık olan şeyi isterim (V — 29)

2.                                Ben tabiat yolunda yoruluncıya kadar, son nefesimi verip istirahat edinciye kadar, babamın bana hayat veren tohumu istihsâl ettiği, anamın bana beni teşkil eden kam ve beni tagdiye eden sütü verdiği, beni bu kadar sene beslemiş ve iskân etmiş ve çok defa lar sui istimâl ettiğim ayaklarımı taşımış olan bu toprağa düşünciye kadar her gün teneffüs ettiğim bu hava içinde yürürüm. (V — 4)

3.                                Benim yapacak bir vazifem var mı? Ben onu insanın saadetine sevkederek işlerim; başıma bir şey mi geldi? Onu ilâhlara ve her şeyin sıkı bir ittihat içinde aktığı menbaa isnat ederek kabul ederim. (VIII — 23)

4.                                Ben mükellef olduğum vazifeyi yapıyorum; beni başkaları bundan çeviremez, çünkü onlar cansız, akılsız ve yahut yollarım şaşırmış vücutlardır. (VI — 22)

XII

Onları iknaa çalış; fakat doğruluk mefhumu seni sevkettiği yere onların hilâfında da olsa icap ettiği gibi hareket et. Eğer sana cebirle, şiddetle mukavemet olunursa, sen sükûnet ve tevekkülde kendine bir melce ara, ve başka bir fazilete erişmek için bu arızadan istifade et. Ruhunun ihtiyatla sayü gayrette bulunmuş olduğunu ve senin muhal olanı istemediğini hatırla. Sen ne istiyordun? Sâyini lâalettayin bir cihete sevketmek değil mi? O halde her ne kadar senin teveccüh ettiğin netice tahakkuk etmemiş olsa bile [[56]], sen maksadına vardın, demektir. (VI — 50)

2.                “Öldürseler, parçalasalar, lânet etseler” Bu, senin fikrinin, saf, mâkul ve doğru olmasına mani olur mu? Bu, sanki, suyu berrak ve tatlı olan bir çeşmenin yanında durup ona taş atan, küfürbazlık eden bir kimsenin haline benzer. Bu çeşme bunun bu hareketi le akmasını kesmez ve suyunu kurutmaz ve eğer onun içine çamur ve süprüntü de atılsa çarçabuk onları eritecek ve onlardan temizlenerek zerre kadar kir tutmayacaktır. Ya sen kendini her an hür, hayırhah, sâde ve mütevazı tuttuğun halde müteaffin bir kuyu olupta tükenmez bir çeşme olmaman kabil mi? (VIII —51 b)

3.             Bundan sonra beni zem ve gıybet etsinler, bütün istediklerini yapsınlar, hüsnü hareket ve doğruluk benimle olduktan sonra, bunlar benim hakkımda onlara karşı muharip olacaklardır. (VII — 42)

YEDİNCİ KİTAP

İTİDAL VE CESARET

I

Uykudan uyanır uyanmaz derhal kendi kendine, yapacağın doğru ve güzel işleri bir kimsenin takbih veya sitayişlerinin senin için ehemmeyeti olur mu? demelisin, göreceksin ki, bunun ehemmeyeti yoktur. Kendi zem ve tahkirlerinde ve sitayişlerinde bu kadar nahvet gösteren bu kimselerin, yataklarında, sofralarında nasıl bulunduklarım ve onlardan kaçan ve onları tâkip edenlerden ellerile, ayaklarile değil fakat onların hayâ, doğruluk, kanun, îman gibi en kıymetli şeylerinden nasıl çalıp gasbettiklerini unuttun mu? (X—13)

2.             Onların iradelerine nüfuz ettiğin vakit ne gibi hâkimlerden korkmuş olduğunu bunların da kendileri hakkında ne biçim hâkiftıler olduğunu göreceksin. (IX—18)

3.             Kendini saatte üç def’a levmeden bir kimse tarafından methedilmem ister misin? Kendinden memnun olmayan bir kimsenin hoşuna gitmek ister misin? öyle ya, hemen her yaptığından nedamet eden bir kimse nasıl kendinden memnun olabilir? (VIII — 53)

4.             Ekseriya kendi kendime taaccüple sorarım: bir insan kendi hakkındaki fikrine başkalarının kendi üzerine olan fikrinden daha az kıymet verdiği halde, nasıl olur da kendisini başkalarından daha fazla sevebilir? Eğer bir hâmi, ilâh, yahut akıllı bir mürebbi bir kimseye yüksek sesle söyleyemeyeceği bir şeyi asla düşünmemesini emredecek olsa, o buna bir gün bile tahammül edemez. Hatta kendi hakkımızda olan kendi fikirlerimize, başkalarının bizim hakkımızda olan fikirlerinden daha ziyade riayet ettiğimiz doğru olduğu halde bile   (XII — 4)

II

Hali hazırı kendin için faydalı bir hale koymıya bak, müstakbel şöhreti takip etmiyi tercih edenler düşünmiyorlar ki istikbalde olacak şeyler şimdiki halde olanlara benzer, ve bunlar da fanî olacaktır. O halde, bunların bugün işittiğin sayhalara mümasil sayhalar etmelerinden ve yahut senin hakkında böyle zanlarda bulunmalarından sana ne ? (VIII _ 44)

2.             Kim ki evlât ve ahfat yetiştirmekle meşhur olmak fikrinde bulunursa, kendini hatırlayacak olanların da her birini aynı suretle ankarip öleceğini hatırlasın). Hasılı onu, tâkip eden de bütün hatıralar silininciye kadar müteakiben parlak ve sönük hayatlar geçirdikten sonra sırası gelince nabut olacaktır. Farzet ki, seni tahattür eden ler lâyemut olsunlar, ve senin hatıran da ebedî olsun, bundan sana ne fayda hasıl olacak? Ben bunu yalnız ölüler hakkında söymiyorum; hayatta olanlar için de söyleyorum. Şöhret ne ye yarar? Eğer bundan bazı pratik faydalar hasıl olabilirse ona deyecek yok.

Şöhret için akıldan başka şeylere bağlanıyorsun ve bu suretle tabiatın bahşettiği ihsanı ihmâl ediyorsun. [[57]]. (IV—19)

3.             Her ne suretle olursa olsun güzel olan, kendiliğinden güzeldir o, kendi akibetini kendi taşır; kendisinde sitayişten husule gelmiş hiç bir şey yoktur. Demek oluyor ki, methü sitayiş olunan kimse, ne daha âlâ olur, ve ne daha fena olur. Hatta ben bunları maddî eşya ve san’at eserleri gibi alelumum güzel tesmeye olunan şeyler hakkında da söyleyorum. Öyle ise hakikaten kendisi güzel olan bir şeyin, hiç bir şeye hatta kanuna da, hakikate de, iyiliğe de, terbiyeye de, ihtiyacı olmaz. Bunlardan sitayişle güzel olan, ve yahut zem ve takbih ile çirkin olan hangisidir? Zümrüt metholunmadığı için güzelliğinden kaybeder mi ? Altın, fil dişi, erguvan, rükap, kılıç, çiçek bir ağaç ta böyle değil mi ? (IV — 20)

4.             İnsanların ne garip hali vardır! Kendi aralarında yaşayan muasırlarım methetmezler de, kurunu atiyede hiç görülmemiş ve asla görülmeyecek olan kimselerin medihlerine büyük bir kıymet verirler. Bu hemen sanki senden evvel yaşamış olanların seni, methetmediklerinden müteessir olmana benziyor. (VI—18)

III

Kendini ölmüş ve son nefesini vermiş gibi farzet. Sana kalan günleri, hakkında lûtf bilerek tabiata muvafık olarak yaşaman lâzım gelir. [[58]]. (VII—56)

2.            Bunun için şu anda prensiplerinin doğruluğuna nüfuz etmiş ve yalnız cem’iyete faydalı ef’alile meşgul olmuş ve sebebi hariciden sana gelebilecek her hangi bir şeyi riza ile kabule müsait olmuşsan, senin için bu kâfidir, memnun ol. (IX — 6)

3.    Üç şeyle münasebetim vardır ki biri beni ihata eden muhit; digeri bütütn mahlûka vaki olan şeylerin zuhur ettiği İlâhi sebep, üçüncüsü de: benimle yaşayanlarla olan münasebettir. (VIII — 27)

IV

Mülâhaza et ki, tabiat senden, yalnız sade bir tabiat ile idare olunuyormuşsun gibi olmam ister; öyle ise böyle hareket et bunu kabul et. Elverir ki, tabiati hayvaniyen ondan muztarip olmasın. Sonra da tabiatı hayvaniyenin talep ettiği şeyi mülâhaza et ve icraatım reddetme. Elverir ki, sen şuurî bir vücut oldukça tabiatın tahavvüle maruz kalmasın. Binaenaleyh ben müdrik bir vücudum diyen kimse ayni zamanda ünsiyet ve muaşerete de kabiliyetli olduğunu söylemiş oluyor. Şaşmadan bu hareketleri tatbik et ve başka hiç bir şey aramak zahmetine katlanma. (X — 2)

2.             Adalete mugayir bir fazileti, şuur sahibi bir kimsenin cibilletinde görmüyorum; fakat zevka karşı itidal görüyorum ki, bu da: riyazat ve imsâktır. (VIII — 99)

3.             Bedenin de vaziyeti sabit olmalı ve ne harekâtında, ne de evzaında intizamsız hiç bir şey olmamalıdır. Güzel bir ruhun simaya neşrettiği ağırlık ve edep ifadesinin bütün vücuda aksetemsi lâzım gelir. Fakat, her türlü gösterişten ihtiraz olunmalıdır. (VII—60)

4.              Nagihânî ve beklenilmeyen hadisat ve tehlikelere karşı sebat ile mukavemete daima hazır bulunulması lâzım geldiği cihetle hayat san’atinin raks san’atından daha ziyade cüdal san’atile münasebeti vardır. (VII — 61)

V

Ruhunun esası kısmı ki, idare edici ve hâkim kısmıdır, nefsin yumuşak ve ya sert harekâtı karşısında metin ve kavî olsun. Kendini nefsi emmareye karıştıracağına, kendi salâhiyeti dairesinde tayini hudut etsin, ve nefsin sarsıntıarmı, nefytesin. Eğer kendine ait olmayan bir sebepten dolayı ruhun cisimle ittihadından tevellüt edea bir imtizaç hasebile bu sarsılmalar fikre kadar gelirse o vakit tabiî bir nizamla husule gelmiş olan bu hislerle mücadele lâzımgelmeîv

Yalnız, iraden bunu bir iyilik veya fenalık olarak telâkki etmekten içtinap etmelidir. [[59]]. (V — 26)

2.              ihsas için olan bir mania, tabiatı hayvaniyeye bir zayandır. Şevki tabiiye ve arzuya karşı olan bir mania da, gene tabiatı hayvaniyeye fenalıktır. Zümrei nebatide tenebbüt için olan mania nebata zarar olduğu gibi zekâ için olan bir mani de, tabiatı akliye için bir ziyandır. Bütün bu mülahazaları kendine tatbik et. Sana bir sürür ve ya keder mi geldi ? Bu hislerin işidir. Arzularının husulü için bir mania mı var? Eğer bunları şartsız veya ihtiyatsız sen teşkil etmişsen akıllı bir kimse oldukça, bu senin için bir fenalıktır. Eğer bu manii bir umumî hal gibi telâkki edersen, bundan münkesir ve mecruh olmazsın. Filhakika fikrin kendine hâsolan vazifesini, ifa etmesine, senden başkası mani olmamıştır. Ne ateş, ne demir, ne zulum, ne hareket, her ne olursa olsun bunu yapamaz. O kendisi içinde toplandı mı sathı değişmez bir daire gibi olur. (VIII — 41)

3.                 Kendi kendime fenalık yapmaklığım doğru değildir; zira ihtiyarımla şimdiye kadar kimseye bir fenalık yapmadım. (VIII — 42)

VI

Maruz kaldığın bütün kederlerde, kendine de ki bunda senin için hacaleti mucip olacak ve seni idare eden ruhu zillete düşürecek ve zihnini dolaştıracak bir şey yoktur. Sen müdrik ve ünsiyetle yaşamaya müsait oldukça, keder ruhunu ifsat etmez. Her muztarip olduğun hal için Epicure’ün (kederler ne gayrikabili tahammül, ne de ebedîdirler.) sözlerini de imdadına çağır; elverir ki onların hududu olduğunu tahattur edesin, ve bunlara kendi hayalinden hiç bir şey ilâve etmeyesin. Bunu da düşün ki, bizde uyku ihtiyacı, ziyade sıcak, iştiha noksanı gibi gizli teheyyüce sebebiyet veren bir çok müellim ve kedere müşabih şeyler de vardır. Eğer bu şeylerin birinden şikâyet edecek olursan, o halde kederin mağlubu olduğunu itiraf et. (VII _ 64)

2.             Maruz kaldığın şeyler, ya tabiatın sana verdiği kuvvetlerle tahammül edebileceğin şeylerdir, ve yahut kendinin tabiî kuvvetlerinle, tahammül edemeyeceğin şeylerdir. Eğer sana tabiî surette tahammül edebileceğin bir şey gelirse gücenme, fakat ona ta biatin sana verdiği kuvvetlerle tahammül edebilmeye çalış. Eğer bu tahammülünün üstünde ise, gene gücenme sabret, çünkü her müptelâ olduğun şey seni telef etmekle mahvolacaktır. Bununla beraber tahattür et ki, kendi kanaatinin kabili tahammül olarak hükmettiği şeylere, bunda kendi menfaatin ve ya bu vazifen olduğu mülâhazasile tahammül edebilirsin. (X — 3)

3.             Bir kimse tabiî olarak tahammül edemeyeceği bir şeye maruz kalmaz. Ayni şeyler gerek ruh büyüklüğü göstermek için olsun ve yahut ehemmeyet vermemezlikten olsun, gayret ve sebat gösteren sükûn ve itidâl sahibi bir başka kimseye de gelir. Hamakat ve nahvetin hikmetten daha ziyade mukavemet göstermesi şayanı istiğrap değil midir? (V—18)

VII

Iztırap, ya vücut için bir fenalıktır ki şikâyet etmek ona düşer, yahut ruh için bir fenalıktır. Fakat ruha düşen, kendine hasolan sükûnet ve tatlılığı muhafaza etmek ve bunun kendi için fena olduğuna hükmetmektir. Çünkü her hüküm, her talep, her arzu, her nefret ve istikrah tekmil içimizdedir; hiç bir fenalık oraya kadar yükselemez. (VIII — 28)

2.             Senin şer ve zararın ne başkasının iradesi içinde ve ne de senin maddî kalıbının değişmeleri içinde gizlidir. Öyleyse o nerededir ? Senin seyyiat üzerine beyanı mütâlea eden cüz’ün içindedir. Bu hususta o, rey beyan etmezse her şey yolunda gider. Bu cüz’e en yakın olan cisim bu cüz’ün rahat durmasile mi kesilmiş yanmış, yaralarla istilâ olunmuş ve çürümüş olur, yoksa aynı zamanda iyi ve ya kötü bir kimseye vaki olabilecek bir şeyin iyi ve ya kötü olduğuna hükmetmez ve mütalea yürütmezse mi, her şey yolunda gitmiş olur? Çünkü tabiata muvafık ve ya gayrı muvafık suretle yaşayan bir kimseye de, aynı suretle vaki olan şey, ne tabiata muvafıktır, ne de gayri muvafıktır. (IV — 39)

3.               (Epikür) diyor ki: “hastalığım esnasında sefil vücudumun istirahatı hakkında müsahabe etmezdim; beni görmeye gelenlere asla hastalıktan bahsetmezdim. Fakat bunlara evvelce olduğu gibi tabiatın en mühim meseleleri hakkında münakaşa etmeyerek cismin harekâtına iştirâk eden ruhun, nefsi emmarenin sademelerine karşı ve kendisine hasolan hayırda nasıl sebat edebildiğini göstermeye çalışırdım. Hatta doktorlara bir şey yapmıya muvaffak olacakmış gibi böbürlenmek fırsatını bile vermezdim; fakat hayat bende mes’udane ve lâyıkı olduğu veçhile devam ederdi.” İşte sen de gerek hastalığında ve gerek hayatında vukua gelebilecek bütün hadisatta onu taklit et. Zira her ne vaki olursa olsun, felsefeyi ihmâl etmemek ve tabiatın kanununa vakıf olmayan bir cahil âminin vâhı sözlerini dinlememek lâzımdır. Her meslekte kaide budur. Kendini ancak hali hazırda olan işe ve onu vücude getiren alete terketmek her felsefî zümre için müşterek bir mecburiyettir.. (IX — 41)

VIII

Sen vazifeni yaptığın vakit, üşüyor musun, yoksa sıcak mı geliyor, uykun mu var, yoksa kâfi derecede uyudun mu, seni zem mi yoksa metih mi ediyorlar, ölüm tehlikesinde misin yoksa başka bir tehlike içinde misin? Bunları düşünme, ölmek te hayatın ef’alinden birini ifa etmek demektir, bunun için asıl iş hali hazırını iyi istimâl etmektir [[60]]. (VI — 2)

2.             Ölümü istihkar etmek için en âmî ve fakat pratik bir yardım, çok ömür süren ihtiyarların genç ölenlerden fazla ne fazilete mazhar olduklarını düşünmektir. Bir çoklarım idam ettirdikten sonra kendileri de o akibete duçar olan Cesidianus’iet, Fabius’let, ]ulianus’\tt ve Lepidus’letin ve emsalinin belki ancak bir yerde mağaraları bulunabilir. Hasılı, zaman farkı çok ehemmeyetsizdir; bu zamanı ne gibi hadiseler ve kimlerle ve ne vücutlar arasında geçirmek lâzım geldiğine ehemmeyet verme, arkanda müddetin uçurumunu ve önünde de diğer bir lâyetenahiliği gör. Bu lâyetenahilik içinde, üç gün yaşayanla Nestor’dan üç kere daha yaşlı olanın ne farkı vardır? (IV — 59)

3.             ölümü istihfaf etmeye insanı en kuvvetli olarak teşvik eden şey, zevki bir hayır ve kederi bir şer bilen Epikürien’lerin bile ölümü istihfaf ettiklerini düşünmektir. (XII — 34)

IX

Sokrat kendini muhakeme eden hâkimlere diyor ki, eğer bir kimse bu gün içinde bulunduğum ölüm tehlikesindeki yaşayış tarzını intihap ettiğimden dolayı beni tâyip etseydi, ona doğruca şu kelimelerle cevap verecektim: “ey beşerî, eğer sen bir adamın her türlü harekâtında haklı, mı haksız mı, iyi bir adam gibi mi, fena bir adam gibi mi hareket ettiğini mülâhaza etmeyip, ehemmeyetli işlerde bile olsa, hayat ve ölümün tehlikelerini hesap etmesi lâzım geldiğini düşünüyorsan, icap ettiği gibi konuşmuyorsun.” (VII — 44)

2.              “Zira, ey Atinalılar bir adam kendisi için en iyi olduğuna hükmedilerek seçilen ve yahut şefleri tarafından kendisine tahsis edilen mevki ne olursa olsun, benim fikrimce her şeye rağmen ve hatta ölüm ve namussuzluktan başka hiç bir şeyi nazarı itibara almadan, orada kalması lâzım gelir.” (VII — 45)

3.              “Fakat, ey zengin, dikkat et ki, namuskârlık ve hayır diğerlerinin selâmetile beraber kendi selâmetimize nezaret etmekten başka bir şey olmasın; zira hakikî bir insan ne yaşıyacağı hayatla evvelden meşgul olur, ne de hayata bağlanır, Allaha mütevekkil olur, ve kadınların söyledikleri (insan kaderinden kaçmaz) sözüne itikat ederek, hayatını mümkün olduğu kadar alâ surette yaşamak ister.” (VII—46)

X

Her kes senin üzerine tahkirler yağdırsa, ve hatta vahşi hayvanlar seni ihata eden bu vücudun zaif azâsım parçalasa bile, sen gene en derin sulh ve sükûn içinde sıkıntısız yaşayabilirsin. Çünkü bütün bunların içinde, fikrinin kendi kendisine iltica ve sana vaki olan şeyler hakkında salim bir düşünce taşıyarak, sana engel olan şeyleri savaba makrun bir surette kabul ederek derin bir sükûnet muhafaza etmesine kim mâni olur?

Bunu o suretle yapmalı ki, senin muhakemen sana vaki olan şeyler hakkında: “her ne kadar zannın seni başka bir surette göstermiş isede bak hakikatinde sen ne imişsin” dediği vakit senin menfaatim da ona “ben seni arıyordum” diyebilmeli. Zira hali hazır müdrik ve İçtimaî bir adamın faziletini mevkii file koydurmak, hülâsa insana ve Allaha yarayacak sanatı ifa ettirmek için bir fırsattır. Filhakika bana vaki olan bütün şeyler beni daha samimeyetle Allaha ve insaniyete bağlıyor, bunlar ne yenidir ne de kullanılması güçtür. Belki tanınmış ve mevkii file konması kolay şeylerdir. (VII — 68)

2.             Beni ister al, ister nereye arzu edersen at; çünkü ben her yerde hasiseyi şahsiyemi kendi zatında ve faaliyetinde, kendi tab’ının muktezasını takip etmek şartile, müsait, yani memnun ve şat olarak muhafaza edeceğim. Bana vaki olan şey, ruhumun fenalaşması, daha zelil olması, küçülmesi, bulanması, arzu ve korkularla dolması zahmetine değer mi? (VIII — 45)

3.              Hiç bir adama, insana mahsus bir hadiseden başka bir şey gelmediği gibi; bir ineğe, ineğe mahsus olandan, bir asmaya mahsus hatta bir taşada taşa mahsus olandan başka hiç bir şey vaki olmaz. Görülüyor ki, her kese ancak mutat ve tabiî şey vaki oluyor, o halde niçin teessüf etmelisin? Tabiatı müştereke senin tahammül edemeyeceğin hiç bir şeyi sana yapmaz. (VIII — 46)

4.              Hariçten gelen bir şey için mükedder olduğun vakitte, sana azap veren bu şey değil, belki onun hakkında verdiğin hükümdür. Binaenaleyh, bu hükmü sür’atle silmek, senin iktidarın dahilindedir. Demek oluyor ki senin elemin senin derunî mizacından geliyormuş, o halde bu eleme delâlet eden prensipin tashihinden seni kim meneder? Eğer senin elemin sana mâkul görünen bir fiili yapmamaktan geliyorsa, mükedder olacağına, onu yapıver.

“Fakat, benden daha kuvvetli bir şey, beni ondan menediyor.’’ dersen mademki seni hareketten meneden sebep, senin iktidarın dahalinde değildir, o halde artık mükedder olmaya da lüzum kalır mı ya!

“Lâkin, bunu yaparsam, hayat yaşamak zahmetine değmez bir hacalet demek olur.” dersen, o halde yapmak istediğin şeye muvaffak olduğun vakit hayattan nasıl çıkacak idisen ölürken de hayattan öyle acısız ve sana şiddet ve fenalık yapanları affedici olarak çık [[61]]. (VIII — 47)

XI

Her ne için olursa olsun, muztarip ve müteheyyiç olan kimselerle her türlü saadet ve felâktelerin, adavet ve güzel tâlilerin en yüksek derecesine malik olan kimseleri daima hatırına getir, ve sonra da böyle de: “bütün bu kimseler şimdi nerededirler?” Bunlar duman, kül, masal, yahut, masal bile olmamışlar. Ayni zamanda, Fabius Catullinus’ü sayfiyesinde, Lucius Lupus’ü bahçelerinde, Stertinus’ü Baies’de, Tibere’i Capree’de, Virginius Rufus’ü Alsium’de, hasılı gururun bu nevinden bütün şekillerini ve kendi kendine bütün bu sayü emellerin ne çocukça ve beyhude olduklarım, düşün; ve: doğru, mutedil ve ilâhlara riyasız muti olmak için bize verilmiş olan cevheri kullanmak daha hakimane olmuş olmaz mıydı? de. zira, tezellül altında gizlenmiş olan gurur, her şeyden daha tahammülfersadır. (XII — 27)

2.             Sana vaki olan her şey için, bu tarzdaki şeylere kederlenen, taaccüp eden, hiddetlenen kimseleri gözlerinin önüne getir. “Şimdi onlar nerededirler?”—Nabut oldular.—O halde sen de onlar gibi mi hareket etmek istiyorsun ? Bu münasebetsizlikleri ahlâk bozan ve ahlâkı bozulmuş kimselere bırakıp hadisattan bile istifade etmek için olanca sayini toplaman daha iyi değil midir ? Şüphe yok ki bundan istifade edebilecek ve faziletini icraya vesile bulabileceksin. Yalnız dikkatli, ve her şeyde iyi olmak iradesine malik ol! Bu iki şeyi de hatırla: filimizin şekli ehemmeyetsizdir, fakat filimiz öyle değildir. (VII —58)

3.             Tabiatı külden her ferde gelen şey, her fert için faydalıdır; ve hatta bu vaki olan şey, vaki olduğu zamanda bile faydalıdır. (X — 20)

XII

Benim vücudumun azasına ıztırap vermek isteyen şey, hariçten gelir. Zira, muztarip olan kısımlar eğer ellerinde olsa şikâyet edeceklerdir; fakat ben eğer bana vaki olana bir fenalık nazarile bakmazsam, ondan müteessir olmam ve ona böyle bakmamak ta elimdedir. (VII —14)

2.             Ne yaparlarsa yapsınlar, ne derlerse desinler, bana iyi olmak düşer; altın, yakut, zümrütün daima demek istedikleri şudur: “ne yapılırsa yapılsın, ve ne denirse densin, benim zümrüt kalmam ve parlaklığımı muhafaza etmem icap eder. (VII—15)

3.              Dalgaların üzerinde kırıldığı burun gibi olmak lâzımdır; o, daima doğru durur ve onun kıyıları bütün emvacın tehevvürünü teskin eder. ”Bu bana gelen ne felâkettir.” dememeli, fakat “Bu bana vaki olan şey hakkında yese düşmeden, istikbalden korkmadan, kedersiz kalmam ne saadettir.” demelidir. Çünkü bana olan bu şey başkalarına da olabilirdi, fakat onların hiç biri elemsiz kalmazdı. O halde bu şeylerde neden saadet görmeyip felâket görmeli? Beşerin cibilletine hail olmayan şeyi sen beşer için felâket mi telâkki ediyorsun? Onun cibilletinin iradesine muhalif olmayan şeyi beşerin cibilleti için bir mania mı addediyorsun? O halde ne istiyorsun, sen bu iradeyi tanımaz değilsin ki. Sana vaki olan şey seni âdil, alicenap, mutedil düşünceli, tedbirli, samimî, ciddî, hür olmaktan ve beşere hasolan saadeti temin eden diğer faziletlere malik olmaktan men mi ediyor [[62]], (IV —49)

4.              Hatırla ki, sana rehber alan akıl yalnız kendini dinler ve hatta kâzip bir ısrarla da olsa istediğinden başka bir şey yapmaz ise mağlûp olmaz, ya her şeye akıl dairesinde ve derin tetkikattan sonra hükmettiği vakit ne olması lâzım geleceğini düşün. İşte hür bir fikrin bir hisar olması ve beşerin hiç bir zaman fetholunmamak suretile iltica ve ikamet edeceği en emin bir istihkâm olması bundan ileri gelir. Bunu görmemiş olan bir cahil, buraya iltica etmeyefı kimse ise, bir bedbahttır. (VIII —48)

SEKİZİNCİ KİTAP

I

Sefil hayat, şikâyetler ve maymunluklar artık elverir. Seni teşviş eden nedir? Sana vaki olan şeyde yeni olarak ne vardır? Senin cesaretini kıran nedir ? Suret mi ? Madde mi ? Onları kendiliklerile gör. Binaenaleyh kendini ilâhlara daha saf ve liyakatli göster. Bütün bunları yüz sene görmüş olmakla, üç yüz sene görmüş olmanın da bir farkı yoktur. (IX — 37)

2.              Hatta üç bin sene ve daha o kadar on bin kerre yaşamaya mecbur olsan, yaşanılan hayattan başkasının terkedilmeyeceğini ve terkedilenden başkasının yaşanılamayacağım hatırla. Bu halde tahattür et ki, hiç kimse kendi yaşadığı hayattan başkasını kaybetmez ve kaybettiğinden başkasını da yaşamaz. Hayatın en uzunu da en kısası da ayni şeye rücu eder. Bu halde en uzun hayatla en kısa hayat aynı şey olmuş olur. Mazi değilse bile hali hazır her kes için müsavidir. Bu suretle sarar nihayetsiz surette küçük görünür. Filhakika, hiç kimse, ne maziyi, ne de istikbali kaybedemez. Çünkü tasarruf edilmeyen şey, nasıl zayi edilebilir? Binaenaleyh şu iki hakikati hatırlaman lâzımdır; biri her şeyin bütün ebediyetçe aynı surette olup aynı dairede döndüğü cihetle ayni şeyleri iki yüz sene veya bütün ebediyetçe görmekten ne çıkar! Diğeri de, en uzun yaşamış olanla birden bire ölen kimse, kendilerinden başka bir şey kaybetmediklerine ve temellük olunmayan bir şeyin de kaybedilmeyeceğine nazaran, bunların her ikisi de aynı suretle zamanı halden soyunmuş olurlar. (II —14)

3.              Bir çok günlük taneleri aynı mihrapta buhurdanlık içinde yanar :Biri daha evvel, diğeri daha geç yanar. Aralarında fark yoktur. (IV-15)

II

Eğer düşüncenle bütün kozmosu ihata eder, zamanın ebediyetini düşünür ve her hissolunan şey akşamının seri tahavvüllerini teemmül edersen, onların doğmalarından inhilâllerine kadar geçen zamanın ne kadar kısa olduğunu, tevellütlerine takaddüm eden zamanın ne asırlar uçurumu olduğunu, onların inhilalinden sonra da gene pek derin asırlar uçurumu olduğunu düşünürsen, seni müteessir eden faydasız şeylerle muhayyilende mevcut şeyleri izale edebilir ve kendine sür’atle geniş bir saha açmış olursun. (IX — 32)

2.             Gördüğün her şey yakında mahvolacak ve bu imha ve fenayı görenler de yakında mahvolacaklar. Bu halde çok ihtiyar olarak ölen kimse ile vakitsiz ölen kimse müsavi olacaktır. (IX — 33)

3.             Her maddî olan şey pek çabuk küllün cevheri içinde nabut olur; esbap ta kâinatın iptidaî idrakine pek sür’atle avdet eder; bütün hafıza ise zamanla bir kabre gömülmüş gibi olur. (VII — 10)

4.             Makedonyalı (İskender) ve onun katırcısı öldükten sonra aynı hale duçar oldular; yahut aynı noktada kozmosun esbabı nutfiyesi içine alındılar. Yahut ta mütesaviyen atomlara dağıldılar. (VI — 24)

III

Yıldızların hareketini, gûya onlarla berabermişsin gibi mülâhaza et, onların arasında anasırın mütemadî tahavvüllerini düşün; zira böyle tasavvurlar hayatın[[63]] kirlerini temizler. (VII — 47)

X. Fisagoriyen’ler, daima ayni kanunlara göre ayni suretle vazifelerine devam eden bu vücutların intizam ve safiyetlerini, sadeliklerini hatırlamamız için şafak vaktinden itibaren gözleri semaya kaldırmayı tavsiye ederler. Çünkü bu yıldızlar için perde yoktur. (XI — 27)

3.             Senden: “ilâhları nerede gördün? Ve böyle onlara tazim etmek için mevcut olduklarım nereden istintaç ediyorsun?” diye sorarlarsa şöyle cevap ver: “Evvelâ onların mevcudiyeti gözlere çarpar ben ruhumuda görmedim. Maamafih ona rivayet ediyorum. Bu  keyfiyet ilâhlar için de böyledir: Onların kudretinin daimî delillerinden mevcut olduklarım istintaç ediyor ve onlara hürmet ve riayet ediyorum.” (XII — 28)

IV

Yalnız bizi ihata eden havayla birleşmemeli fakat her şeyi ihata eden kudreti manevile daha şimdiden birleşmelidir. (VIII — 54)

2.                            İlâhların ya kudreti vardır, ya yoktur. Eğer onların kudreti yoksa, niçin onlara dua ediyorsun? Ve eğer kudretleri varsa, seni haricî şeylerin korkusundan, arzusundan, kederinden halâs etmesi için ve sana bunu ve ya şunu bahşetmesi için neden dua etmiyorsun? Eğer ilâhlar beşerîlerin imdatlarına gelebiliyorlarsa, elbette bunları da yapabilirler. “Fakat, ihtimâl sen, ilâhlar bu kudreti bana verdiler, onlardan istemeye lüzum yok.” deyeceksin, pek âlâ öyle olsun, o halde, iktidarın dahilinde bulunan şeyi serbesçe kullanmak, iktidarın dahilinde olmayan şeye karşı esaret ve alçaklıkla hareket etmekten iyi değil mi?

Ya, bizim iktidarımızda bulunan şeylerde de ilâhların bize muavenet etmediklerini sana kim söyledi? Bunun için onlara duaya başla, o zaman sözümün hakikatini anlarsın. Biri: “Bu kadına nasıl malik olacağım?” diye dua ediyor. Sen ise: ”Bu kadına temellük etmek arzusunu nasıl bırakacağım?” diye dua et. Bir diğeri: “Bundan nasıl kurtulacağım?” diyor. Sen: “Bundan kurtulmak arzusundan nasıl vazgeçeceğim?” de. Bir başkası da: “Çocuğumu kaybetmemek için ne yapıyım?” diyor. Sen “Onu kaybetmekten korkmamak için ne yapıyım?” diye dua et. Hulâsa dualarını bu tarzda edersen o vakit ne olur görürsün [[64]]. (IX — 40)

3.                            Atinalıların duası böyledir: “Ey aziz Zeus, bütün Atinalıların mezruatı ve çayırları üzerine yağmur yağdır, yağdır!” İşte ya böyle bir sadelikle, ve açık, mert kalple dua etmeli, yahut ta hiç etmemeli. (V — 7)

[1]                              Burada Dacier’nin dediği gibi, Allahın bize imdat etmesi asla bizim hüriyetimizi bozmaz, çünkü o bize kendi iradesini tatbik etmeden daima intihap hürriyetini kendimize bırakarak, bizim filimizi intaç eden müessir ilhamlarile ve tatlılıkla bu imdatta bulunur.

[2]                              Yalnız başına gelen ve kaderinin argaçını teşkil eden şeyi sev. Zira ondan daha iyi tanzim ve tertip edilmiş ne olabilir? (VII — 57)

2.             Senin başına gelen her hangi bir şey, ezelden beri senin içint hazırlanmıştır ve esbabın kombinezonu, senin mevcudiyetini ve bu vak’anın zuhurunu aynı argaç içinde dokumuştur. (X — 5)

3.             Hatta açıkça: “Eskülap bu adama binicilik, soğuk banyolar yahut çıplak ayakla yürümeyi emretti.” denildiği gibi, tabiatı kül de bu adama hastalık, sakatlık, bir zıya, yahut buna benzer başka bit imtihan tertip etti denilebilir. Filhakika birinci halde “emretti” sözü, evvelâ şuna delâlet eder: Hekim bu ilâçları bu adamın sıhhatini temin etmek üzere tertip etti demektir. İkinci halde: Bir kimseye vaki olan şey, kaderine uygun bir surette tertip edilmiştir demektir. Hatta işçiler nasıl duvarların ve ehramların yontulmuş taşlarım muayyen yere yerleştirip te, biribirine uyduruyorlarsa biz de hayatımızda bu gibi uygunluklar olduğunu söylemiyor muyuz? Çünkü nihayet tek bir ahenk vardır. Ve nasıl ki kozmos, bu payansız vücut, bütün vücutlardan teşekkül ediyorsa, bu yegâne sebep olan kader de bütün esbaplardan teşekkül eder [[65]]. Burada ileriye sürdüğüm fikir, yalnız cahillerin anlayabileceği bir fikirdir. Çünkü onlar derler ki: “Bunu o kimsenin başına getiren kaderdir.” Evet, bu onun başına geldi* amma onun hayatına bu uygundu da onun için geldi. Bu tedavi emirleri içinde bir çok nahoş şeyler olduğu halde, Eskülap’in emirlerini sıhhat ümidile nasıl meserretle kabul ediyorsak [[66]] tabiatı müşterekeye uygun görülen şeylerin icra ve ikmâli de böylece senin sıhhatin için tertip olunmuş devalar gibidir; senin başına gelen şeyler her ne kadar sana pek ağır görünürse de, onları meserretle kabul et, çünkü bunlar kozmosun selâmetine, mes’ut yola ve Zeus’ün arzularının tatminine isâl edicidirler. Bunlar o kimselere lâzım olmasaydı ve aynı zamanda umuma taalluk etmeseydi kader bunları yapmazdı. Hakikatte onun idare ettiği mevcuda uygun olmayacak surette hiç bir şey vaki olmaz. Binaenaleyh sana vaki olacak şeyi iki sebepten dolayı sevmelisin: Biri, senin için yapıldığı, senin için emrolunduğu, senin hayatına muvafık olduğu, senin mevcudiyetin argaçından ezelden çok eski sebeplerden dolayı dokunmuş bulunduğu cihetle sevmelisin. Diğer sebep te her kesin başına gelen şeylerin o kimseyi saadet ve tekâmüle isal etmeye saik olan hususî sebepler olmasıdır. Bu sebepler Zeus namına her şeyi idare edenin deymumetine saidir. Binaenaleyh onun teselsülünü bozmak ve cüzülerinde olduğu gibi sebeplerinde de velev bir noktasından olsun onu sakatlamak, her şeyi hurdehaş etmek demektir. işte bunun içindir ki başına gelen şeyden şikâyet ettiğin vakit elinden geldiği kadar onu sakatlıyor ve bir cihetle imha ediyorsun

(V — 8)

VI

Bütün kendi isteyeceği vak’alarla senin kaderin argaçının dokunmasını Clotho’ya (Allaha) bırakarak, kendini isteğinle ona teslim et. (IV—34)

2.              Her neden dolayı olursa olsun müteessir olan yahut hiddetlenen kimsenin, kurban etmeye götürülürken çırpınan ve yahut haykıran domuz gibi ve yatak içinde bizi bağlayan bağlar içinde sessizce şikâyet eden kimse gibi olduğunu, yalnız müdrik vücudun istekle vakaiye itaat etmek iktidarını haiz bulunduğunu, ve bu itaatin da bütün vücutların menafi i iktizasından bulunduğunu hatırına getir. (X —28)

3.             Efendisinden kaçan kimse, bir asker kaçağıdır; binaenaleyh kanun efendi, ona tecavüz eden ise bir asker kaçağıdır. Ayni zamanda müteessir olan, hiddetlenen, korkan, vaki olan ve yahut vaki olması iktiza eden bir şeyi istemeyen kimse de böyledir. Ben burada, her şeyi idare eden İlâhî kudret tarafından tertip olunmuş şeylerin birinden bahsediyorum, yani her kese nasibini veren kanundan bahsediyorum. Demek oluyor ki, korkan, müteellim olan, yahut hiddetlenen kimse, bir kaçaktır. (X — 25)

VII

Senin vücudun hayattaki vaizfesine razı olduğu halde, ruhunun kendi vazifesini yapmaması ayıptır, bir şindir. (VI — 29)

2.           Senin uzviyetine dahil olan hava ve ateş akşamının her ne kadar havai nesimeye yükselmeye karşı tabiî bir temayülleri varsa da küllün umumî emrine itaat edip, mevkilerinde kalıyorlar. Sende hâkî ve maî ne varsa, hepsi zemine meyyal iken, gene bu suretle kendileri için tabiî olmayan bir mevkide duruyorlar. Demek oluyor ki anasır umumî kanuna tabi oluyor kendisini tahrik ve ona aynı kanun tarafından inhilâl işareti verilinciye kadar kudretin kendilerini yerleştirdiği mevkide sarfı makderet ediyor.

Binaenaleyh, yalnız şendeki aklî kısmın itaatsizlik etmesi ve kendisine verilen mevkiden hoşlanmaması garip değil midir? [[67]] Maamafih tabiatına uygun olan şeyden başka kendisine hiç bir şey verilmediği için, bu aklî kısım hiç bir gadre ve zulme mazhar olmamıştır. O ise bunu kabul edeceği yerde kendine zıt olana temayül ediyor, Kendini adaletsizliğe, perhizsizliğe, hiddete, kedere, korkuya sevketmek, şüphesiz tabiata karşı isyandan başka bir şey değildir, işte bu suretle irade de her hangi bir vak’aya karşı isyan etse, mevkiini terketmiş olur. Zira o yalnız adalet için değil, ayni zamanda takva ve velâyet için halk olunmuştur. Filhakika bu faziletler küllî müşareketin terakkisine medar olmakla beraber aynı zamanda adaletin tatbikinden de daha eskidirler. (XI — 20)

3.                       Haksızlık, ahlâka mugayirdir, küfüramizdir. Çünkü küllün, tabiatı şuurlu mevcutları, kıymetlerine göre yekdiğerine yardım etmek ve biri birine karşı hatada bulunmamak için halketmiştir. Kendi iradesini tecavüz eden kimse, ulûhiyetlerin en muazzamına karşı aşikâr bir kâfir olmuş olur. Yalancı da aynı ulûhiyete karşı küfürde bulunmuş olur. Tabiatı kül, bütün hakikati ihata ettiği için her vücut ta, bütün hakikatin akrabasıdır. Ona hakikat namı verilmesi de bütün hakikatların mübdii olmasındandır. Binaenaleyh, ihtiyarî olarak yalan söyleyen bir kimse, şu manâda kâfirdir ki, aldatmak demek, bir haksızlık irtikâp etmektir; gayri ihtiyarî surette yalan söyleyen kimse ise, kendini küllün tabiatı ile ihtilâf ve nifakta bıraktığı için kâfirdir; binaenaleyh o, kozmosun tabiatı ile mücadeleye girdiğinden bir ihtilâf unsuru sayılır. Demek oluyor ki, gayri ihtiyarî bile olsa, hakikata karşı gelen kimse küllün tabiatına karşı muharip olmuş olur. Okimse yalanı hakikattan temyiz etmek için tabiatın bütün vasıtalarına sahip olmuşken, onları unutmakla bu hususta istidatsızlık göstermiş demektir [[68]].

Zevkleri hakikî hayır olmak üzere tâkip eden ve elemlerden hakikî fenalıkmış gibi kaçan kimse de kâfirdir. Çünkü böyle bir kimse, ekseriyetle fenalar zevk ve sefa içnde yaşadıkları ve bu zevk ve sefaya sebep olan şeylere malik oldukları halde, bilâkis iyiler an-

cak elem ve keder içinde bulunup bunların sebeplerine malik olduklarına nazaran, iyilere ve kötülere vaki olan taksimde kıymet gözetilmeyerek ihsanda bulunulduğundan tabiatı küllü bu suretle muaheze edecektir.

Elemden korkan kimse bir gün kozmosta zarurî olarak kendine vaki olacak bazı şeylerden korkacaktır ki, bu da bir küfürdür. Bu böyle olduğu gibi zevklere tabi olan kimse de haksızlık yapmaktan çekinmeyecektir ki, bu hal de hiç şüphe yok, aşikâr bir küfürdür.

Bunun için tabiatın rizasında olmak isteyenler tabiatın yaptığı her şeyi farksız ve hoş görmelidir. Zira bu yapılanlar, tabiatın noktayı nazarınca tamamıyla müsavi olmayaydı bunları böyle yapmış olmazdı.

Binaenaleyh elem ve haz, ölüm ve hayat şeref ve namussuzluk gibi tabiatı küllün iyilere de, kötülere de farksız olarak verdiği bütün bu şeyler hakkında tabiatın aldığı vaziyeti almayan kimse de şüphesiz kâfirdir, çünkü bunlar teakup ve tevellüt eden bütün vücutlara kudreti rabbaniyenin bir nevi ezelî sevk ve ikasının mantıkî neticesi olmak üzere vaki olur. İşte intizamı umumîyi tasavvur etmiş ve bu tasavvurdan vücutların tahavvüllerini ve bu nevi hadisatın teakubunun tevellüt edeceği esbap ve illeti çıkarmış ve kuvayı müessireyi tâyin etmiş olan bu ilk meylü ilcadır. (IX—1)

VIII

Talihin lütüflerini gurursuz kabul ve kedersiz kaybetmelidir. (VIII — 33)

2.             Sen bazan cisimden kesilmiş bir el veya ayak, kopmuş bir baş görürsün; işte hadisatı olduğu gibi kabul etmeyen, cemeyetten harice çıkan yahut ona karşı böyle bir harekette bulunan kimse de kendini ayni vaziyete düşürmüş olur. Böyle bir kimse küllün cüz’ünden olmak üzere doğmuş olduğu tabiatın arzu ettiği ittihattan kendini dışarı atmış ve böylece kendi kendini budamış oluyor. Fakat hoşa giden bir şey varsa, o da bu kimsenin kendiliğinden gene birliğe girmek iktidarını haiz olmasıdır. Cenabıhak, bir kere harice çıkıp ta tekrar külle ulaşmak iktidarını insandan başka hiç bir cüz’e vermemiştir. Düşün ki, Allah insanı külden ayrılmayacak surette ne kadar lütüf ve bahşayişle yükseltip vücuda getimiştir. Yâni eğer insan külden ayrılmış olsa bile, gene oraya avdet edebilmek, onunla ittihat etmek ve orada uzvu müştereklik mevkiini almak iktidarını haiz bulunmuşoluyor. (VIII — 34)

3.             Allahın razı olduğu şeyden başka hiçbir şey yapmamak ve Allahın kendisine bütün gönderdiğini kabul etmek hususunda hür bırakılmış olan insana ne büyük kudret verilmiştir. (XII — 2)

IX

1.                “Hadisata karşı hiddetlenmemelidir, çünkü onlar bundan endişe etmezler.” (VII — 38)

2.                 “Hayat bir başak gibidir, bazan olgunlaştığı bazan da henüz olmadığı halde hasat olunur.” (VII — 40)

3.                “Eğer ben ve çocuklarım ilâhlar tarafından terkedilmişsek elbette bunun da bir hikmeti vardır.” (VII — 41)

4.                 “Kimseden feryat etmemeli, şiddetli heyecana kapılmamalıdır.’*[[69]] (VII-43)

Kışın bir ağacın üzerinde bir incir aramak, mecnun olmak demektir. İşte çocuğuna malikiyet hakkı alınan bir kimsenin de onu talep etmesi böyledir (XI. 33) :

2.              Epiktet diyor ki: insan çocuğunu deraguş ederken kendi kendine: “çocuğum, belki yarın öleceksin:” demelidir.

              Bu uğursuz bir söz değil mi ?’

             Hayır bu uğursuz bir söz değildir. Tabiatın bir ameliyesinin tabiridir. Yoksa, o halde buğdayların hasadından bahstemenin de uğursuz olması lâzımgelirdi diyor. (XI — 34)

3.              Koruk, üzüm, kuru üzüm, bunların hepsi bir tahavvülden başka bir şey değildir. (XI — 35)

XI

Hakikî prensiplerden muazzep olan kimseye bütün keder ve korkusunu defetmek için, şu atideki en kısa ve amayane kelimeler kifayet eder: “insanların tenasülleri rüzgârın koparıp topraklar üzerine yatırdığı yapraklar gibidir” [[70]]. işte senin çocukların da küçük yapraklardır; seni alkışlayan ve ciddî surette methedenler, yahut bilâkis seni itapları, hicivlerile gizlice gıybet edenler de küçük yapraklardır. Sen öldükten sonra, hatıram nakledecek olanlar da küçük yapraklardır. Bunların hepsi ilkbahar mevsiminde doğar, sonra rüzgâr bunları düşürür, ve orman onların yerine başkalarını tevlit eder. Az imtidat etmek, her şeyin müşterek nasibidir; fakat sen onlardan daima devam edecekmiş gibi kaçıyor ve yahut onları arıyorsun. Bir az sonra sen de gözlerini kapıyacaksın, ve yakında seni mezara gömene de ağlıyacaklardır. (X — 34)

2.              Sâlim göz her görülebilen şeyi görmelidir, ve: “ben yeşil isterim.” dememelidir. Çünkü bu, malul gözün işidir. Sâlim olan samia ve şâmme her işidilebilecek ve ya hissedilebilecek şeyi işidebilmeli ve duymalıdır. Sâlim mide, bünyesinin müsait olduğu her şeyi öğüten bir değirmen gibi her nevi gıdaları ahze müheyya olmalıdır.

Bunun gibi, sâlim fikir de her türlü hadisata hazır olmalıdır. Benim çocuklarım yaşasın, yahut benim yaptığım şeyi her kes methetsin, diyen, bir fikir, hep yeşil isteyen bir göz, yahut çiğnemek için yumuşak şey isteyen dişler gibidir. (X — 35)

3.             Bu dünyada ya zarureti cebriye ve lâyetagayyer bir emir, yahut ta şefik bir kudreti rabbaniye ve ya tesadüf tarafından istikametsiz husule getirilmiş müşevveş bir halita vardır [[71]].

Eğer her şey bu lâyetegayyer zarurete itaat ediyorsa o halde neden mücadele etmeli?

Eğer duayı kabul edici bir kudreti İlâhiye mevcutsa, ulûhiyetin imdadına lâyık ol. Eğer bu, başsız müşevveş bir halita ise, kendini kullanmak için muharrik dalgalar içinde, İlâhî bir ruha, akla malikiyetinden dolayı mesrur ol.

Eğer dalgalar seni alıp götürüyor ise, senin sefil cismini, nefsi hayvanini ve saireyi alıp götürür, ruhunu götüremez. (XII — 14)

XII

Münevver ve mütevazı olan bir kimse her şeyi veren ve tekrar alan tabiata der ki: “Bana istediğini ver, benden istediğini al.” O’ bunu babayeğitliğinden söylemez. Belki itaatından ve aşkından söyler. (X—14)

2.             Gaia, yağmuru aşk ve şevkle sever; kâinatın muazzam ruhunun, Kozmosta doğacak şeyi yapmayı da böyle sever. Öyle ise ben kozmosa diyorum ki: Ben senin sevdiğini seviyorum [[72]]. (X-21)      

3.             Ey Kozmos, senin için ahenk sayılan her şey benim için de ahenktir. Bence ne ilk turfanda, ne son turfanda olan hiç bir şey yoktur. Ey tabiat, senin mevsimlerinin bana getirdiği her şey olmuş bir yemiştir. Her şey senden gelir, her şey şendedir ve her şey gene sana döner. Biri ona “Ey Kekrops’un aziz beldesi!” demiş. Ya sen: “Ey Zeus’un aziz beldesi” demeyecek misin? (IV—23)

DOKUZUNCU KİTAP

DOSTLUK, MÜSAMAHA, MERHAMET, KEREM.

I

İlâhlar için lâyemut, bizim için de neş’e ve sürür ol! (VII — 39)

2.              Kaderin sana tahsis ettiği şeylere kendini alıştır. Kader icabı olarak beraber yaşıyacağın insanları sev, fakat onları cidden sev. (VI —39)

3.              Kâinattaki idrâk sahibi mahlûkların mevkii ayrı ayrı vücutlara ait olmalarına rağmen, bir fertteki uzuvların mevkii gibidir. Zira bunların cümlesi aynı müşterek sayi ifa için vücut bulmuşlardır. Eğer sen ekseriya kendi nefsine hitap ile, idrâk sahibi mahlûkat uzviyetinin bir âzası olduğunu söylersen, bu hususta daha ziyade kanaat getirmiş olursun. Fakat nefsine hitabında, bu uzviyetin bir aza5i değil, bir cüz’ü olduğunu söylersen, bu insanları henüz kalpten sevmediğini, onlara iyilik etmekteki derunî zevki hissetmediğini ve bu iyiliği âdet yerini bulsun diye yaparak kendine ait bir iyilik gibi yapmış olmadığını göstermiş olursun. (VII — 13)

II

insan şefakta nefsine karşı öyle bir hitapta bulunmalıdır: Ben muacciz, nankör, kaba bir kimseye, bir hasut ve hudendişe tesadüf edeceğim. Bunların bütün kusurları, hayır ve şer hakkındaki cehaletlerinden doğar. Fakat hayrın tabiatı güzellik, şerrin tabiatı çirkinlik olduğunu, ve hatta yolunu şaşıran kimsenin bile aynı kan, aynı cevherden olmak itibarile değilse de, fikir ve ülûhiyete iştirak: itibarile benim yakinim olduğunu onlardan hiç biri beni çirkinlik levsine atamayacağı için kendilerinden bana zarar gelmeyeceğini anlamış olan ben, ne bir yakine karşı hiddet göstermeliyim, ne de ondan yüz çevirmeliyim; zira biz, ayaklar, eller, göz kapaklan, alt ve üst dişler gibi müşterek işi birlikte ifa için dünyaya gelmişiz Binaenaleyh, biribirinin aleyhine hareket etmek, tabiata karşı muhalefet olduğu gibi, onlara karşı infial göstermek ve onlardan uzaklaşmak ta böyle bir harekettir. (II — 1)

2.              Her kime tesadüf edersen et, hemen kendine şöyle bir hitapta bulun: “Bu kimsenin hayır ve şer hakkındaki prensipleri nedir?” Zira bu kimse haz ve elem ve bunları tevlit eden şeref ve denaet, hayat ve ölüm hakkında şu ve ya bu prensiplere sahip olduğuna göre şöyle veya böyle hareket edişinde taaccüp edecek hiç bir şey görmeyeceğim; pek tabiî olarak bu suretle hareket etmesi icap edeceğini hatırlayacağım. (VIII — 14)

3.              Sarılık hastalığına tutulmuş olanlara bal acı gelir; kuduza tutulanlar sudan nefret ederler, küçük çocuklar topu güzel bulur. Binaenaleyh ne diye hiddet ediyorsun? Hatanın kuvvetini, safranın sarılıktaki, Virüs’ün kuduzdaki kuvvetinden daha mı az zannediyorsun? (VI —57)

III

1.             İnsana hasolan, kendini rencide edenleri bile sevmektir. Eğer sen bu kimselerin seninle aynı aileden olduklarım, cehalet yüzünden hata ettiklerini ve yakında onların da, senin de burada kalmayacağınızı, ve bilhassa iradeni olduğundan daha fena bir hâle getiremediklerinden sana bir fenalık yapamadıklarını göz önüne getirirsen buna muvaffak olursun. (VII — 22)

2.              “O beni rencide etti” düşüncesini bırakırsan şikâyeti de bırakmış olursun. “O beni yaraladı” şikâyetini bırakırsan, yarayı da kaldırmış olursun. (IV — 7)

3.              İnsanı olduğundan daha fena bir hale koymayan, onun hayatını da fena bir hale koymuş olmaz; ve kendisini ne dahilden ne hariçten yaralamış olmaz. (IV — 8)

4.             Beldenin umumuna zarar vermeyen şey, beldeye de zarar vermez. Zulüm gördüğünü tasavvur ettiğin vakit, daima şu esasa müracaat et: Eğer belde zulüm görmediyse, ben de zulüm görmedim. Eğer belde zulüm gördü ise, zulmü irtikâp edene karşı infial göstermemeli, belki o kimseye nerede hata ettiği gösterilmelidir. (V — 22)

IV

İnsanlar biribirleri için yaratılmışlardır. Binaenaleyh ya onları talim et yahut tahammül göster. (VIII — 59)

2.              Bir dal, merbut olduğu daldan ayrılınca bütün ağaçtan ayrılmış demektir. Bunun gibi tek bir insanla olan rabıtasını kesen kimse de kendini cemeyetin umumuna bağlayan rabıtayı kesmiş demektir. Dal, şüphe yok ki bir başkası tarafından koparılmıştır, halbuki insan, diğer bir hemcinsinden kin ve ya düşmanlık yüzünden kendi kendine ayrılır, ve bunu yaparken umumun dahil olduğu beldî uzviyete kendisini bağlayan rabıtaları kırdığının farkında olmaz. Maamafih cemeyetin nazımı olan Zeus, bize hem nevimizle tekrar rabıta tesis etmek ve küllün mükevven bir cüz’ü olabilmek lûtfunu bahşetmiştir. Şukadar ki, bu ayrılık çok defa tekerrür ederse, ayrılan kısım için tekrar birlik dairesine rücu etmek, eski mevki ve şeraitini yeniden kazanmak müşkil olur. Velhasıl bahçevanlar ne derlerse desinler, doğduğundan beri diğerlerile birlikte tenebbüt ve teneffüs etmekte devam eden bir dal ile, diğerlerinden ayrıldıktan sonra yeniden onların arasına giren bir dal arasında fark vardır. Ayni prensiplere malik olmayarak aynı gövdede bitmelidir. (XI — 8)

3.             Lacedemonien’ler büyük şenliklerinde misafirlere gölge yerleri verirler, kendileri lâalettayin bir yerde otururlardı. (XI — 24)

V

Bir kimsenin zevk şeref bahusus para ve buna mü masil şeyleri hayır telâkki etmek nevinden irtikâp ettiği bir hata ile karşılaştığın vakit, kendi harekât ve sekenatını göz önü ne getir ve yaptığın hemen hemen buna benzer hataları dü şün. Bu düşünce derhal hiddetini izale edecek ve eğer aynı zamanda kendi kendine o kimsenin bunu yapmakta muztar olduğunu da söylersen bu netice daha çabuk husule gelecektir. Eğer elinden gelirse, o kimseyi bu mecburiyetten kurtar. (X — 30)

2.             Lâyemut olan ilâhlar, adedi çok olan bu kabil “fenalar”a o kadar uzun müddet tahammül mecburiyetinde kaldıkları halde hiddet etmek şöyle dursun onlar hakkında her suretle ihtimam göstermektedirler [[73]].

Sen bu fenalardan biri olduğun ve hayatını bitirmek üzere bulunduğun halde bunu yapmaktan yoruluyorsun. (VII — 70)

3.             Kendi günahından kaçınmak mümkün iken kaçınmamak tuhaf ve gülünçtür; fakat güç olan, diğerlerinin günahından sakınmaktır ki bu imkânsızdır. (VII — 71)

VI

1.            Senin sarayı kıralide sürülen hayattan şikâyet ettiğini kimse duymasın, hatta sen kendin de işitme (VII — 9)

2.             insanların kendilerine muvafık ve ya faideli gördükleri şeyleri yapmalarına müsaade etmemek bir nevi insaniyetsilizk olmuş olur. İşte senin bunların hatalarından infial etmen bunlara bu müsaadeyi vermemen gibi oluyor; zira onlar daima bu hataları, muvafık, ve ya faideli gördükleri şeyler için yaparlar. Fakat onlar aldanıyorlar mı? O halde kızma, onları tenvir et, irşat et. (VI — 27)

3.            Zira sen çatlasan da onlar hata yapmaktan fariğ olmayacaklardır. (VIII —4)

VII

Başkalarının hatalarını kendilerine bırakmalıdır. (IX—20)

2.             Hata irtikâp eden birisi, o hatayı kendisine karşı işlemiş olur. Bir haksızlık yapan kimse ise, kendini fenalaştırmış olduğundan nefsine karşı haksızlık irtikâp etmiş olur. (IX — 4)

3.             Eğer o bir hatada bulunmuşsa, fenalık kendine aittir. Fakat belki hata işlememiştir. (IX — 38)

4.               Sende bir hata işlemiş tesirini bırakan kimse hakkında kendi kendine şöyle bir hitapta bulun : “Bunun bir hata olduğundan emin miyim?” Eğer hata muhakkak ise kendi kendine de ki “O muhti kendisini mahkûm etmiştir. Bu suretle kendi gözlerini çıkarmış gibidir.”

Fena bir kimsenin hata işlememesini istemek, incir ağacının incirlere usare vermemesini, yeni doğanların bağırıp ağlamamasını, atın kişnememesini ve sair bunun gibi içtinabı mümkün olmayan şeylerin vaki olmasını istemek demektir. Filhakika bu türlü bir kabiliyetle başka ne yapılabilir? Eğer kâfi derecede gayret sahibi isen, muhitinin istidadını ıslah etmelisin. (XII — 16)

VIII

İnsaniyetsizlere karşı besleyeceğin hislerin, bu nevi insanların diğer insanlar hakkında duydukları hisler nevinden olmamasına dikkat et. (VII — 65)

2.             Eşya hakkında, seni rencide eden kimse gibi hüküm yürütme. Onları olduğu gibi gör. (IV—11)

3.             Keçi gibi kokan bir şahsa karşı hiddet etme, nefesi kokan kimseye hiddet eder misin? Ne yapsın? Onun ağzı ve koltuklan böyle kokar. İşte böyle menbaların mahsulü elbette böyle olur. Fakat denebilir ki, insanın aklı vardır, isterse ne hususta hata ettiğini anlayabilir. Bu doğru. Senin de aklın var, o halde sen de kendi idrakin nisbetinde onun idrak kabiliyeti üzerine müessir ol, ona hatasını göster, ihtar et, eğer seni dinlerse onu hata işlemekten sayanet ve tedavi etmiş olursun, hiddetlenmene lüzum yoktur. (V — 28 a)

4.             Sokratın zevcesi (Ksantip) bir gün Sokrat’ın mantosunu üstünden atıp mantosuz bırakmıştı, o da bir koyun postu ile örtünmüştü. Feylesofu böyle acip bir kıyafette gören dostlarının mahcubiyet ten kızarmalarına karşı onun ne dediğini hatırla [[74]]. (XI — 28)

İntikam almak için en iyi çare: onlara benzememektir. (VI—6)

Jimnazda [Bazı memleketlerde orta tahsil müesseselerine verilen isim. İdadî mektebi.  ] güleşirken bir kimse bizi tırmıklar ve ya şiddetli bir baş vurursa, biz o adama karşı bundan dolayı ne infial ne de hiddet göstermeyiz, bize fenalık etmek istediğinden şüpheye düşmeyiz; ona karşı itimatsızlık hissi de beslemeyip kendisinden düşmandan kaçar gibi kaçmayız, kine kapılmaksızın kendisinden sadece ihtiraz ederiz. Hayatın diğer hallerinde de aynı suretle hareket edelim, Jimnazda geçen şeylere benzer bir çok hallere müsamaha gösterelim, Zira şunu tekrar edeyim ki, onlara şüpheli bir nazarla bakmaksızın ve kin beslemeksizin onlardan tevekki mümkündür. (VI — 20)

2.             Güreşte senden mahirmiş varsın olsun, senden daha munis, daha mütevazı, hadisat karşısında daha metin ve yakininin hatalarına karşı daha müsamahakâr değil ya! (VII — 52)

3.             Eğer o hata ettise hatasını kendisine lütufla göster. Şayet buna muvaffak olamazsan kendini itham et hatta kendini de itham etme, zira muvaffakiyet senin elinde değildir. (X — 4)

X

Hatırla ki, bir incir ağacının incir verdiğine şaşmak ne kadar gülünç ise Kozmostaki mevludatın da onun semereleri olduğuna hayret etmek te o kadar gülünçtür. Bu itibarla bir doktorun bir hastasının harareti olmasına .şaşması, ve bir klavuzun muhalif bir rüzgârın zuhuruna taaccüp etmesi de bu kabildir. (VIII —15)

2.             Mümkün olmayan bir şeyin peşine düşmek cinnettir. Binaenaleyh, fenaların yaptıklarını yapmamaları imkânsızdır. (V — 7)

3.             Bazı hareketlerin bazı adamlardan suduru tabiî ve mukadderdir, bunun böyle olduğunu istememek, incirin sütlü usaresi olmasını istememek kabilindendir. Hatırla ki yakında o da, sen de öleceksiniz ve az zaman sonra her ikinizin de adı ve şanı unutulacaktır. (IV-6)________________

4.              Eflâtun der ki: Bir ruh hakikatten ve bunun neticesi olarak hakkaniyet, itidal, hayırhahlık ve buna benzer faziletlerden kastı olmayarak mahrumdur. Bunu unutmamak esaslı bir noktadır, zira sen bu sayede başkasına karşı daha müsamahakâr olacaksın. (VII — 63)

XI

Birisi sana karşı bir hata işlese kendi kendine: Bu adama bu hatayı işleten hayır ve şer hakkında edindiği fikirdir.” dersen bu suretle görüş sana merhamet telkin edecektir. O vakit ne hayret, ne de hiddet duymayacaksın. Filhakika senin hayır hakkındaki fikrin ya onun fikrinin aynı ve yahut ona benzer bir fikirdir; o halde onu affetmelisin. Yahut hayırlar ve şerler hakkında verdiğin hükümler başkadır; bu takdirde ise görüşü fena olan birisi hakkında müsamahakâr olmak senin için daha kolaydır. (VII — 26)

2.              Bir kimse seni tenkit ve ya biri senden nefret .ettiği vakit, onların ufak ruhlarının derinliğine nüfuz et ve ne olduklarına bak, bunların bir gün senin hakkında başka türlü bir fikirde bulunmaları kabil olduğu için muazzep olmana hiç mahal olmadığım görürsün. Maamafih onlara iyilik etmelisin. Zira onlar tabiî olarak, yani fıtratan senin dostundur, ilâhlar bile onlara, rüyalar, kehanetler vasıtasıyla endişe veren şeyler hakkında yardım etmektedir. (IX — 27)

3.             Muktedirsen onları fikirlerinden vazgeçir. Olamadığı takdirde, iyiliğin sana bu gibi ahval için ihsan olunduğunu hatırla. Böyle insanlara karşı ilâhlar da kerimdir; ilâhlar o kadar rahimdirler ki, bu kabil insanlara sıhhat, servet, şeref gibi şeylerde yardım ederler. Bu, senin için de kabildir. Eğer değilse bana söyle, seni bundan men eden kimdir ? (IX — 11)

4.             Anthistene diyor ki: “Bir insanın iyilik etmesi, ve aynı zamanda hakkında gıybet edildiğini işitmesi şahane bir şeydir.” (VII —36)

XII

Bir küstahın küstahlığına maruz kalırsan, kendi kendine derhal de ki: kozmosta küstahların bulunmasına imkân yoktur. Binaenaleyh, mümkün olmayan bir şeyi isteme. Bu adam da, dünyada bu-

Ilınmamasına imkân olmayan hayâsızlardan biridir. Hilekâr, hain ve ya tesadüf edeceğin her hangi kusurlu insanlar hakkında da aynı mütalaayı yürüt. Zira böyle insanların mevcut olmamasının imkân dahilinde olmadığını hatırlarsan, bunların her biri hakkında daha merhametli olursun. Pek faydalı bir şey daha var, gene kendi kendine de ki: “Bu hata için tabiat hangi fazileti vermiştir.” Çünkü o nankörlüğe karşı merhameti bir panzehir olarak verdiği gibi, herhangi bir seyyieye mukabil de başka bir fazilet kuvveti vermiştir. Yolunu şaşıran birisini irşat etmeye daima mezunsun, zira her hata insanı gayeden uzaklaştırır ve yolundan alıkoyar. Fakat sen neden rencide oldun? Zira seni kendi hakkında iğzap eden kimsenin, senin düşünceni, olduğundan daha fena bir hale koyabilmesi asla mümkün değildir. Halbuki fenalık ve hatır kırılması asıl bundadır .

Bir cahilin cahil gibi hareket etmiş olmasında senin için fena ve ya garip addedilecek ne olabilir? Bilâkis sen böyle bir adamın bu hatayı irtikâp edeceğini düşünmediğin için kendi kendini muaheze etmen lâzım gelip gelmediğine dikkat et. Çünkü aklına müracaatla bu adamın bu hatayı işlemesi melhuz olduğunu anlayabilirdin. işte sen bu noktayı unuttuğun için o kimsenin o hatayı yapmış olmasına şaşıyorsun. Hususile birisinin vefasızlığını ve ya nankörlüğünü ayıpladığın vakit, kendine itapta bulunmalısın. Eğer böyle bir adamın sadakati muhafaza edeceğine bel bağladın, yahut o adama bir iyilik yaparken lütfunu bu hareketinin bütün semeresini hemen iktitaf edecek bir surette yapmadınsa, hata şenindir. İnsanlara iyilik yaparken başka ne bekliyorsun, tabiatına uygun bir surette hareket etmiş olman sana kifayet etmiyor mu? Bu, gözün görmek, ayağın yürümek için bir ücret istemesi gibidir. Bu azalar muayyen bazı vezaıfi ifa için yaratıldıkları ve tabiatlarına muvafık bir surette hareekt etmekle istihkaklarım almış oldukları gibi, iyilik yapmak için yaradılmış olan insan da, hayirkâr ise iyilik etmek ve yahut diğer bir suretle müşterek saye iştirâk etmekle, ancak yaradılışına sebep olan vazifeyi yapmış ve istihkakını tamamıyla kazanmış olur. (IX — 42)

2.              Bir iyilik yaptığın ve bir diğeri de bu iyilikten istifade ettiği vakit, iyilik yapmış olmak şerefine malikiyet ve yahut bu iyiliğe mukabele görmek gibi üçüncü bir şey daha mı istiyorsun? Bu, mecnunlara yakışır. (VII — 73)

3.             Bir iyilik yaptığı zaman hemen bunu hesap pusulasına geçirmekte istical eden kimse ise, işte böyle hareket etmiş olur; diğer birisi bu isticali göstermez, maamafih kendi kendine bir borçlu olduğunu söyler ve ne çin böyle hareket etmiş olduğunu pek âlâ bilir. Bir başkası ise, ne yapmış olduğunu bilmez denilebilir, bu sonuncu kimse, üzüm veren ve kendi kendine hasolan bu meyvayı hasıl eyledikten sonra başka bir şey istemeyen bir asmaya benzer. Bir at koştuktan, köpek avını avladıktan, arı balını yapaktan sonra da hal böyledir. Nasıl mahsulünü veren bir asma gelecek sene gene aynı mahsulü verecekse, iyilik yapan bir insan da onu ilân etmek şöyle dursun, diğer bir hayırlı işe koşacaktır. — O halde yaptığından haberdar değil gibi görünen insanlar gibi mi hareket etmelidir ? dersen, — Şüphesiz. — Bununla beraber iyilik yapan adamın iyilik yapağını bilmesi lâzımdır. Zira İçtimaî insanın evsafı, cemeyet ve Zeus için hareket ettiğini bilmesidir. Buna etrafındakiler de vakıf olmalıdırlar.” deniliyor öyle mi? — Söylediğin doğrudur, fakat sözlerimi yanlış tefsir ediyorsun. Bunun için evvelce bahsettiğim insanlardan olacaksın. Zira bunlar da zahirî bir muhakemeye esir olmuşlardır. Fakat sen benim söylediğimi iyice anlamak istersen, umumî hayır namına hareket etmekten seni meneden şey hiç bir vakitte bu olmayacaktır [[75]]. (V —6)

HAYATIN KEMÂL VE SELÂMETİNİN TEMİNİ ONUNCU KİTAP

FELSEFE PRENSİPLERİNE VE AKLA MÜTAVAATA RÜCU

I

intihap ettiğin mütevazı san’atı sev ve ona bağlan, hayatının bakiyesini, mukadderaanı bütün ruhile ilâhlara tevdi etmiş ve kimsenin ne efendisi, ne kölesi olmamış bir adam gibi geçir. (IV — 31)

 Haricî şeylerin takibi seni teşevvüş ve heyecana duçar edecek dereceyi bulduğu vakit hemen nefsine rücu et, ve mecbur olduğundan fazla manevî hayatının ahenginden uzaklaşma [[76]], (VI—11)

2.              Eğer aynı zamanda hem kayınvaliden hem validen varsa, kayınvalidene hürmet edeceksin, fakat daima validene rücu edeceksin, şimdi senin için saray ile felsefe de aynı vaziyettedir, baima felsefeye rücu et ve ona bel bağla, zira bu dünyadaki şeyler felsefe sayesinde sana kabili tahammül görünecek ve sen de başkaları için ancak bu suretle kabili tahammül olacaksın. (VI—12)

3.             Eğer, felsefe prensiplerine ve akla mütavaata rücu edersen, hakkında idraksiz bir mahlûka ve bir maymuna yapılacak muameleyi reva .görenler seni on gün sonra ilâh yerine koyacaklardır [[77]] (IV—16)

II

Ey ruhum, sen kendini’ alçaltıyorsun, alçaltıyorsun. Kendi kendini tebcile vaktin kalmayacak. Zira her şeyin, her kesin hayatı kısadır. Seninki ise hemen hemen son demine erişmiştir. Sen saadetini başkalarının ruhunda aradığın için kendi kendine hürmet etmiyorsun. (II — 6)

2.             Niçin haricî hadisatın seni iztırap ve telâşa düşürmesine meydan veriyorsun? iyi bir şey daha öğrenebilmek için boş vakit bırak, seni ıztıraba düşüren şeyden çekin. Hayatta bütün tasavvur ve inhimaklerini tevcih edebileceğin bir gaye taayyün etmedikçe yorulmak bir hamakattır, bu nevi hatadan çekin. (II — 7)

3.              Bir mukallit, kavga, korku, bataet, esaret, gibi şeyler tabiatı tetkik ile elde ettiğin mukaddes prensipleri senden yavaş yavaş silecek, ve bu prensipleri böylece elinden kaçırmış olacaksın. Her türlü ahval ve şeraitte vüzuhla görmek ve o suretle hareket etmek JSâzımdır ki hem hale ait vazife yapılmış ve hem de, tetkik hassası icra edilmiş olsun; eşya hakkında hasıl olacak vukuftan gizlenemeyecek bir hoşnudî kalsın. Ne vakit daha fazla bir sadelikten vıkar ve ciddiyetten, her şey hakkında daha büyük bir vukuftan ve o şeyin mahiyeti ne olduğunu, kozmosta nasıl bir mevki işgal eylediğini, ne kadar müddet devam edeceğini, ona kimin temellük ettiğini, onu bize kimin verebileceğini, aynı zamanda kimin elimizden alabileceğini bilmekten zevk duyacaksın. (X — 9)

4.              ilâhların asan, hikmetle dolu olduğu gibi taliin asarı da, tabiat ve mukadderatın tanzim eylediği şeylerin cereyan ve teselsülü haricinde değildir, işte her şey gibi senin bir cüz’ü bulunduğun oKzmosa lâzım ve nafi olan şey de buradan inbias eder. Tabiatın her kısmı için hayır olan şey, küllün cüz’ünün istilzam ettiği ve küllün selâmetini temin eden şeylerdir. Kâinatın selâmetini temin eden şey de, anasırın tahavvülâtıla, tabiat tarafından vücude getirilen cisimlerin tahavvülâtıdır. Bu hakikatlar sana kâfi gelsin, ve senin daima prensiplerin olsun. Iştikâ ile değil, hüsnü rıza ile ve kalbin ilâhlara karşı samimî surette minnettar olarak ölmek istersen, kitaplara karşı çok meyli bırak. (II — 13)

III

İyi, mütevazı, doğru, tedbirli, sabırlı, âlicenap vasıflarile muttasıf olduktan sonra hiç bir vakit seni bunlardan başka türlü tavsif etmemelerine dikkat et. Hatırla ki senin için tedbir kelimesi, her şeyi olduğu gibi dikkatle ve ihmâl göstermeksizin tetkik etmek, demektir, sabır demek, umum tabiattan hissei ‘mukadderini tam bir rıza ile kabul etmek demektir, âlicenap demek te mevcudiyetimizin mütefekkir ve müdrik cüz’ünün, nefsi emmarenin hoş ve nahoş hislerile bisut şeref ve sairenin fevkine yükselebilsei demektir.

 

 

105

Başkalarının sana bu sıfatları verip vermemesile zihnini işgal etmeksizin eğer sen bu sıfatlara sadık kalırsan sen başka bir adam olacak ve yeni bir hayata dahil olacaksın. Zira, şimdiye kadar yaşadığın gibi bu sıkıntı ve levsiyat hayatında kalmak çok eblehane ve denaetkârane bir şey olacaktır ve bu hal, yarıdan ziyadesi vahşi hayvanların dişleri altında, kanlar, yaralar ve tozlar içinde kaldıkları halde yeniden aynı diş ve pençelere atılmak üzere ertesi güne kadar muhafaa edilmelerini isteyen hayvan pehlivanlarına benemek demektir. Bu bir kaç ismin muhafazasına saadet adalarına sevkedilecekmişsin gibi gayret et. Eğer sen düşeceğini ve kendine sahip olmadığım hissedersen kemali cesaretle tekrar kendine sahip olacağın bir köşeye çekil, hatta bu hayattan tamamıyla çekil. Fakat hiddetle değil, sâde, mütevazı, serbest bir surette çekil; böyle hareket etmekle ve hiç olmazsa hayatı bu suretle terketmekle ömründe bir defa iyi bir şey yapmış ol [[78]].

Bu evsafın hatırasını saklamak hususunda sana en ziyade yardımı dokunacak şey, ilâhların senden methüsena olunmak istemeyip, kendilerinin canlı ^svirlerini her şuurlu insanda aramam istemeleridir. Bir incir ağacı nasıl incir ağacı vazifesini, köpek köpeklik, arı arılık vazifesini yapıyorsa insanın da böylece vazifesini yapmasını arzu ettiklerini tahattür et. (X — 8)

2.                                 Harekâtını doğru prensiplere tevfik edemezsen meyus olma, nevmit olma, cesaretsizliğe düşme; bir muvaffakıyetsizlikten sonra gene aynı maksada rücu et, ekseri ahvalde bir insana yakışır gibi hareket ettiğin surette memnun ol, ve rücu ettiğin bu san’atı sev. Felsefeye müracaatın bir terbiye mütehassısının müracaatı gibi olmasın, gözü ağrayan kimselerin süngere, yumurta ile tedaviye başvurmaları, bazılarının lapa, bazılarının ise duşlara müracaatları kabilinden olsun. Böyle yaparsan idrakine mutavaat etmekte zorluk hissetmeyecek, bilâkis sükûn ve rahat bulacaksın. Hatırla ki felsefenin istediği, senin naturanın istediğinden başka bir şey değildir. Halbuki sen naturana uygun olmayan bir şey istiyorsun (huzuzat) nasıl daha hoş değil midir? Halbuki haz, bizi dalâlete sevkeder. Ulviyet ruhta, hürriyette,

sadelikte, tedbir ve ihtiyatta, saffette ise daha fazla hoşnutluk vardır. Eğer her şeyde hazmı ihtiyatı nazarı mütalaaya alırsan, anlamak ve bilmek kudretinin bize verdiği hakîmlik kadar cazip bir şey olmadığım görürsün. (V — 9)

3.             Sokrat’a Heraklit’e, Diojen gibi adamlara karşı Pompe, Gaiüs, Aleksandr, gibi insanların ne kıymetleri vardır? Evvelkiler hadisata ve bu hadisatın esbap ve mahiyetine derinden vakıf idiler, bunların ruhlarının muvazenesini hiç bir şey ihlal etmezdi. Diğerleri ise ne endişelere, ne esaretlere maruz kalmışlardır! (VIII — 3)

IV

Sayıklamadan kendini kurtar, kendine gel, uyandıktan sonra göreceksin ki seni iz’aç eden şeyler rüyadan başka bir şey değildir. Böylece yeniden hayat bulduktan sonra seni taşviş eden şeyleri, eşyayî evvelce rüyalarınla mülâhaza ettiğin gibi mülâhaza et. (VI — 31)

2.             Ben atomlardan mürekkep isem, mevt dağılma demektir. Yahut prensipimle ittihat demektir; her halde, bu ya bir sönme ve ya bir hayattan diğerine geçmek demektir. (VII — 32)

3.              îztirap hakkında bilinecek şey: Iztirap eğer tahammül edilemez ise öldürür; devam ederse tahammül edebilir. Fakat o vakiü bütün kuvvetlerini toplayan müfekkire sükûneti muhafaza eder, irade de bundan dolayı bir tahavvüle maruz kalmaz. Iztiraptan şikâyet ise* yapılabilirse, iztirabı çeken uzuvlere düşer. (VII — 33)

4.              Şan ve şeref hakkında bileceğin şey budur: Seni alkışlayanların düşüncelerine ve bunların nasıl adamlar olduklarına, neden kaçtıklarına, neye rağbet ettiklerine dikkat et. Bir kumsalda kum lar biribiri üzerine yığılır ve son tabaka ilk tabakaları örterse ayım: suretle hayatta da evvelki yükseleni son yükselen setreder, gölgede bırakır. (VII — 34)

V

Nefsini ruhunda hapset. Ruhun ulvî ve ziidrâk kısmının hassası, hakkaniyete tevfikı hareket ederek huzura [[79] ]nail olmak ve bu suretle kendi kendine kifayet etmektir. (VII — 28)

2.              Tabiat seni, cismini terkip eden moleküllere kendi kendini tahdit edemeyecek ve sana ait olan şeye sahip olamayacak surette bağlamamıştır. Filhakika İlâhî bir adam olmak ve kimsece mâlûm bulunmamak pek âlâ mümkündür. Bunu daima hatırında tut ve şunu da unutma ki mes’ut bir hayat temini için pek az bir şey lâzımdır. Bir dialektisien, bir fizisien olmakta ümidin kalmazsa, bu hür, mütevazı, İçtimaî ve Allahın rızasına muti bir adam olmana mâni midir (VII _ 67)

3.             insan kırda, deniz kenarında, dağlarda inzivagâh aramak itiyadındadır; senin de böyle şeyleri arzulaman adetindir, istediğin zaman kendinde inzivaya çekilmek imkânı varken böyle bir arzuda bulunmak ne kadar akılsızca bir harekettir. Zira hiç bir kimse kendi ruhu inzivagâhmdan daha sâkin ve daha sükûnet bahş bir inzivagâh bulamaz. Hususile o kimse derununda doğrudan doğruya tam bir huzur temin eden şeylere malik olursa; bu tabirden maksadım, iyi tanzim edilmiş bir ruhun halinden başka bir şey değildir. Binaenaleyh sık sık kendine bu inzivayı bahşet, ve bu suretle kendini tekrar yenileştir. Karşılaşacağın her nevi endişeyi izaleye kâfi gelecek ve seni bunlara karşı infialden âri kılacak bu kısa ve esaslı hüküm ve vecizeleri hatırında tut. Seni münfeil eden nedir? insanların fenalığı mı? O halde şu hakikatler üzerinde teemmül et ki: insanlar yekdiğeri için halk olunmuşlardır; tesamüh, hakkaniyet cümlesindendir. Hatalar kastsız yapılır, bir zamanlar biribirile kavga eden, şüpheye düşen, nefret eden, biribirini yaralayan insanlar bugün ölüm ile devrilip gitmiş, ve onlardan şimdi tozdan başka bir şey kalmamıştır. Bütün bunları düşün ve iştikâyı bırak.

Fakat belki de, mukadderatın, sana bahşayişi olan tahinden münfeilsindir? O halde şunu da hatırla ki, “ister kudreti fatıra olsun, ister atomlar olsun.” Kozmosun büyük bir belde gibi olduğu sana ne kadar delillerle isbat edilmiştir. Iztirabın sebebi, halâ senin üzerinde nufuzu baki olan nefsi emmareye ait şeyler midir? Teemmül et ki; kuvvei müfekkire, kendine hâkim ve kudretine vâkıf olduğu takdirde, nefhai hayatiyenin tatlı ve ya acı hareketlerine iştirâk etmez. Hülâsa, haz ve elem hakkında bütün öğretilen şeyleri düşün.

Seni muazzep eden şan ve şeref midir? O halde her şeyin ne kadar çabuk unutulduğunu ve önümüzde olduğu gibi, arkamızda da bulunan ebedî girdabı, alkışların boşluğunu seni alkışlayanların televvün ve anlayış noksanım, şöhretinin bulunduğu mahallin darlığını mülâhazaya al. Bütün arz bir noktadan ibaret olduğu gibi bizim üzerinde sâkin olduğumuz köşe de, o arzın son derece ufak bir parçasından ibarettir. Sen bu köşecikte ne kadar ve ne gibi adamlar tarafından alkışlanacaksın? Hülâsa kalbinin malikânesinde bir inziva aramayı hatırına getir, endişeye düşme, huşunet gösterme, fakat hür kal. Bütün eşyaya bir erkek, bir insan, bir vatandaş ve fâni bir mahlûka yakışır gibi bak. Ruhunda prensiplerinin geçit resmini yapacağın vakit şu iki büyük hakikat dikkatini celbetmelidir. iBri eşyanın ruhumuzla teması yoktur, bunlar hareketsiz olarak ruhun haricinde kalırlar ve bizim endişelerimiz, ancak ruhun kendi hakkında ettiği enfüsî düşüncesinden doğar.

Diğeri de, bütün gözünün önünde olan şeylerin bir lâhzada değişeceği ve fena bulacağıdır. Şimdiye kadar ne tahavvüllere şahit olduğunu düşün! Dünya tebeddül, hayat ise fikir demektir. (IV — 3)

VI

Ruhunu iyice araştır. Hayır menbaı onun derinliğindedir. Eğer daima o derinliği karıştırırsan o menba zinde kalır. (VII — 59)

2.              Fanusun ziyası, sönünceye kadar yanar ve parlaklığını muhafaza eder; hakikat, hakkaniyet, itidâl gibi sende olan şeyler senden evvel mi zevale uğrasınlar? (XII —15)

3.              Prensiplerin nasıl zeval bulur, bunlara tevafuk eden fikirler fena bulmadıkça. Halbuki bu fikirleri mütemadiyen canlandırmak senin elindedir. Ben bu veya şu şey hakkında muvafık olanı düşünmeye kadirim. Ben buna kadir olduğum halde neye telâşa düşeyim ? Ruhumun haricinde olan şeyin, müfekkirem için hiç bir hakimeyeti yoktur. Bunu böyle düşünürsen doğru olursun. Yeniden yaşamak senin için mümkündür: Görmüş olduğun şeyleri evvelce gördüğün gibi tekrar görürsen yeniden yaşamış olursun. (VII — 2)

4.    Evvelâ, beni bu insanlara hangi tabiî rabıta bağlıyor ? Bu yekdiğerimiz için doğmuş olmamızdır. Yahut diğer bir noktai nazara göre, bir koçun koyunların başında bulunması, ve buğanın, öküzlerin başında bulunması kabilinden, ben de diğer insanların başında bulunmak için dünyaya geldim. Daha yukarı çık, muhakemeyi ta mebdee kadar götür: eğer atomlar mevcut değil ise, kâinatta her şeyi idare eden tabiattir. Eğer keyfiyet böyle ise, az iyi olan vücutlar daha alâlan için bunlar da yekdiğeri için vücuda gelmişlerdir.

İkincisi, bunlar sofrada, yatakta ve sair yerlerde nasıl hareket ederler, ve bunların prensipleri kendilerini ne gibi mecburiyetlere tabi kılar, maamafih safaletlerine rağmen ne kadar da mağrurdurlar?

Üçüncüsü, eğer bunlar hareketlerinde iyi gidiyorlarsa bundan memnun olmamak lâzım gelmez; eğer fena gidiyorlarsa bu, şüphesiz gayri ihtiyarî ve cehalet saikasiladır. Zira bir ruhun bir şeye kıymetine göre muamele etmesi kastla olmadığı gibi kendisini hakikatten mahrum eylemesi de gene kastla olmaz. Bundan dolayıdır ki, bu kimselere haksız, tamahkâr hülâsa başkaları için muzır denildiği vakit tahammül edemezler.

Dördüncüsü, şeninde bir çok zafiyetlerin ve diğerleri gibi aynı hataların vardır. Bazı hataları işlemekten tevekki eylesen bile, bu hal o hataları irtikâp etmeye meylin yok demek değildir, bunlar filen zuhur etmese de halen sende mevcuttur. Bunlardan senin tevekki eylemekliğin, ya cebanet, ya gurur ve yahut her hangi bir nakısa saikasiladır.

Beşincisi, onların hata işlediklerini tamamıyla bilmiyorsun. Zira çok fiiller sence meçhul olan bir hareket düsturuna göre yapılmıştır. Velhasıl diğerlerinin ahval ve harekatı hakkında vukufu ciddi ile karar verebilmek için bir çok teferrüat ve tafsilâta agâh olmak lâzımdır.

Akıncısı, infial ve ya sabırsızlığa nefsini teslim ettiğin vakit, düşün ki hayatı beşer çok kısadır, ve az bir zaman içinde hepimiz kabirdeyiz.

Yedincisi, bizi iz’ac eden diğerlerinin ef’al ve harekâtı, değil çünkü, bunlar faillerinin idaresi sahasına tabidir, bizim bunlar hakkında edindiğimiz fikirlerdir. Binaenaleyh o fikri bertaraf et, seni infiale sevkeden hükmü imhaya karar ver, hiddetin hemen geçer. Bu hükmü nasıl kaldırmalı? Bu, senin böyle yapmakta hacaleti mucip bir şey olmadığını teemmül etmenle mümkündür. Hacaleti mucip olan şey, manevî fenalıktır. Eğer hacaleti mucip olan ahlâkî fenalıktan başka bir şey olmuş olaydı sen de şüphesiz bir çok hatalar irtikâp etmiş olacak, bir haydut veya bir şerir olmuş bulunacaktın.

Sekizincisi, şuna, buna karşı duyduğumuz infialler ve hiddetler, bize hiddet ve infialimizi mucip olan o şeylerin kendilerinden daha ziyade fenalıklar iras eder.

Dokuzuncusu, sahte bir hareekt ve bir mürayilik olmayıp samimî olan mülâyemet hiç bir vakit cerh ve iptal ve mağlup edilemez. Filhakika en şedit ve haşin olan bir kimseye karşı lutfunu muhafaza ve fırsat düştükçe onu mülâyemetle iyiliğe teşvik edersen sana fenalık etmek istediği anda bile sen ona hiddet etmeyerek “hayır hayır oğlum, biz dünyaya başka şey için geldik, bunun için gelmedik; sen bana değil, kendine fenalık edeceksin!” diyerek onu ilzam edersen ve sonra da kendisine mahirane bir surette gûya umumî şeylerden bahsediyormuş gibi her yerde keyfiyetin bu merkezde olduğunu arıların, ve cemeyetle yaşamak şevki tabiileri iktizasından olan sair diğer hayvanların bile böyle yapmadıklarını anlatırsan, o, sana karşı ne yapabilir? Fakat bunu istihzasız, haysiyeti rencide etmeksizin hakikî bir muhabbet ve her türlü meraretten azâde bir ruh ile yapmak lâzımdır. Bunu ne bir mürebbi tavrile, ne de başkalarının takdirini celb etmek istermişçesine değil, hatta başkaları da hazır olsa yalnız ona hitap eder gibi yapmalısın.

Bu dokuz düsturu ilâhların armağanı imiş gibi hatırında tut, ve artık yaşadığın müddetçe insan olmaya bak. Fakat diğerlerine karşı hiddete kapılmaktan tevekki ettiğin gibi bu hususta da müdaheneden kaçın. Zira her ikisi de cemeyet hayatına münafi ve fenalık etmeye müncer olan hareketlerdir. Hiddete kapıldığın vakit şu hakikati Jıatırla: hiddetlenmek, mertlik değildir; hilim ve nezaket, daha İnsanî olmakla beraber daha mertçedir. Hilim ve nezaketle hareket eden kimse, parlayan ve tehevvüre kapılan kimseden daha ziyade cesaret, metanet, ve kuvvet ibraz etmijş ,olur. Sabır ne kadar sükûne»te yaklaşırsa o nisbette kuvvete de yaklaşmış olur. înfial za’af eseri iolduğu gibi, hiddet te tamamen öyledir. Her iki halde de insan yaralanmış, ve elindeki silâhını teslim etmiş demektir.

Eğer istersen Apolon’un şu onuncu armağanını da kabul et: fenaların fenalık yapmamalarını istemek cinnettir, zira bu, muhali temenni olur. Onların bu fenalığı sana karşı değil de başkalarına karşı yapmalarını istersen iz’ansız ve zalim bir kimseye yakışır bir harekette bulunmuş olursun. (XI — 18)

VII

Şat ve mesrur olmak istediğin vakit, beraber yaşadığın kimselerin en iyi vasıflarının, meselâ filânın hayırkârlığım, filânın tevazuunu, bir diğerinin de cömertliğini ve sair evsafını hatırına getir. Bizimle yaşayanların maneviyatında parlayan fezail kadar kalbe neşat veren bir şey olmaz. Hususile bu fazilet sahipleri mümkün olduğu kadar etrafımızda çok toplanmış bulunursa. Binaenaleyh daima gözünün önünde bu lâvhayı bulundur. (VI — 48)

2.                               Bu gibi insanların ve bahusus aklı selim sahiplerinin iradesine dikkat et, ve bu kimselerin neden kaçındıklarını ve neye rağbet ettiklerini nazarı dikkate al (IV — 38)

3.                               Epiküriyenlerin kitaplarında: Eskiler içinde faziletkâr olanlardan birini daima hatırda bulundurmak düsturu vardı. (XI — 26)

VIII

Muhtelif kimselerden aldığım fazilet misal ve dersleri:

Büyük babam Verus ten: ahlâki hamide, sekinet ve asla sabırsız olmamak, (I— 1)

2.                               Babamdan: gerek şöhreti, ve gerekse kendisinden bana kalan hatıra sayesinde: mahviyet ve mertçe cesareti. (I — 2)

3.                               Validemden: dindarlık, cömertlik, fenalıktan, hatta fenalık fikrinden kaçmak. Bundan başka, zenginlerin tarzı hayatından uzak olan hayat sadeliği. (I — 3)

4.                               Ceddi ekberimden de: umumî mekteplere gitmemek, evimde mükemmel hocalar bulundurmak, tahsil ve taallüm için hiç bir masraftan kaçmamak. (I — 4)

 IX

Mürebbimden: koşu meydanlarında ne yeşil ne mavi elbise taraftarı olmamak ve gladiyatörlerin musaraalarında büyük ve ya küçük kalanlar tarafını iltizam etmemek. Çalışmaya ve yorgunluğa tahammül, aza kanaat, kendi işimi kendim görmiyi bilmek, çok iş yüklenmemek, gammazlardan sakınmak. (I — 5)

2.               Dtognete’ten: kıymetsiz ve abes mütalâalarda bulunmamak, şarlatanların sihir ve büyü hakkında naklettikleri şeylere ve peri, cin sihirlerile sair sihirbazlıklara inanmamak, uğur için bıldırcın beslemek gibi deliliklere hasrı nefsetmemek, hakkında açık söylenen söze tahammül etmek.

Tamamıyla kendimi felsefeye vermiyi ve ta çocukluktan beri muhavereler kaleme almayı ve örtüsü sadece posttan ibaret olan mütevazı bir yatakla iktifa etmeyi ve bütün yunan disiplinine tebaiyet etmiyi, evvelâ Bacchius’e, sonra Tandasis ve Marcianus’e borçluyum (I — 6)

3.             N&hviyundan Aleksandr’dan: hataları müahazede itidal, garabeti elfaz, veya zâfı telif veya bir telâffuz hatası için huşunetle tekdire kalkışmamak, fakat cevap verir ve ya tasdik eder gibi görünerek, yahut o yanlış kelime üzerinde değil, kelimenin taalluk ettiği şey hakkında münakaşaya girişerek mahir bir surette münasip kelimeyi kullanmak ve yahut diğer bir ince ipham kullanarak hatayı hissettirmek. (I — 10)

4.              Fronton’dan: bir hükümdarın sarayında, ne kadar haset, riyâ, hile bulunduğunu ve bizim, zengin ve asil ismini verdiğimiz: kimselerin ne kalpsiz insanlar olduğunu anlamış olmak. (I — 11)

X

Rustiius’tan: insanın seciyesini ıslah ve terbiye etmek lüzumunu anlamış olmak. Sophist’leri taklit edeceğim diye doğru yoldan ayrılmamak, ve ulumu mücerrede (riyazi ilimler) hakkında yazı yazmamak, can sıkıcı nutuklar iradına kalkışmamak, gösterişle fa’al ve hayırkâr insan tavurları takınmamak, İlmî beyan, İlmî aruz ve tumturaklı üslubu bir tarafa bırakmak, evimde merasim elbisesile çalım satmamak ve buna mümasil bir şey yapmamak, Sinuesse’in valideme yazdığı mektuplar gibi sâde mektuplar yazmak, bizi darıltan kimseleri affetmeye müheyya olmak ve bu kimseler bir nedamet işareti verir vermez kendilerile barışmıya hazır olmak, dikkatle mütalâa etmek ve az anlamakla iktifa etmemek, çok söyleyenlerin sözünü birden bire tasvip etmemektir. Bana Epiktetin muhaverelerini evinden getiren bu zat olmuştur. (I — 7)

2.              Appolonius’ten: kararlarında hür ve metin olmak, velev bir saniye bile aklı temyizden başka bir şeyi nazarı dikkate almamak, evlât zıyaı, uzun rahatsızlıklar ve büyük elemlerde de aynı halde kalmak. Mumaileyhin derslerini verirken sabırsızlık göstermemesinden: Bir insanın aynı zamanda hem pek metin hem de pek halim olması mümkün bulunduğunu anlamış olmak; dostlarımızın lutuf ve ihsan ismini verdikleri şeyleri kabul ettiğimiz zaman, onların önünde küçülmemek, nankör de olmamak. (I — 8)

3.             Plutarque’in hafidi olan Sexstus’ten: Hayırhah olmak ve pederâne idare edilen bir ev nümunesi görmüş olmak ve tabiata muvafık bir hayat tarzını öğrenmek; gösterişsiz bir .ciddiyet, dostlarımızın menfaatine dikkat,kumakaya ve düşünmeden fikir beyan edenlere tahammül etmek, her türlü mizaca uymak. Mumaileyhin bu uysallığı o derecede idi ki, kendisine takarrüp daima hürmet hissi vermekle beraber muhaveresi müdahinlerinkinden bile hoş ve mizaçgirane idi. Bunlardan başka hayatın sevk ve idaresinde elzem prensipleri bulup tanzim etmek hususunda şumullü ve usullü bir maharet sahibi olmak. Sextus, hiddet etmez ve bir ihtiras göstermezdi, sakin ve müşfik bir kalbe sahipti. Birini gizli olarak medihten zevkiyap olurdu; çok bilir, fakat bilgiçlik satmazdı. (I — 9)

XI

Eflâtunnî Aleksandr’dan: her kime olursa olsun, lüzumsuz yere (vaktim yok) sözlerini ne söylemek ve ne yazmak. Çünkü böyle bir harekette bulunmak, bir iş bahane ederek cemeyetle olan münasebatımdan doğan vazifelerden kaçınmak demek olur. (I — 12)

2.             Katülüs’ten: esassız bile olsa, bir dostun iştikâlarına karşı lâkayıt kalmamak, bilâkis onu teskine ve eski dostluk münasebatını iadeye çalışmak. Athenodotus ve Domitius’ün yapmış oldukları rivayet olunduğu veçhile muallimleri candan methetmek, çocuklara karşı samimî ve sabit bir muhabbet göstermek. (I—13)

3.              Biraderim Severüs’ten: Akrabamı, hakikat ve adaleti sevmek.

Severüs vasıtasıyla Thraseas, Helvidus, Caton ve D’ton ve Brutus’ü. (bunlar meşhur ravakilerden olup zalimlerin düşmanı idiler), ne adamlar olduğunu öğrenmek, herkesin tabiî müsavatı üzerine müesses ve herkese nas müvacehesinde serbest söz söylemek hakkını bahşeden hükümet fikrine, tab’anın hürriyet hakkına hürmetini vazifelerin birinci derecesi addeden bir idare fikrine sahip olmak ve bundan başka seciyemde muttarit olmak, felsefeye, hayırhahlığa, cömertliğe mukdimâne merbut kalmak; hiç bir vakit ümidimi kesmemek, dostlarımın muhabbetinden şüphe etmemek, takbihe müstahak olanlardan hissiyatımı ketmetmemek, neden hoşlanıp neden hoşlanmadığım hakkında dostlarımı tereddüde düşürmeyerek arzumu kendilerine açıkça göstermek. (I — 14)

4.             Maximus’ten nefsime sahip olmak, ve hiç bir şeyden telâş ve heyecana düşmemek, hastalık ve ya sair musibet anlarında cessur olmak, hilmü vıkar ile mâlî muttarit bir mizaca malik bulunmak ve her günkü vezaifi neş’e ile ifa etmek, herkeste sözlerimle düşünerek söylediğim, ahvalimle de fena hiç bir şey yapmak istemediğim kanaatini tevlit etmek, her şeye şaşmamak, hiç bir şeyden telâşa düşmemek ne ihmalci, ne kararsız, ne düşkün olmamak, câli sükûnet, yahut calî hiddet ve ya emniyetsizlik göstermemek, iyiliğe ve affü samimeyete mütemail olmak, herkeste ıslah edilmiş değil, bizatihi doğru bir seciye uyandırmak, kimsede beni, nazarı hakaretle görüyor, fikrini asla uyandırmamak, kimseye ben ondan daha iyiyim zehabına düşmek cesaretini vermeyecek bir insan olmak, yalanın düşmanı olmak, hasılı vücudü daima bir iyilikle meşbu kılmak. (1 — 15)

XII

Manevî babam olan Titüs Antonin’den: halim olmak, mülâhaza edilmiş hükümlere sarsılmaz surette merbut bulunmak; şânü şeref nazarile bakılan bütün şeylerin bisut şâşaasına ehemmeyet vermemek, sâyü ikdama muhabbet etmek, cemeyete nafi olabilecek bir şey söyleyecek olan bir kimseyi dinlemeye daima müheyya olmak, herkese kıymeti nisbetinde muamele etmekte kusur etmemek, ne zaman şiddet ve ne zaman afle hareket etmek lâzım geleceğini bilmek, Şabemretlere fena gözle bakmamak.

Titus Antonin ile sühuletle kesp muarefe edilirdi, doyulmaz nezaketi vardı. Kendisinde ne sertlik, ne şiddet ve ne de ” kan ter içinde kaldım ! ” sözünü söyleyecek tehevvür görülmemiştir. Bilâkis bütün harekâtı heyecana kapılmaksızın, inti zam, azim ve kendisile hem ahenk olarak uzun müddet tasarlanmış gibi tam bir teemmül mahsülü idi. Vücudüne itidal ile itina eder, fakat bunu hayata merbut ve hoşa gitmek hevesinde olan bir adam gibi yapmazdı. Maamafih bu hareketi sayesinde tıbba ve edviyeye müracaat ihtiyacım nadiren hissederdi. Kendine arız olan şiddetli baş ağrılarından sonra tekrar kuvvet bulur, ve bir genç gayretile gündelik mesaisine tekrar başlardı. Mutadı haricindeki saatlerde katiyen banyo yapmaz, bina yaptırmayı sevmez, yeni yemekler icat etmekten hoşlanmazdı. Elbiselerinin kumaş ve rengine, kölelerinin güzelliğine o kadar ehemmeyet vermezdi. Lanuvium’ da ekseriya aşağıki çiflikten gelen Lorium yününden yapılmış sade uzun bir gömlek giyer, Tusculum’da ihtiyacı olduğu zaman kâhyasından istediği bir manto ile iktifa ederdi, diğer hareketleri de bukabildendi [[80]].

Her yerde, her zaman aynı keyif ve neşe içinde kendi yağıla kavrulmasını bilirdi; ilerisini evvelden görürdü. En ufak teferrüata bile müşkülât çıkarmadan nezaret ederdi. Muazzam bir servetin temin ettiği menfaatlardan debdebesiz ve tekellüfsüz bir surette istifade ederdi. Elinde olduğu zaman bu menfaatlardan gayet tabiî bir surette istifade ettiği gibi, olmadığı zaman da müstağni görünürdü.

Sokrat hakkında söylendiği gibi, onun da, bir çok insanların nefislerini mahrum etmekten büyük bir eza duydukları şeyler için esef etmediği, yahut malik oldukları vakitte pek çok sevindikleri şeylerden kendini müstağni görmek hususlarında aynı kudre te malik olduğu söylenebilirdi. Kavi ve nefsine hâkim ol mak hususlarında itidal derecesini muhafaza etmek, mütevazin ve yenilmez ruhlu bir insanın şiarıdır. Maximus’ün hastalığında kendisi işte bu tarzda hareket etmiştir.

İlâhlara karşı hurafelere kapılmaz, insanlara karşı müfrit hürmet ve ikramdan tevekkî eder, ahaliye yaltaklanmaz ve fazla cemile göstermez, her şeyde itidal ihtiyar ederdi. Tavru hareketi metîn, âdi zevklerden ve yeniliklerden muarra idi. Tafra furuşluk göstermeyerek her şeyde ecdadının isrine giderdi, mütemadiyen yer ve iş değiştirmekten hoşlanmaz, aynı yerde kalmayı ve aynı işle meşgul olmayı tercih ederdi.

Müzakerelerde en iyi kararı ittihaz için dikkat ve gayretle çalışır, işittiği malûmat ile kanaat etmeyerek tahkikat ve tetkikata girişmekte tereddüt etmezdi. Sırları pek azdı, ve bu sırlar da hükümet işlerine müteallik şeylere aitti.

Umumî şenliklerde, inşaatta, ahaliye verilen atiyelerde ve buna benzer şeylerde yapılacak masraflarda itidal ve basiret gösterir, bu gibi şeylerde kendi rolünün ehemmeyetini idrâk ederdi. Ahali arasında fazla rağbet temini kaygusuna düşmez bilâkis alkış ve âdi dalkavuklukları menederdi. Hiç durmadan hükümet uzuvlarının muhafazasına çalışır yaptığı tasarrufun şikâyete sebebiyet vereceğinden korkmayarak temaşa masraflarını sıkı bir surette tanzim ederdi. Dostlarını kendisile birlikte yemek yemeye gelip gelmemek, seyahatlerinde kendisine refakat edip etmemek hususunda serbest bırakmak, işleri dolayısıyla gelemeyenlere karşı muamelesini değiştirmemek dostlarından hiç birisine şahsî infial, ve ne de fazla irtibat göstermemek suretile kendisini değiştirmemiyi bilirdi.

Kimse onun hakkında, ukalâ, şaklaban ve ya malûmat furuştur, diyememiştir. Bilâkis kendisinden bahsederken; olgun, kâmil, dalkavukluğa iltifat etmez, başkalarına olduğu gibi nefsine de hükmetmeye kadir bir insandır, derdi.

Hakikî feylesofları daima tebcil eder; fakat feylosof görünenlerin sözlerine kapılmamakla beraber onları da hakir görmezdi.

Belâgatta, kanunlar tanziminde ahlâkiyatta ve yahut her hangi bir bahiste başkalarında gördüğü tefevvuk kudreti önünde hasetsiz serfüru etmesini bilir, onların menfaatlerini hararetle gözetir ve müdafaa eder ve her birinin kıymetine göre muamele görmesine itina ederdi. (I — 16)

Şunları ilâhların lütuflarına medyunum:

2.              iyi ecdada, iyi bir anneye ve kızkardeşe, iyi muallimlere, hiz* metçilere, hemen hepsi iyi olan dostlara ve mütefekkirlere malik olmak, bir vesile ile kendilerini gücendirebilecek bir mizaçta olduğum halde ilâhların lütuf ve inayeti sayesinde bunlardan hiç birini rencide etmemiş olmak, büyük babamın müstefrişesinin yanında uzun müddet kalmamak, gençliğimin saffetini muhafaza edebilmek, ne Benedicte’ye ve ne Theodotus’ı dokunmamak, ve aşka düştükten sonra bundan yakamı sıyırmak, gençliğinde ölmesi mukadder olan annemle hayatının son senelerinde beraber yaşamak, sarayda muhafızlar parlak elbiseler, meşale tutanlar, heykeller ve bu kabilden zinete ihtiyaç görmeksizin yaşanabileceğini ve bir hükümet reisi sıfatile hareket etmek icap ettiği zaman daha az asalet ve kudret göstermek lâzım geldiğini, ve bir imparator için tarzı hayatımı sadece bir vatandaşın hayatı derecesine indirmek imkânı bulunduğunu anlatarak beni her türlü ihtişamdan soğutan bir mürebbinin, bir babanın emri elanda bulunmak ve muvaffak olduğumu hissettiğim takdirde belki de beni alıkoyabilecek olan belâgat, şiir ve ya bu gibi sanatlarda büyük bir eseri terakki göstermemek, felsefeye karşı derin bir muhabbet duyduktan sonra, Sofistlerden birinin eline düşmemek, ne müellifleri tetkik, ne kıyasların halli, ne de semavî hadiseler hakkında mübahaselere çok vakit kaybetmemek Appolonius, Rusticus, Maüimus’ü tanımak Rusticus’e karşı hiddetlenip te sonra beni nedamete düçar edecek hiç bir harekette bulunmamak, ahlâk ve tabiatile beni kendi ahlâk ve tabiatına dikkat etmeye sevkeden, bununla beraber bana karşı gösterdiği hatırşinaslık merbutiyetile beni teshir eden bir kardeşe tesadüf etmiş olmak, zevcem gibi son derece h2İim, muhabbetli ve sâde bir hayat arkadaşına malik olmak, zekâdan mahrum ve kusurlu çocuklara malik olmamak, hocalarıma, henüz genç olmalarına rağmen, arzularını sonra tatmin etmek ümidile savsaklamaksızın, hemen istedikleri mevkileri vermek, bir sefaleti tehvin yahut bir ihtiyaca yardım etmek istediğim zaman param kalmadığı cevabına maruz kalmamak, bu gibi ihtiyaç anlarında başkalarına müracaat ihtiyacım duymamış olmak ve çocuklar için pek mükemmel hocalara tesadüf etmek, böyle bir hayata bu kadar uzun müddet tahammül edebilecek bir vücude malik bulunmak, rüyada bir çok devalar ve bahusus [[81]Gaete’ de tutulduğum kan tükürme ve baş dönmesine karşı devalar hakkında malûmat almak, tabiata uygun bir hayatın nasıl olacağım vazıh surette ve mükerreren görmek…

Uzun müddettenberi beni hiç bir şey ilhamlarımın müsaadesi nisbetinde tabiata muvafık bir surette yaşamaktan menetmemiştir. Eğer bugün ben gayenin gerisinde kalmışsam, bu kendi kusurumdur ve ilâhların ihtarlarım, ve daha doğrusu derslerini ihmâl etmiş olmanı neticesidir. Zira bütün bu şeyler, ilâhların, ve hüsnü taliin, yani kaza ve kaderin yardımlarına muhtaçtır.

Bu Kuad’ların memleketinde Gratnua nın sahillerinde yazılmıştı. Granua karpatlardan zuhur edip Tuna’ya dökülen bir nehirdir ki Gran şehrinin karşısındadır. (I — 17)

ON BİRİNCİ KİTAP

VİCDANIN TEDKÎKl VE HAYATIN TANZİMİ

I

Yaşryacağın müddet azaldı. Bir dağ tepesinde yaşar gibi yaşa. Mademki kozmos içinde bir beldede imişin gibi yaşıyorsun, dağda ve ya şurada burada yaşamaklığınnın hiç bir ehemmeyeti yoktur. İnsanlar seni, hakikaten tabiata muvafık surette yaşayan bir insan olarak görsünler. Eğer onlar senin bu haline tahammül edemiyorlarsa seni öldürsünler; zira bu akibet, onlar gibi yaşamaya müreccahtır. (X— 15)

2.             Diğerlerinin yaptığı her hareket hakkında imkân nisbetinde kendi kendine şu suali sor: Bu adam acaba ne maksat t2kip ediyor? Fakat buna evvelâ kendinden başka, ve evvelâ kendini tedkik et. (X — 37)

Nihayet bil ki, ihtiraslarını teşkil eden ve seni bir kuklanın ipleri gibi oynatan şeyden daha mühim, daha İlâhî bir diğer şeye maliksin [[82]]. Fikrinde şimdi ne var, korku mu, şüphe mi, haset yahut bunı mümasil bir fenalık mı? (XII — 19)

3.             Başkalarının ruhlarında neler cereyan ettiğini tedkik etmeyen bir kimsenin felakete duçar olduğu asla görülmemiştir; fakat kendi kalblerinin hareketlerini mütalâa etmeyenlerin betbaht olmaları bir zarurettir. (II — 8)

II

Her harekette kendi kendine şunu sor: Bu hareketim beni nereye sevkediyor? Acaba bundan pişman olmayacak mayım? Bir az daha sonra, benim için her şey müsavidir, eğer şimdi hareketim zekî, muaşerete müstait, Allahın takip eylediği kanuna tebaiyet eden bir insanın [[83]tabiatına muvafık ise, daha ne isteyebilirim? (VIII — 2)

2.             Münasip olmayan şeyi yapma, doğru olmayan şeyi söyleme, iraden her şeyde ve her zaman sende bir tasavvura sebep olan şeyin ne olduğunu anlamaya o şeyi, sebebi, mahiyeti, gayesi ve mevcudiyetini tahdit eden zamanın kısalığı itibarile tahlil ederek tedkike çalışın. (XII —17 —18)

3.             Hayatın selâmeti, her şeyi iyice ve tamamen görmek, o şeyin hakikatte ne olduğuna, maddesine, sebebine vukuf peyda etmek, ve bütün ruhile hakkaniyeti iltizam etmek, doğruyu söylemektir. Aralarında en ufak bir fasıla bile bırakmamak suretile, hayırlı bir işi diğer bir hayırlı işe bağlamak suretile hayattan istifade etmekten başka yapılacak ne vardır ? (XII — 29)

Acaba ruhum şimdi ne haldedir? Her vesile ile insan kendi kendine bu suali sormalı ve buna nazaran kendisini tedkik etmelidir. Benliğimin “irade” denilen kısmı içinde ne var, acaba şimdi ruhum nasıl? Bir çocuk ruhu mu, bir delikanlı ruhu mu, yahut kadın tabiatlı ve gevşek bir adam ruhu mu, bir zalimin, bir terbiyesizin, yahut vahşi bir hayvan ruhu mu? (V — 11)

2.              iradem ne halde bulunuyor? Şimdi onu nasıl kullamyorumHâlen benim ne işime yarıyor? Zekâdan mahrum mu? Cemeyetten ayrılmış, ve kim bilir koparılmış mı? Nefsi emmareye ve onun bütün harekâtına tâbi olacak derecede yapışmış ve karışmış mı ? (X — 24)

3.              İnsanın ruhu kozmosun cisminin bir cerihası ve cerahatlenmesi gibi oldukça, kendi kendini rezil etmiş olur. Zira evvelâ her hangi bir şeye karşı infial göstermek, hususî tabiatlardan her birini o nisbette mürekkep cüzüler gibi ihtiva eden tabiata karşı isyan etmektir. İkincisi, ruh, her hangi bir kimseye karşı bir husumet besler yahut onu yaralamak istiyormuş gibi aleyhinde hareket ederse, aynı akibete maruz kalır. Demek ki hiddete kapılan insanların ruhları bu halde bulunuyor. Üçüncüsü, ruh, zevk veya eleme mağlûp olursa şeref ve haysiyetini kaybetmiş olur. Dördüncüsü ruh, komedi oynar, veya şaşırtıcı, aldatıcı surette söz söylerse aynı vaziyete düşer. Beşincisi, idrâk sahibi mahlûkların gayesi, teşkilâtların en muazzamile müesses alemşumul beldenin hikmet ve kanununu tâkiptir. Binaen aleyh, en ufak fiillerin bile bu gayeye göre tanzim edilmiş olması lâzım geldiği halde, ruh, faaliyet ve istidatlarını bir hedefe tevcih etmediği ve her şeyi gelişi güzel ve irtibatsız bir surette yaptığı zaman da bednam olur. (II — 16)

IV

Şimdiye kadar ilâhlara, ebeveynine, zevcene, çocuklarına, muallimlerine, mürebbilerine, süt babalarına, dostlarına, hizmetçilerine karşı nasıl hareket ettin, bunların cümlesine karşı “kimseye fenalık etmemeli ve kimse hakkında fena söylememeli” [[84]] düsturunu takip ettin mi? Başından ne gibi hadiseler geçtiğini ve ne gibi hadiselere tahammül etmek kudretini gösterdiğini hatırla. Şimdi sen hayatının tarihi olmuş ve mevdu vazifeni ifa etmişsindir. Söyle, ne kadar güzel hareketlerde bulundun? Ne kadar zevk ve ıztıraplara galebe ettin? Ne kadar şan ve şerefe rağbet göstermedin? Kaç nanköre karşı uluvvü cenap gösterdin?[[85]]. (V — 31)

2.              iradenin hassatan dört meyli vardır ki, bunları mütemadiyen gözetlemeli, ve tesadüf ettiğin anda, onların her biri hakkında kendi kendine: “Bu boş bir hayaldir [[86]], lüzumsuzdur; cemeyetin inhilâlini istihdaf eder; bu söylemeye hazırlandığın şey, senin esas malın değildir. Halbuki insanın bizzat düşünmediğini söylemesi abestir.” diyerek cümlesini reddetmelisin. Nefsinden defetmen lâzım gelen dördüncü meyil de, benliğinin en İlâhî, en asıl kısmının, en az asıl ve fânî olan kısmına ve maddî cisme ve onun kaba iştihalarına tabiiyet ve esaretinden mütevellit olan meyildir. (XI— 19)

3.              Theophraste, hataların mukayesesini yaparken, en basit bir fikri selimin de düşünebileceği gibi, memnu olan hazlardan mütevellit hataların, hiddet hatasından daha vahim olduğunu ifade etmekle, çok akilâne bir söz söylemiştir. Filhakika, hiddetlenen bir kimse bir nevi ıztırabın tesiri altında gizli bir kalp darlığı ile aklını kaybeder gibi görünür.

Halbuki, memnu olan hazların hatasına düşen bir kimse, hazzın esiridir ve nev’ama daha sefih ve daha kadınlaşmış gibidir. Binaenaleyh Theophraste pek doğru olarak hakikî bir feylesofa yakışır bir lisanla; haz ile hataya düşen kimsenin, elemle hata irtikâp eden kimseden daha şiddetle takbih edilmesi lâzım geleceğini söylemiştir. Hülâsa biri, bir tecavüzden mütevellit ıztırap saikasile hareket ediyormuş gibi hiddete kapılmış görünmekte, halbuki diğeri, kendi tam rizasile haksızlığa koşmakla memnun olan hazzın tatminine atılmaktadır. (II — 10)

Bunu anladın ya? Şimdi de şuna dikkat et; heyecan ve endişeye düşme. Kendini sadeleştir. Birisi bir hata mı irtikâp etti? O kimse hatayı kendine karşı yapmıştır. Başına bir şey mi geldi? Bu, kozmosun reyine muvafık surette vaki olmuştur. Zira bu hal ve sana vaki olan bütün şeyler ta ezelden umumî mukadderatı mezceden, dokuyan “kül” den gelir. Hülâsa hayat kısadır. Şimdiki zamanından tedbir ve hakkaniyetle istifade et; istirahat hususunda kanaatkâr ol. (IV —26)

2.              Doğru ol, kendini ıslah et [[87]]. (VII — 12)

3.             Hatırla ki, fikrini değiştirmen ve senin hatanı tashih eden kimseye tabi olman hürriyetinin bir eseridir. Filhakika senin filin, ruhunun ve muhakeme kuvvetinin bir hareketi ve bu itibarla da aklının ve kararının neticesidir. (VIII — 16)

VI

Hiç kimse senin için haklı olarak, sâde ve ya iyi değildir, diyemesin ve hakkında böyle bir hüküm veren her hangi bir kimse yalan söylemiş olsun. Bütün bunlar senin iktidarın dahilindedir. Çünkü seni iyi ve ya sâde olmaktan kim menedebilir? Halbuki eğer böyle değilsen, yapacağın şey, artık yaşamamaya karar vermekten ibarettir. Zira akıl başka türlü yaşamana müsaade edemez [[88]], (X—’32)

2.             Eğer bu senin elinde ise, niçin yapıyorsun? Eğer bu başkalarının elinde ise, kimden şikâyet edeceksin? Atomlardan, yahut ilâhlardan mı? Bu, her iki halde de, cinnettir. Hiç bir şeyden şikâyet etmemelidir. Eğer kadirsen, onu doğru yola şevket, buna muktedir değilsen o şeyi düzelt, eğer bunu da yapamıyorsan, şikâyet etmek neye yarar? Lüzumsuz hiç bir şey yapmamalıdır. (VIII — 17)

3.    Tabiata muvafık olan şey için ilâhlara târizde bulunmamak lâzımdır; bunu bil ki ilâhlar ne isteyerek ne de istemeyerek hiç bir fenalık yapmazlar. İnsanları da târize kalkışma, zira insanlar da fenalığı istemeyerek yaparlar. Binaenaleyh hiç bir şeyden şikâyet etmemeli [[89]]. (XII —12)

4.             Hadit bir yüz, tabiata tamamen muhaliftir. Hiddet, evvelâ yüzün azametini düşürür ve gittikçe de imha eder; o suretle ki, bir daha o azametin ihyasına imkân bulunamaz. Bu sözlerim hiç olmazsa sana hiddetin bizzat akla muhalif olduğunu anlatsın. Zira hatalarımıza vukuf hissini kaybettiğimiz takdirde, arak yaşamamız için ne sebep kalır ? (VII — 24)

VII

Çehrenin mutiâne fikre uyması ve ona göre bir şekil alması, fikrin ise kendi kendine uymaması, ona göre bir şekil almaması utanılacak bir şeydir. (VII — 37)

2.              “Sen artık tetebbü edemezsin!” Fakat seni utandıran şeyi reddedebilirsin ; haz ve elemlere hâkim olabilirsin; kendini faydasız olan şan ve şerefin fevkine yükseltebilirsin; akılsız ve nankörlere karşı hiddetlenmeyebilirsin; hatta onlara iyilikte bile bulunabilirsin. (VIII—8)

3.             Fikrinin inceliğine hayran olmaya mahal yok. Pekâlâ öyle olsun. Mademki öyle o halde ben bununla dünyaya gelmedim (bu benim fıtratımda yoktur), diyemeyeceğin başka çok şeyler var. Samimeyet, vıkar, faaliyet, imsak, tevekkül, arzularda itidâl, iyilik, hürriyet, sâdelik, ketumeyet, uluvvücenap gibi tamamıyla iktidarın dahilinde olan bu şeyleri göstersene. îstidatsızlığını ve kudretsizliğini ileri sürmeksizin bu anda gösterebileceğin bu kadar şeyler mevcut olduğunu hissetmiyor musun? Bununla beraber, sen bililtizam gene ataletinde ısrar ediyorsun. Daima gayri memnun, ifrat derecede hasis olmaya, vücudunu hoşlamaya, ondan şikâyet etmeye, hoşa gitmek için çabalamaya, tefahür etmeye mecbur musun? Katiyen hayır! Bilâkis, çoktan beri bundan yakayı sıyırman lâzım gelirdi. İhtimal, bu hususta mazeret olarak yalnız fikrinin bati ve ferasetten pek mahrum olduğunu dermeyan edeceksin. Böyle olsa bile bu nakise ile telezzüz ve kendini ona terkedeceğin yerde izalesine çalışmak icap eder. (V—5)

VIII

Tahayyülü sil. İhtirasların galeyanına hâkim ol. Şimdiki zamana bir had tayin et. Sana ve diğer birine vaki olan şeyi anla. Seni işgal eden şeyin sebep ve mahiyetini temyiz ve tefrik et, hatayı, onu irtikâp edene bırak. (VII — 29)

2.             Eğer, bu benim tabiatımın bir kusuru, benim günahkâr tabiatımdan, mütevellit bir kusur, ve beldeye muzır bir fiil değilse, neden bundan müteessir olıyım? Fakat beldeyi kim yaralayabilir? (V-35)

3.             Umumeyet itibarile nazarı dikkate alındığı surette seyie kozmosa zarar vermez; ayrı olarak nazarı dikkata alınırsa başkalarına da zarar iras etmez [[90]], bu seyie, ancak istediği zaman bundan kurtulabilmek iktidarı kendine verilen kimseye mazarrat verir (VIII — 55)

4.             Komşunun cismi ve nefesi bana nasıl lâkayıtsa, onun iradei cüz’iyesi de benim iradei cüz’iyeme karşı öylece lâkayıttır. Zira her ikimiz de yekdiğerimiz için yaratılmışsak ta, iradelerimizin sahaları hususî ve ayrıdır. Aksi takdirde komşunun seyiesi, benim de seyiem olmak lâzım gelecekti. Allah beni bedbaht etmenin kimsenin kudreti dahilinde olmaması için böyle bir şeyi istememiştir [[91]]. (VIII — 56)

IX

Herkesin kendine mahsus zevkleri vardır. Benim zevkim de insanlara ve onlara vaki olan şeylere karşı adâvet beslemeyen ve bilâkis her şeyi hayırhah nazarla gören ve kabul eden, onlara kıymetlerine göre muamele eden sâlim bir iradeye malik olmaktır. (VIII — 43)

2.                              Birisi beni hor mu görecek? Bu onun bileceği şeydir. Bana düşen de, hiç kimseye istihkara lâyık bir şey yaptığım ve ya söylediğim hissini vermemektir. Bir kimse benden nefret mi edecek? Bu onun bileceği şeydir. Fakat ben herkese, hatta bu adama karşı da halim ve hayırhah olacağım, ve hatasını kendisine göstermeye daima müheyya bulunacağım; fakat bunu, o kimseyi tahkir etmeksizin, kendisine karşı cebrinefs ettiğimi hissettirmeksizin samimeyet ve hulusla yapacağım. Netekim büyük Phocion da böyle hareket ederdi. Zira bütün bunlar, ilâhlara karşı hiç bir şeyde infial göstermeyen, hiç bir şeyden şikâyet etmeyen bir adam gibi hareket edecek surette» insanın içinden gelmelidir. (XI — 13)

3.                              Birisi sana karşı bir hata mı işledi? Sana karşı bir kusurda mı bulundu? Bu onun bileceği şeydir. Elbette onun da şahsına mahsus temayülü, ve hareket tarzı vardır. Ben şimdi tabiatı umumeye neye malik olmamı istiyorsa, ona malikim ve şimdi tabiatım ne yapmamı istiyorsa, onu yapıyorum. (V — 25)

4.                              Beni endişeye düşüren bir şey varsa o da, insanın tabının istemediğini yapmak yahut istemediği gibi yapmak, yahut ta onu şimdi istemediği bir tarzda yapmaktır [[92]]. (VII — 20)

X

Sen yakında öleceksin, sende ne ruh saffeti, ne tam sükûnet var, ne de hariçten gelecek darbeler korkusundan azadesin; hemcinsinin kâffesi hakkında tam bir hayırhahlığın yok; hikmetin, hakkaniyete tebaiyet olduğuna kani değilsin. (IV — 37)

2.              Bir şeye zahmetle tahammül ettiğin vakit her şeyin külden sudur ettiğini unutuyorsun; gayrın hatası ise sana yabancıdır. Şunu da unutuyorsun ki vaki olan şey daima böyle olagelmiş ve böyle olacak ve bu esnada da her yerde böyle olmaktadır. Bir insanı nev’i beşerle birleştiren karabet, kan ve nesil karabeti değil, fakat alemşümul akılla umumî iştirâkdir. İnsanlardan her birinin aklı bir ilâh olduğunu ve ilâhtan sudur ettiğini ve hiç bir kimsenin kendisinden bir şeye malik olmayıp, çocuklarımız, cismimiz ve hatta nefsimizin bile bu menbai İlâhîden geldiğini, her şeyin fikir (telâkkî) den başka bir şey olmadığım, ve nihayet her bir insanın ancak ânı hazırı yaşadığını ve ancak bunu gaybettiğini de unutuyorsun. (XII — 26)

3.              Gene unutuyorsun ki yakında sen mâdun olacak ve hiç bir yerde olmayacaksın. Şimdi gördüğün bütün bu şeyler ve şimdi seninle beraber yaşayanlar da aynı akibete giriftar olacaklardır. Zira dünyaya her gelen hakkında diğerlerinin doğması için temessül, tebeddül ve tagayyür etmek mukadderdir. (XII — 21)

4.             Unutuyorsun ki her şey zandır, ve zanda senden sudur eder. Binaenaleyh o zannı bertaraf et, o zaman burnu iki kerre dolaşan (Afrika nihayetindeki ümit burnu olsa gerektir) kimse gibi sâkin bir deniz, büyük bir huzur ve fırtınasız bir körfez bulacaksın. <XII — 22)

XI

Batıl fikirlerini, zannı at, selâmete ermiş olursun. Bunları atmaktan seni kim menedebilir? f][93]}. (XII — 25)

2.              Hakikî hayırlarını bilen ve bu hayrı nerede bulacaklarına vakıf olanlar için ruhu taciz ve teşviş eden her düşünceyi defetmek ve tam bir huzur ve sükûna nail olmak ne kadar kolaydır. (V — 2)

3.             Bu veya şu şey hakkında bir zanda bulunmamak ve ruhunu endişeye düşürmemek câizdir; zira bizatihi eşya bize kararlarımızı tav’an ve kerhan kabul ettirebilmek mahiyetini haiz değildirler. (VI —52)

4.             Sokrat avamı nasın efkârına çocuklar umacısı, karakoncolos namını verir idi. (XI — 23)

IIX

Seciyeyi kemâli derecesine isal eden şey, her günü telâş, heyecan ve gaflete kapılmıyarak calî etvar ve evza göstermeksizin, son gün gibi geçirmektir. (VII — 69)

2.              Daha kâmil bir insana yakışan, ne kizipten, ne ufak bir riyadan ne behimî ezvaktan, ne de gururdan tatmaksızın hayattan çıkmaktır ; fakat bu saadete mazhar olmayanlar hiç olmazsa bu gibi şeylerden nefret ve istikrâh ederek ölmelidir. Yoksa sen seyyienin yanında yerleşmiyi mi tercih etmektesin? Tecrübe, bu vebadan kaçmayı sana daha öğretmedi mi? Zira ruhun bozulması veba, bizi ihata eden havayı bozan ve ifsat eden ise vebadan daha büyük bir vebadır. Zira bu nevi veba, havayı ifsat eden veya canlı mahlûkata arız olan ve bunları canlı olmaları itibarile imha eden bir vebadır; öteki ise insanlığa arız olan bir vebadır. Birinci veba, çişimi ve maddiyatı öldürür; ikinci veba ise insanlığı imha eder. (IX-2)

3.    Nefsini iyice islâh ve tasfiye eden bir kimsenin ruhunda mutekayyih, mülevves ve dahilden tekayyüh eden hiç bir şey yoktur,[[94]] Böyle bir insanda ölüm hiç bir vakit hayatı natamam bir şekilde yakalıyamaz… Bu kimse hakkında, bir facia oynayan aktör hakkında rolünü oynamaksızın ve ikmâl etmeksiizn sahneyi terketti denilebilmesi kabilinden sözler söylenemez. Bununla beraber bu insanda âdî, calî, tab’ı isyankâr ve affı icap ettiren ve ya saklanması lâzım gelen bir şey yoktur. (III — 8)

ON İKİNCİ KİTAP

RUHUN ÎLASI VE ÖLÜME HAZIRLANMASI

I

Ey ruhum, acaba bir gün gelecek te sen, iyi, sâde, ve üryan ve seni ihtiva eden cisimlerden daha mer’i olacak mısın? Acaba bir gün gelecek te muhabbetkâr ve müşfik bir kalbin halâvetini tatabilecek misin? Acaba bir gün gelecek te kendini tamamen hoşnut ve ihtiyaçtan teessüften vâreste, huzuzannı temin için canlı ve ya cansız şeylerden daha uzun müddet intifa emelinde bulunmayacak ve daha çok kalmak için zaman ve daha müsait mahalleri, memleketleri iklimleri ve ya daha muaşerete kabil insanları arzu etmeyecek bir halde görecek misin? Yoksa şimdiki halinden ve bugün elinde bulunandan memnun olarak mes’ut olmak için ne lâzım ise bugün onlara malik bulunduğuna, her şeyin ilâhlardan olduğuna ve bütün iyiliği, bütün hakkaniyeti, bütün hüsnü nefsinde cemeden her şeyi muhafaza ve onlara temellük eden ve mevtin inhilâle uğrattığı mahlûkatı buna müşabih mahlûkat meydana getirmek üzere tekrar sinesine alan mahlûku mükemmelin selâmetini temin gayesile ilâhların sana göndermek lûtfunda bulunduğu şeylerin senin için iyi olduğuna ve olacağına kendini ikna etmek sana nasip olacak mı? Nihayet bir gün gelecek te ilâhlar ve insanlar önünde sen onlardan müşteki olmayacak ve onlar da seni mahkûm etmeyecek bir surette yaşayabilecek bir hale gelmeye muvaffak olacak mısın? (X—1)

2.             Eğer sen, sana gelen hadisatın takip, ve ya firarında muztar isen, bu hal şu ve ya bu tarzda senin onlara şitap etmen dolayısıladır. Eğer onlar hakkındaki hükmün müsterih olursa, onlar da hareketsiz kalacaklar ve seni de onları artık tâkip ve ya onlardan firar ederken görmeyeceklerdir. (XI — 2)

3.             Ruh, eğer haricî bir şeye teveccüh ve temayül ve ya kendi kendini tazyik etmez ve kuvvetini zayi etmeyip her şeyde ve kendisinde olan hakikati gösterecek bir nur ile parlarsa o vakit tam bir küreye benzemiş olur. (XI — 12)

4.             Sana vaki olan şey haricî bir sebepten ise ruhun huzurunu muhafaza et. Her niyet ve ef’alin için cemaatın bir hayrı ve tabiatla münasebettar olmasını sebep ittihaz ederek hakkaniyeti iltizam et. (IX —31)

II

Eşyanın biri biri içinde nasıl temessül ettiklerini anlamak için bir teemmül ve murakaba usuli kabul et. Daima felsefenin bu kısmına çalış ve bu kısımda mümarese yap; zira hiç bir şey bunun kadar ulüvvu himmete sebep olmaz. Ankarip insanları terkederken her şeyi beraber terkedeceğini teemmül eden insan, cismine karşı hür kalmış demektir; böyle bir insan kendine ait olan ef’alde hakkaniyete ve diğer başka hadiselerde nefsini küllün tabiatına hasreder. Kendi hakkında ne söyleneceğini ne düşünüleceğini aklından bile geçirmez. Ancak şu iki şey ile meşgul olur: h2.1en yaptığı şeylerde hakkaniyete göre hareket etmek ve şimdiki halini sevmek, ve her hangi diğer bir kaygudan azâde olduğu halde doğru yolu gösteren Allahın isrini tâkip ederek kanuna tevfikan doğru yolda yürümek. (X — 11)

2.             Cenabı Hak bütün ruhları üryan olarak, maddî zarfından, bu kışırdan, bu levsten soyulmuş olarak görür. Zira, zatı hak ancak kendi aslî cevherinden sudur ve neş’et eden tecellilerle alâkadar olur.

Eğer sen de bu itiyadı kesbedersen sende olan bir çok endişe sebeplerinden yakanı sıyırmış olursun. Zira ruhunu ihata eden et kitlesine daimî surette bağlanıp kalmayan bir kimse libas, hane, şöhret ve yahut bu kabil eşyaya bakmıya tenezzül eder mi? (XII — 2)

3.. Sen üç şeyden mürekkepsin: cisim, nefis, ve müd rik bir ruh. Bunlardan ikisi ancak onlara göstermeye mecbur olduğun ihtimam nisbetinde şenindir. Yalnız üçüncüsü bilhassa şenindir. Binaenaleyh sen kendinden yani ruhunda başkalarının bütün söylediklerini ve yaptıklarını ve kendilerinin bütün yaptıklarını ve söylediklerini ve istikbâlde vukuu mümkün hadisat için korktuklarını, ve seni muhat olan cisminden ve ya bu cisimle beraber doğan nefhadan iraden haricinde sudur eden bütün şeyleri, ve haricî şeyler girdibadının senin etrafında dalgalandırdığı ve sürükledikleri şeyleri, sende olan manevî kudret felâketten kurtulup sâf ve temiz bir halde doğruluğu icra ve ne vâki olursa kabul ederek ve doğruyu söyleyerek kudreti zatiyenle yaşar ve eğer sen bu iradeden ihtiraskâr arzuların tevellüt eylediği bütün şeyleri, mazi ve istikbâli uzaklaştırır ve kendiini tam istikrarile mağrur, ve müdevver bir kürre olan Empedocle’a benzetirsen, yegâne düşüncen yaşadığım yaşamak, yani hali hazır olursa işte o vakit ömrünün bakiyesini endişeden azâde, asîl bir istiklâl içinde ve, sende olan “perii müekkelin” e hoş görünerek geçirirsin. (XII — 3)

III

Halen mevcut olan ve yeniden doğan şeylerin ne kadar sür’atle geçip gittiğini ekseriya mülâhaza et: Zira madde mütemadiyen akıp giden bir nehir gibidir. Kuvvetler mütemadi tahavvüllere ve şekiller sayısız tebeddüllere tabidir; hemen hiç bir şey müstakar değildir; her şeyin nabedit olduğu mazi ve istikbalin derinliğini tayin mümkün olmayan uçurumunu mülahaza et. Guya zaman bir şeymiş ve endişeyi mucip olan daima devam edecekmiş gibi bu nihayetsiz uçurumun içinde de fazla gurura kapılan, endişe ile çırpınan ve ya tazallüm ve iştikâ eden kimse ne akılsızdır? (V — 23)

2.             Her şeyin, ecsamın kozmosta ve hatıralarının zaman içerisinde ne kadar sür’atle nabut olduklarına bak! Gerek bizi haz cazibesile teshir eden, gerekse elem korkusile nefret ettiren, yahut gururun methini ayyuka çıkardığı bütün şeyler hakkında da aynı mütalâa varittir. îdrâk nuruna maruz kalınca bütün bu şeyler ne kadar vâhi, zelil âdî, tefessühe müstait, müteaffin görünürler! Mütalâa ve fikirleri dolayısıyla şan ve şeref temin eden kimselerin de kıymetleri nedir? Ölüm nedir? Ölüm binefsihi tetkik edilir ve bizim ona ilâve ettiğimiz hayallerden teemmülle tecrit olunursa, tabiî bir fiildir. Böyle tabiî bir fiilden korkan kimse ise çocuk demektir. Ölüm yalnız tabiî bir fiil değil, aynı zamanda tabiata nafi bir fiildir. İnsanın hangi cüze müteallik olduğunu ve bu cüz un Allah indinde ne derece huzur, bulacağını düşün. (II — 12)

3.             Eflâtun’dan: Fikri ulviyetle mali olan, deymumet ve maddenin heyeti umumeyesini ihata eden bir kimsenin insan hayatına çok kıymet ve ehemmeyet vereceğine ihtimâl verir misin? Bu mümkün değildir. Böyle bir kimse ölümü korkulu bir şey gibi telâkki etmeyecektir değil mi? Bundan şüphe edilmez. (VII — 35)

IV

Her cins, sınıf ve memlekete mensup olup ölen insan kalabalığım daima düşün, Philistion. Phocbus, Origanion’a. kadar in. Ve şimdi diğer kavimlere geç., işte bizim nihayet gideceğimiz yer burası.. Bir çok büyük hatipler, Heraclite, Pythagore, Socrate gibi büyük feylesoflar, ve eski zamanın bir çok kumandan ve gaddarları, Eudoxus, Hipparchius, Archimede ve daha ne kadar müdekkik, âlicenap, fa’al, iddiacı, mağrur, seciye sahibi insanlar, hatta Menippus ve emsali gibi kısa ve çabuk geçici olan insan hayatını hiçe sayan kimseler de hep bu meyandadır. Bu insanların çok zaman evvel öldüklerini düşün. Gerek bunlar, gerek isimleri bile anılmayanlar için korkulacak bir şey var mı?. Binaenaleyh itibar olunmıya lâyık ancak bir şey vardır ki o da, hayatı hakikat ve hakkaniyetle geçirmek, aralarında yaşadığımız yalancı ve haksızlara karşı igmaz ve müsamaha ile muamele etmektir. (VI — 47)

2.             Hastalarım gördükleri zaman ekseriya yüzünü ekşiten doktorlardan, başkalarının vefatını büyük bir vak’a gibi evvelden keşfeden müneccimlerden, ölüm ve ebediyet hakkında daima fikir serdeden feylesoflardan, binlerce insanın hayatına kayan kumandanlardan tebaalarının hayat ve ölüm haklarını, kendileri lâyemut imiş gibi bir kibirle kullanan hükümdarlardan, ne kadarlarının öldüklerini ve Helice, Pompei, Herculanum ve daha bunun gibi kâmilen denecek surette ne kadar şehirlerin mahv ve nabut olduklarını düşün.

Bütün tanıdıklarının da biri biri ardınca öldüklerini gözünün önüne getir. Filân kimse, dostunu gömdükten sonra o da, öldü, diğer biri de onun gözlerini kapadı ve bütün bunlar ne kadar kısa bir zaman içinde olup bitti. Velhasıl beşerî şeylerin devamsızlığını ve fâni olduğunu daima nazarı dikkate al. Dün bir az şeref ve şan … Yarın mumya ve ya kül….! Bu halde hayatın bu kısa zamanını tabiata muvafık bir surette geçirelim. Kemale gelmiş bir zeytinin kendini besleyen yaprağı takdis ve kendisini taşıyan ağaca şükranını arzederek yere düşmesi gibi, biz de ölüme dindarane bir neşat ile teslim olalım. (IV — 48)

3.             Hippocrate bir çok hastaları iyi ettikten sonra, kendi de hastalandı ve öldü.

Müneccimler birçok kimselerin vefatını evvelden keşfedip haber verdikten sonra, kendileri de aynı akibete uğradılar. Alexanclre, Pompee, Gaius Cesar birçok şehirleri baştan aşağı tahrip ettikten ve bir çok muharebelerde binlerce süvari ve piyadeyi tarumar ettikten sonra bir gün kendileri de hayatı terkettiler. Heraclite dünyanın ve maddenin esası ateş olduğuna dair bir çok kerreler mütalâa beyan ettikten sonra, vücudu su ve pislik ile dolu ve gübre ile örtülü olarak öldü. Haşarattan biri Democrite’i, diğer bir kısım haşaratta da Socrate’ı öldürdü.

Ne demek? Sen bir sefineye bindin, seyrüsefer ettin, limana vasıl oldun, artık gemiden çık. Eğer bu başka bir hayat için ise, hiç bir şey uluhiyetten halî olmadığı gibi, bu hayat ta halî olmaz. Eğer bu artık hiç bir şey hissetmemek için ise, sen ezvak ve mezahimin tahakkümü altında bulunmayacak, nazımına nazaran o kadar aşağı bir mevkide bulunan bu et mahafazasının esiri olmayacaksın. Senin bir kısmın fikir ve ruh, diğer kısmın da toprak ve pis kandan ibarettir. (III-3)

 

V

Her şey fânidir. Hatırayı idame eden gibi, hatırası idâme olunan da fânidir. (IV — 35)

2.                                Auguste’iin saray halkı, zevcesi, kızı, torunları, ced ve ceddeleri, hemşiresi, tevabii, Areius, Mecene gibi dostları, hekimleri, rahipleri velhasıl bütün saray halkı öldü. Sonra başkalarına yalnız bir adamın değil, bütün bir silsilenin meselâ Pompee neslinin ölümüne geç. Mezarların üzerindeki şu: “ailesinin son ferdi” kitabesini ve ecdadın bir halef bırakmak için ne kadar çırpındıklarını düşün. Fakat her halde o aileden bir ferdin sonuncu olması, kaderin muktezasıdır. İşte o fert ile bütün aile ademe intikal eder. (VIII — 31)

3.                                Evvelce kullanılan kelimeler, bugün köhne tabirlerden olduğu gibi Camillus, Caeson, Volesus, Seomatus ve az müddet sonra da Scipion ve Caton, sonra Auguste ve daha sonra Hadrien, Antoni?ı gibi evvelce en ziyade şöhretli olan adamların isimleri bugün unutulmuş tabirler haline gelmiştir. Her şey mahvolur, pek çabuk efsane haline geçer, ve süratle tam bir nisyana düşer. Bu söylediğim adamlar, zamanlarında nev’ama fevkalâde bir şaşaa ile parlayanlardır. Ya diğerleri?… Bunlar son nefeslerini teslim eder etmez meçhul ve unutulmuş şahıslardan b2§ka bir şey değildir. Zaten haddi zatında hatıranın ebediyeti bir hiçten başka bir şey midir? O halde gayretimizi yalnız doğru bir düşünüşe bir İçtimaî faaliyete sarf ve bize vaki olan her hangi bir şeye karşı bizimle aynı menşe ve menbadan sudur etmiş elzem bir şey imiş gibi muhabbet ve teslimeyet göstermeye sarfetmeliyiz. (IV — 33)

VI

Şöhret içinde yaşamış olan kimselerden bugün ne kadarı nisyana gömülmüştür. Onları tebcil ve sena edenlerden de ne kadarı çoktan beri nabut olmuştur. (VII — 6)

2.                                Verus Pantheia, yahut Pergamos bugün halâ üstadlarının mezarı başında oturuyorlar mı? —Ne?— Ya Hadrien, Chabrias ve yahut Diot/mos’un mezarlarının başında mı? Ne tuhaf sual! Eğer hakikaten o zevat bu mezarların başında bulunmuş olsalar bile, ölmüş olanlar bu halin farkında mı olacaklar? Haydi farkında olsunlar diyelim, acaba bundan memnun olacaklar mı? Memnun olduklarını farzedelim, bundan dolayı layemût mu olmuş olacaklar? Mukadderat muktezası olarak bunlar ihtiyar erkek ve ihtiyar kadın olmayacak ve sonra da ölmeyecekler midi [[95]] ? Bu dünyadan gidenlere, geride kalanlar ne yapabilir ki! Bütün bunlar fena bir koku, kefen içinde müteaffin bir cisme münkalip olmuşlardır. (VIII — 37)

3.              Kozmos’a, beraberce dahil olduğumuz insanlardan ne kadarı geçip gitti. (VI — 56)

4.             Lucilla’dan evvel, Verus sonra Lucilla; Maaximus, Secunda’dm evvel, sonra Secunda; Epitynchanus’tan evvel, Diotimus, sonra Epitynchatnus; Antonin’den evvel Faustina sonra da Antonin ve böylece devam ederek Hadrien, Çeler denevel, sonra da Çeler gitti.

Ya onlar! O kadar ince, nafiz ve mağrur fikirli olanlar? Onlar nerede? Meselâ Charax, Eflâtunî Demetrius, Eudemon ve bunların emsali ince dehalar nerede? Bunların hepsi bir zaman yaşadılar, ve şimdi öleli çok oldu. Bazıları hiç bir hatıra bile bırakmamışlardır. Diğerlerinin şahsiyetini efsaneler tebdil etmiştir ve nihayet bir kısmı da sırf efsaneden doğmuştur. Binaenaleyh şunu iyice fikrine yerleştir: Ya senin bir cüz’ünü teşkil ettiğin mürekkep inhilâl edecek ve yahut hayatının zaif prensipi sönecek ve yahut ta başka bir yerde tekrar mesken ittihaz etmek üzere mevkiini değiştirecektir. (VIII —25)

VII

Senin her şeyi unutacağın ve seni de herkesin unutacağı zaman yakındır. (VII — 21)

2.             Yakında sen ya bir avuç kül ve ya bir iskelet, yahut bir namdan ibaret olacaksın, hatta bir nam bile bırakmayacaksın.. Nam ise bir şayia ve aksi sadadan başka bir şey değildir. Hayatta en ziyade kıymet verilen şeyler, boş, tefessüh edecek naçiz şeylerdir. Bunlar, ısıran ufak köpekler, kavga eden, ağlayan ve akibinde gülen çocukları andırır. İman, hayâ, adalet ve doğruluk geniş arz dan uzaklaşarak Olypee kaçtılar [[96]]. Seni’ halâ bu dünyaya bağlayan nedir? Mademki her şey değişiyor ve devam etmiyor, mademki* havas zaiftir ve aldatılması kolaydır, ve senin küçük ruhun [[97]] kanın buharından, başka bir şey değildir, ve bu gibi mahlûkat nezdinde şöhret vahî bir şeydir, o halde ne yapmalı? Ölüm ve yahut yer tebdili anına sükûn ve huzurla intizar etmelidir. Ya bu zaman gelinciye kadar ne yapmalı? Yapılacak şey, ilâhları tebcil ve tahmit, insanlara iyilik etmek mütehammil ve müstenkif olmak [[98]] ve senin küçük et kitlenin ve zaif nefesinin haricinde kalan şeylerin ne senin ne de senin kudretiin dahilinde olmadığını unutmamaktır. (V-33)

3.             Topraktan doğan, toprağa avdet eder, esirden tevellüt eden semalar küresine avdet eder. Başka bir tabirle ölüm, atomlar imtizaçlarının dağılması, ve ya hissî olmayan anasırın buna müşabih bir inkısımadır. (VII — 50)

4.             Onlar ölmemek ve hadisatın cereyanını çevirmek için, bunu yemek içmek ve sihirlerle temin etmek isterler. Fakat hikmeti ilâhiyenin mukadder rüzgârı gene eser. Sen bağıra bağıra iştikâ edecek yerde, nasibine mütevekkil olsan daha iyi değil mi? (VII — 51)

VIII

Ne istiyorsun? Hayatının devamım mı? Fakat bunu niçin istiyorsun? Hissetmek, hareket etmek, şişmanlamak, zaiflamak, söz söylemek için mi? Tasavvuratta bulunmak için mi, niçin? Bütün bu şeylerde senin derin muhabbetine lâyık olabilecek ne ver? Mademki bunların cümlesi kıymetten arî şeylerdir, o halde Allaha ve akla itaatten ibaret olan nihaî gayeye eriş. Fakat bunlardan evvelâ nefret edip te mevt elimizden aldığı zaman telehhüf etmek • tenakuza düşmektir. (XII — 31)

2.              Sıkletinin üç yüz okka olacağı yerde, şu kadar okka olmasına kederlenir misin? O halde yaşıyacağın müddetin de şu kadar olup daha fala olmaması hakkında da aynı suretle müteellim olma. Hissene düşen şey miktarına nasıl pek âlâ kanaat ediyorsan, hayattan düşen hissen için de böyle yap.. (VI — 49)

3.             Eğer Allah tarafından sana yarın, yahut her halde öbürgün öleceğin tebliğ edilmiş olsaydı, son derece cebin değilsen, bu akibetin yarın olmayıp ta üç gün sonra vaki olmasına büyük bir ehemmeyet atfedecek miydin? Aradaki mühlet nedir ki! Binaenaleyh yarın ölecek yerde bir çok seneler sonra ölmeye de aynı nazarla bak (IV —47)

IX

ölüme hakaret nazarile bakma; ona hilkatin icabı olan bir şey gibi hüsnü kabul göster. Çocukluk, ihtiyarlık, gençlik ve kemal yaşları, dişlerin, sakalın, beyaz saçların çıkması, tenasül, hamil, doğurma ve buna mümasil hayat mevsimlerinin sana getirdiği tabiî vazifeler ne ise nihaî inkisamda odur.

Binaenaleyh akıl ve hikmete göre hareket eden bir kimseye yakışan, ölüme karşı ne korku ne infiâl ve ne de istikrâh göstermemek, ve ona tabiî ef’alden birisi gibi intizar etmektir. Zevcenin karnından çocuğun çıkacağı zamanı şimdi nasıl bekliyorsan, ruhunun uçacağı saate de o suretle hüsnü kabul göster.

Kalbine işleyecek ve seni ölüme karşı halim ve sâkin bulunduracak pek sâde bir mülâhaza daha istiyorsan, etrafında bulunup, ayrılmıya mecbur olduğun şeylere ve artık aralarına karışamayacağın insanların ahlâk ve tabiatlarına dikkatle bak, onlara karşı infial göstermek şöyle dursun bilâkis onlara iyilik etmek ve onlara hoşlulukl.ı tahammül göstermek lâzımdır. Fakat şunu da unutma ki, bu terkedeceğin insanların prensipleri, senin prensiplerinin aynı değildir.

Zira hayata bizi bağlıyacak bir şey varsa o da bizimle aynı prensiplere tabi insanlarla birlikte yaşamaktır.

Mademki “ey ölüm, çabuk gel, ben kendi kendimi unutmaktan korkuyorum..” demeye kadar varıyorsun, o halde, seninle hayat refiklerinin arasındaki tezadın sana verdiği usancın ne kadar büyük olduğunu görüyorsun demektir. (IX — 3)

2.              Dünyada bir insan yoktur ki vefatında başına gelen bu akibetten sevinecek bir kimse bulunmasın. Ölen faziletkâr ve âkil mi idi? Her halde son dakikasında başı ucunda içinden şöyle diyecek birisi bulunacaktır: “Hele nihayet şu akıl hocası bize geniş bir nefes almak imkânını verecek; filhakika o hiç birimize karşı fenalık yapmadı; fakat içinden bizi hatalı çıkaracağım hissediyordum!” İşte faziletkârın nasibi de bu!.. Ya kim bilir bir çoklarının biz hükümdarlardan kurtulmak istemeleri için bizde ne kadar sebepler vardır. Rihlet ederken kendi kendine şöyle hitap edersen, duyacağın eza daha az olur: “Ben böyle bir hayatı terkediyorum ki, o hayatta artık daha iyi bir ömür sürecekleri ümüdile gaybubetimden en ziyade sevinecek olanlar: kendileri için o kadar mücadele ettiğim, temennilerde bulunduğum, endişelere düştüğüm hayat arkadaşlarımdır. O halde bu hayatta daha uzun müddet kalmak için neye ısrar etmeli?.”

Maamafih sen bundan dolayı onlara münkesir olarak gitme … . Bilâkis dostluk, tesamüh ve iyilik itiyatlarına sadık kal. Onları kendini bu hayattan çıkarırlarmış gibi terketme, sâkin bir ölümde nefes cismi nasıl yavaşça terkederse sen de onları öyle terket. Seni onlara rapteden tabiat idi . Aynı tabiat şimdi o rabıtayı çözüyor. O’ halde kolayca ve mukavemet göstermeksizin bir aile nasıl terkedilirse ben de öyle gidiyorum. Zira, bu müfarekat ta tabiata mutabıktır, demelisin. (X — 36)

3.              Sönmek, inkısam etmek veya başka yerde baki olmak üzere cismi hemen ve icap ederse şu anda terke hazır olan ruh, nasıl ruhtur? Hiristayanların yaptıkları gibi [[99]] sırf takaddüm arzusu saikasile değil, bizzat kendi muhakemesile kanaat ve ciddiyetle ve bir rol yaptı] mak kaygusu olmaksızın etrafındakileri ikna edecek bir tarzda müheyya olan ruhtur. (XI — 3)

X

Yaptığın vazifelerden her birini tedkik et ve kendi kendine sor: Ölüm seni şu veya bu vazifeden mahrum ettiği için mi korkunçtur?” (X — 29)

2.             Bir hareketin nihayeti, bir fikrin, bir meyelânın sükûnet ve ölümü bir fenalık değildir. Şimdi tufuliyet sabavet, gençlik, ihtiyarlık gibi hayatın muhtelif devrelerine geç. Bu devirlerin her birinin tebeddülü, hakikî bir ölüm demektir. Görüyorsun ki bu kor kulacak bir şey değilmiş. Sonra kendi hayatına, büyük pederinin, validenin ve en sonra da babalığının zamanlarındaki hayatına geç, burada da ne kadar tebeddüller, ne kadar tahavvüller göreceksin. Sonra kendi kendine, bu korkulacak bir şey midir? diye sor. İşte bütün hayatın nihayeti, inkitaı da bundan fazla bir şey değildir. (IX — 21)

3.              Zamanında biten her hangi bir iş, bitmiş olmasından dolayı kıymetinden bir şey zayi etmez. Bu işi yapan kimse de filin böyle nihayetlenmiş olmasından muztarip olmaz. Bütün ef’al ve hareketlerimizin muhassalası olan hayat ta zamanında nihayet bulursa bundan dolayı bedbaht olmaz ve zamanında bu silsilenin son halkasına erişen kimse de bunda bir felâket bulmaz. Hayatın zaman ve müntehası tabiatça tayin olunmuştur. Bahusus ihtiyarlık saikasile ölen kimse için bu zamanı ve haddi bizim kendi hususî tabiatımız tayin etmiş demektir. Başka hallerde ise bu hal ve zamanı onun eczasını tebdil suretile, kâinatın bütün heyetini bir tazelik ve gençlik içinde bulunduran kül tayin eder. Kül için faide verici şey de daima güzel ve zamanında yapılmıştır.

Hayatın inkitaı hiç kimse için bir fenalık değildir: Onun hiç bir hacaleti yoktur, bu, her noktadan bizim iradei cüz’iyemizin kudreti haricinde ise de kavanini umumeyeye muhalif bir ciheti de yoktur. Bilâkis külle muvafık ve faide verici olması itibarile bir hayırdır. Binaenaleyh Allahın sırf rızasından başka bir şey istememek Allahı kendinde bulundurmak demektir. (XII — 22)

Ölüm, artık aksülameller husule getirmeyecek olan havasın, bizi artık iz’ac etmeyecek olan arzuların, efkâr ve muhakemenin, nefsi emmareye karşı esaretine nihayet verir (VI — 28)

XI

Her şeyin iyi ve vakti münasibinde vaki olduğunu düşünen ve hakka karşı az çok muvafık iş görmüş olan ve bu dünyanın temaşasını kendi için mühim addetmeyen kimse için ölümün korkulacak bir ciheti yoktur. (XII — 35)

2. Ölümden korkan artık histen mahrum kalacağından ve ya başka türlü hissedeceğinden korkar. Eğer histen mahrum kalacaksa artık bir ıztırap duymayacak demektir. Eğer başka türlü hissetmek hassasına malik olacaksa diğer bir mahlûk olacak ve binaenaleyh yaşamaktan geri kalmayacaktır. (VIII — 58)

3             . însnın korktuğu tahavvül müdür ? Fakat tahavvül ol maksızın kim meydana gelebilir, ve küllün tabiatına daha hoş ve daha mülâyim ne vardır? Odun tahavvül etmese yıkanabilir misin? Tahavvülsüz hangi faydalı şey vuku’a gelebilir? Senin tahavvülün hakkında da aynı şey varit olduğunu ve bu keyfiyetin küllün tabiatı için aynı suretle zarurî bulunduğunu anlamıyor musun? (VII — 18)

4.             Ölüm de, doğum gibi tabiatın bir sırrıdır. Aynı anasırın yeni terkibi, aynı anasırda inhilâlidir. Hülâsa bunda zararlı bir şey mevcut değildir; zira kendisinde akıllı bir mahlûkun cevherine ve teşekkülünün plânına mugayir hiç bir şey yoktur. (IV — 5)

XII

-Ey insan, sen bu büyük beldenin hemşerilerindensin.. Bu sıfatla beş sene veya beş yüz sene yaşamış olmaklığının ne ehemmeyeti olur? Malûmdur ki buna muvafık olan şey, her kes için müsavidir. Mademki sen bu beldeden ne bir hükümdar ne de haksız bir hâkim tarafından tardedilmeyerek seni oraya ithal eden tabiat tarafından çıkarıldın, o halde bunda senin için korkacak ne var? Sen, bir tiyatro müdürü tarafından hizmete alındıktan sonra aynı adam tarafından sahneden çıkarılan bir aktör gibisin. — Fakat ben beş perde değil ancak üç perde oynadım. — dersin, söylediğin doğrudur, fakat hayatta üç perde tam bir dram teşkil eder. Zira onun nihayetini tayin eden, senin eczasından bulunduğun anasırı evvelce cem ve ihzar edendir ki, şimdi de o anasırı dağıtıyor. Sen ne şunu ve ne de bunun sebep ve illeti değilsin. Binaenaleyh güler yüzle git, zira sana izin veren, bu izni güler yüzle veriyor. (XII — 36)

2. Sen bir cüz olarak dünyaya geldin, ve seni vücude getiren, tekrar seni sinesine çekecek. Daha doğrusu bir tahavvülât silsilesile onun sebebi nutfisine rücu edeceksin [[100]]. (IV—14)

ölen, kozmosun haricine düşmüş olmaz; içinde kalır, tahavvül eder ve asıl unsurlarına inkisam eder ki, bunlar hem kozmosun unsurları hem de kendi unsurlarıdır. Bu anasır da tahavvül eder, ve bundan dolayı hiç bir şikâyette bulunmaz. (VIII — 18)

4.             Ya anasırın umumî bir teşevvüşü, ya atomların içtima ve inkısamı ve yahut ta vahdet, intizam, hikmeti İlâhiye mevcuttur [[101]]. Birinci faraziyede böyle bir intizamsızlıkla gelişi güzel husule gelen bir halita içinde uzun müddet kalmayı neden isteyim, ve bir gün nasıl toprak olacağım, diye neden endişe edeyim?

Parçalanma, bir gün benim de başıma gelecek. Eğer keyfiyet böyle değilse, ben her şeyin nâzımı ve müdürü olan kudret önünde dindarane rükû eder ve nefsimi tam bir kalp huzurile ona teslim ederim. (VI—11)

Kaynak: KENDİME-MARCUS AURELIUS ANTONIUS’ÜN DÜŞÜNCELERİ -Gustav Loisel’den tercüme olunmuştur. Türkçeye tercüme eden: Semiha Cemal-İstanbul Kız Muallim Mektebi Ruhiyat Muallimi, DEVLET MATBAASI, 1932, İSTANBUL

 

 

 

AŞK VEYA ZİYAFET

Semiha CEMAL

ÖN SÖZ

Bilmenin tahattur [Hatırlamak ] etmek demek olduğunu hatırına getiren bir kimsenin Eflâtun’un fikrini, bu (ziyafet) ve ya (Aşk) ta olan tasavvufî parlaklığı, kendi ruhunda tasavvur etmemesi mümkün değildir.

Ölümün ayırdığını birleştirenin, her mahvolanı tekrar yapanın, her ayrılanı bitiştirenin, her zafa duçar olana tekrar derman verenin ve âdemden bu mevcudu zuhura getirmeye çalışmış ve çalışmakta bulunmuş olanın, bu ebedî faaliyetin aşk olduğunu, Eflâtun en geniş sahasile ve en vasi bir yakinle bize telkin etmiştir. Yoksa ebedî cereyana şevk ve imanla iltihak etmek için insan kendi kendisine «bir şey halk olmaz, bir şey devam etmez, her şey yürüyor ve hiç bir şey durmuyor, demek ve, bize gelen aynı nehir olmadığı için aynı nehre inmediğimizi düşünmek kâfi gelecekmiydi?» şüphesiz ki hayır. Aşk, Eflatûn’un varlığında, fena bulan ebediyete bağlıyan rabıta ve onu zamana ve kendi hududunda tahakkuk etmesi lâzımgelen ve bu tahakkuk eden evveli yaşamış olan ve ilerisi için yaşamaya hazırlanana sevkeden kanatlı bir aydınlatıcı idi.

Harekete iltihak etmek sadakati ile onun ruhu daima tesadüften kurtularak, yeni ve mütenevvi hayatın ve aklın ruşenlik süruruna sahib olurdu. Eflatûn’a göre bizim mukadderatımız, çerhi, sade cebir ile sevk edilmiyor, çünkü eğer biz bir şeye muktedir olamıyorsak, bu, evvelce bunu böyle istemiş olduğumuzdan ileri geliyor. Bu çerhin bu günkü dönüşüne göre de, istikbalde alacağı istikamet için bir şeye muktedir olabiliyoruz. Demek oluyor ki biz, kendi yolumuzu bizzat intihab [seçme ] etmekle mes’ul oluyor ve bu suretle yolumuzun zahmet veya mükâfatını kendimiz taşıyoruz.

Hülâsa: Olduğumuz, bulduğumuz geçen amellerimizin neticesi olduğu gibi şimdiki amellerimizle de geleceği hazırlıyoruz.

Eflâtun için zaferlerin en kıymetlisi kendi ruhunun sesinde bir delil, bir ilham edici ve bir hâkim bulmasıdır. Bizim ruhumuz kendi tab’ı iktizasiyle bütün iyiliklere ve bütün fenalıklara daimî bir istidadı haiz olmasıyla, yükselen tariki İlâhîyi takib etmek için alçalan yoldan ihtiraz etmesi kendine düşer.

Öyle ise bizi âlâya ulaştıracak ve bizi kendimizle sulh ve sükûn ile ve Allaha merbut olarak yaşamayı nasib edecek müstakar [kararlı] rabıta nedir? İşte bu rabıta, güzelliğin aşkıdır, yani ruhudur: Güzelliği sevmek, insanı salih ve hakikî olan hayrı aramaya sevkeder. Bizim hakikatimiz hayrımızla karışarak, hayrımız hayatımız olmuştur. Yani her şeyin geldiği ve tekrar yenilenmek ve yeniden tevsik olunmak için, her şeyin kendisine rucu ettiği hüsnü mutlakın inikâs ve tecellisi olur. Hüsne rücuun ebedî memuru aşktır. Aşk» bizi nefsimizin ve ruhumuzun hayrına sevketmekle, bizde İlahî olan şeye, dünyada ulaşmaya müsaade eder ve bizi ölümden sonra hakîmlerin mükâfat olarak bu hayret içinde daimî bir mesleğe nail oldukları ve Diotima’nın dediğine nazaran, bizim hayatımızı yaşanmaya lâyık kılan, her saatte yeni ve cazibedar, ebedî uluhiyetin temaşa hayretini istihsal ettikleri çiçeklerle müzeyyen bir ziyafete intizaren yaşamaktır.

Binaenaleyh hayat demek aşk demektir; aşk demek hayat demektir.

Hüsnü mutlakın aşkından başka olan, her şey zahirde şeker gibi tatlı da olsa bu tatlılıklar manada can çekişmek gibi acılıklardır. Proklus der ki: Aşk hikmetten daha İlâhîdir. Buda da der ki:

Marifet ve aşk kâinatta iki büyük âmildir. Aşkı olmayan kimse, daimî surette beden zindanında kalmaya ve devri daimin çemberinden kurtulmamaya mahkûmdur.

Cüzî akıl, hüsnü mutlakı görmekten mahcubdur. Ne vakit aşk nuru zuhur ederse, bu nur akıl gözüne kuvvet verir; Akıl gözü ancak bununla kudret bulur. Yoksa akla inanıp onun her şeye kadir olduğunu hattâ Allahı da görebileceğini zanneden kimseler yanlış düşünenlerdir. Paskal bu hususta akla hitabın «tais toi raison imbecile» demiştir ki: sus be ahmak akıl sen hududundan ileriye gidemezsin demektir. Bunavantor der ki: Ruhun zatı mevcuda desteres olabilmesi için aklın muntazaman her failiyeti tecavüz etmesi lâzımdır.

Hâsılı hayat bir çiçek, Aşk da onun balıdır.

AŞK, YAHUT ZİYAFET

Apollodorof [[102]]— Evet, öğrenmek istediğiniz şey hakkında epey şeyler biliyorum…

Geçende (Faler) deki evimden gelirken ahbaplarımdan biri beni arkamdan görerek uzaktan lâtife tarzında:

              Ey! Faleron’lu (Apollodor), beni niye beklemiyorsun? diye seslendi.

Bu söz üzerine ne söyleyeceğimi anlamak için durdum. O, bana:

              İyi oldu bende seni arıyordum, hani şu Sokrat’ın (Alkibiad)ın ve daha başkalarının hazır bulundukları ve aşk hakkında konuştukları (Agathon)un [[103]] ziyafetinden biraz malûmat almak istiyordum. Biri bana bu hususta (Filip)in oğlu (Phenix)ten işittiğini nakletti, fakat mevsuk surette doğruluğunu temin etmedi, orada ne olup bittiğini sen biliyormusun? Şu vak’ayı sen anlat, çünkü sen dostunun o vakit söylediği hitabeyi bilerek söyleyebilirsin. Fakat her şeyden evvel: bu toplantıda bizzat bulundun mu, bana onu söyle!

Dedim ki — Bu ziyafetin yakında olduğunu ve benim de orada bulunduğumu sana nakleden kimse, hiçte doğru birşey söylememiş.

Glokon — Ben bunu doğru zannediyordum, dedi.

              Bu nasıl olur, Glokon? [[104]] Sen (Agaton)un birçok senelerden beri Atinava gelmediğini ve benim de Sokrat’a müdavemet edip hergün sözlerini ve hareketlerini dikkatle takip edeli ancak üç seneyi geçmediğini bilmiyor musun? dedim. Ben ona devama başlamadan evvel, rast gele öteye beriye dolaşıyordum ve bu suretle kendimi, bir iş görüyor zannediyordum. Meğerse senin şimdi olduğun gibi dünyanın en bahtsızı ben imişim! Çünkü felsefeyle meşgul olmaktansa başka herhangi birşeyle uğraşmanın daha iyi olduğu kanaatındaydım.

Glokon — kuzum, alay etme de, şu ziyafetin ne vakit yapıldığını bana söyle, dedi.

Ben — Biz daha o vakit çocuktuk, (Agaton)un ilk trajedisinin muzafferiyeti, eserinin mugannilerile tes’it edildiğinin ertesi günüydü, dedim.

Glokon — Zannıma kalırsa bu halde sen çok uzak bir zamandan bahsediyorsun, dedi. Fakat bu vakanın ne suretle cereyan ettiğini kimden işittin? Sokrat’ın kendisinden mi?

Ben — (Zeus)e yemin ederim ki ondan işitmedim !

Ben onu kısa boylu ve çıplak ayaklı (Sidaten) li (Aristodem) [[105]] den işittim. Aristodem bunu (Feniks)e de hikâye etmişti. O, bizzat bu ziyafette bulunmuş ve o vakitler zannederim, Sokrat’ın en yaman aşıklarından biri imiş. Maamafih Aristodem’in Sokrat için bana anlattığı bazı hususiyetleri Sokrat kendi de teyit etti.

Glokon — Öyle ise (Apollodor) bu vak’ayı bana hikâye etmekte niye gecikiyorsun? Bizi Atina’ya götüren bu yolda giderken bunu söylemek ve dinlemek isteyenler için bu ne hoş birşey olur!

İşte biz böylece yürürken, bu ziyafetten konuştuk. Mademki benden malûmat almak istiyorsunuz, işte bunun için evvelce size söylediğim gibi onu nakletmekten nazlanmayacağım. Zaten ne vakit felsefeden bahsetsem, yahut onun bahsini işitsem, ondan edeceğim istifadeden başka buna müteallik bahislerde büyük bir zevk de duyarım. Bunun hilâfına olarak, sizin zenginlerle ve iş adamlar ile konuştuğunuz sözleri işittiğim vakit ise, sıkıntıdan çatlayacak gibi olurum, onların dostları olan sizlere acırım, çünkü siz hepiniz işe yarayacak hiç bir şey yapmadığınız halde harikalar vücuda getirdiğinizi zannedersiniz. Belki siz de beni bedbaht zannedersiniz, belki de düşünceniz doğrudur; fakat ben kendi payıma sizi sade acınmaya lâyık zannetmekle kalmıyorum, acınmaya lâyık olduğunuzu pek sarih olarak biliyorum.

Apollodor’un dostu — Sen hep o Apollodor’sun. Hem kendini, hem başkalarını daima tahkir edersin. Kendin de dahil olduğun halde Sokrattan başka bütün insanların bedbaht olduklarına kanisin. Sana çabuk kızan ve müstehzi lâkabının niçin verildiğini bilmiyorsam da; konuşmaya başlayınca, onlara hak veriyorum. Çünkü Sokrat hariç olmak üzere gerek kendin hakkında gerek başkaları hakkında durmadan hiddete geliyorsun.

Apollodor — Aziz dostum, ben kendimi ve sizi düşündüğüm vakit çıldırmış yahut kudurmuş bir halde görünüyorsam bundan benim deli olduğum mu anlaşılır?

Apollodor’un dostu — Apollodor, bu mes’elenin münakaşasını bir başka vakta bırakalım. Senden rica ettiğimiz veçhile şimdi Agaton’un evinde söylenilen hitabeleri tekrar et de dinliyelim.

Apollodor — Öyle ise Aristodem’in başladığı yerden başlamam ve onun hikâyesini bana anlattığı gibi anlatmaya gayret etmem daha iyi olur. Aristodem bana dedi ki:

              Sokrata hamamdan çıkarken rasgeldim; hiç itiyadı olmadığı halde ayaklarına sandallar giymişti. Kendine bu kadar çeki düzen verdiğine nazaran nereye gitmekte olduğunu sordum.

Sokrat — Agaton’a akşam yemeğine gidiyorum. Kalabalıktan hoşlanmadığım için zaferini tes’it için verdiği şenliklerde bulunmayı dün reddetmiştim, fakat bu gün için gideceğimi kendisine vadettim. Güzel bir gencin [[106]] yanına güzel olarak gitmek için ben de süslendim. Fakat Aristodem, sen hakikaten davetliler meyanında değilsen de akşam yemeğine benimle beraber gelmek istemez misin?

Aristodem — Nasıl münasip görürsen öyle yaparım.

Sokrat — Öyle ise hadi, beni takip et. Şerefli adamlar, şerefli adamların sofrasına davetsiz gidip oturur, diyerek bu husustaki darbı meseli [[107]] değiştirelim. (Homer) sade bu darbı meseli değiştirmekle kalmıyor, fazla olarak onunla eğleniyorda. Agamemnon’u çok cessur bir muharip olarak gösterdiği gibi (Menelas)da korkak bir asker gibi gösteriyor, böyle olduğu halde küçüğü büyüğün ziyafetine, yani (Menelas) ı, Agamemnon’un tes’it ettiği şenliğe ve kurban âyinine davetsiz getiriyor.

Aristodem — Sokrat’tan bu sözleri işittikten sonra senin dediğin gibi, kendimi şerefli bir insan addetmiyorum, (Homer) ’in aldığı manada âkil bir adamın şenliğine davetsiz giden manasız bir insan gibiyim. Mademki beni oraya sen götürüyorsun, Kendini ne türlü müdafaa etmek lâzım geldiğini de sen bilirsin, çünkü ben, orada davetsiz gelmeye razı olmadığımı ve beni senin davet ve teşvik ettiğini söyleyeceğim.

Sokrat — Yolda giderken ne söylemek lâzım geldiğini beraberce düşünürüz, şimdi yalnız yürü gidelim.

Böylece konuşarak Agaton’un ikametgâhına doğrulduk. Fakat yolda giderken Sokrat ikide birde düşünmeye ve geri kalmaya başladı. [[108]] Onu beklemeye kalkıştıkça, bana daima yürümemi rica ediyordu. Agaton’un evine geldiğim vakit kapıyı açık buldum, ve orada tuhaf bir vak’a ile karşılaştım. Ben kapıda görünür görünmez, içerden kölelerden biri önüme çıkarak beni davetlilerin akşam yemeğini yemek üzere oturdukları sofranın bulunduğu salona götürdü. Agaton’da beni görünce:

                          Aristodem, yemeğimize iştirâk etmek için tam vaktinde geliyorsun! Eğer başka şey için geldinse, onu bir başka vakta bırak. Bugün davetlilerim arasında bulunmanı rica etmek için seni aradım; maalesef bulmak mümkün olamadı. Fakat Sokrat’ı niçin beraber getirmedin? dedi.

Birde arkama dönüpte ne göreyim? Meğer Sokrat beni takip etmemiş değil mi?

              Maamafih ben Sokrat’la beraber geldim, ve burada akşam yemeğine onun tarafından davet olundum, dedim.

Agaton — Ne iyi ettin de geldin. Fakat, Sokrat nerede?

              O, demin arkamdan geliyordu, ben de ne olduğuna şaşıyorum.

O vakit Agaton bir köleye hitaben:

              Git, onu ara bul, ve buraya getir. Sen de Aristodem, Eriksımak’ın yanına uzanıver, dedi.

Bunun üzerine bir köle ayaklarımı yıkamaya geldi. Bu esnada idi ki bir başka köle Sokrat’ın komşu evlerden birinin kapı kemeri altına çekilmiş ayakta durduğunu ve kendisinden ne kadar rica edildise de oraya girmek istemediğini söyledi. Agaton ona:

              Ne garip şeyler söylüyorsun Git onu çağır ve bir yere gitmesine mani olarak buraya getir! dedi.

O, vakit ben:

              Hayır, hayır onu bırakınız. O her yerde böyle hareket eder; bazan tenhaya çekilmek âdetidir. Eminim ki, az zaman sonra gelir. Onu rahatsız etmeyin, bırakın, dedim.

Agaton, bunun üzerine:

              Pekâlâ, öyle olsun, dedi ve kölelere hitap ederek:

              Çocuklar, yemekleri getiriniz ve bizi neyle isterseniz ikram ediniz, çünkü size kimse yemeğin ne suretle hazırlanacağını söylemedi ve yapılmak için bir şey ısmarlamadı, esasen bu benim itiyadım değildir [[109]] Dostlarımı ve beni davet etmiş misafirleriniz gibi tutun, ve bizim medihlerimize lâyık olacak surette bize muamele edin; ha göreyim sizi! dedi. Yemeğe başladık; Sokrat daha gelmemişti. Agaton her dakika gidilip onun getirilmesini istiyordu, fakat ben de daima buna mani oluyordum. Nihayet Sokrat her vakitkinden daha az gecikerek yemeğin ortasında bize yetişebildi. Masanın son kerevetinde yalnız başına uzanmış yatan Agaton:

                      Buraya gel, Sokrat, gel benim yanıma uzan da, temasınla komşunun dehlizinde bulunduğun sırada sana gelen hikmetli fikirlerden istifade edeyim. Aradığını bulduğundan hiç şüphe etmem, çünkü buna muvaffak olmadan yerini bırakıp gelmeyeceğini bilirim.

Sokrat (Oturarak), Agaton, eğer, bir tülbent parçasile örtülü dolu bir kabı, bir diğer boş kaba naklettiğimiz gibi Hikmet te ilk temasla dolu bir ruhtan boş bir ruha intikal edebileydi, senin yanında bulunmakla pek mes’ut olacaktım. Çünkü o vakit senin yanında bulunmakla bol ve mükemmel hikmetinle dolacaktım. Bendeki hikmet, bir rüya gibi hafif ve şüpheli, seninki ise daha gençliğinde bile öyle bir ihtişam içinde parlıyor, öyle şâşaalar saçıyor ki, hatta buna evvelki gün otuz bin Yunanlı şehadet etmiştir.

Agaton — Sokrat, sen yaman bir alaycısın! Sonra akıllarımızın üstlüğü davasını müdafaa etmek için (Dionisos) u hâkim yaparız [[110]].

Şimdilik sen yemekten başka bir şey düşünme. Sokrat bu sözlerden sonra, kerevetine uzandı. Öteki davetliler de yemeklerini bitirince, şaraplar dağıldı, ilâha İlâhiler okundu; ve mutad olan öteki merasimde yapıldı, sonra içmeye hazırlanılıyordu, tam bu sırada (Pozanios) [[111]] söze başladı:

Pozanios — Dostlarım! içelim. Fakat kendimizi rahatsız etmeyecek surette! ben kendi payıma daha dünkü işretten yorgun olduğum için, bu gün biraz dinlenmek istiyorum. Çoğunuzun da böyle olduğundan şüphe etmiyorum, çünkü siz de dün ziyafette idiniz. Rahatsız olmadan içebilmenin çaresine bakalım.

Aristofan — Doğru, ben hakikaten dün şarabın içine batmışlardan biriydim. Pozanios, senin bu teklifini kabul ediyorum, dedi.

Akümenos’un oğlu Projeleriniz çok güzel, yalnız reyini alacağımız biri daha var bakalım Agaton ne diyecek.

Agaton — Benim de tahammülüm yok!

Eriksimak— Bu benimle Aristodem ve Fedr için ve diğer davetliler için beklenilmeyen bir nimet! Ey meşhur ayyaşlar, şimdilik içmekten vazgeçiyorsunuz, değil mi ? Bizim ayaşlıkta daima geri kaldığımızı bilirsiniz, Sokrat’a gelince, o başka, icabında içmekte de içmemekte de irade sahibi olduğu için onu karıştırmıyorum. O, ne verirsek ona razı olur. O halde mademki çok şarap içmek için kimsenin fazla arzusu yok, sarhoşluk hakkında doğru bir kaç kelime söylesem, belki size çok fena gelmez. Ben hekim olduğum için çok şarap içmenin insanlara muzur olduğuna tecrübelerimle iyice inandım. Bile bile itidal [[112]] derecesini aşmadığım gibi bahusus bir gün evvel başı dumanlanmış olanlara da hiç bir vakit bunu tavsiye etmem bahusus bir gün evvel başı dumanlanmış olanlara da hiç bir vakit bunu tavsiye etmem.

 (Mirrinos) lu (Fedr) sözü keserek:

             Seni bahusus hekimlikten bahsettiğin vakit dinlemek mutadım olduğunu pek iyi bilirsin. Bugün herkes aklı başında olmak istiyor.

Bu sözden sonra bu ziyafete sarhoşlukla nihayet vermeyip yalnız zevk verecek kadar içmiye hep birden karar verdiler.

Eriksimak — Mademki herkesin kendi istediği gibi içmesi ve bu hususta hiç kimsenin mecbur edilmemesi kararlaştı, o halde ben de size şimdi içeri giren çalgıcı kızı, geri göndermenizi teklif ediyorum. Filavutasını ya kendine yahut isterse içerideki kadınla çalsın! [[113]].

Biz ise bugün konuşalım, bir mübahase açalım. Eğer razı olursanız, bu hususta ben kendim bir mevzu ortaya koyayım [[114]].

Bütün davetliler Eriksimark’ın teklifini kabul ettiler ve ondan bir mübahase mevzuu bulmasını rica ettiler. Bunun üzerine :

Eriksimak — Öyle ise söze (Öripid)’in (Melanip)i gibi şu mısra ile başlayacağım dedi: Bu hitabe benim değil Fedr’in dır.

Filhakika Fedr bana hergün infial ile: «Eriksimak, ilâhların bir çoğuna ilâhilar, ve şiirler yapan bu kadar şair arasında birisinin çıkıp ta o kadar büyük ve kadir olan Eros’un şerefine bir tek İlâhi yapmayı düşünmemesi tuhaf değil mi? Diğer taraftan Sofistlerin şu en mükemmelerine de bak, bunların en coşkunlarından (Prodikos)a ne diyelim. Bunların kitaplarında (Herakles)i ve öteki yarı ilâhları metheden nesirler bulunuyor. Hâttâ bir kitapta okumuştum âlim bir adam tuzun faydasından bahsederek, garip bir surette onu methediyordu. Hasılı bu şeyler kendilerine birçok methidiciler bulabildiği halde, bugüne kadar bir kişi çıkıp ta Eros’u[[115]] şöyle şanına lâyık surette tebcil ve tekrime yeltenmemiş! Şaşılacak şey değil mi ? Böyle bir muazzam ilâh bu derece ihmal edilmeli miydi.» Fedr’ın infiale hakkı vardı, ben de onunla birlikte cizyemi götürüp bu ilâha takdim edeceğim. Bizi burada toplayan fırsatın Eros’u tebcil ve tazime pek müsait olduğunu zannediyorum. Eğer bu mevzuu hoşunuza gidiyorsa, bu bizim musahabemizi beslemiye kâfi gelecektir. Öyle ise, soldan sağa doğru, herkes muktedir olduğu kadar Eros’a güzel bir methiye söylemeli. Soldan birinci kereveti Fedr işgal ettiği için en evvel o söyleyecek; hem de Fedr, bu söylediğim şeyi yapabilecek ilk kahramandır.

Sokrat — Eriksiak, hiç kimse senin teklifine muhalif rey vermeyecektir.

Bahusus aşklar ilminden başka birşey bilmediğimi iddia eden ben, buna muhalefet etmeyeceğim, daima (Dionisos) ve (Afrodit) le meşgul olan Agaton, Pozanias, Aristofan, hasılı hiçbirimiz buna itiraz etmeyeceğiz. Sonlarda oturduğumuz için bu hususta taliimiz yaver olmadıysa da, eğer bize tekaddüm edenler güzel ve bol söz söylerlerse biz de memnun olacağız. Fedr Eros’u eşref saatte ve muvaffakiyetlerle tebcile başlasın!

Bu teklif galebe çaldı ve Sokrat’ın reyi hep birden kabul olundu. Hepsinin ayrı ayrı söylediklerini size kelime kelime nakletmeye imkân yok. Aristodem bile bunu hiç hatırlamayacak. Ben de onun bana naklettiğini aynen size anlatamam. Onun için size şimdi söyleyeceğim şeyler davetlilerin her birinin söyledikleri hitabelerde esaslı ve zikre şayan gördüğüm şeylerden ibaret olacaktır. Biraz evvel de söylediğim gibi, bu mevzu üzerine ilk sözü Fedr söylüyor.

Fedr hitabesine şu suretle başlıyor:

Eros, büyük bir ilâhtır. O, sade doğuşu cihetile değil, fakat birçok ve muhtelif sebeplerle insanların da ilâhların da takdirine lâyık olması daha ziyade, en eski ilâhlar meyanında bulunmasındandır. Babası anası yoktur, onu doğuranların ismini ne bir nesirci ne de bir şair söylememiştir. (Hesiod) der ki: «Evvelâ heyula doğmuştur. Ondan sonra geniş sineli ve her şeyin istinatgâhı olan ebedî ve sarsılmaz Arz daha sonra da Eros vücuda gelmiştir. Hesiod Eros’u [[116]] Heyûlâ ve Arzdan sonra zuhur ettiriyor. (Parmenid) ise onu dünyaya hâkim olan âliheden [[117]] vücuda gelen ilâhların en birincisi olmak üzere tavsif ediyor.

(Akusilâos) ta Hesiod’un fikrini takip etmiştir. Demek oluyor ki, Eros en eski ilâhlardandır, ve böyle olmakla beraber, en büyük hayırların müsebbibi olduğu da bizce bir çok şehadetlerle sabit olmuştur. Ben hakikaten bir delikanlı için faziletkâr bir âşıka malikiyetten daha büyük bir lütuf, bir âşık için de iyi bir gözde intihabından daha kıymetli bir saadet bilmiyorum. Bütün ömürlerini güzellikler içinde geçirmek isteyenlere yardımcı olan kan rabıtaları, zenginlikler, mansıp ve cah gibi şeyler içinde Eros kadar güzelliği tevlit edecek hiçbir şey yoktur. [[118]] Yani demek istiyorum ki, fenalıktan utanmayan ve hayır içinde gayrette bulunmayan bir şehir, bir fert, hiçbir vakit büyük ve güzel eserler meydana getiremez. Ben bunu da söylemeğe cesaret ediyorum ki, bir âşık fena bir iş yapar da cezasını çekmezse, bundan dolayı bu âşık maşukunun huzurunda duyduğu ıztırabı ne babasının, ne dostlarının ve ne de bir kimsenin yanında duyamaz.

Maşuk ta böyledir. O da bir hatası görüldüğü vakit, âşıkından o kadar utanır ki, bu hicabı başka hiçbir yerde duyamaz. Eğer kabil olup ta bir şehir veya bir ordu aşık ve maşuklardan teşkil olunsaydı, bu şehir veya ordunun bu sayede en büyük refah ve emniyete nail olmaması kabil olmazdı. Çünkü böyle kimseler her türlü fenalıktan sakınacaklar ve kendileri için mütekabilen hayırdan başka bir şey temenni etmeyeceklerdi. Muharebelerde de bu suretle birleşmiş askerlerin sayıları az da olsa, galip gelecekler ve daha iyi söylemiş olmak için, bütün beşeriyete galebe çalacaklardı. Silâhını atarak cebheden kaçacak bir âşık, kendi maşukuna o halde görünmektense, bütün orduya görünmeyi ve bu hicaba duçar olmamak için ekseriya ölümü tercih edecektir.

Sevgilisini tehlike halinde imdatsız terk etmeye gelince, aşık ne kadar korkak da olsa, Eros onu o vakit en merd adamın cesaretinden aşağı kalmayacak bir cesaretle canlandıracaktı. Homer’in terennüm ettiği gibi hakikaten: «Allah bazı kahramanlara [[119]] cesareti nefhetmiştir.» Eros ise onu sevenlere buna muadil bir tehevvür ilka eder. Biribirini sevenler yekdiğeri için ölmeyi de bilirler.

Sade erkekler değil, kadınlar da aşkları uğrunda canlarını feda etmişlerdir.

(Pelias) ın kızı (Alkest) [[120]] Yunanistan için buna kâfi bir şahittir. Kocasının anası babası sağdı, ikisinden biri hayatlarını feda etmek suretile onu kurtarabileceklerken bunu yapmadılar. Halbuki yalnız o, kocasının yerine ölmeyi kabul etti.

İşte böylece bu âşıkın aşkı ailevî muhabbeti o kadar geçti ki, bu hususta evlât ebeveynine yabancı göründü ve onlar evlâtlarına yalnız merbutiyet namına bir nam vermiş oldular. Onun bu hareketi insanların ve ilâhların çok makbulüne geçtiği için ilâhlar, ruhunu (Hades)’e davet ettiler. Büyük eserler yapanların muvaffakiyetleri ne olursa olsun bunlar içinde pek azının ruhu ilâhlar tarafından (Hades)e davet edilmek şerefine nail olmuştur.

Fakat ilâhlar Alkes’in fedakârlığını takdir ettiklerinden onun ruhuna tekrar dünyaya gelmek için müsaade ettiler, ilâhlar bile aşktan husule gelen şecaat ve sehavete karşı en büyük lütüfte bulunuyorlar. Halbuki onlar, (Oyagr)ın oğlu (Orfe)ye karşı böyle yapmadılar. Onu maksuduna nail etmeden (Hades)ten geri gönderdiler. İstediği kadını kendisine verecekleri yerde, yalnız onun hayalini gösterdiler. Çünkü bir kitara çalgıcısı olan Orfenin, sevdiğinin![[121]] uğrunda ölmek cesaretini haiz olması ilâhlara pek zayıf görünmüştü. O, Alkest’i taklit etmek şöyle dursun, Ahrete diri olarak gitmek için bütün vasıtalara başvurmuştu, ilahlar da onun bu gevşekliğini cezalandırmak için, onu kadınlar tarafından itlâfa mahkûm ettiler.

İlâhlar buna mukabil, (Tefis) in oğlu (Aşil)i bahtiyarlar adasına gönderdiler. Annesi ona haber vermişti ki, bir gün (Hektor)u katlederse muharebede ölecek ve onu öldürmediği takdirde ise vatanına dönüp ancak ihtiyarladığı vakit ölecekti. Bunu bildiği halde bu muharip, (Patrokl)a muavenet etmekte tereddüt etmiyerek hem onun intikamını aldı, hem de olen sevgilisinin naşı üzerinde can verdi. Bu ölüm ilahların hoşuna gitti ve sevgilisi için yaptığı bu feda karlıktan dolayı (Aşil)i hususî surette mükâfatlandırdılar. (Eşİlos): «Patroklos maşuk, (Aşİl) de aşıktı» diye iddia ediyorsa da, doğru değildir. Aşil, Patrokl’den ve bütün kahramanlardan güzel olmakla beraber, Homer’in dediği gibi henüz bıyıkları da terlememişti.

Hakikaten, İlâhlar maşuk için yapılan cesaret ve fedakârlığı çok takdir ederler lâkin maşukun aşıkı için yaptığı fedakârlığı aşıkın maşukuna yaptığı fedakârlıktan daha ziyade takdir ederler ve ona daha çok İhsanlar ederler. Çünkü Aşık Allah tarafından mülhem olmak hasebile maşuktan daha İlâhîdir, işte İlâhların Aşil’i Bahtiyarlar adasına göndermekle ona Alkest’ten ziyade in’am etmelerinin sebebi budur. Hulâsa, Eros’un bütün Bakîlerin en eskisi, en şanlısı olduğunu, ve insana hayatta da ölümde de fazilet ile saadeti hepsinden ziyade temine muktedir olduğunu söyleyerek, sözüme nihayet veriyorum.»

İşte Fedr’in söylediği bunlardı. Ondan sonra da başkaları söz aldılar. Fakat Arİstodem onların ne söylediklerini hatırlamadığı için bana evvela Pozanias m nutkunu nakletti.

Pozanias hitabesine şu suretle başladı:

«Ey Fedr, senin bize yalnız Eros’un bayramını tesit etmemizi teklif etmen bana pek hoş görünmüyor. Eğer Eros bir olaydı dediğini yapmak doğru olurdu, fakat bu ilâh bir olmadığı için hangi Eros’u methedeceğimizi bize evvelden söylemen daha muvafık olurdu. Bunun için evvelâ tes’it edilmesi lâzım geleni söylemek ve sonra da bu ilaha layık methiyeyi yapmaya gayret etmekle senin hatanı tashihe çalışacağım. Biz hepimiz (Afrodit) in hiç bir zaman esassız olmadığını biliyoruz. Afrodit’in iki olduğuna kimsenin şüphe etmediğine nazaran Eros’un da iki olması zarurîdir. İşte bu iki Afrodit ten, (Semavî Afrodit)tesmiye ettiğimiz yaşlıdır. Semanın kızıdır ve anasızdır. (Dünyevî Afrodit) tesmiye ettiğimiz ikinci Afrodit ise evvelkinden daha küçüktür ve (Dione) ile (zeüs’) ün kızıdır. Bu iki âlihenin iki de muavini olması zarurîdir ki, bunlardan birine (Semavî Eros), diğerine de dünyevî Eros demek yakışık alır ([122]). Bizim sitayişimizin gayesi bütün ilâhları istihdaf ettiğine göre bende her iki Eros’un evsafını sana arzetmiye çalışacağım!

Her fiil işlendiği vakit, haddizatında ne iyidir ne fena. Meselâ şurada içmek, taganni etmek nutuk söylemek gibi fiillerden hangisini yaparsak vapalım, bunlardan hiç biri haddizatında güzel olamaz, bu iş ancak nihayeti tarzına göre güzel olabilir. Biz eğer bunu güzellik ve insafla yaparsak güzel olur, fesadı ahlâkla hareket edersek fena olur. Sevmek te böyledir. Her Eros haddi zatında methe şayan ve güzel değildir. İyi olan, bizi güzelliği sevmiye teşvik edendir[[123]]. Dünyevî Afrodit’ in aşkı hakikaten âdlî ef’ali telkin etmek cihetile pek bayağıdır. Bu, avamın sevdiği aşktır. Avam bir kere kadınlardan aşağı olmamak üzere delikanlılara da meftun olur. Sonra sevdiklerinin vücuduna bağlanmakla iktifa ederek ruhu ihmal eder. Bunlar güzel yaşamak ve ya yaşamamak hususunu nazarı itibare almazlar, yalnız nefislerinin hazzını tatmin etmek isterler, bunun için henüz dimağları inkişaf etmemiş mahlûklara tutulmak kabiliyetindedirler. İşte bu sebeple bu gibi tesadüfî buluşmalarda onlar iyiye olduğu gibi fenaya da bağlanırlar. Bunların aşkları semavî Afrodift’e nisbetle çok genç olan dünyevî Afrodit’ ten sudur eder. Bu âlihenin esasında hem erkek hem de kadının iştiraki vardır.

Fakat semavî Afrodit neş’etini kadına bağlı değildir. O yalnız erkekten doğduğu için onun telkin ettiği aşk ta ancak delikanlılara taallûk eder. Daha yaşlı olan ve mizacı ateşîn olmayan bu âliheye tabi olanları Eros, tabiatan daha kavî ve daha zeki bir cinse, yani erkeğe meftun eder [ [124]]. İşte bu gibilerin Semavî Eros’un hakikî teşvikine mazhar oldukları delikanlılara olan aşklarile anlaşılır [[125]]. Fakat bunlar çocuklara meftun olmayıp, sinlerinin ve akıllarının ilerlemesini beklerler, yani bıyıkları terlemiş gençleri severler. Bu aşka tutulanlar bence bütün hayatlarında aşk ve şevk ile sevişmiye ve bütün ömürlerini maşuklarile beraber geçirmeye müheyyadırlar. Onları, bırakıp başka bir dost ittihaz etmek suretile aldatmazlar ve onlarla eğlenmezler. Halbuki aşkında metanet olmayan aşıkın kendisine çocuk denecek kadar genç iken teslim olan maşukunu terkedip bir başkasına gitmesi ekseriya vaki olmaktadır. Böyle bir belirsiz netice için bu kadar gayret ve kuvvet sarfedilmesini ve çok küçük çocukların sevilmesini meneden bir kanunun bulunması temenni olunur [[126]]. Genç bir çocuğun gerek vücutça gerek akılca nasıl inkişaf edeceği, yani aklının onu sonradan kötülüğe mi fazilete mi sevkedeceği bilinmediği için, neticenin ne olacağı kestirilemez. Esir olmayan kadınlara tasallutu nasıl mümkün olduğu kadar menettiysek, aklı başında olanlar da bunun için bir kanun koymalı, avamı bunu kabule icbar etmelidir. Çünkü bunlar aşkı o derece kötülediler ki yapılan bu münasebetsizlikler ve yolsuzluklar yüzünden, hiç kimse, bir maşuka sahip olmanın ayıp bir şey olmadığını müdafaaya cesaret edemiyor. Usulî ve kanunî olan hiç bir şey bihakkın tahkire şayan olamaz. Tahkire şayan olanlar usulsüz ve kanunsuz olan şeylerdir. Mamafih başka şehirlerin aşk hakkında vazettikleri kanunları vazıh ve parlak oldukları için anlamak kolaydır. Bu kanunlar, yalnız Atina’da ve Lakedemonya’da karmakarışıktır [[127]]. (Elid) de ve (Beotienler) de sadece, aşıka ram olmanın iyi olduğu kabul olunmuştur, ve bunu genç, ihtiyar hiç kimse afip saymamıştır. Zannediyorum ki bu memleketler ehalisi söz söylemek san’atında pek tecrübeli olmadıkları ve maşuklarını iğfal için lisan hünerlerinden âciz bulundukları için bu kaideyi kabul etmişler Iyonya ve Barbarların hükmüne tâbi diğer bütün memleketlerde ise, böyle bir alış veriş doğrudan doğruya rezalet sayılır. Barbarlarda istibdat, aşkla beraber felsefeyi ve jimnastik kültürünü de tecziye ediyor. Anlaşılan müstebit hükümdarlar tabaaları arasında, Semavî Eros’un yaratmaktan zevk duyduğu büyük cesaretlerin, kuvvetli ittihat ve dostlukların husule gelmesini menfaatları icabından bulmuyorlar Hadisat bunu bizim Atinalı müstebitlerimize daha evvelden öğretmişti; çünkü (Aristogiton) un aşkı ve (Harmodios) un sarsılmaz sadakati hükümetlerini devirdiği için bu hadiselerden bizim Atinalı müstebitlerimiz evvelden ibret almışlardı [[128]]. İşte bundan dolayı sevdiğine ramolmanın ayıp olduğunu bildiren kanun, ricali umurun hakimiyet hırsından, halkın korkaklığından ve kanunu koyanların ahlakları fesadından mülhemdir. Sevdiğine ram olmanın makbul olduğu kabul olunan memleketlere gelince, bu da bu kanunu vazedenlerin ruh tembelliğini ifade eder. Bizim beldemizde ise, aşk kanunu daha âkılâne yapılmıştır. Yalnız söylediğim gibi bizim örflerimizin anlaşılması pek kolay değil, bilâkis karışıktır. Düşünce sahibi insan, bizde gizli sevmekten ise aşikâr sevmenin daha makbul olduğunu görür ve vücut cihetile çirkin de olsa en asil ve en faziletkâr olana müptelâ olmanın müreccah olduğunu bilir. Sonrada bu kimse, aşıkı herkesin teşci ettiği ve hareketlerini fena bulmayıp ona hak verdiğini görür. Eğer sevmek namuskârane bir iş olmayaydı, böyle telâkki edilir miydi? Kanun aşıklara, bütün gayelerine vasıl olarak itibar ve makbuliyet kazanmaları için o kadar garip vasıtalara müracaatta serbest bırakmıştır ki, eğer bir kimse bu serbesiyeti sevilebilmekten başka bir şeyi istihsal için kullanacak olsa, hâkimlerin en ağır muahazelerine duçar olurdu. Binaenaleyh bir vatandaş, zengin olmak, bir mansıp yahut nüfuz ve hususiyetçe tefevvuk elde etmek için âşıkların maşuklarını elde etmek hususunda yaptıkları şeyi yapmaya cesaret etse, yani onlara tezezllülle yalvarsa, bir çok vaat ve taahhütlerde bulunsa, kapılarında yatsa ve bir esirin bile tahammül edemeyeceği bir zilletle kul ve kurban olsa dostu düşmanı ona karşı isyan eder, dostları onun bu gibi şeyler için yüz suyu döktüğünü hoş görmeyerek, onun yaptığı şeyden utanır ve onu yola getirmeğe, hasılı bu teşebbüsünden vaz geçirmeğe çalışırdı. Halbuki maşuku için bu tezellüllerde bulunan âşıklar bilâkis umumun teveccühünü kazanır, hattâ kanun da bu âşıka en güzel bir projeyi meydana çıkarmaya çalışırmış gibi utanmadan istediğini yapmasına müsaade eder. Daha garibi, rivayete göre, ilâhlar yalan yere yemin edenler içinde yalnız âşıkların yeminlerini bozmalarını affederler. Onun için Afrodit’in [[129]] yemininin bir şeyi taahhüt etmediği söyleniyor. Hasılı insanlar ve ilâhlar âşıklara böylece her vasıtayı meşru sayıyorlar; örfî kanunlarımız da aşktan bu manayı anlıyor, beldemiz sevmeyi ve sevenlerin meftuniyetine nail olmayı çok güzel asîl bir hareket telâkki ediyor. Buna rağmen babalar çocuklarının sevgililerile görüşmelerini menetmek için onlara gözcüler koyuyorlar. Kendilerini böyle bir halde gören yaşıtları ve arkadaşları da bu genç gözdeleri tahkir ediyor, ihtiyarlar ise bu hakarette bulunanlara muhalefet etmemekle beraber tekdir de etmiyorlar.

Bu tezadı görenler sanki memleketimizde delikanlıları sevmenin ve onlar tarafından sevilmenin büyük bir ayıp olduğunu zannederler. Halbuki bu tezadı ben şu suretle telif ediyorum. Aşk basit bir şey değildir. Evvelce de size söylediğim veçhile haddizatında iyi veya fena hiçbir şey yoktur. Bunun iyi veya fena olması, bizim muamele tarzımıza bağlıdır. Binaenaleyh âdı bir adama alçakça ram olmak çirkindir, güzel bir insanın aşkına ramolmak güzeldir. Ben ruhtan ziyade vücude âşık olanın bu âdı aşkını bayağı bulurum. O vücut gibi devamsız bir şeyi sevdiği için devamlı olamaz. Vücudun çiçeği solunca o da sevmekten vazgeçer, bu sefer başka aşklara uçar ve vaktile döktüğü dilleri ve ettiği birçok vaitleri onlara da döker. [[130]] Bilâkis iyi ruhlu bir âşık ise ruhu sevdiği için, bütün hayatında aşkına sadık kalır, onun izaz ettiği ancak aşktır, aşk ise müstakardır. Bizim âdetlerimizi iyiden iyiye tetkik ve imtihan ettikten sonra yaklaşılmasını ister, ve ancak seven ile sevileni birbirlerinin aşkını anladıktan sonra takip edilecekleri takibe ve kaçılması lâzım gelenlerden kaçmaya teşvik eder. Çünkü gelişi güzel hemen mübtelâ olmakta ve tecrübe için müsait meydan bırakmamakta fenalık vardır. Bununla beraber gerek korku veya zafiyetten, gerek paraya mağlûp olarak siyasî mevkiler elde etmek için zenginlere ve iktidar sahibi kimselere ramolmak alçaklığında da hacalet vardır. Bu sebeplerle olan iptilânın âlîcenabane bir muhabbet vücude getirmesi için metîn ve devamlı istinat noktaları yoktur. Bizim âdetlerimizde âşıkına güzellikle hoş görünmek isteyen maşuk için bir tek yol vardır ki, o da dostun iradesine necip bir zihniyetle ramolmaktır. Bu halde aşıkın maşuku için yaptığı hareket, bir müdahene veya ayıp telâkki olunamaz. Ayni zamanda maşukun da gideceği tek bir yol vardır ki o da dostun iradesine ancak fazilet uğrunda hizmet etmektir. [[131]] İşte bu ihtiyarî esirlik, hiçbir vakit ayıp ve tabasbus telâkki olunmamıştır. Maşukun, âşıkına iltifatlarını bezletmesi, felsefeye raci ve fazilet iktisabına ait kanunlarla aşka ait kanunları birleştirmesi lâzım gelir.

Âşık maşukunun arzularını, yapabileceği bütün hizmetleri munsifane yapmakla tatmin eder, maşuk ta kendisini hakîm ve faziletkâr yapan kimsenin hayırlı hizmetlerini tanır ve yapmaya muktedir olduğu şeyi munsifane bir surette yapar, bu suretle her ikisi de kendi tabiatlarının kanunlarına itaat ederek yekdiğerinin olurlar. Âşık maşukuna ilim ve fazilet verir, maşuk ta âşıkın ilim ve hikmet iktisabı ihiyacını duyarsa işte o vakit, yalnız bütün bu şartların husulile bir maşukun âşıkına ramolması güzel bir hareket olur. Bunun haricinde maşukun âşıkına ramolması hiçbir vakit muvafık olamaz. Bu sebeplerle birleşen ruhların aldanmaları da ayıp değildir.

Maddî istifade ümidile zengin bir âşıka ramolan ve fakat âşıkın bilâhare tebeyyün eden fakrı hasebile arzu ettiğini elde edemediği için kendini aldanmış gören maşukun duyacağı hicap her halde az olmayacaktır; çünkü bu adam para aşkı için her şeyi fedaya hazır bulunuyor demektir ki, bu hiç te güzel bir şey değildir. Fakat faziletkâr olmak için aşktan muavenet görmek niyetile iyi zannettiği bir aşıka teslim olup ta sonradan bu âşıkı fâsik ve faziletten âri olduğunu görerek iğfal olunduğunu anlarsa elbette bu aldanış kendisi için şereflidir, çünkü o, faziletli olmak ve tekâmül etmek maksat ve niyetile çok istekli atıldığını gösteriyor, bundan güzel bir şey de olamaz. Netice itibarile, fazileti iktisap etmek için ramolan maşuk ta fevkalâde iyidir. Böyle bir aşkı ilham eden Semavî Afrodit’tir, bu bizatihi semavî olan aşkın beldeler ve fertlerce kıymeti şahanedir, çünkü âşıka da maşuka da fazileti iktisap için azamî ihtimam göstermek lüzumunu tahmil eden odur.

Diğer aşklar dünyevî Afrodit’e tâbidir. İşte ey Fedr, »ana Eros hakkında irticalen söyleyebileceğim şeyler bundan ibaret.

Pozanias durdu: ve işte böyle söylemiyi Sofistlerden öğrendim. Şimdi sıra Aristofan’a geldi dedi. Fakat Aristofan’ı o sırada ya çok içmiş (olduğu için, yahut ta başka bir sebepten söyleyemeyecek kadar hıçkırık tutmuş olduğundan yanında bulunan hekim Eriksimak’a hitap ederek dedi ki :

Eriksimak, ya beni bu hıçkırıktan kurtarmak, yahut ta duruncıya kadar benim için söz söylemek mecburiyetindesin!

Eriksimak — Pekâlâ! ikisini de yaparım. Senin yerine şimdi ben söylerim. Hıçkırığın geçince de sen benim yerime söylersin. Sen de ben söylerken nefesini uzunca müddet tutmaya çalış ki hıçkırığın geçsin. Eğer böyle geçmezse, suyla gargara et. Fakat eğer hıçkırığın şiddetlenirse burun deliklerini gıcıklıyacak bir hareket yap ki aksırasın, bir iki kerre aksırdın mı hıçkırığın nekadar şiddetli de olsa geçer.

Aristofan — Sen çabuk söze başla, ben de senin dediğini yaparım dedi. Bunun üzerine Eriksimak şu suretle hitabesine başladı:

Eriksimak — Pozanias, nutkuna güzel başladı; fakat onu iyi bitirmediği için, onun takririni bitirmeye kendimi mecbur görüyorum. Onun iki Eros beyninde gösterdiği fark bana çok doğru göründü. Fakat san’atım olan tababet sayesinde ben aşkın yalnız insanların ruhlarında onları içlerindeki güzele sevketmek için değil daha başka bir çok gayeler için bir çok şeylerde bütün hayvanların vücutlarında, yerde yetişen her şeyde, hasılı bütün mevcudatta bulunduğunu keşfetmiş olduğumu zannederim. İşte ben bu sayede bu ilâhın azamet ve harikalarının ilâhı ve beşerî [[132]] bütün eserlerde tecelli ettiğini bildim. San’atımı tebcil etmek için onun kudretini evvelâ tababet cihetinden arzedeceğim. Uzvî tabiat iki Eros’u da ihtiva eder. Filvaki vücudun sihhat haîile hastalık hali inkâr olunmaz surette muhtelif ve yekdiğerinden farklı hallerdir, ve her biri ötekinin zıddını ister. Binaenaleyh sâlim bir vücutta bulunan aşk başka olduğu gibi, hasta bir vücutta bulunan aşk gene başkadır. Pozanias’ın demin iyi adamlara iltifat etmenin güzel ve fâsiklere ram olmanın ayıp ve utandırıcı olduğuna dair serdettiği vesaya cisimlere tatbik olunabilir. Her uzviyette sağlam ve sâlim olan her şeyden telezzüz etmek iyi ve zarurîdir, bunun aksi, fena ve marazî şeyi tercih etmek ayıptır. Tecrübeli hâzık bir hekim olmak istenilirse bu prensiplere riayet edilmesi lâzım gelir [[133]]. Kısaca izah etmek için diyebilirim ki: Tababet bize, tabiatın iki nevi temayülünü gösterir, en hâzik bir hekim de bu inhimakin bu gayeler için iyi ve öteki inhimak ve neticeler için fena olduğunu en iyi teşhis edendir.[[134]] Bu inhimakleri tahvil edebilen, birini diğerinin yerine geçiren, kendilerine lâzım olduğu halde mâlik olmayanlarda onu vücuda getiren, zararı dokunacaklardan onu alan kimse, cismin düşman olan anasır arasında muhabbeti tevlit etmeyi ve herkese daimî bir aşk ilham etmeyi bildiği için, hakikaten çok iyi tecrübe görmüş bir insandır. Binaenaleyh en düşman anasır, soğuk, sıcak, acı, tatlı, kuru, yaş v. s. gibi yekdiğerinin zıddı olanlardır. İşte bizim ceddimiz olan (Eskulâp) şairlerin terennüm ettiği ve benim de inandığım veçhile, bütün bu zıtlar arasına aşk ve vifak sokabildiği için bizim san’atımızı o tesis etmişti. Binaenaleyh bütün tababete, jimnastiğe ve ziraate hâkim olan bu ilâhdır ve bunlar onun tarafından idare olunmaktadır. Musikiye gelince, biraz teemmül etmek istiyenler için, bunda aşkın hâkim olduğu, pek bariz bir surette görürler. [[135]] Belki Heralit’te fikrimi pek iyi izah etmemiş olmakla beraber; «işte bir yay veya rübabın akordu da böyledir» demek istemiştir. [[136]] Eğer Heraklit âhengin bir zıddiyet olduğunu, veyahut bunun zıt olan anasırdan zuhura geldiğini söylemiş olaydı, büyük bir münasebetsizlik yapmış olurdu.

Fakat bu hâkim şüphesiz burada sadece âhengin evvelemirde zıt olan yani kalın ve ince sesler gibi unsurlardan husule geldiğini ve sonra da musiki san’atile tevafuk ettirildiğini söylemek istemiştir. Filhakika kaba ve ince sesler zıt kaldıkça, zıt âhengin husulü mümkün olamaz. Demek oluyor ki, âhenk, seslerin bir uygunluğudur. Bu uygunluk ta bir akorttan ibarettir, Mütezat olan unsurlar tevafuk etmeyip daimî zıddiyette kaldıkça bunların âhenge kabiliyetleri imkânsızdır. [[137]]

Bunun gibi, vezin için de böyledir. Yani çabukluk ve ağırlık ölçülerinin evvela birbirine muhalif iken sonra tevafuk etmeleri, vezini tevlid eder. Binaenaleyh musikiyi ahenk ve vezne ait aşkların ilmi, diye tarif [[138]] etmek muvafık olur. Ahengin ve veznin teşekkülünde bile, aşkın rolünü tanımak güç değildir. Burada iki Eras bulunmaz. Fakat ahenk ve vezni insanlara göre yapmak lâzım gelince, gerek musiki tesmiye olunan şeyi yaratmakta olsun gerek yaratılmış mevlodi ve vezinleri kullanmakta olsun, ki buna musiki bilgileri tesmiye olunur, eser güç olur ve bunu iyi bir hale irca etmek lâzım gelirse mükemmel bir musikişinasa ihtiyaç vardır. [[139]] İşte akıllı kimselere tabi olmaya ve insanı daha akıllı olmaya sevk edenler, cemile yapmıyı güzel ve semai aşkı (Müs Urani)’nin Eros’u muhafafaza etmiyi o vakit tahattur etmek münasip olur. (Polimni)nin ilham ettiği meçazî aşka gelince, onun verdiği zevk hiç bir vakit bizde bir inhiraf tevlit etmemek için onun hakkında ihtiyatla hareket etmelidir. Bizim san’atımız olan hehimlikte çok güç olan bir şey de, sofraya ait zevkleri ahenkdar bir surette tanzim ve onlardan gelecek elemden kaçınmaktır [[140]]. Musikide de tababette de, hasılı İlâhî, beşerî her şeyde mümkün olduğu kadar iki Eros’u da nazarı itibara almalı, çünkü o her şeyde mevcuttur. Her ikisi de mevsimlerin tabiatında tasarruf eder. Evvelce söylediğim anasırdan sıcak soğuk kuru ve yaş arasında eğer muvafık bir aşk münasebet kurar, mütevazin bir ahenk ve halita tertip ederse, o vakit insanlar, hayvanlar ve nebatat için mebzul, bereketli, salim bir sene husule getirir ve onlara hiç bir surette zararı dokunmaz. Fakat sene mevsimlerinin uzviyeti içinde itidalsiz bir aşk galebe çaldığı vakit, hemen her şeyi tahrif eder ve yıkar. İşte o vakit vebalar baş gösterir ve hayvanlarla nebatlar üzerine bir çok musibetler verir, zira donlar, dolular ve ekin yanmaları unsurların arasındaki intizansız ve müvazenesiz aşktan husule gelir. Yıldızların harekâtına ve senelerin taksimatına ait olan aşkların ilmine astronomi namı verilir [[141]] Bundan başka insanları ilâhlarla münasebette bulunduran fedakâlık veya gayıptan malûmat vermek meslek ve san’atları geliyor, ki bunların gayesi aşkı muhafaza ve ıslah etmektir. Bütün imansızlıklar, hareketlerimizde, sağ veya ölmüş ebeveynimize ve ilâhlara karşı olan vazifelerimizde, mutedil aşkı değil, intizamsız aşkı izaz ve ona riayet etmemizden ileri gelir. Gayıptan haber veren san’atın hassası, bu iki aşka nezaret ve ıslah etmek olduğundan bu san’at insanların arasında intizam tesis ve bu ulûhiyete tazime saik olur insanları ve ilâhları birleştiren muhabbetin müsebbibi olmuş olur. İşte bu suretle Eros, müteaddit, büyük ve hülâsa her şeyi ihata eden bir kudrete sahip bulunmaktadır. Fakat bu, bizde ve ilâhlarda kendi hâkim kudretini hayır ve itidal ile hakimane tedvir ettiği ve bizi yekdiğerimize yaklaştırıp büyüklükleri bizimkini tecavüz eden ilâhlarca [[142]] aziz olmak bahtiyarlığını bize kazandırdığı vakit hasıl olur. Şüphesiz, ben Eros’un methini çok eksik söyledim. Bu istediğim gibi olmadı. Aristofan, eğer bir şey unuttumsa, onu telâfi etmek sana düşer. Eğer bu ilâhı benim yaptığımdan başka bir tarzda methetmek niyetinde isen, hazır hıçkırığın durmuşken, hemen başlıyabilirsin.

O vakit Aristofan şu surette mukabele etti.

Aristofan—Evet hıçkırığım geçti ama, aksırmam durmadı. Doğrusu, vücüdun intizamında ahengi tesis etmek için aksırmaya ve bunun da kaşınma gibi bir çareciğe lüzum göstermesine çok şaştım. Bu çareye tevessül edince hıçkırığım durdu [[143]]

Eriksimak — Aziz Aristofan yaptığına, dikkat et! Sen söz söyliyeceğine şaka ediyorsun. Ciddiyet ve sükûnla söyleyecekken, hitabendeki gülünç sözleri kontrol etmeye beni mecbur ediyorsun.

Aristofan gülümsiyerek; Eriksimak, hakkın var. Demin söylediğim sözleri söylenmemiş tut; benim hitabemi kontrol etme, çünkü söyliyeceğim şeyler içinde benim Müs’ümün zaferi ve âdeti icabı olarak, gülünecek şeyler değil, gülünç şeyler söylemekten korkuyorum.

Eriksimak beni hem iğneliyor hem de kaçıp kurtulmak istiyorsun, değil mi? Dikkatli ol ve haklı çıkmayacağın şey üzerinde yürüme. Maamafih işime gelirse, belki seni rahat bırakırım.

Aristofan — Eriksimak, ben senden ve Pozanias’tan daha başka tarzda söylemek niyetindeyim.

Aristofan hitabesine başladı:

              «Bana öyle geliyor ki, insanlar şimdiye kadar aşkın kudretini tamamıyla bilmemişlerdir. Eğer onu farketmiş olsalardı, en güzel mabetleri en güzel mihrapları bu ilâha yaparlar ve en büyük kurbanları ona takdim ederlerdi.

Bu ilâh bütün bunlara şahane bir surette lâyık olduğu halde bu güne kadar şerefine maalesef bu gibi birşey yapılmamıştır. Hâlbuki o, bütün ilâhların en İnsanîsi, insanların hamisi ve beşeriyetin, bahtiyarlığın gayesine irtika etmesine mani olan her türlü derdin şifa verici hekimidir. Ben size Eros’un kudreti mutlalakasını tanıtmaya çalışacağım, sizde bütün öğrendiklerinizi başkalarına öğretirsiniz. Fakat bunu yapmadan evvel, size beşerin yaratılışından ve onun uğradığı tebeddüllerden malûmat vererek söze başlamak lâzım geliyor. Evvelleri beşerin yaradılışı bu günkü olduğu gibi değildi; pek farklıydı. Beşeriyet evvelce şimdiki gibi, iki değil üç nev’e taksim olunuyordu. Dişi ve erkek nesillerile bu ikisini cami bir üçüncü nesil daha vardı ki bu cins şimdi münkariz olmuştur, yalnız ismi hacil bir nam olarak yaşıyor. Bu cinse o vakit hünsa tesmiye ederlerdi, çünkü onun manzarası ve ismi hem erkeği hem de kadını hatırlatıyordu, ikinci derecede bu hünsaların bütün cisimleri görünüşte yuvarlaktı, hem göğüsleri, hem sırtları müdevverdi, dört elleri, dört bacakları vardı. Bir müstedir boyun üzerinde birbirine benzeyen iki yüzleri vardı, ve bu iki karşılıklı yüz için birtek baş vardı, dört kulak, iki tenasül aleti vardı, işte sair şeyleri de buna göre farz edebilirsiniz [[144]]. Gitmek istedikleri yere, bizim gibi doğru yürürlerdi. Fakat hızlı gitmek istedikleri vakit sekiz azaları üzerinde taklak atar gibi giderler; seri bir dairevî hareketle atılırlardı: Bu üç cins adamı ayırt eden sebep, erkek neslinin evvelce Güneşin oğlu, dişi neslinin Arzın evlâdı olmasından ve bu ikiden hasıl olan mürekkep neslin de Ayın evladı olmasından ileri geliyordu [[145]].

Çünkü ay, hem güneşle, hem de arzla iştirak eder.

Bu hünsalar müstedir şekillerini ve dairevî hareketlerini müvellitlerinden alırlar. Bunlar harikulâde bir kuvvet ve tesir ve fevkalâde bir cesaretle muttasıftırlar. Homer’in (Efialtos) ve (Otos) tan bahsederken söylediği gibi, bu hünsalar ilâhlara taarrüz [[146]] etmek için semaya çıkmaya teşebbüs ettiler. Zeus ile diğer ilâhlar ne yapacaklarını istişare ettiler, toplantıları ne netice vereceğini bilmiyorlardı. Bu insanları, evvelce devler kavmini yıldırımla yok ettikleri gibi, ortadan kaldırmak, istemiyorlardı. Böyle yapsalardı, insanların kendilerine karşı ettikleri ibadetler ve verdikleri kurbanlar da aynı surette mahvolmuş olacaktı. Fakat bir cihetten, böyle bir küstahlığa ehemmiyet vermemezlik te edemezlerdi. Nihayet epeyce düşündükten sonra, Zeus dedi ki:

«Ben bu adamları yaşatmakla beraber küstahlıklarına bir nihayet vermenin yolunu buldum. Bu da onları daha kuvvetsiz ve daha zaif bir hale getirmektir. Bunun için bunları şimdi ikiye böleceğim. Bu surette her birinin kuvvetini zayıflatmakla beraber, kullarımızın adedini de ziyadeleştirmiş olacağım. Şimdiden sonra bunlar iki ayak üzerinde doğru yürüyecekler. Eğer bununla küstahlıklarından vazgeçmez, rahat durmak istemezlerse, tek ayak üzerinde sekecek surette tekrar ikiye böleceğim.

Bu beyanattan sonra, Zeus hünsaları tıpkı üvezleri ikiye ayırdıkları gibi, yahut ta yumurtaları bir saçla ikiye böldükleri gibi, ikiye ayırdı. Sonra eskisinden uslu olmak üzere yaralarını tedavi ve yüzleri ile yarım boyunlarını kesilen tarafa çevirtmek için Apollon’a verdi. Apollon, kesilmiş bütün derileri karın denilen uzva doğru topladı ve ortasından bir torba gibi bağlayıp düğümlediği yerde bir delik bıraktı ki bu da göbektir. Bundan başka vücuttaki birçok katları ve buruşukları kunduracıların meşinleri düzeltmek için kullandıkları alete benzer bir aletle düzelterek göğsü vücuda getirdi. Yalnız eski cezanın daima hatırlanması için göbekle mide arasında birkaç buruşuk kat bırakmıştır. İşte, bu taksim yapınca, her yarım, diğer kendi yarısile birleşmek için bir arzu duyardı. Birbirine tesadüf ettikleri vakit örülecek ve adeta yapışacak surette sarılırlardı, bunlar öteki yarımları olmayınca hiç bir şey yapmak istemedikleri için açlıktan ve hareketsizlikten kendilerini böylece ölüme bırakırlardı. Bu iki yarımdan biri öldüğü vakit, hayatta kalan bir başka bırakılmışı arardı, bu yarım, isterse bugün bizim kadın dediğimizin yarısı isterse bir erkeğin yarısı olsun, buna bakmazdı: Bu suretle cinsi beşer sönüyordu. Merhamete gelen Zeus, yeni bir çareye tevessül etti. Hünsaların o zamana kadar arka taraflarında olan tenasül uzuvlerini öne koydu Halbuki bunlar tıpkı ağustos böcekleri gibi toprağa ilkah eder ve yerden doğururlardı.

Zeüs tenasül uzuvlarını öne getirince, tenasül biribirine ilkah suretile oldu. Bu birleşme sayesinde erkek kadınla birleştiği vakit çocuk tevellüt ederdi. Fakat eğer erkek erkekle çiftleşirse bu birleşme bir nefretle neticelenir ve başka bir hayat yaşamak münasebetlerini keserdi. Bu vakitten beri insanlarda aşk anadan doğma bir ihtiyaç olmuştu; o bizi evvelki hilkatımıza iade eder; iki mevcuttan bir vücut yapmaya ve insanın, tab’ını idbarını ve mihnetini telâfiye çalışır. Bizim her birimiz tamamından ayrılmış bir yarı adamız, tıpkı ikiye kesilmiş bir dil balığının bir yarısı daima diğer yarısını arayıp durduğu gibi. Hünsa denilen ve iki cinsli olan vücutlardan husule gelen bu adamlar kadınları ve ayni bütünden ayrılmış kadınlar da erkekleri severler. Müennes bir cinsten husule gelen kadınlar ise erkeğe düşmeyip tercihen kadınlara temayül ederler, işte zürefa kadınlar bu cinstendir. Erkek cinsinden ayrılmış olan erkekler erkekleri ararlar, daha pek genç iken erkekleri sevmekten, onlarla yatmaktan, onları kucaklamaktan hoşlanırlar. Bunlar bu itibarla er yaratılmışlardır, gençlerin ve civanların en cesurlarıdır. Bunları arsızlıkla itham edenler, yalan söylemiş olurlar. Bunların kendi ayarında olanları sevmeleri arsızlıklarından değil, er olup erkek cesaretine malik olmalarındandır. Sözümün en büyük isabeti işte: yetişkin er oldukları vakit devlet umurunu idareye ancak bunların muvaffak olmalarıdır. Bunlar yetişkin çağa gelince, delikanlıları severler, ve çocuk yapmak için evlenseler de bunu arzularile değil, kanunun icbarile yaparlardı. İşte bu adamlar yalnız kendi benzerlerine merbut olmak arzusunda bulunduklarından oğlanların âşıkı ve maşuku olurlar. Oğlanları sevenlerden biri kendi yarısına tesadüf edince, ikisi birden yekdiğerine öyle garip bir aşk, bir dostluk ve bir alâka ile bağlanırlardı ki bir saniye bile ayrılmak istemezlerdi. İşte bütün hayatlarını birlikte geçiren bu bir ve ayni vücutlar biribirinden ne istediklerini ne kendileri bilir, ne de başkalarına anlatabilirlerdi. Onları bu kadar şiddetli bir iştiyakla bu müşterek hayata atan, her halde âşıkane münasebetlerin zevki olmasa gerektir. Şüphe yok ki, onların ruhu kendilerinin de tarif edemedikleri ve fakat ancak hissettikleri bir başka şeyi istiyor. Bunlar yekdiğerinin aguşunda birleştikleri sırada (Hefaistos) [[147]] san’atına mahsus aletlerle onlara görünüp te: Ey insanlar, hangi arzunuzun daimî tahakkukunu istiyorsunuz? dese ve bunların cevap vermekte tereddütlerini gördüğü vakit, gene sormakta devam ederek ikinizin de istediğiniz; gece, gündüz biribirinizden ayrılmamak mı? Eğer arzunuz bu ise, ikiniz bir vücut olacak ve hayatınızı tek bir vücut olarak geçireceksiniz, öldükten sonra da Hades’te tek bir vücut olarak bulunacak surette sizi biri birinize kaynatayım. Söyleyiniz, arzunuz bu mu ve bu temenninin husulü sizin saadetiniz için yeter mi? dese Hefaiston’un bu söylediklerine karşı, hiç şüphe yok başka bir arzuları olduğundan bahsetmeyecekler ve maşukalarile bir vücut olarak kaynamayı isteyeceklerdir. İşte bu ihtiyaç evvelce hilkatimizin bir olduğu ve o vakit her birinizin tam bir bütün teşkil ettiğimizden ileri geliyor. Bugün, eski birliğin arzu ve iştiyakına, aşk namını veriyoruz. Evvelce, söylediğim gibi, biz bir vücut idik; işlediğimiz günahtan dolayı, (Arkadien) lerin (Lakedemonien) 1er tarafından iki parçaya bölündüğü gibi biz de Zeus tarafından ikiye ayrıldık. Binaenaleyh ilâhları gücendirirsek bir kere daha ikiye bölünmek tehlikesi mevcut olmakla beraber, mezar taşlarındaki kabartmalar gibi testereyle ikiye ayrılmış burunlu şekiller gibi gezip yürümeye mahkûm olmamız korkusu da vardır. Bütün insanlar, yeni bir cezadan kurtulmak ve Eros’un sayesinde eski vahdetimizi bulmak için birbirimizi ilâhlara karşı hürmete teşvik etmeliyiz. Hiçbir kimse Eros’un zıddına gitmemelidir, diğer ilâhların nefretini kazanmak, Eros’a karşı muharib olmak demektir. Binaenaleyh bu ilâhın dostu ve itaatli kulları olursak şimdiki halde az kimseye nail olan saadeti maşuklarımızda bulmuş oluruz.

Eriksimak, burada Pozaniasla Agaton’u kastettiğini zannederek sözlerimle eğlenmesin. Şüphesiz bunlar da kendi nısıflarına tesadüf etmişlerdir ve erkek cinsindendirler. Fakat ben şu noktada ısrar ediyorum ki, biz erkekler ve kadınlar bütün beşer cinsi hepimiz aşkımızı tekemmül ettirir ve kendimizi aslımıza kavuşturacak maşuku bulabilirsek mes’ut oluruz. Aslımıza rücu etmek nasıl en mükemmel bir hal ise, bizi buna en ziyade yaklaştıran da elbet mevcut şeylerin en mükemmeli olmak lâzım gelir. Binaenaleyh bu tekemmül bizim ruhumuzu anlayan maşuku bulmakla kazanılır. Bize bütün bu hayırları bahşeden ilâha sitayiş ve şükranda bulunmak istersek bu ancak aşk İlâhi Eros’a karşı olmalıdır, çünkü o bize kendimize has olan şeyde rehberlik ediyor, sade bize bu hayatta büyük yardımlarda bulunmuş olmakla kalmıyor ilâhlara karşı mecbur olduğumuz hürmeti muhafaza ettiğimiz takdirde istikbalde de bizi aslımıza kavuşturarak felâketlerimizi tedavi ve bize saadet, bahtiyarlık ihsan ediyor.

İşte Eriksimak, Eros’a dair seninkilerden başka söyleyeceğim sözler bunlardır. Yalnız istihza etmemeni tekrar rica ederim, bu hususta başkalarını da, bahusus bizden sonra söylemeye hazır olan Agaton ile Sokrat’ın hitabelerini de dinlemeliyiz.

Eriksimak dedi ki: Arzularına muvafakat ediyorum, çünkü hitaben beni o kadar mahzuz etti ki eğer Sokrat’la Agaton’un aşka ait her şey hakkında ve harikulâde olduklarını bilmeseydim, bu kadar bol ve mütenevvi sözlere onların bir şey ilâve edemeyeceklerinden korkardım. Binaenaleyh kendilerinden de bu hususta söz beklerim.

Sokrat Eriksimak’a hitaben: — Kendi hissene düşeni çok güzel yaptın, fakat şimdi sen benim yerimde olaydın ve bahusus Agaton söz söyledikten sonra benim mevkiimde bulunaydın tıpkı benim gibi endişe ve sıkıntı içinde kalırdın.

Agaton — Beni büyülemek istiyorsun. Sokrat! Bana güzel şeyler söyleyecekmişim gibi burada hazır bulunanların beni büyük bir sabırsızlıkla beklediği zannını vererek şaşırtmak istiyorsun.

Sokrat Agaton, bunu yapmak için, senin komediyenlerinle birlikte vekar ve cesaretle çıkıp şiirlerini dinlemek için gelen büyük bir halk kütlesi önünde pervasızca gösterdiğin cesareti unutmam lâzım gelir. Hakikaten bizim gibi bir kaç dinleyici karşısında şaşıracağını düşünmek için pek unutkan olmalıyım.

Agaton — Ne diyorsun Sokrat, şuursuz bir halk kütlesinden akıllı bir kaç kimsenin daha korkulu olduğunu unutacak kadar, tiyatronun aklımı başımdan aldığını mı farz ediyorsun ?

Sokrat — Agaton, seni bu kadar adî bilseydim, şüphesiz haksızlık etmiş olurdum. Sen kendince akıllı bulduğun kimselere tesadüf ettiğin vakit onların hükümlerine avamın hükümlerinden daha fazla ehemmiyet vereceğini pekâlâ bilenlerdenim. Fakat belki biz o akıllılardan değiliz, çünkü biz de tiyatroda ve halkın içinde idik. Maamafih başka akıllıların refakatinde bulunmuş olsaydım, onların önünde fena hareket etmekten şüphesiz utanırdım, değil mi ? Buna ne dersin ?

              Doğru söylüyorsun.

              Ya halkın önünde fena hareket ettiğini düşündüğün vakit, hiç utanmaz mıydın? Bu sözler üzerine, Fedr söze karışarak:

Aziz Agaton, sen sokrat’a cevap vermeye kalkışacak olursan, bu sözlerin mevzuumuzla hiç alâkası kalmayacak. O, söyleyecek bir kimse buldu mu ve bahusus bu muhatap güzel de oldu mu memnun olur. Ben şüphesiz Sokrat’ın sözünü zevkle dinlerim! fakat şu saatta Eros’un methiyesinin tamamlanması için ısrar etmeliyim ve bu hususta ker kesin ayrı ayrı söylicekleri hitabelere ehemmiyet vermeliyim. Bu ilâh hakkında söylenecek şeyler söylendikten sonra gene siz mübahesenize başlarsınız.

Agaton — Fedr, bizi haklı olarak protesto ediyorsun, mademki Sokrat’la mübahase etmek fırsatını ileriye bırakıyoruz, o halde şimdi beni söylemekten menedecek hiç bir sebep kalmadı, demektir.

Agaton hitabesine şu surette başlıyor :

              Asıl söze geçmeden evel, evvelâ methiyenin planını arzedeceğim:

Bana öyle geliyor ki, benden evvel söz alanlar Eros’un methile az alâkadar olup, yalnız ilâhın lutfuna mazhar olan kimselerin saadetini sitayiş ettiler. Aramızda hiç biri hakikaten bu kadar hayırların sahibini lâyık olduğu gibi göstermedi. Halbuki her ne olursa olsun bir şeyi methetmenin hakikî usulü evvvelâ methedilmek istenilen şeyin bizzat kendisinin nasıl olduğunu tarif, sonra husule getirdiği neticeler arzetmektir. Bunun için Eros’u lâyık olduğu gibi methüsenada bulunmak için evvelâ doğrudan doğruya kendinden, sonra lûtuflarından bahsetmemiz lâzım gelir. Binaenaleyh ben Eros’un lütuf kâr ilâhlar içinde en mes’udu en âlâsı ve en güzeli olduğunu itiraf ederim. Evet Fedr, o, ilâhların en güzelidir, çünkü evvela ilâhların en gencidir. Sözlerinin en emin şahidi gene kendisidir, çünkü o, çabuk gelmekte olan ihtiyarlıktan koşarak kaçar. Eros tâb’an ondan nefret eder, ve ona yaklaşmaz, hatta pek uzaktan bile. Buna mukabil o daima gençlerle bulunur ve onlardan hoşlanır. Bakın şu söz ne kadar doğrudur: Her cins kendi cinsine meyleder [[148]]. Birçok noktalarda ben Fedrle birleşiyorum. Fakat Eros’un Kronos ve Japet’ten daha eski olduğunu söyleyince bunu kabul etmiyorum. Bilâkis onun ilâhların en genci olmasında ve daima genç kalmasında ısrar ediyorum. Parmenid ve Heziod’un nakline göre, ilâhların eski mücadelesi Eros’tan değil kaderden [[149]] zuhur etmiştir. Eğer Eros o vakit diğer ilâhlar arasında olsaydı o vakit ne hadımlık, ne birbirini parçalayıp eklemek ve ne de daha birçok feci şeyler olmaz, onların üzerinde aşk hükümran olduğu gündenberi bugünkü gibi dostluk ve sulh onları birleştirirdi. Binaenaleyh Eros’un genç olduğu ve gençliği hasebile de nazik olduğu mukakaktır. Bu ilâhın nihayetsiz nezaketini anlatmak için Homer gibi bir şair olmalıdır. Homer (Ate) hakkında der ki: O, nazik bir ilâhdı, ayakları narindi, asla yere basmaz, insanların başları üzerinde yürürdü.

Homer, (Ate) nin sert şeyler üzerinde yürümeyip yumuşak şeyler üzerinde yürüdüğünü söylemekle, onun narinliğine, letafetine güzel bir şehadette bulunmuş oluyor. Eros’un da lâtif olduğunu ben burada buna mümasil bir delil ile göstereceğim. O ne yerde ve ne de tepemizde yürümez, çünkü bunlar onun için pek yumuşak bir yer değildir. O, kâinatın en yumuşak şeyinde yürür ve mesken tutar. Binaenaleyh o, makarrını insanların ve ilâhların ruhlarında ve kalplerinde kurar. Fakat her ruhta değil; o, tesadüf ettiği katı yüreklerden kaçar ve ancak yumuşak kalplerde yer tutar[[150]]. Mademki onun ayakları ve bütün şahsı en nazik olan şeyler içinde en lâtif olan şeye temayül ediyor, o halde Eros’ın nihayetsiz bir letafette olması muhakkaktır. Bu ilâhın vücudu gençlerin en genci, yumuşakların en yumuşağı olmakla beraber, esir ve su gibi seyyaldir. Eğer vücudu sulp olaydı, herşeyin arasından kayabilir ve gizlice ruhlara girip gene çıkabilir miydi? Endamının mütenasip olması, onun şekil ve suretinin seyyal olmasına ve daimî bir ahenkte bulunmasına büyük bir delildir. Tenasüpsüzlükle aşk arasında itilâf yoktur. Bu ilâhın çiçekler arasında geçirdiği hayat ta, kendi renginin güzelliğine delâlet eder. O çiçek açmamış yahut çiçeğini dökmüş bir vücuda, bir ruha yahut bir şeye gitmez. O, ancak herşeyin çiçek açtığı ve kokular saçtığı yerde yerleşir kalır.

Filvaki söyleyeceklerimi bitirmedim, fakat bu ilâhın tabiî güzelliğini oldukça gösterdim. Şimdi biraz da onun faziletinden bahsedeyim.

Eros’un en büyük şanı ve meziyeti ilâhlara ve insanlara zarar vermemesi ve mütekabilen insanların ve ilâhların kendisine zarar eriştirmeyecek kabiliyette olmasıdır. Eğer muztarib olsa, her halde cebir ve tazyikten değildir; çünkü cebir ve tazyikin aşkla alâkası yoktur. Hareketinde daima serbesttir. Mademki Eros’a riza ve itaatle yaranılıyor, beldelerin kralları olan kanunlar da bunun için kendiliğinden rıza vermenin doğru olduğunu ilân ediyor. Bu ilâh sade adalete sahip olmakla kalmayıp aynı zamanda itidali de muhafaza eder. İtidal, ihtirasa ve zevklere galip gelen kudrettir. Sevmekten büyün bir zevk yoktur Eğer zevk ve ihtiraslar tecavüz edilirse, Eros onlara hâkim olmakla tam bir itidal gösterir. Kuvvetine gelince, buna (Ares) bile mukavemet edemez. Eros’a sahip olan Ares değildir; denildiği gibi Afrodit için şiddetli ilham vererek Ares’e tasarruf eden Erostır. Binaenaleyh temellük eden temellük edilenden daha kadirdir, tecavüz eden kudretin en kuvvetli kuvvet olması lâzım gelir. İlâhın adalet, itidal ve kuvveti hakkında bu kadar söyledikten sonra, şimdi de onun hikmetini izaha ve bu noktayı mümkün olduğu kadar eksik bırakmamaya gayret etmem lâzımdır. Eriksimak’ın yaptığı gibi ben de kendi san’atımı tebcil etmiş olmak için diyeceğim ki, bu ilâh herkese şair olmak kabiliyetini verebilecek surette hakîm bir şairdir. Bir kimse evvelce (Meusler) e yabancı da olsa Eros o kimseye temas etmekle hemen onu Muslerin hizmetkârı yapıverir. Bu bize Eros’un musikinin hâlikı olduğunu isbata yetmez mi? Çünkü kendinde olmayan bir şeyi vermiye, kendinin bilmediğini öğretmiye kimsenin kadir olmayacağı âşıkârdır. Sonra da, bütün canlı varlıkların hilkati onun hikmetinden olduğunu ve her canlının bu hikmet sayesinde husule gelip inkişaf ettiğini kim inkâr edebilir? San’atkârlar arasında da böyle değil mi? Bu ilâhın talim ettiği sanatkârların meşhur ve parlak olduğunu, onun talim etmediğinin ise daima gölgede kaldığını görmiyor muyuz? Apollon’a da ok atma, gayipten haber verme ve tababet san’atlarını ancak zevk ve aşk keşfettirmiştir. Apollon bu hususta Eros’un şakirdidir. (Muse) lere musikiyi, (Hefaestos) a demirciliği, (Atenie) e dokuma san’atını, (zeus) e insanları ve ilâhları idare etmek san’atını öğreten de Erostur. Demek oluyor ki ilâhların eserleri Eros’un eseridir ki bu da hüsünden ibarettir. Çünkü aşk çirkinlikte bulunmaz.

Evvelce de dediğimiz gibi, ilâhlar onun velâdetinden evvel kaza ve kaderin hükmü altında iken, çok ve şiddetli bir surette iztırab çekiyorlardı. Fakat Eros zuhur eder etmez güzellik aşkından insanların ve ilâhların mazhar oldukları bütün hayırlar da beraber doğdu.

İşte Fedr, bu sebeple Eros bence kendi aslında mevcutların en güzeli ve en âlâsı, bütün varlıklardaki faziletlerin, güzelliklerin en büyük sebebidir. Aşkı tebcil eden bir kaç mısra hatırına geldi:

«Aşkdır İnsanlara sulh, rüzgârlara denizlere sükün veren, bütün kederleri tatmin eden onlara daim rahat veren!» Aşk İnsanlar arasında dostluk vücuda getirip ruhumuza yük olan hallerden bizi kurtaran hilm ve mülâyemete yol açarak sertlikleri, vahşetleri koğan ve uzaklaştıran bir ilâhtır. İyiliği sever, huşuneti istemez cömert ve halimdir, hâkimlerin ve ilâhların hayretini mucip olur. Ona malik olmayanların emeli, malik olanların da hazinesidir. İnsandaki bütün sehavetlerin iştiyakların, ihtirasların şuhlukların babası, iyilerin gözcüsü, fenaların kaçıcısıdır. Mesaimizde rehberimiz, korkularımızda istinatgâhımız; kederlerimizde en şahane kurtarıcımız ve ilticagâhımızdır. O, bütün insanlar ve ilâhlar arasındaki nizamdır, her fanı onun insanları ve ilâhları meftun eden fusunkâr bestelerini terennüm etmelidir. İşte ey Fedr, bu ilâha ithaf ettiğim medhiyede bazan hafif bazan da ciddi olmaya gayret ettim.

Agaton sözünü bitirir bitirmez, gerek kendine gerek ilâhın şanına lâyık bir surette söz söylediği için bütün oradakiler delikanlıyı alkışladılar. O vakit Sokrat Eriksimak’ ın üzerine gözlerini dikerek şu sözleri söyledi:

Sokrat — Ey (Akumenos)un oğlu! Nasıl ben korkulmuyacak şey için mi korkmuşum ve Agaton’un beni müşkül mevkie düşürecek bir nutuk söyleyeceğini evvelden keşfetmemiş miyim?

Eriksimak — Sen Agaton’un güzel bir hitabe söyleyeceğini ihbar etmekle hakikaten güzel bir keşf ve keramette bulundun, maamafih senin bu yüzden müşkül mevkie düşeceğini aklıma bile getirmem.

Sokrat — Ey aziz dost, bu kadar güzel ve zengin kelimelerle ifade edilen bu methiyeden sonra söz söyliyecek insan nasıl müşkül mevkie düşmez? Bu benim için de, başkası içinde böyledir! Her parça ayrı ayrı hayrete lâyık! Hele nihayeti dehşete düşmeden dinlenemeyecek surette güzel sözler ve cümlelerle söylendi. Ben buna yakın bir tarzda bile söyleyemeyeceğime o kadar eminim ki, eğer bir çaresini bulsam utancımdan hemen kaçar giderdim. Agaton’un sözü bana Gorgias’ın, sözünü hatırlattı, kendimi Homer’deki adamın uğradığı dehşete uğramış zannettim. Agaton hitabesini bitirirken, dehşetli hatip (Gorgias) ın kellesini başımın üzerine uzatacak ta beni donduracak, taş edecek diye korktum. Bununla beraber, mevzuun esasını ve her hangi bir şeyi nasıl methetmek lâzım geldiğini bilmediğim halde Eros’un methinde size iştirak edeceğimi vadetmekle ne kadar gülünç olduğunu düşündüm. Safiyetimden, methiye söylemek istiyen kimsenin ancak doğru olabilecek bir şeyi sena etmesi lâzım geldiğini zannetmiştim. Esasın bu olduğunu ve sonra da bu hakikatlardan en güzellerini seçerek en muvafık bir surette tertip ve tanzim etmek kaldığını düşünüyordum. İşte yalnız hakikati bildiğim için, güzel söyleyeceğimden ziyadesile emindim. Fakat anlaşıldığına göre iyi bir hitabeden beklenen bu umumî tarz değilmiş, bilâkis hakikatte iyi olsun, olmasın bunu araştırmadan yalan da olsa sena edilecek şeye en güzel ve en iyi vasıfları atfetmek lâzım geliyormuş. Evvelden Eros’u methetmeyi beynimizde kararlaştırmıştık, fakat buna davetlilerimizden hiçbiri cesaret edememişti. İşte bunun İçin, sizin bütün methiyeleriniz her türlü tekâmülü Eros’a atfederek onu en büyük şeylerin müsebbibi olarak ilân etmiye, ve basiret ehlinin değil, cahillerin gözleri önünde mevcudatın en âlâsı ve en güzeli olarak göstermeye matuf olduğunu hissediyorum. Bu methü sena tarzı şahane ve pek güzel; fakat aşkın methüsenasını yapacağımı vadettiğim vakit ben bunu asla bilmiyordum. O halde bu vaitte bulunan kalbim değil, dilim oldu. Beni mazur görünüz, çünkü böyle bir methiyeyi söyliyecek vaziyette değilim, yapamayacağım. Maamafih eğer razı olursanız sizinle belagat mücadelesine kalkışmak gibi gülünç bir şey yapmadan, size hakikî şeyler hakkında kendi usulümle söz söyliyeyim. Bakalım Fedr, ben Eros hakkında kelimeleri ve ıstılahları istediğim yerde kullanacağım yalnız hakikati ihtiva edecek bu hitabeyi hoş görecek misin? Fedr ve öteki davetliler istedikleri gibi söylemekte serbest olduğunu Sokrat’a söylediler. Sokrat sözü tekrar olarak dedi ki;

              Öyle ise Fedr, onunla mutabık kalmak ve onun bana tekit edeceği şey üzerinde söz söylemek için Agaton’u bazı noktalarda isticvap emekliğime bana müsaade ediniz.

Fedr — Müsaade ediyorum, sor.

Bunun üzerine sokrat hitabesine şu suretle başladı:

              Aziz Agaton, evvelâ Eros’un esasen kim ve nasıl olduğunu söyledikten sonra, eserlerini meydana koymak lâzım geldigini ifade etmekle hitabeni iyi tertib etmişe benziyorsun. Ben bu başlayışı kat’î surette beğeniyorum. Pekâlâ! Mademki sen Eros’un varlığından ve eserlerinden nekadar güzel ve yüksek bir şekilde bahsettin, bunuda bana söyle ki: «Eros kendiliğinden bir şeyin aşkı mıdır yoksa değil midir?» Bunu demekle sana Eros’un bir baba veya ana için duyulan aşk olup olmadığını sormuyorum, çünkü bu halde mesele pek gülünç olmuş olurdu. Fakat farzet ki ben sana: «Bir baba bir kimsenin babasımıdır, değilmidir diye sorsam, bana cevab olarak bir baba demek, bir oğlanın veva bir kızın babası demektir, demiyecek miydin? Bu sözü kabul ediyorsun değil mi ?

Agaton — Tabiî.

              Ayni şey bir ana hakkında da böyle değil midir?

              Öyledir.

              İstediğimi iyice anlayabilmen için seni biraz uzunca isticvap etmeme katlan. Eğer ben sana: «Bir kardeş, kardeş oldukça birinin kardeşi midir, değil midir desem ne dersin?

              Kardeşidir, derim.

             O, bir kardeşin veya hemşirenin kardeşi değil midir ?

              Öyle ya, ya birinin ya ötekinin kardeşidir.

              Öyle ise Eros hiç bir şeyin aşkı mıdır yoksa yalnız bir şeyin aşkı mıdır, onu bana söylemeye çalış.

              Tabiî bir şeyin aşkıdır.

              Öyle ise Eros’un bir şeyin aşkı olduğunu hatırında tut [[151]] Fakat buna da cevap ver ki Eros sevdiği şeyi ister mi, yoksa istemez mi ?

              Muhakkak ister.

              Öyle ise o, istediği ve sevdiği şeye malik midir, yoksa istediğine malik olmadan mı onu ister ve sever?

              Hiç şüphe yok ki istediğine malik değildir.

              Hiç şüphe yok! İstenen şey muhtaç olunan şeydir, muhtaç olunmayan şeyin de istenmeyeceği hiç Şüphesizdir. Agaton, bu neticeler bana kat’iyen zarurî görünüyor, sen ne dersin?

              Bana da zarurî görünüyor.

              Çok iyi söyledin. Büyük olan büyük olmak, kuvvetli olan, kuvvetli olmak istemez.

              Elbette öyle.

              Demek ki insanın malik olmakta olduğu şey kendisinden ayrılmaz.

              Doğru söylüyorsun,

Eğer kuvvetli kimse kuvvetli olmak, çevik adam çevik olmak, sağlam bir kimse de sihhatte olmak isterse ve bir kimse bu gibi şeylere malik olan insanların malik oldukları şeyleri gene isteyebileceklerini zannederse, seni her türlü hatadan kurtarmak için ısrar ederim. Ey Agaton, eğer sen bu evsafa halihazırda malik olanların gerek isteyerek, gerek istemeyerek muhtaç olduklarına malik olduklarını düşünürsen, ihtiyacı olmayan şeyi kim arzu eder; söyle de görelim. [[152]] Bir kimse çıkıp ta bize: «Ben sağlamım ve sağlam olmak isterim; ben zenginim ve zengin olmak isterim, yani halihazırda malik olduğum şeyi isterim.» dese, biz ona: Sen zenginliği, sıhhat ve kuvveti arzu ediyorsun, halbuki bunlara sen şimdiki halde maliksin anlaşılan bunları istikbal için istiyorsun, senin halihazırda malik olduğun şeyi istiyorum, demen, bunları istikbal için istemek değil midir?

Agaton cevap olarak: — Evet öyle dedi.

             Pekâlâ, sevmek demek, malik olunmayan bir şeyi istemek değil midir? Elbette halihazırda malik olunan şeyi istikbal için istemek değildir?

              Muhakkak.

              Demek herkes kendinin olmayan ve temellük etmediği şeyi arzu ediyor. Bizde arzu ve aşk yaratan kendimizin olmayan, yani bizde eksik olan şey değil midir ?

              Tabiî.

              Cesaret! Şu tastik ettiğimiz şey de duralım: Evvelâ: «Eros bir şeyin aşkı mıdır» «İkincisi: kendisinde olmayan bir şeyin mi aşkıdır?» Sen şimdi Eros’un neyin aşkı olduğunu hatırla. İstersen ben senin hatırına getireyim, sen hitabende, güzellik aşkının ilâhlar arasında sulhu sükûnu tesis ettiğini ve çirkine karşı aşkın mevcut olmadığını söylememiş miydin ?

             Evet, bunları söylemiştim.

           Pek güzel söylemiştin, dostum. Fakat böyle olunca, demek oluyor ki, Eros güzelliğin aşkjjdır, çirkinliğin değil.

             kabul ederim.

             Binaenaleyh, biz demin sevmenin, insanın malik olmadığı ne ihtiyacı olduğu şeyi arzu etmesi olduğunu kabul etmemiş miydik.

             Evet, öyle.

             Demek oluyor ki, Eros güzelliğe malik değildir ye onda güzellik yoktur.

             Evet öyle.

             Ne demek! Sen güzelliği olmayan kimseye güzel mi diyorsun 1

             Asla.

             Öyle olunca, Eros’un, güzel olmadığını tastik ediyor musun.

             Demin söylediklerimden hiç birşev anlamamış olduğundan korkuyorum, Sokrat!

             Maamafih iyi de söylüyordun, Agaton! Fakat şu suale de cevap ver, iyi mefhumu sence güzel mi demektir ?

             Evet.

             Mademki Erosta güzellik yoktur, güzellik iyi olunca, o halde onda iyilikte yoktur.

             Sana itiraz edecek halde olmadığımı gürüyorum,. Sokrat, nasıl diyorsan öyle olsun!

             Aziz Agaton’um, doğrusu senin itiraz edemeyeceğin şey, yalnız, hakikattir, yoksa Sokrat’a itiraz etmek hiç te güç değildir. Fakat artık seni bırakıyor ve (Mantine) nin zevcesi (Diotine)in Eros hakkında bana bir gün söylediği hitabeye geliyorum. Bu kadın aşkta ve daha birçok şeylerde âlimdi. Vaktile vebanın zail olması için Atinalılara kurbanlar[[153]] kesmelerini emredip, kendisi ilâhlara müracaat ederek bu musibetin on sene için izalesine muvaffak olan bu kadındır. Aşk hakkında bütün bildiklerimi de ben ona medyunum

Agaton’la birlikte kabul ettiğimiz esaslara binaen Diotim’in bana söylediği hitabeyi muktedir olduğum kadar size tekrarlamak cesaretinde bulunacağım. Agaton, senin metodunu takip etmek için evvelâ Eros’un kim ve nasıl olduğundan, sonra da eserlerinden bahsedeceğim. Fakat bana öyle gelivor ki söylediğini, o yabancı kadın gibi mubahasayı nasıl devam ettirdiğni size söylemek bana daha kolay ve muvafık olur. Ben Diodim’e Agaton’un demin bana söylediği sözlerin hemen aynını söylemiştim; yani ben Eros’un çok büyük ve güzelliğin aşkı olan bir ilâh olduğunu iddia etmiştim ve bu kadın da Eros’un benim sözlerime nazaran ne güzel ve ne de iyi olmadığını isbat için, benin Agaton’a ettiğim ayni itirazları bana etmişti. Onunla beynimiz de şu muhavere geçti:

              Diotim, öyle ise sen ne diyorsun? Eros fena ve çirkin midir?

              Şözlerini güzel tarzda söyle! güzel olmayanın mutlak çirkin olduğunu mu zannediyorsun ?

              Asla!

              Alim olmayan bir kimsenin tamamile cahil olması mı lâzım gelir? İlimle cehaletin arasında bir vasat olduğunu sezmedin mi?

Bu vasat nedir?

Bir kimse makul bir fikir sahibi olsa da onu izah edemese şüphesiz bu adama âlim denmez; çünkü delillere istinat etmeyen ilim manasız birşey olmuş olur.. Fakat o adam tamamile cahilde değildir, çünkü haki’ katı bilmek cehalet değildir. Demek oluyor ki, makul fikir ilimle cehaletin arasında bulunuyor.

             Doğru söylüyorsun.

              Öyle ise sakın güzel olmayan birşeyin çirkin, iyi olmayan her şeyin de mutlak fena olması lâzım geldiğini kabul etme. Her ne kadar sen bana Eros’un ne güzel ve nede iyi olmadığını söyledinse de, onu fena ve bundan dolayıda çirkin olmasını zannedecek kadar ileri gitme; onun belki bu iki zıddın ortası olduğunu düşün.

              Maamafih herkes, Eros’un muazzam bir ilâh olduğunu söylemekte müttefiktir.

             Herkesten maksadın, bilenler mi, bilmivenler

mi ?

             Tabiî herkesi murat ediyorum,

Diotim (gülümseyerek) Onun bir ilâh bile olmadığını temin edenler nasıl olur da onun muazzam bir ilâh olduğunu kabul eder ?

             Onlar da kim ?

              Kadın cevaben: Onlardan biri sen, biri de ben; dedi.

             Bunu nasıl isbat edersin ?

              Kolay bütün ilâhların mes’ut ve güzel olduklarımı sen söylemiyor muydun? Yoksa şimdi onların içinde biri mesut ve güzel değildir, demek cesaretinde mi bulunacaksın ?

             Zeus’e yemin ederim ki, hayır!

              Senin mes’ut dediğin güzel ve iyi olan kimseler midir ?

              Şüphe mi var?

              Fakat sen bana: Eros’un iyi ve güzel şeyleri arzu ettiğini ve arzunun da bir ihtiyaç olduğunu söylemiştin.

             Evet öyle demiştim.

              O halde kendinde güzellik ve iyilik olmayan nasıl ilâh olabilir, söylesene!

              Bunun hiç bir suretle olamayacağı, âşikâr.

—Eros’un ilâh olmadığını, sen de söylüyorsun değil mi?

              Öyle ise Eros ilâh değilse, nedir o, da bir fani midir?

              Asla.

              Nedir, öyle ise?

Söylediğim veçhile fanı ile bakî arasındadır,

              Fakat, rica ederim Diotim, nihayet o ne ise söyle.

Bu büyük bir jenidir [[154]] Sokrat, çünkü her jeni ilâhla beşer arasındadır.

              Pek âlâ bu jenilerin vazifeleri nedir?

              İnsanlardan ilâhlara ve ilâhlardan insanlara haber getirip götürücüdürler, ilâhlara insanların dualarını ve ibadetlerini arz, insanlara da ilâhların emir ve lütuflarını iletirler. Jeniler insanı Allahtan ayıran arayı doldurarak kâinatı Allaha ulaştırır. Bütün gaybı bilme ilmi, rühbanî ibadet, sihir ve büyü ile teshir etmek san’atı bunlardan sudur eder. Allah insanlarla uykuda ve uyanıklıkta bu jeniler vasıtasile münasebet peyda eder. Bütün bu şeylerde âlim olan bir adam Allah’ın vahiy ve ilhamına mazhardır; başka şeylerde yani bazı san at ve hünerlerde muktedir olanlar ise, ancak bir işçidir. Bu Jeniler çoktur ve muhtelif nevileri vardır. İşte Eros’ta bunlardan biridir.

              Bunların babaları ve anaları kimlerdir?

              Bunları sana nakletmek uzun olur, maamafih buna gayret edeceğim.

Afrodit doğduğu vakit, ilâhlar (Metis) in oğlu (Poros) un huzurile bir ziyafet tertip etmişlerdi. Yemeği bitirdikleri vakit (Penia) bu şenliğe karışmaya gelir ve kapının etrafında dolaşır. Poros [[155]], o vakit şarap almadığı için, abıhayattan mest olarak, Zeus’in bahçelerinden çıkar ve mestliğin verdiği ağırlıkla uykuya dalar, (Penia) o vakit fakru ihtiyacının sevkile (Poros)’tan bir çocuk edinmeyi düşünür. Derhal onun koynuna uzanır ve Eros’a gebe kalır.

Eros, Afrodit’in doğduğu günde ilkah olunmuştur. O, tab’en her güzeli sever; Afrodit ise güzel olduğundan Eros’un hem hizmetkârı hem de refikası olmuştur. Eros hem servetin hem fakruihtiyacın çocuğu olduğundan kendisinde her ikisinin de mukadderatı mevcuttur. O, evvelâ fakirdir, bundan dolayı çok kimselerin düşündükleri gibi, onun nazik ve güzel olması mümkün değildir, bilâkis sert ve pistir: yalın ayak dolaşır, bir ocağı yoktur, çıplak toprakta yataksız yatar, açık havada kapuların eşiğinde yahut topraklarda uyur Hülâsa o, daimî bir fakru ihtiyaç içinde yaşamayı anasından tevarüs etmiştir. Babasının tabiatı cihetile ise. o daima iyi ve güzelin peşindedir, cessurdur, kuvvetlidir, avcılığı hayret edilecek derecededir, girgindir, gayet keskin görür, bütün hayatında felsefeye uyğun hareket eder, fevkalâde füsunkârdır, büyücüdür ve sofisttir. O bizatihi ne fenadır ne de lâyemuttur. Ayni günde bollukta olduğu vakit, tezehhür eder, yaşar, memnun olduğu vakit ölür fakat kanında babası olduğu için tekrar doğar. Bugün kazandığını yarın gaybeder, bunun için o, ne zengin ne de fakir olabilir. O, hikmetle cehalet arasında bir şeydir. İlâhlardan hiç biri ne ilmi arzu eder ne de filosofluğu, ilim ve hikmet kendi sıfatları olduğundan filosof olanın filosof olmaya ihtiyacı olmayacağı aşikârdır. Cahiller hakkında da aynı şey varittir, onlardan biri de ne hakîm ve ne de filsof olmak istemez, çünkü cehalet bunların güzel, iyi ve şuurlu olmayan şeylerin beyinlerinde güzel, iyi ve şuurlu olduğu kanaatında bulunmak gibi muvafık olmayan halleri vardır. Bundan dolayı bunların hiç biri kendilerinde olmayan bir şeye malik olmak arzu etmezler.

              Öyle ise, Diotim mademki filosofluğu ne cahiller, ve ne de hakimler istemiyorlar o halde bunu istiyenler kimlerdir.

              Bunu isteyenlerin ikisinin arasında olanlar olduğunu bir çocuk da bilir. Eros’ta bunların meyanındadır. Hikmet en güzel şeylerden biridir. Eros’ta her iyi olanın aşıkı olmak hasebile hikmetin aşıkı olur. Kendisi cahillerle, hakimlerin beyninde olduğu için de ortada bulunuyor. Bunun da böyle olması doğumu icabatındandır; çünkü babası hakîm ve zengin, anası da ümmî ve muhtaçtır. İşte aziz Sokrat’ın bu Jeninin [[156]] hilkat ve tabiatı budur. Senin Eros hakkındaki fikrine gelince bunda anlaşılmayacak bir şey yoktur, senin sözlerinden anladığıma göre sen Eros’u seven değil sevilen kimse zannediyordun, işte onun sana tamamile güzel görünmesinin de bu sebepten ileri geldiğini zannediyorum. Hakikatta sevilen bir şey hakikî

güzellik, tekâmül, ve büyük hayır ve parlaklık, u Seven ise demin gösterdiğim gibi başka bir şeydir.

              Dediğin gibi olsun, yabancı, sen çok iyi muhakeme ediyorsun. Fakat, Eros senin izah ettiğin gibi ise, o halde bunun insanlara ne faydası vardır?

               İşte sana öğretmeye çalışacağım şey de budur. Biz bu jeninin hakkını ve evsafını tanıyoruz, ne olduğuna gelince senin dediğin gibi güzel şeylerin aşkı olduğunu biliyoruz. Maamafih eğer bir kimse bize güzel şeylerin aşkı nedir veyahut daha açıkça söylemiş olmak için: Güzel şeyleri seven, neyi sever? Söylesenize ey Sokrat ey Diodim. dese.

              Onlara malikiyeti sever cevabını verirdim.

Peki amma bu cevabı, güzel şeylere malik olan

ne olur suali takip eder.

               Senin sualine kolayca cevap verecek halde değilim.

              Fakat sözün tarzını değiştirerek ve iyiyi güzel yerine koyarak sana bir kimse: Haydi Sokrat, iyiyi seven neyi sever? diye sorsa.

               Ona malikiyeti seviyor derim.

              Pekâlâ buna malik olana ne olmuş olur?

              Cevap bu sefer daha kolay ona malik olan mesut olur cevabını veririm.

Alâ. Demek oluyor ki bahtiyar kimselerin bahtiyarlığı iyi şeye sahip olmalarından ileri geliyor; bahtiyar olmak isteyen kimsenin niçin bahtiyar olmak istediğini aramaya da artık lüzum kalmıyor, çünkü burada bütün sual ve cevaplar nihayet buluyor.

               Doğru söylüyorsun.

               Fakat bu aşkın ve iştiyakın, bütün insanlarda müşterek olduğunu ve bunların hepsininde iyi olan şeye daima malik olmayı istediklerini mi zannediyorsun.

Bu aşkın bu iştiyakın bütün insanlarda müşterek olduğunu zannediyorum.

              Öyle ise, Sokrat, mademki bütün insanlar da daima ve aynı şeyleri seviyormuş niçin bütün insan* ların aşık olduğunu iddia etmiyoruz da yalnız bunu bazılarına atfediyoruz ?.

              Ben de bu tefrike şaşıyorum ya!

              Şaşma. Biz umumî aşk mefhumundan muayyen bir parça alıp bu parçaya bütünün ismini vererek ona aşk diyoruz mütebakisini ise başka isimlerle kullanıyoruz da ondan.

              Bu nasıl oluyor ?

              Bak. Sen şiir kelimesinin bir çok manaları olduğunu biliyorsun. O, alelumum, bir şeyi yoktan varlık haline getiren her işi ifade eder. Bu suretle her san’atın vücuda gelmesine şiir ve her san’atın san’atkârıda bir şairdir.

              Doğru söylüyorsun.

              Maamafih her san’atkâra şair denmeyip başka muhtelif isimlerle çağırıldıklarını ve musikî ve ebyat san’atmı ayırınca bunlara türlü türlü isimler verdiklerini ve şiir namının ancak bu iki kısma verildiğini ve şairde bunlara malik olanlara dendiğini pekâlâ biliyorsun.

              Hakkın var.

Bu misâl aynen aşk mefhumu için de böyledir. Kendi en geniş manasında hayırlı olan ve bizi mes’ut edecek olan şeye aşk denir ki buna insanlar, muhtelif yollardan giderek vasıl olmak istiyorlar [[157]]. Kimisi çok para kazanmakla kimisi jimnastikle fakat bunların aşık olduklarını ve maşukları mevcut olduğunu iddia edemez. Aşkın bir muayyen nevine kendilerini veren bu kimselere muhtelif isimler verilir ve yalnız bütün mevcudiyetleri tek hedefe varmak için çalışanlara aşk va aşık kelimelerinin manası tatbik olunabilir.

               Doğru söylüyorsun.

                  Denir ki sevmek, kendi yarısını aramaktır. Fakat ben de bunu iddia ediyorum ki ey dost, evvelce söylediğim gibi bu yarım ve bütün hayırlı değillerse, sevmek ohalde ne kendi yarısını ne de bütününü arar Bunun ispatı da, bacak veya kollardan biri insana zarar verdiği vakit bunların kesilmesine razı olmamızdır Fena bir şekle tahavvül edip te yabancılaştığı vakit kendilerine ait olan bu şeyleri bile insanlar sevmiyorlar; elverir ki her iyi olan şeyin kekdimizin olduğunu ve fena olan her şeyin de yabancı olduğunu bilelim. Hasılı insanlar iyiden başka birşey sevemezler, senin de fikrin bu değil mi?

Zeus’e and içerim ki ben de senin gibi düşünüyorum.

               İnsanların iyiyi sevdiklerini söylemek yeter mi ?

               Elbette.

               Nasıl olur! Buna iyi olan şeyin kendilerinin olmasını da istediklerini ilâve etmivelim mi ?

               Doğru onu da ilâve etmeli.

               Sade iyi olan şeyin onların olması değil, fakat daima onların olmasını da ilâve etmeyelim mi ?

Evvelâ onu da ilân etmeli

               Hulâsa, demek oluyor ki [[158]] aşk iyi olan şeyin daimî surette kendinde olmasını arzu etmektir.

               Bundan doğrusu olmaz.

               Diotim: Madamki aşk umumiyet itibarile böyle imiş, o halde aşk ne suretle tezahür ediyor. Bunu bana söyleyebilir misin? dedi.

             Eğer sana cevap verebileydim, Diotim, senin hikmetini takdir edip aşk hususundaki bu şeyi senden öğrenmeye gelmezdim.

             Öyle ise sana söyliyeyim: Aşk, güzel vücutlara ve necip ruhlara ilkah ile tezahür eder.

             Senin fikrini tefsir için bir kâhime lüzum vardır, ne demek istediğini anlayamıyorum.

             Öyle ise daha açıkça izah edeyim. Bütün insanlar cisim ve ruh cihetile semere vermek kudretini haizdirler. İnsanlar muayyen bir sinne gelince, tabiatleri doğurmak arzusunu duyar. Binaenaleyh bu doğurma çirkinde olamaz sırf güzelde vaki olur. Erkek ve kadının çiftleşmesi ise yaratmak demektir. Bu doğurma arzusu bir eseri İlâhidir, çünkü hami müddetile vazı hami her canlı ve ölüme mahkûm vücude lâyemutluğu temin eder. Bu gibi haller ise ahenkdar olmayanlarda husule gelemez, binaenaleyh çirkin, İlâhî olan şeyle mutabakatta değildir. Onunla ahenkdar olan güzeldir. Vaz’ı hamlettiren hüsündür. Bu sebepten dolayı bir kimse bir güzele tesadüf edince zevki inbisat eder, iştihası açık bir meydan bulur, müstakbel tevellüdü ilkah etmek ister. Fakat bir çirkine yaklaştığı vakit, kendisini hüzün ve keder tazyik eder, takallüs eder, döner, yaratmaz, fakat muhafaza ettiği tohumu elemle, taşır. Tohum işba haline gelen ve semeresi kemale gelen her kimsenin kendinde olanı tevlit etmek emelinden kurtulmak için güzeli aramak iştiyakı bundan ileri geliyor. Aşkın istediği şey, senin tasavvur ettiğin gibi, güzelin aşkı değilmiş Sokrat.

             Neymiş ya ?

             Güzelde tevlit ve yaratış aşkı imiş !

             Öyle olsun.

              Bu hiç şüphe götürmez. Dediğim gibi tevlit aşkıdır, çünkü doğurma her fani doğanı lâyemut ve müebbet kılar. Binaenaleyh iyilik arzusuna lâyemutluk arzusunun da iltihak etmesi zarurîdir. Madamki kabul ettiklerimize göre aşk iyi şeyin daima bizim olmasını istemekten ibaret imiş, o halde bizim sözlerimiz ebediyetin de aşkın bir ayrılmaz lâzımı olduğunu ispat edivor.

İşte Diotinı aşktan bahsettikçe bana bu malûmatı vermişti. Nihayet dedi ki:

              Senin anlayışına göre, bu iştiyak ve aşkın sebebi nedir, Sokrat? Bütün hayvanların ilkah ve tevlit etmek istedikleri vakit bir hastalığa tutulur gibi olduklarını hiç görmedin mi ? Kuşlar ve ver hayvanları evvelâ çiftleşmek sonra da yeni doğanları beslemek içitı hepsi harekete gelir; ve hepside şehvetin şiddeti altında kıvranırlar. En zayif olanlar en kuvvetli olanlara karşı yavrularını cesaretle müdafaa ve hattâ bu uğurda belki canlarını feda ederler; ve yavrularına gıda temin için kendileri açlıktan ölmeye ve her şeye katlanmaya raz; olurlar. İnsanların bütün bunları akılları ile yaptıklarını farzedelim; fakat hayvanlarda bu âşıkane şefkat ve ihtimam nereden geliyor bana bunu söyliyebilir misin ?

              Sebebini bilmiyorum.

              O halde sen, bu şeyleri bilmeden aşklar ilminin ne olduğunu lâyıkile bilmeyi ümit ediyor musun?

              Sana evvelce de söylediğim gibi, bunu öğrenmiye ihtiyacın olduğunu bildiğim için senin yanma geldim Diotim. Onun için bu eserlerin esbabile aşkın husule getireceği bütün şeyleri bana tarif et.

              Eğer sen aşkın tabiatını bizim defaatla mutabık kaldığımız gibi kabul ediyorsan’ benim bu suallerim seni taaccübe düşürmemeli, demiştik ki fani tabiat lâyemut olmak için mümkün olduğu kadar temadiyi arar. Bu gayeye ancak eski bir ferdi daha yeni bir fertle mütemadi suretle istibdal eden tevlit vasıtasile muvaffak olur. Yaşayan hayyanlar görüyorsun ki küçük yaşından ihtiyarlığına kadar daima aynidir, fakat bunlar ayni ismi muhafaza etmekle beraber hayvanın kendisi ayni olarak kalmıyor; yenileşiyor, kılları, eti, kemikleri, kanı ve bütün vücudu fasılasız bir surette harap oluyor. Sade vücudu yenileşmekle kalmayıp ruhu da bu cereyana kapılıyor, hareketleri fikirleri, arzulan, zevkleri, zahmet ve korkuları, herbiri sıra sıra doğuyor ve ölüyor. Hulâsa hiçbir şey değişmeksizin kalmıyor. Bundan daha garibi de şu ki malûmatımızın bir kısmının bizim için bugün canlı, yarın cansız olarak kalması ve bizim bütün bilgimizi değiştirmesi değil bu bilgilerin de ayrıca ayni tahavvüle maruz kalmasıdır. Biz bilgilerimizden kaybedeceğimizi evvelden tahmin ettiğimiz içindir ki tahsil ediyoruz. Unutmak, bir fikrin ölmesi demektir, biz unutuyoruz ve ancak tahattür ve sayi suretile o kaybettiğimizi tekrar elde ediyoruz. Öyle ki onlar bize el’an ayni şeyler gibi görünüyor. Bütün fanî vucutlar bu suretle kendilerini muhafaza ediyorlar. İşte, Sokrat bunlar ilâhı olan şeyler gibi daimî surette kalmadıkları gibi, daima ayni surette de kalmazlar. Fakat ihtiyar olup buradan gidenler yerlerine, kendilerinden daha genç ve evvelce kendilerinin olduğu gibi bir şahis bırakırlar. İşte Sokrat, fanî olarak doğmuş olanlar lâyemutluktan bu suretle nasiplenirler. Cisme vesair şeye gelince lâyemutluk onlar için başka türlü imkânsızdır. Binaenaleyh bütün canlıların kendi yavrularına bu kadar kıymet vermelerine şaşma, çünkü, bu aşk ve gayret onlara lâyemutluk arzusundan ileri geliyor. Diotim’den bunları işittikten sonra hayretlerde kalarak kendisine dedim:

             Ey büyük hakîm Diotim, bu söylediklerin hepsi hakikat midir?

O vakit derhal kâmil bir sofist olarak bana cevap verdi:

             Buna şüphe etme, Sokrat! Eğer insanların hırsı üzerine nazarını çevirmek istersen, bizim kabul ettiğimiz prensipler üzerine bunun neticesiz olduğuna şaşacaksın. Elverir ki insanların gelecek zamanı lâyemut olarak muhafaza edecek bir şan için meşhur olmak istediklerinin derecesini düşünesin. Bu sebep için ve belki evlâtlarının muhabbeti için her tehlikeyi atlatmaya hazır olduklarını ve servetlerini ifnaya ve her türlü fenalığa karşı koymaya ve hattâ ölmeye hazır olduklarını bilesin.

Bizim aramızda el’an yaşayan bu lâyemut cesaret hatırasını kendilerinden sonra bırakmaya ümit etmeselerdi Alkest, Admet için; ölür müydü? Aşil Patroklu’n arkasından gider miydi. Bizim Codrus [[159]] çocuklarına hükümdarlığı temin etmek için hayatını feda eder mıydı ? Ne gezer değil mi.

Herkes lâyemut olan şeyin aşkına maliktir, herkes her şeyi şöhret için yapmıştır; vücuda ilkah etmek isteyenler tercihen kadına temayül ederler ve bunların aşkı çocukların doğmasıyla namlarını lâyemutluğunu, ebediyetini ve bütün mütebaki zamanlar için saadeti temin etmeyi düşnürler. Fakat ruha ilkah etmek istiyenler de manevî tohumlarının ruhta doğmasını isterler. Ruhun tevlit edeceği nedir? Hikmet ve yaratış dehasile meçhul olan bütün şair ve san’atkârların sahibi oldukları ruhun evsafı değil midir? Hikmetin en güzel ve en yüksek şekilleri ise beldelerin ve ailelerin usul tertibi için kullanılanıdır ki; buna, hazmü ihtiyat ve adalet namı verilir. Çocukluğundan beri ruhunda faziletlerin tohumunu taşıyan bir delikanlı olgun bir sinne gelince yaratmak ve hasıl etmek arzusuna müptelâ olur. Bunu tevlit edecek sebebi şurada burada arar, çünkü çirkine hiç bir vakit ilkah etmek istemez. Bu kimse vücudun bile güzelini tercihen ararken necip güzel ve iyi doğmuş temiz bir ruha tesadüf ederse, fevkalâde bir surette ruha da vücuda da tutulur [[160]] Böyle bir kimsenin yanında âşıktan bir hayır adamının nasıl olması ve ne yapması lâzım geldiğine dair çok sözler taşar; hasılı onu talime, yükseltmeye çalışır. Güzelliğe teması ve onunla ülfet ve ünsiyetile çok zamandanberi ruhunun taşıdığı tohum onda inkişaf ve tevellüd eder. Yakından, uzaktan kendi güzidesini artık unutmaz ve onun hamlinin yemişini birlikte besler. Bu iki vücudu biribirine rapteden tam münasebet ve ilahı aşk onları bir ocağa raptedebilecek olan maddî münasebet ve aşktan pek çok büyük ve kuvvetlidir [[161]] çünkü onlar daha lâyemût ve daha güzel çocuklar vücuda getirmek için birleşmişlerdir. Homer, Hesiode ve sair büyük şairleri hatta Lâkedemonyayı ve hülasa bütün Yunanistan’ı kurtaran çocukları vücude getiren Lykürg’ü kim görürde bunları maddi çocuklara tercih etmez. Solon da aynı suretle bizim aramızda kanunlar babası diye tebcil ve tazim olunur. Başka yerlerde de, gerek bütün Yunanistan’da, gerek Barbarlar da büyük ve güzel eserler vücuda getirmiş ve fazileti tevlit etmiş olan insanlar da aynı veçhile ibcal ve izaz olunmuştur. Bu gibi manevî çocuklar kendilerine bir çok mabetler inşa ve ihda ettirmiş; fakat hiç bir yerde maddî çocuklar böyle şeyler ihdasına hiç bir vakit muvaffak olamamışlardır. Belki, Sokrat, seni de aşkın esrarına vakfetmeye muvaffak oldum, fakat bu vukufun en âli ve son derecesine hatta bir iyi rehberi takip etmekle de yetişmiye muktedir olup olmayacağını bilmiyorum; benim şimdiye kadar söylediklerim bu vukuf için ihzari bir mahiyettedir [[162]]. Maamafih ben gene söylemekten vazgeçmeyeceğim, ve seni talim için hiç bir gayreti esirgemeyeceğim. Sen de muktedir olduğun kadar beni takibe gayret et. Hakikî yoldan bu gayeye ermek isteyen kimse, güzel vücutları aramaya başlamalıdır. Evvelemirde eğer onun rehberi onu doğru yola sevkediyorsa o, yalnız bir tek kimseyi sevmeli ve güzel hitabelerini onun ruhuna ilkah etmelidir. Sonra da her güzel cisimde bulunan güzelliğin hemşiresi olduğunu anlamaya vasıl olmalıdır. Filhakika, bizim edindiğimiz fikre göre güzeli arıyan kimse için her cismanî güzelliğin her güzelde tek ve aynı olmadığına inanmak büyük bir cinnet olmuş olur. Bu fikirde bulunan bir kimse o vakit bütün güzel vücutları sevmesi ve yalnız bir şey üzerine temerküz eden bütün şiddetli ihtiraslardan soyunması lâzım gelecektir. Bundan sonra da ruhların güzelliğine vücutların güzelliğinin en muazzamı olarak bakması lâzım gelecektir. Şu suretle ki bu güzelliğe malik olan bir güzel ruh, onun aşkını ve inzivasını cezbe ve gençliği daha âlâ kılmaya yarayacak sözlerle ona hitap edecek ve ona fazilet ilkah eyleyecektir. İşte bu suretle o, ef’alde ve kanunlarda güzeli görmeye ve bu güzelliğin her yerde kendisine müşabih olduğunu seyretmiye tabii olarak sevkedilmiş olacaktır. O, ef’al temaşasından zatî güzelliği edinmek için ilimler güzelliğine yükselecektir. O vakit gözleri daha bir güzellikte olduğundan, bundan böyle bir oğlanın süfli bir muhabbetinin, âdi ve zelil bir esiri olmayacaktır; fakat güzelliğin nihayetsiz deryasına ve hayretlere dalmış olarak, birçok güzel ve lâtif hitabeler, yüksek ve bol felsefî fikirler yaratacaktır ki kuvvetlenmiş ve kemale gelmiş olan aklı o vakit tek bir ilmin [[163]] ancak ve ancak güzellik ilminin seyrütemaşasına dalıp kalacaktır. Şimdi burada olanca dikkatini vermiye gayret et Sokrat. Her kim ki aşkın esrarı içinde bizim bulunduğumuz noktaya kadar yani hususî güzelliklerin tam ve muntazam istiğrakına varacak surette yetiştirilmiş ve aşkın bu derecelerinden geçmişse evvelce bütün mücadelelerile varmak istediği gayeyi yani ansızın harikulade bir hal ve keyfiyette bir güzellik görecektir ki Sokrat, bu ebedî, yaratılmamış, bakî çok olmaktan, azalmaktan ârî ve burada güzel orada çirkin, bir zaman güzel başka zaman çirkin değil, bir görünüşte güzel diğer görünüşte çirkin, bazı kimseler için güzel bazıları için çirkin bir güzellik olmamakla beraber, yüzle, ellerle, ve cismani her hangi bir şeyle görünmeyen ve şu fiille, şu ilimle olmayan ve kendisinden başkasında, hayvanda, yerde, gökde ve herhangi bir şeyde bulunmayan ve yalnız kendinden kendisile ebedî surette aynı kalan ve diğer bütün güzelliklerin vücut veya fıkdanile artmayan, eksilmiyen ve bütün diğer güzelliklerin kendisinden hisse alan harikulade bir hal ve keyfiyeti içinde bir güzellik görecektir. İşte bir güzelin saf aşkı vasıtasıle bu ebedî güzelliği temaşaya geçerse o vakit o kimse aşkın esrarı hakikatına varmış ve kemale irmiş demektir. Hakikaten gerek kendini aşka sevk etmenin, veya bir başkası tarafından sevk ve delalet edilmenin en doğru usulu evvelâ burada ki güzellikleri sevmekle başlar ki maksat burada kalmayarak ve yükselmenin bütün basamaklarını atlıyarak Hüsnü mutlakın aşkına yükselmektir; tek bir güzel vücut basamağından ikiye, ikiden diğer bütün vücutların güzelliğine geçilmek, sonra, güzel faaliyetlere, güzel ilimlere ve nihayet bu güzel ilimlerden hüsnün ilmine geçilip güzelliği hakikatle tanımaya muvaffak olmaktır. Aziz Sokratım, eğer hayatın insan için bir kıymeti varsa, yani yaşamak zahmetine değerse o kiymet Hüsnü mutlakı temaşa ettiği andır! Bu hüsnü gördüğün vakit sana altınların, ağır ve muhteşem elbiselerin, ve senin asla yanından ayrılmayıp daima kendisile bir vüdut olmak hatta mümkün ise yemeden içmeden yalnız onu temaşa etmek istediğiniz o güzel delikanlıların onun yanında hiç bir §ey olmadığını anlayacaksın. Acaba o hüsnü lâyemutun kendisini aşikâr, berrak ve insan vücudun da, ve her fanı olan ehemmiyetsiz şeylerde değil Hüsnü mutlakıla ve bütün uluhiyetile o ebedî güzelliğin bizzat kendisini göreydin ne yapardın? Sen bir faninin gözlerinin yalnız hüsne münatif olarak onu hayretle temaşasının ve böyle bir tekâmül içinde yaşamasının bir acınacak mukadderat mı zannediyorsun? Bu temaşada bulunan £Öz o vakit putlara değil hakikatlara dayandığı için hakikî faziletlere teveccüh eder. Binaenaleyh Allahın velisi olmak ve bu suretle lâyemut olmak bazı kimsenin nasibi olmuş ise, şüphesiz bu adam hakikî fazileti besliyen ve doğuran kimsedir. İşte benim aziz Fedr’im ve bütün siz dinleyicilerim, Diotim’in sözleri bunlardı. Bu sözler beni ikna etti ben de böyle büyük bir hayra ermek için Eros kadar kadir bir rehber intihap edilmesini iknaa çalışıyorum. Binaenaleyh Eros’u muazzez tutmak herkesin vazifesi olduğunu kabul ve tasdik ederim. Ben kendi payıma aşkları ziyadesile tebcil ve taziz eder, ve böyle yapmaları için başkasını da teşvik ederim. Eros un kudreti mutlakasını ve erlik kuvvetini şimdi tes’it ettiğim gibi daima da olanca vüsatimle tes’it edeceğim. Fedr, bu hitabeyi Eros’un bir methiyesi olarak telakki etmekte veya ona istediğin surette nam vermekte seni serbest bırakıyorum.

Sokrat sözünü bitirince, oradakilerin hepsi onu tebrik ettiler, Aristofan Sokrat’ın hitabesinde [[164]] yaptığı bir ima hakkında bir istizahta bulunmaya hazırlandığı sırada odanın kapısının kuvvetli kuvvetli vurulduğu ve surur çılgınlığıyla şarkılar söyliyen bir insan kalabalığı şamatası ve bir çalgıcı kızın sesleri işitiliyordu: O vakit Agaton, kölelere hitaben: baksanıza dişarda ne oluyor? Eğer gelenler dostlarımızsa, içeri alınız; değilse onlara artık işret etmediğimizi ve şimdi istirahat ettiğimizi söyleyiniz. Biraz sonra avlu içinde ziyade sarhoş olduğu halde Alkibiat’ın: «Agaton nerededir, beni onun yanına götürsünler!» diye olanca sesile haykırdığını işittik. Kendisini takip edenlerden bazıları onu bizim bulunduğumuz yere getirmek için kolları üzerine aldılar. Alkibiat menekşe ve taflanlarla yapılmış ve birçok şeritlerle süslenmiş bir çelenk ile başı tetviç olunduğu halde kapının eşiğinde durdu.

Dostlar, sizi selâmlarım! Tamamile sarhoş olan bir adamı birlikte içmek için kabul edecekmisiniz, yoksa gelişimizin sebebini teşkil eden Agaton’un tetviç merasimini yaptıktan sonra çekilmemizi müsaade edecek misiniz? Ben dün gelmek imkânsızlığında idim. Fakat işte başımda şeritler olduğu halde şimdi geliyorum. İzin verirseniz onları insanların en hakîm ve en güzelinin başına koyacağım.

Görüyorum ki benim sarhoşluk halimle eğleniyorsunuz. Zararı yok, gülün, eylenin, fakat buna rağmen söylediğimin doğru olduğunu pek iyi biliyorum.

Fakat bana derhal cevab veriniz: «Bu şerait içinde aranıza girebilir miyim, giremez miyim ? Benimle içecek misiniz, içmeyecek misiniz?

O vakit herkes Alkibiad’ı alkışladılar, ona masa başına geçmesini rica ettiler. Agaton da ayrıca onu davet etti. Arkadaşları tarafından yardım edildiği halde Alkibiad’a ilerledi. Fakat Agaton’u tetviç etmek için şeritlerini çözmekle meşgul olduğundan kendine bakmakta olan Sokrat’ı görmedi ve kendisi Sokrat’ın arasında olan Agaton’un yanma oturdu. Ona yer vermek için Sokrat biraz çekilmişti. Agaton’un yanına oturur oturmaz onu kucaklayıp şeritlerile süsledi. O vakit Agaton kölelere hitaben dedi ki:

              Alkibiad’ın ayakkablarını çıkarınızda onunla bu yatakta üç olalım. Alkibiad, bunun üzerine dedi ki:

              Pekâlâ, fakat bizim üçüncü içicimiz kimdir? sözlerini söylediği zaman idi ki gözleri Sokrat’a ilişti ve onu görünce derhal sedirden sıçrıyarak:

              Vay Herakles! Bu ne? Sokrat’ın kendisi âdetin veçhile bulunmadığını zemmettiğim yerlerde bana birdenbire görünmek için gizlendin ha! Bugün burada ne yapmaya geldin? Bu yeri neden işgal ediyorsun, Aristofan’ın veya başka bir şakacının yanında oturacağına en güzelin yanında uzanmaya muvaffak olmak için mi bütün vasıtalara müracaat ettin de buraya geldin ?

Sokrat, Agaton’a:

              Beni müdafaaya gayret et! Bu adamın aşkı beni oldukça sıkıyor. O, beni sevmeye başlıyalıberi benim güzel bir delikanlıya bakmama ve onunla konuşmama imkân kalmadı. Onun kıskançlığından ve dehşetli ifratlarından yapmadığı kalmıyor, bana sövüp sayıyor ve hatta beni döğmek için ellerini kaldırmamak için kendini güç tutuyor. Bu saatta da böyle bir taşkınlığa kalkışmaması için dikkat et, aramıza gir, şayet şiddetli muameleye başlayacak olursa beni himaye et, çünkü onun kıskançlığının şiddetinden dehşetli korkarım.

Alkibiad — bizim aramızda barışmak imkânı yok. İntikamımı ileriye bırakıyorum. Agaton, şimdilik senin şeritlerinden bana bir kaç tane verde şu adamın güzel başını süsleyeyim. Hitabesile bütün insanlar üzerine zafer kazanan ve zaferi senin evvelki günkü bir defa olarak kazandığın zafere benzemeyen bu adamın başını tetviç etmediğimden dolayı beni muahaza etmesini istemem.

Bunları söyler söylemez, Alkibiad, Agaton’un şeritlerinden bir kaç şerit çıkarıp Sokrat’ın başına bağladıktan sonra sedirine yerleşerek şu sözleri söyledi:

              Dostlarım, siz bana pek kanaatkar görünüyorsunuz, ben buna razı olamam. İçmeli kavlimiz böyledir. Siz hepiniz kâfi derecede içinceye kadar ben kendimi şarap kıralı intihap ediyorum. Agaton eğer sende varsa bana geniş bir testi getir. Fakat benim bir şeye ihtiyacım yok. Köle bana bak, köle, şarabı soğutmak için bana şu kabı getir.

Bu kap iki litreden biraz fazla istiap ediyordu. Alkibiad, birinci olarak onu içti, sonra da onu Sokrat için doldurtarak:

              Dostlarım bana inanınız ki ben bunu yapmakla Sokrat’a bir tuzak kurmuyorum, o, ne kadar istenilirse o kadar içer ve böyle içmekle de şimdikinden daha fazla sarhoş olamaz.

Köle kabı doldurdu, Sokrat ta içti. O vakit Eryksimak:

              Alkibiad, ne yapacağız? Hep böyle konuşmadan ve şarkı söylemeden susamış kimseler gibi mi içeceğiz? Alkibiad:

              Ey en necib ve babaların en hakiminin en âlâ evlâdı Eriksimak seni selâmlarım!

Eryksimak:

              Ben de seni selâmlarım. Fakat ne yapacağız?

              Ne istersen onu yaparız, mademki bir hekim kendi başlı başına birçok ve muhtelif adamlardan kıymetlidir; O halde sana itaat etmek lâzımdır. İstediğini emret.

             Öyle ise dinle: Eros hakkında hitabelerde bulunmak ve onun methiyesini vapmak hoşunuza gittiği için sen gelmeden evvel soldan sağa sırayla söz alarak öyle yapıyorduk. Onun hakkında her şeyi söyledik. Madamki sen içtiğin halde bir şey söylemedin senin de söz alman doğru olur. Hitaben biter bitmez, Sokrat’a bir mevzu verirsin o da sağındakine söz verir istediklerini söyler.

              Eryksimak, söylediklerinin hepsi pekâlâ şeylerdir. Fakat sarhoş bir adamın aklı başında adamlarla belagat mücadelesine kalkıştığını görmek bilmem ne kadar doğru olur, tali bu hususta müsavi değildir. Aziz dostum, Sokra’tın demin benim kıskançlığım hakkında söylediklerine inandın mı? Hakikat onun söylediğinin tamamen aksi olduğunu biliyor musun ? Eğer ben onun huzurunda ister adam ister ilâh olsun, kendinden bir başkasını sena edecek olursam bana ellerini kaldırmaktan kendini tutamaz.

Sokrat:

              Methiyelerine başla.

              Poseidon [[165]] şahidim olsun ki senin huzurunda senden bir başkasının tes’ite muktedir olamayacağımı iddia edersem bu iddiamı cerhedemezsin.

Eryksimak:

              Öyle olsun, istediğin gibi bize Sokrat’ın methiyesini yap.

Alkibiyat cevab vererek .

              Ne diyorsun Eryksimak. Bu methiyeden maksadın nedir ? bu adamın üstüne atılıp ta huzurunuzda öcümü alayım mı?

Sokrat:

              Alkibiyat, ne düşünüyorsun? Beni en gülünç şakalarla mı methetmek istiyorsun ? İstediğin nedir ?

              Doğruyu söylemek. Bakalım muvafakat edecek misin ?

              Hakikata karşı diyecek bir şeyim yok. senin söylemeni istiyorum. Alkibiyat cevap vererek:

              Kusur etmeyeceğim. Fakat sana da düşen bir şey var ki o de ben hakikati söylemediğim takdirde sözümü kes ve hatalarımı söylemekten korkma çünkü ben bilerek hiçbir yalan söylemeyeceğim, yalnız hatıralarıma binaen nakledeceğim şeyler seni biraz teşviş ederse, bundan dolayı hayrette kalma. Çünkü benim bulunduğum vaziyette senin garabetlerini güzel bir surette tasvir etmek benim için kolay olmayacaktır.

Alkibiyat’ın hitabesi:

Dostlarım, Sokrat’ı tes’it etmek için mukayeselere müracaat edeceğim. Sokrat belki benim bu mukayeselerimle alay ettiğimi zannedecek fakat bu mukayeseler esas cihetile şakayı değil, hakikati ihtiva edecektir. Ben evvelâ diyorum ki bu adam, heykeltıraşların atelyeleri içindeki bir flavta ile temsil olunmuş Silenelere benziyor. Bu Silenlerin [[166]] teşkil ettikleri iki kapıyı açarsanız içinde ilâhların statülerinin gizlenmiş olduklarını bulacaksınız. Sonra Sokratın hassaten Marsyas [[167]] namındaki Satyr benzediğini söyliyorum. Sen hariçten Silenlerinkine müşabih bir manzara arzediyorsun. Sokrat buna şüphe etmemelisin.

Başka müşabehetlere gelince, onları da söyliyeyim.

Dinle: Sen arsız bir alaycı değilmişsin ? eğer inkâr edersen şahit getiririm. Sen flavta çalıcı değil misin? Marsyastan daha güzel çalarsın. Marsyas kudretli bir ağızla ve kamışlarından çektiği melodilerle insanları mestederdi, tıpkı Satyrin yaptığı flavta havalarını bugün de çalanlar gibi. Çünkü Olymposun çaldığı havaların kendisine Marsyas tarafından talim edilmiş olduğunu iddia ediyorum.

Demek oluyorki bu havaları çalan, ister güzel bir flavta ustası olsun, ister bir acemi olsun, ilhama ve ilâhlara muhtaç olanlara, ilham vermek faziletini ha* izdirler. Marsyasla senin aranda tek bir fark var, o da şudur ki, sen aletsiz olarak yalnız basit sözlerinle bize ayni tesiri yapıyorsun senden başka söyliyen, pek mahir bir hatıb de olsa onun hitabesi bizi hiçbir şeyde alakadar etmez. Fakat senin sözlerini söyliyen erkek, kadın, genç, ihtiyar kim olursa olsun aciz bir hatib te olsa hepimiz meftun ve mütessir olur ve sarsılırız.

Benim için, aziz dostlarım size çok sarhoş görünmekten korkmasam onun hitabeleri bana ne suretle tesir ettiğini ve şimdi de ne suretle tesiri altında kalmakta olduğumu size yeminle teyit ederdim. Ben onun sesini işittiğim vakit kalbim Koriban’tın [[168]] kalbinden daha şiddetli çarpıyor, onun sözleri gözlerimden yaşlar akıtıyor, dinleyicilerin çoğunun da aynî heyecan duyduklarımı görüyorum. Ben Periclis vesair büyük hatiplerimizi dinlerken onları, şüphesiz pek beliğ bulurum. Maamafih onların hutbelerinden hiç bir vakit buna benzer haller vaki olmadı, hiçbir vakit kalbim sarsılmadı. Sokrat’a karşı kalbim bir kölenin efendisine karşı olan hayatı gibi yaşamaktan incinmedi. Fakat şu Marsiyas’i işitmekle, hayatım bana birçok defalar tahammül edilmez bir hale gelmişti. Bu hisleri,. Sokrat, sen tekzip edemezsin, çünkü eğer şu esnada da seni dinlemem lâzım gelse senin sözlerine karşı kendimi tutamayıp ayni sarsıntıları duyacağımı anlıyorum.

Bu adam benim kusurlarla dolu olduğum halde kendimi ihmal ederek Atinalıların işlerine karışmakta kabahatli olduğumu söylüyor ve beni kendisine hak vermeğe mecbur ediyor. Yanında vaktinden evvel ihtiyarlamamak için kulaklarımı tıkıyarak kendisinden Sirenlerden kaçar gibi kaçıyorum. Hiç kimsenin benden arayamayacağı ve beni bundan mahrum zannettikleri şeyi yani utanmayı bu tek adamın yanında hissettim. Evet bu yegâne adamın yanında kızardığım zamanlar oluyor. Onun bana söz söylemiye başladığı vakit bana verdiği fikirlere hiçbir suretle itiraz etmek elimden gelmiyor. Onu terkettiğim vakit gene halkın hüsnü nazarlarına kapılıyorum. Onun için ondan kaçıyor ve çekiniyorum; fakat onu tekrar gördüğüm vakit kendisine verdiğim sözlerden utanıyorum. Hattâ ekseriya kendisini yaşıyanlar arasında görmemek istiyorum. Halbuki böyle bir şey de vaki olacak olsa o vakit daha çok betbaht olacağımı da biliyorum. Hasılı ona karşı nasıl hareket edeceğimi bilmiyorum [[169]].

İşte bu Satyrin flâvta havalarının benim ve birçoklarının üzerinde bıraktığı intibalar böyledir. Binaenaleyh Sokrat’ın mukayese ettiğim şeylere ne kadar benzediğini ve ne sarsılmaz bir kuvvete malik olduğunu benden öğreniniz. Emin olunuz ki hiç biriniz onu tanımazsınız. Bunun için onu size layikile tanıtmayı ben üzerime aldım. İşte söylüyorum dinleyiniz. Sokrat’ın güzel delikanlılara karşı gösterdiği meftuniyete bakınız. Onlarla nasıl mütemadiyen oyalandığına bakınız, hiç bir şey hakkında malumatı olmadığını iddia eder, hiç bir şey bilmediğini söyler durur onun bu halleri Silenlerin hali değil de nedir? Evet onun dışardan görünüşü bu taştan yontulmuş Silenlere benzer fakat bir kerre de onun içini açtınız mı içinde ne hayret verici hikmetlerin gizli olduğunu görürsünüz. Cismin güzelliğinin onun nazarında ehemmiyeti olmamakla beraber aklınıza getiremeyeceğiniz surette ondan istikrahta eder. O halk nazarında magbut olan zenginliğe ve bu gibi menfaatlara da aldırış etmez. Bunlara bir kıymet vermediği gibi bizi de kendimizi beğenmiş telakki ederek hiçe sayar ve bu suretle, ömrünü bütün insanların ehemmiyet verdikleri şeylerle istihza ederek geçirir. Fakat bir kerre de açılmaya ve ciddî söylemeye başladı mı bilmem ki onun ruhuna nufuz ederek onun derunundaki gizlediği güzellikleri kimse görmemiştir; ben onları gördüm ve onları o kadar ilahı, o kadar kıymetli o kadar şahane güzel o kadar fusunkâr buldum ki onun daima bütün arzularını icraya rızamla hazır bulundum. Sokrat’ın gençliğimin çiçeğine göz koyduğunu farzederek bunu kendim için intizar olunmayan bir nimet ve taaccübe şayan bir servet addettim. Parlak olan güzelliğimden pek mağrur olduğum için ona ram olmaklığım bahsine onun müstesna hilkatine vakıf olacağımı ümit ediyordum. Bu büyük ümide düşünce onun yanında arkadaşsız bulunmamak itiyadından vazgeçerek onunla başbaşa yapyalnız kalmak için yanımdaki arkadaşı savdım. Size bütün hakikati söylemeliyim. Binaenaleyh dikkatli dinleyiniz, sen de Sokrat, yalanımı tutarsan beni tashih et. İşte dostlarım kendisile yapyalnız bulunuyordum. Dinleyici bir kimse bulunmadığı vakit bir dostun maşukuna söyleyeceği şeyleri ben de ondan beklemeye ve bu intizarımın verdiği ümitler içinde sevincimden çırpınmaya başladım. Beklediklerimden hiç bir şey olmadı ;

Sokrat adeti olduğu üzere bütün gün sohbet ettikten sonra, akşam olunca çekilip gitti. Bu bozgunluktan sonra ikinci def’asında benimle jimnastik yapmasını teklif ettim belki arzularıma bu suretle muvaffak olurum niyetile onunla mücadele ettim. O benimle birçok defalar ehemmiyetli mücadelelere mecbur oldu.

Bizi seyreden tek bir kimse yoktu. Fakat bilmem ki söylemeye lüzum var mı bu da kâr etmedi. Bu yoldan da bir şeye muvaffak olmayınca cebir ista’miline ve bir kerre kendisini sımsıkı yakaladığım vakit bırakmamaya azmettim. Bir dostun aldatmaya çalıştığı maşukuna yaptığı gibi, ben de onu evime yemeğe davet ettim. Evvelâ kabul etmedi. Fakat bir müddet sonra muvafakat etti. İlk geldiği vakit yemeğin akibinde çekilmek istedi, hicabım onu alıkoymaya mani oldu. Bir ikinci def’a ona yeni bir tuzak kurdum. Yemek yedikten sonra hiç arasını kesmeden tam gece yarısına kadar onu oyaladım. Gene gitmeye kalkıştığı vakit, onu kalmaya mecbur etmek için çok geç olduğunu bahane ettim. Bu def’a yemek yemiş olduğumuz yerde benim yanımdaki yatağa uzandı. İstirahat ettiğimiz dairede ikimizden başka kimse yoktu.

Buraya kadar olan hitabem doğrudur ve her hangi bir kimsenin yanında da söylenebilir. Bundan sonrasını şarap çocukla olsun çocuksuz olsun doğruyu söylemeyeydi [[170]] ve bir cihetten de eğer Sokrat’ın methini deruhte ettikten sonra onun has olan hareketini meskût bırakmak bana bir büyük insafsızlık görünmeyeydi bundan sonrasını benim ağzımdan işitmeyecektiniz. Esasen ben bugün bir engerek yılanı tarafından sokulmuş kimselerin ruhuna benzer bir haldeyim. Denildiğine nazaran bu gibi kimseler başlarına gelen felâketi ancak başına aynı şey gelmiş olan kimseden başka kimseye açmazlar; o ıztırabın nasıl olduğunu ve o acıları çekerken neler yaptığını yalnız onlara söylerlermiş, çünkü onların acı içinde kıvranırken söylemeye cesaret ettikleri sözleri ötekilerin mazur ve makbul göreceklerini bilirlermiş, ben ki kalp veya ruhumdan yani en suzinak bir yerimden daha ziyade elem veren bir şey tarafından sokuldum, yani benki bahusus isabet ettikleri akıl ve genç bir ruhu herşeyi söyletmeye ve yapmaya kadir olan felsefe nutuklarile ısırılan ve esasen Fedr, Agaton, Eryksimak, Posanias Aristodem, Aristofan’ı Sokrat’tan ve başkalarından bahsetmiyerek felsefe için hepsini de meftuniyet ve şiddetle iptilâsını görerek sizin huzurunuzda hikâyemi ikmâl etmek için tereddüt etmeyeceğim, çünkü siz benim o vakit yaptıklarımı ve bugünkü söylediklerimi affedersiniz. Kölelere, vesair hizmetkârlara gelince, sizler ki mukaddesata lâzım gelen hürmete muhalif, ham ve kaba olabilirsiniz, sizler kulaklarınıza en ağır kapıları kapatınız. Lâmba söndükten ve köleler gittikten sonra, artık Sokratla taallüle lüzum görmeyerek ona fikrimi açıkça açmayı daha münasip gördüm, dürterek ona sordum:

             Sokrat uyuyor musun?

             Hayır daha uyumuyorum.

             Ne düşündüğümü biliyor musun?

             Ne düşünüyorsun?

             Senin bana lâyık yegâne bir âşık olduğun halde şu anda aşkını bana itiraf etmeğe tereddüt eder gibi göründüğünü düşünüyorum. Halbuki bana gelince, sana kendimi ram etmekle hoşnut etmez ve senin ihtiyacın olduğu halde gerek servetimden ve gerek dostlarımdan sana vermezsem kendimi tamamiyle budala addederim.

Benim yegâne arzum tekâmül etmektir. Bu gayeye vusul için de hiçbir yerde senden daha kâmil bir rehber bulamayacağıma eminim. Senin gibi bir insana teslim olmadığım takdirde hakimlerin tayibine mazhar olmakla duyacağım hicabı, teslim olduğum takdirde halk ile şuursuz kimseler huzurunda duçar olacağım hicabdan pek çok fazladır.

Bu sözler bitince Sokrat mutadı olan müstehzi tarzını değiştirmeyerek olanca şiddetile dedi ki:

              Aziz Alkibiat, hakkımda iddia ettiğin şey hakikat olup ta bende seni ıslah edecek bir kudret mevcutsa o halde ben de, senin gençliğinden nihayetsiz surette yüksek ve harikanüma bir güzellik keşfetmiş olman lâzım geldiği için cidden istidatsız olmak talisizliğinde bulunuyorsun.

Eğer böyle bir farzda bulunman seni bana ulaştırmağa ve güzelliğe karşı güzellik mübadelesi talebine seykediyorsa bu alış verişten en küçük menfaatleri bile elde edemezsin. Fakat zahir güzelliğin yerine, güzelliğin hakikatini almak yani bakırı altın ile mübadele etmek istiyorsan o başka. Fakat aziz çocuk benim hiç olan değerim üzerine aldanmamak için dikkatle düşünmelisin. Cisim gözlerinin keskinliği körleştiği vakit [[171]] aklın gözleri keskin görmeğe başlar. Sen ise yavrum bu andan daha çok uzaksın. Bunun üzerine ben de ona dedim ki:

Benim de duygularım bu idi. Ben sana düşündüğümden başka türlü söylemedim. Gerek benim ve gerek senin için hangisi muvafık görünmüyorsa onu istemek sana aittir.

Hah! işte bunu güzel söyledin. İkimizin de bu hususta nasıl hareket etmemiz lâzım geldiğini ileride kararlaştırırız.

Bu sözlerin taatisinden sonra, ona attığım okun hedefe isabet ettiğini zannetmiştim. Ona başka bir kelime söylemeğe meydan vermeden, kış olduğu için ayni elbisemle kalkarak onun eski mantosu altına uzandım ve hakikaten garip ve ilâhı olan bu vücudu kollarımın arasına sardım ve doladım. Bütün gece onun yanında yattım. Bu yaptıklarımı tekzip edemezsin ya Sokrat. Bu gibi hamlelerden sonra ondan benim güzelliğim için nefret, istikrah ve alaylardan başka bir şeyle karşılaşmadım. Hâlbuki ey hâkimlerim ben güzelliğimin bir kıymeti olduğunu zannediyordum! Ey hâkimler siz de Sokratın benim güzelliğime nefreti cüretinin hâkimi olunuz ve bütün ilâhlar ve âliheler namına and içerim ki onun baba veya kardeşle yatmış bir kimse gibi yanından kalktım. İşte bundan itibaren, Sokrata karşı duygularımın ne olması lâzım geldiğini tasavvur edersiniz. Bir taraftan kendimin istikrah edilmiş olduğunu görüyor; diğer cihetten de onun fıtratını, perhizkârlığını, ruh kuvvetini hayretle takdir ediyor ve onda hiçbir vakit hiçbir kimsede tesadüf edemeyeceğim bir hikmet ve nefsine galibiyet görüyordum. Bundan dolayı ona karşı ne hiddet ediyor, ne onunla görüşmeği bırakıyor, ne de onu iğfale bir çare bulabiliyordum. Ajax’ın demire karşı mukavim olduğundan fazla, onun gümüşe karşı mukavim olduğunu biliyordum.

Bu yegâne tesir ve fusun da onun üzerinde hiçbir te*ir yapmadı. Ne yapacağımı bilmiyor ve hiçbir kölenin efendisine yapamayacağı bir surette kendisine bende ve üfkende olarak öteye beriye dolaşıyordum. İşte onunla benim münasebetlerim böyle idi. Bir müddet sonra Potit [[172]] seferinde onunla bir sofra arkadaşı olarak bulunmağa mecbur oluncuya kadar onunla münasebetlerimiz hep böyle geçti. O, orada evyelâ yorgunluğa mukavemet hususunda sade benim üzerime değil, fakat bütün başkalarına da galip geliyordu. Muharebede olduğu gibi burada da muvasele kesildiği vakit erzaksız kaldığımız olurdu. Onun açlığa cessurane mukavemetine karşı başkaları onun yanında hiç kalırdı. Fakat bollukta olunca yine o herkesten ziyade yerdi. O içmeyi sevmekle beraber susuz kaldığı vakitta tahammülü herkesten üst gelirdi. Bir kerrede de işrete başladı mı her kes sarhoş olur o içmekte devam ederdi [[173]]. Onu siz de şimdi gördüğünüz gibi sarhoş görmemiştir. Kışın şiddeti malûm olan memleketlerde kışın şiddetine karşı mukavemeti de bir harikadır. Çünkü bu memleketlerde çok kış olurdu. Muhariplerden hiç birinin dışarı çıkamadığı veyahut çıksa da fevkalâde giyinmiş ve ayaklarında keçe ve aba ile sarmış oldukları halde çıktıkları en dehşetli donlarda o onlarla birlikte hareketten evvel taşıdığı aynı mantoyu lâbis olarak ayakkabları pek sağlam olan kimselerden daha asude olarak yalın ayak buzlar üzerinde yürür ye bunu o kadar bir emniyetle yapardı kı askerler onu kendilerine mertlik satıyor zannile ona fena nazarla bakarlardı. İşte Potide de Sokrat böyleydi. Fakat bu cesur adamın yaptığı ve tahammül ettiği bir şey ki söylemeden geçemeyeceğim. Sevkıyat esnasında onu günün birinde şafakla beraber ayakta düşüncelere dalmış gördüler. Aradığını bulamadığı için yerinden kımıldamıyordu, fakat bu vaziyette hareketsiz kalmakta ısrar ediyordu. Öğlen olmuştu ye askerler bunu görüyor ve Sokrat’ın şafakla beraber düşünceye vardığını taaccüble biribirine söylüyorlardı. Akşam olunca, İonien’lerden bazıları hizmetlerini ve yemeklerini bitirdiklerinden ve yaz mevsimi olmak hesebile kamp yataklarını açık havada uyumak ve geceyi bu vaziyette geçirip geçirmeyeceğini görmek için onun bulunmakta olduğu mahallin yakınına getirdiler. Sokrat ertesi günü şafak atıp güneş dağılıncaya kadar o halde ayakta orada kaldı. Güneşe tahıyyatını arzettikten sonra gitti.

Bundan sonra Sokrat’ın muharebelerde nasıl hareket ettiğini bilmek isterseniz onu da şöyleyim çünkü söylemeden gidersem haksızlık etmiş olurum. Kumandan bana kahramanlık şerefini verdikleri bu muharebede, ben selametimi Sokrat’a medyunum. O beni yaralı gördüğü vakit beni ve silahlarımı tehlikeden kurtarmayınca beni bırakmadı. O vakit ben, Sokrat kahramanlık şerefini sana, vermelerini kumandanlardan rica ettim, işte bu da itiraz ve tekzip edemeyeceğimiz bir vak’a Sokrat. Fakat benin mevkiimi nazarı itibara alan kumandanlar bu şerefi bana verdiler. Senin yerine beni izaz etmeleri için sen onlardan ziyade müteheyyiç bulunuyordun. Ey dostlarım, De’lium [[174]] hezimetinden sonra ricat edildiği vakit Sokrat’ın hareketi de takdire şayandır. Ben orada süvari o da, ağır sıklet altında bir piyadeydi. Bütün askerlerimiz dağılmıştı. Sokrat Atina generallarından Lacheg [[175]] ile ricat ediyordu. Onları tesadüf eseri olarak gördüğüm vakit teşci ettim ve kendilerini terketmiyeceğimi vadettim. İşte Potide de Sokratı hayretle temaşa etmek fırsatı elime düştü. Ben atta bulunduğum için kendim için o kadar korkulacak şey yoktu. Evvela onun kuvvei maneviyesini muhafaza etmek hususunda Lakes’ı ne kadar çok geçtiğini gördüm. O vakit farkettim ki onun oradaki hareketi buradaki gibidir Ey Aristofan o, anut nazarları durmadan dönen gözlerile sağını solunu, dostunu düşmanını süzerek görüyordu O herkes tarafından ve pek uzaktan görülüyordu. Kendine tecavüz edene karşı nasıl müdafaada bulunacağını etvarile gösteriyordu. Bu sebat sayesinde o ve arkadaşı selâmetle ric’at ettiler. Harpta bu cins askerlere esasen sataşmazlar; düşmen, bilhassa kaçmakta acele eden şaşkınlara musallat olur.

Ben Sokrat’ın methiyesi hususunda daha hayret olunacak çok şeyler ilâve edebilirim. Onun yaptığı birçok şeyleri belki başka adamlarda yapabilir ve buna benzer kahramanlık sıfatları başkalarında da bulunabilir. Fakat Sokrat’ı hayrete şayan kılan şey ne eskilerde ne de bizim hem asırlarımızda ona benzer kimsenin bulunamamasıdır. Brasidas’ı [[176]] veya bir başkasını Achil’e Perikles’i Nestor [[177]] a ve Antenera[[178]] ve birçok kimselerde biribirine yakın gösterilebilir* Fakat eskilerde ve yenilerde istedikleri kadar aransın Sokrat’a ve onun nutuklarına, garabetine benzer hiç kimse bulunamaz. Şu farkla ki o kimse ona ve nutuklarını insanlara değil fakat Satirlere ve Silenlere teşbih etsin.

Nutukları diyorum, onlarda ayrı ayrı, o kapıları açılıp içerilerine bakılan Silen’lere benzediğini söylemeye unuttum. Onlar dinlenilmeye başlandığı vakit evvelemirde tamamile kaba şeylerden bahsolunuyor görünüyor. Kelimeleri ve ibareleri haricen bir haddini bilmez Satsir’in postuna bürünmüş olmasını andırır. O, yük eşeklerinden kunduracılardan, demircilerden dabbağlardan bahseden, aynı şeyleri ifade etmek için daima aynı kelimeleri kullanır gibi görünür o suretle ki bu sözler ahmak ve cahillerin eğlenmelerini mucip olur. Fakat bir kerre de o nutukların içini açsınlar o vakit evvelâ yalnız onların akılla dolu olduklarını bulacaklar sonra da onların en ilâhı sözler olduğunu ve faziletini en necip tasvirlerini muhtevi bulunduğunu birçok mevzu değişikliklerini ihata ettiğini ve bahusus güzel ve iyi olmak isteyenlerin gözleri önünde bulundurmaları lâzım gelen şeylere ait olduğunu göreceklerdir.

İşte, dostlarım, Sokrat’ın leh ve aleyhinde söyleyeceklerim bunlardır. Aleyhinde diyorum, çünkü methiyeme onun bana yaptığı hakaretleri de ilâve ediyorum da ondan. Fakat onun rencide ettiği sade ben değilim Glokon’un oğlu Sarmidi, Diokles’in [[179]] oğlu Otidem’i ve daha birçok kimseleri de ayni şeye duçar etmiştir. Kendisi maşuk vaziyetinde iken onlara karşı âşık rolünü oynamıştır. Agaton bunları sana söylediğimin sebebi Sokrat’ın seni aldatmaması içindir. Benim felâketlerimden ibret alıp tetik durasın ve darbi mesel mucibince iş işten geçtikten sonra aklını başına alan budala gibi olmaman için söyliyorum. Sokrat’ın ayni şiddetle âşık olan Alkibiyat sözünü bitirince orada bulunanlar onun kabının saffetine güldüler.

Sokrat söze başlayarak:

               Alkibiyat sen bugün çok içmişe benzemiyorsun, yoksa başka türlü olaydı bu söylediklerini ne maksatla söylediğini bu kadar mahirane ve bu kadar ince dolambaçlarla gizleyemezdin. Bütün söylediklerinin nihayetinde asıl maksat beni ve Agaton’u biribirimizle bozuşturmak değilmiş gibi onu ehemmiyetsiz bir surette söyledin. Sen zannediyorsun ki ben yalnız seni sevmeye ve başkasını sevmemeye mecburum ve Agaton da senden başka kimse tarafından sevilmemelidir. Fakat senin hilen gözümüzden kaçmadı ve senin Sati ve Silano hikâyelerinden maksadın ne olduğu anladık. Binaenaleyh benim güzel Agaton’um öyle hareket edelim ki o, bizim üzerimize galebe çalmasın sende onun bizi yekdiğerimizden hiç bir vakit ayırmamasına dikkat et.

O vakit Agaton.

              Şüphesiz, sen doğruyu söylemek tehlikesine düştün, ve ben Alkibiyat’ın bizim ikimizin arasına gelip yatmasını bizi ayırmak için olduğuna şüphe etmiyorum. O, emeline muvaffak olamayacak çünkü ben senin yanına gelip uzanacağım.

Sokrat:

              Çok âlâ; gel benim sağıma uzan.

Alkibiyat — Ey Zeus! Bu adamın yüzünden ben daha nelere tahammül edeceğim? O her yerde bana tefevvük edeceğini zannediyor. Ey büyük Sokrat! Hiç olmazsa Agaton, un ikimizin arasına gelmesine müsaade et.

Sokrat — İmkânsız. Sen benim methiyemi yaptın,. şimdi de sağdaki komşunun methiyesini yapmak sırası bana geldi. Eğer Agaton sağıma gelirse ben onun methini yapmadan o benim methimi yapmayacak. Onun için ey İlâhî Alkibiyat bırak ta yapsın ve bu civan hakkında söyliyeceğim metihleri kıskanma çünkü onu methetmeyi şiddetle arzu ediyorum.

Agaton — Hayır, hayır Alkibiyat, benim bulunduğum yerde kalmaklığım mümkün değildir; ben Sokrat tarafından metholunmak için mutlak yerimi değiştireceğim.

Alkibiyat — İşte her vakit vaki olan şey. Sokrât’ın bulunduğu yerde onun güzel delikanlıların yanından başka bir yeri yoktur. Şimdi de bakınız. Agaton kendi yanına gelip uzanması için kolaylıkla ne türlü behane icat etti.

 

Agaton, Sokrat’ın yanına gelip yerleşmek için kalkıyordu ki ansızın bir alay sarhoşlar kapının önünde belirdi. Kapıyı da açık bulduklarından doğruca bunlara kadar ilerleyip yataklara yattılar. Onun üzerine büyük bir gürültü başladı. Her şey intizamını kaybedip davetliler ifrafla içmiye başladılar. Aristodem Eriksimak, Fedr ve bazıları evlerine döndüler. Kendini uyku bastırmış o mevsimde geceler uzun olduğundan uzunca uyumuş. Ancak horozun sesile şafakta kalkmış. Gözlerini açtığı vakit medulardan (iliksi, ilikli) birçoğunun uykuda ve bazıların gitmiş olduklarının farkına varmış. Yalnız uyanık olanlardan Agaton, Aristofan ve Sokrat büyük bir kupadan içiyorlar ve biribirlerine teklif ediyorlardı Sokrat onlarla muhavere ediyordu. Aristodem bu muhavereyi tamamile hatırlamıyor, çünkü muhavere başladığı vakit uyuyordu, Fakat esasını bana şöyle, ihtisar ediyordu ki Sokrat, ayni kimsenin hem komik ve hem de trajedi şairi olmak lâzım geldiğine ve san’atile trajedi yapanın gene san’atile komediyi de yapması lâzım geldiğini onları ikna etmiş. Muhavereyi daha ziyade takip edemeyerek uyuklamaya başlamışlar. Aristofan ilk olarak uyumuş. Sonra gün doğduğu için Agaton da onu taklid etmiş. Sokrat bunların ikisini de uyuttuktan sonra kalktı ve mutadı olduğu veçhile Aristodemin refakatinde çıktı. Doğruca lise([180])ye gitmiş orada yıkanmış ve âdeti olduğu veçhile günün bakiyesini orada geçirmiş ve ancak istirahat için akşama doğru evine girmiş.

Kaynak: Semiha CEMAL,  AŞK VEYA ZİYAFET- GORGİAS Devlet Matbaası, 1936, İstanbul

***********

GORGİAS

Mütercimi: Semiha Cemal,
İstanbul Kız Muallim Mektebi
Ruhiyat Muallimi
1936

AŞK VEYA ZİYAFET

İKİNCİ KISIM

Kalikles — Zevkleri birbirinden ayırt etmek lâzım değil midir ?

Sokrat — Bizi bu mevzua götüren kim? Ben mi yoksa kemali huzurla, hangi kısımdan olursa olsun hazzın saadeti teşkil ettiğini söyleyen ve zevkler içinde iyileri kötülerden tefrik etmeyen sen mi? Bütün hazların iyilik hususunda müsavi olduğunu, bazı hazzın iyi bazısının fena olduğunu kabul edip etmediğini bana bir kerre daha söyle.

Kalikles — İkisinin de bir olduğunu inkâr etmekle ilk söylediğimi cerh etmemek için sözümde sabitim.

Sen ilk vaziyeti yıkıyorsun, eğer bu düşüncene muhalif bir şey söylersen, benimle beraber hakikati aramak sıfatını kaybedersin, Kalikles.

— Bunu yapan asıl sensin Sokrat.

— Eğer bunu yapıyorsan, senin gibi ben de kabahatliyim. Fakat aziz dostum şunu hatırına getir ki, hayır, her türlü haz demek değildir; Çünkü eğer öyle olsaydı, demin ima ettiğim utanılacak neticeler, ve daha bir çokları yekdiğerini veylederdi.

— Bu senin fikrin Sokrat.

— ifadende cidden sabit misin.

—Elbette

—öyle ise onu ciddî surette münakaşa edelim.

Kalikles — Hiç şüphesiz.

Mademki böyledir, benim sualime doğru cevap ver: Senin ilim tesmiye ettiğin bir şey var mıdır?

— Evet

— ilimle beraber demin söylediğim cesaret te varımdır ?

Evet.

Sen bize ikisinden bahsederken cesaretin, ilimden ayrı olduğumu söylemek istedin.

Tamamıyla ayrı olduğunu.

Peki şimdi de bana şunu söyle, hazla ilim ayrı ayrı şeyler midir, yoksa ikisi de bir midir?

Ey mahir adam, hiç şüphesiz ayrı şeylerdir.

— Ya cesaret hazdan ayrı mıdır ?

— Meydanda !

— Öyle ise Aşarn’lı Kalikles’in, hayır ile hazzın aynı şey olduklarını, fakat ilimle esaretin birbirlerinden ve hayırdan ayrı olduğunu söylediğini hatırda tutalım.

— Alopes’li Sokrat bunu kabulden imtina mı ediyor?

— İmtina etmiyor; fakat zannediyorum ki Kalikleste onun fikrini daha yakından tetkik ederse oda bunu kabulden imtina etmeyecektir. Bana söylesene, saadetle felâket ayrı ayrı haller değil midir ?

— Evet.

Bunlar yekdiğerine sıhhatle hastalık kadar muhalif midir? Benim bildiğim insan aynı zamanda hem hasta, hem sıhhatte olamaz, ve ikisinden de birlikte kurtulamaz.

— Ne demek istiyorsun?

— Meselâ vücudun her hangi bir kısmını ayrıca nazarı itibara alabilirsin, insanın gözleri hasta olabilir ve buna göz iltihabı, derler.

— Şüphesiz

— Bu gözler, o halde iyi bir halde değildir

— Meydanda.

— Pekâlâ ! Eğer bir insan göz iltihabından kurtulacak olursa, gözlerin sıhhatinden da mahrum olur, ve her iki şey de birden mi kaybolur?

Asla.

— Böyle olaydı, bu bir garibe, bir münasebetsizlik olurdu, değil mi?

— Tamamıyla

— Sıra ile, bu iki halden biri gelince biri gidiyor.

— Doğru.

— Bu, kuvvet ve zafiyet hakkında da böyle değil mi?

— Evet

— Sürat ve bataat ta böyle.

— Hayhay.

— Ya hayırla saadet ve onların zıttı olan fenalıkla felâket te münavebeyle kazanılıp kaybedilmez mi ?

— Bu aşikârdır.

— Eğer aynı zamanda sahip olduğumuz ve zayi ettiğimiz bir $ey varsa, elbette bu hayır, şer olmayacaktır, cevap vermeden evvel düşün.

Tamamıyla senin fikrindeyim.

— Şimdi geçen ifadelerimize gelelim; sen ne demiştin? Açlık binefsihi hoş mu, yoksa zahmetlidir mi demiştin ?

— Ben onun zahmetli olduğunu ve fakat acıkıldığı vakit yemenin hoş olduğunu söylemiştim — Anlıyorum, fakat kat’î bir surette bir daha söyle açlık hoş mudur, zahmetli midir ?

Kalikles — Zahmetlidir.

Susuzlukta böyle mi ?

Tamamıyla.

Suallerimi daha uzağa götüreyim mi, yoksa, her arzunun, her ihtiyacın zahmetli olduğunu kabul ediyor musun?

— Kabul ediyorum; suallerini artık kes

— Peki, fakat susandığı vakit su içmenin hoş olmadığını söyleyebilir misin?

— Elbette söyleyemem.

— Maamafih senin söylediğin tarzda susamak hali, şüphesiz zahmetlidir, değil mi?

— Evet

— Fakat içmek işi, bir ihtiyacın ve bir hazzın tatmini değil midir?

— Evet — Demek ki, içildiği zaman haz duyuluyor.?

— Elbette.

— Fakat ancak susandığı vakit değil mi?

— Öyle.

— Yani iztırap duyulduğu vakit.

—Evet.

— Nereye vardığını görüyormusun? Susandığı vakit su içildiğini söylemekle, aynı zamanda hem haz hemde iztırap duyulduğunu söylemiş oluyorsun; zaten bir rüchaniyetleri olmadığından ister cisimde ister ruhta diyelim, bu muzaaf tesirin birden husule gelmesi vaki değil midir? Öylemi, değil mi?

— Doğru.

— Maamafih sen aynı zamanda hem mes’ ut, hem karabahtlı olunamaz diyordum. Gene öyle diyorum. Fakat diğer taraftan bir insanın aynı zamanda hem haz, hem iztırap duyduğunu söylüyorsun.

Orası öyle.

— Demek ki, haz bir saadet, elem de felâket değil miş, bu halde hoş olan şeyde nihayet iyi ve güzel bir şey değil miş.

— Senin safsatalarından bir şey anlamıyorum.

— Pekâlâ anlıyorsun, Kalikles, yalnız anlamamazlıktan geliyorsun. Fakat ilerlemekte devam edelim.

— Bu saçmalar neye müncer olacak?

— Beni muahaze eden sana karşı ne mahir bir adam olduğunu isbat etmeye! Susamamız kesildiği vakit, içmekten lezzet duymadığımız doğru değil midir?

— Ne demek istediğini anlamıyorum.

Gorgias — Böyle söyleme. Kallikles, münakaşamızın gayesine varmak için, bizim menfaatimiz namına cevap ver.

Kallikles.— Fakat, Gorgias, bu Sokrat, hep aynı Sokrat; manasız bir çok sualler sorarak sizi sıkıyor.

Gorgias — Sana ne, onları takdir edecek sen değilsin ki onu, seni istediği gibi isticvap etmekte serbest bırak.

Kallikles — Pekâlâ Sokrat, mademki Gorgias böyle düşünüyor, âdı ve ehemmiyetsiz sorgularında devam et.

Doğrusu Kalikles, Küçük esrara mahrem olmadan büyük Esrara vakıf olduğun için çok bahtiyarsın; Ben buna müsaade edeceklerini zannetmiyordum. Her ne ise, işi bıraktığın yerden alalım, hepimizde içmek hazzının, susamanın kesilmesiyle bitip bitmediğini söyle.

Eyet.

Açlık ve sair arzuların nihayet bulmasıyla haz da beraber bitiyor, değil mi? Doğru.

O suretle ki, elem ve haz birlikte kayboluyor.

Evet.

Bilâkis hayır ve şer, bunlar, birden kaybolmuyor: bunu biraz evvel böyle biliyordun; gene öylemi düşünüyorsun?

Elbette. Sanki bundan da ne çıkarmak istiyorsun?

— Dostum, şunu çıkarmak istiyorum ki iyi hoşla, kötü zahmetli olan şeyle bir değildir. Filhakika bir halde iki zıt birlikte kayboluyor, bir başka halde ise tab’an aykırı olduklarından öyle birden kaybolmuyorlar. O halde hoşu iyiye, hoş olmayanı fenaya nasıl benzetmeli? Fakat eğer sen istersen, mes’eleyi bir başka şekilde tetkik et. Zannediyorum ki, burada vak’lar senin fikrine uymuyor. Güzel şeylerin güzelliği zatında olan iyilikten ileri geliyor değil mi?

-Şüphesiz. Öyle ise akılsız veya alçak bir kimseye iyi dermişin: Demin bunu reddediyordun ve iyinin mert ve akıllı olduğunu söylüyordun, değil mi, iyi diye, buna demiyor muydun?

Muhakkak.

Diğer taraftan, akılsız ve aynı zamanda mesrur bir çocuk gördün mü?

Gördüm.

Sokrat — Ya sürür hisseden akılsız bir insan?

Zannederim; fakat hangi neticeye varmak istiyorsun?

Hiçbir neticeye; sen sade cevap ver.

— Pekâlâ, gördüm.

— Yahut bilâkis elemli ve neş’eli elan akıllı bir adam gördün mü?

Evet.

Fakat elem ve sürura sebep olan hangisidir, akıllı olmak mı, akılsız olmak mı?

Aralarında büyük bir fark olacağını zannetmiyorum.

Bu bana kâfi.Ya sen hiç muharebede bir korkak gördün mü?

— Gördüm ya !

— Ric’at etmekte olan düşman karşısında korkaklar mı, yiğitler mi daha ziyade meserret duyar?

Bana kalırsa, her ikisi de ayni süruru duyar, veyahut aralarında fark pek azdır.

Farkın ehemmiyeti yok; her ne olursa olsun, korkaklar bile bir sürür duyarlar değil mi?

— Hatta pek büyük bir sürür.

— Akılsızlar da böyle olmalı değil mi?

Evet.

Fakat düşman ilerlerse, yalnız korkaklar mı buna teessüf eder, yoksa mertler de müteesssir olur mu?

Hepsi kederlenirler.

— Ayni derecede mi?

Korkaklar belki daha çok.

Ya düşman ric’at ettiği vakit de böyle memnun olmazlar mı?

Belki.

Demek oluyor ki, sürür ve keder akılsızlarla akıllılar, korkaklarla yiğitler tarafından da ve senin fikrine göre korkaklar tarafından yiğitlerden daha fazla hissolunabilirmiş.

Evet.

Maamafih akıllılar ve yiğitler iyidirler. Halbuki akılsızlarla korkaklar kötüdürler.

Öyle.

Binaenaleyh sürür ve keder kötüler tarafından da iyiler tarafından da hemen ayni derecede hissolunabilirmiş.

Kabul ediyorum.

İyiler de, kötüler gibi hem iyi, hem kötü, hatta kötüler iyilerden biraz daha iyi olacaklar.

— Zeus’a yemin ederim, ne söylediğini anlamıyorum. Sen artık iyilerin iyi bir şeyin mevcudiyetiyle, iyi kötülerin de kötü bir şeyin mevcudiyetiyle kötü olduklarını, ve iyi şeylerin

 

hazdan, kötü şeylerin de elemden ibaret olduğunu bilmiyor musun?

Biliyorum.

İnsan sürür duyduğu vakit kendinde iyi bir şeye ve sevindiğine nazaran da bir hazza malik oluyor demektir.

Öyle ya.

İyi bir şeyin mevcudiyeti, sevineni de iyi yapıyor.

Evet.

Diğer cihetten, elem duyulduğu vakit, insanda kötü şey, yani ıztırap uyanmaz mı?

Şüphesiz.

Demek oluyor ki sen, kötü olanları kötü şeylerin mevcudiyeti kötü yapıyor, diyorsun. Bu ikrarında duruyor musun?

— Evet.

Öyle ise sevinenler iyidir, mükedder kimseler fenadır, öyle mi?

Elbette.

Bunların bu duyguları kuvvetlendikçe, iyilik ve kötülükleri de artar, az ise azalır, orta ise orta olur.

Evet.

Sen demek ki sürür ve kederin akıllılarda da, akılsızlarda da, mertlerde de, korkaklarda da, yalnız belki bunlarda hafif bir tefevvukla, hep bir olduğunu söylemek istiyorsun.

Evet, öyle diyorum.

Güzel şeyleri iki üç kerre tekrar etmek iyi olduğunu söyledikleri için, biz de sözlerimizi hulâsa edelim. Diyorduk ki, akıllı ve cesur iyi kimselerdir» değil mi?

Evet.

Halbuki korkak ve akılsız kimseler kötü kimselerdir.

Öyle.

Sürür duyan iyidir.

— Evet.

— Elem duyan fenadır.

Tabiî.

Bundan başka, sürür ve keder, iyi için de kötü için de birdir, yalnız belki kötü için hafif bir tefevvuk vardır.

Evet.

Bu halde, kötü de iyi kadar, yahut belki biraz daha fazla hem kötü, hem iyi olmuş olur. Evvelâ hoş ve iyinin ayni şey oldukları kabul olunduğu surette, kaziyenin suğra ile kübradan ibaret olan mukaddemlerinden yahut mukaddem ve taliden bu netice çıkmış olmuyor mu? Bu zarurî değil mi, Kallikles?..

İşte Sokrat, seni çoktan beri dinliyorum ve sana en küçük bir müsaade verildiği surette bir çocuğun sevinci gibi, hemen ona kapıldığını bildiğim için istediğini bahşediyorum. Sanki ne benim ne senin, ne de başka birinin az, çok hazları tefrik etmeyi unutmadığımızı bilmiyormuşsun gibi…

— Oh ! Kallikleş ne kadar hilekârsın! Beni bir çocuk yerine koyuyorsun! Beni şaşırtmak için bazan bir şey, bazan başka bir şey söylüyorsun. Mamaafih evvelce beni aldatmaktan zevk duyacağını tasavvur etmiyordum, çünkü seni dostum zannediyordum; fakat yanıldığımı görüyorum, bana düşen şüphesiz, söylendiği gibi sabretmek ve bana verdiğini almaktır. Şimdi eğer aldanmıyorsam hazların iyiside kötüsü de var diyorsun değil mi? Evet iyi olanlar, faydalı, kötü olanlarda muzırdır değil mi?

— Öyle ya!

Bir hayır husule getirene faydalı, bir şer hasıl edene de muzır diyoruz değil mi?

— Öyle düşünüyorum.

— Biraz evvel bahsettiğimiz yemeye içmeye müteallik hazları misal olarak alalım. Bunlar arasında sen, vücuda sıhhati, kuvvetli vesair maddî evsafı temin edenlere iyi ve aksi tesiri yapanlara da fena mı diyorsun?

— Tamamıyla böyle.

— Elemlerde ayni şerait içinde olup bazıları iyi, bazıları fenadır, değil mi?

—Tabiî.

— Demek ki aranılacak şeyler iyi hazlar ve iyi elemler olmuş oluyor.

— Şüphesiz.

— Fakat kötüler değil.

— Evet.

— Eğer hatırlıyorsan Polos la ben her şeyde iyiyi kastederek hartket etmemiz lâzım geldiğini kabul etmiştik: Bütün ef’alimizin son gayesinin hayır olduğunda ve hayra nazaran bütün sair hareketlerimizdeki maksatların madun olup, hayrın bu maksatların aşağısında olmadığında sen de bizimle mutabık mısın? Bu iki reyimize de iştirak ediyor musun?

— Evet.

— Demek oluyor ki hoş olan şey sairleri gibi hayır için aranır, yoksa hayır hoş olan şey için aranmazmış ne dersin?

— Elbette.

— Fakat hoş olan şeylerin içinde iyi olanlarla kötüleri tefrik etmek her önüne gelen kimsenin yapacağı bir iş midir? Yoksa bu ayrı bir ihtisas meselesi midir?

— İhtisas elzemdir.

— Öyle ise, benim Polos ve Gorgis’a söylediğimi hatırlıyalım. Ben diyordum ki, muhtelif san’atler arasında bazıları hazza irişir ve yalnız bunu hâsıl edebilip, âlâ ile betteri bilmez, halbuki bazıları hayrı ve şerri bilir.

Hayra müteallik olanlar arasına koyduğum tababete muhalif olmak ve hakikî bir san’at değil, bayağı pratik bir şey almak üzere hazza müteallik san’atler arasınada açıcılığı koymuştum. Muhabbet ilâhı namına, Kallikles, kendinde benimle eğlenmek ve bana aklına gelecek ilk fikrin aksine cevap vermek salâhiyetini görme, benim lisanımı bayağı bir eğlence talâkki etme çünkü şimdi mübahase ettiğimiz mevzuun azıcık aklı olanları düşündürecek kadar mühim ve vasî olduğunu gürüyorsun. Ne cins bir hayatı tercih edeceğimizi bilmek lâzım geliyor: Senin bugün yaptığın ve beni de teşvik ettiğin ve dediğin gibi insanca hareket ederek halka söz söylemek ilmi beyanı mütalaa etmek ve siyasetle meşgul olmak mı; yoksa benim gibi kendini felsefeye vakfetmek mi iyi? Belki en iyi cihet, benim denediğim gibi, bunları ayırmak, sonra da bu iki nevi hayatın ayrı ayrı şeyler olduğunu hep birden kabul olununca, bu ayrılığın neden ibaret olduğunu ve bu ikisinden hangisinin intihap edilmesi lâzım geldiğini tetkik etmektir. Fakat belki ne demek istediğimi iyice kavrayamıyorsun.

Evet hiç.

—Daha açık olmaya çalışacağım. Mademki ikimiz de iyi ve hoş olan şeyin mevcut olduğunda, ve hoşun iyiden başka bir şey olduğunda ve her birerinin iktisabı bir nevi usule bağlı olduğunda, biri süruru diğerinin de hayır takip ettiğinde mutabıkız yalnız bu birinci nokta hakkında benim gibi düşünüp düşünmediğini söyle. Haydi, evet mi ?

— Evet.

Şimdi benim Gorgias ve Polos’a söylediğim şeylerde hakikati söyleyip söylemediğimi bana temin et. Ben onlara diyordum ki aşçılık tababetten farklı bir sat’at değil, bilgi ve tecrübeyle kazanılmış bir meharettir, tababet bir hastayı tedavi ettiği vakit hastanın tab’ını mütalâadan başlar ve niçin, nasıl hareket ettiğini bilir ve bütün teşebbüslerini tahakkuk ettirebilir, halbuki bütün sa’yi, hazzı istihdaf eden öteki ise, kendi gayesine sanatsız, hazzın tab’ını ve onu husule getireni mütalâa etmeksizin sıf bir tesadüfe terk olunarak, hesaptan ari bir halde varabilir, ancak görenek bir pratikle, itiyatla yapılan şeyi hatırda tutarak ve aynı vasıtalarla hazzı hâsıl etmek için o gayeye yürür.

Bak evvelâ şu sözümü doğru buluyor musun; yukarda söylediklerime mümasil ruha ait olmak üzere iki san’at daha vardır ki biri, san’attan sudur ederek ruhun en büyük hayrını tehiyye etmeyi düşünür, öteki de hayra karşı lâkayt ve burada ruha haz veren düsturlarla meşgul olur, hangi hazzın yüksek, hangisinin kötü olduğunu bilemez. Hatta bunu öğrenmek için sormaya bile lüzum görmez. Her vasıta ile zevklenmekten başka bir meşguliyeti yoktur, kendi hakikî menfaati ve ziyanı kaygusunda değildir. Bu hususta benim fikrimi kabul ediyor musun, yoksa etmiyor musun?

Kalikles — Onu reddetmiyorum, Sokrat, bilâkis Gorgias’a hoş görünmek ve münakaşayı ileriletmek için kabul ediyorum.

Bu bahsettiğim müdahene yalnız tek bir ruha mı, yoksa iki ve yahut bir çok ruhlara karşı mı yapılır?

İki ruha da bir çok ruhlara karşı da yapılır.

Demek ki bir insan kalabalığının menfaatları endişesinden uzak olarak onlara müdahene etmek istenebilir, öyle mi ?

Zannederim

— Bu şeyleri istihdaf eden mümareseleri bana söyleyebilir misin? Yahut istersen, sana bunları ben sorayım, söyleyeceğim mümaresenin bu makuleye girdiğine kani olursan, bana evet dersin yahutta hayır, dersin. Peşin flavta çalmayı ele alalım, o bu meyanda mıdır ? o sade bizim zevkimizi istihdaf edip başka hiç bir şeyi istihdaf etmez mi dersin ?

Benim fikrimde böyle mümareseler de böyle, meselâ konkurlarda gitara çalmak.

Evet.

Söyle bana; kara talimlerinde ve ditiramp [O vakitler şarap ilâhı Bakus için okunan şiirler.] şiirlerinde aynı karakteri bulmuyor musun? Melesin oğlu Binesiasın dinleyicilerine, yahut halka yalnız hoş gelebileni dinletmek endişesinde bulunduğunu kabul eder misin ?

— Sokrat, bu Binesias için bedihîdir.

— Ya babası, Meles gitara çaldığı vakit iyi ve hoş kaydında mıydı ? Doğru söylemek lâzımgelirse bu eğlence için bile denemez çünkü ahalinin başını ağrıtıyordu. Fakat düşün, bütün gitare ve ditramp şiirleri zevk ve haz husule getirmek niyetile vücude getirilmiştir.

— Evet.

Şiirin fevkalâde ve muhterem bir şekli olan trajedinin maksadı ne olduğunu da düşün. Yalnız benim zannettiğim gibi hoşa gitmek için mi; yoksa fena olup ta seyircileri eğlendirmeye ve okşamaya kabiliyetli bazı fikirleri susturmaya mı gayret eder ve bazı nahoş fakat faydalı fikirleri seyircilerin hoşuna gitsin, gitmesin söylemeye ve teganniye gayret mi eder? Trajedi bu iki türlü hareketten, sence hangisini takip eder ?

— Sokrat elbette o, seyircilerin eğlence ve zevkine matuftur.

— Bir ay evvel bunun bir müdaheneden ibaret olduğunu söylememiş miydik ?

— Tabiî.

— Fakat şiirden musiki vezin, ahenk kaldırılırsa, lisandan başka bir şey kalır mı ?

Kallikles — Tabiî öyledir.

Binaenaleyh bu lisan millete ve halka hitap etmiyor mu?

— Evet-Demek oluyor ki, şiir millete karşı nutuk olmuş oluyor.

Doğru.

— Öyle ise bu ilmi beyandan neş’et eden bir nutuktur; o halde, şair de hitabet san’atmı bilmiş oluyor.

Zannederim.

İşte erkeklerin yanında çocukların ve kadınların, hürlerin yanında esirlerin karma karışık oturdukları bir toplantıda kullanılan bir ilmi beyan; bizim için bir müdahenedir; o halde bu az itibar edilmesi lâzım gelen bir şey olmuş oluyor.

 —Hakikaten oluyor.

Pekiyi, fakat Atina halkına ve sair beldeler ahalisine, yani hür adamların toplantılarına hitap eden ilmi beyan hakkında ne düşünmeliyiz? Hatiplerin büyük hayrı istihdaf ettiklerine ve daima nutuklar ile vatandaşları yükseltmek endişesile söylediklerine mi kalsın, yoksa avamın hatırını haşlayarak kendi menfaatları için umumun menfaatini feda ettiklerine, ve bu hareketlerile iyi veya fena yaptıklarını düşünmeyerek ahaliyi her şeyden evvel hoşlarına gitmek istedikleri çocuklar gibi tuttuklarına mı kanisin?

Bu mes’ele daha muğlak! nutukları ammenin menfaatlarıdan mülhem olan hatipler de vardır, senin dediğin gibi yapanlar da vardır.

Kâfi: Eğer iki nevi siyasî belâgat varsa onlardan biri müdahene ve çirkin bir şeydir; güzel olan öteki ise, vatandaşların ruhlarını ıslaha çalışan ve dinliyicinin hoşuna gitsin gitmesin, daima en âlâyı söylemiye gayret edendir. Fakat sen hiç bir vakit bu belâgata tesadüf ettin mi? Eğer hatipler içinde bunlardan misâl biliyorsan, bana çabuk söyle.

Bugünküler içinde sana gösterebilecek birini görmüyorum.

Pekâlâ ya eskiler içinde sözünü dinletmeye başladığı andan itibaren Atinalıları olduklarından daha iyi bir hâle getiren bir hatip söyleyebilir misiniz. Ben böyle bir hatip bilmiyorum.

Ne diyorsun? Temistokel, Simon, Miltiad ve yakında ölen ve bizzat senin de dinleyicisi olduğun Periklesin şöhreti ve liyakatlerini hiç işitmedin mi?

Kallikles eğer senin demin söylediğini yapmak, yani kendisinin ve başkasının ihtisaslarını tatmin etmek iyi bir meziyet ise, diyecek yok; fakat eğer böyle değilde, bizi daha fena değil, daha iyi yapan ve arzularımızı tatmin etmek iyi bir şey ise, buna da diyecek yok, bu hatibler içinde bu şartları haiz birini bana gösterebilir misin?

Sana ne söyleyeceğimi bilemiyorum.

—İyice ararsan bulursun. Bu halde sükûnetle tetkik edelim. Onlardan biri bunları tahakkuk ettirmiş mi görelim: Bütün dediklerini en büyük hayrı için söyleyen faziletli adam rastgele mi söyler, yoksa bütün sözlerinde muayyen bir gaye mi vardır?

O, sade kendi işine bakan, malzemesini rastgele alıp kullanmaktan uzak olarak bir plân daresinde yapmak istediğini tahakkuk ettirmeyi istihdaf eden sair san’atkârlar gibi değil midir?

Meselâ ressamları, mimarları, gemi inşa edenleri vesair sanatkârlardan hangisini istensen ele al, bunlardan her birinin eserlerinin mütenevvi unsurlarını ne metin bir intizamla kullandıklarını ve nihayet heyeti mecmuanın güzellikle tertip ve tanzim olunması için biribirine ahenkle uydurmaya çalıştıklarını görürsün. Daha evvel bahsettiğimiz şekilde vücutle meşgul olan hekimler pedotripler de ayni suretle vücuda muvafık tenasüp güzelliğini vermeye gayret ederler. Bu maksada mutabık mıyız?

Öyle diyelim.

Demek oluyor ki, intizam ve tenasüp bir ev için iyi bir vasıftır ve intizamsızlıkla onun kıymeti kalmıyor değil mi ?

Evet.

Sokrat — Bir gemi içinde böyle, değil mi?

Evet. Vücutlarımız içinde böyle değil mi?

—Yine öyle.

—Ya ruhumuz? Ahlâk fesadile mi kıymetlenir, yoksa bir nevi intizam ve ahenkle mi?

— Evvelce kabul ettiğimiz şeylere nazaran intizam ve ahenkle kıymetlendiğini tasdik etmeli. —Vücutta tenasüp ve intizamı mucip olan şeye ne denir?

Şüphesiz kuvvet ye sıhhattan bahsetmek istiyorsun.

Tamamıyla. Ya ruhta bunları husule getirene ne denir? Ötekini nasıl söyledinse, bunu da öyle bulup söylemiye çalış.

—Onu sen kendin neye söylemiyorsun, Sokrat?

—Eğer münasip görürsen söylerim. Yalnız bakalım, sen benim söyleyeceğimi kabul edecek misin? Eğer kabul etmezsen hatıra gönüle bakmadan reddet. Ben diyorum ki, vücutta intizama sağlamlık denir ki diğer bütün maddî vasıflarla birlikte sıhhati husele getirir. Doğru mu, değil mi?

Çok doğru.

Sokrat — Ruhta, intizam ve ahenge disiplin ve kanun denir ki, namuslu adamlar ve iyi yurddaşlar meydana getirir, ki adil ve hikmeti vücuda getiren de budur, mutabık mıyız ?

—Evet.

—Pekâlâ bu söylediğim san’at ve hayır dairesinde hareket eden hatip, bunları nazarı dikkate almakla her fırsatta sözlerini ruhlara arzedecektir. Milletle alış verişi, daima yurttaşların ruhlarında adaleti tevlit, zulmü ve intizamsızlığı giderip hikmeti hâsıl etmekten ibaret olacak hâsılı yegâne maksadı, ona bütün faziletleri vererek kötülüklerini izale etmekten ibaret olacaktır. Bunu kabul ediyor* musun, etmiyor musun?

— Kabul ediyorum!.

— Kallikles, hasta ve düşkün bir vücude fayda temin etmeyen ve belki de bilâkis onu daha fena yapan bol gıdaları leziz içkileri, her türlü lâtif şeyleri vermek neye yarar ?

Zarardan başka bir şeve yaramaz.

—Sefil bir vücûtla yaşamak faydalı bir şey değildir. Çünkü bu suretle hayatta zarurî surette sefil olur. Sen de benim gibi düşünmüyor musun?

—Evet.

—Hekimlerin afiyette olan bir kimsenin arzularını tatmin etmesine, meselâ susadığı veya acıktığı vakit istediği kadar yiyip içmesine müsaade ettikleri halde alelumum hastaların bilâkis arzularını hemen icradan menetmeleri bundan dolayı değil midir? Sen de böyle mi düşünüyorsun?

—Evet, tabiî.

— Ruh hakkında da kaide ayni değil midir? O cehalet, ifrat, zulüm veya dinsizlikle bozulduğu vakit, onu arzu ettiğinden mahrum etmek ve ancak kendisini iyileştirecek şeyleri yaptırmak lâzım gelmez mi?

—Öyle.

—Ruh için iyi olan, bu değil midir?

—Hiç şüphe yok.

—Fakat onu arzusundan menetmek, onu cezalandırmak değil midir?

— Elbette.

— Demek oluyor ki, ruh için ifrattan senin demin tercih ettiğin mücazat daha iyidir.

Ne demek istediğini bilmiyorum, Sokrat; bana başka bir şey sor.

Bu Kallikles kendine hizmet edilmesine tahammül edemiyor! Beraber konuştuğumuz mücazatı bile kabul etmiyor!

— Doğrusu, senin söyleyeceğin şeyi merak bile etmiyorum, ben ancak Gorgias’a cemile olmak için sana cevap verdim.

Pekâlâ canım öyle olsun, fakat ne yapacağız, bir netice vermeden muhavereyi kesecek miyiz?

Nasıl istersen öyle yapalım.

Bir hikâye bile ortada bırakılamaz, münakaşamızın böyle başsız bir halde kalmaması için ona bir baş koymalı, onu tamamlamamız için sen bana cevap vermekte devam et.

Ne müstebitsin, Sokrat! Ya bu münakaşayı burada kes, yahut bunu takip edecek bir başkasını bul!

— Pekâlâ, kim gelecekse gelsin, ben sohbetimi yarım bırakmam.

Sen kendi kendine bir monologla, yahut ta sualini ve cevabını kendin söyleyerek bunu tamamlayamaz mısın?

Demek ki, sen bana Epişarm’ın dediği gibi iki kişilik işi yalnız tamamlatmak istiyorsun ha! Ben bu işten de kaçınmam. Fakat zannederim ki bizi meşgul eden meselede hakikatin veya hatanın nerede olduğunu keşfetmekte şiddetle rekabet etmeliyiz. Çünkü bu noktayı vazıh olarak görmekte her ikimiz için de ayni menfaat vardır. Ben bu hususta ne düşündüğümü arzadeceğim, eğer içimizden birimiz benim doğru olmayan bir reyde bulunduğuma hükmederse müdahale etsin ve beni cerhetsin, çünkü ben, bir hakikat diye söylediğim şeyin mutlak hakikat olduğunda İsrar etmem onu sizinle birlikle ararım, o suretle ki eğer muarızının haklı olduğu bence tebeyyün ederse silâhlarımı ona en önce ben teslim ederim. Size bu teklifte bulunmamın sebebi, münakaşanın ikmali iyi olacağı zamanda bulunduğum için dir; eğer siz böyle düşünmüyorsanız, bunu bırakalım ve ayrılalım.

Gorgias — Hiç te ayrılmak taraftarı değilim, Sokrat fikrini bildirmeni isterim ve öyle zannediyorum ki, bütün burada hazır bulunanların reyleride böyledir. Ben, bu tetkiki bitmiyen şeyi senin tek başına meydana çıkarmanı çok istiyorum.

Sokrat — Ben de, Gorgias, Amfion’un şiirini Zetos’un şiirile mübadele edinciye kadar Kallikles’le dialoğu takip etmekten zevk duyacağım. Mademki, Kallikles sen muhavereyi nihayete erdirmeyi istemiyorsun, sonra doğru görünmeyecek bir şey söylediğim vakit sen yalnız özümü kesmekte kusur etme. Eğer benim hatamı isbat edersen, senin bana yaptığın gibi gücenmek şöyle dursun, seni en büyük velinimetim, sayarım.

Kallikles — Azizim, sen kendin söyle ve bitir.

Sokrat — Öyle ise beni dinle ve hepsini baştan almama müsaade et. Hoşla iyi aynı şeyler midir ? Kallikles’le beraber kabul ettiğimiz gibi, hayır değildir. Hoşu iyi niyetile mi, yoksa iyiyi hoş maksadile mi yapmalıdır. Hoş mevcudiyeti bizi mesrur eden şey midir ve iyide mevcudiyeti bizim iyi olmamızı temin eden şey midir ?

— Evet — Öyle ise iyi olan şeylerle biz bir nevi kalitenin mevcudiyetile iyiyiz bu böyle mi ?

Bu bana muhakkak böyle görünüyor. Kallikles..

— Fakat her şeye meselâ cisme ruha, herhangi bir hayvana hâsolan vasıf ona tesadüfi olarak gelmiyor. O bu şeyin tab’ına uydurulmuş bir nevi intizam, sıhhat ve san’attan ileri geliyor, doğru mu ? Ben kendi hisseme bunu tasdik ve kabul ediyorum.

—İşte bu suretle her hangi bir şeyin fazileti bir intizamdan ileri gelen mes’ut bir tertip ve kabiliyete mütevakkıftır. Ben bunda ısrar edeceğim.

Binaenaleyh, mevcudiyetile bir şeyi iyi yapan her şey, kendi tab’ına has olan bir güzellik ahengi değil midir?

Öyle zannediyorum.

Bu halde ruha muvafık olan intizamı ihtira eden bir ruh ta bu intizamın bulunmadığı diğer bir ruhtan daha âlâdır. Öyle mi?

—Tabiî.

halde intizama malik olan bir ruh, pek muntazam bir ruh demektir, değil mi ?

Şüphesiz.

Pek muntazam olan bir ruh ta perhizkâr ve akıldır, öylemi?

— Bütün zaruretile. Demekki perhizkâr olan bir ruh iyidir.

İşte aziz Kallikles’im, bunlar benim hiçbir noktasını değiştirmek istemeyeceğim mes’eleler, eğer senin bu hususta bir itirazın varsa, söyle.

Kallikles — Devam et azizim.

Sokrat — Diyeceğim ki, perhizkâr ve âkil olan ruh iyi ise, aksi, karakterde bulunan ruh ta fenadır. Binaenaleyh birinci ruha zıt olan ruh, intizamsız ve şuursuz olandır.

İtiraz yok.

Hakîm bir adam ilâhlara ve kendine uygun olanlara teveccüh eder; eğer kendine yakışanı yapmazsa akıldan mahrum olması lâzım gelecektir.

— Tabiî.

— İnsanlara karşı lüzumu olduğu veçhile hareket etmek, adalete riayet etmek demektir; İlâhlara karşı yapılan bu hareket, takvada bulunmak demektir, binaenaleyh adalet ve takvayı göz etmek şüphesiz âdil ve mütekki olmaktır.

— Bu böyledir.

— Aynı zamanda cesur da olmak demektir; çünkü takip edilmesi lâzım gelen şeyi takip etmemek ve kaçılması icabeden şeyden kaçmamak, hakîm bir adamın kârı değildir. Hakim olan kimse, gerek insan gerek eşya, ve gerek sürür ve kederler içinde lâzım geleni takip ve lâzım gelmeyenden kaçar ve o, vazifesinin emrettiği şeye tahammüllü bilir. O kadar ki, Kallikles, gösterdiğimiz gibi, âdil, cessur ve mütteki olan hakim zatın tamamıyla iyi olması ve her şeyde hayır işlemesi lâzım gelir; o zatın böyle lâzım geldiği veçhile iyi hareket etmekle saadet ve muvaffakiyete erişmemesi kabil değildir, fena adam ise, fena hareket ettiği için sefildir. Binaenaleyh, bu fena adam ötekinin tamamıyla aksidir. O, intizamsız ve müfrit bir adamdır, halbuki sen onun saadetinden bahsederek, onu methediyorsun.

İşte benim kabul ve muhakkak telâkki ettiğim, budur. Eğer bu doğru ise, bana öyle geliyor ki, mesut olmak için perhizkârlığı aramamız ve onu kendimize iş edip ifrattan sakınarak, bir cezaya müstahak olmaktan. olanca kuvvetimizle kaçmamız lâzımgelir; fakat bizim, yahut bize mensup olanlardan biri için buna ihtiyaç görülmezse, o halde mesut olmanın yegâne vasıtası, hatalarımızın cezasını çekmemizdir.

İnsanın hayatını idare etmesi için daima gözlerinin önünde bulundurması lâzım gelen gaye, işte budur. Herkesin bütün kendi kuvvetlerini ve Hükümetin kuvvetlerini saadetin şartı olan adalet, ve perhizkârlık iktisabına sarfetmesi ve ona muvafık ef’alde bulunması iktiza ettiği gibi ihtirasların da Ölçüsüz hükümran olmasına müsaade etmemeli, ve, bir haydut hayat ı yaşamış olmamak için onların doymak bilmeyen hırslarını tatmine razı olmamalıdır.

Böyle bir adam ne ilâhlar ve ne de başkaları tarafından sevilmediği gibi bu adam aynı zamanda cemiyetsiz, gayri munis, dostluktan uzak bir adamdır. Kallikles, âlimler dostluk, intizama hürmet, itidâl ye adaletle birbirine bağ lıdırlar, ve bu sebepledir ki, onlar kâinata intizamı eşya tesmiye ederler, yoksa intizamsızlık, tertipsizlik demezler. Her ne olursa olsun, ya benim arzettiğim tezin yanlışlığına kail olmalı ve adil ile perhizkârlığın mesut olanların saadetine, fenalığın da karabahtlı olanların sefaletine sebep olmadığını isbat etmeli; yahut bu şeyler doğru ise, onlardan zuhur eden neticeleri tetkik etmelidir. Kalikles sen bana, hata vukuunda insanın kendini, çocuğunu ve dostlarını ittiham etmesi lâzım geldiğini ve ilmi beyanın bu hususta hâdim olacağını söylediğim vakit ciddî söyleyip söylemediğimi sordum, işte bu neticeler bu sualine karşı bir teyitdir. Bu sözler zulüm yapmanın ona maruz olmaktan daha çirkin olduğunu ve aynı zamanda muzır olduğunu ve hattâ Palos bunu kabul ettiği için muaheze ettiğin bu şeyin bir hakikat olduğunu sana isbat eder. Bu malûm olunca, şimdi senin haksız itaplarının değerini tetkik edelim. Sen benim büyük muhataralarda gerek kendimi gerek dostlarımı ve yakınlarımı kurtarmaktan âciz olduğumu söylüyorsun. Kuvvetli ifadene göre başkaları tarafından tokatlanıp servetleri gaspedilen, şehirden sürülen ve nihayet öldürülen ve alçaklığile şöhret bulmuş alelâde insanların arzusuna tabi olduğumu ve bu halin pek ayıp olduğunu söylüyorsun. Senin fikrin bu. Şimdiye kadar bir çok def’a söylediğim halde, gene tekrarında mahzur görmediğim benim de fikrim, işte budur.

Bence Kallikles, bence bir insan için en utanılacak şey, haksız olarak tokatlanmak, yahut serveti gasbedilmek değildir. Ben iddia ederim ki, soyulmak, esir olmak eve süklüm püklüm dönmek hülâsa bana ait şeylerde her hangi bir haksızlığın kurbanı olmak, benden ziyade o haksızlığın faili için çirkin ve zararlıdır. Benim müdafaa ettiğim ve bütün şimdiye kadar

söylediğimiz sözlerle isbat ettiğimiz bu hakikatler biribirine merbut ve mahfuzdur. Eğer bu rabıtaları sen veyahut senden daha kuvvetli biri çözmiye muvaffak olamazsanız ohalde demek oluyor ki benim sözlerimden daha doğru bir söz olamaz. Ben aynı fikirde ısrar ederek tekrar ediyorum ki, tesadüf ettiğim muhataplardan hiç biri hiç bir vakit benimle gülmeden konuşmadı.

İşte hakikatin böyle olduğunu ilân ediyorum. Bu iki fenalık, yani haksızlığı irtikâp ve ona maruz kalmak fenalıkları malûm olduktan sonra, en büyük fenalığın onu işlemek ve en küçüğünün de ona maruz kalmak olduğunu söyledik, öyle ise haksızlığı irtikâp etmek, veya ona maruz kalmak fenalıklarından birine karşı, insanın kendi kendini kat’î bir surette müdafaa etmesine yarıyacak prensipler hangileridir? Kuvvet mi, irade mi? yani haksızlığı irtikâp etmemek için, onu istememek kâf imidir, Kallikles, yoksa içtinab için kuvvetli olmak mı lâzım gelir?

Kallikles — Kuvvetli olmak lâzım geleceği muhakkak.

Sokrat — Ya haksızlığı irtikâb eden için, nasıl? Onu irtikâb etmemek arzusu hakikaten irtikâb etmemiye kâfi midir? yoksa haksız fiillere sevk edilmemek için bilinmesi ve ihmal edilmemesi lâzım gelen bir sanat ve ya kuvveti elde etmek mi lâzım gelir ? Bu nokta hakkında bana cevap ver Kallikles, demin Polos’la ikimiz, istiyerek asla haksızlık yapılamayacağını ve fenalık yapanların bunu istemeyerek yaptıklarını kabul etmek mecburiyetinde bulunmuştuk bunda haklı olup olmadığımızı bana söyle.

Kallikles — Sokrat, bu noktayı kabul edilmiş farzet de nutkunu artık bitir.

Sokrat — Demek oluyor ki, bir haksızlık yapmamak için bir kuvvet veya san’atın iktisabı lâzım geliyormuş öyle mi?

Kallikles — Evet

Sokrat — Öyle ise haksızlığa ya hiç, veyahut mümkün olduğu kadar az duçar olmamızı temin edecek san’at hangisidir? Hadi bakalım, sen de benim fikrimde misin ? Bana kalırsa bunun için, memleket içinde iktidar sahibi olmak, ve hatta zulüm yapabilmek, yahut ta hiç olmazsa mevcut hükümetin bir dostu olmak lâzımdır.

Kallikles — Sokrat bak haklı olduğun vakit seni ne çabuk tasdik ediyorum! Bu şimdi söylediğini tamamıyla haklı görüyorum.

Sokrat — Bundan sonra söyleyeceklerimin de sana doğru görünüp görünmeyeceğini tetkik et. Ben öyle zannediyorum ki en sıkı dostluk, eski hâkimlerin söyledikleri gibi benzerin benzere karşı olan dostluğudur, sen ne düşünüyorsun ?

Tabiî öyle.

Bu halde, iptidaî ve kaba bir zalimin elinde iktidar bulunduğu vakit, şehirde kendisinden çok âlâ bir adama tesadüf edince korkacak ve onun samimî dostu olamayacaktır, değil mi ?

Doğru.

Fakat zalimden daha çok fena bir adam da yine onun dostu olamayacaktır; çünkü zalim ondan nefret edecek ve onun samimî dostluğunu istemeyecektir.

Bu da doğru.

Demek ki, onun dostluğuna kıymet verebileceği bir tek adam kalıyor; onun karakterinde olup, ayni şeyleri seven ve takbih eden. Binaenaleyh onun önünde eğilmeye ve ona itaata müheyya bir insan. Bu adam şehir içinde nafiz olacak ve bir kimse ona hakaret edecek olursa mutlak cezasını görecektir. Ne dersin ?

Öyle — Eğer bir delikanlı bu memleket içinde kendi kendine: « Ben nasıl nafiz olabileceğim ve kimseden korkmamıya muvaffak olacağım?» dese, anlaşıldığına nazaran mümkün olduğu kadar ona benzemek için ayni yolu takip etmeye -ve gençliğinden itibaren efendisinin hoşlandığını yap mıya ve hoşlanmadığı şeylerden kaçmıya alışacaktır. Doğru mu ?

Evet — İşte zulümden uzak olmaya ve dediğimiz gibi en nafizlerden olmaya muvaffak olacak kimse budur. —Tamamıyla— Zulmü yapmamakta da muvaffak olacak mıdır? Bilâkis bunun ihtimali yok gibidir. O, efendisinin her türlü lûtfuna mazhar olmuştur ve ona benzer. Bana kalırsa onun bütün mesaisi mümkün olduğu kadar zulüm yapmaya matuf olacak ve hatalarının cezasını çekmeyecektir. Doğru değil mi ?

İhtimal.

Demek oluyor ki en büyük fenalık onda olacak, yani efendisini taklit ettiği için, onun nüfuzu tesirile kötü ve murdar bir ruhu olacaktır.

Bütün muhakemeleri böyle altüst etmek için ne yaptığını bilmiyorum, Sokrat! Zalimin mukallidi, isterse bu taklide kail olmayan kimseyi mahvedeceğini ve onun servetini gasbedeceğini bilmiyor musun ?

Biliyorum Kallikles. Bunu birçok defalar senden, daha evvel de Polos’tan, Atinalılardan, ve hemen herkesten işitmemiş olmak için sağır olmalıyım. Fakat sen de bunu bil ki: hakikaten bu adam, isterse öldürür, fakat o, namuslu bir adamı öldüren bir şerir olur!

— İşi daha ziyade tahammül olunmaz bir hale koyan da bu değil mi ?

— İspatı kolay ise de hakkaniyet nazarında değil. Mahkeme huzurunda bizi müdafaa ettiği için öğrenmemi tavsiye ettiğin ilmibeyan gibi uzun bir ömür sürmemizi temin eden ve bizi tehlikelerden saklıyan san’atlar mı sâyimizi teşkil etmelidir ?

— Elbette, Zeuse yemin ederım ki, nasihatim pek yerindedir.

— Ey azizim, yüzmek san’ati sence mutena bir şey midir?

—Zeuse and içerim ki hiç değil

— Maamafih bu san’at yüzmek bilmeye ihtiyacı olanları ölümden kurtarır. Öyle ise gemicilik fenni ilmi beyan gibi sade ruhları değil, cisimleri ve servetleri de en büyük muhataralardan saklar. Mısırdan, Pont’tan ve daha uzaklardan bize getirmek suretile bize yaptığı büyük hizmet için, demin de söylediğim gibi şahsımızı, çocuklarımızı, servetlerimizi, kadınlarımızı kurtarmış olmasına karşılık karaya çıkmak için bizden iki drahmi istiyor; ve o vakit bu büyük şeyleri san’atile tahakkuk ettiren kimse, karaya ayak basılınca, deniz kenarında yahut gemisinde hiçbir şey olmamış gibi gezinir durur. Yolcuların boğulmalarına mani olmakla hangilerine iyi, hangilerine fena hizmette bulunduğunu hiç kimsenin bilemeyeceğinden emindir. Hakikaten o, onları hem vücutça, hem ruhça evvelce gemiye aldığı vakitten daha iyi bir halde karaya çıkarmadığını bilir. İşte bu sebeplerdendir ki, süvari her ne kadar bizi kurtarsa da, san’atile övünmez. Bu böyle olduğu gibi, bazan memleketleri kurtaran ve yapabileceği hizmetin ehemmiyetile yalnız süvariden değil, hiç kimseden geri kalmayan makinacı da böyledir. Sen adlî hatip için bu kadar söz söyleyebilir misin?

Maamafih, Kallikles, bu makinacı sana imtisalen kendi san’atini tebcil etmeye kalkışsa, seni bir çok salâhiyetlerle ezebilir ve senin de kendi gibi hareket etmeni ister ve bunu tavsiye eder, bundan başka ne varsa boş olduğunu isbat eder. Onun bu hususta vesikaları da yok değildir. Buna rağmen, sen ondan istikrah ediyor, ve san’atini hor görüyorsun. Elbette oğluna onun kızını almayacak, kızını da onun oğluna vermeyeceksin. Senin övündüğün meziyetlere gelince, ne hakla makinistten ve biraz evvel söylediklerimden istikrah ediyorsun? Onlardan ve onların şeceresinden daha âlâ olduğunu istişhat edeceğini biliyorum. Fakat hakikaten âlâ olan şey benim söylediğimden başka ise, ve faziletin cevheri, nefsini kurtarabilmek ve servetini müdafaa etmekten ibaretse, san’ati selâmetimize bais olan makinisti, hekimi rüsva etmen gülünç olur.

Azizim, ruhun necabeti ile hayrın sade nefsini ve başkalarını tehlikeden kurtarmasını bilmekten ibaret olduğunu kabulden ihtiraz et. Hayat müddeti kısa veya uzun olsun, hakikaten insan olan bir adamı meşgul etmeye değmez. Ona aşkla merbut olmaktansa bütün bunların tedbirini ulûhiyete bırakmak muvafıktır, hatta kadınların dedikleri gibi, hiç kimsenin mukadderatından kaçamayacağına iman etmelidir. Sonra yaşayacağımız günleri en iyi surette kullanmanın çaresini aramalı ve yaşadığımız memleketin siyasî bünyesine kendimizi uydurup uydurmamak lâzım geldiğini kendimize sormalıyız, bu halde memlekete iyi görünmek ve beldede itibar kazanmak için mümkün olduğu kadar Demos’a benzemek lâzım gelecektir.

Tesalyalıların başına gelen musibetin bize de isabet etmemesi için, her ikimiz içinde böyle hareket etmenin faydasını düşünmeliyiz. Atinanın Demos’u ile ve hattâ Zeus ile, Pyrilamp’ın oğlu Demos’la metin ve cinsî bir dostluk kurmak istiyorsan onların huylarına benzemelisin. İşte seni istediğin gibi bir siyasî ve hatip yapacak olan şey seni onlara benzetecek olan şeydir. Zira onların hoşuna giden şeyin senin nutuklarında onların fikirleri bulunmasıdır. Her yabancı fikir onları gücendirir. Bu malûm olunca, ey aziz dost, senden muhalif bir rey zuhur etmeyince itiraz edecek bir şey kalır mı?

Niçin bana haklı göründüğünü bilmiyorum, Sokrat. Fakat ben diğerleri gibi kendimi tamamıyla mutmain hissetmiyorum.

Bu senin ruhunda yerleşmiş ve benimle mücadele eden Demos’un aşkından ileri geliyor. Fakat bu meselelerin derinliğine varacak olursak, mutmain olursun. Şimdilik, biri hazla, diğeri her türlü mülâyemeti reddedip şiddet istimal ederek âlâ ile meşgul olan cisim ve ruh için iki metod kabul ettiğimizi hatırla. Bunlara böyle karar vermemiş miydik?

Tamamıyla böyle.

Ve bunlardan birinin, yani hazzı istihdaf edenin haysiyetsiz bir müdahenede bulunduğunu söylemiştik değil mi?

Mademki böyle istiyorsun, böyle olsun.

Diğeri ise bilâkis, meşgul olduğu şeyi, gerek cisim, gerek ruh olsun, mümkün olduğu kadar mükemmelleştirmeyi istihdaf eder.

Evet.

— Biz de beldeye ve fertlere karşı gösterdiğimiz ihtimamlarla vatandaşları mümkün mertebe mükemmelleştirmek mecburiyetinde değil miyiz?

— Öyle istiyorsan, elbette öyledir. Şimdi Kailikles, umumun işlerile meşgul olmağa karar verdikten sonra, yekdiğerimizi inşaata yani duvar, tersane ve mabetler yapmağa teşvik ettiğimizi farzet; biz san’at, mimarlık ve bize bunları öğretenlerle kendi bilgi ve cehaletimiz hakkında kendimizi isticvap etmeğe mecbur değil miyiz? Böyle hareket etmemiz lâzım mı, değil mi?

— Evet, şüphesiz.

— Bundan sonra, evvelce dostlarımız veya kendimiz için hususî bazı inşaatta bulunup bulunmadığımızı ve bu inşaatın güzel olup olmadığını tahkik etmek lâzım değil midir? Nihayet bu tahkik neticesinde üstatlarımızın çok iyi ve meşhur kimseler olduğunu ve evvelce onlarla birlikte ve sonra da yalınız olarak birçok binalar inşa ettiğimizi anlarsak o halde umumî teşebbüslere makul olarak yanaşabiliriz. Eğer bu hususta gösterecek bir üstadımız, hatırlanacak geçmiş inşaatımız, yoksa, o halde umumî büyük işlere kalkışmak ve bu hususa teveccüh etmek manasız olurdu. Haklı mıyım, değil miyim?

— Tamamıyla haklısın.

— Her şey hakkında da böyle. Meselâ ikimizden birimiz halk doktoru vazifesini almak istesek buna karar vermezden evvel mütekabilen tetkik etmeye başlamamız lâzım gelecek. Evvelâ Sokrat’ın kendinin sıhhatini tahkik etmek, sonra da Sokrat’ın hür veya esirlerde hiç kimseyi tedavi edip etmediğini aramak lâzımdır. Ben şüphesiz senin hakkında da böyle muamele edeceğim. Bundan sonra, eğer yabancı olsun, Atinalı olsun, kadın, erkek bizim müdavatımıza medyun hiç kimse olmadığı kanaatına vasıl olursak, o vakit Kallikles, bir adamın böyle manasız bir projeye teşebbüs etmesi, bir istihza olmayacak mı?

— Evet öyle — Ya benim aziz dostum sen siyasî hayata henüz başlıyorsun, madem ki beni oraya davet ediyor ve ona iştirak etmediğimden beni muaheze ediyorsun, şimdi birbirimizi imtihan etmenin ve şu sözleri söylemenin tam vakti değil midir? Kallikles bir vatandaşı ıslah etmiş, mıdır? Ecnebî, vatandaş, esir, yahut hür insanlar içinde hiç biri evvelce namussuzluk, ifrat ve belâhatla muttasıf iken Kallikles’in sayesinde namuslu bir adam olabilmiş midir? Söyle bana Kallikles seni bu hususta imtihan etseler, ne cevap vereceksin ? Muarefede bulunduğun kimseler arasında ıslah ettiğin bir insanı söyleyebilir misin? Kendine mahsus bir eserin varsa, umumî hayata atılmadan evvel niçin cevap vermekte tereddüt etmeli ?

— Ne muzipsin, Sokrat!

— Hayır, sualim muziplikten ilham almıyor. Sadece, Atina’da siyasî hayatın ne olması lâzım geldiği hakkındaki fikrini bilmek istiyorum. İş başına gelince, bizi mümkün olduğu kadar mükemmel vatandaş yapmak endişesile hareket etmeyecek misin ? Bir hükümet adamının vazifesi bu olduğunu, kaç defa beraber tastik etmedik mi ? Söyle ettik mi, etmedik mi? Ben senin hesabına cevab veriyorum: Evet tastik ettik. Namuslu bir adamın memleketine yapmaya mecbur olduğu iyilik bundan ibaretse, demin bahsettiğin insanlar hakkında söylediğin şeyleri hatırla, Perikles’ler, Simon’lar, Miltiadlar, Temistokl’lerin daima iyi vatandaşlar olduğunu kabul eder misin, bane söyle.

— Elbette kabul ediyorum.

— Eğer bunlar iyi isele, tabiî her biri kendi yurttaşlarını evvelki hallerinden daha iyi bir hale getire* çeklerdi. Onlar, bunu yaptılar mı?

— Evet — Atinalılar Perikles’in son nutuklarında, millete ilk nutuklarile hitap ettiği zamandan daha kıymetli idiler değil mi?

— Olabilir — Fakat bu konuştuğumuz şeylere nazaran eğer Perkles iyi bir yurttaş ise, burada imkânın değil zaruretin yeri vardır. —Bu ne biçim netice?

— Yalnız buna onu söyleki, Atinalılar Perikles tarafından ıslah edilmiş mi sayılır, yoksa o onları bozmuş mudur ? Ben kendi payıma, umumî memuriyetler için bir ücret koyduğu için Perikles’in Atinalıları, korkak, tembel, geveze ve para harisi yaptığını tekrar ederim. Bunu sanaj mutlak bizim kulağı yırtık, kısa sözlüler söylemiştir !

— Hayır, bunu ben işitmekle öğrenmedim onu senin gibi müsbet olarak biliyorum. Perikles’in evvelce şöhret ve itibari büyüklüktü ve Atinalıların kıymetleri az olduğu zannında, o kendini terzil edecek hiç bir hükme maruz kalmadı. Fakat onun gayretile Atinalılar namuslu insanlar olunca, kendisini hırsızlıkla mahkûm ettiler ve hatta az kaldı, fena bir vatandaş adderek, öldürmeye karar vereceklerdi.

— Pekâlâ bu Perikles aleyhinde neye delâlet eder ? Meselâ eşek, beygir veya öküzler evvelce çifte ve boynuzla vurmadıkları halde bu hayvanlara bakan adam tarafından bu hareketleri yapacak kadar vahşî bir hale getirildikleri isbat edilmiş olsa, bu adamın fena olduğunu her halde kabul edeceksin. Hakikaten bazı hayvanlara bakıp onları daha vahşî bir hale koyan bakıcı, senin fikrince fena değil midir?

— Seni memnun etmek için kabul ederim.

— Öyleyse şu suale de cevap vermek lûtfunda bulun: İnsan nev’i, bir hayvan cinsi midir, değilimdir?

— Şüphesiz hayvan cinsidir.

— Ya Perikes insanları idare etmemiş miydi?

— Evet.

— Pekâlâ eğer Perikles bu insanları idare etmek için siyasî faziletlere mâlik olmuş bulunsaydı, bizim düsturlarımıza nazaran onları daha muhik ve munsıf yapmış olmaz mıydı? Elbette. Demek oluyor ki, onlar, Hommer’e nazaran, mülayim adamlardır. Ne düşünüyorsun? Senin fikrin de böyle mi ?

— Evet.

— Halbuki, o onları evvelce aldığından daha vahşî bir halde terketti. Bu sözünü kabul etmemi mi istiyorsun ?

— Beni haklı buluyorsan, öyle.

— Öyle olsun.

Eğer bunlar daha vahşî olmuşlarsa, demek ki daha zalim ve better oldular, değil mi ?

— Hiç olmazsa senin fikrince

— Fakat evvelki ifadene bakılırsa senin fikrince de böyle olması lâzımgelir. Şimdi Simon’dan bahsedelim. Simon idare ettiği kimseler tarafından on sene sükûte mahkûm edilmemiş miydi? Ya Temistokl, o da bu suretle muamele görüp hatta nefyedilmemiş miydi ? Maratom muzafferi, Miltiad’a gelince, bunun hakkında da Prytan şefinin mümaneati olmayaydı bununda çukura atılmasına pek az kalmıştı. Maamafih, bütün bu adamlarda senin atfettiğin liyakat mevcut olsaydı, bu yolda muamele görmemeleri lâzımgelirdi. Evvelâ mevkiini muhafaza edip te koşularını koştuktan ve bizzat tecrübe gördükten sonra yerinden veya attan düşen hiçbir iyi arabacı yoktur. Bu hal, hayvanları sevketmek hususunda olduğu gibi başka hallerde de böyle değil midir ? Aksini mi iddia ediyorsun ?

— Hayır

— Binaenaleyh, Atinanın hiçbir vakit iyi ve hakikî bir hükümet adamına malik olmadığını kabul etmekte haklı olduğumuz geçen sözlerimizle sabit oldu. Sen eskileri methediyor ve bugünküleri, bir tarafa bırakıyordun.

— Bugünkülerin geçmişlerden herhangi birinin eserine kıyas olunacak bir şey yapmaları ne kadar uzak, Sokrat!

— Azizim Kallikles, ben de onları hükümete hizmet ettikçe takbih etmiyorum. Hatta bugünkülerden daha çok hizmet ettiklerini ve beldenin istediği şeyi daha ziyade husule getirdiklerini de kabul ediyorum. Beldenin arzularını tadil ve mukavemet» yahut icbarla beldeyi ikna ve vatandaşları en âlâ kılacak en münasip vasıtalara sevketmekte doğrusu onlarla bunlar arasında hiçbir fark yok. İyi bir vatandaşın asıl vazifesi budur. Evet, gemi, duvar, tersane ve bu kabilden şeyleri vücuda getirmek için onların bugünkülerden daha mahir olduklarını itiraf ederim. Fakat biz münakaşamızda oldukça gülünç bir şey yapıyoruz. Çünkü muhavereyi bir uçtan bir uca kesip daimî bir anlaşılamamazlık dairesine sokuyoruz. Maamafih birçok defalar vücuda ve ruha ait ihtimamlar içinde birbirinden farklı iki tedavi usulü gördün ve anladın zannediyorum. Bunlardan biri süflî olup onun vasıtasile, vücudumuz aç olduğu vakit gıda, susadığı vakit içilecek şey, üşüdüğü vakit elbise, örtü» ayakkabı, hasılı vücut için bir arzunun sebebi olan her şeyi istihsal edebilir. İyi kavraman için ayni misalleri gelişi güzel kullanıyorum. Bu eşyayı toptan ve perakende meydana koyan tüccarlar ve bunlardan her birini hazırlayan sanatkârlardan fırıncılar, aşçılar, dokumacılar, kunduracılar ve debbağlardır. Jimnastik ve tababet san’atlarının vücudun hakikî kültürünü teşkil ettiğini ve diğer san’atlara hâkim olup onların mahsulünü kullandığını bilmiyen bu san’at sahiplerinin yalnız kendilerine itibar etmeleri tabiîdir. Vücut için kullanılması faydalı gıdaların ve içkilerin ne olduklarını bunlar bilirler, diğer san’atkârlar bunu bilmezler. Vücuda ait olan san’atlar içinde birincilerinin süflî olduğunu, halbuki jimnastik ve tababetin haklı olarak ötekilerin âmiri olduğunu teslim ediyoruz.

Ruha ait olan şey de ayni surettedir, bunu sana söylediğim vakit bazan fikrimi anlamış gibi görünüyorsun, biraz sonra beldenin namuslu adamlarla dolu olduğunu söylüyorsun.

 

Ben sana desem ki: dostum, sen Atinalıların bütün arzularına hizmet etmekle onları eğlendiren adamları methediyorsun. Diyorlar ki, bunlar Atinayı yükseltmişlerdir. Fakat bu büyüklüğün zararlı bir şişkinlikten ibaret olduğunu görmüyorlar. Bizim eski büyük adamlarımız hikmet ve adaletle meşgul olmayarak, sade şehri limanlar, duvarlar, tersaneler, yergiler ve sair lüzumsuz şeylere boğmuşlardır; zaaf aksesi kendini gösterdiği vakit onları itham edecekler ve bütün fenalıkların müsebbibi olan fakat Temistokl, Simon ve Perikles’leri tebcil edeceklerdir. Yeni kazançlarla eski iyilikleri kaybedince ayağını denk almazsan sana ve dostun Alkibiyat’a da hücum edeceklerdir, hakikatta kabahatli olduğunuz için değil, yalnız yardakçılık ettiğiniz için bunu yapacaklardır.

Maamafih işte bugün şahidi olduğum ve geçmiş adamlar hakkında söylediğim manasız bir şey de bu dur ki: belde kendi hükümet adamlarından bazı kimseleri bazı hataları yüzünden dava ederse, müttehemlerin kendilerine karşı yapılan haksızlıktan dolayı infial ve isyan ettiklerini ve hükümete bu kadar hizmet ettikten sonra kendilerini mahvetmek istemelerinin bir cürüm olduğunu bağıra bağıra ilân ederler. İşte bu baştan başa yalan! Bir hükümet reisi kendinin riyaset ettiği belde tarafından mahkûm edilemez. Sofistler gibi sanki bir çok cihetlerde âlim olan bunlar bazan garip hatalar yaparlar, kendilerini fazilet hocası addederler, bunların şakirtlerini ücret vermediklerinden veyahut hayırhahlıklarına karşı minnettarlık göstermediklerinden dolayı kabahatli çıkardıkları nadir değildir. Böyle bir lisan kullanmak kadar mantıksızlık mı olur?

Kendilerini adaletsizlikten kurtaran ve bir hoca sayesinde iyi ve âdil olan şahıslar bir kere adalete tesahup ettikten sonra nasıl olur da kendi hocalarına karşı kabahat işleyebilir? Bunu garip görmüyor musun, azizim? Kallikles, bana cevap vermediğin için, bu sefer beni siyasî bir nutuk söylemeğe mecbur ettin.

Ben cevap vermeden sen kendin söyleyemez misin kuzum?

Fakat dostluk ilâhı aşkına, iyi yetiştirildiği iddia olunan bir adamın biraz sonra fena olduğu nasıl söylenebilir? Fazileti öğretmek iddiasında bulunan kimselerin ağzından bazan bu sözleri işitmiyor musun? Evet; fakat hiç ehemmiyetleri olmayan bu adamlara neden ehemmiyet vermeli? Peki, memleketin tekemmülüne delâletle mükellef oldukları halde, fırsat düştükçe onu bilâkis bütün seyyiatile ittiham eden bu şehir şefleri hakkında ne diyeceksin? Bunlarla onlar arasında küçük bir fark görüyor musun?

— Sofistlik ile ilmi beyan arasında her şey, veyahut Polos’a söylediğim gibi hemen hemen her şey bir örnektir. Senin bu iki şeyden birini, yani ilmibeyanı güzel bulup ta ötekinden nefret edişin yanlıştır. Esasen mevzu kanunlar usulü muhakemeden, jimnastik te tababetten nasıl üstün geliyorsa, sofistlik te öylece güzellik cihetiyle ilmibeyandan üst geliyor. Ben siyasî hatiplerin, mürebbisi oldukları kimseleri takbih etmek hakkını haiz olmayan Sofistlerle bir olduklarını zannediyordum Sofistler şakirtlerini fenalıkla ittihama kalkışsalar kendilerini ittiham etmiş olacaklardır, hem de bu suretle şakirtlerine yaptıklarını iddia ettikleri hizmeti hakkile ifa etmeyi bilmediklerini de isbat etmiş olacaklardır. Doğru değil mi?

— Öyle.

— Eğer vaitlerine bakılırsa bunlar ayni zamanda hizmetlerine mukabil kendilerine ücret verdirmeden itimat veren yegâne insanlardır. Predotripin muavenetine muhtaç olan, kimse koşmakta hafifliğe ve diğer hizmetlerde sür’ata karşı evvelce bir mukavele ile bir meblağ tesbit etmemişse, talebenin hocaya verdiği itimat dersleri için şükran nimetinden mahrum etmek istediği anlaşılacaktır. Haksız olmanın sebebi, filvaki, koşuda betaat değil; haksızlıktır. Doğru mu?

— Evet.

— İşte böylece, hocanın haksızlığı kaldırdığı takdirde, kendi şakirdinin haksızlığından korkmasına mahal yoktur, ve eğer hoca hakikaten doğru bir adam yetiştirmeğe muktedirse, garantisiz bu cinsten bir hizmet ifasında iktidar sahibi olan yalnız o demektir. Kabul ediyor musun?

— Kabul ediyorum.

— Demek oluyor ki diğer hususlarda, meselâ inşaat veya sair işlerde de, nasihatlerine mukabil ücret verdirmek ayıp değildir. Öyle zannederim.

— Fakat namuslu adam olmak, evini veya beldeyi idare etmek için en iyi vasıtaları bilmek istiyen bir kimseye paraya mukabil nasihat verilse veyahut yol gösterilse efkârı umumiye böyle yapan kimseyi terzil eder. Doğru mu?

— Evet.

Sokrat — O halde beni Atinalılara karşı ne türlü hizmetlerde bulunmağa davet ediyorsun? İzah et. Onları, daha âlâ bir hale getirmek için bir hekim gibi mücadele etmeye mi, yoksa onlara karşı bir hizmetkâr ve müdahin vaziyeti almaya mı? Bana doğrusunu söyle. Kal’ikles, başladığın gibi benimle açıkça konuşmalısın; açık ve korkusuz söyle. Pek âlâ işte söylüyorum; millete hizmet.

Asıl dostum, demek ki sen beni bir müdahin vazifesi görmeğe davet ediyorsun ha?

İstersen, bir Mysien [Mysien esirleri bilhassa itibarsız kimselerdi. Kallikles, bu sözü ile burada her ne kadar nefret te etsen, gene bu vazifeyi yap! ödemek ister gibi görünüyor.] vazifesine Sokrat yoksa…

Bir kimse tarafından öldürüleceğimi bana artık tekrar etme, çünkü o vakit ben de sana bir alçağın namuslu bir adamı öldürmüş olacağını tekrar etmeğe mecbur olacağım, beni soyanın bir şey kazanmayacağını bir kere daha tekrar edeceğim, ben servetimden mahrum olsam da, o bunları haksız kazandığı için haksız olarak kullanacaktır; haksız ve meşum olduğu için de mâyup olacaktır.

Sokrat, böyle bir hâdiseden uzak yaşadığı için buna benzer bir şey başına gelmeyeceğinden ve her cihetle namussuz ve menfur bir adam tarafından mahkemeye cebredilmeyeceğinden pek garip bir surette emin olduğunu görüyorum!

— Kallikles, Atinada bir kimsenin böyle bir musibetten âri olabileceğine senin dediğin gibi inanabileydim, hakikaten akıldan mahrum olmuş olurdum. Fakat pekâlâ biliyorum ki bir gün senin bahsettiğin kabahatlerden birile ittiham olunup ta muhakeme huzuruna çıkarsam, beni oraya çıkartmaya sebep olacak kimse bir namussuz olacaktır, çünkü namuslu bir adamın masum bir adamı mahkeme huzuruna çıkartması kabil değildir. Ben ölüme bile mahkûm edilsem yine hayret etmeyeceğim, niçin olduğunu söyleyeyim mi?

Söyle ya!

Ben hakikî siyaset san’atına hizmet ettiğimi ve bu san’atı bugün tatbik eden yalnız kendisi olduğunu söylemiyen nadir Atinalılardanım, ben hiç bir vakit lisanımla hoşa gitmiyi aramadığım ve gözümün önünde hoş olanı değil iyi olanı bulundurduğum için, bana tavsiye eıtiğm bu güzel şeyleri yapmaya razı olmuyorum, mahkeme huzurunda cevap verecek bir şeyim yok. Binaenaleyh Polos’a söylediğimi sana da tekrar ediyorumki,ben bir aşçı tarafından mahkeme huzuruna celbedilen bir hekim gibi muhakeme edileceğim. Böyle bir mahkûm böyle bir çocuk mahkemesine celbolunduğu vakit müddei: «Çocuklar, bu gördüğünüz adam hepimize birçok def’alar fenalık yapmıştır! o sizin içinizden en gençlerinizin bile, demir ve ateşle şeklini değiştiriyor, zayıflatıyor, size eziyet veriyor, sıkıyor! Acı şeyler içiriyor, açlık ve susuzluğa katlanmıya sizi icbar ediyor, o benim gibi değildir, ben size daima en leziz ve en değişik yemekler veririm!» diye iddiasını serdetse, mahkûmun buna karşı vereceği cevap fennen şudur. Böyle elemli bir sergüzeşti olan hekim başka ne ceyap verebilir? Doğruyu söyliyip: «Çocuklar, ben bunları hep sizin sıhhatiniz için yaptım!» dese mahkemede ne patırtı kopacak! Bu yaygaranın pek dehşetli olacağını zannediyor musun ?

— İhtimal.

— Onun kendini haklı çıkarmak için çok sıkılacağını kabul ediyorsun değil mi?

—Elbette.

— Öyle ise, bende hâkimlerin huzuruna çıkarsam, aynı şeye maruz kalacağımı biliyorum. Ben onlara karşı kendileri için iyilik ve hikmet addettikleri bu lezzetleri hasıl etmekle öğünemiyeceğim, ben onları husule getirenlere, ne de onların taliplerine gıbta etmeyeceğim. Eğer beni gençliği sorgularımla işkenceye koymak, onların şekillerini değiştirmek ne ihtiyarlara gerek hususî snrette, gerek halk içinde şedit tekliflerde iyi birşeylerde bulunmakla ittiham ederlerse: O vakit ben: «Ey hâkimler, benim söylerim doğrudur ve hareketim sizin menfaatlarınıza uygundur!» diye cevap veremeyeceğim ve başka türlüde söyleyemeyeceğim; çaresiz olarak mukadderatıma boyun eğeceğim.

— O halde sen bir kimsenin kendisini vatanında müdafaa edememesini iyi bir şey mi telâkki ediyorsun, Sokrat!

—Evet, Kallikles, şeninde birçok defalar tastik ettiğin gibi, insanlara ve ilâhlara karşı muahazeye lâyık hiç bir hatamız olmamak şartile! çünkü bu şekildeki nefsini müdafaa usulü, çok defalar mutabık kaldığımız gibi, usullerin en âlâsıdır. Eğer benim bu tarzı müdafaayı gerek kendi nefsime, gerek başkalarına karşı teminden aciz olduğum bana isbat edilirse, büyük veya küçük bir dinleyiciler zümresi önünde ve hatta başka başka bile olsak böyle itham edildiğim için kızarır ve bu aciz benim ölümüme sebep olacak olursa, meyus olurdum; fakat benim ölümüm ancak dinleyicilere karşı müdahale etmeği bilmemekten ileri geliyorsa; kısmetimi sükûnetle kabul edeceğimden eminim. Ölmek hadisesinin haddi zatında tevahhuş edilecek birşeyi yoktur; ondan ancak şuursuz ve alçaklar korkar. Ölümden ancak mücrim olanlar korkar. Çünkü eğer ruh cürümlerle yüklü olduğu halde Hades’e inerse felâketi nihayetsizdir. İstersen bunu şana isbat edecek bir hikâye söyleyeyim.

Pekâlâ, mademki öteki noktaları bitirdin, bunu da söylemekten geri durma.

— Belki senin bir masal diye kubul edeceğin, fakat benim hakikî diye telâkki ettiğim güzel bir hikâye nahlederler, dinle; söyleyeceğim şeyler doğrudur:

Homer der ki: Zeus, Poseidon ve Plüton imparatorluğu babalarından alarak, beyinlerinde taksim ettiler. Kronos zamamında olduğu gibi bu gün de ilâhlar arasında insanlara ait bir kanun vardır; tamamıyla âdil ve kudsî bir hayat yaşadıktan sonra ölen bir adam ölümden sonra «Bahtiyarlar adası» na gider ve orada her türlü fenalıktan masun olarak mükemmel bir saadete kavuşur, hâlbuki dinsiz ve zâlim bir ruh Tartar ismindeki azap ve sıkıntı yerine gider. Keronos zamanında ve Zeus’ün hükümran olduğu vaktin başlangıcında, dirileri gene başka diriler muhakeme ederler ve cezalarını bunların ölecekleri gün verirlerdi. Halbuki o vakit hükümler fena veriliyordu. Hem Plüton, hem bahtiyarlar adasının bakıcıları her iki tarafa da buralarda bulunması lâzım gelmeyen kimselerin geldiklerini, gördüklerini haber verdiler. Zeus: «Ben bunun önünü alacağım, dedi. Eğer hükümler şimdiye kadar fena verilmişse, bu, şimdi hükmün insanlara giyinmiş oldukları halde verilmesinden ileri geliyor, çünkü onları hayatlarında muhakeme ediyorlar.

Böylece birçok adamlar, ruhları fena olduğu halde haklarında hüküm verileceği gün, güzel giyiniyorlar, zenginlik gibi şeylere bürünmüş olduklarından, kendilerinin adalete muvafık olarak yaşadıklarını işhat ede cek bir alay şahitlerde getiriyorlar. O vakit hâkimlar bu tezahür karşısında şaşıp kalıyorlar ve onların böyle bir cihaz içinde bulunduklarından ve ruhun karşısında gözler, kulaklar ve onları ihtiva eden bütün bir vücut bulunduğundan gerek bunların sahipleri gerek hükmedecekler için bütün bu şeyler bir mania teşkile diyor. Yapılacak ilk şey, insanlardan ölecekleri saatin bilgisini kaldırmaktır; çünkü onu şimdi evvelden görüyorlar. Ben Promete’ye buna nihayet yermesi için emirler verdim. Onları bütün bu cisimden mücerret olarak yani öldükten sonra muhakeme etmelidir. Hâkim de çıplak ve ölmüş olacak, onun ruhu başkalarının ruhunu ölümden sonra akrabalarının huzurundan ve arzda bırakacakları bütün debdebelerinden mücerret olarak doğrudan doğruya muhakeme edecektir; yoksa yaptıkları adalet olmaz. Ben bütün bunları sizden evvel taniyordum; bunun için hâkim olmak üzere kendi evlâtlarımı tâyin ettim ki bunlardan ikisi Asyada Minos ve Padamant, biri Avrupada Eak’tır. Bunlar öldükleri vakit hükmü kırda[Şüphesiz bu Asfodeles kın olmalıdırki Homerce de burası ruhların, ölülerin hayallerinin makarrı idi.] dörtyol ağzında göreceklerdir. Biri Bahtiyar adalarına giden; diğeride Tartara [Kaynar su nehri.] varan iki yol buradan gider. Radamant Asya’da Eak’ta Avrupa’da muhakeme edecektir; bu iki hâkim insanları bu tarafa, veya o tarafa göndermek hususunda tamamen âdilâne hükmetmekte tereddüt ettikleri vakit son hükmü vermek vazifesini Minos’a veriyorum.»

İşte, Kallikles. bana naklettikleri ve benim de doğru addettiğim hikâye bu. Ben bundan şu neticeyi çıkarıyorum:

Bence ölüm, iki muayyen şeyin, yani ruhle cismin biribirinden ayrılması ve ayrıldıktan sonrada her birinin oldukça hissolunacak bir surette hayattaki halini muhafaza etmesidir. Cisim maruz kaldığı kazaların görünen âlâmetlerini, gösterdiği müdavatla kazandığı hasiyyeti muhafaza eder. Meselâ insan hayatında gerek tab’an gerek iyi tagaddile yahut bu her iki sebepten dolayı uzun bir boy kazanmışsa, onun kadavrası da uzun boylu olarak kalır; şişman idise, öldükten sonra da şişman kalır ve ilh. Eğer saçları uzun ise gene uzunluğunu muhafaza eder; eğer üzengi kayışlarına maruz kalmışsa ve kamçının darbeleri üzerinde izler bırakmışsa, yahut başka yaralara maruz olmuşsa kadavrası da gene aynı manzarayı gösterir; azâlarından bazıları zayi olmuş, yahut şekli değişmişse aynı şeyler kadavrada da görülecektir; hülâsa, cismin hayatta iken kazandığı muayyen şeylerin hemen hepsi kadavrada da bir müddet görülür. Ruh için de böyledir, cisimden ayrılınca yaşayış suretlerine göre maruz olduğu ve bunlara nazaran her tesadüfte topladığı bütün tabiî hatlar ve değişiklikleri kendisinde görülür, ben böyle zannediyorum, Kallikles Ölüler hâkimin huzuruna geldiği ve Asya’dakiler Radamant’ın huzuruna çıktığı vakit, Radamant onları tevkif eder, her ruhu kime ait olduğunu tanımaksızın nazarı itibara alır, ellerini ekseriya Büyük Hükümdarın yahut bir prensin üzerine koyarak onun ruhunda sâlim bir şey olmadığını ve yaptığı hareketlerin her defa da biraktığı izlerle yarık ve çıbanlar içinde olduğunu görür ve onda, yalanla, tefahurla her şeyin bozulduğunu, hakikatten uzak yaşadığı için kendisinde doğru bir şey bulunmadığını nihayet hareketindeki hadden ziyade serbestlik rehavet, kibir ve itidalsizliği onu çirkinlikler ve intizamsızlıklarla doldurmuş olduğunu isbat eder, bu hesab görüldükten sonra onu kendisine tahsis olunan cezaları çekmek üzere hapse gönderir.

Binaenaleyh tecziye olunan her mahlûkun mukadderatı, eğer ceza doğru olarak tatbik olunmuşsa, bunun ya daha âlâ olması ve cezasından fayda görmesi yahut gördüğü cezaların korkusuyla halini düzeltmesi ve diğerlerine örnek olması içindir. Fakat, gerek ilâhlar, gerek insanlar tarafından verilecek cezaları çekip te bunlardan istifade edecek olanlar, ancak hatalarının tedavisi kabil olan mahkûmlardır. Maamafih bunlar arzda da, Hades te de iztırap ve elemlere mühtaçtır, çünkü bunsuz haksızlıklar tedavi olunamaz. Büyük cürümler işliyenlere ve bundan dolayı şifa bulmayacak olanlara gelince, bunlar misal olmaya yararlar, kendileri şifa bulmaz bir halde oldukları için ıztıraplarından hiç bir istifadeleri olmazsa da başkalarının istifadesine sebep olurlar. Hakikaten başkaları, onların cezalarından dolayı dehşetli ve nihayetsiz azaplara duçar olduklarını, ve Hades hapsında buraya girecek her yeni kimseye bir ihtar ve tenbih mahiyetinde olmak üzere bir korkuluk gibi asılı olduklarını görerek istifade ederler.

Bence, eğer Polos doğru söylemişse, Arkelaos ve ona benzeyen her gaddar va zâlim de işte bu sefillerden biri olacaktır. Esasen sairlerine ibret olmaya yarıyan bu mücrimler başlıça Müstebitler, kıratlar, küçük hükümdarlar, belde şefleri arasında bulunur; çünkü, onların nafiz kuvvet ve kudretleri onlara sair insanlardan daha iğrenç, daha ahlâk ve adalete mugayir cürümler işletir. Homer de buna şahid olarak Hades te nihayetsiz azaplar çekenlerin Tantal, Sisyf, Tütyos gibi kırallar ve prensler olduğunu gösteriyor. Terist’e gelince, bunu şifa bulmaz büyük cezalara duçar olduğunu gören yoktur, belki bunun fenalık yapmıya iktidarı yoktu ve bu suretle o, bu kudrete malik olanların hepsinden daha ziyade mes’ut oldu.

Maamafih, Kallikles, eğer en fena olanlar en çok iktidara sahip olanlar meyanında ise bu hal gene bunların arasında namuslu kimselerin bulunmasına mani olmaz ve bunları sairlerinden daha ziyade takdir etmek çok doğru olur; çünkü Kallikles bir insanın bütün hayatında fenalık yapmak için her iktidar ve kuvvete malik olduğu halde bunu yapmıyarak âdil kalması güç ve bilhassa takdire lâyık bir şeydir. Maamafih zannederim ki bunlar müstesnadır. Kendilerine tevdi edilen işleri adaletle icra edecek oldukça fazileti ve namuslu adamlara burada da, başka yerde de tesadüf olunur ve olunacaktır: Bunlardan en meşhuru bütün Yunanistan tarafından izaz edilmiş olan Sysimak ın oğlu Aristiddir; fakat aziz dostum, söylediğim gibi iktidar sahiplerinin çoğu, fenadır.

Sana demin de söylediğim gibi, Radamant bunlardan birini eline geçirdiği vakit, ne ismini ne de ailesini tanır; hiç bir şeyini tanımaz, onun hâin olduğundan emin olunca tedaviye kabiliyeti olup olmadığını işaretle Tartar’a gönderir; işte kabahatli burada istihkakı olan cezayı çeker.

Bazan hakikat ticaretinde, saf ve temiz olarak yaşamış, nüfussuz ve fakir bir vatandaşı, yahut bir başkasının ve zannederim Kallikles en ziyade kendi vazifesinden başka bir şeyle meşgul olmamış etliye sütlüye karışmamış ve müddeti hayatında akim bir çarpışmayla kendini dağıtmamış bir filozofun ruhunu da görünce, güzelliğini takdir eder ve onu bahtiyar adalarına gönderir. Elinde bir değnek tutan Eak’ın da vazifesi Radamant gibidir. Bu hükümlere nezaret eden Minos’a gelince Ülysen’in bize gördüğünü söylediği gibi elinde altından bir asa vardı.

«Elde altundan asa,
mevtalara verir ceza»

Ben kendi payıma, Kallikles, bu rivayetlere inanıyorum ve mümkün olduğu kadar hâkime sâlim bir ruh göstermeye çalışıyorum. Birçok kimselerce makbul olan şereflerden müstağni olup hakikati arayarak, hayatta ve ölüm birden çattığı vakit te ölümde elimden geldiği kadar kendimi mükemmel bir halde bulundurmağa çalışacağım. Kudretim yettiği kadar bütün diğer insanları ve Kallikles bana verdiğin nasihatlara rağmen seni de bu nevi hayatı tâkip etmeye teşvik ediyorum. Çünkü biraz evvel söylediğim bu muhakeme ve davanın vakti gelip te sorguya çekildiğin vakit kendini müdafaadan âciz kalırsan seni kabahatli bulurum. Muhakeme olunmak üzere Egin’in oğlunun karşısına çıktığın vakit ağzın açık ve başın çevrilmiş bir halde kalacağını düşünmekle üzülüyorsun. Benim burada olduğum gibi, sen de orada tam bir ıskatı hak içinde tokatlandığını ve her türlü hakaretlere maruz kaldığını göreceksin.

Belki sen bu söylediğim şeyleri nefret ettiğin koca nine masalları gibi telâkki ediyorsun, eğer araştırmalarımız bize daha iyi ve daha kat’î neticeler buldurmuş olsaydı belki dediğin gibi onlardan nefret etmeye hakkınız olabilirdi. Halbuki bugünkü yunanlıların en alimi olan üçünüz, Gorgias, Polos, ve sen bundan daha iyi olmak üzere ölüler için bize faydalı bir başka hayat tarzı isbat etmekten uzaksınız. Siz bundan uzak olmakla beraber uzun münakaşalarımız, bütün nazariyeleri yıktığı halde, yalnız şuna ilişmedi ki: haksızlığa maruz olmaktan ziyade onu yapmaktan sakınmak lâzımdır, ve her fert, her şeyden ziyade gerek hususî, gerek umumî hayatında riya ve gösteriş yapmaktansa iyi olmaya gayret etmelidir. Bir insan bir şeyde fenalık yaptıysa, mücazat görmeli ikinci hayır ve hatasını mücazat ile ödemelidir; gerek kendi nefsine gerekse başkalarına karşı az çok her türlü müdaheneden (Münâfıklık ) çekinmeli; nihayet ilmi beyan da başka şeyler gibi hayır için kullanılmalıdır

Binaenaleyh benim nasihatlarımı tut, ve bana aklın isbat ettiği gibi hem hayatta hem öldükten sonra saadeti bulacağın cihette bana refakat et. Bırak senden nefret etsinler, sana şuursuz desinler hatta ister* terse hakaret etsinler ve dövsünler; buna tahammül et.

Zeus’a and içerim ki, bu senin için haksız olmaktan iyidir. Eğer hakikaten fazilet icrasına çalışan bir adamsan, hiç bir elem duymayacaksın.

Biz ne vakit bunu kâfi derecede yaparsak, o vakit istediğimiz gibi siyasete yanaşabiliriz. Yahut başka bir §ey bizi tekrar cezbederse, bu günkünden daha kudretli bir halde müzakere edebiliriz. En ağır mes’elelerde bile mütemadiyen fikir değiştirecek kadar cahil olduğumuz halde kendimize bir süs verirsek, mahcup olmalıyız. Bunun için önümüze çıkan ve hayatta da ölümde de en iyi yaşama tarzının adalet ve fazileti icrada olduğunu bize öğreten hakikatlere teslim olmalıyız. Onların davetlerine icabet edelim ve onları başkalarına da duyuralım. Fakat seni aldatan delilleri dinlemiyelim. Çünkü onlar değersizdir.

Kaynak: Semiha CEMAL,  AŞK VEYA ZİYAFET- GORGİAS Devlet Matbaası, 1936, İstanbul

 

KEVİS’İN TABLOSU-[HAYATI BEŞER]

Commelin’den tercüme edilmiştir
Mütercimi: Semiha Cemal,
İstanbul Kız Muallim Mektebi
Ruhiyat Muallimi

ÖNSÖZ

(Thebes) şehrinin Rum feylesofa olan (Kevis), milâdı Isa dan beş asır evvel yaşıyordukendisini (Phedon)un muhatapları arasına ithal eden sebepEflâtunun dostu ve şakirdi olması idi. Tablosu, o sâri içinde elimize geçen bir tek eseridir. Tatta bu tablo bazı mütebahhirler tarafından (Mark Örel)in muasırı olan (Cysique Cebes)e bile atfolunmuştur. Bu küçük risalenin metni içine hariçten bazı ilâvelerin girmiş olması ihtimali de vardır. Maamafih muhaverenin tarzı cereyanı ile umumi tanzim ve tertibinden Eflâtunun Sokrat’a mensup usulünü anlamak kolaydır. Bu küçük eserin mevzuu şudur: Kevis arkadaşlarının biriyle bir mabede giriyororada manasını anlayamadığı bir levha önünde duruyorbir ihtiyar geliyor ve onlara bu levhanın sırrını anlatıyor.

Mâbet nerededir?

Şüphesiz ya Atinada, yahut (Thebes) şehrinde…

Bu risaleyi evvelce tercüme ettiğim Fedon Epiktet, Apoloji ve kriton’un bir tetümmesi (tamalayıcısı) addettiğimden tercümesini ve bu kitaba ilâvesini faydadan hâli bulmadım.

Semiha Cemal

HAYATI BEŞER

YAHUT

EFLÂTUNÎ FEYLOSOF KEVİS’İN TABLOSU

(Saturne) mabedinde* geziyor ve buraya teberrü (bağış) olunan muhtelif hediyeleri gözden geçiriyorduk. Mabedin methalinde başlı başına garip hikâyeleri tasvir eden ve şeklinde bir hususiyet görülen bir tablo vardı. Biz bunun ne olduğunu ve nerden çıkarıldığını hiç anlayamamıştık. Bu tablo ne bir şehri, ne de bir kampı göstermiyordu. Bu, iki hisarı ihtiva eden bir surdu. Bu iki hisardan biri büyük, diğeri daha küçüktü. Birinci hisarın önünde bir kapı vardı. Bu kapıyı bir insan kalabalığı kuşatmıştı, içinde ise bir kadın kalabalığı görünüyordu. Birinci hisarın önünde içeri girmekte olan kalabalığa ayakta emir verir gibi görünen bir ihtiyar vardı.

Saturn Tapınağı: 498 M.Ö. Dedicated, Saturn Tapınağı Vesta ve Jüpiter tapınakları sonra Roma’da eski kutsal bir yerdir. Arşitrav üzerine kaydedilmiş gibi, senato ve Roma halkı tarafından, dördüncü yüzyılda, yine 42 M.Ö. yeniden ve daha. Bu dönemde kendi kaydırılan volütler ile, İon sütunları kalan, tarih. Çünkü tarım ile Satürn bağlantı, Roma’nın zenginlik özgün kaynak, tapınak Devlet hazine için depo oldu, Aerarium Populi Roma (gelen aes yüksek podyum altındaki merdivenlerden altında bulunan, bronz). Ayrıca Roma hukuku yazılı edildiği bronz tablet içeriyordu. Cella bir fildişi heykel oldu ise, onun ayakları Satürn (17 Aralık) üzerinde gevşedi yünlü tahvilleri ile ayakbağı.

________________________________________

Tapınağın yeniden “sık sık yeni anıtlar kenti süslüyor ya da her yaptığı araçlara göre, eskileri restore ve süslemek için diğer ünlü erkekleri çağırdı” Augustus, teşvikiyle de, Lucius Munatius Plancus tarafından yapılmıştır (Suetonius, Hayat Augustus, XXIX.4-5) olarak.

yıl önce, o Galya Lyon kurmuştu. Bu onun diğeri (Plinius, IX.59 çözülür edemeden onu durdurma, Kleopatra, Antonius ile bahis olarak, impetuously şarap sirkesi içine onu inci küpe birini düştü ve onu içti hangi ziyafette officiated Plancus da oldu ). Firar Antony (Velleius Paterculus, “değil o zaman hem düşman oldu, ama ihanet yüzünden onunla bir hastalık olduğunu için, hakkı seçimi, ne de cumhuriyetin veya Sezar herhangi aşk oldu, herhangi inanç üzerinden” Roma Tarihi , II .83.1), Plancus, Kleopatra’nın iradesine mührünü ekli vardı adamlarından biri olarak, Sezar (Dio, L.3.2) onun nerede ortaya çıkardı.O imparator (Dio, LIV.1.2) tarafından kaldırıldı önce o da, Octavian adı “Augustus” (Suetonius, VII 2) kabul önerdi ve sansür ofisi tutmak için son iki adamlardan biri oldu.

II

Bu tablonun mevzuu hakkında tereddüt içinde epeyce hayale daldıktan sonra orada bulunan bir ihtiyar bize yaklaşarak dedi ki:

          « Siz yabancı olduğunuz için, bu boyalı resmin mevzuunu anlayamazsanız, taaccüp etmeyiniz. Bu memlekette bulunan birçok kimseler bile bu hususta sizden daha âlim değildirler. Bu hediye, memleket ahalisinden biri tarafından takdim olunmamıştır. Vâsi ilim ve malûmat sahibi olan, hakimliği, tavsiyeye şayan sözleri ve amelleriyle Fisagor ve Parmenide’in gayyur bir şakirdi olarak bu memlekete gelen, bu mabedi ve tabloyu Saturneeithaf eden bu akıllı adam bir yabancıdır».

Ben ona sordum:

—« Bu adamı şahsan gördünüz ve tanıdınız mı?.»

—«Her nekadar o vakit daha genç idisem de, onu gördüm ve takdir ettim. Yaşı ilerlemişti, ve sözleri derin fikirlerle dolu idi. Bu tablonun mevzuu hakkında onun çok def’alar söz söylediğini işittim..»

III

          «Jüpiter aşkına, eğer mühim bir işiniz yoksa bu levhanın muhteviyatını bize tâbir ve izah etmenizi, çok rica ederim, çünkü bu efsanenin ne olduğunu çok merak ediyoruz».

—«Yabancılar, buna muvafakat ediyorum, fakat şunu evvelâ size haber veriyim ki, bu merakınız, sizi bazı tehlikelere maruz bırakıyor», dedi.

          « Ne gibi tehlike?» dedim.

«Eğer dikkatle dinler, ve size söyleyeceğim şeyi anlarsanız hakim ve mes’ut olursunuz. Fakat söylediğimi dikkatsizce dinlerseniz, bilâkis akılsız ve bedbaht olur ve bütün hayatınızı mezahim ve cehaletler içinde geçirirsiniz. Bu muamma nev’ama Sfenks’in arzettiği muammaya benzer. Bilirsiniz ya, Sfenks bilmecesini bulan, tehlikeden kurtulur, fakat bulamayan Sfenks tarafından helâk edilirdi. İşte benim size vereceğim izahattan da hemen bu netice hasıl olacaktır, zira cinnet insanlar için Sfenks gibidir. Burada tasvirler içinde, iyi veya kötü olan ve yahut hayatta ehemmiyeti olmayan şeyler gösteriliyor. Bunu bulamayan biri zuhur ederse, o cinnetin istisâl ve tedmirine duçar olur. Her ne kadar bu tedmir, Sfenks’in felâketzedelerini birden bire öldürdüğü gibi değilse de, azar azar tedricî bir surette cefa ve ukubetlerle vaki olur. Eğer bilâkis bütün bunlar tamamıyla anlaşılmış ise, o vakit cinnet zayi olur, insan ondan kurtulur ve bütün hayatını asudegî ve hakikî saadet içinde geçirir. Binaenaleyh dikkatli olunuz, ve gaflette bulunmayınız.»

IV

—« Eğer bütün bunlar dediğiniz gibi ise Hercule namına kasem ederim ki, bizim merakımızı arttırıyorsunuz».

—« Evet söylediğim gibidir».

—« öyle ise izah ve tefsirinize başlayınız; bizi bu hususta çok dikkatli bulacaksınız, çünkü bunu dinlemek, şüphesiz bizim için faydalı olacaktır.» O sırada ihtiyar eline bir değnek alarak ve bunu tablonun üzerine götürerek:

—« Bu hisarı görüyor musunuz?» dedi.

         «Evet, görüyoruz».

—« Evvelâ bilmelisiniz ki, bu mahallin ismi (Hayat) tır, ve bu kapı önünde tehacüm eden kalabalık, hayata davet edilecek olan kimselerdir. Bunların içinde diğerlerinden daha yüksek görünen ve bir elinde bir kâğıt tutan, diğer elile de işaretler veren ihtiyarın ismi, (Akıl perisi) dir. O, hayata girecek olanlara, yapacakları şeyi emir, ve mes’ut olmak için hayatta takip edecekleri yolu gösteriyor.»

V

          « Onun gösterdiği hangi yoldur, ve oraya nasıl girilir? »

       « Kalabalığın girdiği bu kapının yanında, büyük bir ikna kuvvetini haiz ve pek mülâyim görünen, elinde bir kâse tutan kadının oturmuş olduğu taht gibi şeyi görüyor musun ? »

          «Görüyorum, bu kadın kimdir?»

          «Buna (İğfal) namı verilir. Bütün insanları idlâl eden, yolunu şaşırtan odur.»

          «Sonra ne yapar?»

         «Hayata girenlerin hepsine kâsesi içindeki şerbetinden içirir.»

          «Bu, nasıl şerbettir?»

         «Bu şerbet hata ve cehaletten yapılmış bir şerbettir.»

          «Ya sonra?»

          «Bu şerbeti içenler hayata yürürler.»

          «Herkes bilâistisna hata şerbetini içer mi ? »