YASAKLAR İLE YAŞAMAK

ANAYASA MAHKEMESİNE GÖTÜRÜLMESİ GEREKEN BİR UTANÇ BELGESİ:

GİZLİ TUTULAN YASAK YAYINLAR

 

Yazan: Aziz NESİN

(Bu yazı 1967’de yayınlanmıştır)

Yazımızın başlığını «Bir Rezalet» koyacaktım. Ama okuyanların, «Rezalet bir taneyse, başımızın üstünde yeri var, bal börekle besleriz» diyeceklerini düşündüm de başlığı değiştirdim.

Polisler, evimi her arayışlarında, bavullarla kitaplarımı alıp götürürler. Sonra da gazetelere, birçok suçlamaları arasında, evimde yasak, zararlı kitapların bulunduğunu da haber olarak bildirirler.

Bu olaydan sonra, yasak ve zararlı kitap hangileridir diye düşünmeye ve bunu araştırmaya başladım. Bu konu, evinde kitap, dergi, gazete bulunan herkesi ilgilendirir. Kitaplarınızdan hangilerinin yasaklanmış olduğunu biliyor musunuz? Oysa bilmeniz gerekir. Yoksa, bilmeden suç işlemiş olursunuz.

Bir kitap nasıl, kimlerce yasaklanır? Sayın Bülent Ecevit’in, deneyimlerinden de yararlanarak, 1 Mayıs 1965’de Milliyet Gazetesinde yavınlanmış «Sansür» başlıklı yazısından şu parçayı okuyalım:

«Eskiden de Resmî Gazetelerde, «İlişik listede adları yazılı matbuaların Türkiye’ye sokulmasının ve dağıtılmasının yasak edilmesi… 5680 sayılı kanunun 31 inci maddesine göre, Bakanlar Kurulunca kararlaştırılmıştır», haberlerini okuyunca, biraz içim burkulur, biraz kuşkulanırdım. Çünkü bu kitap ve dergilerden çoğunun, dost ve demokratik batı ülkelerinde yayınlanmış, iyi, ünlü yazarlarca yazılmış olduğunu gördükçe, o ülkelerde, o kalemlerden o kadar çok sayıda «zararlı» eser çıkmasına şaşar kalırdım. Bu kararların hangi ölçülere göre ve nasıl alındığını merak ederdim.»

Sayın Ecevit, Bakanlığı sırasında bu merakını giderme olanağı buluyor. Yasaklanması için, aylarca önce Yunanistan’da yayınlanmış bir dergi geliyor Bakanlar Kurulu’na. Niçin yasaklanacak? Çünkü içinde. Aziz Nesin’in Türkçeden çevrilmiş bir hikâyesi var.

Sayın Bülent Ecevit, bu olayı, yazısında şöyle anlatıyor:

«Sayın Aziz Nesin’in bir hikâyesini Rumcaya çevirerek yayınlayan bir Yunan dergisinin, Türkiye’ye sokulması, gene çıkışından aylar sonra, yasak edilecekti. Oysa aynı hikâyenin Türkçe aslı Türkiye’de çoktan yayınlanmış, yıllardır kitapçılarda satılıyordu.»

Şu olay, bizdeki kitap yasaklamanın saçmalığını göstermeye yeter. Ama bu konuda bundan büyük saçmalıklar da yapılmaktadır.

Bakanlar Kurulu kararıyla kitaplar yasaklanır. Sonra bu yasaklama kararları, Resmî Gazetede ilân edilir. Demek ki, yasak yayınların bilinmesi gerekir. Gelin görün ki, bu yasak yayınları içine toplayan kitap basılmış ama gizli tutulmuştur.

Her aklı başında, her mantıklı insanı şaşırtacak bir kitaptan söz edeceğim. Bu kitabın adı «Yurda sokulması ve Elden Ele Geçmesi Yasak Yayınlar» dır. Böyle bir kitabın olması çok iyidir. Çünkü, bu kitaba bakarak, hangi yayınların yasaklandığını öğrenir, böylece suç işlemekten kurtuluruz. Ama bu kitabı bulamazsınız, çünkü gizlidir, kitabın üzerinde «Gizlidir» yazısı vardır. Bu saçmalık, az önceki örnekte gördüğümüz kitap yasaklama saçmalığından daha da baskındır. Bir kitap ki, yasak yayınların neler olduğunu sıralıyor, ama kendisi gizli. Böyle olunca yurttaşlar, yasak yayınların neler olduğunu nasıl öğrenecekler? Bu kitabı, siz de benim gibi görmüş olsaydınız, neden gizli olduğunu, yurttaşlardan niçin gizlendiğini anlardınız. Bu gizli kitap, utanç verici saçmalıklarla doludur. Elbet boy’e bir belge gizlenir, başka ne yapılabilir?

Polisin aldığı kitaplarımdan hangilerini yasak yayınlar olduğunu öğrenmeye çalışırken, sözü geçen bu gizli kitabı elde ettim. Gizlilik bu denli saçmalığa dayanırsa, onun gizliliği kalmaz. Ve sözde gizli olan böyle bir belge de kolayca elde edilebilir.

Bu gizli kitap, İzmir Demiryolları Matbaasında 1965 de yayınlanmıştır. İçinde, aşağı yukarı yasaklanmış dörtbin yayın vardır. Bunlar abece sırasına göre yazılmıştır. Her yasak yayın arasına boşluk bırakılmıştır ki, bu gizli kitabın yayınından sonra yasaklanan yayınlar da bu boşluklara yazılabilsin.

Yayın yasaklamada akıl almıyacak ve genel hukukun özüne aykırı olan bişey daha var. Yayınları Bakanlar Kurulu yasaklar. Nasıl yasakladığını da, Sayın Bülent Ecevit’in verdiği örnekte gördük. Ama bunun dışında, tekbaşına İçişleri Bakanlığı da dışardan gelen herhangi bir yayını yasaklayabilir, yasakladıktan sonra da, Bakanlar Kurulundan yasaklama kararı çıkarılır. İşte, kitabın açıklaması:

«Yabancı memleketlerde basılıp zararlı yazı ve sözleri kapsayan kitap, gazete, dergi, risale vesair basılmış kâğıtlarla harita, atlas ve plâkların yurda sokulmaları ve dağıtılmaları Bakanlar Kurulunca yasak edildiği gibi, Bakanlar Kurulundan acele karar alınmak üzere İçişleri Bakanlığınca da yasaklık kararı alınabilir.»

Yani, önce yayın yasaklanıyor, sonradan da yasaklama kararı çıkarılıyor. Eski deyimle, alınan karar, eylemin «makabline şâmil» [Önceyi kapsayan] oluyor. İçişleri Bakanlığının yasakladığı bir yayını, sonradan Bakanlar Kurulu yasaklamayı gerekli görmezse ne olacak? Bunun açıklaması yok, çünkü buna ihtimal bile verilmemiş… Nitekim, yukarıya aldığım yazısında, yayın yasaklamalarını yeren Sayın Bülent Ecevit’in bakanlığı sırasında da, Bakanlar Kurulu, akıl almaz yayın yasaklamaları yapmıştır. Örneğin, bu yasaklamalardan biri de şudur:

«Polonya’da yayınlanan bilumum matbualar, plâk, ses bantları ve benzerleri, hangi dilde olursa olsun» yasaklanmıştır. Yasaklama kararının tarihi: 25.10.1962.

Bu yasaklama kararındaki «Polonya» yerine, Bulgaristan’ı, Çekoslovakya’yı, Doğu Almanya’yı, Amavutluk’u, Macaristan’ı, Romanya’yı, Sovyetler Birliği’ni de koyabilirsiniz; çünkü onlar da, yukardaki gibi yasaklanmıştır:

«Arnavutluk’ta, Bulgaristan’da, Çekoslovakya’da, Macaristan’da, Doğu Almanya’da, Romanya’da, Sovyet Rusya’da yayınlanan bilumum matbualar, plâk, ses bantları ve benzerleri her dilde, bu devletlerin veya bu devletlerin hariçteki resmî, yarı resmî organ ve ajanları tarafından yayınlanan bilumum matbualar her dilde yasaktır.»

Elbet bu yazımı, ilgili savcılar okuyacaklardır. Kendilerine bildiriyorum: Son olarak Romanya’ya, arkasından da Sovyetler Birliği’ne gitmiş olan, Başbakan Süleyman Demirel, öbür bakanlar, birlikte bulunan parlamento üyeleri, Nazmiye Demirel, ve berberi, gazeteciler, bunların hepsi de, Bakanlar Kurulu’nun bu yasaklama kararını çiğnemişlerdir. Çünkü bunların hepsi de yanlarında, Romanya’da ve Sovyetler Birliği’nde basılmış, ya hediye olarak kendilerine verilen, yada satın aldıkları kitap, dergi, gazete ve plâkları Türkiye’ye getirmişlerdir. Gümrükten geçerken benim kendi fotoğraflarımı, çocuklarıma getirdiğim oyuncakları bile alan gümrükçüler, Romanya ve Sovyetler Birliğine giden bu heyetten, bu gibi yasak yayınları almamışlarsa, savcılar kendilerine sorsunlar; elbet bu saygı değer kişiler doğruyu söyleyeceklerdir

Her türlü matbuanın yasaklanması ne demektir, ne korkunç şey!… Bu yasaklamanın altına imzalarını atanlar, yaptıkları işi hiç düşünmediler mi? Matbua, basım makinasında basılmış herşey demektir. Örneğin, bu yasak uygulanırsa Polonya’dan kartpostal gelemez. Bulgaristan’dan, Sovyetler Birliği’nden, bu yasaklamaya göre, Türkiye’ye mektup gelemez, çünkü oralardaki zarfların üzeri basılıdır. Bırakalım herşeyi, bu yasaklamaya göre, hiç bir sosyalist, ülkeden Türkiye’ye hiç bir mektup gelemez, çünkü zarfların üstündeki pullar da matbuadır. Ve çok doğal olarak, saçmalığı da aşan, Bakanlar Kurulunun bu yasaklama kararını, çok haklı olarak, bakanlar ve başbakanlar bile dinlememektedirler.

Böyle bir yasak yayınlar kitabının elbet gizli olması gerekir; çünkü içinde dosttan da düşmandan da gizlenecek kadar mantıksızlıklar var. En göze batanı da şu; Cumhuriyetin kuruluşundan buyana, yani kırkdört yıldır gelmiş ne kadar hükümet varsa, bunların yasakladığı bütün yayınlar bu kitapta yer almış; böyle bir akıldışı kitap gizlenmez de ne yapılır? Düşününüz, bu kırkdört yılda Türkiye’de neler olmuş, ne değişiklikler, ne düzen, ne politika, ne anlayış değişiklikleri, ama otuz yıl önce bir bakanlar kurulunun yasakladığı yayın bugün hâlâ yine yasak!… Bu kitabı hazırlayanlar da, bu saçmalığı hiç olmazsa sezmiş olacaklar ki, yasaklama tarihlerinin en eskisi olarak 1952 yılını göstermişler; bundan eski tarihlerde yasaklanan yayınların yasaklama tarihlerini boş bırakıp yazmamışlar. Belki de utanmış olacaklardır. Birkaç örnek vereyim. Tarihi kitapta yazılmamış bir tarihte, belki 1940’larda alınmış şöyle bir yasaklama kararı var:

«Aram Khachaturian’m oyun ve düetlerinden ibaret, İngiltere’de Kolombiya Plâk Şirketi tarafından yayınlanan Sovyet bestekârına ait plâklar…»

Bu yasağı okuyunca insan utancından yüzünü kapıyor.

Daha utanılacak olanını söyliyeyim, işte:

«Mavi Mineli Dünya üzerinde disk atan atlet resmi ve üst tarafında (F.M.J.D.) altında (Sport Jeunesse) yazılı rozet», 3.9.1955 de yasaklanmıştır.

Bu gizli kitapta yalnız saçmalık, yalnız mantıksızlık değil, gülünçlü ve acıklı yasaklamalar da dolu; işte bir tanesi:

«Güvercin resmi taşıyan kartpostal…»

Evet, yasaklama kararı aynen böyle… Bu yasaklamanın tarihi yok, belli ki, 1952’den önce… Şimdi siyasî polis nerde, kimde, üstünde güvercin resmi bulunan kart bulursa alacak ve siz böyle bir kartı birisine gönderir yada gösterirseniz, suçlusunuz. Herhalde, yasaklanan bu vercin resmi, Pikasso’nun yaptığı barış simgesi güvercin resmi olacak… Bu koca yeryüzünde, Türkiye’den başka, bu güvercin resminin yasaklandığı yer var mıdır? Acaba, bu işle ilgili olanlar da, bu yasaklamadan ötürü bugün benim gibi utanç duyuyorlar mı?

Herhangi bir karar, mantığa, akla, hukuka uygun değilse, nice zorlama olursa olsun, uygulanamaz. Nitekim bu gizli kitapta, öyle saçma yasaklamalar vardır ki, bugün uygulanamamaktadır. Birkaç örnek vereyim. 1950 de, Azizname adlı bir kitap yayınlamıştım. Bu kitaptan ötürü aleyhime dâva açıldı, beni tutukladılar, aylarca tutuklu kaldıktan sonra beraet ettim. Tabii, kitabın satışı serbest oldu. 1960 yılında, aynı kitabın, «Azizname 2» adıyla ikinci basımını yaptım, sekiz bin kitap satıldı. Şimdi de zamanım olursa üçüncü basımını yapacağım. Ama bu kitap, yani ilk basımı, Gizli Yasak Yayınlar kitabında yer almıştır. Demek, dâva açılınca, son CHP iktidarı döneminde, bu kitap için yasaklama kararı alındı, o zaman beri sözde yasaktır bu kitap… Beraet edilmiş, edilmemiş, kimin umurunda!.

Sait Faik’in, ikinci basımı «Bir Takım İnsanlar» adıyla yapılan «Medar-ı Maişet Motoru» adlı romanı da yasak yayınlar arasında… Daha neler!..

Nâzım Hikmet’in bugün ikinci, üçüncü basımı yapılan, bütün eski kitapları, yasak yayınlar arasında gösteriliyor. Yasaklanan yayınların çoğunluğu yerli ve yabancı sosyalist yayınlar… Birkaç örnek vereyim:

«AmerikanMonopollerine [tekel] karşı Millî Bağımsızlık, barış, Millî servetimizi savunmak.»

Bu kitap 9.1.1954’de yasaklanmış. Benim çıkardığım birçok dergiler yasaklananlar arasında büyük yer alıyor. «1935 de yayınlanmış Kari Marks’ın «GÜNDELİKÇİ İLE SERMAYE» adlı kitabı, Lenin’in Fransızcaya çevrilmiş birçok kitapları…

Bu gizli Yasak Yayınlar kitabı, gülünçlüklerle de doludur. İşte bir iki örnek:

«Süleyman Demirel’in karikatürize edilmiş fotoğrafını havi ve üzerinde beyaz at bulunan viski şişeli beyanname, 5.10.1965 tarihinde yasaklanmış.»

 «Şemsettin Yeşil’in yazdığı (Kızlar Niçin Evlenemiyorlar, Evlenenler Neden Çabuk Boşanıyorlar) adlı kitap, 5.9.1956 da yasaklanmış.» [ Kitaba bakabilirsiniz.] (Demokrat Parti Dönemi bu kitap niye yasaklanmış diye düşünmeniz gerekir…hzl)

 

En gülünçlerinden biri de şu:

«İki sayfadan ibaret Arap harfleriyle yazılı mektup… Yasaklama tarihi: 3.10.1961» Nedir, ne mektubudur, kim kime yazmıştır, belli değil…

Şimdi size, bu gizli Yasak Yayınlar Kitabından, tarihe geçmesi gerekli şaheser bir yasaklama kararını bildiriyorum:

«Süleyman Demirel’in Türkiye Masonlar Cemiyetine mahsus kayıt fişi fotokopisi, 5.10. 1965 de yasaklanmıştır.»

Bu fotokopi birkaç dergide yayınlandıktan sonra, bu yasaklama kararı alınıyor, birkaç gün sonra da Masonlardan birisi, Demirel’in mason olmadığına değgin bir bildiri yayınlıyor.

Bu yasaklama kararından iki gün sonra da şöyle bir yasaklama kararı alınıyor:

«Başbakan Yardımcısı Süleyman Demirel’in masonluğuna ait fiş ve İnönü’nün önünde durur vaziyetteki resmi, 7.10.1965 tarihinde, 13417 sayılı kararla yasaklanmıştır.»

Benim evimden kitaplarımın çoğu, işte bu gizli Yasak Yayınlar Kitabına göre alınmıştır. Bu kitapta yasak olduğu yazılmamış olanlar için de, İçişleri Bakanlığı hemen bir yasaklama kararı çıkarabilir, arkadan da Bakanlar Kurulundan yasaklama karan alabilir.

Kısacası, bu kitap, 1967 Türkiyesi için, bir utanç belgesidir ve baştan sona Anayasaya aykırıdır. Partüerin, hem bu yasakların, hem bu yasaklama yönteminin kaldırılması için, Anayasa Mahkemesine başvurmaları, boyunlarına borçtur.

Sh: 50-58

 

FAŞİST UYGULAMALARA KARŞI YASAL DİRENME

Orhan APAYDIN

Özgür düşünceyi yansıtan, gerçekleri aydınlatan kitaplara ve onların yazarlarına düşmanlık, faşizmin en belirgin davranışını oluşturur. Kitapları meydanlarda toplayarak ateşe vermek, kitabevlerini tutuşturmak, devlet gücünü kullanarak kitap yayınını yasaklamak ve yayınlanan yapıtları toplamak faşizme özgü yöntemlerdir.

Bir avuç profesyonel katilden oluşan S A komandolarına dayanarak 1933 yılı başlarında Almanya’da iktidarı eline geçiren Adolf Hitler, bütün bir Alman halkı üzerine egemenliğini kurabilmek, faşist düzeni kabul ettirebilmek için insanları çocuk yaştan koşullandırmak gerektiğini çok iyi biliyordu. Onun içindir ki Reichstag yangınından sonra Nazilerin düzenlediği ikinci yangın, 10 Mayıs 1933 akşamı Berlin’de Üniversite alanında okul kitaplıklarıyla kitapçılardan toplanan 25 bin cilt edebiyat, sanat ve bilim yapıtının Goebbels yönetiminde törenle yakılmasıyle oldu. Almanya’da kitap yakma eylemleri İkinci Dünya Savaşına kadar sürdü. «Marksist Edebiyat»ın yakıldığını seyreden 5 bin Münihli öğrenciye Goebbels şöyle diyordu: «Alman düşmanı kitapları yakan bu ateş, kalplerinizde de vatan sevgisini tutuştursun.»

 

Kitaplıklardan toplanılarak yakılan ve sonradan bulundurulması yasaklanan kitaplar arasında Thomas ve Heinrich Mann, Lion Feucht vvanger, Jakop Wassermann, Stefan Zweig, Erich Maria Remarque, Walter Rathenau, Albert Eins tein, Alfred Kerr ve Hugo Prousse gibi ünlü Alman edebiyatçı, filozof ve bilginlerinin yapıtları vardı. Yabancı yazar ve bilginlerden yapıtları yakılanlar arasında ise şunlar bulunuyordu: Jack London, Upton Sinclair, Helen Keller, Mar garet Sanger, H. G. Wells, Freud, CJide, Zola, Proust. 1935 yılı şubatında Adolf Hitler’in Almanya’da yasak ettiği kitaplardan meydana getirilen bir Amerikan kitaplığı Brooklyn’deki Jewish Center’de profesör Einstein tarafından açıldı. Açış konuşmasında Einstein bu kitaplardan çoğunun Almanya’da yasaklanmasındaki «biricik nedenin ortalardaki insancıl nitelik» olduğunu «Nefret ve düşmanlık üzerine kurulan her toplumun çökmesinin kaçınılmazlığını çünkü insan ruhundaki olumsuz etkilerin bir kere oluşup güçlendikten sonra ister istemez günlük yaşamda da patlak vereceğini» belirtti. Hitler, Nazi rejiminin özünde özgür düşünceyi yok etmek amacını taşıyan kitap düşmanlığını öğretmen iken aklî dengesizliğinden ötürü işinden atılan Nazi Komandosu Bernhart Rust’u Eğitim Bakanı yaparak eğitim kurumlarında bu bakanın eliyle yürüttü.

Komando Bakan «Millî devlet» ideolojisine aykırı özgür düşünce, sanat ve bilimi açıklayan kitapların Nazi rejiminin ilkelerine ay kın ahlâk ve aile değerlerini yıkmaya yönelik olduğu gerekçesiyle, bütün okul kitaplıklarından toplatılmasını sağladı. Kültür yaşamına deli gömleği giydirilen Almanya’da Nazi ideolojisi ile koşullandırılan çocuklara delikanlı yaşlarına geldiklerinde Oradour, Varşova Gettosu ve Auschwitz’de o inanılmaz vahşet yaptırılabildi. Einstein, Jewish Center’de yaptığı konuşmada haklı çıkmıştı.

Özgür düşünce ve onun en etkili açıklama aracı olan kitap düşmanı Nazilerin yıkılmasından otuz yıl sonra Türkiye’de Milliyetçi Cephe adı altında oluşan siyasal iktidarın yönetiminde 12 Mart faşizmi ile en yüksek düzeye ulaşan kitap düşmanlığı yeniden kendini göstermeğe başlamıştır. Ülkenin kültür merkezini oluşturan İstanbul’un Cağaloğlu semtinde Üniversite ve Adliye Sarayı yakınında halka dönük gerçekçi yazarların yapıtlarını satan Öncü Kitabevi yakıldı. Binlerce kitap kül durumuna getirildi. Bu yangından kısa bir süre önce de Millî Eğitim Bakanı 16 Ekim 1975 tarihinde yayınladığı bir genelge ile insanlığın kültür ve düşünce özgürlüğünü oluşturan ünlü Türk ve yabancı yazarlardan Milliyetçi Cephe ideolojisine ters düşenlerin yapıtlarını okul ve sınıf kitaplıklarından «Eğitim malzemeleri» bürosunda yokedilmek üzere toplatılmasını emrindeki bürokratlardan istemekteydi. Bakana göre bu yapıtlar «Milli eğitime, ahlâka, aile ve toplum değerlerine aykırıdır». Genelgede ayrıca amaçları «Kurulu düzeni yıkmak» olan yöntemi belli yazarların yapıtlarının Türk çocuklarına okutulmaması için görevliler uyarılmaktadır. Böylece Nazilerin kırk yıl kadar önce uyguladıkları kitap kıyımının bir örneği Milliyetçi Cephe yönetiminde 1976 Türkiye’sinde sahneye konmak istenmektedir. Bakanın genelgesi üzerine görevlilerce toplanan kitaplarda yer alan yapıtlar ile Nazilerin yukarıda açıkladığımız listesinde saptananlar arasındaki benzerlik ilginçtir.

Ölçüler ise tıpa tıp aynıdır. Franco’nun sağlığında İspanyol kitapçı vitrinlerini süsleyen kitaplar bile Millî Eğitim Bakanının genelgesi üzerine yasaklanan kitaplar arasında bulunmaktadır: Marks ve Sartre’ın yapıtları gibi.

Ülkemizdeki yönetimin yürüttüğü kitap düşmanlığını sadece Millî Eğitim Bakanlığının genelgesiyle başlayan toplamalar ile sınırlı görmek kuşkusuz ki yanlış olur. Yürürlükteki Sıkıyönetim Yasasının kitap toplama konusunda hiçbir ölçü saptamadan yönetime tanıdığı sınırsız yetkinin 12 Mart döneminde nasıl kullanıldığı herkesçe bilinmektedir. Sıkıyönetim rejimi süresinde zaman zaman duyurulan yasak kitaplar listesindeki yapıtlar yalnız kitaplıklardan değil kişilerin evlerindeki raflardan bile toplatılmış, korkuya kapılanlar bu kitapları yakmak veya denize atmak biçimlerinde yok etmişlerdir. Kitap bu uygulamada uyuşturucu madde veya silâh gibi suç aracı olarak basında ve TRT’de de yayınlanan duyurularla kamuoyuna bildirilmiştir. Bugün de adlî uygulamada Mussolini’nin Adalet Bakanı Rocco’ya hazırlatarak yürürlüğe koyduğu 1930 İtalyan ceza yasasından Türk ceza yasasına 1936’larda aktarılan 142. maddede yazılı suçu oluşturduğu iddiasıyla yargılama yasasının Anayasaya ters düşen yanlış yorumu sonucu özgür düşünceyi açıklayan kitap toplamaları süregelmektedir.

Gerek Millî Eğitim Bakanlığının genelgesiyle okul ve sınıf kitaplıklarından, gerekse adlî uygulama ile satış yerlerinden kitap toplatılmasının hukuksal ve yasal dayanağı var mıdır? Hukuksal ve yasal dayanağı yoksa, kitap toplama işlemlerine karşı yasal direnmenin biçimi nedir?

İster devrimle, isterse demokratik yollarla gelsin çağımızın burjuva iktidarlarının bir özelliği, kurdukları yönetimlerin işlem ve eylemlerinde yasallığa (Legalite – meşruiyet) özen göstermeleridir. Bu, iktidarların faşizme yöneldikleri zaman da böyledir. Mussolini ve Hitler, gerek iktidara gelişlerine gerekse kurdukları yönetime yasal kılıf giydirmek yönetimini ustaca uygulamışlardır. Günümüzde bunların izleyicileri de aynı yöntemi seçmektedirler. Ülkemizde 12 Mart faşizmi ise, 1961 Anayasasının demokratik niteliğini, Anayasanın ön gördüğü prosedüre uygun olarak değiştirmekle işe başlamıştır. Bugünkü M. C. iktidarı da faşist uygulamaları için yeni yasalar hazırlamakta hattâ, Anayasayı tüm olarak değiştirmek isteğini açıklamaktan çekinmemektedir. Ancak, 12 Mart’ın antidemokratik yönde Anayasa değişikliklerine karşın, bugün, kitap toplama biçiminde yürütülen hükümet ve yargı organı işlemleri hukuksal ve yasal dayanaklardan yoksun bulunmaktadır. Bu dayanağı elde etmeğe yönelik siyasal iktidar girişimleri parlemento içi ve dışı muhalefetin karşı koymasıyla olumlu sonuca ulaşamadığı takdirde, bu tür işlem ve davranışlar hukuk ve yasa dışı niteliklerini koruyacak, bunların önlenmesi olanağı kullanılabilecektir.

Sh: 59-63

Kaynak: Toplatılan Kitaplardan Seçmeler, Türkiye Yazarlar Sendikası Yayınları: 1, Yaylacık Basımevi — 1976,  İstanbul

****

TELEVİZYON’UN GERÇEĞİNDEN SANSÜRE VARIŞ

Zaman Değişimin Öncüsü

Mumford, Technics and Civilization adlı önemli kitabında, ondördüncü yüzyıldan başlayarak saatin bizi nasıl önce zamanı ölçen, daha sonra zamanı tasarruf eden, şimdi de zamana uyan kişiler durumuna getirdiğini göstermektedir. Bu süreçte biz, saniyeler ve dakikalardan oluşan bir dünyada doğanın otoritesinin sarsılıp geri plana düşmesi nedeniyle güneşe ve mevsimlere saygı göstermemeyi alışkanlık edindik. Aslında, Mumford’un işaret ettiği gibi, saatin icat edilmesiyle Ebediyet de insani olayların ölçüsü ve odak noktası olma konumunu kaybetmiştir. Sonuçta, öyle bir bağ olduğu çok az kişinin aklına gelmişse bile, saatin durmayan tiktaklarının Tanrı’nın ululuğunun zayıflamasıyla ilgisinin, Aydınlanma filozoflarının yazdıkları bütün bilimsel incelemelerden daha fazla olduğunu söyleyebiliriz herhalde. Demek istediğim şu ki, saat insan ile Tanrı arasında, Tanrı’nın kaybeden taraf olarak göründüğü yeni bir konuşma biçimi doğurmuştur.Herhalde, bugün yaşasa Hz. Musa da emirlerine şöyle bir yenisini eklerdi: Zamanı temsil eden hiçbir mekanik araç yapmayacaksın. Sh:20-21

**

YENİ MİT TELEVİZYON

Televizyon, görüntü ile çılgınlığın etkileşimini mükemmel ve tehlikeli bir kusursuzluk katına çıkararak, telgraf ile fotoğrafın epistemolojik yönelimlerini en güçlü biçimde dışa vurmayı sağlamıştır. Üstelik onları evlerin içine kadar getirmiştir. Şimdi biz, ilk ve en yakın öğretmeni, ayrıca çoğumuz için en güvenilir yoldaşı ve dostu televizyon olan ikinci kuşak çocuklarla bir arada yaşıyoruz.Daha açık bir dille ifade edersek, televizyon yeni epistemolojinin kumanda merkezidir. En ufak çocuklar dahi televizyon izlemekten men edilmezler. En berbat yoksulluk bile televizyondan vazgeçmeyi gerektirmez. En yüce eğitim sistemi bile televizyonun belirleyiciliğinden kurtulamaz. Ve en önemlisi, kamuoyunu ilgilendiren hiçbir konu (politika, haber, eğitim, din, bilim, spor) televizyonun ilgi alanının dışında kalmaz. Yani, halkın bu konuları kavrayış biçimi tamamen televizyonun yönelimleriyle şekillenmektedir.

Televizyon daha ince yollarla da kumanda merkezidir. Örneğin, diğer medya araçlarından yararlanışımız ağırlıkla televizyonun yönlendiriciliğiyle olmaktadır. Telefon sisteminin nasıl kullanılacağını, hangi filmlerin görüleceğini, hangi kitap, kaset ve dergilerin alınacağını, hangi radyo programlarının dinleneceğini televizyondan öğreniriz. Televizyon iletişim ortamımızı, başka hiçbir iletişim aracının gücünün yetmeyeceği tarzlarda bizim adımıza düzenler.

Bu noktaya küçük, ironik bir örnek olması bakımından şöyle bir şey aklınıza getirin: Geçtiğimiz birkaç yıl içinde bilgisayarın geleceğin teknolojisi olduğunu öğreniyorduk. Şimdiyse çocuklarımızın “bilgisayar dili”ni bilmezlerse okulda başarısız kalacakları, yaşamda öne fırlayamayacakları söylenmektedir.Kendimizin bir bilgisayarı olmazsa işlerimizi yürütemeyeceğimiz, alışveriş listemizi çıkaramayacağımız ya da çek hesaplarımızı düzgün tutamayacağımız iddia edilmektedir. Bunların bir bölümü doğrudur belki. Ancak bilgisayarlarla ve onların yaşamlarımızdaki yerleriyle ilgili en önemli nokta, bütün bunları televizyondan öğrenmemizdir. Televizyon, “üst-araç” (metamedium) statüsüne; yalnızca dünyaya ilişkin bilgimizi değil, aynı zamanda bilme yollarına ilişkin bilgimizi de yönlendiren bir araç statüsüne yükselmiştir.

Aynı zamanda televizyon, Roland Barthes’ın yorumuyla “mit” statüsüne yükselmiştir. Barthes’ın “mit” derken kastettiği, dünyayı anlamanın problematik olmayan bir biçimi, özetle doğal görünenin tamamen bilincinde olmayışımızdır. Mit, bilincimizin gözle görünmez olan derinliklerine gömülmüş bir düşünme biçimidir. Şimdi televizyonun izlediği yol böyledir. Televizyon cihazı artık, bizi büyülemez ya da zihnimizi allak bullak etmez. Televizyonun ilginç yönlerine ilişkin hikâyeler anlatmayız. Televizyon cihazlarını artık, özel odalarla sınırlamayız. Televizyonda izlediklerimizin gerçekliğinden kuşkuya düşmeyiz ve televizyonun sunduğu bakış açısının özelliğini pek fark etmeyiz. Televizyonun bizi nasıl etkilediği sorusu bile arka plana atılmıştır. Bu soru, sanki kulağımız ve gözümüz olmasının bizi nasıl etkilediğini soruyormuş gibi bazılarımıza acayip görünebilir. Yirmi yıl önce “Televizyon kültürü şekillendirir mi yoksa yalnızca yansıtır mı”sorusu pek çok araştırmacı ve toplumsal eleştirmen tarafından ilginç bulunmuştu. Ancak, televizyon zamanla bizim kültürümüz haline gelmeye başladıkça, bu soru da geçerliliğini büyük oranda yitirmiştir. Demek ki bizim konuşmalarımızın konusunu, televizyonun kendisinden çok, televizyonda görülenler, yani onun içeriği oluşturur. Televizyonun ekolojisi (buna hem onun fiziksel özellikleri ve sembolik kodu hem de olağan biçimde ona atfettiğimiz koşullar dahildir) tartışılmaz bir veri sayılmakta, doğal olarak kabul edilmektedir.

Televizyon, deyiş yerindeyse, toplumsal ve entelektüel evrenin arka planındaki radyasyon, yüz yıl önceki elektronik bigbang’in neredeyse gözle görülmez kalıntısıdır; bu bizim o kadar yakından bildiğimiz ve millet kültürüyle o kadar iç içe geçmiş bir durum yansıtır ki, fondaki cılız tıslamasını artık duymayız ya da parlayıp sönen gri ışığını artık görmeyiz. Demek ki televizyonun epistemolojisi büyük oranda dikkat çekmemekte, onun kurduğu “ceee” dünyası bize artık, tuhaf bile gelmemektedir.

Elektronik ve grafik devriminin bundan daha rahatsız edici bir sonucu yoktur: Bize televizyon aracılığıyla sunulan dünyanın garip değil, doğal görünmesi. Zira yabancılık duygusunun kaybolması, bir uyum sağlama göstergesidir ve bizim uyum sağlamamızın derecesi ne kadar değiştiğimizin ölçüsünü verir. Kültürümüzün televizyonun epistemolojisine uyum sağlaması şu ana kadar hemen hemen tamamlanmış durumdadır; televizyonun hakikat, bilgi ve gerçeklik tanımlarını o kadar gözü kapalı kabul etmekteyiz ki ilgisizlik bize anlamlı görünmekte, tutarsızlık ise özellikle akıllıca davranmak gibi gelmektedir. Üstelik kurumlarımızın bir bölümü de çağın şablonlarına uymuyorsa, gözümüze düzensiz ve yabancı görünen şablonlar değil, bu kurumlar olmaktadır.

Televizyon, kültürümüzü yapısal bir değişime uğratarak muazzam bir gösteri sahnesi yaratmıştır.Kuşku yok ki sonunda bu durumu seve seve benimsemeye ve hoş olarak niteleme noktasına gelebiliriz. Aldous Huxley’in elli yıl önce gerçekleşmesinden korktuğu şey de tam olarak budur zaten.sh: 90-94

**

TELEVİZYON’UN HABER OYUNLARI

Çok önemli bir meseledir bu; zira hakikatin televizyondaki haber programlarında nasıl algılandığı sorununun ötesine gider. Televizyonda hakikati iletmenin kesin ölçütü olarak gerçekliğin yerini güvenilirlik almışsa, politik liderler, icraatlarının tutarlı biçimde gerçeğe yakın olma duygusu uyandırması koşuluyla, gerçekliğin kendisine kafa yorma zahmetine katlanmaya fazla gerek duymazlar. Örneğin, Richard Nixon’ın ismini lekelemiş olan onursuzluğun, kendisinin yalan söylemesinden değil, televizyonda yalancı görüntüsü sunmasından kaynaklandığını düşünüyorum.Eğer doğruysa, kimseyi, hatta koyu Nixon düşmanlarını bile rahatlatmaz bu. Çünkü bunun alternatifleri ya bir yalancı gibi görünüp hakikati söylüyor olmak ya da, daha kötüsü, hakikati söylüyor gibi görünüp aslında yalan söylüyor olmaktır.

Televizyonda bir haber programı hazırlanması istenen bir kişi bunların hepsinin farkında olur ve diğer başarılı emprezaryoların yararlandıkları ölçütler temelinde oluşturmaya özen gösterir. Sizin dikkatinizi, eğlence dozunu en fazlaya çıkaran ilkelere göre haber programı hazırlamaya yoğunlaştırır. Örneğin, program için bir müzikal tema seçer. Bütün haber programları müzikle başlar, biter ve gene müzik eşliğinde ara verilir.Bu uygulamayı tuhaf bulan çok az kişiyle karşılaşmışımdır ve bu saptamamı, ciddi kamusal söylem ile eğlence arasındaki ayrım çizgilerinin silinmesinin bir kanıtı sayarım.

Müziğin haberle ne ilgisi vardır?
Niçin haber programına müzik konur?

Haber programına müzik konmasının nedeni, tiyatro oyununa ve sinema filmine müzik konmasıyla aynıdır: Eğlenceye uygun bir ruh hali yaratıp bir leitmotif (nakarat)  sunmak. Eğer müzik olmasaydı flaş bir haberle kesilen herhangi bir televizyon programında olduğu gibi izleyiciler hakikaten dehşet verici, belki yaşamlarının bile değişmesini gerektiren bir haber dinlemeyi beklerlerdi.Ama programın çerçevesi müzikle çizildiği sürece, izleyici ciddi biçimde dehşete düşülecek bir şey olmadığını, aslında aktarılan haberlerin gerçeklikle ilgisinin bir oyundaki sahnelerden farksız olduğuna inanma konusunda gönlü rahat olur.

Bir haber programının, içeriği ağırlıkla eğlenceye uygun olarak tasarlanmış stilize bir dramatik temsil gibi algılanması, başka özelliklerle (bunlar arasında bir öykünün ortalama uzunluğunun kırk beş saniye sürmesi de vardır) pekiştirilmektedir. Kısalık her zaman saçmalamayı akla getirmemekle birlikte, bu örnekte açıkça böyle olmaktadır. Ciddilik duygusunu, yansımaları bir dakikadan daha az bir zamanda tükenen bir olayla iletmek mümkün değildir. Aslında, TV haberlerinde, herhangi bir öykünün herhangi bir sonucunun bulunması türünden bir şey önerme niyeti taşınmadığı çok açıktır; zira bu, izleyicilerin o konuyu zihinlerinde taşımaya devam etmelerini gerektirecek ve buna bağlı olarak izleyicilerin dikkatlerini her an yayına hazır bekleyen bir sonraki habere yöneltmelerini engelleyecektir. İzleyicilere, her koşulda bir film uzunluğunda olacağından bir sonraki haberden kopmalarına da fazla zaman tanınmaz. Resimli görüntülerin sözcükleri ve kısa süreli iç gözlemleri gölgede bırakmasında fazla güçlük çekilmez. Siz de bir televizyon yapımcısı olarak, görsel malzemeyle desteklenen bir olaya öncelik tanıyıp onu işlemekten şaşmayacaksınız. Bir polis karakoluna getirilen bir cinayet zanlısı, aldatılmış bir tüketicinin kızgın suratı, Niyagara Şelalesi’ne atılan ve içinde bir adam olduğu iddia edilen bir fıçı, Beyaz Saray’ın yeşil bahçesine bir helikopterle inen Başkan; bunlar her zaman için etkileyici ya da eğlendirici görüntülerdir ve bir eğlence programının içeriğine kolayca uygun düşerler. Kuşkusuz, bir haberde anlatılan şeyin fiilen görüntülerle belgelenmesi zorunlu değildir. Böyle görüntülerin halkın bilincini işgal etmeleri de zorunlu değildir. Her televizyon yapımcısının iyi bildiği gibi, filme almak her zaman geçerli bir kuraldır.

Ayrıca, haber spikerlerinin görüntü parçalarının ön ya da son konuşmalarını yaparken suratlarını buruşturmak ya da ürpermek üzere ara vermemeleri de gerçek dışılık dozunu yüksek tutmakta büyük katkısı olan bir harekettir.Gerçekten, pek çok haber spikeri okudukları haberin anlamını kavramaktan uzak görünmekte, depremleri, toplu katliamları ve diğer felaketleri aktarırken sevinçli bir coşkuyla dolu yüz ifadelerini hiç değiştirmemektedirler. Spikerlerin herhangi bir şekilde kaygılı ya da dehşete kapılmış görünmeleri izleyicileri de endişelendirir. İzleyiciler, “Ve şimdi de…” kültüründe haber spikerlerinin ortaklarıdır ve spikerlerden, çok az ciddileşen, ama sahici bir kavrayış gücüne de sahip olan bir karakter rolünü iyi oynamalarını beklerler. Tiyatroya giden birinin sahnedeki karakter mahallede bir katil dolaştığını söyledi diye hemen evini aramak için telefona sarılması gibi, haberleri izleyen birinin de verdiği tepkilerde hiçbir gerçeklik hissi olmayacaktır.

İzleyiciler, haberlerden bir tanesinin çok ciddi görünmesinin önemli olmadığını da bilirler (örneğin, bu satırları yazdığım günlerde, Donanma’dan bir general Amerika Birleşik Devletleri ile Rusya arasında nükleer savaşın kaçınılmaz olduğunu ilan etmiştir). Demek istediğim, bir haberin hemen arkasından bir reklam kuşağı gelecek, bir anda haberlerin etkisi silinecek, hatta büyük  ölçüde bayatlayacaktır.Bu özellik bir haber programının yapısında anahtar bir unsurdur ve bu niteliğiyle televizyon haberlerinin ciddi bir kamusal söylem biçimi şeklinde hazırlandığı iddialarını çürütür. Eğer ben de şu satırı yazarken konuya ara verecek, tartışmama ileride devam edeceğimi söyleyip United Airlines ya da Chase Manhattan Bank lehine birkaç laf edeceğimi aktaracak olsaydım, benim ve sözlerim hakkında neler düşüneceğinizi getirin bir zihninize. Haklı olarak benim size saygı duymadığımı, işlediğim konuya ise hiç saygım olmadığını düşünürsünüz. Ve eğer bunu bir kere değil, her bölümde defalarca yapmış olsaydım, yazdığım hiçbir şeyin dikkate değer olmadığı kanısına varırdınız.Öyleyse aynı durumda bir haber programını önemsiz bulmamamızın nedeni nedir? Bunun nedeni, eminim, kitaplardan, hatta diğer araçlardan (sinema gibi) anlatının tonunda bir tutarlılık, içerikte bir süreklilik beklerken, televizyondan, özellikle haber programlarından yana böyle bir beklentimizin olmamasıdır. Televizyonun kopuk kopuk programlarına o kadar alışmış durumdayız ki, bir muhabirin nükleer bir savaşın kaçınılmaz olduğu haberini verdikten hemen sonra “… ve şimdi de reklamlar…” demesine hiç şaşırmayız artık.

Haberlerle reklamların bu şekilde yan yana konmasının dünyamızı ciddi bir yer olarak yorumlayışımıza yaptığı zararı abartmış olmamız pek mümkün değildir. Zarar, özellikle dünyaya nasıl tepki göstereceklerinin ipuçlarını çoğunlukla televizyondan alan genç izleyiciler açısından büyüktür. Gençler, televizyon haberlerini izlerken, diğer kesimlerden daha fazla, zulüm ve ölüm haberlerinin büyük ölçüde abartılı olduğunu ve ne olursa olsun ciddiye alınmasına ya da sağduyulu bir tepkiyle karşılanmasına gerek olmadığını varsayan bir epistemolojinin etkisine girmektedirler.

Bu konuda, bir televizyon haber programının sürrealist çerçevesinde, mantığı, aklı, ardışıklığı ve çelişki kurallarını terk eden bir söylem tipini öne çıkaran bir anti-iletişim kuralı yattığını söyleyecek kadar ileriye gitmem gerekiyor. Bence bu kurama verilen isim estetikte Dadaizm, felsefede nihilizm, psikiyatride şizofrenidir. Tiyatronun sözlüğünde ise vodvil olarak bilinir. Sh:116-119

TELEVİZYON VAİZLERİ

Vaizler, izleyici sayılarını en fazlaya çıkarmak amacıyla vaazlarının içeriğini ayarlama konusunda oldukça samimidirler. Diyelim, bir elektronik vaizin zenginlerin cennete gitmek için aşmaları gereken engellere değinmesini umuyorsanız hakikaten çok beklersiniz. Ulusal Dinsel Yayıncılar Birliği Yönetim Kurulu Başkanı, bütün televizyon vaizlerinin yazılı olmayan yasasını şu sözlerle özetlemektedir: “İzleyici payınızı, ancak onların istedikleri şeyleri sunarak arttırabilirsiniz.”  Eminim hemen bunun alışılmadık bir dinsel ilke olduğunu belirteceksiniz. İnsanlara istedikleri şeyleri sunan (dini liderler peygamberler kadar) büyük bir dinsel önder yoktur. Önderler yalnızca kitlelerin ihtiyaç duydukları şeyleri sunarlar. Oysa televizyon, insanlara ihtiyaç duydukları şeyleri sunmaya pek uygun değildir. Televizyon “dost yardımcı”dır. Kapatması çok kolaydır. En cazip hali, dinamik görsel imgelerin diliyle konuştuğu zamandır. Karmaşık sözlere ya da karşılaması kolay olmayan taleplere yüz vermez. Demek ki televizyonda verilen vaaz  ve dinî programlar bol bol alkışla doludur. Bolluğu kutsarlar. Programlarında yer alan oyuncular sonra ünlü kişiler olurlar.Mesajları ne kadar önemsiz olsa da programların izlenme oranı yüksektir; daha doğrusu, mesajları önemsiz olduğu için büyük bir kitle tarafından izlenirler. Mesela Hıristiyanlığın talepkâr ve ciddi bir din olduğunu söylerken yanılmadığıma inanıyorum. Ama kolay ve eğlenceli bir tarzda sunulduğu zaman bambaşka bir din haline gelmektedir.

Kuşkusuz, televizyonun dini aşağıladığı iddiasına karşı çıkan argümanlar vardır. Örneğin, manzaranın dine pek yabancı olmadığı söylenmektedir. Quakerları ve başka birkaç katı mezhebi saymazsak, her din sanat, müzik, ikonlar ve korku verici ritüeller aracılığıyla kendini cazip göstermeye çalışır. Birçok insanı dine çeken, dindeki estetik boyuttur. Özellikle Roma Katolikliği ve Musevilik açısından geçerlidir bu: her iki din de müritlerine akıldan çıkmayan ezgiler, muhteşem elbiseler ve şallar, sihirli şapkalar, kâğıt helvalar ve şarap, pürüzsüz pencereler ve eski dillerin esrarengiz nağmelerini sunarlar. Dine özgü olan bu giyecekler ile televizyonda izlediğimiz çiçekli ve çağıl çağıl akan pınarlı görüntüler arasındaki farklılık; ilkinin, aslında din tarihinin ve dinsel doktrinlerin, basit araç gereçlerinden öte, ayrılmaz parçaları olmasıdır. Dinsel göstergeler, inananların bu araçlara saygıyla karşılık vermelerini gerektirir.  Sh:136-138

**

TELEVİZYON VE REKLAM

Kuşkusuz kapitalizmin pratiğinin çelişkileri de vardır. Örneğin, karteller ve tekeller, kuramı fiilen işlevsizleştirirler. Öbür yandan televizyon reklamları da durumu iyice karıştırır. En basit bir örnek verirsek: Rasyonel çerçevede düşünülmesi için her iddianın (ticari ya da başka içerikli) sözle yapılması gerekmektedir. Daha kesin bir ifadeyle, her türlü iddia bir önerme biçimine sokulmalıdır, zira “gerçek” ve “sahte” gibi sözcüklerin telaffuz edilebileceği söylem zemini önermedir. Eğer bu söylem evreni yok sayılırsa, o zaman ampirik testlerin, mantığa dayalı analizlerin ya da aklın öbür araçlarının uygulanmasından hiçbir sonuç alınamaz.

Ticari reklamlarda önermeler kullanmaktan vazgeçme on dokuzuncu yüzyılın sonunda başlamıştı.Ancak 1950’li yıllara kadar televizyon reklamı ürünle ilgili kararlara temel oluşturma açısından dilsel söylemi eskitemedi. Resimli reklamlar iddiaların yerine görüntüyü koyarak, tüketim kararlarının temeline duygusal çağrıları -gerçek olma ölçütünü değil- oturtmuştu. Rasyonalite ile reklam arasındaki mesafe şu anda o kadar açıktır ki, bir zamanlar ikisi arasında bir bağ bulunduğunu hatırlamak bile çok zordur. Bugün televizyon reklamlarında önermelere, çirkin insanlar kadar ender rastlarsınız. Bir reklamcının iddiasının doğruluğu ya da yanlışlığı sorun bile değildir. Örneğin bir McDonald’s reklamı, test edilebilir, mantıklı biçimde düzenlenmiş savlara dayanmaz.McDonald’s reklamı, güzel görünüşlü insanların hamburger alıp yedikleri, iyi talihleriyle neredeyse kendilerinden geçtikleri bir dramadır. İzleyicinin bu dramadan kendisinin çıkardığı sonuçların dışında en ufak bir iddia bile ortaya atılmaz. Elbette, bir televizyon reklamını sevmek ya da sevmemek mümkündür. Ama çürütmek mümkün değildir.

Aslında bunu biraz daha derinleştirebiliriz: Televizyon reklamı tüketilecek ürünlerin niteliğiyle ilgili hiçbir şey anlatmaz. Reklamın içeriği, ürünleri tüketenlerin niteliğinde odaklanır. Sinema yıldızlarının ve ünlü sporcuların, berrak göllerin ve maço balıkçı gezilerinin, şık akşam yemeklerinin ve romantik fasılların, kırda pikniğe çıkmak için station arabalarını ağzına kadar dolduran mutlu ailelerin görüntülerinde, satılan ürünlerle ilgili hiçbir şey bulunamaz.

Ama o ürünleri satın alabileceklerin korkuları, fantezileri ve rüyalarıyla ilgili her şey yansıtılır. Reklamcının bilmesi gereken, ürünle ilgili doğru bilgiler değil, alıcı açısından neyin yanlış olacağıdır. Dolayısıyla iş harcamalarındaki denge ürün araştırmasından piyasa araştırmasına kaymaktadır. Televizyon reklamıyla ürünlerin değerli bulunması değil, tüketicilerin kendilerini değerli hissetmeleri amaçlanmaktadır; yani şu anda işletmecilik işi sahte bir terapiye dönüşmüş durumdadır. Tüketici, psikodramalarla yatıştırılan bir hastadır.

Nasıl politikanın dönüşümü yürekli George Orwell’ı şaşırtırsa, yukarıda anlattıklarımız da Adam Smith’in aklını allak bullak ederdi. Gerçi Orwell, George Steiner’in belirttiği gibi, Yenikonuş’un kısmen “ticari reklam bolluğu”ndan kaynaklandığını düşünüyordu. Ama Orwell, “The Politics of the English Language” adlı ünlü denemesinde politikanın “savunulamaz olanı savunma”olayına dönüştüğünü yazdığı zaman, politikanın bozulmuş da olsa apayrı bir söylem tarzı olarak kalacağını varsaymaktaydı. Orwell’in eleştirisi, geçmişi çok eskilere dayalı çifte standart propaganda ve aldatma sanatlarının gelişkin değişkelerinden yararlanan politikacılara yönelikti. Savunulamaz olanı savunmanın bir eğlence biçiminde yürütüleceği gelmemişti aklına. Politikacının komedyen değil, aldatıcı olmasından korkuyordu.

Televizyon reklamı, politik fikirleri sunmanın modem yöntemlerinin yaratılmasında başlıca araç olmuştur. Televizyon reklamı bunu iki yolla başarmıştır. Birinci yol, politik kampanyalarda reklam formunun kullanılmasının bir zorunluluğa dönüşmesidir. Bence bu yöntem üzerinde çok fazla durma gereği yoktur. Politik “reklamların yasaklanmasını öneren eski New York City Belediye Başkanı John Lindsay dahil olmak üzere, herkes bunun farkındadır ve çeşitli oranlarda kaygı duymaktadır. Televizyon yorumcuları bile bunu vurgulamaktadırlar. 145-146

**

TELEVİZYON VE SANSÜR

Hükümet politik fikirlerini, yeterince denetleyebildikleri biçimler ve bağlamlarda birbirleriyle paylaşacak konumdadırlar. Dolayısıyla en büyük kaygıları hükümetin tiranca uygulamalara yönelmesi olasılığıdır. İnsan Haklar Bildirgesi, büyük ölçüde, hükümetlerin enformasyon ve fikir akışını kısıtlamasını önlemeyi amaçlayan bir metindir. Oysa onun yaratıcıları, hükümetin zorbalığının bambaşka türde bir problemle, şöyle ki, televizyon sayesinde yurt’da kamusal söylem akışını denetleyen şirketlerle aşılabileceğini düşünmeleridir. Buna (en azından burada) hiçbir itirazım yok ve şirketlere karşı bilinen eleştirileri sıralamaya niyetli de değilim. Benim endişeyle vurgulamak istediğim nokta, Annenberg İletişim Okulu Dekanı George Gerbner tarafından da çok iyi ifade edilmişti:

Televizyon bütün insanlara genel bir öğretim programı sunan, bir tür gizli vergiyle finanse edilen ve özel bir Kültür Bakanlığı’nın (üç kanallı) yönettiği yeni devlet dinidir. Bu vergiyi gerçekten televizyon izlerken ve izleyip izlememek umurunuzda olmadığı zaman değil, banyo yaparken ödersiniz.

Gerbner aynı denemenin daha önceki bir yerinde de şunları söylüyordu:

Özgürlük televizyonu kapatarak elde edilemez. Televizyon çoğu insanın gece ya da gündüz en çok hoşlandığı şeydir. Biz, ezici çoğunluğun düğmeyi kapatmayacağı bir dünyada yaşıyoruz. Mesajı bu kutudan almasak bile, başka insanlardan nasılsa alırız. 

Profesör Gerbner’in bu cümlelerle, “Kültür Bakanlığı”nı idare eden insanların sembolik dünyamızın yönetimini devralacakları bir gizli komplo bulunduğunu anlatmaya çalıştığını sanmıyorum. Annenberg İletişim Okulu’nun üç kanalın yönetimini üzerine alırsa, izleyicilerin bu değişikliğin farkına bile varmayacaklarını söylediğimde Gerbner’in benimle aynı fikirde olacağından bile kuşkuluyum. Bence Profesör Gerbner’in söylemek istediği (ki ben de bunu kastediyorum), Televizyon Çağı’nda enformasyon ortamımızın 1783’tekinden tamamen farklı olduğu, televizyon bolluğunun hükümet kısıtlamalarından daha korku verici olduğu, aslında şirket Amerikası’ndan yayılan enformasyondan kendimizi korumanın hiçbir yolunun olmadığı, bu yüzden özgürlük savaşlarının eskisine göre farklı alanlarda verilmesi gerektiğidir.

Örneğin, geleneksel sivil özgürlükçülerin okul kütüphanelerindeki ve okulların öğretim programlarındaki kitap yasaklamalarına karşı çıkmalarının bugün büyük ölçüde havada kaldığı düşüncesini ortaya atacağım. Sansür gibi hareketler elbette bizleri kızdırır ve karşı çıkılmalıdır.Ama artık en ufak bir önemleri de kalmamıştır. Daha kötüsü, kamusal sivil özgürlükçüleri yeni teknolojilerin iddialarıyla ilintili sorunların üzerine gitmekten alıkoyduğuna bakılırsa, yanıltıcı bile olmaktadırlar. Açık bir dille ifade edersek, bir öğrencinin okuma özgürlüğü, Long Island’da, Anaheim’de ya da başka bir yerde kitap yasaklanmasından ciddi biçimde zarar görmez. Oysa Gerbner’in ileri sürdüğü gibi, televizyon öğrencinin okuma özgürlüğünü açıkça kısıtlar ve bunu, deyiş yerindeyse, masumca davranışlarla yapar. Televizyon kitapları yasaklamaz, sadece onların yerine geçer.

Sansüre karşı mücadele, büyük ölçüde yirminci yüzyılda kazanılmış olan, on dokuzuncu yüzyıla ait bir sorundur. Şimdi yüz yüze geldiğimiz sorun ise televizyonun ekonomik ve sembolik yapısının gündeme getirdiği sorundur. Televizyonu idare edenler enformasyon elde etme olanağımızı kısıtlamaz, tam tersine genişletirler. Bizim Kültür Bakanlığımız Orwellci değil, Huxleycidir. Hiç aralıksız izlememizi cesaretlendirmek için elinden gelen her şeyi yapar. Oysa izlediğimiz şey, enformasyonu basitleştirilmiş, tözsel ve tarihsel içerikleri boşaltılmış, bağlamından koparılmış biçimde sunan yeni enfarmasyonu eğlence paketi haline sokan bir araçtır. Amerika’da kendimizi eğlendirme fırsatları asla ortadan kaldırılmaz.

Her türden tiranlar, hoşnutsuzluğu yatıştırma aracı olarak kitleleri eğlenceye boğmanın yararının her zaman farkında olmuşlardır. Ancak tiranların çoğu da kitlelerin eğlendirici olmayan şeylere aldırış etmeyecekleri bir durumun doğacağını rüyalarında bile göremezlerdi. Bu yüzden tiranlar sansüre hep bel bağlamışlardır ve hâlâ da bağlamaktadırlar.Sansür, her şey bir yana, tiranların, bir halkın ciddi söylem ile eğlence arasındaki farklılığı bildiği -ve buna özen gösterdiği- varsayımına ödedikleri borçtur. Geçmişin bütün kralları, çarları ve führerleri (ve günümüzün komiserleri), her türlü politik söylem bir jest biçimini aldığı zaman sansüre gerek kalmayacağını bilmiş olsalardı sevinçten deliye dönerlerdi. sh:156-157

HUXLEYCİ UYARI

Bir kültürün ruhunun tükenmesinin iki yolu vardır.

Birincisinde (Orwellci yol) kültür bir hapishaneye dönüşürken, İkincisinde (Huxleyci yol) kültür bir hicive dönüşür.

Dünyamızın şu anda, Orwell’in kendi alegorik hikâyelerinde doğru olarak betimlediği hapishane kültürlerinin etkisiyle biçimsizleştiğini kimseye hatırlatmak gerekmez. Gerek Orwell’ın 1984  ve Animal Farm  adlı romanları, gerekse fazladan Arthur Koestler’in Darkness at Noon  adlı romanı okunacak olursa, şimdi bir sürü ülkede ve milyonlarca insan üzerinde etkili olan düşünce denetimi aygıtının oldukça ayrıntılı bir krokisi elde edilir. Kuşkusuz bizi tiranlığın ruhsal tahribatları konusunda bilgilendiren ilk kişi Orwell değildi. Orwell’in yapıtlarının benzersiz olan yanı, gardiyanlarımızın sağcı ya da solcu ideolojilerden esinlenmesinin elle tutulur bir farklılık yaratmadığında ısrar etmesiydi. İkisinde de hapishane kapıları aynı ölçüde geçilmez, denetim aynı ölçüde sıkı ve ikonlara tapınma aynı ölçüde yaygındır.

Huxley’in bize öğrettiği ise ileri teknoloji çağında ruhsal tahribatların, siması kuşkuculuğu ve nefreti yansıtan birinden ziyade güler yüzlü bir düşmandan kaynaklandığı düşüncesidir. Huxleyci kehanette Büyük Birader bizi kendi isteğiyle gözlemez. Biz onu kendimiz izleriz. Huxleyci kehanette gardiyanlara, kapılara ya da Hakikat Bakanlıklarına gerek yoktur. Bir halk saçma sapan şeylerle eğlendiği, kültürel yaşam aralıksız eğlence turları şeklinde yeniden tanımlandığı, ciddi kamusal konuşmalar bebeklerin çıkardıkları seslere benzediği ve kısacası halkın kendisi bir izleyici kitlesi, halkın kamusal işleri de bir vodvil temsiline döndüğü zaman, artık ulus riskle yüz yüze gelmiş ve kültürün ölümü açık bir olasılık halini almış demektir.

Vodvil, toplumsal sorunları, mizahi bir yaklaşımla hicveden tiyatro türüdür. Vodvil adının Fransızca voix de ville (şehrin sesi) tamlamasından türetildiği düşünülmektedir.

Amerika’da Orwell’ın kehanetlerinin pek geçerliliği yoktur, oysa Huxley’in kehanetleri şimdilerde fiili bir gerçeklik kazanmaktadır.Zira Amerika, elektriğin gündeme soktuğu teknolojik eğlencelere uyum sağlamayı hedefleyerek dünyanın en iddialı deneyine girişmiş durumdadır. Bu eğilim, on dokuzuncu yüzyıl ortalarında yavaş yavaş ve mütevazı ölçülerde somutlaşmaya başlamış, daha sonra, yirminci yüzyılın ikinci yarısında Amerika’nın televizyonla yaşadığı tüketici aşkında pervasız bir olgunluk noktasına gelmiştir. Amerikalılar ağır hareket eden basılı yayınlar çağma son vermekte dünyanın başka hiçbir yerinde görülmeyen ölçüde çok ve hızlı mesafe kaydetmiş ve bütün kurumlarında televizyonun üstünlüğü ele geçirmesine sessizce boyun eğmişlerdir. Amerika, Televizyon Çağı’m müjdeleyerek, dünyaya Huxleyci geleneği doğrulayan en açık işareti vermiştir.

Bu konuda konuşma cesaretini bulanlar seslerini genellikle histerik denebilecek perdelere kadar yükseltmek zorunda kalmakta ve böylece silik bir kişiliğe sahip olmaktan yıkıcılığa ve kötümserliğe kadar her türlü suçlamaya uğramaktadırlar. Ama bu insanlar gene de konuşmakta, çünkü bunların çıplak gözle seçilemediği zaman hayırlı bir şeymiş gibi göründüğünü başkalarının da anlamasını istemektedirler. Orwellci bir dünyayı tanımak ve karşı koymak Huxleyci bir dünyaya kıyasla çok daha kolaydır. Bugüne kadar öğrendiğimiz bütün bilgiler bizi, kapıları üstümüze kapandığı zaman bir hapishaneyi tanımaya ve ona karşı direnmeye göre ayarlamıştır. Sözgelimi, Saharov’ların, Timmerman’ların ve Walesa’ların seslerine kayıtsız kalmamız düşünülemez bile. Milton, Bacon, Voltaire, Goethe ve Jefferson’un desteğiyle böylesi sorunlar karşısında silaha sarılırız.

Peki ama, ya duyabileceğimiz hiçbir acı çığlığı yoksa?

Bir eğlenceler denizine karşı kim silaha sarılmaya kalkışır?

Ciddi söylemler, kıkır kıkır gülmeler arasında kaynayıp gidiyorsa kime, ne zaman ve hangi ses tonuyla şikâyette bulunabiliriz?

BİR KÜLTÜRÜN KAHKAHADAN BOĞULMASININ PANZEHİRİ NEDİR?

Korkarım felsefecilerimiz bize bu konuda yol gösteremezler. Onlar, genellikle, insanın doğasındaki en kötü eğilimleri ortaya koyan ve bilinçli biçimde formüle edilmiş ideolojilere karşı uyarıda bulunmayı alışkanlık edinmişlerdir. Oysa Amerika’da yaşanan, açıkça ifade edilmiş bir ideolojinin uzantısı değildir. Onun gelişi ne Kavgam’da ne de Komünist Manifestomda. bildirilmiştir. Bugün yaşananlar, kamusal konuşma tarzımızdaki dramatik bir değişikliğin önceden planlanmamış bir sonucudur.Oysa bu gene de bir ideolojidir, çünkü insanlarla fikirler arasında hiçbir konsensusa, değerlendirmeye ve karşı çıkışa bağlı olmayan bir yaşam tarzı, bir ilişkiler sistemi dayatmaktadır. Tek varolan, razı olmadır. Kamusal bilinç henüz teknolojinin ideoloji olduğu saptamasını özümseyebilmiş değildir. Üstelik, teknolojinin seksen yıldan beri Amerika’da yaşamın her boyutunu değiştirmesi hepimizin gözleri önünde cereyan etmesine rağmen, durum böyledir.

Örneğin, 1905 yılında otomobilin getireceği kültürel değişikliklere hazırlıksız yakalanmak bizim için affedilebilir bir şey olurdu.

O günlerde toplumsal ve cinsel yaşamlarımızı nasıl yürüteceğimizi otomobilin düzenleyeceği kimin aklına gelebilirdi?

Ormanlarımız ve şehirlerimize bakışımız konusundaki fikirlerimizi yeni bir doğrultuya oturtacak mıydık?

Kişisel kimliğimizi ve toplumsal tavrımızı ifade etmenin yeni yollarını yaratacak mıydık?

Gelgelelim şu anda oyunun sonlarına yaklaşmış durumdayız ve skoru görmemek artık affedilemez bir yanlıştır. Bir teknolojinin kendine göre bir toplumsal değişim programıyla donanmış olduğunu fark edememek, teknolojinin tarafsız olduğunu iddia etmek, teknolojinin daima kültürün dostu olduğunu sanmak bu son saatte artık düpedüz aptallık olur.

Dahası, iletişim biçimlerimizdeki teknolojik değişikliklerin ulaşım biçimlerimizdeki değişikliklere göre daha fazla ideoloji yüklü olduğunu yeterince anlamış bulunduğumuzu söyleyebiliriz.

Bir kültüre alfabeyi sokarsanız o kültürün bilme alışkanlıklarını, toplumsal ilişkilerini, topluluk, tarih ve dinle ilgili nosyonlarını değiştirirsiniz. Bir kültüre taşınabilir türde matbaayı sokarsanız gene aynı sonucu elde edersiniz. Görüntülerin ışık hızıyla iletilmesini sağlarsanız bir kültür devrimi yaparsınız. Tek bir oya gerek duymadan. Polemiksiz. Gerilla direnişiyle karşılaşmadan.

Burada, berrak olmasa bile saf bir ideoloji yatar. Sırada sözsüz ve bu yüzden çok daha etkili bir ideoloji vardır. Bunun tutması için bütün gerekli olan, ilerlemenin kaçınılmazlığına dindarca inanan bir halktır. Ve bu anlamıyla bütün Amerikalılar Marksisttir, çünkü biz, tarihin bizi önceden bahşedilen bir cennete götürdüğüne, bu hareketin ardındaki gücün teknoloji olduğuna kesinlikle inanan kişileriz.

Diyeceğim o ki, elinizdeki türde bir kitabı yazarsanız ve onu bazı çareler önererek bitirmek isteyen bir insanın önünde neredeyse aşılmaz engeller vardır. İlk olarak, bir çarenin gerekli olduğuna herkes inanmaz. İkincisi, herhalde böyle bir çare yoktur. Ama ben gene de nerede bir problem varsa orada mutlaka bir çözüm de olması gerektiğine sarsılmaz bir inanç besleyen sadık bir Amerikalı olarak, sözlerimi aşağıdaki önerilerle noktalayacağım.

İlkin, kendimizi, örneğin Jerry Mander’ın Four Arguments for the Elimination of Television‘ında ana hatlarıyla çizilen türde makine düşmanı, mantığa aykırı düşüncelerle kandırmamalıyız. Amerikalılar teknolojik aygıtlarının hiçbir parçasından vazgeçmezler ve onlardan böyle bir şey istemek hiçbir şey önermemek anlamına gelir. Yürürlükte bulunan iletişim araçlarında köklü değişiklikler yapılmasını beklemek de hemen hemen aynı ölçüde gerçekçilikten uzaktır. Birçok uygar ülke televizyon yayınlarının saatini yasayla sınırlar ve dolayısıyla televizyonun kamusal yaşamda oynadığı rolü azaltır.Ancak ben bunun Amerika’da mümkün olmadığına inanıyorum. Mutluluk Kutusu’nu bütün halkın önünde açtıktan sonra onu kısmen kapatmayı bile düşünemeyiz. Ne var ki bazı Amerikalılar hâlâ bu doğrultuda düşünmektedirler. Örneğin, daha önce belirttiğim gibi, 27 Eylül 1984 tarihli The New York Times’idi Farmington, Connecticut Kütüphane Kurulu’nun “TV KAPAMA”kampanyasının sponsorluğunu yapma planlarıyla ilgili bir haber çıkmıştı. Haberden anlaşıldığı kadarıyla, ondan önceki yıl da insanların televizyon izlemeye bir ay ara vermelerini sağlamayı amaçlayan benzer bir girişim yapılmıştır. Times’ın haberine göre, önceki Ocak ayında düzenlenen düğme kapama kampanyası medyada geniş yer almıştır. Haberde, ailesi bu kampanyaya katılan Ms. Ellen Babcock’a atfen şu sözlere de yer verilir: “Bu yılki etkinin, medyanın muazzam yer ayırdığı geçen yılki kadar büyük olup olmayacağını görmek ilginç olacak.”Başka bir deyişle, Ms. Babcock, insanların televizyon izleyerek televizyon izlemekten vazgeçmeleri gerektiğini öğreneceklerini ummaktadır. Ms. Babcock’un bu yaklaşımda içerili olan ironiyi anlamadığına ihtimal vermek kolay değildir. Bu, benim, insanları televizyona karşı uyaran bir kitabı tanıtmak için televizyona çıkmam gerektiği önerildiğinde defalarca karşılaştığım bir ironidir. Bunlar televizyona dayalı bir kültürde yaşanan çelişkilerdir.

Her neyse, bir aylık düğme kapatmanın ne yararı olacaktır?

 Bu, ucuz bir bedel, deyiş yerindeyse bir kefarettir. Farmington’daki insanlar cezalarını çekip tekrar asıl meşgalelerine geri döndüklerinde ne kadar rahatlamış olmalıdırlar. Bununla birlikte, televizyonun içeriğinde belli kısıtlamalar yapılmasını örneğin, aşırı şiddete yer veren programların, çocuk programlarında reklam gösterilmesinin, vb. yasaklanmasını bir ferahlık vesilesi olarak anlayan insanların çabalarının alkışlanması gerektiği gibi, bu insanların çabaları da alkışlanmaya değerdir. Ben John Lindsay’in, şu anda sigara ve içki reklamları nasıl yasaksa televizyonda politik reklamların da yasaklanması önerisini yürekten destekliyorum. Bu mükemmel fikrin çok yönlü yararları konusunda Federal İletişim Komisyonu’nun önünde memnuniyetle tanıklık ederim. Bu doğrultuda bir yasak konmasının anayasanın birinci maddesinin açık bir ihlali olduğunu ileri sürerek tanıklığıma karşı çıkacak olanlara ise şöyle bir uzlaşma yolu öneririm: Öyleyse, bütün politik reklamlardan önce, politik reklamları izlemenin topluluğun zihinsel sağlığı açısından tehlike oluşturduğuna kamuoyunun karar verdiği şeklinde kısa bir açıklama yapma zorunluluğu getirilsin.

Bu önerilerin ciddiye alınacağı konusunda çok iyimser değilim. Televizyon programlarının kalitesi yükselsin diye bu önerilere fazla bel bağladığım da söylenemez. Televizyon, daha önce belirttiğim gibi, bize en yararlı hizmeti saçma sapan eğlence programları yayımladığı zaman, en kötü hizmeti ise ciddi söylem alanlarını (haber, politika, bilim, eğitim, ticaret, din) birleştirip onları eğlence paketlerine dönüştürdüğü zaman vermektedir. Televizyon kötüleşirse hepimiz daha kötü duruma düşeriz, daha iyi olmayız. “ATakımı” ile “Cheers” halk sağlığımızı hiçbir şekilde tehdit etmez, ancak “60 Minutes”, “EyeWitness News”, “Susam Sokağı” eder.

Yine de problem insanların neyi izlediklerinde değil, televizyon izlemelerinde yatmaktadır. Çözüm ise nasıl izlediğimiz noktasında bulunmalıdır. Çünkü, televizyonun ne olduğunu henüz öğrenmediğimizi söylememizin yerinde olacağından adım gibi eminim. Şundan dolayı ki, enformasyonun ne olduğu ve enformasyonun bir kültürü nasıl yönlendirdiği hakkında bırakın yaygın bir genel anlayışı kayda değer bir tartışmaya dahi rastlanamaz. Ve bu durum oldukça acıdır, çünkü “enformasyon çağı”, “enformasyon patlaması” ve “enformasyon toplumu” gibi deyişleri bizden daha sık ve coşkulu biçimde kullanan başka bir halk yoktur. Görünüşe bakılırsa, enformasyonun biçimleri, hacmi, hızı ve bağlamında bir değişikliğin bir anlam taşıdığı fikrini kavrama noktasına ulaşmış durumdayız, ama henüz bunun ötesine geçemiyoruz.

Enformasyon nedir?

Daha açık bir ifadeyle, neler enformasyondur?

Çeşitli biçimleri nelerdir?

 Çeşitli biçimleri hangi zekâ, bilgelik ve öğrenim anlayışlarını özendirir?

Her biçimiyle hangi anlayışlar görmezlikten gelinir ya da alay edilir?

Her biçimin asıl psişik etkileri nelerdir?

Enformasyon ile akıl arasında nasıl bir ilişki vardır?

Düşünmeyi en çok kolaylaştıran enformasyon türü hangisidir?

Her enformasyon biçiminin ahlaki bir yönelimi var mıdır?

 Çok miktarda enformasyon bulunduğunu söylemek ne anlama gelir?

Bu nasıl bilinir?

Yeni enformasyon kaynakları, hızları, bağlamları ve biçimlerine bakarak önemli kültürel anlamları nasıl yeniden tanımlamak gerekir?

Örneğin televizyon, “dindarlık”, “yurtseverlik” ve “özel hayat”a yeni bir anlam kazandırır mı?

 Televizyon “yargı”ya ya da “anlama”ya yeni bir anlam kazandırır mı?

Farklı enformasyon biçimleri nasıl inandırıcı olurlar? Bir gazetenin “kamu”su televizyonun “kamu”sundan farklı mıdır?

Farklı enformasyon biçimleri, ifade edilen içeriğin türünü nasıl ifade ederler?

Bu ve buna benzer sorular, Amerikalıların, Nicholas Johnson’un deyişiyle, sırtlarını televizyon aygıtına dönerek konuşmaya başlamalarını sağlayabilecek olan yolu gösterir. Çünkü hiçbir araç (medium), eğer o aracı kullananlar yol açtığı tehlikelerin ne olduğunu anlamışlarsa aşırı ölçüde tehlikeli değildir. Soruları soranların, benim yanıtlarımla ya da Marshall McLuhan’ın yanıtlarıyla (aslında bambaşka yanıtlardır bunlar) karşılaşmaları önemli değildir. Soru sormanın yeterli geldiği bir kertedir bu. Soru sormak hecelemekten kopmaktır. Benim ekleyebileceğim başka bir nokta, enformasyonun psişik, politik ve toplumsal etkileriyle ilgili soruların televizyona olduğu kadar bilgisayara da uygulanabileceğidir. Ben bilgisayarın muazzam derecede önemsenen bir teknoloji olacağına inandığım halde bu noktaya değinmemin nedeni, açıkçası, Amerikalıların onu geleneksel aptalca dikkatsizlikleriyle kabul etmiş olmalarıdır; yani, kendilerine söylendiği gibi, en ufak bir şikâyette bulunmadan kullanacaklardır. Dolayısıyla, bilgisayar teknoloj sinin temel tezlerinden birisi (problem çözmedeki asıl sıkıntımızın yetersiz verilerden kaynaklanması), üzerinde fazla durulmadan geçiştirilecektir. Ne var ki bu en fazla, verilerin topluca derlenmesi ve ışık hızıyla düzenlenmesinin büyük ölçekli organizasyonlar açısından büyük değer taşıdığı, ancak çoğu insanın önem verdiği çok az sorunu çözdüğü ve en azından çözebildiği kadar da problem çıkardığı fark edilene kadar sürebilir.

Sonuçta, benim dikkat çekmek istediğim nokta, ancak enformasyonun yapısı ve etkileri hakkında gelişkin ve sağlam bir bilince ulaşarak, ancak medyayı gizeminden arındırarak, televizyon, bilgisayar ya da başka bir araç (medium) üzerinde denetimi ele geçirme umudu bulunduğudur. Böyle bir medya bilinci nasıl oluşturulacaktır? Akla gelen iki yanıttan birisi saçma sapan bir düşüncedir ve hemen atlanabilir; diğeri ise umutsuz bir yanıttır, ama elimizde ondan başkası da yoktur.

Saçma olan yanıt, insanları televizyon izlemekten vazgeçirmeyi değil, televizyonun nasıl izlenmesi gerektiğini göstermeyi, televizyonun haberler, politik tartışmalar, dinsel düşünceler, vb. ile ilgili bakışımızı nasıl yeniden yaratarak düzeysizleştirdiğini göstermeyi amaçlayan televizyon programları hazırlamaktır. Ben bu tür kanıtların ister istemez bir parodi biçimine bürüneceğini düşünürüm; bunlar, televizyonun kamusal söylemi denetlemesi konusunda bütün ülkeye alay konusu çıkaran “Saturday Night Live” ve “Monty Python” çizgisinde olacaklardır. Gelgelelim, son gülen doğallıkla televizyon olacaktır. Anlamlı sayılabilecek çapta bir izleyici kitlesine hâkim olmak için programlan televizyon stiliyle, korkunç eğlendirici biçimde hazırlamak gerekecek, tabii eleştiri de nihayetinde televizyonun kontrolünden çıkamayacaktır. Parodiciler ünlü kişiler olacak, filmlerde yıldızlaşacak ve sonunda televizyon filmi yapmaya soyunacaklardır.

Umutsuz olan yanıt ise kâğıt üzerinde sorunumuzu halledebilecek biricik kitlesel iletişim aracına (okullar) güvenmektir. Bütün tehlikeli toplumsal problemlere getirilen geleneksel Amerikan çözümü budur ve elbette eğitimin etkili olduğuna duyulan çocuksu ve gizemli inanca dayanmaktadır. Oysa böyle bir sürecin işlediği çok enderdir.Gündemimizdeki konuda ise buna bel bağlamak için daha az gerekçemiz vardır. Bizim okullarımız henüz kültürümüzün şekillenmesinde basılı yayınların rolünü irdeleme noktasına dahi gelememiştir. Hakikaten, yüz lise öğretmeni arasında alfabenin ne zaman bulunduğunu (beş yüzyıllık bir hata payıyla) söyleyebilecek iki kişi bulamazsınız. Bu soru yöneltildiğinde, onların sanki kendilerine “Ağaçlar ya da bulutlar ne zaman icat edilmiştir?” türünden bir soru sorulmuş gibi sersemlediklerini gördüm. Roland Barthes’ın işaret ettiği gibi, mitin temel ilkesi tarihi doğaya dönüştürmektir ve bizim okullarımızdan medyanın mitolojileşmesini önleme görevi üstlenmelerini istemek onları hiçbir zaman yapmaya yanaşmadıkları bir göreve çağırmak anlamına gelir.

Gene de durumun umutsuz olmadığını düşünmek için yeterince neden var. Eğitimciler, televizyonun öğrencileri üzerindeki etkilerinin elbette farkındadırlar. Eğitimciler bilgisayarın gelişmesiyle kışkırtılmış olarak bu konuya bir hayli kafa yormakta, deyiş yerindeyse bir tür “medya bilinci” edinmektedirler. Onların bilinçlerinin ağırlıkla, “Televizyondan (bilgisayardan ya da kelime işlemciden) eğitimi denetlemekte nasıl yararlanabiliriz” sorusu üzerinde yoğunlaştığı doğrudur. “Eğitimden televizyonu (bilgisayarı ya da kelime işlemciyi) denetlemekte nasıl yararlanabiliriz” sorusuna henüz geçmemişlerdir. Ancak ulaştığımız çözümler şu anki kavrayış düzeyimizi aşmamalıdır, yoksa neyin rüyasını görebiliriz ki? Ayrıca, gençlerin kendi kültürlerinin sembollerinin nasıl yorumlanacağını öğrenmelerine yardımcı olmak okulların genel geçer bir görevidir. Şimdi bu görevin öğrencilerin enformasyon biçimleriyle aralarına bir mesafe koymayı gerektirmesi, o kadar garip bir girişim anlamına gelmese de ne bu çabaların öğretim programına dâhil edilmesini ne de eğitimin merkezine yerleştirilmesini umabiliriz.

Ben burada çözüm olarak, Aldous Huxley’in de önermiş olduğu düşünceyi ortaya atacağım.Zaten ondan daha iyisini de öneremem. Huxley, H.G. Wells’le birlikte, eğitim ile felaket arasında bir yarışta olduğumuza inanıyordu ve hep medyanın politikası ve epistemolojisini anlamamızın zorunluluğu üzerine yazılar yazmıştı. SONUÇTA HUXLEY, BRAVE NEW WORLD’DEKİ İNSANLARIN BAŞINA GELEN BELALARIN, BU İNSANLARIN DÜŞÜNMEK YERİNE GÜLMELERİNDEN DEĞİL, NEYE GÜLDÜKLERİNİ VE DÜŞÜNMEYİ NİÇİN BIRAKTIKLARINI BİLMEMELERİNDEN KAYNAKLANDIĞINI ANLATMAYA ÇALIŞIYORDU.

Sh:172-180

Kaynak:

Neil POSTMAN, Televizyon: Öldüren Eğlence- Gösteri Çağında Kamusal Söylem, Özgün Adı Amusing Ourselves to Death Public Discourse in the Age of Show Business, trc: Osman AKINHAY, Ayrıntı, Dördüncü Basım 2012, İstanbul

BOŞANMA KAPISI NE VAKİT KAPATILABİLİR?

ÇOCUKLARIN DİRİ DİRİ YETİM KALMASI NASIL ÖNLENEBİLİR?

KIZLAR NE VAKİT TAM ÇAĞINDA EVLENEBİLİR?

ŞEMSEDDİN YEŞİL kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

 

«Bu kitap, Menderes Döneminde 5.9.1956 da yasaklanmıştır.
????
Neden????
»

 

 

الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

 

İNSAN- KADIN

Kudret’in şu muazzam saltanatının en nâzik, en nâzdar ve en niyâzdar bir mâzharı olan “İNSAN” mefhûmu hakkında birkaç söz söylemek isterim.

Evet, insan mefhûmu kadar halli güç, anlatılması zor hiçbir mevzu’ yoktur.

Zîra her devletin bir sınırı, her sahanın, bir ölçüsü vardır. Fakat mevcudatın bütün hüsn-i ânını toplayan bu devleti insanın ne sahası vardır, ne de sınırı…

İmdi, elli altmış kiloluk kan ve kemik torbasına taallûk eden bu geniş mana nedir?

Enfüste sessiz, sözsüz, bizsiz, sizsiz konuşan, sus dediğin vakit susmayan, dur dediğin vakit durmayan, el ile tutulmayan, göz ile görülmeyen o mana nedir?

Bu akıntı nereden geliyor?

Bu varidat nereye gidiyor?

Bidayet neresi?

Nihayet neresi?

Ruhun penceresi diye açılan gözdeki rü’yet nedir?

Okuduğumuz mevzuat bize gözü tarif ediyor da, niçin rü’yeti tarif edemiyor?

Kudret, konuşmak için önce işitmeyi şart koyuyor. Fakat işittiğimiz halde, işitmenin ne olduğunu bilemiyoruz. Yine mevzuatı ilmiyye, bize kulağı tarif ediyor da işitmeyi niçin tarif edemiyor?

Aynı mahalden, aynı echizeden (cihaz) çıkan bir söz bazen muhatabını ihya ediyor, can veriyor, bazen da aynı mahalden, aynı echizeden çıkan söz imha ediyor. Bir arş kumandası, milyonlarca insanı yürütüyor.

İşte bu nutk nedir?

Bu zekâ nedir?

Ya o temâyülâtı kalbiyye nedir?

Zahirde çok küçük görünen, hakikatte çok büyük olan, bütün avalimi kendi enfüsüne sokabilen bu vücud nedir?

Hulâsa, bütün eşya kendisine müsahhar kılının, meçhulden ma’lûmu çıkaran insan nedir?

Bu mevcûdiyyetini  kendinden mi aldı?

Kendinden aldı dersek; vücûdu, vâcib ve bizzarûre daima mevcûd olması lâzım gelirdi.

Hâlbuki insanın zahiri değişiyor, bozuluyor, ihtiyarlıyor, bir gün seviniyor, birgün yeriniyor, turdan tura geçiyor, daima bir şanda (yerde) duramıyor..

O mükellef konuşan dil, bir gün çene kemiklerinin arasında un ufak oluyor.

O, gözleri tezyin eden, bakmaya kıyılanı ayan kirpiklerden Kudret duvar üzerinde diken yapıyor. Yine insan bazen her şeyi yapar gibi görünüyor… Semâlara kadar uzanıyor, denizlerin dibinde gidiyor, dağlan deliyor. Fakat icabında gözle göremediği, el ile tutamadığı bir mahlûkun pençe-i kahriyyesinde âciz kalıyor..

İstediği bir kadınla evlenip de istediği şekilde bir çocuk yapamıyor?

Halbuki kendi kendini yapan, her şeyi yapması lâzım idi, yapamadı.. Binaenaleyh bu varlığı da kendinden almadı.

Acaba her şeyi yapar gibi görünen, icâbında hiçbir şeyi yapamayan, acz içinde kıvranan, kabrin kapısını kapayamayan, asıl doğum, olan ölümü öldüremeyen, mevcûdattan aczi gideremeyen insan, bu varlığı muhitinden mi aldı?

Tetkik edecek olursak muhiti ondan âciz!

O halde bu kaabil, bir failin mazharı, bu mıstar (alet), bir masdarın mazharı. Bu muazzam varlık, bir Sâni’m sun’u.

İşte zahiri halk, bâtını Hak olan bu manayı kim teharrî eder de bulursa, Rabbisine arif olan da odur.

Hâdisat ve tasavvurattan münezzeh, vücûdu ile mevcûd, sıfatı ile muhît, esması ile ma’lûm, ef’âli ile zahir, âsârı ile meşhûd olan Allah’ı beyân eden bu kitâbı kâinat içerisinde etiketi İlâhîyi taşıyan yalnız insandır…

Mühri hümâyûnı Sübhânî yalnız insana vurulmuştur.

İnsan: Nâibi Hakk’dır.

İnsan: Aslını bulmak aşkıyla doğmuş. Kerametli bir mevcuddur.

İnsan: Esrârı Zâtiyyeye agâh ve niyâbeti İlâhîye lâyık olacak isti’dadda yaratılmış bir mazharı tamdır.

İnsan: Envârı hakikat ve hedâyâyı ma’nevîvvevi kabule müstaid bir candır.

İnsan: Tenezzülât-ı  Sübhânînin   ilk mazharı,    zulmetin   mukabili olmayan “Evvelü mâ hal âka’llahü nûrî” fermanının mefhumu bulunan, ne Melek velvelesi, ne Felek meş’alesi yok iken, kader nakkaşı Semâvâtın tezyinatını vurmamış iken, ne eserden, ne esirden hiçbir şey bilinmez iken Hazreti Ulûhiyyette sâcid olan ma’nâ-i Muhammedî’nin, o nefsi nâtıka-i kâinatın kalbi’nin bir meyvasıdır.

İşte bütün mahlûkatın en mümtazı olan insan, şu kâinatın hakîkî sahibi ve mutasarrıfı, bilerek ve hikmetle tasarruf edeni tarafından çok sevilerek, pek seçilerek yaratılmış, aşk denilen bir nur da onun manasına rekzedilmiştir..

Her şeyi görerek, bilerek terbiye eden, hikmetleri, gayeleri, fâideleri irâde ederek tedvir eden, bir şeyi her şey, her şeyi bir şey yapan Zâtı Mutlak, muhabbet’i İlâhîsinin suretinin sureti olan bu sınıfa bilmek hâssasını vermiş, bilenin konuşmasını lâzım kılmış…

Bu âlemde kendisine muhâtab tuttuğu bu mahlûku ile mektubu ile konuştuğu gibi, bir gün de tercümansız ve hicabsız kendileri ile konuşacağını ilân etmiş.

Konuşturan, elbette kendisi de konuşacak!

Ve her insan kendisindeki bu varlığı, kendinin zannetmesin, benim olduğunu bilsin diye emretmiş!

Nihayet insanın, hakikati teharrî (hareket)  edip, kendisinde bulunan bu ariyet varlığı Hakk’da boşaltacak olursa büyük bir kâm alacağı da beyân edilmiş.

Fâniyi bakî ile tebdil etmenin çâreleri îzâh edilmiş.

İmdi, eğer insan fâniyi bakî ile değiştirmeyip de kendine varlık verip Kudretin bu muazzam bahr-ı ummânı ahadiyyetinde kendi kulaçlarımla yüzerim derse, derhal boğulur.

Zîra bu denizin iki mühim dalgası vardır ki, birine “Celâl”, diğerine “Cemâl” denir. Biri çıkarır, biri batırır. Nihayet takat kesilir, tıkanılır.

Fakat tamamıyla teslim olunursa üstünde tutar.

Zikretmiştim ki insan, muhabbeti İlâhinin suretinin suretidir. Muhabbeti İlâhi’nin sureti, ma’nâ-i Muhammedi’dir.

Cenâbı Hakk hubbi Sübhânîsi ile tecelli’ ettiği vakit, Aklı Küll olan, zulmetin mukabili olmayan, nefsi nâtıkai kâinatın kalbi bulunan Nûr’i Ahmedî zuhur etti.

Bütün varlığın sahibi olan Allah, bu nuru bütün eşyanın masdarı yaptı. Ve rütbelerin en yükseğinin de, muhabbet rütbesi olduğunu izhâr etti.

Vücûd-ı mukayyedi insanî, ikinci bir teayyün olarak ilmi ilâhîdeki muhabbetinin bir tecellîsinin mazharı oldu.

Binaenaleyh vücûdi insanî Hakk’ın muhabbetinin bir mazharı olarak taayyün etti. Onun için bir kimse hayvâniyyetini fethederek, insaniyyete kadem basıp, kendi hakikatine ma’rifet peyda etmesi, Rabbisinin ma’rifetine bir mukaddime teşkil etti.

“Ve nefahtü fîhi min ruhî” sırrına mazhar olan, ya’ni nefhai İlâhî ile sâir sınıftan mümtaz kılman bu insan,  Rabbisine kavuşmak askı ile mücehhez kılındı…

Biraz daha açalım:

Cenâbı Hakk rûhı küllisinden, insanı, —keyfiyyeti bizce mechûl olan— nefhai ruh ile teklim ederek onda aslına karşı bir meyli iştiyakı hâsıl etti.

Onun için beşerin fıtratında aslına kavuşmak aşkı vardır. Bu cibillîdir. Ve ismini koyamadığı bütün muhabbetler hakikatte Allah’adır. Fakat gafil, ismini koyamaz, onu eşya ile kayıtlar da ayağı kayar.

Âdem nasıl mazharı Hakk olup Hakk’a şevk ile muhabbet ettiyse, Cenâbı Hakk’ın Âdem’e şevki daha eşed (şiddetli) oldu.

Ve muhabbette kemâle erenlere, kendi likasını has kıldı.

İşte bütün nedîmânı İlâhînin aradıkları da budur.

Şuraya dikkat edelim:

Cenâbı Hakk Âdem’i kendisine müştak kılıp, kendisine delîl kıldığı gibi, Âdem’e delîl olmak üzere, Âdem’den mereyi, ya’ni kadını halk etti. Ve kadın erkeğin cüz’ü olup, erkeğe delîl kılındı. Âdem Şevk [Sevdiğini gördüğü vakitte doyamadan sevgisi artmaktır.]  ile iştiyak [Sevdiğini gördüğü vakit tatmin olmaktır.] arasında fark vardır. Âdem kendisini kadında müşahede etti. Âdem’in, recüliyyeti ve sıfatı fiiliyye ile ittisâf, ma’rifetine Havva mukaddime oldu. Havva olmasaydı, Âdem bu sıfatla zahir olmaz idi.

Ona binaen Cenâbı Nebi sallallâhü aleyhi ve sellem:

“Hubbibe ileyye min dünyâküm esselâsetü ennisâü vettıybi ve kurreti aynî essalâtü”

“Dünyânızdan, bana üç şey sevdirildi” diye ferman buyurduktan sonra, önce (Nisa) yı zikretmişlerdir.[ Hilkatteki inceliği, fıtrattaki hikmetin zevkine eremeyip surette kalanlar, hakîkati insaniyyeye kadem basamayanlar, Cenâbı Resûl’ün hu cümlesini nefsanı düşüncelerle, vesile-î tecâvüz addetmişlerdir]

Evet, kadın, erkekten bir cüz’dür. Kadın, erkek için vücûdi saniyedir.(ikinci)

Erkeğin kadına muhabbeti, kendi aslına muhabbeti demektir. Kadının da erkeğe muhabbeti, kendi aslına iştiyakı demektir.

Kadın, erkeğe delildir. Erkek, Hakk’a delildir.

Binaenaleyh kadın, erkeğin yakîni ve enfüsi olmakla kendi vücûdu ona yakin olduğundan emri nebî’de (Nisa) takdim edilmiştir. Ve tarafı ilâhîden, tahbîb (sevdirildiği) edildiğini beyân, etmişler, (Ahbebtü) demeyip, (Hubbibe) buyurmuşlardır. Yani (Sevdim) demeyip (Sevdirildi) diye emretmişlerdir.

BİNAEN’ALEYH KENDİSİNDEN, MUHABBET EDENİN HAKK OLDUĞUNU DUYURMUŞLARDIR.

Eğer Hakk’ın, kuluna muhabbeti olmasaydı kul, Rabbisine muhabbet edemez idi. Aynı zamanda Hakk’ın abdine (kuluna) muhabbeti küllidir, abdin Hakk’a muhabbeti ise cüz’îdir.

Çünkü Hakk’ın abdine muhabbeti, kendi nefhettiği ruhuna muhabbetidir.

Bu âlemde kesafetini izâle edip letafete inkılâb ettiremeyen kulun, kendi libâsı beşeriyyeti,(beşeriyeti) Rabbisiyle arasında perdedir.

tâki hakikatte vuslat olan ölüm, bu perdeyi kaldırır kaldırmaz Rabbisiyle lika (buluşma) hâsıl olur. Ve kendisinin nefesi Rahmaniden teayyün ettiğini o vakit apaşikâr görür.

Binaenaleyh nefesi Rahman kimde varsa onun insan olduğu tahakkuk eder.

Bu âlemde teâlî edip kesafetini letâfete inkılâb ettiren nedîmânı İlâhî, mevti iradî ile yaşadıklarından, mevti ıztırârîden evvel bu sırra vâkıf olurlar.

İyi dikkat edilirse, Cenâbı Hakk’ın insana tecellî eden muhabbetidir ki, işte Melâike o muhabbetin nuruna secde etmeyi emir almıştır.

Allah Teâlâ hubbi   Sübhânîsine Âdem’i âyîne kılmıştır.

Bu emri Sübhânî insanın kadr ü azametini ne muazzam şekilde gösterir.

Nefesi Rahmanı hâmil olan hazret-i insanın sureti olarak yaratılan nisâ’ya, rical, tarafı İlâhîden tahbîb ettirilmiştir.

İşte bu inceliğin farkında olarak tesîs edilen hukukı zevciyyette tarafeynin biribirine muhabbeti, doğrudan doğruya asılları olan Allah Teâlâ’yadır.

Cemi’ sıfâtı İlâhînin mazharı olan ve bu imkân âleminin suretlerinin câmi’ı bulunan insan, kadın vücûdı zâhiresiyle erkeği zevç etti (evlendi). Erkek ferd (bir) iken kadın onu zevç (çift) etti. Ve erkeğin vücûdu kendi mertebesinde teayyün etmiş iken ikinci bir teayyün ile kadının vücûdunda teayyünü sebebiyle recül, zevç oldu. Ve erkek için zevciyyet kendinden müştakka (arzu ve iştiyaklı) olan kadınla hâsıl oldu.

Buna umûrı hâriciyede bir misâl istenirse, ruh vâhıd (bir) iken, sûreti cesed onu şef’etmiştir.

Biraz daha açayım:

RUH, SIFÂTI HAKK’IN SURETİ, CESED, RUHUN SURETİ OLDUĞU GİBİ, KADIN DA ERKEĞİN SURETİ OLDU. ERKEĞİN KENDİSİNDEN TEKEVVÜN EDEN KADINA MUHABBETİ ZARURÎ KILINDI.

BİNAENALEYH, HAKÎKÎ İNSAN, KADINA MUHABBETİ İLÂHİYYE İLE MUHABBET ETTİ, KENDİ NEFSİYLE MUHABBET ETMEDİ.

Buna işareten Resûl-i Zîşan; (Sevdim ) demedi, (Hakk tarafından sevdirildi) buyurdu. Zîra Mürebbî-i ukul (akılları terbiye deden) olan Cenâbı Muhammed’in muhabbeti zatiyyesi, ancak Allah’adır. Nisâ’ya muhabbeti ise tâhbîbi İlâhî (ilâhi sevgi) iledir.

İşte erkek, hubbi İlâhî ile tekevvün eden kadına, bunun farkına vararak muhabbet edecek olursa abdiyyetinde ihlâs sahibi olduğunu gösterir. Nikâh müessesesine intisâb ederek, neş’eti unsuriyyeyi tamamıyle istilâ eden muhabbetle, kadın ile cima’ ettiği bu vuslatta erkeğin bütün eczası, o anda kadında fânî olur ve kadın da, o anda erkekte fânî olur.

Bu, Kudretin ne muazzam bir dersi hakîkîsidir.

Binaenaleyh Kudret, hem bu âlemde bu vücûdun ma’rifetullah zevkıyle Hakk’da fânî olacağına umûrı hâriciyede misâl kaçırıyor, hem de abdin kendinden gayrı ile muhabbetle telezzüz ettiğinden gayret sıfatı tecellî ediyor, “Abd! Benden gayrı ile telezzüz ettin. Binaenaleyh kalk, yıkan” diye guslü emrediyor.

Bu inceliklerin farkında olmaksızın yapılan mukarenetlere, hakikati görenler: (Hayvânî mukarenet) deyip (İnsanî mukarenet) olmadığını söylerler. Beşeriyyetin Fahri Ebedîsi: “Men tezevvece fekad istekmele nısfeddîn felyettekıllahe nısfelbâkî” buyurmuşlardır ki:

“EVLENENLER, DİNLERİNİN YARISINI YAPMIŞLARDIR, YARISI İÇİN DE ÇALIŞSINLAR” demektir.

Zîra zevç ile zevce, Sun’ı İlâhî fabrikasının insan dokuma tezgâhını kurmuşlar, erkek Semâ makamında, kadın Arz makamında olup ruhun gelini olan cesedi dokumaya me’mûr olmuşlardır.

Bu vazife çok ağır, külfetli bir vazife olduğundan, zevkı şehvet insana gaye olarak değil, tarafı İlâhîden bu yüklenilecek külfete mukabil bir ücret olarak verilmiştir.

Şunu iyi bilmelidir ki: Nev’i beşerin vücûdu hubbi İlâhî ile vücud bulmuştur.

Hakk, Ebü’lBeşer Âdem’den sonra, onun hulefâsi olan evlâdlarından muhabbetiyle bir naibin vücûdunun halk olunmasını irâde edince, bir erkeğin mazharmda zahir olup, o etiketi İlâhîyi taşıyan vücûdun vesikası olan bu elli altmış kiloluk heykelin meydâna gelmesi için nikâh müesesesini açmış ve kadını, suveri nev’i beşer için mahalli infial kılmış ve irâdei İlâhîsi ile teveccüh, emri İlâhîsi ile de tecellî ederek âlemin suverini onda fethetmiştir.

O teveccühi İlâhî ve emri Sübhânî, bu anâsır âleminde nikâhtır.

ONUN İÇİN DÎNİ CELÎLİ İSLÂMDA KADININ ÇOK YÜKSEK BİR MEVKİİ OLDUĞU GİBİ, NİKÂHIN DA ÇOK BÜYÜK BİR KIYMETİ VARDIR.

Yalnız, nakıs olan insan, ne bu müessesenin kıymetini ve ne de kadının hukukunu bilemez.

Kâmil olan insan ise, suveri unsuriyyedeki (görünüşteki suretler) nikâhı, âlemi ervahtaki himmeti, âlemi manadaki tertibi bilir, kadına âid olan muhabbetin neticesinin, hubbi îlâhî zevki olduğunu şühûd eder de ruhsuz bir sûretperest olarak kalmaz.

Kendisinin mezâhiri Hâhiyyeden bir mazhar olduğunu, kadının ise kendi suretinin bir mazharı olarak yaratıldığmı müşahede eder ve şehveti tabiiyye ile iltizâz etmeyip, ıtlakı Zatîsi ile âleminden ganî olan Hakk’ın hubbu ile iltizâz ettiğini anlar, kalbinde bu temâyülâtı duyar.Buraya kadar yazdıklarım dikkatle ve tekrar ile okunup bir zevk edinilecek olursa, bir zerrecik insanın, bir noktacık kadının ne olduğu duyulmuş, bu suretle de hakikatte evlenmenin eğlenmek olmadığı bilinmiş olur.

 

 

İKİNCİ KISIM

 

KIZLAR NİÇİN TAM ÇAĞINDA EVLENEMİYOR?

SÂİR (Diğer) MEDENİYYETLERDE VE İSLÂM’DA KADININ MEVKİİ

 

Bunu şöyle hulâsa edebiliriz:

1— Erkeklerin ekserisi, hılkatlerindeki gayeyi unuttuklarından yahut farkında olmayarak insanı tekâmül etmiş bir hayvan şeklinde tanımak istediklerinden.

2— Kadınların da ekserisi niçin yaratıldıklarını unuttuklarından yahut vazife-i hilkatlerini (yaratılış) çiğnediklerinden.

Yukarıda söylediğim gibi, erkek Semâ makamında, kadın Arz makamında olup ruhun gelini olan cesedi dokumaya memur olduklarının farkında olmadıklarından…

Bu mevzu’u biraz daha açabilmek için, kadının kıymetini; dinler içinde, dinlerin fer’i olan medeniyyetler içinde hangi medeniyyet yükseltmiştir, bunun üzerinde biraz durmamız lâzımdır.

Evet dinler içinde, dinlerin fer’i olan medeniyyetler içinde kadının yüksek, kudsî hilkatini, kadr-ü kıymetini ancak Dîni Celîli İslâm göstermiş, onların hukukunu beşeriyyetin fahri ebedîsi olan Hazreti Muhammed Sallâllahü Aleyhi Ve Sellem tanıtmış, müebbed istikbâli dahi kadına bağlamıştır. Nitekim:

“Elcennetü tahte akdâmil ümmehât” (Cennet annelerin ayağı altındadır.) buyurmuşlardır ki:

“Ölüm denilen ikinci doğumdan sonra başlayan aysız, günsüz, senesiz namütenahi âlemin saadeti, annelerin ayağının altındadır” demektir.

Anne ise kadındır.

Yine o Büyük Peygamber, âlemi cemâle teşrif edeceği son rahatsızlıklarında, Hazreti Bilâl’e emir verip:

“Yâ Bilâl!  Git Medine sokaklarında nida et; hiç işitmedik kimse kalmasın. Ben artık Rabbime gidiyorum, dostlarım gelsin, söyleyeceklerim var” buyurmuşlar.

Hazreti Bilâl de Bilâl? sesi ve o muhrik edası ile nidaya başladığı vakit herkes yerinden fırlamış, kadın, erkek, çocuk Cenâb-ı Muhammed’in muhîti feyzine toplanmışlardı..

Cenâbı Muhammed Aleyhisselâm, müfârekat edalarını arzeden uzun hitabelerine:

“Ey ümmetim! Sizden ayrılmaklığım dolayısıyla mahzun, Rabbime kavuşmaklığım cihetiyle de memnunum..” diye başladıktan sonra, son cümlelerini şöyle bitirmişlerdir :

 

“KADIN HAKKIYLA EBEDİYYET ÂLEMİNE GEÇMİŞ OLMAYASINIZ…

ALLAH’IN YASAK ETTİĞİ HER ŞEYDEN SAKININIZ.

HELE İKİ HARAMA ÇOK DİKKAT EDİNİZ:

BİRİ YETİM HAKKI, DİĞERİ KADIN HAKKI.

BU HAKLA GELEN KİMSELERE ŞEFAAT ETMEM!..”

 

Acaba kadınlık, âlemi beşeriyyeti zulmetten nura çıkaran, indi İlâhîde adîyi âlî yapan, hâli ihtizârında bile nefsinin hayrını ayağının altına alarak beşeriyyete bütün mahlûkata merhamet elini uzatan bu Büyük Peygamberin hakkını nasıl ödeyebilir.

Dîni Celîli İslâmda, kadın evinde ve evinin hâricinde bir iş tutmak mecburiyetinde değildir.

Orada kadının ancak bir vazifesi vardır, o da çocuk doğurmaktır.

Kudret “Bu külfet kadına kâfidir. En ağır vazifeyi üzerine almıştır. Başka vazife ile kendisine icbar edilemez” buyuruyor.

Yani, erkek hâriçte çalıştığı gibi, evinde de çalışmak mecburiyetindedir. Daha açık konuşalım: Erkek hâriçte, nafakası üzerine vâcib olan kimselerin maişetini te’min mecburiyetinde olduğu gibi, dâhildeki işleri de görmek mecburiyetindedir. Kadın ise, ne yemek pişirmek, ne çamaşır yıkamak, ne silmek, süpürmek, hattâ ne de doğurduğu çocuğa meme vermek mecburiyetinde değildir. Meğerki çocuk, hiç kimsenin sütünü içmeyip helak olmak tehlikesi bulunsun. O vakit annenin çocuğu emdirmesi mecburî olur.

Binaenaleyh kadının kocasına iş görmesi, vazifesi icabı değil, yüksek faziletinin eseridir.

Yalnız Cenâb-ı Hakk, İslâm Dininin kadınlara yaptığı —ta’bîri caiz ise—bu geniş iltimas muamelesine karşı kendisi şöyle bir ikrâmı Sübhânîde bulunuyor:

“Çocuk doğurmaktan başka mecburi bir hizmeti olmayan kadın, eğer kocasına hizmet ederse, arada kocası yoktur, hizmet doğrudan doğruya Zâtı Ulûhiyyetimedir. Hakk’ın da şânı Sübhânîsine nasıl yakışırsa o kadını öyle karşılar.”

Acaba bu kadar geniş ikramı, kadınlara hangi müessese verebilmiştir.

Bir de Hazreti Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) in nübüvvetini izhâr etmezden evvelki medeniyyetlerde kadınların vaz’ıyyetini tedkık edelim:

Eski akvamın en medenîsi ve sâhibi irfanı olarak tanınan Atinalılarda, kadın: Zevk âleti diye tarif edilirdi. Zevceler çarşılarda hayvan gibi satılabilir, başkalarına ihale olabilirdi.

Roma medeniyyetinde kadın, zevcin, müştehiyyâtının esiri addolunurdu. İlk zevceden sonra sayısız alınabilen zevceler, bütün hukuktan mahrum, hattâ çocukları bile gayrı meşru’ addedilerek babalarının mirasına giremezdi.

Zerdüşt hâkimiyyetinde ise bir kanunî izdivaç dahi bulunmuyor, bir erkek, istediği kadar kadın alabiliyordu.

Arablarla, Yahudiler arasında kız evlâdı, zavallı bir mahlûktu.

Yahudi evlerinde kız evlâd, hizmetçi mevkiine geçer, icâbında baba onu satar. Baba ölür de erkek evlâdı kalırsa o erkek evlâd kız kardeşini istediği muameleye tâbi’ (her türlü) tutardı.

Kızlar ancak vâris bulunmadığı zaman, babalarının mirasına girebilirlerdi.

Cenâb-ı Muhammed, nübüvvetini izhâr etmezden evvel, Arabların kadınlara olan nefretini anlatmak için diri diri kızlarını gömmelerini söylemek kâfidir.

Hattâ Hazreti Ömer’in arada sırada gözleri sıcak gözyaşları ile dolup, derin bir âh çekerek aşk ile Peygambere salâvat getirdiği görülürmüş.    

Kendisine defaatle sorulduğu vakit: “Ben pota-i Muhammedîde erimese idim kaskatı bir şakî idim. Nazar-ı  Muhammedi, benim kesafetimi izâle etti, nârımı nûr yaptı, şekavetimi saadete inkılâb ettirdi. Evet gözümün önüne geliyor, İslam’ın nuruna kavuşmazdan evvel zamânı câhiliyyette âdâtı câhiliyye ile âdetlenip mini mini yavrum ciğerpare kızımı, karış hesabı ölçtükten sonra diri diri gömmek için çukurunu kazarken sakalıma topraklar bulaşmıştı… Yavrum, ufacık elleriyle sakalımdaki toprakları silkerken, ben de kocaman ellerimle onu çukura tıkıyordum.

Şimdi bu sahne gözümün önüne gelir ağlarım. Nûr-ı nüvübbette eriyip insan olduğumdan dolayı da Resûlullah’a salâvat getiririm” buyururlarmış.

İşte Hazreti Muhammed Hıra Dağından tek başına (Lâ ilahe illallah) da’vâsını açınca dostlarına ilk önce âciz insan putuna tapmayı yasak etmiş, zulmün, küfürden daha fena olduğunu duyurmuş, kadınlara zulmetmeyi menetmiş, onlara hürmeti emretmiştir.

Köleleri âzâd etmek kadar Allah Teâlâ’yı hoşnut eden ve kadınları boşamak kadar Allah Teâlâ’nın gadabını tecellî ettiren bir şey olmadığını ilân etmiş, hukuk-u zevciyyetin kopmasını şiddetle takbih (çirkin kabul) etmiştir.

Böylece asırlarca evvel bütün medeniyetetler kadını; hiçbir hakkı olmayan âdi bir esir muamelesine tâbi’ tuttukları halde, her zaman genç ve dinç, hasmını her asırda muârazaya da’vet edip ilmen ve aklen mağlûb eden, kendisini kalemler, kâğidlar değil, zamanlar, hâdiseler tefsir eden Büyük Kitab Kur’anı Mübîn; Zevciyyet rabıtasının çok mukaddes olduğunu, münazaanın hal ve faslını tavsiye etmiş ve kadına, kocasından çirkin muâmele gördüğü zaman, meşru’ nafakası tedârik, edilmediği vakit, hukukı zevciyyete yakışmayan sebebler zuhur ettiği an kocasından ayrılmak hakkını vermiştir.

Kadının istinâd ettiği deliller kuvvetli olmazsa, ancak mihrini terk edebilir, ayrılır, yine de erkeğin haksız, âdî tahakkümüne katlanmaz buyurmuştur.

Yine o Büyük Kitab erkeklere şöyle hıtâbeder:

“Kadınlarınıza ezâ ve cefâdan sakınınız. Hevâi nefsânînize tamamıyla münkad (uyup) olup, evdeki kadınınızı ihmâl etmeyiniz. Ailenizle güzel geçinir, tatlı bir aile yuvası kurarsanız, Cenâb-ı Hakk sizin olur olmaz kusurlarınızı afv ü mağfiret eder.”

Demek oluyor ki Allah, kabahatlerin afvolunması için, evdeki tatlı geçimi şart koyuyor.

Keza o Büyük Kitab şöyle der:

“Zevç ile zevce arasında geçimsizlik başlarsa, her iki taraftan birer hakem gönderilmeli. Kadın tarafından gönderilen hakemle, erkek tarafından gönderilen hakem te’lîfi beyn (arayı bulma) için çalışmalı. Zevç ile zevce, aralarının iyi olmasını arzu ederlerse, Allah da aralarını te’lîf eder. Cenâb-ı Hakk, alîm ve hâkimdir.” Fakat beşeriyyetin bütün ihtiyâcını cami’ olan bu muazzam mecmua-i îlâhî’yi, ilimlere mevzu’, sanatlara model veren bu Büyük Kitabı, yalnız ölülerine okuyan VB O’nu sırf mezarlık kitabı yapan müslümanların ekserisi bu emirlerden ne yazık ki bihaberdirler.

Ruha hitabeden o Kitab, fuhşu işlemeyi değil, yaklaşmayı bile yasak eder.

Öyle değil mi ya?

 Bir bahçıvan bile âdî bir sebze tohumunu bitmeyen bir yere ekmez. Yâ cevheri insan olan o tohum-ı nûr, o emânet israf edilir mi?

Kudret nikâh müessesesini açmış ki, o tohum mahalli meşru’una sarf edilsin, dokuz ay sonra da işte fotoğrafı budur diye bir yavru meydana gelsin için.

Sonra yaradılışında bir mevhibe-i Rabbâniyye olarak hassâsiyyet ve rikkatle mücehhez olan kadının muhafazası uğrunda çâreler gösterilmiş, onun hicabını istemiştir.

Ba’zı kimseler: “İSLAM’DA KADINLARIN HİCABI (ÖRTÜSÜ), ONLARA BİR NEV’İ ESARET, BİR NEV’İ EMNİYYETSİZLİK DEĞİL Mİ?” derler.

HAYIR.

Bilakis kadının hicabı,   onun vakarını muhafaza ve her türlü hakaretten sıyânet (korumak) içindir. Fart-ı muhabbettir (aşırı sevgi). Zevcin ona karşı olan aşkının eseridir. Sonra o hicab, kadının evinde esir olarak kapanmasını da âmir değildir.

Hazreti Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem kadına hürriyyeti mes’ude vermiş, fakat zahirde bal gibi tatlı, içinde semm-i katil olan adaletsiz bir hürriyyet ile kadının sefalete düşmesine kat’iyyen razı olmamıştır. Kadının istiklâli ruhîsini tamamıyla tanımıştır. Ona içtihat hakkı vermiştir.

Nitekim vaktiyle bütün medeniyyetler kadına ağız açtırmaz iken İslâm: Hazreti Aişe radiyallâhü anha gibi fakîheler, Cenâbı   Nebî âlemi cemâle teşrif ettikleri esnada eshâb arasında cereyan eden en mühim mübâhaselere (sohbetlere) iştirak eden Tâc’ül Muhadderât, Hazreti İmâmı Fâtıme’ler, üç günlük hayâtı sûrîde masa, kasa, cah (makam) hırsıyla tüyleri ürpertecek şekilde yapılan mezâlimle İmâmı Hüseyn’i parçaladıktan sonra, oğlunu   da katletmek için uğraşan  Emevîlerden   onu  sıyânet (korumak)     eden  ve  Abdullah ibn i Ziyad gibi şerîri ve Yezid gibi hâini şecâatiyle tir tir titreten Cenâbı Zeyneb’ler. Hasanı Basrî gibi irfânıyla aktarı cihanda şöhret almış ârifi billâh olan velîleri mahcûb eden Rabia’lar yetiştirmiş. Eğer merak eder, İslâm mezarlıklarını gezer, kitabelerini okursan daha ne kadar yüksek sanâyi’i nefîse erbabı hanımlar, ilimde ne mütebahhir anneler görürsün.

Yine vaktiyle medeniyyetler, tağyire uğramış dinler, kadını “İnsanı şeytâna yaklaştıran bir vâsıta, âleti şer, erkeği tahrîb eden felâket, mücessemi zarar, oluşu muazzam bir dalâl, felâket dokuyan geniş bir tehlike, mahvedici bir kuvvet, rengin bir illet” diye ilan ederken, İslâm:

“Kadın, mahalli tekvindir, sûreti beşeriyye onunla feth olunmuştur, Mükevvine kurbiyyeti vardır” diye onu esaretten kurtarıyordu.

Evet, yine o günün medeniyyeti, kadın yalnız yemek pişirecek, kumaş dokuyacak, evde hizmetçilik yapacak diye emr ederken, Hazreti Muhammed:

“İlmi öğrenmek her erkek ve her kadına bilâ istisna farzdır” diye ferman büyütüyordu…

Yalnız kadın ilmi ilim olduğu için ve kuracağı yuvasında yavrusuna yapacağı talim için öğrenmelidir.

İşte, ilmi ilim için tahsil etmeyen kadınların ekserisi hılkatlerindeki gayeyi ayakaltına aldıklarından evlenemiyorlar, evlenenler de hayatlarını yıprattıklarından kâm (istek,lezzet) alamıyorlar.

Ninelerimiz on altı yaşında anne olurlar, dinin nikabı olan vatanın muhafazası hususunda omuzları geniş, pazıları kuvvetli, kalbleri imanlı ne muazzam yiğitler yetiştirirlerdi. Yirmi yaşında kız evde bulunmazdı. Bir Türk annesinin beş altı tane yavrusu olurdu.

ŞİMDİ ÇOCUK DOĞURULMUYOR. Fakir aileler nisbeten çocuk meydana getiriyorlar ise de, biraz bilgisi, biraz da serveti buluşan aileler ekseriyyetle çocuk yetiştirmiyorlar. Bunlar bilgilerini, yetiştireceği çocuğa, semere-i hayâtı olan yavrusuna sarf edeceği yerde, onun imhasında kullanıyor, düşürüyor. Servetini vücuduna sokacağı cinayet kundağına sarf ediyor. Bu suretle de bir katilden daha büyük bir cinayet işlemiş oluyor. Çünkü katlettiği kendi yavrusu, aynı zamanda selâmeti fıtratını hiç kullanmamış bir mazhar!

Halbuki bir milletin en yüksek serveti, nüfusunun kesreti olduğunda hiç şüphe yoktur.

Sonra ehemmiyetsiz gibi görülüp yapılan bu cinayetlere de her sahada başka başka mazeretler serdediliyor.

Meselâ, mesleğe atılmış kadınlardan çocuk yapmayanlar veyahut tekevvün etmek üzere olan yavrusunu imha edenler: “Efendim biz hayâta atılmış kadınlarız. Çocuk işimize engel olur” diyor, yavrusunun önüne geçiyor.

Yahut hayatın, Cenâbı Hakk’ın mevcudata bahşettiği bir sırrı hafî olduğunu ve onun şe’ninin neticesinin teâvün olduğunu kabul etmeyenler: “Hayat bir heyecandır” deyip, fantazi hayâta atılıp, biriç oyunundan alacağı zevki kucağındaki yavrusundan alamıyor, Binaenaleyh “Çocuk bizim neş’eli hayâtımızın bağı olur” diyor, çocuk yapmıyor.

Bazısı, “KOCAMA EMNİYYETİM YOK. ÇOCUK İNSANI YIPRATIYOR, HÜSNİ ÂNINI (güzelliğimi) ELİNDEN ALIYOR.. OLUR Kİ KOCAMIN BANA KARŞI NAZARI DEĞİŞİR” diyor çocuk yapmıyor

Bunlar ne derin yaralardır, ne çirkin düşüncelerdir.

Zevciyyetinin ayniyyetini hâmil bir yavruyu meydâna getirmek için üzülen, en ağır veca’lara (ağrılar) katlanan, aylarca hastalık devreleri geçiren bir zevceye, çocuk doğurmak sebebiyle hüsni ânını kaybetmiş nazarıyla hakîkî insan bakabilir mi?

 Hem:

 

Dilberde meram ân olur endam değildir

Keyfiyyet olur meyde garaz câm değildir.

 

Yine ekseriyyetle görülür, vaz’ıyyeti müsâid olan aileler, çocuklarına ecnebi mürebbî tuttuklarını ve onun terbiyesinde büyüttüklerini makamı iftiharda söylerler. Bu, Türklüğe hakarettir. Bir Türk hanımı hâşâ çocuğunu yetiştiremeyecek kadar küçülmüş müdür?

 Tarihin en eski efendisinin kızı için bu ayıp değil midir?

 Ba’zısı da şu şekilde mazeret serdediyor:

“Efendim, çocuk meydana getirmek kolay mı, bakabilir miyiz?  Biz zaruret içinde kıvranıyoruz…”

Acaba bunlar ibretle bakmazlar, düşünmezler mi ki Kudret, yaratacağı çocuğu yaratmazdan evvel mahalli şefkat olan annesinin sadrında o kupkuru memelere süt vermiştir.

O masumun dişlerini yapan Sani’, elbette onun rızkını daha evvel hazırlamıştır.

Şimdi nasıl kıyamadan göğüste Hakk’ın bahşettiği bu depo kurutulabilir. Adî bir ambarın içine depo edilmiş bir zahire bile kasten ifna (yok) edilse mûcibi tecziye (ceza) olur. Yâ insan, acaba nasıl kendi eliyle kendisini hüsrânı ebedî gayyasına (cehennemine) atmaya kalkar.

Sonra bir insanın bu âleme gelmesi için yüz binlerce senelik bir seyri vardır.

İlmi  İlâhîde  bulunan,  oradan gaybi İlâhîye sevkedilen, heyûlâi Küll’de gezen, bürûci isnâ aşerde (oniki burç) deveran eden, kevâkibi   seb’ada tûr   eden (gökte seyreden gezgen) ,   seyyârâtı seb’ada duran, tabâyi’i geçen, anâsırı ikmâl ile nihayet mahalli tekvin olan anne rahmine geldikten sonra, Levhi Mahfuz’dan (şu kulumun suretinin kopyasını çek) diye Meleğe emir verilip, oradan kopyası çekilerek, hayız kanı ve Kudret   fırçasıyla tersim edilip, ba’dettesviye (Ve nefahtü fîhi mîn ruhî) sırrına mazhar  kılınacağı eaman, o Meleğe dahi:

“Bu mahlûku hiçbir mahlûka benzetmedim. Buna nefhai İlâhîmden nefha verdim, tecellî-i sıfâtiyyem ile değil, tecelli-i zâtiyyemle halkettim. Celâl ve cemâl ellerimle yoğurdum. İmzâ-i İlâhîmi vaz’ettim. Eşyayı emrine müsahhar kıldım. Kendime nâib olabilecek bir isti’dadda yarattım ve sıfâtı beşeriyyetin kesafetinde mahcup kalanların halledemeyeceği nutuk ihsan ettim, icâbında bir (Arş!) kumandası ile milyonlardan teşekkül eden orduyu yürütecek, akıllara hayret veren, ruhun özü olacak söz verdim. Uzaklaş bakalım” diyerek Meleği uzaklaştırdıktan sonra nefhai İlâhîsini ihsan edip (Ahseni takvim-en güzel yaratılış) sırrına mazhar kıldığı bir yavrunun vücûdunu imha için binâ-i Huda’ya azıcık insafı olan bir kimse kundak sokabilir mi?

İnsanların alelade yaptığı bir binaya bile kundak sokan kimse dünya mahkemesinin elinden kolay kolay yakasını kurtaramaz.

Yâ binâ-i Huda’ya kundak sokan; Fir’avn’m (Ene rabbükümül a’lâ) da’vâsını Musa’sının elindeki çobandeğneğiyle yıkan, Nemrûd’un kafasından sevdâi rubûbiyyeti ufak bir mikrobu ile parçalayıp çıkaran emri (Kün feyekûn) a mâlik Allah ü Zülcelâlin elinden nasıl kurtulabilir?

Hulâsa, kadın vazifei asliyyesini suiistimal etmemeli, mukavvim olan erkek de o vazifeyi su’i isti’mâle sebeb olmamalıdır.

Kadın vazife-i tabiiyesinden uzaklaşıp erkekleşmek istediği dakikada aldanmıştır. Çünkü Cenâbı Hakk kadın ve erkek vücûdunda ayrı ayrı tecellî etmiştir.

Meselâ kadında rikkati daha galip kılmış, tehassüsâtı daha geniş tutmuş, hayır yolunda feragate daha ziyade meylettirmiştir.

Onun için çocuğu, kadının kucağına koymuştur. En kaba bir kimse bile bir ma’sum yavrunun anne kucağında duruşundan bir rikkat duyar. Zîra hiçbir vakit bir yavru, bir baba kucağına anne kucağı kadar yakışmaz. Çocuğun hisse-i sûriyyesi babasının zahrından, annesinin de sadrındandır. Sadr, mahalli şefkattir. Onun için insan bunalınca “Anne!” diye bağırır.

İşte Kudret, kadının vazife-i asliyyesini göstermiş ve onu o vazifesini yapabilecek bir hilkatte yaratmıştır.

Hiçbir vakit kadın, erkek kadar minen ve meşakkata mütehammil değildir. Kanun-ı hilkat (yaratılış) buna müsaade etmemiştir.

Nitekim kadının bir ay zarfında tâmussıhha (sıhhatli) olduğu günler mahduddur. (sayılıdır) Bir defa her ay bir müddet hastalanır. Hastalığına gireceği günler yaklaşınca bir takım haller geçirir. Hastalığında heyecanlanır, âsâbı bozulur. Hamil zamanları vardır,. Emzikli zamanları vardır. Örfün ta’bîri ile aşerme günleri vardır. Ba’zısı toprak yer, ba’zısı aklın kabul edemeyeceği şeyler üzerinde ısrar eder. Hulâsa, huzûrı Bârîye çıkamadığı, ibâdâtını yapamadığı günler vardır.

Onun için Sarâyı Ahadiyyetin husûsî misafiri Cenâbı Nebî:

“Kadının iffetsizliğinden gayri kabahatlerini afv etmeye çalışınız” buyurmuşlardır.

Yine o nâzik Peygamber;

“—Kadın, erkeğin eğe kemiğinden halkolundu. Çok doğrultmaya çalışmayınız, sonra kırarsınız” diye emretmişlerdir.

Şimdi kadının kalkıp da, hayır efendim, benim erkekten hiçbir farkım yoktur demeğe hakkı yoktur. Bu da’vâyı açtığı gün kendisi kaybetmiştir. Zîra yaradılışı buna müsâid değildir. Bu hususta hürriyyet isteyen kadın,   farkında olmadan kendisine esaret talep etmiş demektir.

Hayâtın mezâhimine mütehammil olmayarak yaratılan vücûduna o ızdırâbı kendi eliyle vermiş demektir.

Zîra Sun’ı İlâhî fabrikasının insan dokuma tezgâhı olan, cinsi rakîk ve lâtîf olan kadın şişe (cam gibi) gibidir. Vazifei asliyyesini terk ettiği an kırılır.

Kudret, ona bu vazifeyi güzel îfâ edebilmesi için ne şekilde a’zâ münâsib ise onu vermiş ve bu a’zâ arasında tenâsüb ve tevâfuku da ayrıca ihsan etmiştir.

İşte, hilkatin müstesna, rakîk ve hassas olarak yarattığı kadın; Hakk’ın kendisine bahsettiği hakîkî saadetini bahşeden hürriyetin farkında olmayıp, bu hakîkî hürriyyetini terkederek, ben de aynı erkek gibi istisnasız haklara sâhib olacağım, erkekle yarışa çıkacağım diye iddia ederse, acaba doğuracağı çocuğu doğurmazdan evvel tutan ağrılarını ne yapacak?

 Bu kadın, bir mühim mes’elenin hallinde, erkekle yarışa çıktığında yahut herhangi bir tezini müdâfaa ederken, bu sancısı tutarsa ne olacak?

 Çocuğun süt zamanları ne olacak?

 Çocuğa kim terbiye verecek?

Anne, çocuğu terbiye eder, baba çocuğun terbiyesini kontrol eder.

O halde anne cismen ve rûhen yaradılışındaki gayeyi ayak altına mı alacak?

Kudrete ilanı harp mi edecek?

“Efendim, kadın hem erkek işini görebilir, hem de kendisine âid vazifesini de yapabilir” diye kadına mugalâtalı (yanlış), sahte bir varlık vererek, hayâtın bütün mezâhimi (zahmetler) ona yükletilince erkek ne yapacak?

Elbette işsiz kalacak?

Yine evlenme kapısına bir kilit takılacak!

İslâm an’anesinde kadına verilen kıymeti kudsiyyenin hiçbir medeniyyette verilmediğine şu ufak misâl bile kâfidir.

İslâm an’anesinde erkek, alacağı kadına şükrânı ma’nevîsini takdimden sonra şükrânı maddîsi olarak mihir verir,

Hatta vaktiyle mihir tesmiye edilrn”miş ise o kadının mevkıi içtimaîsi tetkik edilir, cem’iyyetteki mevkii nisbetinde mihri misil alınır. Sâir medehiyyetlerde ise kadın, kocasına mihir verir.

Onun için ebeveyninin vaz’ıyyeti müsâid olmayan yahut kendi arzu ettiği bir kimse ile evlenmek isteyen kız, para kazanmak mecburiyetinde olduğundan, bütün mezâhime katlanarak çalışmaya mecburdur. İslâm an’anesinde ise, erkeğin kadını beslemesi şarttır.

Auguste Comte, İslam’ın bu düsturunu aynen ilân eder de, der ki:

“En fena bir şekli içtimaîyi güzelleştirmek için bir tabiî kanun vardır, o da erkeğin kadını beslemesidir.”

Beşeri huzura kavuşturan, aile yuvalarının çoğalmasına sebep olan ve o yuvaya zevk veren yegâne kanun da budur. Çocuklar kûşei (köşe) ihmâle atılmadan, iyi bir terbiye ile yetişmesinin yegâne çaresi budur.

Erkeğin kadını beslemesi, kadının mevhibei fıtriyyesinin tekâmülüne sebep olur. Onun çok nâzik ve fa’al şuuru, son derece rakîk olan ihtisâsâtı, canını feda edercesine olan hayra meyli, ancak erkeğin onun huzurunu te’mîn ederek, hâricin mihen ve meşakkatini yüklememesiyle tekâmül eder.

Kadın, kadın olarak kalmayıp erkekleştiği gün, Kudretin, onun fıtratına verdiği mevahibin (karşılıksız verilen) parlaklığı derhal söner, kendisine mahsus melekât (özellikler) gider, Halikın kendisine bahşettiği yüksek mevkiinden de düşer.

İşte İslâm: Haddi ma’ruf dairesinde erkeğin hakkını, kadının hakkını bildirmiş, erkek ve kadının istidadlarını göstermiş, kadını, cidal ve niza’ zahmetinden kurtarmıştır.

Kadının fıtratına muvafık bir şekilde hukukunu bahşetmiş, erkeği istiklâli efkâr ve irâde sahibi olduğunu ilân etmiş, kadının hürriyyetine ihtiramı vazife kılmış, biri birine tahakkümünü kabul etmemiş, yalnız erkeği, kurulacak aile yuvasında mukavvim tanımış, erkeğin hayrı tavsiye eden bir velayeti vardır demiş, riyaseti erkeğe vermiş, bu riyasette hüsn-i muaşereti şart koymuş, erkeğin kadına hürmetini emretmiş, erkeğin bu hürmetine mukabil kadına aklı selime göre ma’kul olan itaati göstermesini farz kılmış, Kadının erkeğin bâzicei (oyuncak) şehveti olmadığını ilan etmiş, vücudları iki ise de ruhlarının bir olmasını, iki kalıpta bir ruh olarak yaşamalarını ve hakikatte nikâhın asl ü esâsı bu olduğunu ilan etmiş, aile yuvasının bir “zâlim emir ile bir âciz esirden teşekkül etmediğini, erkeğe kadrom Allah’ın gösterdiği çerçeve dâhilindeki hürriyyetini ezmek hakkı olmadığını bildirmiştir.

“Ve mâ halâktül cinne vel’inse illâ liya’büdûn” fermânı İlâhîsi ile de, kadının da aynı gayede yaratıldığını, aslını bulmak aşkı ile mücehhez olup o hakikati arayıp bulmada erkekle müsavi (eşit) olduğunu ilan etmiştir.

Bu meyanda, hâdisât arasında çirkin bir hal gösterilmeye kalkılırsa, kabahat İslamiyet’te değil, bizim Müslümanlığımızdadır. O ŞEMSİ HAKÎKATİ MUHAMMEDİYYEYE KARŞI BAKAR KÖR OLUŞUMUZDADIR.

İslam’ın rûhiyyâtını terk ederek metninde de anlamadan yürüyüşümüzdedir.

Buraya kadar erkek ile kadının ma’nevî farklarını saydık. Şimdi biraz da bunların tekevvünündeki maddî farklar üzerinde duralım:

Kadının kalbi hacim ve sıkletçe erkeğe müsavi değildir. Damarları dardır.

Âsab (Damar-sinir)ve urukça (hayız görme) aralarında büyük fark vardır. Kadının kanında su unsuru çoktur.

Meselâ: Kadında (72,15) fosforiyeti kils (kireç taşı) olduğu halde erkekte (58,32) dir.

Kadında (4,52) fahmiyeti kils olduğu halde erkekte (9,95) fahmiyeti kils vardır.

Kadında (33,83) mevaddı uzviyye olduğu halde erkekte (31,27) mevaddı uzviyye vardır.

Kadında (66,67) mevaddı gayrı uzviyye olduğu halde erkekte (68,30) mevaddı gayrı uzviyye vardır.

Kadının adalâtı (adele) , erkeğin adalâtı kadar nümanalanmaz. Erkeğin adalâtından 3/1 nisbetinde tehammülü eksiktir. Kadın ile erkeğin kanlarının terkibatında da fark vardır.

Kadının kanında (79,11) su olduğu halde erkekte (77,19) dur.

Kadında (20,89) mevaddı camide olduğu halde erkekte (22,15) mevaddı camide vardır.           

Kadında (12,79) küreyvâtı hamra olduğu halde erkekte (14,10) küreyvâtı hamra vardır.

Erkekte bir milimetre mikâbında, küreyvâtı hamra miktarı (4,5) milyondan (5) milyona kadar olduğu halde, kadında (4) milyondan (4,5) milyona kadardır’. Erkeğin kanındaki demir de, kadınınkinden fazladır.

Kadının dimağ abakai merkeziyyesi, erkeğinkinden daha uzundur. Ve bunun için kadındaki tevâzüni tabiî erkektekinden daha az sabit ve müstakar oluyor.

Kadında tabakai kışriyyenin hacmi, erkektekinden daha az gıda aldığından kadında ıztırâbâtı fikriyye ve asabiyye isti’dâdı, erkektekinden daha fazladır.

Kadında kuvâyi âkile gerek tasavvurda, gerek hüküm vermekte erkekten süratli ise de, evham ile vesvese erkektekinden daha ziyadedir.

Kadında malihulya, iç sıkıntısı erkektekinden ziyadedir.

Kadında tabaka-i kışriyye, erkeğin tabakai kışriyyesinden evvel za’fa ve yorgunluğa uğrar.

Kadınla erkeğin kemikleri, arasında terekküb eden madde nisbetleri de ayrıdır.

Erkeğin ciğerleri (3,5) litre istiâb edebilecek hacimde olduğu halde, kadının ciğerleri yalnız (3) litre istiâb edebilir. Onun için kadın, erkekten daha sık ve daha kısa nefes alır.

Erkeğin bir saat zarfında yaktığı hava miktarı, kadının ihrak (çıkardığı) ettiği hava miktarının hemen hemen iki mislidir. Ve onun için kadının harareti, erkeğinkinden daha azdır.

Kadının nabız farkı fazla olması, kalbinin erkek kalbinden daha küçük olmasından dolayıdır.

Erkeğin midesi kadının midesinden bir daha kuvvetlidir. Erkekte dimağın içine giren damarların kutru, kadındaki damarların kutrundan daha büyüktür. Kadında hassa-i şemme (koku alma) erkektekinden daha zaif dir.

Kadında kuvvei zâika erkektekinden daha zaif dir.

Hulâsa, Kudret, kadının bu yaradılışını göz önüne almış, ona münasib hukuku bahsetmiştir. Onun cidal sahasına atılıp yıpranmasını istememiştir.

Yukarıdan beri zikrettiğim gibi, kadının bu geniş hukukunu ve sıyânetini de ancak İslâm göstermiştir.

Hiçbir medeniyyet ona bu kadar merhametli, saygılı bir el uzatmamıştır.

Yakın vakte kadar medeniyyetler “Kadın, kocaya vardığı vakit güya rakabesi (köleleri) vardığı kocasına geçiyormuş gibi hiçbir malını istediği gibi tasarruf edemez, ecdâdından kalan malı dahi kocasına   geçer” derken, İslâm: “Kadın, mülkünde istediği gibi mutasarrıftır” demiştir.

Vaktiyle medeniyyetler “Erkek vâris var iken, kadın pederinin emvâli gayrı menkulesine vâris olmaz” derken, İslâm: Kadının bu hukukunu on dört asır evvel, tanıtmıştır.

Keza vaktiyle medeniyyeti erde izdivaçla kadının malı, erkeğin malında mündemiç olarak buna (aile serveti) nâmı verilmiş ise de yine tasarruf hakkı erkeğe verilmiş, bu tasarrufta kadına izin ve meşveret hakkı dahi verilmemiştir.

İşte kadın, zılli esaret ve hakaret timsâli iken, hattâ ma’bûduna karşı yapacağı kulluğundan bile koğulurken, Beşeriyyetin Fahri Ebedîsi, ruh âleminin sertabibi, mekârimi ahlâkın mürşîdi a’zamı Hazreti Muhammed onların imdadına yetişmiş ve emri (Kün feyekûn) a mâlik ma’şûkı hakîkînin mektubunu açmış!

O mektub ki: Kur’anı Mübîndir.

O mektub ki: (İnneddiyne indallahi’l islâm) hastahanesinin eczahanesidir.

O mektub ki: Zirve-i tevhide çıkmak isteyen herkesin imdâdına yetiştiği gibi, kadının da imdadına yetişmiş ve elinden tutmuştur.

Erkek ile kadının biri birine benzer iki insan olduğunu, biri birinden gayrı münfek (ayrılmaz) kılındığını, iki küfüv (eşit) unsur olduğunu, her ikisi olmadıkça kıvâmı maişet olmayacağını, bunların ikisini almayan evin kararının da nâbud (perişan) olacağını bildirmiştir.

Erkek ile kadını halk edip biri birlerine eş olduklarını, aralarında merhamet ve meveddetin (sevginin) esas olduğunu beyân ile kadının şânını ilân etmiştir. Ve şu cümlesi ile de onların dualarının kabul edildiğini beyân etmiştir.

(Festecâbe lehüm rabbühüm innî lâ üdıy’u amele âmil., ilh)

“Ben beni tefekkür edip aslını bulmak aşkıyla mücehhez, dîvânıma gelmek zevkıyle çırpınan hiçbir âmilin amelini heba etmem. Yani hiç kimsenin amelini zayi’ etmem. Sizler biri birinizden yaratılmışsınızdır.” Yine:

“Benim nâmıma zahmet çeken kulun seyyiâtını (günahını), izzetim hakkı için mahvederim” diye ferman buyurmuştur. Binaenaleyh kadının da o bâbı İlâhî’yi aynı ihlâsı ubûdiyyetle çalacağını ilan etmiştir.

Keza yine o mektûbı İlâhî’nin cümleî celîlesinden olan şu fermânı Sübhânî kadının indi İlâhîdeki mevkiini duyurmuştur:

(Ve men ya’mel minessâlihâti min zekerin ev ünsâ.. ilh)

“Erkek olsun kadın olsun, Hakk’ın farz kıldığını yerine getirip mü’min olarak a’mâli sâlihayı kim işlerse saâdeti ebediyyeye kavuşurlar ve yaptıklarının bir zerresi zayi’ edilerek zulme uğramazlar…”

Evet, vaktiyle bütün medeniyyetler kadını istihkar ile koğarken, O Büyük Kitab şöyle buyurmuştur:

(Yâ eyyühennebiyyü iz câekel mü’minâtü yübâyi’ûneke.. ilh)

Ey âyinei Hakk olan, Sarâyı Ahadiyyetimin hususî misafiri bulunan, Zâtı Ahadiyyetimin tercemânı kılının Muhammed im!

Şu şartlar üzerine huzuruna gelip, Zâtı Ahmediyyetine bîat etmek isteyen mü’min kadınlara bîat ver ve kendileri için istiğfarda bulunuver. Allah, senin şefaatini kabul eder. Gafur ve Rahîmdir.

Şartlar şunlardır:

Allah’a hiçbir şey şerik koşmayacaklar. Zina yapmayacaklar, Evlatlarını öldürmeyecekler. (Çocuk düşürmeyecekler). Elleriyle ayakları arasında bir bühtan uydurup getirmeyecekler. Yani başkasının çocuğunu alıp veya kendi doğurduklarını değiştirip ben doğurdum diye kocalarına isnâd etmeyecekler.

Hulâsa, fiilî cinayetleri ve kavli cinayetleri olmayacak. Hiçbir ma’rufta Zâtı Risâietine âsî olmayacaklar.

İşte bu şartlara riâyet eden mü’mine kadınlara bîat ver Habîbim.”

Bu da yine Hakk’ın kadınlara yüksek bir ihsânı Sübbanîsi değil de yâ nedir?

İslâm: Tekâlifi îlâhiyyede erkek ve kadını ayırmamış, ibâdatta ayrı tutmamış, yalnız kadın için meşakkı mûcib olan ibâdeti farz kılmamıştır.

Meselâ cihad, kadına farz kılınmamış, fakat dînin nikabı olan vatana düşman tecâvüz ettiği vakit müdâfaadan geri kalmamalarını da emretmiştir.

Müdâfaai nefsde kadın, erkek, çocuk, ihtiyar ayrılmamıştır.

Meşhur sahâbiyyeden Ümmü Seleme radıyallahü anha (Huneyn) gününde bir hançerle mücehhez bulunuyordu. Kendisine: “Bu hançeri ne yapacaksın?” diye sorulduğunda, Ümmü Selime;

“— Düşman başucuma gelirse karnım deşeceğim”, cevabını vermiştir.

Kadına, câmi’lerde cemâatlere iştirak edebilme, Cum’a namazlarına dahi gidebilme hakları verilmiştir.

“Kadın bütün ibâdetlerini yapar. Orucunu tutar. Yalnız emzikliler, hamileler, oruç tutmak sebebiyle çocuğuna zarar gelecek anneler orucunu tehir ederler” buyurulmuştur.

Kadının itikadına gelince: Erkeğe ona da müdâhale hakkı verilmemiştir.

Meselâ, bir erkeğe kendi itikadını mezhebini zorla kendi karısına kabul ettirme hakkı verilmemiştir.

Dîni İslâm:

Umûrı batniyyede herkese geniş bir hürriyet vermiştir. Zîra O, tazyik ile i’tikadı hürriyyenin değişeceğine kani’ olmayıp, bilakis İslâm ne kadar soyulur ve üryan edilirse hakikî insanın ona o kadar âşık ve meftûn olacağını apaşikâr göstermiştir.

Ve demiştir ki:

“KADIN, KOCAYA VARMAKLA KENDİ AİLESİNİN İSMİNİ KAYBETMESİ ŞART DEĞİLDİR. BABA RABITASI DAİMÎDİR, ZEVCİYYET RABITASI İSE KABİLİ İNKITA’DIR. ONDAN BABASININ BAĞINI KOPARMAYINIZ, OLUR Kİ, HUKUKI ZEVCİYYET İNKITA’A UĞRAR, BOŞANIR, BAŞKASINA VARIR, ÖLÜR, BAŞKASIYLA EVLENİR.. BUGÜN BİR ADLA, YARIN DİĞER ADLA ANILMASI, KADIN İÇİN BİR HAKARETTİR, KADINLARIN ESÎR ADDEDİLDİĞİ ZAMANDAN KALMA BİR ÂDETTİR, NAHOŞ BİR ŞEYDİR.”

Bu da yine İslâmm, kadına ne büyük hürmetidir.

Kâinata rahmet elini uzatan Büyük Peygamber de:

“— KADINI, KOCASININ İSMİNİ ALMAK MECBURİYETİNE TÂBİ’ TUTMAYIN. BABASINDAN SOYMAYINIZ” buyurmuştur. Akıl da bunu kabul eder. İşte herhangi tarafa baksak, kadına en büyük kıymeti ancak İslâm vermiştir.

Vakıa kadının, kocasının ismini alması zevceyn arasında ikiliğin kalkması içindir diye iddia edenler olursa da hakikatte bu; Hakkın, kadına bahşettiği bütün hakları ezmek, imha etmektir. Zîra yakın zamanına kadar, kadın kocaya vardığı vakit hiçbir malını tasarruf etmek hakkı olmadığını yukarıda uzun boylu izah ettik.

İslam’da ise, kadının ister evli olsun, ister bekâr olsun malını istediği gibi tasarruf edebileceğini de anlattık.

Eğer onların iddia ettikleri gibi, kadının koca ismini alması zevceyn arasındaki ikiliğin kalkması için olsaydı, bütün mülkünde kadının da, kocası gibi tasarruf hakkı olurdu. Hâlbuki zevç her şeyde serbest… Zevce her şeyden mahrum…

İslâm kadına öyle zahîr olmuş, onun lehine o kadar hüküm vermiştir ki: Şu ufak cümlenin dahi, her tekâmül etmiş kadının kalbinde ona karşı bir aşk uyandırması için kâfidir.

“Anne ile babanın bir evlâdı olsa, anne ile baba da nafakaya muhtaç bulunsalar, evlâdın da ancak bunların birinin nafakasına kudreti yetişse İslâm: Anneye bak. Anne nafakaya babadan ehaktır” diye emreder.

Bir gün Cenâb-ı Nebî’nin eshâbı bâsafasından (Güzel arkadaşlarından) bir zâtı âlî, huzûrı Nebîde şöyle bir istifsarda bulunuyor:

— Yâ Resûlallah! Kime bakayım, kimin ihtiyâcın: gidereyim, kimi gözeteyim?

 “— Anneni!”

—     Ondan sonra kimi?

 “— Yine anneni!”

—     Ondan sonra kimi yâ Resûlallah deyince Fahri Kâinat Efendimiz:

“— Babanı gözetirsin. Ondan sonra da sırasıyla yakınlarına geçersin” buyurdular.

Şimdi Fahri Âlem’in şu cümle-i seniyyeleri ile iki defa; “Anneni!” diye merhametle emir buyurmalarını işiten kadının, evet kalbinde azıcık meâliyyâta meyli olan ve aslını bulmak aşkıyla çırpınan kadının o Büyük Peygamberin karşısında herhalde hürmet ve muhabbetle eğilmesi, O’na lâyık olan salât ü selâmı getirmesi şarttır.

Evet, yukarıdan beri zikrede geldiğimiz gibi, İslâm kadına o kadar büyük bir kıymeti kudsiyye vermiştir ki onun, bir cemiyetin malı olmasını değil, bir erkeğin yâr u hemdemi olmasını istemiştir.

Onun için, tarihin en eski efendisi olan necîb Türk akidesinde “Erkeğin haremi, bir harîmi mukaddestir.   Yabancılar ayak atamaz, Fartı (aşırı) muhabbet ve hürmet buna ma’nîdir” denilmiş.

Yine o büyük Türk ananesinde “Hakiki insan, gözbebeği manâsına gelen semere-i hayâtı olan kerîmesine ve harîmi ismeti olan refîka-i cananına karşı en fazla gayreti olandır” denilmiş.

Onun için tarih sahif eler inde Türk’ün en vefakâr, en merd, en şeci’, hasmına bile merhamet elini uzatan en şerefli bir nesil olduğu tebellür etmiştir. Elbette pâk bir kanaldan yetişen çocuk hilkaten de pâk olacak.

Sonra, yalnız zevcinden başkasında gözü olmayan ve yalnız zevcesinden gayrısında muhabbeti olmayan ailenin aşk ile doğan yavrusu, cem’iyyete en nâfi’ (faydalı) bir uzv olacağı da muhakkaktır. Onun için aileler kazanacağı çocuğa çok dikkat etmelidirler.

Ve şunu iyi bilmek lâzımdır ki, temâyülâtı kalbiyye, efâl-i ihtiyâriyyeden değildir. İnsan ne kadar tekâmül ederse etsin, bu ihtiyar elinde değildir. Bundan dolayı Kudret erkeğe keffi basar, kadına da hicabı tavsiye eder ki; ailelerde yıkım başlamasın, çocuklar diri diri yetim kalmasın için. Yahut kadının nazarında kocası yalnız zarurî ihtiyaçlarını gideren, bakımını te’mîn eden bir şahıs mevkiine düşmesin. Kocasının nazarında da karısı âdî hizmetlerini gören bir hizmetçi makamına kadar inmesin için..

Ve bu iki tavsiye, erkek ile kadını müsâvî şartlarla bağlamış ki biri birlerinin olsunlar için.

Zîra Kudret ekseriyyetle herkese istediği şekilde eş vermez. Yalnız nikâhtaki ihlâs onları biri birine sevdirebilir.   Fakat ihtilâtlarda (karışıp görüşme), meselâ erkek vaktiyle hayâlinde yaşattığı şekilde bir kadın ile, yahut meziyyetler muhtelif olduğundan kendi karısında görmediği bir meziyyet ile karşılaşabilir ve tabiî derhal bir meyîl kalbî başlar. Farkında olmaksızın kendi karısından muhabbet rabıtası çözülür.   İki taraf afif de olsa yine mühim zararlar görülür.

Zevç veya zevce meyli kalbileri olan şahsı tehayyül ederek biribiriyle mukarenette (cima) bulunursa doğacak çocuk o tehayyül (hayal) edilen şahsın rûhiyyâtında, onun manasında doğar. Binaenaleyh o ailenin unsur i’tibâriyle evlâdı olsa da mana i’tibâriyle o ailenin evlâdı olmaz. Aynı zamanda ailenin tatlı geçimi değişir, çocukların hayâtında sefalet başlar. Huzursuz evde çocuk terbiyesi derhal ihmâl edilir. Evin içinde reyler (görüşler) çoğalır, fikirler ayrılır.

Onun için nikâhı, yalnız Belediye kaydı, yalnız İmam efendinin duası zan etmemelidir. O kayıd, o şekiller ancak halk arasında dedikoduyu kaldırır, evlenenleri biribirine’vâris yapabilir, bir şekli muâmaelâtı dünyeviyyeyi muhafaza edebilir ise de, hüsni muaşeret yapamaz. Evde dirlik olmaz.

Yani bu bir surettir. Bu suretin enfüsteki manası, nikâhın hakikati ise, tarafeynin biribirine muhabbetidir.

Beşeriyyetin suretini, fetheden nikâh müessesesine muhabbetle intisâb eden ailenin bir nikâh kaydı daha vardır ki o da, Meleklerin huzurunda Âlemi Arş’da taraf-ı Ilâhi’de kıyılır.   

Bundan dolayı biri birinden muhabbeti kaldırılmış olan karı ile kocanın zahirdeki kayıdla nikâhları bulunsa da, âlemi manada yoktur. Evlerinde de huzur yoktur. Tatsız bir hayatları vardır. Onun için eski büyüklerimiz: “Allah dirlik düzenlik versin” temennisinde bulunurlardı.

İşte her aile yuvası kuranın bu hususlara çok dikkat edip muhabbetlerini daima kontrol etmeleri ve tarafeyn muhabbetin daima tezayüdüne çalışmaları lâzımdır. Muhabbette eksiklik başladığı zaman, hemen sebebini araştırmalı, hastalığı teşhis edip, tedavi etmeli ve yuvanın saadetini temîn etmelidirler.

Yukarıda söylediğim gibi meselâ ihtilât (başka kadınlar ve erkekler ile karışıp görüşme) çok defa bu hastalığın bir sebebi ve hemen hemen izdivacın yolunu kesen yegâne âmil oluyor. Mafevk (üst) bir Kudrete tâbi’ olduğunun farkında olmayan ve ef’âlinden bir gün mes’ul olacağını duymayan vicdanlar, ahlâkın en büyük düsturu havfullah (Allah Teâlâ korkusu) olduğunu bilip titremeyen kalbler, kadının hilkaten olan safiyet ve rikkat hislerinden istifade etmeyi fırsat addederler.   Hüsni niyyet   eshâbından imiş gibi görünüp birçok   kızla nişanlanmalar, sonra da meyli kalbilerini değiştirerek birer âdi bahane bularak, evlenme mukaddimesi olan nişanı atıp yeniden yeniye atlamalar hakikatte evlenmek değil, eğlenmektir. Evlenme kararını bozmaktır. Erkeğin kadına,    kadının erkeğe olan itimatlarını kırmaktır.

Sonra fantazi hayat da hemen sirayet eden bir halettir. Zîra bu halde herkes kendi gücü yettiği kadar kanâat ile elzemi birleştirerek yaşamaz. Hâlbuki ahlâkın en büyük esâsı kanâat ile elzemi birleştirmektir. Görenek ise cem’iyyetin en sârî bir hastalığıdır.

Bugün herkes lüks tarzda giyinmek arzu ediyor. Ve muhakkak surette kudreti taallûk etmeyen ekseriyyet, kudreti taallûk eden ekalle (mutlu azınlıka) uyacağım diye yıpranıyor.

Hayâtının, sıhhatinin esaslarını kaybedecek kadar gıdasından vazgeçiyor, hatta aç kalıyor fakat çul yapıyor. Belki yatağı yok, fakat her giydiği elbisenin rengine uygun bir iskarpini var. Belki yorganı yok fakat tırnağının boyası var. Belki sıhhatini muhafaza edecek iç çamaşırı yok fakat ben cemiyyet içine çıkacağım, diye fantazi bir tuvaleti var. Muhakkak hiç olmazsa haftada bir defa yıkanarak, mesamatını (derisinin gözeneklerini) açacak sabunu yok fakat yüzümü gereceğim diye birçok kremi var. Belki evinde mangalı yok fakat müstarahına (istirahat) kadar kaloriferle teshin edilmiş bir dairenin hayâtına uyacağım diye  nîm üryan (yarı çıplak) soğuk odasında kıvranarak ciğerlerini sakatlayan var.

Sonra ne kadar acıdır ki, bugün yapılan israfla dedelerimizin,   yaptığı israf ölçüye girmiyor.   Ecdadın yaptığı israfda bir hakikat ve bir iktisad göze çarpar.  O yapacağı israfı yâ altına inkılâb ettirmiş yahut mücevherata kalb etmiştir.  (takı) Günün birinde sıkılınca elindeki mevcudunu yâ yüzde yirmi kazanarak yahut aynıyla değiştirerek veyahut pek cüz’î bir zararla, tebdil ederek sıkıntısından kurtulabilirdi. Bugün ise çula sarf edilen geniş meblâğ, mahdut günler içinde hiçe inkılâb ediyor.

Ve böylece de ekseri ailelerde boşanmak yıkım, göreneğin bu bâtıl kıyâsı ile oluyor Mutavassıt geçime sahip olan kimseler,   kendinden yüksek tabakayı gözünün önüne getiriyor, hayâtım buna uyacak diyor, kısmeti ezeliyyesinden râzî ve hoşnut olmuyor, hayrın nerede olduğunu bilmiyor.  Paranın bizatihi nimet olmayıp vâsıtai nimet olduğunu idrâk edemiyor ve tabiî geçimsizlik de başlıyor.  Hâlbuki kuvvetli muhabbet,   tarafeyn (karı-koca) arasında kendilerinden başka hiçbir şey göstermez. Muhabbet öyle bir sıfatı muhrikadır ki (yakıcı) hangi kalbe girerse, mâadasını yakar, yıkar, çıkarır. Muhabbetle biri birlerine bakan nazarlar, aynen ibâdettir.

Muhabbetle biri birlerine bakan nazarlar dedim de, buna; hemen herkesin bildiği fakat inceliğine pek herkesin vâkıf olamadığı (Ferhad ile Şirin) vak’ası güzel bir misâl teşkil ettiğinden onu da burada zikr etmeden geçemeyeceğim:

Şirin, bir Emîr’in kızıdır. Bu kıza Ferhad’ın kendisine mübtelâ olduğu ve bu sevginin altında inlediği haberi verilince: Şirin:

—     Muhabbeti hakikat midir, diye soruyor, bu sualine:

—     Aman efendim… Belki bu muhabbet, onun hayatına nihayet vermesine sebep olacaktır cevabını alıyor:

—     O halde, diyor. Davet ediyorum, gidin haber verin, sarayıma gelsin..

Kendisi de o günün en lüks elbiselerini giyinerek, göz kamaştırıcı mücevheratını takınarak sarayının kabul salonunda bekliyor.

Şirin’in adamları, “Şirin seni bekliyor, diye Ferhad’ı tebşir ederek Şirin’in huzuruna getiriyorlar.

Şirin kapıyı açar açmaz, Ferhad’ın nazarları birdenbire Şirin’in göz kamaştırıcı mücevheratına takılınca, Şirin gayet sert bir edâ ile:

— Çık dışarı! Diye Fer hadi huzurundan kovuyor.

Şirin’in yakınları:

—     Niçin böyle yaptınız?

 Keşke çağırmasaydınız, hiç olmazsa gönlünü kırmamış olurdunuz deyince, Şirin:

—     Hayır! Ben onun sevgisinin hakîkî olduğuna îmân etmiştim.. Sahte olduğunu bilmiyordum..

—     Aman efendim, siz onun hâlinden haberdar değilsiniz. Sevginin en son merhalesindedir.

Eğer öyle olsaydı ben onu karşıladığım vakit onun gözü, benim gölümde fânî olurdu.. Zahirdeki alâyişime, (mücevherlere) elbiseme çarpmazdı!,

Şimdi yanlış anlaşılmasın. Bundan kadın ziynetlenmesin manası tahsil edilmesin. Bilakis kadının kendi evi dahilinde tezeyyün etmesini Allah Teâlâ emrediyor.

Kocasına karşı çok süslü olsun, kaşlarını yolmaktan mâada sâir tuvaletinde ihmâl göstermesin, diyor.

Hattâ bu ihmâl ba’zı ailelerde farkında olmaksızın, yuvanın yıkılmasına kadar gidiyor.   

Meselâ, ekseriyyetle kadınlar evlendikten sonra kendilerini ziynetleyen süslerini evde kocalarına yapacakları yerde yalnız dışarıya çıkacakları vakit yapıyorlar. En ağır elbiselerini bir yere gidecekleri zaman giyiyorlar. Belki bunu kocalarının masrafını tahfif etmek niyyetiyle yapıyorlar. Yani evinin içinde kalın, dayanıklı, ucuz bir tire çorap, basit bir şıp şıp terlik, sıhhatini muhafaza kastiyle uzun pazen bir pantalon giyiyor.

Fakat kocası ise, bu defa dışarıda; bacağına gayet ince 1520 liralık çorap, ayağına hemen her tarafını gösteren fevkal’âde zarif ayakkabı, sırtına, göğsünün mülâki noktasına kadar açık bırakan adetâ tülden yapılmış elbise giymiş kadını görüyor, evde gayet basit giyinmiş olan karısıyla mukayese ediyor, tabiî haliyle bu kadına karşı bir meyli kalbisi oluyor, kendi karışma irtibatı gevşiyor,  evine kâbuslu geliyor, neticede de kavga çıkıyor. Zîra hayâli bozulmuştur. Hâlbuki düşünmüyor ki, kendi karısı da böyle giyinse belki ondan daha güzel olacak.

Keza güzel koku, şehveti tahrik eder. Koca evde karısını sabun kokusuyla bırakmıştır,   dışarıda meselâ mevkı-i içtimaîsi yüksek, serveti geniş bir semtten bir vesâite binmiştir, gayet hafif, durdukça açılan güzel bir koku sürünmüş bir kadına tesadüf etmiştir. O koku derhal bir meyli kalbî yapmıştır, tabiî yine karısına olan irtibatı gevşemiştir. Hâlbuki evindeki refîkai hayâtı da o kokuyu kullansa belki ondan daha câzib olacaktır, farkında değildir.

Yine evindeki harîmi ismeti, sobayı temizlemiş, külünü dökmüştür. O kül elini hışır haşır haşır yapmıştır. Kocası ise sokakta tesadüfen birinin elini sıkmıştır,  bu el hâlis, bir gül yağı veya gliserinle yahut temiz bir badem yağı ile övülmüştür. Tabiî bu kadının elinin aniyle, evindeki çamaşır yıkamış, kül dökmüş, kendi ayniyetini hâmil yavrusunun bezini yıkamış karısının elinin ânı bir olmuyor, mukayese ediyor, yine kendi karısına karşı olan bağı gevşiyor…

Onun için İslâm, çıplak giyinmiş kadınlara inkisar (gücenir) eder. Hikmeti; bedâyiin (hayret verici güzellikte olan şeylerin) aleyhinde olduğundan değildir. Yuvaların yıkımına sebep olduğundan, çocukları diri diri yetim bırakmaya bâis olduğundandır.

Sonra aile yıkımlarında konuşma tarzı da çok mühim rol oynuyor. Önceden gayet zarif ve nâzik konuşmaların yerini sonradan gayet kaba sözler, hareketler alıyor. Söz ki ruhun özüdür, onun için buna çok dikkat etmek lâzımdır. Zira saygılı, nezaketli görüşmeler muhabbetin cilâsıdır.

Yine dikkat olunacak en mühim şey: Koca karısının hatasından hiçbir vakit hariçde bahsetmemeli, keza kadın da kocasının hatâsını hariçde söylememelidir. Söz tohumdur, vücud bulur, evin yıkımına sebep olur.

Yine hiç bir erkek, kendi karısının yanında başka bir kadını medh etmemeli, kadın da kocasının yanında başka bir erkekten bahsetmemelidir.

İşte ihtilât (karışmalar) böylece erkeği birçok kadın ve kız arasında zevk u tarab içinde yaşatmağa sevk ediyor, bunun neticesinde de geniş bir bekârlık devri başlıyor, kayıtlanmak istemiyor.

Erkek belki hazzı nefsânîsini tatmin edebiliyor, fakat kadın çırpmıyor, asabı marazlara mübtelâ oluyor.

Vakıa din bakımından erkek ve kadının gayrı afîf olması müsavidir. İkisinin de cezası birdir. Hattâ İslâm Dininde kadına burada da büyük bir iltimas muamelesi yapılmıştır.

Çünkü İslâm “SUÇ, ASIL ERKEĞİNDİR” diyerek kadını kurtarmak ister.

Meselâ: Bir kadın mecnun bir şahısla zinâ yapsa, erkek mecnun olduğundan dolayı mükellef olmayıp tecziye edilmiyor. Bu münasebetle İslâm kadına da had vurup tecziye etmez. Çünkü erkek asıldır, kadın fer’idir. Mademki aslına had vurmadınız; fer’ine de vurmayınız, der.

Eğer bir kimse ahlâkın öz validesi ve vicdanın hakîkî mürebbîî bulunan din ile alâkam yok deyip kenara çekilse de, bu defa örf bakımından kadınıın vaz’ıyyeti daha acıklı oluyor. Yani örfte kadının gayrı afîf olması, daha büyük bir yara açıyor.

Hele kızlar için Kudretin en büyük bir hediyesi olan bir bekâret meselesi vardır ki, o onun daha afîf kalmasını icap ettiriyor.

İşte hangi cepheden mütâlâa etsek, büyük zararlar görülüyor. Belki birkaç kadının mahzûz (memnun) olduğu gösterilirse de hüküm eksere olduğundan kıymeti yoktur.

Ve böylece bu kâinatı tedbîr ü tedvir ve hikmetle tasarruf eden Hâlikı A’zam, vaz’ettiği kanununda, kadınla erkeğin vazifesini ayrı ayrı gösterdiğinden bunlar biri biriyle karıştığı zaman hayat çirkinlikler ile doluyor.

 

 

ÜÇÜNCÜ KISIM

 

MÜEBBED İSTİKBÂL

(Daimî Huzurlu Gelecek)

 

Şimdi müebbed istikbâl nedir?

Bunun hakkında da birkaç söz söyleyelim:

İnsanın iklîmi vücûdunda rûh ile akl’ın izdivacından doğan ve örfün lisânında “Vicdan” tesmiye edilen, herkeste var zannedilip de pek az insanda bulunan o nurun sesini, kim dikkatle dinleyecek olur ise (Ebed Ebed) sedasını duyar.

İnsan bile sâhib olduğu bir şeyin zayi’ olduğunu istemez. Ya bu muazzam kâinatın, bu geniş memleketin sultânı olan Kaadiri Mutlak’ın saltanatı geçici olur mu ?

EVET, YİRMİNCİ ASIRDA ALLAH TEÂLÂ’YI İNKÂR KAPISI KAPANMIŞTIR. Kerâmâtı dîniyye mukabili kerâmâtı fenniyye akıllara veleh (hayret) verecek şekilde zuhur ettikçe Hakk’ı inkâr etme yolu tıkanmıştır. Hikmetsiz hiçbir zerre olmadığı, abes yaratılmış hiçbir mevcut bulunmadığı apaşikâr görülmektedir.

AŞK, ALLAH’I BULDURUYOR. AKIL, ALLAH’I BİLDİRİYOR.

Şuraya dikkat edelim:

Allah Teâlâ’ya iman gayet kolaydır, fakat Allah Teâlâ’nın saltanatına iman güçtür.

İşte akıl bu saltanatı kendi ölçüsü ile ölçmeye kalktığı zaman yıkılıyor. Zira bir tarafa bakıyor sahne-i âlemde Kudretin öyle filmlerini seyrediyor ki, meselâ ilmen yükselmiş, ahlâkan tekâmül etmiş, faziletin numunesi olmuş bir kimse nânpâreye (ekmek parçasına) muhtaç inliyor. Diğer tarafa bakıyor, kopkoyu câhil, ahlâk mefhûmunu ayakaltına almış, zâlim, fâcir, gaddar, rikkat ve merhametten hiç hissesi yok, hatta yapacağı işin programını dahi yanında çalıştırdığı kimseye soruyor. Bu adam, milyarlara sahip, akıl danıştığı insan ise onun yanında uşak.

Yani ekseriyyetle görürüz ki, timsâli ahlâk olanlar mazlumdur,   fakirdir, zahmet ile, zaruret ile hayatlarını geçirirler.

İmdi eğer şu müsavatsızlığın nihayeti yok ise, ortada büyük bir zulüm görünüyor, hâlbuki kâinatın şehâdetiyle malûmdur ki, zulümden münezzeh, adalet ve hikmet sahibi bir Kadiri Mutlak vardır, O’nun adi ü hikmetinin iktizâsı kurulacak bir mahkeme-i dâd (adalet mahkemesi) vardır ki, zâlim cezasını görsün, mazlum da mükâfatını alsın için.

Buna, aklın acz içinde kıvranıp da hal edemediği daha canlı bir misâl vereyim;

Bir köpek, bir kasap dükkânının önünde bir kemik, bir parça et kapabilir miyim diye, bekler. Nihayet kafasına bir dirhem yer, bağırarak kaçar.

Diğer bir köpek ise; muazzam bir hanın bir apartmanında yaşar, hususî hizmetçisi vardır, mükellef bir insanın masrafından daha ziyade bir masrafa, bir i’tinâya sahiptir. okşanır, öpülür, sevilir, kuş tüyünden yatakta yatar..

İmdi bu köpekler mükellef değil ki, vaktiyle yaptıkları bir hasenatın mukabilini görüyor yahut bir seyyiâtın (günahın) cezasını çekiyor diyelim.

İşte akıl, buraları halledemiyor ve tıkanıyor.

Böyle olunca bu sualler ilânihâye (sonsuza kadar) cevapsız mı kalır?

Hayır!

Dîni Celîli İslâmda hiç meçhul yoktur. Yalnız ne vardır ki saltanatı İlâhideki bu dersler ancak  ma’nevî bulûğa ermiş  [Meselâ: 9-10 yaşındaki bir çocuk herhangi bir kitapta (cima’)   kelimesini okusa da onun ne olduğunu sorsa, o çocuğa o kelimenin manâsı hakkıyla tarif edilemez. Meğer ki o. çocuk bulûğa ersin, o hal kendinde tecellî etsin de o ma’nâya agâh olur…]  îman-ı  zevkîye çıkmış, haremi hümâyûnı İlâhîye   dâhil  olmuş nedîmânı İlâhîye ma’lûmdur. Fakat onlar da (Allahü lâ ilahe illâ hüvel hayyül kayyûm) Hükûmeti Rabbanisinin bu sırrım, ifşa edemezler. Nasıl ki bir kimse mensup olduğu devletin mahrem tutulması şart koşulan bir sırrını ifşa ettiği takdirde ağır ceza ile mahkûm olursa,   onlar da bir sır ifşa ettikleri takdirde Hükûmeti Rabbaninin en ağır bir cezasına uğrarlar.

Pekiyi, bu saltanatı İlâhiyye meçhul mü kalacak?

Hayır!

Efendim, herkes şimdi anlasaydı olmaz, mıydı?

Yine hayır!

Zira ilk mektebin birinci sınıfında okuyan bir çocuğa bir muallim çift meçhullü (bilinmeyenli) bir cebir muadelesi (denklem) veya bir kimya muadelesi yaptırmaya kalksa müfettiş derhal tekdir eder: “Çocuğun bu sınıfa âid müfredat programındaki dersini okut, çocuğun zekâsını körleteceksin” der.

Saltanatı İlâhînin dersleri de böyle sınıf sınıftır.

Nitekim lisânı dinde (Yü’minûne bilğaybi) “Gaybe îmân ederler…” denilmiş. Ba’zıları buradaki gaybı “Allah Teâlâ’ya îman” diye tefsir etmişlerse de öyle değildir.

ALLAH, GAYB DEĞİLDİR. ALLAH’IN SALTANATI GAYBDIR.

Onun için insan saltanatı İlâhînin derinliklerine dalıp, aklıyla halledemediği mesâilde âciz kalınca:

“Yâ Rabbi! Bana ma’rifetullah zevkini ver, senin hikmetlerini anlayayım” diye niyaz etmesi, Hakk’ın her şeyinde bir hikmet olup, abes fiil işlenmediğine inanması lâzımdır.

Zîra sen varsın, Allah meydandadır. Hattâ “Gizli Kudret” ta’bîri de yersizdir… Kudret, aşikârdır, aşikâr!

 

Haktan ayan bir nesne yok, gözsüzlere pinhân (gizli) imiş..

Niyazî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

 

Suâlimizi yine tekrar edelim: , Pekiyi,   saltanatı İlâhiyyede aklın aman diyerek acz içinde kıvrandığı bu düğümler çözülmeyecek midir?

Hay hay, çözülecek. Her şey meydana çıkacak. İnsan da bu hakikati görüp başını secdeden secdeye vuracak!

Evet, numara kâğıtlarının resmen okunacağı bir gün vardır. Bütün içlerin, dışına vuracağı bir zaman vardır.. Hiçbir kuvvet, hiçbir yardımcı bulunamadığı bir anda, bütün serâiri (gizli) saltanatı İlâhînin meydâna çıkacağı bir dîvan vardır..

Zâlimin eyvah, mazlumun hah diyeceği bir mekân vardır.

Çünkü öyle bir gün kabul etmezsek o vakit Allah’ın adi ü mağfiret sıfatlarını kabul etmemiş ve noksan sıfatlı Allah tanımış oluruz ki, o zaman Allah, Allah olmaz!

İnsanın ruhunu kalıbında muhafaza eden Zâtı Hakîm.   Kudret elinde nasıl muhafaza edecek diye düşünülür mü?

Hiç böyle sual olur mu?

Kürre-i Arz’ı, bir sapan taşından daha kolay çeviren Kudret, bu Arz’ı nasıl tebdîl edecek diye şaşılır mı?

Kışın, üzerinde yaşadığımız Arz’ın beyaz sahifesini çeviren, yazın yeşil yaprağını açan, haşr i bahârı herkesin önüne seren, bir ağaçta üç haşri (doğuşu) gösteren, cascavlak soyduktan sonra, önce çiçeğini, sonra yaprağını, daha sonra meyvesini gözümüzün önüne koyan, emri (Kün Feyekûn) a mâlik bir Zâtı Mutlak hakkında “Benîm manâmı nasıl muhafaza edecek?  Ben tekrar ikinci hayata nasıl kavuşacağım?” diye düşünülür mü?

Kırk yaşında bir kimse kırkbir sene evvel kendi varlığından haberi yok idi, henüz isim almamıştı,  resmi yoktu. Âyânı sabiteye vukuf peyda edenlerden gayrı kendisinden hiç kimsenin haberi yoktu. Kırk seneden beri meydana çıktı, kendisinin vâr olduğunu idrâk etti. İsim aldı, muhiti tanıdı, hiç bilinmezken bilindi, Neş’ei ûlâyı gördü, sonra da bu elbiseyi çıkarıp diğer bir elbise giyerek bu kevni fesâd evini tahliye ile bir ebediyyet sarayına gideceği emrolunuyor. İmdi Neş’e-i Ulâyı (dünya neşesi) gören, Neş’e-i Uhrâyı inkâr (ahiret neşesi) edebilir mi?

 Bu âlemi idrâk eden öbür âlemi inkâr edebilir mi?

Üzerinde yaşadığımız Arz’ı bize bir beşik yapan, güneşi şu misafirhaneye ufak bir lâmba olarak koyan Sâhibi Mutlak, saltanatını yalnız bu geçici dünyaya kurmaya râzî olur mu?

Aynı zamanda bu sözlerim; Vacib ul vücûd’un lâzimei zarûriyyei beyyinesi olan Ezeliyyetini zihinlerine sığdıramayıp da her cihetten Ezeliyyete müuâîi olan maddenin ezeliyyetine kani’ olup onun kesafetinde kalanlar içindir. Maamâfih şimdi bu mesleke sâlik olanlar da kalmamıştır.

Zamanımızda (Radyum), (Uranyum), (Toryum) gibi bazı cisimlerin gözle görülmeyecek bir takım ziyalar   neşretmek hâssasına mâlik oldukları keşfedildi. Yapılan tedkikatta (araştırma) cisimlerde bu   hâssaların mevcut olduğu anlaşıldı. Hattâ en seri cisimlerde bile mevcut olduğu meydana çıktı. Binaenaleyh maddenin daimi surette bir takım gayrı kabili vezn cüzler neşrederek maddelik sıfatlarını kaybettiği tahakkuk etti. Madde ile kuvvet beynindeki ikilik ortadan kalktı. Ve madde kuvvetin, elektrik hararet ziya’ ve sâire gibi muhtelif şekillerden birisi addedilmektedir. Yalnız bu şekiller gayrı sabit olduğu halde (Madde) kuvvetin sabit bir şeklidir. Bir vakitler madde teşkil eden ve taksimi gayrı kaabil addolunan (Atom) ların, (Protonlar) ı ya’ni müsbeti elektrik c’üz’i güneş vazifesini ifâ etmektedir. Ve bunun etrafında dahi küçük elektronlar, menfî elektrik cüzleri seyyar gibi dönmektedir.

Evet; bir cümlenin toplu durmasını muhafaza eden şey, karşılıklı te’sîr eden kuvvetlerin müşterek incizâbıdır. Biz elektronların hareketlerini gayet küçük olduklarından hissetmiyoruz.

Nitekim bir bakır telin eczası gayet küçük olduğundan çevrildiğinde bize birdenbire bitişik ve hareketsiz gibi görünüyor.

Madde böyle tedricen mahvolduğu halde kimya muadelelerinin ne hükmü kalır?

Hatta maddenin tebeddülü çok süratli olsaydı, bu muadelelerin terki îcâb ederdi.

Fakat bu tebeddül, elde bulunan vâsıtaların hiçbiriyle his olunmayacak derecede yavaş olduğundan muadeleler devam ediyor.

 Madde büsbütün mahvolmuyor, ondan çıkan cüz’ler duruyor denilirse; maddenin sıfatlarıyla, esirin sıfatları beyninde müşterek bazı cevherler neşr oluyor. Lâkin artık bunlar sıfatlarını kaybettiklerinden madde değildir. (Kuvvet) dir.

“Madde gayrı kaabili imhadır” kanununu cerh ve ibtâl eden (Güstave Le BON) “Kuvvet dahi gayrı kaabili imha değildir; mütemadiyen yıpranıyor” diyor. Bu sahanın âlimleri, maddenin ilk aslı temeyyüz etmemiş (esir) olduğunu kabule meylediyorlar. Fakat o da bir faraziyyeden ibaret kalıp mâhiyet; büsbütün meçhulleşiyor.

Alman Feylesofu Kant:

“Biz eşyanın zahirini biliyoruz, bâtınını bilmeğe muktedir olamıyoruz” diyor.

İngiliz Feylesofu Spencer:

“Eşyanın hakikatini kat’iyyen bilemiyoruz. Yalnız her şeyin bir asıldan neş’et ettiği sarsılmaz bir hakikattir” diyor.

İşte, insan bu asim keşfine hiçbir vakit muvaffak olamayacaktır. Çünkü o ne tecrübeye, ne de âlet vâsıtalarının hiçbirine muti’ değildir. O her şeyin mebde-i ve mercii olan Cenâbı Hakk’tır. Aklı beşer, onun hakikatini idrâkten daima âciz kalacaktır.

Farzı muhal, eşyanın aslı olan bir cevher keşif olunduğu farz edilse; bu bir cinsten olan cevheri bulunduğu halden çıkmağa mecbur eden sebep ve akıllara hayret verecek derecede muntazam,   adet manzumesine sığmayacak gayeler, hikmetler tahtında şekillere koyan Sâni’ (yaratıcı) kimdir suali sorulunca, yine Kadiri Mutlak olan Allah Teâlâ’dır cevabından başka cevap bulunamayacaktır.

Senin gibi akıllı,   iz’anlı,   şuurlu bir varlığı, şuursuz, iz’ansız bir varlık, kör bir kuvvet yaratabilir mi?

Tabiat denirse:  [Tabiat: Allah Teâlâ’nın sünnetidir.] O NASIL BİR TABİATTİR Kİ: BİR DENİZ YARATMIŞ VE YARATTIĞI DENİZİN BİR YUDUM SUYU ZEHİR GİBİ TUZUNDAN AĞIZA ALINMADIĞI HALDE; TEAYYÜŞÜ, TEGADDÎSİ, TEMEKKÜNÜ, (yaşaması-gıdalanması—duruşu) HER ŞEY Sİ O ZEHİR GİBİ TUZLU SU OLAN BALIĞIN İSE BİR LOKMASI TUZSUZ YENMİYOR!

Azizim, sözü uzatmayalım! Akıl gözünü kapasa da vicdan’ın gözü daima açık olduğundan “ALLAH” diye bağırır. Ve her neye baksan onun,  evsâfı cemâliyye ve kemâliyye ile muttasıf bir Sâni’ tarafından yapıldığını görürsün.

Saâdeti ebediyye olmasa, Ahiret denilen bir âlem bulunmasa; her şeyinde bir ziya’ bir irâde, her terkibinde bir şule-i hikmet, her hareketinde nazarı dikkati celbeden bir lem’ai ihtiyar görülen bu muazzam nizam yalancı olur da kalır…

Zira nizâmı tanzim eden saâdeti ebediyyedir. Hilkatteki hikmet, saâdeti ebediyyeyi ilan eder.

Bir kimseye şöyle denilse:

“SANA ŞU DÜNYADA GENİŞ BİR SAADETLE, BİR MİLYON SENE ÖMÜR VERİLECEK, FAKAT SONRA ÂDEME MAHKÛM OLACAKSIN, YA’Nİ HİÇ OLACAKSIN!” O kimsenin sevinmesi şöyle dursun, derhal acı bir elem duyar.

Binaenaleyh sultanı ruh, ancak ebediyyetle tatmin olur.

Sonra rahmeti İlâhî mevcudatta apaçık meydandadır. Eğer hicrânı ebedîye kaail olursan o zaman muhabbet, şefkat, aşk ni’metleri bir kıymet ifâde etmez.

Binaen alâ zâlik kâinatın hakikatinde bir mâye-i aşk var… Hangi zerreyi nazarı hikmetle tedkika kalkışırsan, kör bir ittifâkın, kör bir tesadüfün ona karışmadığını görürsün.

Mahlûkatın hangi sınıfını seyre çıkar isen çık, öyle muntazam ayak atarak turdan tura geçtiklerini görürsün ki, o vakit bütün mevcudatın, iradesi her yeregeçen bir kumandanın arş kumandasıyla hareket ettiğini mecburî olarak kabul eder, Allah dersin!

 

Kaynak:  Şemseddin YEŞİL, Boşanma Kapısı Ne Vakit Kapatılabilir?, Hüsnütabiat Matbaası, İstanbul,  I960

 

BAŞA DÖN

KÜTÜPHANE

Reklamlar

....

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.