TASAVVUFİ MESELELER

 

Soru 53 : ……. tasavvuf bilgiyi nasıl görüyor?

Tasavvuf bilgiye düşman değildir. Hattâ yakıyn derecelerinin ilki, bilgiye dayanır. Ancak bilginin vehmi arttıracağı, şüpheyi uyandıracağı, insana bir varlık, benlik vereceği düşüncesiyle bilgiyi bir gaye değil, bir vasıta olarak kabul eder. Burada, aklımıza gelen bir iki şeyi, konuyu tam aydınlatması bakımından hikâye edeceğiz;

Son zamanın kudretli sûfîlerinden ve Melâmet neş’esinin mümessillerinden Abdülkaadir-i Belhî (1341 H. 1923) «Niyâzî Mısrî’nin boğulduğu denize girdim; suyu, topuğumu aşmadı» buyurmuş. Niyâzî-i Mısrî kaddesellâhü sırrahu’l azîz, Mehdîlik iddia etmiş, İsâ olduğunu söylemiş, peygamberlik dâvâsına kalkışmış, aklî müvâzeneden yoksunluğu, kendisini ölümden kurtarmıştır (Niyâzî hakkında etraflı bir makalemiz çıkacaktır; şimdilik İslâm Ansiklopedisine yazdığımız «Niyazi» maddesine bakınız).

Fâtih türbedarı Ahmed Amiş kaddesellâhü sırrahu’l azîz Efendi (1338 H. 1920), kendisine intisap edenlere, «Bundan böyle tasavvuf kitaplarını okumak yasak. Kur’ân okuyun, hadîs okuyun, Mesnevi okuyun; başka kitapla uğraşmayın; tasavvuf kitapları yazanların çoğu, yoldayken yazdılar; neş’e ve mertebe bakımından birbirini tutmaz sözler olur, şaşırtır sizi; ama Mevlânâ, gitti, dönüp geldi, Mesnevî’sini sonra yazdı.» [Bir başka yerde de Niyazi Mısrî divanını okuyun, demiştir. İhramcızâde İsmail Hakkı] dermiş. Gene bu zatın, «Allah Muhyiddîn’e, benden ne istersin dese Muhyiddîn, beni dünyaya yolla, bütün yazdıklarımı toplayıp yakayım da sonra geleyim derdi» sözü, pek meşhurdur.

Rahmetli Tâhir’ül-Mevlevî (Tâhir Olgun, 1952), Diyânet işleri reisi rahmetli Şerefeddin Yaltkaya’yı (1947) pek sevmez, onun gururunu işaretle, «zannınca sefîne-i vücûd, rükûbuna mahsustur» yâni, varlık gemisi, ancak kendisinin binmesi için yapılmıştır sanır derdi. Yaltkaya bunu duymuş da demişti ki: Evet, ben hocayım, böyle zannederim; fakat o dervişlik dâvâsında; benim hakkımda böyle bir söz söylememesi gerekirdi.

Bilgi, insana bilmediğini, bilemeyeceğini öğrettikçe aczini gösterdikçe işe yarar, müsbet olur. Fakat Yunus Emre’nin,

Işk ile gelen erenler içer ağ uy i nûş ider
Topuğa çıkmayan sular deniz ile savaş ider

dediği (Dîvân, s. 158),

Dostdur bizi okuyan üstümüzde şakıyan
Şîmdi üç buçuk okuyan derin tanışman olur

beytinde söylediği gibi (tıpkı basım, s. 175, metin, «R» harfi, XLVII. şiir, 2. beyit, s. 63) azıcık bilgisine güvenip, «her bilgi sahibinin üstünde bilen var» âyetinden (XII, 76) gaflet ederek, gek gek geğiren kişi, bilgisizden çok daha beterdir. Kendine güvenip doğru diye yapacağı eğri iş, bilgisizin yapacağından çok daha kötü sonuçlar doğurur.

Tasavvuf bu yüzden bilgiyi yerer. Ama bilgiyi bir gaye değil de bir vasıta sayan kişi, sonunda acze, hayrete düşer; bilemediğinin sınırsızlığına karşı, bilmediğini bilir. Bu çeşit bilgiyi yermez tasavvuf. Bir de şu ver;

Bilgide, aşkta olduğu gibi bir üçlü vardır; Bilen, bilinen ve bilgi. Aşkta da seven, sevilen ve sevgi vardır. Âşık, sevdiğinin vasıflarına bürünürse kendisi de, sevdiği de sevgi de yok olur gider. Bilen de, bilinene ulaşır, onda kendini yitirirse bilgi de kalmaz, bilen de. Tasavvuf, birliği amaç edinmiştir; İkiliyi, üçlüğü değil. Bu yöndendir ki bilgi, insana perde olur demişlerdir.

Sh:94-96

Kaynak: Abdulbakiy GÖLPINARLI, 100 SORUDA TASAVVUF, İkinci Baskı Ocak 1985, İstanbul

VAHDET-İ VÜCUD FELSEFESİNİN SON ZAMALARDA NEDEN MODA OLDUĞUNUN ARKA PLANI

Soru 21 : Bu [vahdet-i vücûd] , panteizm olmuyor mu ?

Panteizm, «Vücûdiyye» sözüyle Arapçaya çevrilmiştir. Her şeyi, Allah Teâlâ’yı tanımak, varlığı, ancak ona vermektir. Bunu, sonsuzluk, sonu, olan varlık; Tanrı, tabiat olarak belirmiştir diye tarif edenler olmuştur. Bu vahdet-i vücûd, yâni Varlık birliği değil, Vahdet-i mevcûd, yâni varlıkların, tabîatin birliği inancına varır ve tabîatin Tanrı oluşuna, tabîatten başka bir varlık, bir Tanrı, bir gerçek bulunmayışına inanmaktır ki Atehizm’den, Allah tanımamaktan başka bir şey değildir. Fakat sonsuzluk, Tanrı sonu olan varlıklar âlemini izhar etmiştir; var olanlar, O’nun tecellisidir, fakat bu tecelli, tecelli edenin aynı değildir; güneşin ışığı, güneş olmasa meydana gelmez, ama o ışık, güneşin kendisi olamaz; kendisinden ayrı da değildir denirse o vakit bu inanç, Allah’ı tanımamaktan kurtulur; İspinoza’nın inancı da budur. Ona göre yaratıcı kudret, sonsuzluk, ebedilik, ezelilik vasıflarını hâizdir; bu vasıflar, sonu olan çokluk âlemini meydana çıkarmıştır. Fakat yaratıcı kudret ve o kudretin sahibi, hem sonsuzluktan münezzehtir, hem de sonu olan, ayrı ayrı mütalâa edilirse bir çokluk âlemi olan ve sonu bulunan bu âlemden münezzehtir. Fakat bu doktrin, gerçekten de biraz oynaktır. Çünkü sonsuzluk vasfiyle görünen tek yaratıcı, sonu olan bu çokluk âlemi hâlinde tecelli ediyorsa ya bu âlem gerçektir, o hâlde Tanrı, bu âlemin özüdür, mânasıdır; yahut da o, vardır, bu âlem bir hayalden ibarettir; var olan ancak yaratıcı kudret sahibidir.

Bu düşünüş, Hindistan’da da vardı. Veda mezhebinde tabiat yoktur, var olan, ancak yaratıcı kudrettir. Sanhiya mezhebindeyse var olan, ancak maddedir. Maddeden ilk tecelli eden akıldır, yani Budha’dır. Nitekim deniz sudan ibarettir; dalga, köpük, damla, hep denizin görünüşleridir; güneş birdir; fakat suya vurunca yayılır, çok görünür.

Eski Yunan felsefesinde de eşya, bir tüm olarak mütalâa edilir, fakat daima oluş halinde bulunduğu söylenirdi. Herakiit, insan bir ırmakta iki kere yıkanamaz sözüyle bu değişme, bu oluş inancını belirtmişti. Ona göre kâinatın aslı, hayat ve hayâtiyet kaynağı olan ateşti. Tüm akıl adını verdiği bu esas unsur, kâinatı ve kâinattaki değişmeyi meydana getirmedeydi. Tabiatı esas ittihâz etmekten başka bir şey olmayan bu meslek, Parmenid ve Zenon’la daha hayâli bir tarza girmiş, kâinatı, tabiatı, tüm bir varlık, bütün var olanları da bu varlığın birer uzvu kabul etmişlerdi.

İskenderiye medresesi, vahdetin, yani birliğin, kesrete, yani çokluğa meyli olduğunu, bu meylin aklı, aklın da rûhu meydana getirdiğini, bütün âlemin, bu üç aslın şekillere bürünerek görünüşünden ibaret olduğunu kabul eylemişti. Bu meslek erbâbı, insanı, aklıyla insan biliyor, insanın kendinden geçmesiyle, aşkla, gerçek varlığa ulaşacağına inanıyordu, Avrupa’daki mistik felsefe, bu mesleklerden doğmuştu. Eflatunsa, bu âlemi, İde âleminin bir hayâli kabul etmekte, gerçek varlığı o âleme vermekteydi. Eflâtun’un nazariyesini, her şeyin fikirden doğduğu tarzında izah edenlerin de bulunduğunu söyleyelim.

Mısır ve Suriye’de, İskenderiye mektebinin tesiriyle meydana gelen yeni Eflâtuncular da ide nazariyesini kabul ediyorlar ve insanın gerçeğe, ancak aşkla ulaşacağını söylüyorlardı. Nihayet Hristiyanlıkta, İsa’nın, kelâm sıfatının tecessüdü olarak kabul edildiğini, inananlara, «Allah evlâdı» gibi mecazî bir sözle ilâhî bir vasıf verildiğini, Musevilikte Kabbal felsefesinde de Vücûdiyye kanaatinin izleri bulunduğunu söyledikten sonra tasavvuftaki «Vahdet-i Vücud Varlık birliği» inancına geçebiliriz!

Kur’ân-ı Kerîm’de Allâh’ın adları, «tek, bir, dâimi diri» (Ferd, Vâhid, Ahad, Hayy) gibi zâtına, «duyan, bilen, gören, gücü yeten üstün olan,» (Semî, Alîm, Basîr, Kadîr, Azız) gibi sıfatlarına «dirilten, öldüren, bağışlayan, acıyan, kahreden, lütfeden, rızık veren» (Muhyî, Mümît, Afüvv, Rahmân, Rahim, Kahhâr, Razzaok) gibi fiillerine, yâni yarattıklarına yaptığı işlere ait olmak üzere üçe ayrılır. Bu adlar arasında «Vücûd» adı yoktur. Allah’ın adları, İslâm dininde, tevkıyfiyyedir, yani Kur’an’da hangi adlarla anılmışsa, ancak o adlarla anabiliriz. Sûfîlerse Allâh’a, mutlak, yâni her çeşit kayıttan münezzeh varlık anlamına «Vücûd-ı Mutlak» diyorlar. Oysa Allah, mevcûd, yâni vücud bulmuş olmadığı gibi vücûd, yâni varlık da değildir. Ona varlık demek, onu, var olan şeyler arasına katmaktır. Fakat sûfîler, bunu biz de biliyoruz; her şey ondan zuhur eder, onunla vardır; fakat anlayışa: yaklaştırmak, anlatabilmek için ona vücûd demekten başka bir çare bulamadık; bu yüzden ona «Mutlak Varlık» dedik; vücud, yani varlık, bizce Allah’tan ibarettir ve ondan başka; zâtiyle kaaim olan, kendiliğinden var olan yoktur.Hattâ ona «mutlak» vasfını vermek de câiz olamaz; çünkü o, hiç bir şeyle mukayyed olmadığı gibi mutlak oluştan da münezzehtir. O, ne çoğalır, ne bölünür; her var olan, onunla vardır; varlık, onun sıfatı değildir, zâtıdır; vücut sözüyle, var olan şeylerin, kendisiyle var olduğunu, gerçek ve mutlak varlığıyla varlık âleminde tecelli ettiğini anlatmak istiyoruz diyorlar. Sûfîlere göre âlemin varlığı İzafîdir; yani Allah’ın varlığına nisbetle âlem, yoktan, yokluktan ibarettir; fakat onun sıfatlarının tecellîsi olması, her şeyde onun kudretinin, hikmetinin, sun’unun, eserinin görünmesi dolayısıyla var denebilir. Yoksa kâinat, hiç bir vakit, o değildir, olamaz; buna imkân olmadığı gibi o da kâinat suretinde görünemez.

Mümkin ve hâdis, yani var olması da, yok olması da imkân dahilinde bulunan ve sonradan, yokken var olan şey, vâcib, yani olmamasına imkân bulunmayan bir varlık olamayacağı gibi vâcib de mümkin ve hâdis olamaz. Güneşin’ ışığı, güneş olmasa var olamaz, fakat güneşin ışığı, güneş değildir, güneşin bir tecellisidir.

Mevlâna Celâleddin, bunu anlatırken der ki:

“Ey bizim canımıza can olan, biz kim oluyoruz ki seninle beraber ortaya çıkabilelim?

Biz yoklarız, bizim varlıklarımız, fâni şekiller gösteren (kudretini o fâni şekillerle izhâr eden) sen, mutlak varlıksın. Biz arslanlarız, ama bayraklardaki arslanlarız; soluktan soluğa onların yeldendir saldırısı. Saldırılan görünmektedir de yel görünmemektedir. O görünmeyen yok mu, o yok olmasın bizden. Bizim yelimiz de ihsanındandır, varlığımız da; bütün varlıklarımız, senin icadınla meydana gelmiştir. Yok’a varlık tadını tattırdın; yok’u kendine âşık ettin.

Verdiğin nimetin tadını alma; mezeni, şarabim, kadehini alma. Alırsan kim arayıp tarayabilir? Resim, ressamıyla nasıl savaşabilir? Bize bakma, kendine, kendi keremine, ihsanına, cömertliğine bak. Biz de yoktuk, dileğimiz, isteğimiz de yoktu; fakat lütfun, bizim söylenmemiş Sözlerimizi duyuyordu. Resim ressamın, kalemin önünde, ana karnındaki çocuk gibi âcizdir; bir şey yapamaz, söyleyemez

Kur’an’daki şu âyetin, tefsirini oku; Allak, ‘Attığın vakit sen atmadın’ buyurdu.» (Mesnevi, 1. Nicholson basımı, s. 33-39, beyit 601-615)

Sh:41-44

Kaynak: Abdulbakiy GÖLPINARLI, 100 SORUDA TASAVVUF, İkinci Baskı Ocak 1985, İstanbul

 

 NİHİLİZMDEKİ “HİÇ” TEN    TASAVVUFTAKİ “HİÇ”E DOĞRU

hzl: Muhsin İYİ


Hiç, Hiççilik, Hiç Olmak, Hiç’in Felsefesi,

Tasavvufta Hiç,

….

 ‘Hiç’ bir sembol ve slogandır.

Arkasında büyük ve engin bir düşünce, felsefe, ideoloji yatar. Tasavvufî hayat düşüncesinin de köşe taşıdır. Eğer, dosdoğru anlaşılırsa insana yüce haller, manevi makamlar bağışlar.

Her düşüncede olduğu gibi ‘Hiç’in de bir negatif bir de pozitif yönü bulunmaktadır.

Olumsuz tarafını felsefe yüklenmiştir. Buna ‘Nihilizm (Hiççilik)’ denmektedir. Burada ‘Hiç’ nefsin arzularına hitap etmektedir. Bu felsefi ekole bağlı olanların temel sorunu, nefsi sınırlayan, kısıtlayan, engelleyen her şeyi özellikle ahlaki, dini kuralları yok saymaktır. Ortadan kaldırmaktır. Çöpe atmaktır. Her ne kadar Nihilistler siyasi, sosyal, felsefi alanlarda da tam bir özgürlük, hiçbir tabu tanımama, hiçbir şeye inanmama, bağlanmama gibi iddiaları dile getirseler de temel sorunları din ve ahlak cephesinde görülür.

Bir insan bu Hiççilik felsefesine bağlandığı zaman içgüdülerini adeta ilah edinmiş gibi olur.  Çünkü içgüdülere az çok nizam veren din ve ahlak kurallarıdır. Onları ortadan kaldırdığımızda, hiç olarak gördüğümüzde içgüdüler, her türlü denetimden ve nizamdan uzak bir anlayışla adeta hortlarlar. Toplumda büyük suçların, ahlaksızlıkların işlenmesine neden olurlar.

Din ve ahlak kuralları, insanların cinsel hayatlarını düzenler, cinsel sapıklığa, sapmaya düşmelerini engeller, içgüdüleri denetim altına alır.

Nefis ve şeytanlar, insanların zinaya, cinsel sapıklıklara ve sapkınlıklara düşmeleri yönünde sürekli olarak vesvese verirler. Kişinin sahip olduğu bazı değerler, özellikle din ve ahlak kuralları onu bunlardan alıkoyabilir. Şayet bir insan ‘Ben felsefi bir görüş olarak Hiççiliği benimsiyorum.’ diyorsa, o nefse ve şeytanlara bu konularda adeta davetçi çıkarmış gibi olur. Onun nezih, temiz bir hayatı yaşaması artık çok zorlaşır. Çünkü nefis ve şeytanlar nasıl olsa bu kişi din ve ahlak kurallarına bağlı değil, onların varlığına bile karşı diyerek, her vesile ile ilgili kişinin cinsel hayatını alt üst etmek için komplolar kuracaktır.

Tabii ‘Hiççilik’ felsefesini benimseyip de zinadan ve cinsel sapıklıktan, sapkınlıktan uzak insanların varlığını da inkâr etmemek, bu felsefi ekole bağlı her insana olumsuz bir gözle bakmamak da gerekir. Yüce dinimiz insanlar hakkında suizannı yasaklamış, her insana hüsn-i zanla bakmayı emretmiştir. Elbette dini ve ahlaki kurallara saygılı olup da Hiççiliği siyasi ve felsefi gibi düzlemlerde uygulamak isteyen kişiler de bulunabilir. Böyle olduklarını iddia eden bir ikisine ben rastladım. Onlara pek inanmasam da iddialarına saygı göstermek gerektiğini düşündüm.

Bir insan, karşı cinsten çekici ve hoş birisi ile karşılaştığı zaman ona karşı biraz meyil hissedebilir. Bu normaldir. Çünkü her birimiz nefis sahibiyiz. Kişi, dini ve ahlaki değerlere sahipse, bunu ona göre ölçüp değerlendirir. ‘Estağfirullah!’ diyerek gözünü, gönlünü o kişiden çeker. Nefsine ve şeytanlara uyarsa bu meyli önce hareket ve ses tonu gibi çeşitli dillerle karşı tarafa sezdirebilir. Biraz cesaret alırsa ona yakınlaşabilir. Açık bazı tekliflerde bulunabilir. Şayet karşı taraf din ve ahlak yönü ile güçlü ise, bundan hemen utanır ve kaçma refleksi ile tepki gösterir. Eğer daha güçlü bir karaktere sahipse kızabilir, çeşitli birimlere, kişilere şikâyetçi olabilir. Böyle birisi, yani dini ve ahlaki yönü güçlü birisi bu tür bir  teklifi hoş görürse dinin ve toplumun meşru ilişki ölçülerinin dışına pek çıkmak istemez. Çeşitli şekillerde ilişkiyi meşru zeminde sürdürme yollarını arar, sunar.

İşte Nihilist birisi böyle konularda utanmayı ve kaçmayı, din ve ahlak kurallarını, toplumu küçük gördüğü, onlara değer vermediği, onları hayatından dışladığı için farklı düşünmekte ve genellikle nefsinin ve şeytanların istediği doğrultuda hareket etmektedir. Zinaya veya bazı sapkın ilişkilere çok kolaylıkla düşebilmektedir. Toplumun temeli olan aile kurumunu yıkıcı, yozlaştırıcı etkilerde bulunabilmektedir. Tabii her Nihilisti bu kefeye koymamayı yukarıda belirttik.

Kısacası Nihilizmde ‘Hiç’ olan şey, genellikle dini ve ahlaki kurallardır. Tek var olan şey ise, nefsin arzularıdır. Amaç nefsin arzularını her sahada hâkim kılmak, ilah edinmektir.

Şimdi asıl konumuza dönelim. Hiççiliğin negatif yönünü, felsefeye bakan tarafını bir yana bırakalım. Pozitif/olumlu cephesine değinelim.

‘Hiç’ ‘Hiç olmak’ ‘Yok olmak’ ‘Yokluk’ tasavvufun ideolojisinin sembolü ve sloganıdır. Tek bir kelime ile tasavvufun temeli ve ideolojisi olan vahdet-i vücut düşüncesini taşır, ifade, hatta izah eder. O kadar derin bir kelimedir…

‘Hiç’ tasavvufta derin anlamlı bir kelimedir. Ama bunun yanında öz ve açık bir anlama da sahiptir. Sadece bu anlamı ile vahdet-i vücut düşüncesini de taşıyabilir: Öz ve açık anlamı ile ‘Hiç’, kişinin kendi nefsinin ve varlık âleminin yok olduğunu, asıl var olanın yalnız Allah olduğunu anlatır.

‘Hiç’ Allah’tan başka gerçek varlık [mevcud] yoktur, demektir. Öncelikle kişinin varlığını, nefsini yadsır/inkâr eder. Tek gerçek varlığın Allah Teâlâ olduğunu vurgular. [La mecûde illâ hû] Bu açıdan İslam’a girişte söylenilen parolayı, yani kelime-i tevhidi tasavvufi anlamı ile tefsir eder.

Nefis makamları “kelime-i tevhid”in tasavvufi anlamı ile zikretmedikçe aşılamaz. Normal anlamı ile yani Allah’tan başka ilah yoktur anlamı ile kelime-i tevhit zikredilirse sevap kazanılır, günahlar dökülür. Ama tasavvufi anlamı ile kelime-i tevhit zikredilirse bunların yanında nefis yağ gibi erimeye ve nefis makamları hızla kat edilmeye başlanır. Allah Teâlâ’nın rızasına erişilir.

Kelime-i tevhidi tasavvufi anlamı ile zikretmek kolay değildir. Bunun için ölüm murakabeleri (tefekkür-i mevt), vahdaniyet murakabeleri alışkanlık haline gelmiş olmalıdır. Yani bu derslerle nefis iyice hal sahibi olduktan sonra kelime-i tevhidi bu tasavvufi anlamı ile zikretmek mümkün olur.

 

 

Eskiden tekke ve dergâhların girişlerinde genellikle bu ‘Hiç’ yazısı bir tabloda veya levhada gözlere çarpardı. Daha doğrusu insanların adeta gözlerine sokulurdu. Onların görmeleri sağlanırdı. Bununla pek çok faydalar mülahaza edilirdi, amaçlanırdı.

Bir kısım insanlar tekke ve dergâhlara psikolojik rahatsızlıklarından, sinir hastalıklarından şifa bulmak için geliyorlardı. O zamanlar tekke ve dergâhların bu gibi toplumsal hizmetleri de vardı. ‘Hiç’ onların bu tür dertlerine en büyük şifaydı. Çünkü nefsine ‘Hiç’ dersini günde en az beş dakika kadar veren bir kişinin bütün psikolojik ve sinir rahatsızlıkları sabunun suda erimesi gibi yavaş yavaş ortadan kalkar. Yok olur.

Her türlü psikolojik ve sinir rahatsızlıkları nefsin komplekslerinden kaynaklanır. Olumsuz yaşantılar ve duygular nefiste kendini savunmak için kompleksler meydana getirir. Kompleksler olumsuz yaşantıların bilinçaltına bastırılması sonucu oluşur. Negatif duygular buralardan kaynaklanır ve insan ilişkilerinin sağlıklı olmasını önlerler. İşte nefse talim edilen günde beş dakikalık bir ‘Hiç’ dersi onun bütün komplekslerini yavaş yavaş ortadan kaldırır. İnsanı ahlaki açıdan üstün duruma doğru yükseltmeye de başlar.

‘Hiç’ olduğunu günde birkaç dakika tefekkür eden bir kişi bir başka insana karşı kibir, küçük görme, haset, nefret, intikam, çekememezlik gibi olumsuz duyguları duyamaz. Duysa da bunlar ‘Hiç’ tefekkürü ile yavaşa yavaş erirler ve yok olurlar.

Ben ‘Hiç’ olduğuma göre bu tür olumsuz duygularım benden de hiçtirler. Hiçliğini duyumsayan bir insanda varlık ve benlik kalmaz. Dünyaya karşı şehveti sakinleşir. Başka insanlara karşı olumsuz duygular duyması için bir nedeni de olmaz. Böyle olunca da insanların psikolojik ve sinir rahatsızlıkları da ortadan kalkar.

Üst katımızda oturanlar iki yıldır evlerini tamir ediyorlar. Daha doğrusu ev sahibi kendi çapında bir usta. Gündüz işine gidiyor. Akşamları ve pazar günleri evini tamir etmeye çalışıyor. Bunun için de bize mazeret bildirdi, bizden özür diledi. Tamir sesleri eşimi sinir hastası yaptı. Psikolojisini bozdu. Ben ise önceleri bundan büyük bir rahatsızlık duyarken sonraları bu rahatsızlık duygusunu irdeleyince onda nefsin bazı olumsuz damarlarını keşfettim. İnsan kendisinin bir hiç olduğunu biraz tefekkür edince başkalarına karşı pek öfkelenemiyor. Çok anlayışlı biri haline gelebiliyor. Bambaşka bir insan oluyor. Sabrı yudum yudum tadabiliyor. Bundan da büyük bir keyif alabiliyor. Bunu bu hadisede daha bir yakinen anladım. Hadis-i şerifte belirtildiği üzere sabır imanın yarısıdır.

Allah Teâlâ buyurdu ki:

قُلْ يَا عِبَادِ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا رَبَّكُمْ لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ وَأَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةٌ إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُم بِغَيْرِ حِسَابٍ

(Resûlüm!) Söyle: Ey inanan kullarım! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Bu dünyada iyilik yapanlara iyilik vardır. Allah’ın (yarattığı) yeryüzü geniştir. Yalnız sabredenlere, mükâfatları hesapsız ödenecektir. [Zümer suresi, 10]

Bu müjdeler bizleri bu gibi durumlarda yeterli derecede sabırlı kılabiliyor.

Bir insan başkalarına karşı niçin öfke, kin, haset… gibi olumsuz duyguları duyar?

Çünkü karşı taraftaki insanları küçük görmektedir. İnsan kendisinden üstün ve büyük kişilere karşı bu olumsuz duyguları duymaz. Bilakis onlara karşı bir hayranlık besler. Oysa bu büyüklük davası insana yakışmaz. Şeytana has bir sıfattır. O, Hz. Âdem’e (aleyhisselâm) karşı böyle büyüklendi. Hem cennetten oldu hem de Allah’ın lanetine müstahak oldu. Şayet bir insan nefsine her gün birkaç dakika bu ‘Hiç’ dersini uygulasa bu olumsuz duygulardan tamamen uzaklaşır. Melekler gibi saflaşır. Manevi haller yaşamaya başlar. Nefsi de ileri makamlara doğru yükselir.

Namazda ihsan hali ile huşua daldığımızda, sonra da kendimizi Allah Teâlâ karşısında bir ‘Hiç’ olarak gördüğümüzde ilgili hal daha da derinleşir. Namaz çok feyizli ve nurlu olur.

‘Hiç’ hali kadar şeytanları çaresiz, perişan bırakan başka bir şey bilmiyorum. ‘Hiç’ hali olmasaydı şeytanların elinden kurtulmak ve onlara karşı zafer elde etmek mümkün olmazdı. Bu sözlerimi kalp gözü ile nurları müşahade etmiş ve tecelli-i nura gark olmuş kişiler anlayabilir.

Hz. Mevlana kaddesellâhü sırrahu’l azîzin Mesnevi’sini değişik zamanlarda baştan sona üç kere okumak nasip oldu. İkinci okuyuştan sonra kendime şu soruyu sordum:

Bu kadar hikâye içerisinde tasavvufi mesaj açısından en etkili dersi hangisi verdi?

Aklıma iki hikâye geldi.

Bu iki hikâyeyi iyi okuyup anlayana büyük bir ders verilir, diye düşündüm. Hatta bu yolda büyük nasiplere kavuşur. Tasavvufun özünü anlar, kanaati bende oluştu. Sonra, Mesnevi’yi üçüncü kez baştan sona okumak nasip oldu. Aynı soruyu bir daha kendime sordum. Kendi kendime aynı cevabı yineledim. Aynı sonuca ulaştım. Görüşümde bir değişiklik olmadı.

Evet, bu iki hikâyenin diğer yüzlerce hikâyeden ayrılan yönü, tasavvufun temel konusunu doğrudan işlemeleriydi. Yani bu iki hikâye ‘Hiç’i temel konu olarak almışlardı. Çok etkili bir şekilde bu temayı adeta insanın kafasına kazıyorlardı.

Ben bu iki hikâyeyi çok tefekkür ediyorum. Her zaman aklıma gelirler. Özellikle bir manevi güç almak istediğimde şuurum derhal bu iki hikâyeye yönelir, manevi açıdan adeta şarj olurum. Öyle ki, bu benim için adeta ‘Hiç’i murakabe etmek gibi bir şey oldu. Onlar bana çok şey öğrettiler.

Burada kısaca bu iki hikâyeyi özetlemek istiyorum:

Birinci hikâye:

‘’Tacirin birisinin bir papağanı vardı. Onu bir kafeste besliyordu. Tacir bir gün Hindistan’a gitmeye niyetlendi. Ev halkına veda etti. Onlara “Hindistan’dan sizlere ne getireyim”, diye sordu. Sıra papağandan ayrılmaya gelmişti. Tacir kuşuna da aynı soruyu sordu. Papağan efendisine dedi ki:

-Benim vatanıma gidiyorsun. Orada nice papağanlar vardır. Ancak onlar benim gibi bir kafeste mahpus değillerdir. Kimi yeşillikler içerisinde bahçede, kimi dallardadır. Onlara benden selam söyle. Onlara de ki: Benim papağanım sizlere hasret çekiyor. O bir kafeste esirdir. Sizler ise özgürsünüz. Ona bu sıkıntıdan kurtulması için bir öğüt veriniz.

 Tacir Hindistan’a vardı. Sahralarda pek çok papağan gördü. Onlara selam verip kendi papağanından bahsetti. Ansızın bu papağanlardan birisi titremeye başladı. Kendisinden geçti. Yere serildi. Tacir papağanı öldü sandı. Verdiği bu haberden dolayı pişman oldu. Üzüldü.  Kendi papağanın bununla akraba olduğunu, bunun için kederinden dolayı öldüğünü düşündü. Tacir ticaretini bitirerek evine döndü. Hediyelerini dağıttı. Papağan kendi hediyesini isteyip oradaki ahvalden sordu. Tacir papağana üzüntü ve pişmanlığını belirttikten sonra Hindistan’da bir papağanın kendi papağanının durumundan haberdar olunca titreyip yere düştüğünü ve öldüğünü söyledi.

Papağan bu hikâyeyi işitince o da tıpkı Hindistan’daki papağan gibi titredi, yere düşüp öldü. Tacir papağanı kafesten alıp dışarı attı.

Papağan uçup yüksek bir ağacın dalına kondu. Tacir bu duruma şaşıp kaldı. Nedenini papağandan sordu. Papağan şöyle dedi:

“Hindistan’daki papağan fiil ve hareketleriyle bana ders verdi, nasihat etti. Hal dili ile bana dedi ki, seni sesin esarete düşürdü. Kendini ölü gibi gösterirsen kurtulacaksın. Sözlerini tamamlayan papağan Hindistan’ın yolunu tuttu. ‘’

Her birimiz papağan misali ten kafesinde esiriz. Nefsimize ve dünyaya bağlıyız. Şayet Hindistan’daki papağan gibi birisinden yani bir mürşid-i kâmilden ders alırsak marifete ve hakikate ulaşabiliriz. Bu ten kafesinden kurtulmanın yolu tacirin papağanı gibi ölmeden önce ölmenin, yani ‘Hiç’ olmanın sırrına ermektir.

İkinci hikaye:

‘Arslan, kurt, bir de tilki avlanmak için dağa, ormanlığa gitmişlerdi. Savaşçı bir arslanın peşine takılan elbette eli boş dönmez. Kısa zamanda bir dağ sığırı, bir keçi, bir de semiz bir tavşan avladılar. Avları sürükleye sürükleye dağdan ormana getirdiler. Kurt ile tilki açgözlü bir tavır takındılar. Hisselerine düşecek etleri düşünmeye başladılar. Ağızları sulanarak daha çok et yemenin hayalini kurdular. Arslan ferasetiyle kurt ve tilkinin kalbinde geçirdiği şeyleri bildi. Yüzlerine gülmesine rağmen içten içe öfkelendi. Huzurunda bu tür bir edepsizliği cezasız bırakamazdı. Onlara bir ders vermek istedi. Arslan kurdu imtihan etmek için av hayvanlarını aralarında paylaştırmasını istedi.

Kurt dedi ki:

Padişahım, yaban sığırı senin payın olsun. O da büyük, sen de büyüksün. Orta boyda, irilikte olan keçi de benim olsun. Tavşan da tilkiye uygun bir av.

Arslan kükreyerek söylediklerini bir daha tekrar etmesini emretti. Sonra kurdu yanına çağırdı. Bir pençe darbesiyle canını aldı. Kurdu cansız yere serdi.

Arslan, kendi kendine şöyle dedi:

Ey koca kurt, madem hayvanlar padişahının önünde kendini ölü saymadın. Cezanı gör.

 فَانتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَأَغْرَقْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ بِأَنَّهُمْ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَكَانُواْ عَنْهَا غَافِلِينَ

‘Biz onlardan intikam aldık (Araf suresi, 136).’ ayet-i kerimesinin hükmü budur. Ondan sonra arslan yüzünü tilkiye çevirdi. Haydi, dedi, bunları aramızda sen pay et!

Tilki arslana şöyle dedi:

Ey yüce padişah, şu semiz öküz, senin kuşluk yemeğin olsun. Şu keçiden de aziz padişahımızın öğle yemeği için yahni yapılır. Tavşan ise lütuf ve kerem sahibi padişaha akşamleyin bir çerez olur.

Arslan:

Ey tilki, dedi, bu hakça paylaşmayı nasıl öğrendin?

Tilki:

Ey cihan padişahı, dedi, bunları ben kurdun taksiminden öğrendim.

Arslan:

Mademki kendini bizim aşkımızda fani eyledin. Avların üçü de senin olsun. Al götür!

Arslan sözlerine şöyle devam etti:

Ey tilki, sen tamamıyla biz oldun. Bizim oldun. Artık seni nasıl incitebiliriz? Biz de seniniz. Bütün hayvanlar da senin. Artık yedinci kat göğün üstüne ayak bas, yüksel!

Tilki, arslan bunu bana kurttan sonra teklif etti diye yüzlerce şükürde bulundu.

Akıllı insanlar Firavunların, Ad kavminin başına gelenleri duyunca şu varlıktan da geçer, hırs ve gururu da bırakır. Varlıktan, kendini büyük görmekten vaz geçmezse bu sefer onun halinden, sapkınlığından başkaları ibret alır.’

Her insan, aslında kurt gibi düşünür. Akıl mantık bunu gerektirir. Kurt burada aklı ve mantığı temsil eder. Ama bu hikâyede yüce Allah Teâlâ’yı temsil eden arslan bundan razı değildir. Gerçi kurt akıl ve mantığı şeriata ters değildir. Görünüşte büyük bir adaleti de temsil etmektedir. Fakat ilahi aşk yolunda bu kurt aklı ve mantığı beş para etmez. İlahi aşk yolunda kadere itirazsız teslim olmak, hatta her şeyde hayırda ve şerde yüce Allah’tan razı olmak gerekir. Onun için Allah Teâlâ’nın karşısında ‘Hiç’ olmak ancak bu ayrıcalığı sağlar. Onun lütuf ve ihsanlarına sonsuz bir güvenle bağlı olmak, bela ve musibetlerine güzelce sabretmek ilahi aşkın bir gereğidir. Yoksa bu yolda bir milimetre bile ilerleme olmaz. Tilki gibi hadiselerden ibret almak da büyük bir makam ve derecedir. Kurt gibi bu ilahi aşk yolunda tamamen nasipsiz olmaktansa tilki gibi taklidi, zoraki bir yol tutmak da bir kardır. Büyük kazanç sağlar.

Allah Teâlâ nefsimizi tanımayı ve ona hiçbir değer vermemeyi nasip eylesin. Âmin.

Muhsin İYİ-http://www.islamdergisi.com/tasavvuf/tasavvufta-hic/

 

RİSÂLE-İ MÜRÂKABE-Abdullah Dehlevî kaddesellâhü sırrahu’l azîz

Bismillâhirahmânirrahîm.

Allah Teâlâ’ya hamd ve Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem duâdan sonra bildiririm ki,

Bu şerefli yolun büyükleri, misâl âlemindeki kurb makâmlarını doğru keşf ile ve açıkça görüp, o makâmları dâire ile ifâde etmeyi uygun bulmuşlardır. Çünkü o makâmlar bîcihet ve bî çûndurlar. Ya’nî cihetsiz ve anlaşılmazdırlar. Dâire de cihetsizdir. Yoksa Allahü teâlâ bahis mevzû’u olunca, dâire ne işe yarar.

İlk dâire imkân dâiresidir. Onun aşağı yarısında seyr-i âfâkî ele geçer. Seyr-i âfâkî kendi dışında, çeşidli renklerde nûrları görmekdir. Yukarı yarıda Seyr ve sülûk-i enfüsî vardır. Bu ise kendi içinde nûrları ve tecellîleri müşâhededen ibâretdir. Rü’yâlara, vâkı’alara i’tibâr etmeyip, devâmlı huzûr ve âgâhlığın hâsıl olmasına çalışmalıdır. Burada Allah ism-i şerîfini anmak, nefy ve isbâtı, dil ile kelime-i tehlîli söylemek de terakkî hâsıl eder. Allah, mubârek isminin müsemmâsı olan zât-ı teâlânın ehâdiyet-i sırfa murâkabesi yapılır.

Kalbe teveccüh ve zikr lâfzını doğru söyliyerek, senin zât-ı pâkinden başka hiç maksûd yokdur [La Maksude illa’llâh] ma’nâsını mülâhaza etmek ve gönlü başka düşüncelerden korumak ma’nâsı taşıyan Vukûf-i kalbîye devâm etmelidir. Çünkü, kalb çok zikr olmadan açılmaz. Kalbe yönelerek ve Allah Teâlâ’nın yüce zâtına teveccüh ederek ve hâtırına bir şey getirmiyerek ve doğru telaffuzla zikrin ma’nâsını düşünmek, zikr ve bâzgeşt, senin zât-ı pâkinden başka hiç maksûdum yokdur ma’nâsını veyâ Ey Allahım! Benim maksûdum sensin ve senin rızândır [İlâhî ente maksudî ve rizaike matlûbî] ma’nâsını düşünmelidir. Bu esnâda kendi yokluğunu ve Allah Teâlâ’nın zâti pâkini düşünmelidir. Bu mülâhaza ve düşünceler, kırıklık ve tazarru’ hâliyle birlikde ve devâmlı olmalıdır.

Teveccühe ve keyfiyyete ma’nî olan düşüncelerin kalbe hiç gelmemesi veyâ az gelmesi hâli onbeş dakîka olunca, ‘Nerede olursanız olun o sizinle berâberdirوَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ  “huve meakum eyne mâ kuntum” meâlindeki âyet-i kerîmeyi düşünerek, her ân murâkabe-i maiyyet yapmalı ve dil ile kelime-i tehlîli söylemelidir. Bu murâkabe vilâyet-i sugrâda yapılır. Vilâyet-i sugrâ ikinci dâiredir. Burada Allah Teâlâ’ nın fi’llerinin tecellîlerinin seyri ve ism ve sıfatların zilleri vardır. Tevhîd-i vücûdî, zevk, şevk, âh, nâle, istiğrak, kendinde olmama, devâmlı huzûr ve teveccüh hâli ve benzerleri burada hâsıl olur.

Teveccüh altı ciheti ihâta edip beklenince, vilâyet-i kübrâ dâiresinde seyr başlar. Bu, üçüncü dâire olup, üç dâireyi ve ilk dâirede bir yay içine alır. ‘Biz ona şâh damârından dahâ yakınız’  وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ [ve nahnu akrebu ileyhi min hablil veridi] Kâf sûresi: 16 meâlindeki âyet-i kerîmenin ma’nâsını düşünerek, akrabiyyet murâkabesi yapılır. İlk dâirenin aşağı yarısı olan zikr-i tehlîl esmâ ve zâid sıfatların tecellîlerine şâmildir. Bunun üst yarısında ise zâtın şuûn ve i’tibârları vardır. İkinci dâire o tecellîlerin asılarıdır. Üçüncü dâire o aslların da asılarıdır. Yay ise, o aslların da asılarıdır. Bu ikinci, üçüncü dâirelerde ve yayda ‘Allah onları sever, onlar da Allahı sever’ [Mâide sûresi: 54]  يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ [yuhıbbuhum ve yuhıbbûnehû] meâlindeki âyet-i kerîmeyi düşünerek, muhabbet murâkabesi yapılır.

Enbiyânın (aleyhisselâm) vilâyeti olan bu vilâyet-i kübrâda tevhîdi şühûdî, enenin fenâsı, bâtın nisbetinde istihlâk ve izmihlâl, islâm-ı hakîki, göğsün genişlemesi, âlemi Allah Teâlâ’nın varlığının zilli ve Onun varlığına tâbi’ görmek, kötü sıfatların yok olması, iyi ahlâk ile ahlâklanmak ele geçer. Bütün bu ismlerin ve sıfatların zillerinin tecellîleri ve ism ve sıfatlarla alâkalı tecellîlerle “Zâhir” ism-i şerîfinin seyri temâm olur.

Bundan sonra “Bâtın” isminin seyri, buna âid tecellîler ve hâller gelir. Bu dördüncü dâire, makâmlardır. Bu seyre vilâyeti ülyâ denir. Burada uzun kırâ’et ile nâfile nemâz kılmak ve Bâtın isminin müsemmâsının murakabesi terakkî hâsıl eder. Bundan zâtın dâimî tecellîsinde seyr ele geçer. Bu dâimî olan zâtın tecellîsine Nübüvvet kemâlâtı denilmişdir. Bu beşinci dâiredir.

Zâtın tecellîsinin dereceleri vardır. İlki nübüvvet kemâlâtıdır. Burada i’tibârları da araya katmadan zâtın murâkabesi yapılır. Burada feyzin geldiği yer, toprak unsûru latîfesidir. Kur’ân-ı kerîm okumak terakkî hâsıl eder. Bâtın hâllerinin belirsizliği, anlatılamıyan ve nasıl olduğu bilinemeyen hâller ele geçer. Devâmlı olarak niyyet ve akîdeler kuvvetlenir. İstidlâlî olan şeyler bedîhî olur. Kur’ân-ı kerîmdeki mukataat harflerine âid sırlar, bu derecelere kavuşanlarda hâsıl olur.

İkinci derece, risâlet dâiresi kemâlâtıdır.

Üçüncü derece, ulül-azm kemâlâtı dâiresidir. Bu her iki dâirede feyzin geldiği yer, sâlikin hey’et-i vahdânîsidir. Bu hey’et tasfiyeden, âlem-i emrin beş latîfesinin fenâsından ve âlem-i halkın beş latîfesinin tehzîbinden sonra başka bir hey’et hâlini alır.

Bundan sonra hâsıl olacak olan yedi hakîkatde feyzin geldiği yer hey’et-i vahdânîdir. Kur’ân-ı kerîm okumak, bilhâssa nemâzlarda terakkî hâsıl eder.

Ba’zı büyükler seyr-i hakâik-ı enbiyâ olan bu üç kemâlâtın husûlünden sonra Hıllet dâiresini bildirmişlerdir. Bu da hakîkat-ı İbrâhîmîdir (aleyhisselâm). Burada, hakîkat-ı İbrâhîmînin kendisinden neş’et etdiğini düşünerek, hazret-i zâtın murâkabesi yapılır. Salât-ı İbrâhîmi çok okunur.

Muhabbet-i zâtiyye dâiresi, Mûsâ aleyhisselâmın hakîkatidir. Burada hakîkat-i Mûsevînin menşe’i olan hazret-i Zâtın murâkabesi yapılır. Ve “Allahümme salli alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ ıhvânihî minel enbiyâi husûsan alâ kelîmike Mûsâ ve bârik ve sellim” düâsı vird yapılır.

Muhabbet-i zâtiyyenin, mahbûbiyyet-i zâtiyye ile mümtezic olan dâiresi hakîkati Muhammedîdir (sallallâhü aleyhi ve sellem). Burada hakîkat-i Muhammedînin menşe’i olduğunu düşünerek, hazret-i Zâtın murâkabesi yapılır. Sırf zâtî mahbubiyyet olan hakîkat-i Ahmedîde, hakîkat-i Ahmedînin menşe’i olan hazret-i Zâtın sübhânehü murâkabesini yapmak gerekir.

Sırf zâtın hubbunda, hubb-i zâtiyyeyi düşünerek, hazret-i Zâtın murâkabesi yapılır. “Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âlihî ve eshâbihî efdalü salâtike bi adedi ma’lûmâtike ve bârik ve sellim” salâtını çok söylemek de bu makâmlarda terakkiler hâsıl eder.

Bundan sonra, te’ayyünü ve ayırıcı vasfı olmayan hazret-i Zâtın “sübhânehü” mertebesidir.

Dahâ sonra hazret-i Zâtın kibriyâ ve a’zâmetinin zuhûrundan ibâret olan Kâ’be-i hüsnânın hakîkat dâiresi gelir. Burada mahlûklar tarafından secde edilmesi itibariyle hazret-i zâtın murâkabesi yapılır.

Kur’ân-ı kerîmin hakîkati dâiresi, hazret-i Zâtın vüs’atının başlangıcından ibâretdir. Burada Kur’ân-ı kerîmin mebde’ [başlangıç] olması i’tibâriyle hazret-i Zâtın murâkabesi yapılır.

Nemâzın hakîkati dâiresi, hazret-i Zâtın sübhânehü vüs’atının kemâlinden ibâretdir. Burada nemâzın hakîkatinin menşe’i olması i’tibâriyle hazret-i Zâtın murâkabesi yapılır.

Bundan sonra ma’bûdiyyet-i sırfa mertebesi gelir. Orada seyr gözle (nazarî) olup, ayakla (kademî) ilerleme şeklinde değildir. Ayakla ilerleme Âbdiyyet makâmındadır.

İmam Rabbânî Mektûbât-ı şerîfin’de geniş açıklanan Ahmediyye yüksek yolundaki makâmların ve murâkabelerin ismleri bunlardır.

Üç vilâyetde keyfiyyetler zuhûr eder. Bu keyfiyyetleri kısaca yazalım: Bîhûdî ve istiğrak, tevhîd-i vücûdî, istihlâk, izmihlâl, tevhîd-i şühûdî, fenâ-ı ene, üç kemâlâtda dâimî olan zâtî tecellîlerin latîfelerdeki zuhûrunun keyfiyyetleri yedi hakîkatdeki latîfeler, genişlikdeki sâdelik, bâtın nisbetindeki keyfiyetsizlik ve renksizlikdir. îmân bilgileri kuvvetlenir, akîde dosdoğru olur.

Bu yüksek makâmlarda çok murâkabe yapan kimse her makâmın renksizliğini (belirsizlik) ve genişliğini ayırabilir. Allahü âlem.

ALINTI

 

ALLAH TEÂLÂ’DAN İSTEDİN DE,  NEYİ VERMEDİ?

Gavs’ül-âzam İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Toprak Sivasî kaddesellâhü sırrahu’l azîz Efendim buyurdu ki:

—Bismillahirrahmanirrahim

—…..

—Birbirinizde mahvolun. Gardaşlarım!

—Birbirinizde mahvolun.

—Yok olun.

—Yok

—Yok olan var olur.

—Lailahe illallah.

—Nihayet, Lâ mevcude illallah

—Hiçbir mevcud yok, Allah var

—Yok olunca, Allah var olur.

—Ben yoğmuşum o varmış.

—Ben yoğmuşum.

Hakkın kullarını bazı kul eyler

Anı kul eylemez yine ol eyler

—Eden eyleyen Allah. Vela havle vela kuvvete illa billlah.

—Eden eyleyen Allah.

—Gardaşlarım! [İsteyin]

Cenab-ı Hakk kendini de verir bize,

— Kendini de verir.

—Nihayet şöyle söyleyeyim.

—Mecnun, Leyla vardır.

—Âşık, âşıktır.

—Nihayet, Leylanın derdinden yanıyor Mecnun.

—Leyla gelmiş, Mecnunun yanına

—Mecnun; “Sen kimsin? demiş”

—Şöyle bir yoluna düş git demiş, bir haber al…..

—Leylayım, demiş.

—Öyle deyince Mecnun

—Ya ben neyim? demiş.

—Mecnun kendi Leyla olmuş.

—Gardaşlarım!

Allah istediğini verir insana, hemde, kendini de verir.

Allah kendini de verir.

—Gardaşlarım.

—Musa aleyhisselâm Turu Sina’da Allah’la konuşurdu.

—“Ya Musa benim için amel ettin?” Diye Cenab-ı Hakk sormuş.

—Ya Rabbi namaz kıldım, hacca gittim oruç tuttum, zekât verdim, sadaka verdim”

—Ya Musa, bunların ahirette karşılığı var, demiş

—Benim için ne amel ettin? deyince

—Ya Rabbî sen bilin, deyince

—Ya Musa, benim için bir kul sevdin mi? demiş

—Bizde hepinizi Allah için seviyoruz. Karıncayı da Allah için seviyoruz. Her şeyi Allah için seviyoruz.

—Şimdi Bakıyorum dışarı çıkıyorum. Neyi görürsem Allah görüyorum. Nereye baksam Allah görüyorum. Ne görürsem Allah görüyorum.

—Bugünde böyle Allah çağırdı, geldik.

Sizleri de de gördük, yine Allah’ı gördük.

Kaynak: İHRAMCIZÂDE İSMAİL HAKKI TOPRAK EFENDİNİN SOHBET-İ ŞERİFİ

BAŞA DÖN

KÜTÜPHANE

 

Reklamlar

....

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.