GÜNDEM


SEÇKİ-7

FUTBOL FANATİZMİNİN PSİKODİNAMİĞİNE BİR BAKIŞ

Ölmeye Ölmeye Ölmeye Geldik…

Bir zamanlar ülkemizde futbol, elit gruplarda bile gizlenen bir tut­ku idi. Zamanla bu gizlenen tutku, açıkça dile getirilmeye, hatta yapı­lacak toplantılar, verilecek randevular, düzenlenecek paneller, konfe­ranslar ya da türlü etkinlikler maçların naklen yayın saatlerine göre ayarlanmaya başladı. Söyleniş şekli açısından farklılık göstermesine rağmen, her sosyo-ekonomik kesimde “özür dilerim maç, var gele­mem” çoğu zaman geçerli ve kabul edilir mazeretlerden sayılmaya başladı. İş yerlerinde randımanın düştüğü, okulda öğrencilerin dersle­re girmediği saatler olmaya başladı televizyondaki naklen maç saatle­ri. Yevmiyesini ya da devam zorunluluğunu hiçe sayıp, işçiler ve öğ­renciler maçlara koştular. Maç saatlerinde çoğu zaman boş sınıflara; bir kulağımız gelebilecek gol haberi için dışarıda, ders anlattık biz hocalar olarak. İnsanlar enflasyon, işsizlik, insan hakları ve Yuna­nistanla olan 12 mil gibi sorunlarla ancak taraftarı oldukları takım kaybettiğinde, yenilgiyi unutmak için ilgilenmeye başladılar. Sayın Cumhurbaşkanımız işsizlik sorununun en fazla olduğu illerimizden biri olan Van’a gittiğinde, karşılamaya gelen kalabalık; işsizlik sorunu yerine, elinde tuttuğu en büyük pankartta yazılanları sözel olarak da kendilerine ilettiler;

“Vanspor 1. Ligde kalsın”.

Siz hiç insanların neden maça gittiklerini ya da neden maçlarda “Ölmeye ölmeye ölmeye geldik…” diyebilecek kadar fanatik oldukla­rını düşündünüz mü? Yanıtınız “zevk aldıkları için ya da deşarj olmak için” olabilir. Bunlar doğru yanıtlar değildir. Çünkü; günlük yaşantı­mızda zaten bunu yapıyor, üstelik para ödemeden deşarj oluyoruz. Trafikteki sürücü; kendisini geçenlere, kırmızı ışıkta duran taşıtlara, arabası anayolun ortasında bozulan sürücülere bağırarak (ya da klaksiyon çalarak); usta kalfayı, kalfa da çırağı, çırak da yeni işe baş­layan diğer çırağı, o da simit satmaya çalışan yedi yaşındaki simitçi çocuğu azarlayarak deşarj olabilmektedirler.

Peki insanlar niye maçlara giderler?

Bunun nedenlerinden birisi­ne; Erikson’un çalışkanlığa karşı aşağılık duygusu kavramı çerçeve­sinde yaklaşılan, aşağıdaki araştırma bulguları, ışık tutabilir.

Erikson’un psiko-sosyal gelişim evrelerinden birisi de çalışkanlığa karşı aşağılık duygusunun kazanıldığı 6-11 yaş arasıdır. Çocuk bu dönemde önemli bilişsel ve toplumsal beceriler kazanır. Okula başla­dığı dönem olduğu için, büyük bir arzu ile okuma, yazma ve basit hesapları somutlaştırarak yapmaya çalışır. Bu dönemin en önemli harekete geçirici enerji kaynağı “merak” olduğundan, çocuk sürekli yeni şeyler denemeye ve üretmeye çabalar. Çocuk bunları yaparken, çevresinden aldığı geri bildirimlere göre kendi yapabilirlik düzeyini görür. Aldığı taktir ve teşvik ile kendini kabul ettirmeyi, görebileceği destek ile daha fazlasını yapabileceğini öğrenir. Kısaca ego sunu güç­lendirir; sağlam benlik yapısına sahip olur. Yapmak istedikleri; çevre­si tarafından engellenen, yeterli teşvik ve taktiri göremeyen çocuklar kendilerini yetersiz görüp aşağılık duygusuna kapılacaklardır.

Kaçımız yüreklendirici, teşvik ve taktir edici aileden geliyoruz? Koruyucu ya da yasaklayıcı anne-baba ortamından gelen, yapmak istediği her şey için “evet devam et başarabilirsin…” yerine “dur yan­lış yaparsın…, üstüne akıtırsın ben yapayım…, bak yine becereme­din…” tepkilerini alan çocuklarımız, ilkokulda da herhangi bir teşvik ve taktir göremeden, yapabileceklerinin değil eksikliklerinin ve yan­lışlarının dikkate alınması ile eksiklik ve yetersizlik duyguları içinde aşağılık kompleksi ile büyümektedirler.

Eksiklik duyguları ile büyüyen çocuk yaşamı boyunca bu ek­siklik duygularını tamamlama çabası içinde olacaktır. Otorite ve güç olarak gördüğü objeler ile kendi gücünü entegre edip kendi eksikliğini tamamlama (çabası) içine girecektir. Bu obje: siyasi akım olabilir ya da bulunduğu ilin futbol takımı olabilir.

Zannımca ülkemizdeki futbol fanatizminin altında yatan psikososyal dinamik; bireyin eksik hissettiği egosunu tamamlama çabası­dır. Yoksa neden insanlar günlerce hakemin yanlış verdiği “taç” kara­rına bile itiraz edip tartışsın. Hakemin vermiş olduğu yanlış kararı; tuttuğu takımla entegre ettiği, eksik olarak hissettiği kendi benliğine direkt saldın olarak görmektedir. Çünkü ego sunu eksik olarak algıla­yan birey, bu yetersizlikten dolayı aşırı benliğini koruma çabası içine girer, alıngan olur. Bu nedenden dolayı da tuttuğu takımın galip gel­mesini birey, ölüm kalım sorunu olarak görmektedir. Yenilgi duru­munda zaten eksik olarak algıladığı ego sunu yitirme tehlikesi içinde olacağını düşündüğü için, maçlar onun için ölüm kalım arenasıdır.

Eksiklik duyguları içinde olma, sadece bireysel değil bölgesel ve ülkeler arası da olabilir. Bölgesel olarak da insanlar kendilerini yeter­siz görüp, bölgesel ya da kentsel anlamda kendilerini ispat etme çabası içine girebilirler. Bölgesel merkez olma mücadelesini birçok iller ara­sında görebiliriz. Hemen hemen her ilin komşu il ile futbol maçlarında su yüzüne çıkan, bazen de kanlı olabilen bir rekabeti olmaktadır. Bu­nun en trajik ve kanlı örneğini 1967’ deki ancak 1 saat sürüp, 1 gol, 40 ölü ve 300 yaralı ile biten Sivasspor-Kayserispor maçında yaşadık. Bu da İstanbul, İzmir ve Ankara gibi kapital merkezi olan büyük metro­pollere karşı alt metropollerin kendini kanıtlama ya da gösterme çaba­sı olarak değerlendirilebilir. Bu uğraş kendini ilk olarak, büyük met­ropoller yerine bölgesel güç olma çabası olarak ortaya çıkmıştır.

Çetin Altan da bu olayı, evrensel bir kimlik özlemi çeken tipik Üçüncü Dünya ülkesi özelliği olarak yorumlamıştır. “Evrensel bir kim­lik özlemi sonucunda ülkemizdeki insanlara göre bir Türkiye var, bir de yabancı ülkeler. Yabancı ülkeler, Türkiye’yi yok etmek isteyen Türk düşmanları. Türkler’in tepesi bir attı mı, fena yapar düşmanları­nı; özellikle de Avrupalılar’ı… Onun için de maçlarda sık sık “Avrupa Avrupa duy sesimizi..” sloganlarını duyarız” (Altan, Çetin).

Peki, insanlar niye maça giderler? Yukarıdaki hipotezimizi sına­mak için futbol izleyicilerine bir soru anketi verilmiştir. Bu araştırma­da uygulanan soru anketi; futbol ile halen aktif olarak uğraşan 100 profesyonel futbolcuya ve teknik adama “bir futbol izleyicisinin bil­mesi gereken 10 temel kural nedir?” sorusuna verilen yanıtlardan oluşturulmuştur. Verilen yanıtların frekansları alınmış ve frekansı yüksek olan 23 tane, “bir futbol izleyicisinin bilmesi gereken temel kurallar” belirlenmiştir. 23 madde soru haline getirilip kişisel bilgi anketi ile birlikte 1997-99 futbol sezonlarında sekiz farklı Samsunspor futbol maçına gelen yaklaşık 1000 izleyiciye uygulan­mıştır. İzleyiciler kale arkası, maroton ve kapalı tribün izleyicileri olarak üçe ayrılmıştır. Yapılan istatistiksel işlemlerden sonra maça gelme sıklıkları, sosyo-ekonomik düzeyleri ve doğru yanıtı bilinen soru oranları ile ilgili elde edilen bulgular aşağıda verilmiştir.

İzleyicilerin maça gelme oranları:

Geldiği Maç Türü %

Her Maç—————————–59.2

Ayda Bir —————————-21.7

Büyük Takım Gelince ——-– 7.5

Yılda Bir Kez ———————–3.3

Başka —————————-—- 8.3

Yukarıdaki tablo bizim, her maça gelen izleyicilerden yarıdan faz­lasına ulaştığımızı göstermektedir. Bu da yorumlarımızı daha rahat genelleyebileceğimizi gösterir. İzleyiciler gelir düzeyleri açısından bakıldığında: aylık geliri ortalama 70-100 milyon TL. arasındaki olan izleyiciler (1997-1999 yılı ortalamalarına göre) %43 ile ilk sırayı, 4070 milyon aylık geliri (1998 yılı ücret ortalaması) olan izleyiciler ise %23.1 ile ikinci sırayı alıyor. Yani yaklaşık %60 izleyicinin aylık ortalama geliri maksimum 100 milyon liradır. Bu da maça gelme ge­rekçelerinin çok önemli olması gerektiği sonucunu bize veriyor. Çünkü izleyicilerin önemli bir bölümü, aylık kazançlarının önemli bir kısmını maç bileti için harcıyor. Bu araştırmanın en ilginç yanı ise; izleyicilerin sorulan 23 adet futbol kurallarıyla ilgili sorulardan, ortalama 4 soruya doğru yanıt vermeleridir.

Akla, “acaba sorular zor muydu?” diye bir soru gelebilir. Sorular örnek;

“aut atışı nereden yapılır, korner atışı nereden yapılır, penaltı hangi durumlarda olur?…”

gibi para vererek maçı izlemeye gelen izleyicilerin bilmesi gereken sorulardı. Ancak bulgular bize izleyicile­rin futbol maçına zevk aldıkları için gelmediklerini göstermiştir. Çün­kü; zevk aldığı için maça gelse idi; para vererek izlediği maçın kural­larını bilmesi gerekirdi.

Peki insanlar niye maça giderler? Bulgular da gösteriyor ki maça gelen izleyici, para vererek izlediği oyunun kurallarını bilmiyor. An­cak kurallarını dahi bilmediği oyunu izlemek için kazancının önemli kısmını harcayarak maça giriyor ve zaman harcıyor. Daha da önemlisi taraftarı olduğu takım uğrunda canını bile feda edebileceğini, ölmeye ölmeye ölmeye geldik diyerek ifade ediyor.

Futbol maçlarında duymuşsunuzdur; izleyiciler “ölmeye ölmeye ölmeye geldik…” diye hep bir ağızdan bağırırlar. İzleyicileri ölüme götürebilecek kadar değerli yapan duygu nedir? Bu duygu yukarda söylenilen eksiklik duygularını giderme çabalarıdır.

Birey tuttuğu takımın gücünü; eksik olarak algıladığı kendi ego su ile entegre eder ve kendi gücü olarak görür. Böylece o artık güçlü birisidir. Artık yetersiz değil, eksikliğini tamamlayan bir obje vardır. Maç kazanılınca kazanan kendisidir. Kendini sonunda kanıtlamış, var olduğunu gösterme olanağı bulmuştur. Takımının yenilmesini ya da takımına hakaret edilmesini; kendisine yapılmış olarak gördü­ğü için tepkileri bize abartılı görünmektedir. O birey, yenilgiyi kendi -zaten yarım olarak algıladığı ego suna saldırı olarak gör­mektedir. Tuttuğu takım yenince de kendini ispat etmekte, kendi­ni gösterebilmektedir.

Kaynakça

ABACI Ramazan [Kitap]. Yaşamın Kalitelendirilmesi Tuzla Belediyesi-İstanbul 2005, s.45-50

***************
GÖLGENİN GİZEMİNDE

Hz. Mevlâna kaddesellâhü sırrahu’l azîz buyurdu ki;

“Kişinin dadısı, Allah Teâlâ’nın gölgesi olursa
onu gölgeden ve hayalden kurtarır.
Allah’a kul olan, Allah Teâlâ’nın gölgesidir.
O bu âlemde ölmüş, Allah Teâlâ ile dirilmiştir.
Fırsatı kaçırmadan ve şüphe etmeksizin onun eteğine sarıl ki,
ahir zamanın sonundaki fitnelerden kurtulasın.”

(Mesnevi c.I, b.423–424)

Geçmişten günümüze kadar gölge konusu ve gölge kavramı, toplumsal yaşamda, çeşitli öğretilerde, inançlarda, bilim ve sanatta çok farklı bakış açıları ile değerlendirilmektedir. Gölgenin insanlar için nasıl anlamlandırıldığı ve aynı zamanda gölgeye yüklenen çağrışımlar ve mecazlar hakkında birçok yorum vardır. Mesela;

IŞIK’ın nimeti gölge ise,

GÖLGE’nin nimeti nedir?

Gölgeler altında serinler, gölgeler içinde saklanır, gizleniriz.

Gölge kamufle edendir.

Gölgesi olan vardır. Gölgesi olandan söz edilebilir.

Gölge bizi korur. Gölge şefkatlidir.

Ancak, kimi zaman gölgesinden korkan vardır. Gölge ürkektir, bazen de kararsız…

Gölge, bizi sadeleştirir. Gölge, bizim en yalın biçimimizdir.

Gölge bizim bükülmeyen belimiz, belki en mütevazı halimizdir.

Gölge, tevazu gösterendir.

Gölge belki en saf halimiz, belki de sırrımız, ve tüm gizlediklerimizdir.

Gölge bazen oyunbaz ve şakacıdır.

Gölge aldatabilir, korkutup ürkütebilir…

Gölge ışığın varlığı ile gerçekleşir. Görülen gölgenin önünde, arkasında ya da üstünde o gölgeye ait bir nesne vardır. Gölge aslını ele verir. Gölgesi olan her şey somuttur ama görüngü (Duyularla algılanabilen her şey, fenomen) dünyasına ait olduğu düşünülen gölgenin, aslını idealar dünyasında da bulanlar vardır. Gölge bize sahibinin şimdi, burada olduğunu kanıtlar; ancak ne az öncesi ne de az sonrası hakkında bize bilgi verir. Şaşırtıcı değişkenliği ve ışığa bağlı geçiciliği ile gölgeleri tutmak ve onlara dokunmak olası değildir. Gölge için şimdiden öncesi belirsiz olduğu gibi, şimdiden sonrası da belirsizdir. Beyaz bir kağıda bir çizgi çizin ve sonra silin: İzi kalmıştır. Oysa gölge, toza, toprağa bulanır; sahibinin yapamadığını yapar; kırılıp bükülür, ezilir, erir, ancak gölgenin izi yoktur. Onun izi sadece anlıkta görsel olarak kalandır.

Sonsuzluğa uzanan yolda, bir yol haritası da olabilir gölge. Mehmet Ergüven “Mucizevi İkiz” isimli denemesinde “son nefesten sonra çıktığımız yolculuğun rotası daima gölgeler âlemidir. Bu bağlamda gerçeğin öte dünyada yattığı inancı, gölgenin en büyük utkusudur;(zaferidir) yalan dünya avuntusu gölgeye teslim olmanın öyküsüdür bir bakıma….” der.

Gölge Konusuna Çeşitli Yaklaşımlar

“Saydam olmayan bir cisim tarafından ışığın engellenmesiyle ışıklı yerde oluşan karanlık’ olarak tanımlanan (TDK 1988:559) gölge, toplumsal yaşamda, çeşitli öğretilerde ve inançlarda, bilim ve sanatta çok farklı bakış açıları ile değerlendirilir. Tarihî süreçten bir başka tanımlama da Filippo Baldinucci tarafından yapılır. Filippo Baldinucci, 1681 yılında yayınladığı “Vacabulario Toscano deH’Arte del Disegno” isimli eserinde; gölgeyi, gölge, yarı gölge, düşen gölge olarak üçe ayırır.

“Gölge (ombra), bir nesnenin kendi üstünde yarattığı koyuluktur. Yarı gölge (mezz’ ombra), aydınlıkla gölge arasında kalan, nesnenin yuvarlaklığına göre ışığın azaldığı yarı karanlık bölümdür. Düşen gölge (shattimento) ise çizilen nesnenin yere yaydığı gölgedir…” (Gombrich 2000:177).

Gölge ile Antikçağ düşünürleri de ilgilenmişlerdir. Örneğin, Yunan düşünürü Platon’un (İ.Ö.427-347) idea öğretisinde gölge, görüngü dünyasındaki tüm varlıkların kendisi olarak yorumlanmıştır. Platon’a göre “idealar nesnelerin ilk örnekleridir. Nous (Akıl) ya da Tanrı bu ilk örneklere bakarak yeryüzündeki nesneleri yaratmıştır. (Â’yan-ı Sabite) Bu eylem yansılama-taklit (mimesis) diye adlandırılır. İdealar ilk örneklerdir. Yeryüzündeki oluş içinde bulunan nesneler, duyusal varlıklar da bunların yansıları, kopyaları ya da resimleridir. Cisimler dünyasının gerçeklik derecesi idealar dünyasınınkinden daha azdır. Çünkü biri asıl, diğeri de bunun kopyasıdır” Buna göre, görüngü dünyasındaki bir kedi ya da bir selvi aslında bir gölgeden başka bir şey değildir. Çünkü onlar idealar dünyasındaki asıllarından ilham ya da model alınarak yaratılmışlardır. Dolayısıyla da asıllarının gölgeleridirler.

Orhan Hançerlioğlu, “Düşünce Tarihi” isimli eserinde; Platon’un Politeia adlı yapıtının VII. kitabındaki ünlü mağara örneğini şöyle açıklamaya çalışır:

“…Şimdi bilgimizi ve bilgisizliğimizi şu anlatacaklarımla ölç, Glaukon. Yeraltında bir mağara tasarla. Mağaranın kapısı bol ışıklı bir yola açılıyor. Ama mağarada oturan insanların kolları, boyunları ve bacakları zincirlerle bağlanmış, sırtları da ışığa çevrilmiş. Öyle ki sadece karşılarındaki mağara duvarlarını görebiliyorlar, başlarını arkaya çeviremiyorlar, kendilerini bildikleri andan beri de burada böylece oturmaktalar. Düşün ki sırtlarının arkasındaki ışıklı yoldan bir sürü nesneler geçiyor, Işık bu nesneleri mağaranın duvarına yansıtıyor. Şimdi bu adamlar mağaranın duvarına yansıyan hayalleri görebilirler, o hayalleri meydana getiren gerçek nesneleri göremezler değil mi?

Demek ki bu adamlar birbirleri ile konuşabilselerdi duvarda gördükleri hayallere bir takım adlar vereceklerdi. Çünkü bu hayalleri gerçek sanmaktadırlar. Bu adamların gözünde gerçeklik asıl gerçeklerin duvarda yansıyan hayallerinden ya da gölgelerinden başka bir şey değildir. Şimdi bu adamlardan birinin zincirlerini çözüp ayağa kalkmasına ve başını gerçekliklere çevirmesine izin verelim. Gözleri bol ışıktan kamaşır ve asıl gerçekleri göremezdi değil mi?

Dahası kamaşan gözlerini yeniden duvara çevirirdi ve duvardaki hayallere rahatlıkla bakardı. Ama gözlerini yavaş yavaş alıştırarak asıl ışığın kaynağına da pekâlâ bakabilirdi. İşte o zaman arkadaşları ile gördüğü şeylerin birer hayalden ibaret olduğunu asıl gerçeklerin şimdi gördükleri olduğunu anlayacaktı.

İşte sevgili Glaukon gözümüzle gördüğümüz bu dünya o mağaranın duvarıdır, arkasındaki ışığa bakabilen insan da duyu gözünü us (akıl) gözüne çeviren bilgedir.”

Gölge konusundaki farklı bir bakış açısı ise ilkel insana aittir. Gölgenin ilkel insan için önemli bir yeri vardır. İlkel kabilelerin bazılarında gölge, ruhu temsil eder. Ruhunu kaybetme korkusu ile ilkel insan, güneşin en tepede olduğu, yani gölgesinin hiç olamayacağı ya da çok kısa olabileceği öğle saatlerinde, dışarı çıkmak istemez. Bu korkuya sahip olan bazı kabileler, hala Ekvator’da mevcuttur.

“İlkel insan, gölgesinin düştüğü yeri yansıtıcı olarak tasavvur eder hep. Dolayısıyla gölgede profili değil, tıpkı aynada olduğu gibi sureti ile karşılaştığını düşünür… Gölgeyle böyle bir ilişkiye girmek, sonuçta onu yitirme korkusunu da beraberinde getirir. Bu nedenle kimi ilkel kavimlerde öğle vakti dışarı çıkılmaz: Ekvator yakınında iki ada olan Amboina ve Uliase’de öğleyin çok az ya da hiç gölge düşmez yere, bunun için de gün ortasında evden çıkmamak bir kuraldır, çünkü çıkarsa insanın ruhunun gölgesini kaybedeceği varsayılır”.

Cengiz Aytmatov “Toprak Ana” isimli romanında, kahramanı Tolganay’ı şöyle konuşturur:

“Hiçbir zaman ipekli fistanım olmadı ama büyüyünce güzel, albenili bir genç kız oldum. Gölgemi seyretmekten zevk alırdım. Sokakta yürürken arada bir gölgeme göz atar, kendimi aynadaymış gibi görür ve çok beğenirdim. İşte öylesine tuhaf bir kızdım ben”

Kutsal metinlerde de “gölge” kavramı ile sıkça karşılaşılır. Zebur, Tevrat, İncil ve Kur’ân-ı Kerim’de karşımıza yüzden fazla ayet çıkar. Mehmet Ergüven’in “Mucizevi Ekiz” isimli yazısında “…gölge, tüm kutsal kitaplarda cehenneme işaret eder” yorumuna rağmen, verdiği örnek dışındaki ayetlerde gölgenin, daha değişik anlamlarda ifade edildiği görülmektedir.

Örneğin kutsal kitaplarda gölge;

a- Sığınılan, koruyucu, kayırıcı, himaye, güç içeriği ile kullanıldığında Tanrı’ya işaret eder:

Mezmur Davud aleyhisselâmın duası;

“Koru beni gözbebeği gibi; Kanatlarının gölgesine gizle” (Zebur: Mez.17: 8).

“Sevgin ne değerli ey Tanrı! Kanatlarının gölgesine sığınır insanoğlu.” (Zebur:Mez.36.7).

b- Dünyanın geçiciliğine ait pek çok gölge ayeti dört Kutsal Kitapta defalarca yinelenir, işte bunlardan birkaç örnek:

“Çiçek gibi açıp solar, Gölge gibi gelip geçer.” (Tevrat: Eyüp 14-2)

“Bir gölge gibi dolaşır insan, boş yere çırpınır, mal biriktirir, kime kalacağını bilmeden…” (Zebur: Mez.39:6)

c- Cennet, Kur’an’da da gölgenin işlevsel yanı ile betimlenir:

“Takvaya sarılanlar gölgeler altında, su kaynaklarındadır.” (Kur’an: Mürselat41).

“Kendileri ve eşleri, gölgeliklerde, koltuklar üzerinde yaslanmışlardır.” (Kur’an: Yasin, 56).

d- İncil’de ise gölgeye mecazi bir anlatımla rastlanır:

Yakup’un Mektubu: “Her nimet, her mükemmel armağan yukarıdan, kendisinde değişkenlik ya da döneklik gölgesi olmayan Işıklar Babası’ndan gelir.” (Incil:Yak. 1:17)

e- Gölgenin ilk tanımıyla kullanıldığı Kuran’daki gölge ayetlerinden bazıları da şunlardır:

“Göklerde ve yerde kim varsa gölgeleriyle birlikte ister istemez ve sabah- akşam Allah’a secde eder.” (Kur’an: Ra’d, 15).

“Bakıp görmediler mi, Allah’ın yarattığı şeylerin gölgeleri bile, sağ ve sollarından boyunları bükük bir halde, Allah için secdelere kapanarak dönüyor.” (Kur’an: NahI, 48).

“Görmedin mi Rabbini, nasıl uzatmıştır gölgeyi? Eğer dileseydi, onu elbette hareketsiz kılardı. Sonra nasıl Güneş’i ona delil yapmışız!” (Kur’an: Furkan, 45).

Kutsal metinlerdeki gölge içerikli ayetler sürüp giderken, İslam dünyasında Eflatun diye tanınan Platon’un ‘mimesis’ (yansılama-taklit) kavramı ile, bire bir örtüşmese de tasavvufta yüzyıllar sonra gölge kavramı ile yeniden karşılaşılır. Bu benzerlik ve çakışma Divan Edebiyatı dalında yetkin bir isim olan Prof. İskender Pala’nın kaleminde şöyle ifade bulur:

“Hayal, tasavvufta Allah Teâlâ’dan gayrı her şeyin sıfatıdır. Allah Teâlâ’nın varlığı karşısında mükevvenatın (kâinat) gerçek varlığı bulunmamaktadır. Varlık âleminde görülen her şey aslında birer hayalden, gölgeden ibarettir. Olsa olsa Allah Teâlâ’nın aksi’nden nişane verirler. Esas olan Sevgili’nin zihindeki hayalidir. Tasavvufta buna “âlem-i hayal” denilir.

Âlem-i hayal, tabiat âlemini karşılar ve baştan sona bir vehimden ibarettir. Ruhlar âlemindeki (âlem-i ervah) birtakım cevherler, varlığın suver (görüntü) veya zilli (gölge) ile varlık bulmuştur…

Varlık, göz yumup açıncaya kayboluveren bir hayalden ibarettir. İnsan var sandığı her şeyin aslında bir hayalden ibaret olduğunu zaman içerisinde anlar.”

Yunus Emre için de bu dünya bir hayalden ibarettir, gelip geçicidir ve ancak bir oyalanma yeridir. Hayatımız boyunca elde etmeye çalıştığımız tüm maddi çıkarlar birer yalandır. Ne içinde oturduğumuz, tapusu üzerimize kayıtlı olan evimiz, ne vergisini ödediğimiz arabamız, ne de nüfus cüzdanlarında anne babası göründüğümüz evlatlarımız bize aittir. Onlar ve sahip olduğumuzu sandığımız diğer varlıklar Yaratıcı tarafından bize emanet olarak verilmiştir:

“Mal sahibi, mülk sahibi
Hani bunun ilk sahibi
Mal da yalan, mülk de yalan
Var biraz da sen oyalan”

Yunus Emre

Dünya hayatını gölgeye benzetmiş olan geçmişin ileri gelenleri “ardına düşersen hep senden kaçarda sırtını dönersen daima seni takip eder” söylemleri ile dünyadaki rahat ve huzurun ilk şartının dünyaya sırtını dönmek olduğuna inanmışlardır.

Gölgeye psikanalitik alanda da değişik yaklaşımlar görülür:

Belli başlı kişilik kuramcılarından biri olan, Carl Gustav Jung’un arketiplerinden biri gölgedir. Jung’a göre arketiplerin (prototip, ilk örnek, model tanımı) kolektif bilinçaltımızı oluşturan öğeler, doğuştan getirdiğimiz evrensel imgelerdir. Jung, arketiplerini; anne arketipi, mana, gölge, persona, anima ve animus, diğer arketipler olarak sıralar. Gruplandırdığı arketiplerden biri olan gölgeyi Jung, şu şekilde açıklar:

“Gölge, kişiliğin negatif yanı, kişinin saklamak istediği hoş olmayan nitelikleri, az gelişmiş işlevleri ve bireysel bilinçaltının içeriğidir. Bireysel bilinçaltı ise yitik anıları, acı verdiği için bastırılmış (kasten unutulmuş) düşünceleri, bilinçdışı algıları (bilince ulaşacak kadar güçlü olmayan duyusal algıları ) ve henüz bilince çıkmaya hazır olmayan diğer heyecanlan içerir”. Bu nedenle “gölge, kişinin yaşam boyu hesaplaşmak zorunda kaldığı öbür yüzü, bir başka deyişle toplumun öngördüğü kurallar ile çelişen tüm vahşi arzularımız ve duygularımızdır. Dolayısıyla toplumsal baskı arttığı ölçüde gölge büyür”. Tüm bu negatifmiş gibi görünen özelliklerine rağmen, gölgeyi iyi ya da kötü diye sorgulamak doğru olmayacaktır.

Gölgenin etiği yoktur. Tıpkı vahşi bir hayvanın yavrularını şevkatle sevip, onlar için bir başka hayvanı parçalayıp, öldürmesine; iyi ya da kötü yorumunu getirilemeyişi gibi. Bu nedenle gölgeler, bir anlamda daima masumdur.

Aşık Veysel’in dilinde ise gölge, sazına yoldaş olur:

“Yüce dağlar ova gibi düzlenmez,
Veysel muhannetten kerem gözlenmez.
Tilki gölgesine arslan gizlenmez,
Yiğidin gölgesi kendinden olur.”

Aşık Veysel’e göre; bir insanın dağların yapısını, ovaların şeklini, yani birtakım doğal dengeleri değiştirme gücü yoktur. Bu benzeri ütopik beklentiler insanı yanılgıya götürebilir. Arslanı mert, tilkiyi namert insana benzeten ozan; güçlü ve saygı değer olan arslanın, tilki gibi sinsi ve kurnaz bir hayvanın himayesine asla sığınmayacağını anlatırken; bir yiğidin, kendi potansiyeli ile sorunlarının üstesinden gelmeye çalışacağını ve asla namert bir insanın gölgesine gereksinim duymayacağını ifade ediyor.

Felsefede “gölgeolay” (epifenomen) adı ile anılan bir deyim vardır: “Bir olaya eklendiği halde onun üstünde hiçbir etkisi bulunmayan olay” anlamına gelir. Bu deyim insan bilincini etkisiz bir yansıtıcıya indirger.

“Nietzche gibi özdekçi (Maddeci, materyalist) ve düşünceci çeşitli düşünürlerin de katıldıkları bu anlayışa göre; yürümekte olan bir adamın gölgesi o adamın yürüyüşünü nasıl yavaşlatıp hızlandıramazsa bir gölgeolay olan bilinç de katıldığı olayları öylece etkileyemez. Bilinç olayları doğurmaz, ancak olaylara eklenir; bir bacadan çıkan duman gibi bizzat olay değil, o olayın gölgesidir”. Bu deyimle Fethi Naci’nin “Göl ve Gölge” isimli öyküsü arasında bir bağlantı kurulabilir. Olay, bir adamın gece su içmek için yatağından kalkması ile başlar ve bir iki dakikalık zaman süresi içerisinde tamamlanır. Fethi Naci’nin anılarından derlediği bir başka kitabının adı ise “Dünya Bir Gölgeliktir”

“BU YAZIYA EK OLARAK”

Varlıkta asil olan gölge değil, bizzat varlığın aslıdır. Zaten gölgenin varlığı da onu salan bir asıldan gelir. Varlığın sıfatında da durum aynen böy­ledir. Gölge olan sıfatın varlığı, asıl olan sıfatın varlığının eseridir. Asıl olanın gölgeye yakınlığına karşılık, nasıl olur da gölgenin asıl olana yakınlığından bahsedilebilir? Gölgenin varlığı gölgeyi düşüren asıldan gelmektedir.

Mertebe-i Asl-ı Asl

Varlıkta asil olan gölge değil, bizzat varlığın aslıdır. Zaten gölgenin varlığı da, onu salan bir asıldan gelir. Varlığın sıfatında da durum aynen böy­ledir. Gölge olan sıfatın varlığı, asıl olan sıfatın varlığının eseridir. Asıl olanın gölgeye yakınlığına karşılık, nasıl olur da gölgenin asıl olana yakınlığından bahsedilebilir? Gölgenin varlığı gölgeyi düşüren asıldan gelmektedir.

İbn’ül Arabî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Hakk ve kâinat ilişkisini açıklarken “Hakk’ın dışında, kâinat denilen şey O’nun gölgesi gibidir, işte bu gölge mümkün varlıkların özünü oluşturur. Öyleyse, esasen insanın idrak ettiği sadece Hakk’ın vücudundan, bu âlemler olarak yayılan şeyden, yani O’nun zatından ibarettir. Zira ondan başka varlık yoktur.”

Bu mertebenin bir önceki mertebe ile olan farkı Meselâ, bir adamın güneşin nûrundan gölgesi yere yansır. İşte o yere düşen gölgeden adamın nasıl bir kimse olduğu anlaşılır.

Bu adamın gölgesi asli mertebesi, yansımasını sağlayan güneş ise aslı asliyesi yani irâde-i külün kendisidir.

Burada gölgenin sıfatlanması aslı, varlığı ise asl-ı aslı olan zâttır. Sonuçta bu âlem de Hakk’ın vücûdunun gölgesidir ve müstakil olarak vücûdları yoktur.

“BİR KISSA”

Evliyâullâhın sertâcı, mahbûb-u Sübhâni, Gavs-ı Samedâni, Pîr-i A’zam Cenâb-ı Abdülkâdir-i Geylânî Hazretlerine hizmet edenlerden biri, Hazreti Gavs’ın cemalli bir zamanında huzûruna çıkarak:

“Efendim, Cenâb-ı Hak, Zat’ınıza kudretinin tasarrufunu bahşetmiştir. Onun için istediğiniz kimselere ufak bir nazar-ı âlinizle birçok rütbeler verebiliyorsunuz. Bu kulunuz da size epey hizmet etti, ama bana hâla bir şey ihsan etmediniz, niyâz ediyorum,” der.

Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri;

“Pekâlâ, bugün bana bir helva pişir de, bakalım Kudret neler ihsan eder, senin de gönlün olsun,” buyururlar.

Adamcağız, “Baş üstüne” diye sevinerek, helvayı pişirmeye başlıyor. O esnada da Hindistan’dan bir heyet gelerek, Hazreti Abdülkâdir-i Geylânî’ye arz-ı ubûdiyyet ettikten sonra:

“Efendimiz, hükümdarımız öldü, bize bir hükümdar göstermenizi niyâza geldik,” derler. Bunun üzerine Hazreti Pîr, helva pişiren adamını çağırarak:

“Nasıl, Hind padişahlığını kabul eder misin?” diye ferman buyururlar. Adamcağız pür-neşe:

“Aman Efendim, ihsan buyurdunuz,” diye can atarak sevinirken, Hazreti Gavs Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri:

“Yalnız, seni şu şartla oraya padişah yapıyorum: Ne kazanırsan yarı yarıya paylaşacağız,” buyururlar.

Pek tabiî olarak tâlip, bu emri minnetle kabul ediyor. Nihayet adamcağız hakikaten söylendiği gibi, Hindistan’da büyük bir saltanata, muazzam saraylara, güzel eşlere sahip olduğu gibi, bir de erkek evlâda sahip olur. Aradan on bir sene geçiyor ve bir gün Hazreti Abdülkâdir-i Geylânî in teşrifleri haberi çıkıyor. Hükümdar, Gavs-ı Samedâni’yi karşılayarak sarayında bir kaç gün hizmetinde bulunduktan sonra Cenâb-ı Pîr artık döneceklerini haber veriyorlar. Padişah:

“Efendim, biraz daha kalıp bizleri sevindirin,” diye ricada bulunuyorsa da Hazret-i Gavs’ın muhakkak gideceklerini anlayınca:

“Efendim, bari kusurlarımızı af buyurun,” diyor. O vakit Sultan Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri, hükümdara:

“Yalnız sizinle bir sözümüz vardı. Sizi biz buraya padişah olarak gönderirken ne kazanırsanız yarı yarıya olacak, diye bir söz vermiştiniz. İşte şimdi, buraya geldikten sonra ne kazanmış iseniz hesaplaşmak istiyorum,” buyuruyorlar.

Padişah bunun üzerine bütün servetini tesbit ederek yarı yarıya ayırıyor ve Hazreti Gavs’ın huzuruna arz ediyor. Sultânü’l Evliya:

“İyi amma siz bir erkek evlat da kazandınız; onu da taksim etmeniz lazımdır,” buyurunca, padişah:

“O nasıl olacak?” diye soruyor. Cenâb-ı Gavs cevaben:

“Çocuğu ikiye böleceğiz, size istediğiniz tarafı vereceğim,” diye emrediyorlar.

Çocuk ortaya getiriliyor. Gavs-ı A’zam Hazretleri keskin kılıçlarıyla: “Destûr” deyip çocuğu tam ikiye ayıracakları esnâda, padişah belindeki mücevher işlemeli hançerini çekerek:

“Eeey sehhar herif! Senelerce bana hizmet ettirdiğin yetmiyormuş gibi şimdi de tesadüfün bana verdiği nimeti elimden almak istiyorsun,” diye tam Hazreti Gavs’ın göğsüne saplarken bir de bakıyor ki, elindeki kaşık helva tenceresine saplanıyor. Ne saraydan eser var, ne saltanattan ve ne de çocuktan bir iz kalıyor. Bu hal karşısında hayretler içinde kalan tâlibe, Cenâb-ı Pîr tebessüm ederek:

“Oğlum karıştır helvayı… Biz cimri değiliz, veririz, amma zamanı gelmeden de olmaz…” buyuruyorlar.

Kaynakça

YALÇIN Emine Dilek, Gölgenin Gizemi [Kitap]. – Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Resim Anasanat Dalı Yüksek Lisans Programı 173158-Yüksek Lisans Sanat Eseri Çalışması Raporu Ankara, 2006.

Faydalanılan Diğer Kaynaklar

AKÇAKOCA, Müge., Gölge Yorumları ve Figür, Nesne, Mekan İlişkisi, Ankara-Eylül 2003. Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Sanat Eseri Çalışması Raporu.

AND, Metin. .Dünya’da ve Bizde Gölge Oyunu, Ankara,1977

AND, Metin.,Geleneksel Türk Tiyatrosu, İstanbul,1985

AYTMATOV, Cengiz., Toprak Ana, İstanbul, Ötüken Neşriyat, 2004

EREN, Haşan. Türkçe Sözlük, Ankara,Türk Tarih Kurumu Basım Evi, 1988

ERGÜVEN, Mehmet. “Mucizevi Ekiz”. Sanat Dünyamız, 77, Güz, 2000:145-154

ERTÜRK, İsmail., “Sinemadaki Gölgenin Kaynağı Nerede?- Alman Dışavurumcu Sinemasında Aydınlatma ve Gölge Oyunları”. Sanat Dünyamız, Sayı 77, Güz, 2000:157-163

GOMBRİCH, E.H., “Düşen Gölgenin Özellikleri”. (Çev.Ülkü Tamer), Sanat Dünyamız, Sayı 77, Güz, 2000:177-191

GÖKBERK, Macit., Felsefe Tarihi, İstanbul, Remzi Kitabevi, 1985

GÖLE, Münir., “İçeşik”.Sanat Dünyamız, Sayı 77,Güz, 2000:165-167

HANÇERLİOĞLU,Orhan., Felsefe Sözlüğü, İstanbul, Remzi Kitabevi, 1982.

HINÇER, İhsan.,“Gölge Oyunlarının ve Karagöz’ün Doğuşu”
İhsan.,turkgolge.sitemynet.com/ ihsan_hınçer_karagoz.htm;Erişimtarihi:3.12. 2005

KUDRET, Cevdet., Karagöz, Ankara, 1968: Kaynak:

http://www.odevsitesi.com/ornekler/2005_3/92820-g0lge-oyunu.asp; Erişim tarihi: 13.06.2005.

NACİ, Fethi., Dünya Bir Gölgeliktir, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, Mayıs 2002.

ÖNOL, Ayşe Işın., Shadows, Sabancı University, March 2003. İn Partial Fulfilments of the Reguirements for the Degree of Master of Fine Arts (Y.Ö.K. 137523)

PALA, İskender., …Ve Gazel Yeniden, İstanbul, Ötüken Neşriat, 2001

VVILLARD, Christopher.,”Color Lurking in the Shadows”. American Artist; Vol.65 Issue 712, 2001:p.12

Yazabilirsin

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s