GÜNDEM


ŞABLONA SIĞMAYAN COĞRAFYANIN SIRLARI

“Dünyada coğrafya bilgisine sahip olan tek millet İngilizlerdir. Amerikalılar, İngilizlerin öğrettiği kadar bilirler. Bizim Türkler ise en cahili olanlar arasındadır. Türk siyaset adamları ise coğrafyayı hiç bilmezler”. İlber ORTAYLI (TV Sohbetinden)

DÜNYA DÜZENİ

Kendimize ve ait olduğumuz topluma karşı sorumluluğumuzu çok iyi bilmeliyiz. Dünya adını verdiğimiz gezegenin neresinde ne olup bittiğini öğrenmek ve edindiğimiz bilgileri bizim gibi düşünen insanlarla paylaşmak, “yeri geldiğinde düşünmeyen, düşünemeyen, ama bizden olduğu için onların yerine de düşünmek zorunda olduğumuz vatandaşlar” için bilgilenmemiz ve bilgi paylaşımı yapmamız gerekir. Ancak bu bilgiler doğru analizler ışığında yol alırsa bizi anlamlı bir sonuca götürebilirler.

Var olduğundan bu yana, insanoğlu, bir ‘dünya düzeni’dir tutturmuş gidiyor. Peki, nedir bu dünya düzeni. Bazen bunun adına “Yeni Dünya Düzeni” diyoruz, bazen de “Büyük Ortadoğu Projesi”. Coğrafi, ekonomik, kültürel, siyasal-sosyal özelliklerin çakışmasından oluşan bu düzenler veya organizasyonlar her dönem farklı karakterlerde dünya sahnesinde rol almıştır. Avrupa Birliği, Afrika Birliği, G-8, D-8, EFTA, NAFTA, Şanghay organizasyonu gibi uluslararası kuruluşlar bugünün dünya düzeninde en önemli etkenlerdir. Bu kuruluşların ne gibi etkilerinin olacağını kestirebilmek için bu düzenin doğasını bütün boyutlarıyla ele almak gerekir. Dolayısıyla Dünya Düzeni üzerinde söz söyleyebilecek, fikir yürütebilecek bir kimsenin mutlak kir suretle dünyayı iyi tanıması ve bilmesi gerekmektedir.

Dünya Düzeni esasta iki evrenin üzerine oturur. Bunlardan birincisi coğrafi evre, İkincisi ise insan evresidir. Coğrafi sistem kendi başına bir sistem oluşturmasının yanında insanı da kapsar. Bu yüzden her iki evre de iç içedir. Her iki evre de birbirini etkileme kapasitesine sahiptir. Ayırım çizgisi net olmamakla beraber, birbirlerini etkileme güçlerini iyi anlamak açısından, her iki evreyi ayrı ayrı inceleyebiliriz.

Dünya Düzeni’ni yerleştirdiğimiz bu iki evreden birincisi olan coğrafyaya be bölümde değinmeye çalışacağız. Dünya Düzeni’nin işleyişini ortaya koymak bakımından coğrafyayı bilmek son derece önemlidir. Ancak coğrafyaya dair söz konusu bilgileri verirken, önceliğimiz; bilinenleri hatırlatmaktan ziyade, Dünya düzeni içindeki önemli işlevlerini açığa çıkartıp vurgulamak istiyoruz. Bu bölümde söz konusu bilgi dağarcığında önemli olduğunu düşündüğümüz; coğrafyanın temel olarak ne anlama geldiğini ortaya koymak, coğrafya-insan ilişkisini betimlemek, Dünya’nın içinde bulunduğu Güneş Sistemini, evren yapısını ortaya koymak, Yer’in iç yapısını, Jeomorfolojinin konularını aktarmak, rüzgarlar, okyanuslar ile bunların akıntıları, atmosfer nemi ve toprak olmak üzere coğrafyanın genel konularına değinmek yani Dünya Düzeni’nin coğrafi açıdan fotoğrafını ortaya koymak olacaktır.

Dünya üzerinde herhangi bir konuda söz söyleyebilmek, karar alıp uygulamak için bırakın idarecileri, yöneticileri, siyaset ve siyaset mühendisliği konularında görev almış kişileri, yaşanan her alanda her vatandaşın dünya ve coğrafya ile ilgili bilgilere sahip olması gerekir.

Şu ana kadar yaptığım araştırmada; bahsedeceğim bilgileri kısa bir şekilde derleyen, anlamlı ve anlaşılır bir bütün içerisinde veren herhangi bir esere rastlamadım. Okuyacağınız bir takım bilgiler daha önce okuduğunuzu ve bildiğiniz konular olabilir. Ancak anlatmak istediğim konunun daha anlaşılabilir olması için bunları tekrar etmekte fayda görüyorum. Bazı bilgilerin üzerinde durup, geniş açıklamalar yapmam, bazılarında ise sadece başlıklarla açıklayıp, yalnızca tanımını vermem ilgili konuların önemli veya önemsiz olduğunu göstermez. Bunları bir bütünün parçası olarak kabul etmelisiniz.

Coğrafya ile insanı ve insanın tüm davranışlarını ilişkilendirip, bunun iç ve dış göç ile uluslararası insan kaçakçılığındaki önemini vurguladığım bu çalışmadaki amaç; Türkiye Cumhuriyeti’nin içinde bulunduğu coğrafyanın önemi ve Türkiyesiz bir dünya düzeninin olamayacağıdır.

Gelin bu dünya düzeni neymiş birlikte bir bakalım.

A- COĞRAFYA NEDİR?

Coğrafyanın temel konularıyla ilgili bilgiler aktarmamızın önemli gerekçelerinden biri ; özellikle ülkemiz için söz konusu edilen stratejik, jeo- stratejik, jeopolitik pozisyonun her ne hikmetse ne tür bir coğrafi üstünlüğü getirdiğinin bu güne kadar açıklanmamış olması ya da açıklanmasından kaçınılmış olmasıdır. Üstünde bulunduğumuz ülkenin Dünya Düzeni’nin neresinde olduğunu bilmek, onun coğrafi önemini kavramakla başlar.

Yeryüzünde görülen bütün toplumların genel yapısı dört temel başlık altında toplanabilir. Bunlardan birincisini, habitat (arazi üzerinde yaşayan toplumun yapısı) oluşturur. İkincisi bölgesel ve küresel ilişkileri ( komşu ülkelere yakınlığı, ekonomik ve askeri gücü ve bunun sonucunda ortaya çıkan stratejik çizgisi), üçüncüsü halkın kendisi (etnik yapısı, yaşam şekilleri ve koşulları) ve son olarak tarihsel mirası (önyargıları, sembolleri, gelenekleri ve kanunları) belirler. Ama bunların ortaya çıkmasındaki temel belirleyici coğrafyadır.

Coğrafya terimi, birleşik bir terimdir ve iki kavramın birleştirilmesi yoluyla oluşturulmuştur. Bunlar, Grekçe (eski Yunanca) kökenli ge’ ve graphe kavramları olup, ge’ (je veya jeo) yer (yeryüzü, Dünya, yerküre), graphe(graphein) ise, tasvir (yazı ve şekille anlatmak) anlamlarına gelir. Bu kavramların birleştirilmesinden, coğrafya ilmi adının özgün yazılış biçimi olan, gegraphe (geographe) terimi ortaya çıkmıştır. Terim; geographein, geographicaveya jeographica gibi imlalarla da değişik kaynaklarda yer alır. Hemen her dilde bu ilmin adı, az çok birbirine benzer biçimde yazılır. Bu yazılış biçimi, yani imladaki benzerlik, aynı dilden (Grekçe) Dünya dillerine girdiğinin açık bir kanıtıdır. Benzerlikte esas rolü, gegraphe teriminin çok az değiştirilmiş oluşu oynamıştır. Aynı şekilde, coğrafya ilmi ile ilgili bütün her şey anlamına gelen coğrafi sıfatı ve coğrafya ilmi araştırmaları yapan kimse ya da coğrafya ilmini kendine meslek edinmiş meslek elemanı anlamına gelen coğrafyacı terimi de, değişik dillerde, temelde benzer bir imla ile yazılırlar.[1]

Richard Harstshome’a göre coğrafya, mekansal farklılıkları ve bunların nedenlerini araştıran bilim dalıdır.[2]

Uygulanabilirlik, doğruluk ve kesinlik gibi nitelikleri olan yöntemli (metodlu) ve sistemli bilgiler topluluğu, bilim ya da ilim diye tanımlanır. Coğrafya ilmi de, bu tür yöntemli ve sistemli bilimlerden biri olup, uzun bir geçmişi bulunan, köklü (yerleşmiş, çok iyi tanınan) bilimler arasında yerini almıştır.

Coğrafya teriminin, ilk kez Eskiçağ’da M.Ö. III. yüzyıl başlarında, gegraphe ya da geographein biçiminde, eski Mısır’ın İskenderiye kentinde yaşamış olan Eratosthenes (M.Ö. 275-195) tarafından kullanıldığı kabul edilir. Daha çok bir coğrafyacı, aynı zamanda da düşünür (filozof) ve matematikçi olduğu sanılan bu düşünür ve gözlemci, İskenderiye Coğrafya Ekolü’nün de kurucusudur. Bugünkü bilgilerimize göre coğrafya terimi, ilk kez bu düşünür tarafından söz konusu eserde kullanılmıştır. Bu tarihten dolayı coğrafya ilmi için, felsefe ilimleri ile birlikte, tarihi en eski bilimidir diyebiliriz.[3]

B- COĞRAFYANIN ÖNEMİ

Coğrafya sadece coğrafyacıları ilgilendirmiyor, tam tersine bütün vatandaşları ilgilendiriyor. Öğretmenlerin coğrafyası olan bu pedagojik söylem, medyanın oyunlarını sergilediği oranda sıkıcı görünmekte ve herkesin gözünde coğrafyanın, iktidar sahipleri için korkunç bir güç aracı olduğunu saklamaktadır. Zira öncelikle coğrafya, savaş yapmaya yarar, iler bilim için kuramsal önkoşullar sorunu ortaya atılmalıdır; bilimsel süreç bir tarihe bağlıdır ve bir yandan ideolojilerle ilişkileri içinde, öte yandan uygulama ya da iktidar olarak düşünülmelidir. Coğrafya önce savaş yapmaya yarar sözü, sadece “askeri harekata yarar” anlamına gelmez; şu ya da bu düşmana açılması gereken savaş olasılığına karşı değil, aynı zamanda devlet örgütünün, üstünde güç kullandığı insanları daha iyi denetlemek amacıyla, bölgeleri düzenlemesine yarar. Coğrafya, önce siyasi ve askeri uygulamalar için stratejik bir bilgidir ve ilk anda karışık, çok çeşitli bilgilerin bir araya gelmesini gerektiren de bu uygulamalardır. Bilgi için, bilginin parçalara ayrılması gerçeğinin dışına çıkmazsa, bu bilgilerin varlık nedenleri ve önemleri kavranamaz.[4] Coğrafyanın savaş arenası olma özelliği, her tarihi dönemin karakterinden dolayı farklı nitelikler almasına neden olmuştur.

Sun Tzu, şematik bir hal alan coğrafyayı, askeri hareket sahası olarak kabul eder. Ona göre, arazinin yapısı, muharebede en büyük yardımcıdır. Bu yüzden zafere ulaşmak için düşmanın durumunu tahmin etmek, mesafeleri ve arazinin zorluk derecesini hesaplamak üstün bir generalde olması gereken niteliklerdir. Bütün bu faktörleri bilerek savaşan biri doğal olarak kazanacaktır; bunları bilmeyen de kuşkusuz yenilecektir[5] diyen Tzu, taktiksel olarak coğrafyanın birliklerin konuşlandırılmasında stratejik olarak önemli olduğunu vurgulamıştır.

Öte yandan, yeni savaş yöntemlerinin kullanımı, “coğrafi unsur”ların, insan ve “doğal çevre” arasındaki ilişkilerin çok kesin şekilde incelenmesini gerektirir. Çünkü tam anlamıyla bir bölgeyi yaşanmaz hale getirmek ya da bir soykırımı başlatmak için insanı ve “doğal çevre” yi yok etmek veya değiştirmek söz konusudur. Vietnam Savaşı, coğrafyanın top-yekün bir savaş yapmaya yaradığını en iyi şekilde göstermiştir. En ünlü ve dramatik örneklerden biri, 1965, 1966, 1967 ve özellikle 1972’de, Kuzey Vietnam’ın son derece kalabalık ovalarını koruyan bentler ağını sistemli olarak yok etme planı ile uygulanmıştır. Bu bentlerden akan debisi yüksek ırmaklar, vadiler yerine alüvyonlarının oluşturduğu yığıntılara, setlere yönelmişlerdi. Gerçekten yaşamsal önem taşıyan bu bentler, yoğun, doğrudan ve açıkça bombalanamazdı; çünkü uluslararası kamuoyu, orada bir soykırım suçu işlendiğinin kanıtını bulabilirdi. Şu halde, belirli ve ölçülü şekilde, dağlarla çevrili bu küçük ovalarda yaşayan on beş milyon kadar insanın korunduğu başlıca bölgelerde, bu bentler ağına saldırmak gerekiyordu. Bentlerin, su baskınının en yıkıcı sonuçlara yol açacağı yerlerde parçalanması gerekiyordu.[6] Zira, coğrafi koşullar stratejinin gözü gibidir ve coğrafya strateji geliştirmenin en temel bilgisidir. Bu yüzden gerçekte amaç, yalnız siyasi ve askeri sonuçlara ulaşmak için bitki örtüsünü yok etmek, toprağın fiziki yapısını değiştirmek, kasten yeni erozyonlar yaratmak, sulu tabakaların derinliğini değiştirmek üzere birtakım lıidrografık ağları alt üst etmek, (kuyuları ve çeltik tarlalarını kurutmak için) bentleri yıkmak değildi. Çeşitli yollarla, “stratejik köycükler” de toplanma ve zorunlu kentleşme siyaseti uygulanarak nüfus dağılımını kökten değiştirmek söz konusuydu. Bu yıkıcı hareketler, yalnız, günün teknolojik ve sanayi savaşı tarafından belirli hedefler üstünde kullanılan yıkım yöntemlerinin büyüklüğünden kaynaklanan istem dışı bir sonuç değildir. Bunlar aynı zamanda, bilimsel şekilde düzenlenmiş, bilinçli ve çok dikkatli hazırlanmış bir stratejinin sonucudur.

Çin-Hindi Savaşı, savaş ve coğrafya tarihinde yeni bir aşamayı dile getirir. İlk kez hem “fiziki” hem “beşeri” bakımından coğrafi ortamı değiştirme ve yıkma yöntemleri, on milyonlarca insanın yaşamı için gerekli coğrafi koşulları ortadan kaldırmak için kullanıldı.

Vietnam savaşı, Uluslararası pek çok soruna sebep olan Asya halklarının özellikle Amerika, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda gibi ülkelere göç etmesini uzun süre durdurmuştur. Savaşa bu açıdan bakıldığı zaman çok çarpıcı gerçekler ortaya çıkacaktır.

Diğer önemli bir örnek Kamboçya’da yaşananlardır. Kamboçya’da silahlı çatışma ile iktidara gelen Pol Pot, ilk iş olarak deniz kenarlarında veya denize yakın alanlarda bulunan halkı denizden daha iç kesimlere göndermek için zorlamış; gitmeyenleri İse öldürmüştür. Pol Potun yaptığı vahşet Vietnam vahşetinde olduğu gibi Asyalıların gelişmiş ülkelere göç etmesini yavaşlatmış insanları yaşam alanlarından uzaklaştırılarak gerçek anlamda bir soykırım yaratmıştır. Göçü yavaşlatması Dünya Düzeni’nde coğrafi üstünlüklerini korumak isteyenler için son derece stratejik bir başarıdır. İlerleyen bölümlerde göç konusuna geldiğimizde, bu konuya ayrıntılı olarak değineceğiz. Burada vurgulanmaya çalıştığım nokta, coğrafyanın ne maksatla kullanılabileceğini berrak bir şekilde göstermektir.

Uzun yıllar Türk solunun devrimci çizgisinde yer almış, hatta meslek olarak da “Ben devrimci oldum. Mesleğim de devrimcilik” diyen gazeteci- yazar Hasan Cemal, kitabının bir bölümünde aynen şunları yazıyor:

“Günlüğündeki şu nota bak: “Doğan Bey, arada bir ‘Hasan, devrimci şiddet, devlet terörü neymiş, biz iktidara geldiğimizde görürsün! ’ derdi. Öfkeli ya da çakırkeyif olduğu anlarda… ”

Bu notu, Doğan Bey ‘in gençlik yıllarını geçirdiği ve sevdiği Paris ’te düşmüşüm günlüğüme. Cafe Flöre, 21 Mart 1993. Doğan Bey’in ölümünden on yıl sonra…

Kargacık burgacık bir yazı. Sayfanın bir köşesinde “Bu tepki, bu nefret niçin?” diye bir cümlem var. Tıpkı Doğan Bey gibi, 1950’li yıllarda Paris’ten geçen bazı “Üçüncü Dünya’’ devrimcilerinin, komünistlerinin isimleri okunuyor: Ho Chi Minh, Pol Pot, Frantz Fanon

Pol Pot isminin yanından bir çıkma yapmışım: Killing FieldsÖlüm Tarlaları isimli filmin İngilizcesi. Kafatasları ve kemiklerle dolu o tarlaların korkunç görüntüsü…

1970’lerin Kamboçyası’nda, “Marksizm-Leninizm” adına, “devrim ” adına bir, bir buçuk milyon insanı katletmişti Pol Pot ’un Kızıl Kmerleri. Aydınları, doktorları, avukatları, öğretmenleri, rahipleri, devlet memurlarını, öğrencileri göz kırpmadan öldürmüşlerdi. Yeni bir toplum, yeni bir insan yaratmak için… Kendi ülkesinin insanlarını soykırımdan geçirmişti Pol Pot…

Hatırladın mı? 1970’lerde Ölüm Tarlaları’nın ilk haberleri fotoğraflarıyla birlikte Batı basınında patladığı zaman, Türk solunun bazı kesimleri buna inanmak istememişti. Katliamları Amerikan emperyalizminin, CIA’nın uydurması, dezenformasyonu olarak nitelemişlerdi. O zamanlar çalıştığın Cumhuriyet gazetesinde de kimileri bu kafadaydı. Hatta Cumhuriyet o tarihte bu olayı manşetlere çıkarmamıştı.[7]

“Aslında önemli olan, unutulmaması gereken noktalardan biri, Pol Pot’un tahsilini 1950’li yılların başında Fransa’da yapmış olmasıdır.

Evet!

Aydınlanma çağı ’nın, ilk üniversitenin, insan hakları ve kutsal demokrasinin ülkesi Fransa ‘nın Pol Pot ‘u da üretmiş olduğu, asla ve asla unutulmamalıdır. Acaba tarihin ve bilimin hangi cilvesinden dolayı?

Sürekli hatırlatılması gereken bir gerçek var ortada. Pol Pot ’un kafasını donatacak fikirler gerekmişti. Bu fikirler de büyük çapta bize aitti. Böylesine korkunç bir soykırım, belli bir ideolojinin çoğaltıcı etkisi olmaksızın gerçekleşemezdi. Ve bu ideoloji Batı ’nın bir yönünü bir şekilde yansıtmaktaydı. ” [8]

“Coğrafi savaş”, bölgelere göre farklı yöntemlerle bütün ülkelere uygulanabilir.[9] Bu önermenin farkında olan günümüzün gelişmiş ve Dünya Düzeni’nde söz sahibi ülkelerin idarecilerinin hemen hepsinin çok iyi coğrafya bilgisi vardır. Ülke idaresinde görev alan görevlilerin hatta ülke ve dünya meselelerine ilgi duyan herkesin çok iyi coğrafya bilgisinin olması gerekir ve bu bilge pratikte iyi kullanılabilmelidir. Ancak bunu ülkemiz için söylemek ne yazık ki pek mümkün değildir.

Kurmaylar ve subaylar coğrafyası, hiç de azımsanmayacak sayıda uzman personelle, önemli araçlarla, kanıtları ve yöntemleriyle, saygınlığını yitirmeden ölçülü olarak varlığını koruyor; çağlardan beri korkunç bir iktidar aracı olmayı sürdürüyor. Harita betimlemeleriyle, yeryüzü alanı ve devletin farklı uygulamalarındaki ilişkileri kapsamında düşünülen çok değişik bilgiler bütünü; yönetici azınlık tarafından açıkça stratejik bağlamda toplanmış bir bilgiyi oluşturur. Bu bilgi, iktidar aracı olarak kullanılır. Taktik ve stratejilerini haritalarına göre belirleyen subaylar coğrafyasının alanını; eyaletler, iller, ilçeler olarak biçimlendiren devlet yöneticilerinin coğrafyasına; sömürge fethini ve “değerlendirme”yi hazırlayan kaşiflerin (genellikle subayların) coğrafyasına; bölgesel, ulusal ve uluslararası alandaki yatırımlarının yerini kararlaştırılan büyük firmalarla büyük banka yöneticilerinin coğrafyası da katılır. Askeri, siyasi, mali uygulamalara sıkı sıkıya bağlı bu farklı coğrafya incelemeleri, ordu yöneticilerinden büyük kapitalist örgütlerin yöneticilerine kadar “kurmaylar coğrafyası”nı oluşturur. Ama, iktidar aracı olarak kullanmayanların, kurmaylar coğrafyasından hemen hemen hiç haberi yoktur.[10]

Jeopolitiğin “kurucusu” olarak geniş bir üne sahip olan Sir Halford Mackinder Emperyalist bir İngiliz düşünürü olarak parlamento üyeliği de yapmıştı. Mackinder “ulusal yeteneği” savunuyordu, ancak onun düşüncesindeki “ulus” Britanya’nın çok büyük sayıdaki sömürgelerinden faydalanabilecek, beyaz Anglo-Sakson hakimiyetini sürdürebilecek ve imparatorluktaki “ikinci sınıf ırkları” ve ülkeleri zapt edebilecek yetenekte olan beyaz İngiliz centilmenlerinden oluşuyordu. Mackinder, Coğrafya bilim dalını İngiliz İmparatorluğu’nu modernleştirmeye yönelik geniş kapsamlı tasarısının bir parçası olarak görüyordu.

Coğrafya, İngiliz okul çocuklarına “imparator gibi düşünmeyi” öğretmek için kullanılması gereken bir bilim dalıydı. [11]

Mackinder’in esasen yerleştirmeye çalıştığı tasavvur etme, harita yapma, çizim, tanımlama teknikleri, tüccarlık, sömürge yöneticiliği ve devlet adamlığı gibi “iş adamlığı” için uygulamaya yönelik yetenekler kazandırmayı amaçlıyordu.[12]

Ancak şaşırtıcı olan, gelişmiş ülkelerde olmazsa olmaz olarak öğretilen coğrafya ilminin bizde henüz niçin yapıldığı sorusu bile açıklık kazanmış değildir. Coğrafya ilminden uzak yetişmiş bürokratlara ve siyasilere, iç ve dış politikayı, milli birlik unsurunu ve her çeşit konuda yapılan planlamayı izah ederken zorlanmakta ve neden, nasıl, niçini anlatamamaktayız. Dolayısıyla planlarımızda kurmaylar coğrafyası da ne yazık ki genel coğrafya gibi hep eksik kalmıştır.

Coğrafi bilgilerden uzak yetiştirilmiş kişiler, kendini ülkesine sorumlu hissetseler dahi yeterince verimli çalışamazlar. Coğrafyayı önemsemeyeni, coğrafya da önemsemez. Önemi anlaşılamayan ve bundan dolayı da önleminin alınmaması sebebiyle gerçekleşen doğal afetler (sel, deprem, heyelan v.b.) ilgili kişileri cezalandırarak coğrafyanın da ilgili kişileri önemsemediğini gösterir. Dolayısıyla coğrafya, her bakımdan hayati önem taşımaktadır.

Coğrafya bilmek, dünyayı görmek demektir. Bu ilmin bir siyasal gücü vardır. Devlet adamlarına yol göstermesi, rehberlik etmesi yanında, aynı zamanda da, milli kültürlerin kaynağı durumundadır. Adına vatan dediğimiz bir coğrafi ünite olmaksızın, devlet kurulamaz; milli kültürler ve medeniyet eserleri oluşamaz. Bu, vatan diye tanımlanan sınırları belirli ülkenin, yeraltı ve yerüstü doğal kaynakları zengin değilse, ya da zengin olduğu halde mevkileri belirlenip işletilmeye açılmamışsa; o ülkeyi vatan tutan toplum, müreffeh bir toplum olamaz; ilimde ve fende geri kalır. Hatta böyle bir toplumun, dünyada uygarlık yarışı yapıldığından haberi bile olmayabilir. Yeryüzünün herhangi bir yerinde cereyan eden aktüel bir olay, bu bireyler için ay kadar, yıldız kadar uzaktır.[13]

Ayrıca hatırda tutmak gerekir ki, vatan sevgisi, bir bütün olarak ülke coğrafyası ve birey olarak da, onun öznel ve nesnel kaynaklarında saklıdır. Örneğin nesnel kaynaklardan; dağlarını, platolarını, denizlerini, göllerini, akarsularını, bölgesel yazları-kışları ve baharlarını tanıdıkça; öznel kaynaklarından, örneğin yine köylerini, kasabalarını, kentlerini, her türlü bayındırlık eserlerini, turistik değerlerini öğrenip tanıdıkça, ülkeye yönelen sevgi duygularının şiddeti artar, boyutları genişler ve giderek bütün ülkeyi kucaklayacak şekilde, tüm benlikleri sarar. Bakış açısı bu olunca, o ülkenin insanları için, örneğin soğuk rüzgarlı sert kara kışları, ılık mevsim rüzgarları gibi gelecek; yalçın kayalıklardan oluşan yüksek dağları, delice akan coşkulu ırmakları onlara, yaşama azmi ve başarma heyecanı verecektir. Nitekim Japonlara göre dünyanın en romantik manzaralı dağı Fuji ise, bize göre de hiç şüphe yok ki Ağrı, Erciyes… ve Uludağ’dır.[14]

Ancak, daha önce de işaret ettiğimiz gibi coğrafyanın stratejik bir bilgi olması, bugün hem Türkiye’de hem de dünyanın pek çok ülkesinde göz ardı edilen önemli bir noktadır. Coğrafi bilincin toplumda gelişebilmesi ancak; siyasal bilimler öğrencilerinin sadece ülkeler coğrafyası değil, jeopolitik, tarihi coğrafya, iktisadi coğrafya ve diğer alanlardaki coğrafyayı da okumalarına ve aynı şekilde diğer bilim dallarında okuyan öğrencilerinde bahsettiğimiz coğrafi disiplinleri öğrenmesine bağlıdır. Yani coğrafyanın bütün stratejik bilgisi her alanda paylaşılmalıdır. Diğer taraftan herhangi bir ülke için bu bilgilerin stratejik olması aleni olmamasına bağlanır”. Bundan dolayı coğrafi bilincin gelişmesi için bu stratejik bilginin bütün toplumlarca paylaşılmaması ve eğitimde bütünlüklü olarak verilmemesi; uluslararası çapta coğrafi üstünlüğü olan bölgelere sahip devletler için de önemli bir stratejidir. Bu yüzden bırakın Türkiye gibi ülkelerdeki coğrafi bilincin gelişmemesini, bugün dünya sisteminde coğrafi üstünlükler açısından merkez görülen ABD’ de bile bu bilinç toplumda çok geri bırakılmaktadır. Amerikan okullarından mezun olan gençlerin gerçekten coğrafya bakımından cahil olmaları işte bu yüzdendir.[15]

Bazı ülkelerde üst düzey bürokrat, politikacı ve güvenliği sağlayanların coğrafya ve coğrafi bilinçten yoksun olmaları şaşırtıcıdır. Paraleller ve meridyenler arasındaki dakika farkının ne olduğunu bilmeden, yükseklik ve rakım kavramının önemini anlamadan, sağını sarımsak, solunu soğan örneğiyle öğrenen yöneticilerin, coğrafya öğrenimini gereksiz görmeleri, coğrafyanın i nemini kavrayamamaları bu yüzden normaldir.

Mesela yağış ve kuraklık ölçümlerinden haberi olmayanlar; lodos ve poyraz rüzgârlarının özelliğini bilmeyenler; deprem fay hatları üzerinde veya dere yatakları içinde insanlar felakete uğradığı zaman bilinçsizliklerinin farkına varamamaktadırlar. Amazon nehrinin uzunluğunun ve kollarının dünyanın en büyük yağmur ormanı olan Amazon Ormanlarından beslenmesi ve Amazon ırmağının kolları vasıtasıyla bu ormanı beslemesinin kendi yaşadığı ülkede iklim için önemli olduğundan haberi olmayanlar tarafından yönetilmek ızdırap vericidir. Yine aynı şekilde Meksika Körfezinden başlayan Gulf Stream sıcak su akıntısının Baltık Denizi’nden en kuzeydeki Norveç fiyortlarına kadar yaptığı olumlu etkinin, diğer paralellerde mevcut olmadığını göremeyen insanlar’da yine aynı yöneticilerdir. Halbuki Gulf-Stream sıcak su akımı Avrupa kıtasının kuzey ve batısının dünyanın ey yoğun nüfusuna sahip ve gelişmiş ülkeler olmasını sağlamıştır.

C- COĞRAFYA BİLİMİ NEREDE VARDIR?

Aslında coğrafya nerede vardır değil de, “coğrafya nerede yoktur?” diye sormak, daha uygun olur. Coğrafya insan içindir, insanın tüm davranış ve düşüncelerinde coğrafyanın etkisi gözükür. İnsan kendi mevcudiyetini korumak ve geliştirmek için coğrafya temelinde pek çok bilim konusu üretmiş ve geliştirmiştir. Bütün ilimlerin inceleme konulan, belli coğrafi çevrelerin eseridir. Örneğin, bir yerin coğrafi konumunu tanımadan ve o yerin jeopolitik özellikleri bilinmeden, o yer için niçin savaşıldığı, savaşın nasıl kazanıldığı ya da kaybedildiği gibi unsurları açıklayamayız.

İktisat ilmi, kazanç (rant) sağlayıcı esaslar dahilinde işletilmeleri ilkelerini belirlemek amacıyla, iktisadi kaynakları konu alır. Tarım, ormancılık, hayvancılık, madencilik, ulaşım ve ticaret gibi. Ancak bunlar, oluştukları coğrafi konumlar ve dağılışları bakımından, iktisadi coğrafyanın başlıca araştırma konuları arasında yer alırlar.

Aynı şekilde bugün bir devletlerarası hukuk ilmi, büyük ölçüde coğrafi esaslara dayanmaktadır. Örneğin, deniz, kara, kıyı, şelf alanı ve deniz ekonomik yararlanma bölgesi gibi coğrafi terimler hukukçular tarafından öğrenildikten sonra bu konulardaki milletlerarası hukuk kuralları belirlenir. Yine, akarsularda ana akarsu, kol akarsu, talweg hattı, su toplama havzası ve dağlar ya da tepelerin su bölümü çizgisi, diye tanımlanan coğrafi terimlerin anlamları yeterince bilinmeden, buralardan geçirilecek devlet sınırları, zaman içinde devletlerarası siyasi sorunlara yol açabilmektedir. Bir devletin siyaset adamları, kuvvete başvurmadan ülkesinin hava sahası ve deniz sahası haklarını savunmak için bunlar ve benzer coğrafi terimlerin detay anlamlarını bilmek zorundadır. Görülüyor ki, siyaset ilmi okuyan diplomatlar ve devlet adamları, aynı zamanda da coğrafya ilmi bilmek zorundadırlar. Örneğin, boğazlar hukuku, kıyı ve deniz hukuku, hava hukuku ve savaş sanatı, mutlaka coğrafya ilmi bilmeyi gerektirir.[16]

Ekonomi eğitimi alan bir kişi, piyasada oluşan arz ve talep denklemleri doğrultusunda işlem yaparken yaşadığı dünyayı, iklimleri, bitki türlerini ve bununla beraber pek çok coğrafi olayı bilmek zorundadır. İnsanların barındığı evleri, çalıştığı fabrikaları yapan mühendisler, inşaatların yapıldığı alanın bütün coğrafi özelliklerini bilmek zorundadır. Ülkemizde en sert kış geçiren bölgelere yapılan kamu binaları ile yine yılın tamamında soğuk görmeyen bölgelere yapılan kamu binaları aynı özelliktedir. Ülke bürokratının uygulanabilir planlar yapması için kıyı kenar çizgisi, dere yatağı kavramı gibi pek çok coğrafya bilgisine sahip olması gerekir. Bunları bilmeden ülke iyi yönetilemez. Ancak bazı siyasetçilerin dediği gibi sadece “idare” edilebilir! Bazı ülkelerde siyasetçiler; Güney Kutbundaki penguenleri Kuzey Kutbunda aramış, bulamamasına rağmen partileri iktidara geldiğinde bakan dahi olabilmiştir. Ya da bir başbakan yardımcısı Karadeniz’deki bir açık hava toplantısında “fıstıklar nasıl?” diye sorduğunda, halktan gelen tepkiyi gören il başkanınca kolundan çekilerek “fındık deyin fındık” diye uyarılmıştır.

Bir gazetede; Türk heyetinin Cezayir devletine yaptığı bir seyahatte devlet konuk evinin duvarında asılı olan dünya haritasında Karadeniz ve Azak denizini göremediklerini okuyunca irkilmiştim. Karadeniz’e akan Tuna, Volga, Dinyeper, Çoruh, Kızılırmak, Sakarya gibi pek çok nehir, ırmak ve derenin nereye aktığı konusuna herhalde Cezayir Dışişleri bakanlığı bir çözüm bulmuştur!

Coğrafya ilminin önceliği, insandır. Bütün araştırmalarda ağırlık merkezi insan, yani toplumdur. İnsan ile ilgili yapılacak bütün araştırmalar, uygulanacak kararlar, coğrafya ilmi ile karşılaştırılarak yapılmalıdır.

Coğrafi etkiler, bazen insan faaliyet ve yaşamını kolaylaştırırken, bazen de zorlaştırmaktadır. Sıcaklık-soğukluk, su havzalarına yakınlık-uzaklık, denizden yükseklik veya denize yakınlık, ada ülkesi olmak gibi pek çok coğrafi özellik; üzerinde yaşanılan veya yaşanılmak istenen bölgede hayatımızı sürdürmemiz ve medeniyet kurmamız açısından tercih sebebi olur. Kitabın ilerleyen bölümlerinde de görüleceği üzere bazı coğrafi bölgeler insan ve medeniyetin varlığı için çok büyük imkanlar sunarken bazı bölgeler ise bırakın zorlaştırmayı imkansız hale getirmektedir.

İnsan yaşamını devam ettirmek ve yaşam kalitesini yükseltmek için pek çok malzeme ve bitkiden yararlanır. Normal şartlar altında insanın medeniyet kurmak istemeyeceği bazı alanlarda bulunan bu malzeme ve bitkiler toplumlar için birer savaş ve kavga nedeni olabilir. Coğrafya bu kavganın en önemli zemini ve gerekçesidir. Bugün hiçbir işe yaramaz denilen pek çok bölge, gelişen teknoloji ile genel ekonominin olmazsa olmazı olan ana girdilerini barındıran yerler haline gelebilir. Unutmamak gerekir ki dünya nüfusu artabilir teknoloji gelişebilir fakat yeryüzü miktarı, yani toprak sabit kalır. Bugün hiçbir işe yaramaz denilen Kuzey Kutbu, Güney Kutbu ve Antarktika her tarafı karlarla ve buzullarla kaplı olan Grönland Adası yarınlarda dünya ekonomik düzeninin önemli girdilerinin temin edildiği yerler olabilir.

Catherine A. Lutz ve Jane L. Collins’in beraber yazdığı “National Geographic’i doğru okumak” adlı kitap bu durumu açıkça ortaya koymaktadır.

Aylık okur sayısının 40 milyon civarında olduğu tahmin edilen National Geographic dergisini yayınlayan National Geographic Society, hükümet yetkilileri ve büyük şirketlerin çıkar ortaklarıyla yakın bağlarını sürekli geliştirmektedir. Ülke içindeki itibarını, önemli Amerikan değerleri ve geleneklerini kollamasına borçludur. Bilhassa dünyanın egzotik bölgeleriyle ilgili harika fotoğraflarıyla iletmeye çalıştığı mesaj, “eğitimli, hayırsever, dost Amerikalı’nın, Üçüncü Dünya’lıya tepeden bakışıdır. Çekilen yüzlerce fotoğraf, inceden inceye elden geçirilerek, ‘kurum’un bakışını yansıtan görüntüler ve pozlar, bu bakışı destekleyen altyazılarla okura sunulur. Uzun yıllar Sovyetler Birliği’ne ve Çin Halk Cumhuriyetine dergide yer verilmemesi örneğinde olduğu gibi, dolaylı yollarla Amerikan dış politikasına uygun hareket edilir. Sonuç olarak, Michel Foucault’nuıı açık bir dille vurguladığı gibi, ‘National Geographic’in bakışı, Batılı-olmayan insanların gözetlenmesini sağlayan uluslararası güç ilişkilerinin kılcal damar sisteminin bir parçasıdır. *

*Catherine A.Lutz & Jane L.Collins, “National Geographic’i Doğru Okumak”, Mart 2005, Agora Kitaplığı, Tanıtım Kapağı

Lider Devletlerin Korkusu

Dünyanın içinde veya dışında oluşabilecek birtakım olaylar ve gelişmeler, dünyaya şu an hakim gözüken devletleri ve grupları ciddi araştırmalar yapmaya itmektedir. Elde edilen yeni veriler ve hatta eski veriler bir sır gibi saklamaktadır. Coğrafya biliminin dar ve elit bir çevrede sürmesi içinse; sistematik araştırmaları engelleyen, bilinçli bilinçlenmelerin önüne geçen bol miktarda dergi ve kitap piyasaya sürülmekte, televizyon kanallarında birbirinin aynı programlar ile sanki “sizin düşünmenize ve çalışmanıza gerek yok, bizim verdiğimiz verilerle idare edin” dercesine kamuoyunun bilinçlenmesi, araştırma yapması engellenmekte; bilgi kirlenmesine yol açılmaktadır.

Dünya coğrafi düzeninin devam etmesi dünya hâkimi ülkeler için en önemli unsurdur. Bozulmaya uğrayacak coğrafi düzen, dünyadaki lider devletlerin en büyük korkusudur. Gelişmiş ülkelerde kamuoyu yaratan yayınlarda (sinema, televizyon, gazete v.b.) dünyanın sonu kontrol ettikleri coğrafi alanlarda, değişime uğranacağı korkusu vurgulanarak anlatılmaktadır.

D- COĞRAFÎ YAPININ DEĞİŞİMİ

D.1- Doğal Değişim Süreci

Coğrafyanın bazı jeolojik ve jeofiziksel özellikleri, insan faaliyetlerini çok belirgin bir şekilde etkilemektedir. “Bu faktörler uzun vadeli çevre değiştirici süreçler ve kısa vadeli çevre değiştirici süreçler olarak ayrılır.” Bazen bu iki süreç birbiriye iç içe geçer. Uzun vadeli çevre değişiminde, yavaş yavaş oluşan Orojenik (dağların oluşumu, yeryüzünde yükselme, alçalma ve çanaklaşmalar oluşumu) Epirojenik (yeryüzünde hafif yaylanmalar ve çanaklaşmalar meydana gelmesi.) Tektonik (jeolojik zamanlar içerisinde grabenler, oluklar, göl, deniz ve okyanus çanakları oluşumu) güneşlenme – donma – çözülme, akarsu aşındırmaları, su ve rüzgar erozyonu, coğrafi oluşumlardır. Kısa vadeli çevre değişimleri ise aniden oluşan depremler, kasırgalar, heyelan ve çığ düşmesi, seller, volkan püskürmeleri, yıldırım düşmeleri, hortumlardır.

D.2-Çevre Değişiminde Zaman

Zaman unsuruna bağlı olarak ortaya çıkan çeşitli etkileri iki büyük grupta toplayarak incelemek mümkündür:[17]

1. Yapı ve olaylar değişmediği halde doğrudan doğruya zamanın akışına, yani süreye bağlı olarak meydana gelen topoğrafık değişiklikler (morfolojik gelişim dönemleri).[18]

2. Zamanın akışı esnasında bünye ve olay bakımından meydana gelen değişmelerin topografya üzerindeki etkileri (morfolojik gelişimde karışmalar).[19]

Zamanın etkisi

  1. 1. Zamanın vasıtasız etkisi: Bu durumda olay ve bünye değişmez farzedilir. Buna göre, topografya şekilleri zamanın süresine bağlı olarak bir gelişime maruz kaldıkları ve bu esnada özel şekilleri ile kendini belli eden belirli gelişim dönemlerinden geçtikleri kabul edilir. Bu dönemler gençlik, olgunluk, yaşlılık dönemleridir. Davis, nemli glasyal ve kurak iklim bölgelerinde rol oynayan farklı olaylara bağlı olarak üç morfolojik dönem veya gelişim dönemi saptamıştır. Bunlar da fluvial (normal), glasial ve kurak dönemlerdir:[20]
  2. 2. Morfolojik gelişimde karışmalar ve duraklamalar: Morfolojik gelişim esnasında zamanla koşulların değişmesi mümkündür. Bu suretle, değişen koşullar herhangi bir alanın morfolojik gelişiminde de bir kesiklik meydana getirir. Yeni yükseklik ve meyil koşullarına veya değişim olay ve etkilere göre, yeni bir gelişimin başlamasına neden olur.[21]

Bu değişmelerin bir kısmı, şekillendirici olayın özelliği aynı kaldığı halde, yerkabuğu hareketleri veya östatik hareketlerle kaide seviyesinin değişmesi sonucunda meydana gelir. Bu durumda topografya, değişik kaide seviyelerine göre gelişmiş kısımlardan oluşan bir manzara gösterir. Vetirenin cinsi ve özelliklerinde bir değişiklik olmadan oluşan bu tür gelişim karışıklıklarına dönem kesiklikleri adı verilir.[22]

D.3- İnsanın Coğrafyaya, Coğrafyanın İnsana Etkisi

Coğrafya ilminin temel hedeflerinden biri ve en önemlisi, “toplum-coğrafi- yeryüzü” arasındaki karşılıklı etkileşim ve bunların insana yönelik bilimsel sonuçlarını araştırıp meydana çıkarmaktır. Ancak bu yaklaşımda, aydınlatılması gereken önemli bir sorun vardır. O da şudur:

İnsan ve çevre arasındaki etkileşim analiz ve sentez edilerek, topluma dönük, toplumsal sorunların çözümüne yönelik bilimsel sonuçlar ortaya koyarken, metodik yaklaşım olarak insanı (toplumu) mı öne çıkaracağız, yoksa çevre mi ön planda tutulacaktır?[23]

Bu konuda, çağdaş coğrafya ilminin temellerinin atıldığı XIX. yüzyıl sonlarından bu yana savunulan iki önemli ekol vardır:

a-Pasibilist (insancı) görüş,

b-Determinist (çevreci) görüş.

Bunlardan pasibilist ekolü (İng. possibilism) taraftarları, metodik yaklaşım olarak, insana ağırlık verilmesi gerektiği görüşünü savunurlar. İnsanın, çevreyi değiştirme gücünün, doğal çevre faktörlerinin engelleyici ya da önleyici rolüne göre, çok daha önemli ve etkili olduğu tezini ileri sürerler.[24] Bu görüşe göre insan doğaya göre daha aktiftir; doğa insana göre seyirci durumunda sayılır.

Halk, toplanmış veya miktarı ne olursa olsun, zamanın değişimine ne derece maruz kalırsa kalsın, çağlar boyunca belirli bir yerde yerleşmiş ve burada ortak kabule ulaşan temel hatları daima korumuş bir kütledir. Halkı oluşturan insanlar, kendi çevrelerini belirli bir yerde mümkün mertebe kendi istekleriyle oluşturmuşlardır. Doğa insanları bir yerde bulabilir ve onlar üzerinde etki yapabilir, fakat insanın da doğaya uymakla birlikte dağlar taşlar üzerine etkisi yok mudur ve bu etki devlet yapısında temelli bir unsur görevini yapmaz mı? Fransız coğrafyacısının sistemine göre sorduğumuz bu sorunun cevabı olumludur. De la Blache’a göre, “kendi havanı içinde kendi kendini döven bu kütle”, maddi ve bireysel bir şahıs gibidir. Şu halde, Michelet’in sözünü söylemekte tereddüde gerek yoktur: Fransa bir şahıstır”De la Blache devam etmekte: “Coğrafi bir ferdiyet doğa tarafından önceden hazır ve peşin olarak verilmiş bir şey değildir”. Bir site, bir belde nedir? Bir haznedir. Öyle bir hazne ki, ekmiş olduğu kudretlerin tohumlan kendi içinde saklıdır. Fakat bu güçleri insanlar kullanır ve bu kullanış şekil ve tarzına göre de ortaya toplumsal bir varlık, “millet” çıkar.[25]

Örneğin ülkemizde barajlar, bentler ve setler vasıtasıyla muhtelif akarsuların akış yönünün değiştirilmesi ve belli havzalara toplanması, müdahalenin yapıldığı alanlarda iklimi çok etkili biçimde değiştirmiştir. Bundan 200 yıl önce muhtelif hastalıklardan dolayı yaşanılamayan Çukurova, ıslah edilmesi neticesinde yılda üç kez mahsul alabildiğimiz tarım ekonomisi merkezlerimizden biri olmuştur. İlerideki sayfalarda inceleyeceğimiz insanın coğrafya üzerine olan etkisiyle her anlamda daha rahat yaşayabileceği alanlar yarattığını göreceğiz.

Bu nedenlerden dolayı; insan çevrenin denetim ve egemenliği altında değil, ;evre insanın denetim ve egemenliği altında bulunmaktadır görüşü, pasibilist ekolün esas teması olarak belirir.

Bu görüşlerin karşıtını savunan determinist ekol (ya da determinizm) ise tarihi akışı içinde, çevre olaylarının, yani fenomenlerin oluş nedenlerinin ve yasalarının önceden belirlendiğini, oluşmaları, gelişmeleri ve değişmelerinde, insanın herhangi bir rolünün bulunmadığını savunur. Bu nedenle de doğal çevre faktörleri ve bunların eseri olan doğal çevre olayları, insan tarafından denetime alınamaz. Onlar, böyle gerektiği için böyle olurlar, veya oluşurlar (gerekircilik ekolü veya felsefesi) gibi bir yaklaşımı vardır.[26]

Bu görüşün etkisinde kalan çevreci görüş ya da coğrafi determinizmtaraftarları, doğal çevre faktörlerinin insana (topluma) egemen olduğunu, bu nedenle de, coğrafya ilminde insan-çevre etkileşim sistemi analiz edilirken, öncelikle çevre faktörlerine ağırlık vermek gerektiği tezini (iddiasını) ileri sürerler. Böylelikle insan pasif bir noktaya çekilmekte ve çevreye bağımlı bir bakış geliştirilmektedir.

Peki birbirine aykırı ve birbiri ile çelişen fikirler ileri sürmüş bu iki ekolün hangisinin görüşleri doğrudur?

Hemen belirtmek gerekir ki, çevre-insan etkileşimi, karşılıklı bir etkileşim sistemi olup, sistemlerden birini diğerine tercih etmek, ayrı ele almak ve birbirinden soyutlamak, coğrafi metottan tamamen sapmak anlamına gelir. İnsan ve çevrenin karşılıklı olarak birbirini etkileme durumunda, yani etkileşim süreci sisteminde, insanın rolünü göz önünde tuttuğumuz ölçüde coğrafya ilmi yapmış sayılırız. Toplumu, başka sözlerle insanı, yaklaşımın ilgi odağı ve ağırlık merkezi kabul etmeyen hiçbir araştırma, coğrafi değildir. Bu nedenle coğrafya ilminde, insan mı yani beşeri coğrafya mı öndedir, doğal çevre faktörleri veya fiziki coğrafya mı öndedir tartışması, coğrafi görüşün dışındadır. Aksi yapılırsa, coğrafya ilminin odağı ve hedeflerinden sapılmış olunur.[27] Çevre mi insana, yoksa insan mı çevreye egemendir sorusuna cevaplar ararken, bu konuda kesin birtakım sınırlar koymak ve çevre sistemlerinde (eko sistemlerde) bir dengeden söz etmek, coğrafi yeryüzünün birçok bölgesi için oldukça zordur. Çünkü, etki grupları diyebileceğimiz insan ve doğal çevre faktörleri, yeryüzünde bölgeden bölgeye önemli farklılıklar göstermektedir. Gerçekten de, kimi bölge ekosistemlerinde doğal çevre faktörleri, kimi bölgelerde ise, insanın rolü temel değiştirici egemen faktör olarak göze çarpar;[28]Bu sistemlerin bütününe verebileceğimiz ad olan Dünya Düzeni, iç içe geçen bu sistemlerin toplamından farklı bir karaktere sahip olduğundan durağan değil, dinamik ve aktif bir özellik taşır. Bu dinamiği bugün belirlemeye çalışan daha çok insan ve onun yapıp ettikleridir.

D.4- Çevreyi Değiştiren Devlet Bilinci

Yukarıda belirtilen hususlara ek olarak vurgulanması gereken önemli bir noktada da insanın sahip olduğu bilinçtir. İnsan bilinci sayesinde doğayı değiştirir ve dönüştürür. Ancak üzerinde durulması gereken bu değişimin nasıl olması gerektiğidir. İşte bu noktada insanın toplumsal boyutta yarattığı en üst organizasyon olan devletin işlevi akla gelmektedir.

Çevre ve devletin siyasal gücü arasında ilgi bulunduğu, daha Eskiçağ düşünürleri tarafından farkına varılmış ve bu konularda, ilginç sayılabilecek görüşler ileri sürülmüştü. Gerçekten de, toplumların devlet şeklinde örgütlenmesi ve siyasal açıdan güçlü bir devlet kurmaları, egemenlikleri altında tuttukları ülke topraklarının, doğal ve beşeri kaynaklarının zengin olup olmayışı ile yakından ilgilidir. Eskiçağ ve kısmen de Ortaçağ ülke zenginliği, o ülkenin sahip olduğu verimli tarım toprakları başta olmak üzere ormanları, su kaynakları ve otlakların zenginliği ile ölçülürdü. Günümüzde bunların önemini korumasıyla birlikte, bu zenginliklere yenileri; metalik ve fosil madenler (demir cevheri, kömür ve petrol başta gelir), turistik doğal kaynaklar ve benzerleri eklenmiştir. Bu tür bir korelasyonun varlığı, şimdiki bilgilerimize göre ilk kez Aristo (M.Ö. 384—322) tarafından, Devlet Teorisi’nde ileri sürülmüştür. Benzer görüşler, Straben ve İbn-i Haldun gibi düşünürler tarafından da savunulmuştur. Aristo’ya göre, doğal kaynakları kısıtlı bölgelerde yaşayan toplumlar, daha güç şartlarda devlet kurarlar ve bu devletlerin egemenliği, kısa ömürlü olur. [29]

Bazı coğrafi bölgelerin avantajlı konumu insan yaşam ve medeniyeti için önemlidir. Bu avantajın verdiği durumun tespiti, devamlılığı ve incelenmesi coğrafya bilimi tarafından sağlanır. Burada dikkat çekilmesi gereken nokta coğrafyanın devlet organizasyonuna sağlayabileceği yarardır. Daha doğrusu devletlerin bunu ne şekilde kullandıklarıdır. Devlet bilinci bu noktada ortaya çıkmaktadır.

E- EKOSİSTEM VEYA EKOLOJİK DENGE

Bilim ve teknoloji sayesinde gelişen iş makineleri, aşılamaz denilen engellerin aşılmasını, çıkılamaz denilen dorukların kullanımını, insanoğluna sunmuştur. İnsan hareketleri coğrafyanın hareketlerinden daha hızlı olduğundan bazen haklı olarak coğrafyanın (çevrenin) korunması fikri ortaya çıkmıştır. Bu konu için çeşitli gruplar kurulmuştur.

Bununla birlikte, insan tekniği ve faaliyetlerinin esir olduğu süreçler, daha kısa zaman periyotları içinde oluşmakta ve eko sistemleri, dikkat çekici bir şekilde değiştirmektedir. Zaten bugün, ekolojik denge veya doğal denge bozulması diye bir terimin ortaya atılması, beşeri aktivitelerin çevreyi bozacak şekilde etkili olmasından ileri gelmiştir. Daha çok çevre bozulması ya da polüsyon (İng. pollution) terimi ile ifade edilen bu terimin özetle anlamı; ‘insan faaliyetlerinin çevreyi değiştirmesi ve ekosistemlerde canlıların rahatça yaşama ve gelişmelerinin güçleşmesidir” şeklinde belirtilebilir.[30]

Diğer yandan, ekoloji biliminin önde gelenlerinden Eugene B. Odum’a göre “Ekoloji, fiziki ve biyolojik bilimleri birbirine bağlayan ve doğal bilimlerle sosyal bilimler arasında köprü kuran” bir bilim dalıdır. (Bu tanımlamalardan da anlaşılabileceği gibi ekoloji çok geniş bir alanı kapsamaktadır. Bir ekoloğun, her bilim dalından anlamasa bile birçok bilim dalından anlaması gereklidir. Bu bakımdan, aşırı uzmanlaşmanın kol gezdiği üniversitelerde ekologlar kendine özgü bir kategori oluşturur.) [31]

Hangi tanımlamayı kabul edersek edelim, ekoloji gerek temel bilimler açısından, gerek hava, su kirliliği gibi çevre sorunlarının çözümüne yardımcı olması açısından çok önemli bir bilim dalıdır. Ne yazık ki bu gerçek, ancak 1960’lı yıllarda çevre hareketlerinin başlamasıyla kabul edilmeye başlanmıştır.[32]

İlk kez 1869 yılında Alman alimi Haeckel tarafından kullanılan ekoloji kelimesi Eski Yunanca’da ev idaresi anlamına gelir. Ekolojinin basında ve halk arasında ilgi görmesi 1960’lı yıllarda başlar. Amerika’nın Wisconsin eyaletinde DDT’nin (Dichlodiphenyltrichloraeton) kullanımının yasaklanması için açılan bir dava bunun en güzel örneğidir. Bu davada bilirkişi olarak ifade veren ekologların, DDT’nin muzır böceklerden başka birçok faydalı böceği de öldürdüğünü, ekosistemleri zedelediğini, hatta İsveç’te bir kadının sütünde bile bulunduğunu ortaya atmaları basında büyük ilgi uyandırdı ve birkaç yıl evvel halkın hiç haberdar olmadığı bir bilim dalı herkesin konuştuğu bir konu oldu.[33]

Binlerce ton zararlı gazı ülkelerinin kalkınması için atmosfere salan şu anki gelişmiş ülkeler, hem coğrafyanın bozulmasını engellemek hem de gelişmekte olan ülkelerin gelişmesinin önüne geçmek için traji-komik yaptırımlar koymaktadır. Örneğin fakir bir gecekonduda oturan, az gelirli bir işçinin kızı deodorant-parfüm alırken ozonu deler mi, delmez mi diye sorabilmektedir. Zengin dünyanın, fakir bekçileri olan az gelişmiş ülke insanları dünya coğrafyasına zarar verenlerden soramayacağı hesabı kendi kendilerine sormaktadır.

Elbette ki coğrafyanın saf ve temiz hali korunmalıdır. Yalnız unutulmaması gereken dünyanın hiçbir ülkesinde, Türkiye’nin içinde bulunduğu konum mevcut değildir. Ülkemizin bulunduğu coğrafyada, zayıf devletlerin yaşama şansı yoktur. Sadece doğanın korunması hedefiyle hiçbir ticari ve sanayi gelişim sağlanamaz. Yapılan bazı sanayi tesislerinin yerleri ve çalışma yöntemleri yanlış kararlaştırılmış olabilir. Hatalı kurulan bu tesislerin yarattığı saçma önyargılar nedeniyle Türkiye sanayisiz, enerjisiz ve savunmasız bırakılamaz

F- İNSANIN COĞRAFYAYI KONTROL EDEBİLMESİ, YOLLARI, YÖNTEMLERİ VE TEKNOLOJİNİN BU AMAÇTAKİ KATKISI

Bilindiği üzere insan, alet yapar; canlıların en akıllısı ve zihinsel gücü en yüksek olanıdır. Bu nedenle de, akıl gücünün üstün fonksiyonlarını kullanarak, çok değişik teknikler ve teknolojiler (maddeyi şekillendirme bilgileri) geliştirmektedir. Oluşturulan bu teknik ve teknolojiler, çevrenin hayatı güçleştiren şartlarına uygulanmakta ve çevreden yararlanmayı kolaylaştırmaktadır. Tarihi akış içinde toplumların ilerlemesiyle ve üretim araçlarının gelişimiyle bilim de yeni bir boyut kazanmış ve teknolojiyi inanılmaz boyutlara getirmiştir. Bu gelişimde en önemli tarihsel dönüm noktasını 19. yy’daki Sanayi Devrimi oluşturmaktadır. Bu süreçten sonra insanın teknolojiyi hızla geliştirmesi, doğa üzerindeki egemenliğine de yeni bir güç kazandırmıştır.

Bunda esas rolü, insanın zihinsel gelişmesinin ürünü olan ilim, teknik ve teknolojinin, giderek doğal çevreyi değiştirmesi oynamıştır. Bu alanlardaki gelişme, doğal çevrenin (işlenmemiş, kültüre alınmamış çevre) değiştirilmesinde, insanın en etkili temel araçları olmuştur. Bunu da ayrıca belirtmek gerekir ki, insan ilim ve tekniği sayesinde, bütün doğal çevre faktörlerini kontrolüne alabilmiş değildir. Örneğin; bugün insan, eskiye göre yeryüzünün daha geniş bölgelerine yerleşebilmiştir. Ancak, her çevreye adapte olma gücü, kuşkusuz sonsuz değildir. Burada, aşılması gereken çok önemli güçlükler vardır.

Gerçi insan, çevre koşullarına uyum gücü en yüksek olan canlıdır. Bunu, yeryüzünün farklı iklim şartları gösteren bölgelerine yerleşerek, buralara uyum sağlamış olmasından da anlamak mümkündür. Ne var ki bu görüş, Darwin’ist görüş taraftarlarının ileri sürdükleri gibi, insanın her çevreye adapte olma gücünün sonsuz olduğu anlamına gelmez. Çünkü insan, farklı çevrelerde, değişik teknik tedbirler alınarak yerleşebilmekte ya da büyük yaşama zorlukları ile karşılaşılabilmektedir. Bugün, insan ve onun en belirgin eserlerinden biri olan yerleşim bölgeleri, yatay sınırları, Kuzey Yarımküresi’nde 75-80° kuzey paralellerine, Güney Yarımküresinde 55-60° güney paralellerine kadar sokulmuştur. Dikey sınırlar da, ılıman kuşaklarda 2300-2400 metrelere, tropikal kuşakta yaklaşık 3000-4000 metrelere kadar ulaşmıştır. Ancak bu bölgeler, hem çok seyrek nüfuslanmıştır hem de bu bölgelerin toplumları, genel olarak yiyecek ve giyecek ihtiyaçlarını, yaşamaya daha uygun alçak bölgelerden sağlarlar. Barındıkları konutları, özel ve pahalı birtakım teknolojiler kullanılarak inşa edilmiştir. Soğuğa karşı koyabilmeleri için, daha özel ve pahalı giyecekler kullanırlar. Ya da Eskimolar, Laponlar, Çukçiler, Ostiyaklar ve Gilyaklar gibi geri kalmış toplumlar güç şartlarda, ilkel bir hayat sürdürürler.[34]

F.l- Teknolojinin İnsanoğluna Coğrafya Karşısında Sağladığı Avantajlar

Bulunan her yeni teknik, insanoğlunun coğrafya üzerinde daha rahat yaşamasını sağlamış ve yeni yaşam alanları kurmasına yardımcı olmuştur. Bunlardan pek çoğuna ilerideki bölümlerde değineceğiz fakat insanoğlunun yaşamında ve dünya coğrafyasına hâkimiyetinde çok büyük bir avantaj sağlayan birkaç örnek vermek istiyorum.

Yapımına 1859’da başlanmış ve 1869 da ulaşıma açılmış olan Akdeniz ve Kızıl deniz arasında 161 km.lik uzunluğu ile Akdeniz ve Uzak Doğu limanları arasındaki deniz yollarını 8.000 ile 9.000 km. kısaltan Süveyş Kanalı, dünyanın insan tarafından yapılan dev beşeri harikalarından biridir. Süveyş Kanalı hem stratejik açıdan (askeri savunma ve bölge hakimiyeti yönünden) hem de ekonomik yönden büyük önem taşır. Bu kanal, Hint okyanusu ve kol denizlerinin limanları ile Akdeniz, Karadeniz ve Batı Avrupa limanlarını zaman ve ekonomik açıdan birbirlerine yaklaşmasını sağlamıştır.

Süveyş Kanalının yapımını gerçekleştiren Fransız mühendis Ferdinand de Lesseps tarafından 1881 yılında başlanan, daha sonra ekonomik ve iklim şartları nedeniyle yapımından vazgeçilen ve 1904 senesinde ABD tarafından yapımına tekrar başlanan Panama Kanalı da bunlara iyi bir örnektir. Panama Kanalı I. Dünya Savaşı yılları başında 1914 yılında hizmete açılarak, insan ve teknolojinin doğa üzerindeki hakimiyetine bir örnek oluşturmuştur.

Bugün ABD-Kanada ortak milli sınırları boyunca, uzunluğu 900km.’yi aşan bir iç sular kanal sistemi vardır. Sistem, St. Lawrence (Sen Laurens) Körfezi’nden başlar, Quebec (Kebek)-Oııtario Gölü üzerinden, Erie Gölü’ne uzanır. Ontario ve Erie gölleri, Welland Canal (Velind Kanal) ile bağlantı sağlamıştır. Erie ve Huron göller; de, Detroit üzerinden, yine bu kanallarla birbirine bağlıdır. Bu sistem sayesinde, A.B.D ve Kanada milli sınırları içinde bulunan Göller Bölgesi kıyı limanları, Atlas Okyanusu kıyı limanları ile ulaşım bağlantıları kurmuştur. Son olarak 1959 yılında tamamlanan bu iç sular kanal sistemi ve göller üzerinde, bazı iç denizler kadar yoğun bir deniz trafiği göze çarpar. Hatta, Karadeniz gemi trafiğinden, daha yoğun bir trafik vardır. Gerçi yılın 3—4 ayında donan göller ve kanallar, gemi ulaştırmasını kesintiye uğratır. Ancak, örneğin Quebec-Chicago limanları arasında, ya da Göller bölgesi kıyı limanları arasında, yine de her yıl binlerce ton sanayi hammaddesi taşınır.[35]

Rusya Federasyonu’nun Avrupa topraklarında, uzunluğu 2000 km.yi aşan bir kanal sistemi oluşturulmuştur. Bu sistem, Hazar Denizi-Karadeniz ve Baltık denizlerini birbirine bağlamıştır. Bu kanal sistemlerinden biri, Volga-Don (Lenin) Kanalı’dır. Don ırmağı ve Volgagrad kenti arasında inşa edilmiştir. Uzunluğu 150 km. kadar olup, 1936 yılında ulaşıma açılmıştır. Karadeniz-Azak Denizini ile Hazar Denizi’ni bağlamak amacıyla yapılmıştır. Örneğin Karadeniz savaş ve ticaret filosu, bu kanaldan kolaylıkla Hazar Denizi’ne geçebilir. Yine Baltık Denizi, Petesburgladoga ve Onega gölleri ile Beyazdeniz ırmağı üzerinden bu denize bağlanmış olup, bu kanala, Baltık Kanalı denir. Bu suyolunun toplam uzunluğu, 1200 km.yi biraz aşar.[36]

Bu tür iç suyollarına, kuşkusuz birçok ülkede rastlanır. Ancak en yaygın olarak rastlanan ülkeler; Fransa, Almanya, Belçika, Hollanda, Rusya, İngiltere, A.B.D. ve Kanada’dır. Örneğin İngiltere’de Liverpool-Manchester Kanalı 60 km ile buna iyi bir örnektir.[37]

Bu örnekler, bir taraftan insanın doğa üzerindeki egemenliğinin göstergeleriyken, diğer taraftan da bu egemenlikte insana ne kadar yer verildiği sorusu akla gelebilir. Bunun cevabı yine doğa-insan arasındaki ilişkiye bakışla alakalıdır. Dünya Düzeni ne kadar insanı gözeterek teknoloji ve ilimle dönüştürülüyorsa o kadar doğru tercih yapılmış olur. Diğer taraftan doğa üzerindeki bu egemenliğin sınırı ne kadardır sorusu da akla gelebilir. Bugün uzaydaki insan çabalarını da hesaba kattığımızda egemenliğin sınırını çizmek ya da mesafesizlikten bahsetmek şimdilik çok erken olmaktadır.

F.2- Osmanlı Tarihinden Bazı Örnek Projeler

Osmanlı İmparatorluğu’nun dünyanın önemli bölümünde uzun süre egemenlik kurmasında o tarihteki dünya konjonktürü, Osmanlı devlet yapısı ve sosyal yapısı gibi insana dair ölçütlerin etkili olmasının yanında coğrafyasının da önemli bir rolü vardır. Osmanlı, coğrafi üstünlüğünde ve özellikle de deniz hakimiyetindeki üstünlüğünden dolayı uzun süre ayakta durabilmiştir.

a-Süveyş kanal projesi

Osmanlı donanması Akdeniz’de faaliyet gösterip en kuvvetli rakiplerine üstünlük sağladığı halde Hind, Aden ve Umman denizlerinde Portekizlilere karşı bir başarı sağlayamamışlardı. Süveyş tersanelerinden gerek gemi adedinin arttırılması ve gerek gemi levazımının temin ve tedariki mümkün olmuyordu.[38]

Portekizlilerin Hind denizinde pek çok rol oynamaları oralardaki İslam devletleri üzerinde korku oluşturmuş ve bu devletlerden bazıları Osmanlı devletine başvurarak himaye ve yardım istemişlerdi. Hatta Osmanlılardan önce aynı müracaat Memlûk sultanlarına da yapılmıştı.[39]

Mısır ve Hicaz’ın Osmanlılara geçmesi üzerine Süveyş’teki Memlûk tersanesi yeniden düzenlenerek bölgenin en büyük donanması yapılmaya başlandı.[40]

Portekizlilerin sonraları daha çok artan ve bütün Hind denizi ve Sumatra adası ile etrafını tehdit eden vaziyet üzerine, bu Sumatra adasıyla Malaka yarımadasının ve diğer bazı adaların hükümdarı bulunan Sultan Alaüddin, Portekizlilerin tazyikinden ve saldırılarından korkarak 975 H./1567 M. yılında Hüseyin adında bir elçisini İstanbul’a yollayarak asker, top ve harp levazımı istemişti[41] Bundan başka Hind okyanusu dahilinde bulunan pek çok tüccar da sürekli olarak Portekizlilerin saldırılarına uğruyorlardı; Bu durum karşısında Osmanlı hükümeti bir taraftan Hind denizine donanma çıkarmak isterken diğer taraftan da Portekizlilerle diplomatik ilişkilerini sürdürüyorlardı.[42]

İşte hem Hind tarafından hac ve ticaret için Osmanlı memleketlerine gelen ve gidenleri Portekizlilerin saldırılarından korumak, hem de Yemen, Hicaz ve Habeş vilayetlerini muhafaza etmek için kuvvetli bir donanmaya lüzum olduğu için Akdeniz donanmasının doğrudan doğruya Kızıldeniz ve Hind denizine geçerek faaliyette bulunması zaruri görüldüğünden Akdenizle Kızıldeniz arasında bir kanal açılması için teşebbüse geçilmiştir.[43]

12 receb 975 tarihiyle (1568 Aralık) Mısır beylerbeyine gönderilen bir fermanda[44], Portekizlilerin Hindistan’a musallat olmalarından ve o taraflarda haccetmek için Mekke’ye gelmek isteyen Müslümanların yollarının kesilmesinden dolayı Hindistan’ın bunların elinden alınmasını gerektirdiğini, Süveyş’ten Akdenize bir kanal açılarak donanmanın Kızıldeniz’e geçmesinin zaruri olduğu ve bu iş için mimar ve mühendisler gönderip acele Akdeniz ile Süveyş’in aralarını ölçüp kanal açmak mümkün olup olmadığının ve kanalın genişliğinin ne kadar olacağının ve kaç gemi gireceğinin bildirilmesini emretmiştir.[45]

Bırakın bölge siyaset ve ekonomisinde yapacağı etkiyi Dünya üzerinde bile büyük bir gelişme sağlayacak olan bu büyük işin neden yapılamadığı veya ertelendiği bilinmemektedir. Aynı tarihlerde Don ve Volga nehirlerinin birleştirilmesi için faaliyete geçmiş olan Sokullu’nun belki Don – Volga kanalını birinci plana almasıyla Süveyş işi ertelenmiş ve sonra da Don – Volga’daki başarısızlığına düşmemek için terk edilmiştir veya henüz bilgimiz olmayan başka bir sebep vardır.[46]

B-Don-Volga Kanal Projesi

Yine bu arada Sokullu’nun arzusuna uygun olarak 975 H./1567 M. de Harezm hükümdarı Hacı Mehmed Han’dan gelen bir mektupta; İranlıların Orta Asya hacılarına yol vermediklerinden şikayet edilerek Ejderhan’ın zaptı ile hacılarla tüccarların emniyet içinde gelip gitmeleri temenni olunmakta idi.[47]

Sokullu Mehmed Paşa, Orta Asya’ya ve Kafkasya’ya giden yol için ilgililerle görüştüğü zaman bunlar kısa yolun Azak denizine akan Volga nehrinin en yakın yerinden bir kanal açılarak bu iki nehrin birleşmesiyle mümkün olacağını söylediler.[48]

Eğer bu kanal işi olursa Rusların Volga havalisinden elleri kesilecek, eski bir Türk ve Müslüman şehri olan Ejderhan ve etrafı devletin nüfuzu altına girecekti. Bundan başka İran üzerine yapılacak seferlerde de Hazar denizi vasıtasıyla asker, zahire ve harp levazımı yetiştirmek kabil olacaktı.[49]

Osmanlıların Ejderhan’a kadar gelmeleri Rusların Asya içlerine ve Kafkasya’ya nüfuz etmelerine mani olacaktı. İşte bu istek ve arzular neticesinde Sokullu Mehmed Paşa faaliyete geçmeye karar verdi ve kendi güvendiği adamlarından Şıkksani defterdarı Kasım Bey’i Kefe sancakbeyi iğine tayin ederek bu iş üzerinde incelemelerde bulunmasını emredip, ilgili yere gönderdi. (979 H. /1568 M.)[50]

Kasım Bey, Don ve Volga nehirleri arasındaki kanalın en dar yerinden mühendislere ölçtürüp[51] bunun deniz mili ile altı mil olduğunu[52] öğrenerek raporunu verdi. Bu rapor üzerine kanal açılmasında çalışacak geri hizmet erbabı ve Rusların muhtemel taarruzlarına karşı asker tedarikine başlandı. Durum Kırım hanı Devlet Giray’a da bildirildi ise de Devlet Giray, Ejderhan zaptedilse bile tekrar Rusların eline düşeceğini ve boşuna kan dökülüp masraf edilmemesini tavsiye etti. Devlet Giray eğer Osmanlı planı uygulanmış olursa Kırım hanlığı mevcut yarı bağımsızlığını da kaybedeceği düşüncesiyle kanal açılmasına ve Ejderhan’ın zaptına gönülsüz yaklaştı; durumu Rus Çarına da bildirdiği gibi Kırım’daki Rus elçisi de vaziyeti Çara bildirmişti.[53]

Kanal işinde çalışacak olan amele taburlarından[54] üçbin Yörük, Müsellem ve Tatardan başka üç bin Yeniçeri ile yirmibin tımarlı süvari de gitti; bunlara nakliye ve binek için çeşitli hayvanlar ve yiyecek tedariki için Boğdan ve Eflak Voyvodalarına hükümler gönderildi.[55] Aynı zamanda beşyüz kantar peksimet yapılması için Kefe kadılığına emir verildi.[56] Kırım hanına da amele ve Tatar askeri vermesi bildirildi; otuz bin Nogay da bunlara iltihak etti. Kanalda kullanılmak üzere Kefe’de yapılacak gemiler için hassa reislerinden; Hızır Reis kaptan olarak gönderildi.[57]

Kanal işi kendisine havale edilen Kefe beyi Kasım’a beylerbeyliği verilmişti.[58] Kasım Paşa Kırım hanının itirazlarını dinlemedi ve bütün hazırlıklarını yaptıktan sonra, beş haftada Don nehri kenarında kazılacak yere geldi.[59] 1569 Ağustosunda (977 rebiulevvel) işe başlanarak üç ay aralıksız çalışıldı. Amele çalışırken askerin de Ejderhan kalesini zaptetmesi uygun görüldü. Bu üç aylık kısa çalışma neticesinde iki nehir arasındaki mesafenin üçte biri kazıldı. Bu faaliyetten memnun olmayan Kırım Hanı, kışın şiddetinden ve dokuz ay sürdüğünden bahis ile el altından propaganda yaptırması sebebiyle amele ve asker arasında hoşnutsuzluklar baş gösterdi.[60]

Kasım Paşa elindeki muharip kuvvetlerle Rusların yaptıkları yeni Ejderhan üzerine gittiyse de toplar geride kalıp kış da gelmek üzere olduğundan hafif bir savaş tertibatı alındı. Kasım Paşa kışı, eski Ejderhan’ın olduğu yerde yapacağı bir kalede geçirip İlkbaharda kaleyi almak düşi’ıncesindeydi. Fakat bu kararı öğrenen asker, serkeşliğe başladığından, Kasım Paşa hem Rus Ejderhanı savaş hazırlığını hem de kazı işini terk ederek Azak tarafına çekildi; bir kısım hafriyat malzemesi kazı yerinde bırakıldı.[61]

İşte böylece Sokullu’nun bu mühim teşebbüsü kendisine muhalif olanların entrikaları neticesinde yüz üstü kaldı; hatta bu kadar masrafın boşa gitmesinden rahatsız olan II. Sultan Selim’in canı sıkılarak bir arz günü vezirlerin huzurunda vezir-i azami eleştirerek libütün masarifi ve zayiatı sana ödetmelidir” demişti.[62] Tarihlerde bu sefere Ejderhan ve Kazan seferi denilmektedir.[63]

Kanal hadisesi ve Ejderhan’ın muhasarası Ruslarla aramızı açtıysa da 1570 senesinde Novosiltof adındaki bir Rus subayı elçi olarak İstanbul’a geldiğinde aradaki soğukluk kalktı.[64]

c-Marmara – Karadeniz kanal projesi

Daha önce belirtmek gerekir ki, İznik gölü ve Sakarya nehri vasıtasıyla Marmara ile Karadeniz’in birleştirilmesi işi bu tarihten daha önce yani Kanuni Sultan Süleyman zamanında ele alınmış ve o tarafa bu konuyu araştırması için uzman bir heyet gönderilmiştir. İznik ve Sapanca gölleriyle Sakarya Nehri’nin birleştirilmesi suretiyle açılacak kanaldan birinci derecede, gemiler vasıtasıyla donanmaya lazım olan kerestenin ve İstanbul odununun nakli düşünülmüştür.[65]

Bu iş için ilk önce Mimar Sinan ile Girez Nikola adında bir Rum kalfası gitmiş, bunlar Sapanca gölünden İzmit körfezine kadar olan mesafeden önemli bir bölümünü kazmışlar fakat devletin başka yerlerinde devam eden savaşlar sebebiyle işlerini tamamlayamadan kazıyı bırakıp İstanbul’a geri dönmüşlerdir.[66]

Gemi kerestesinin süratle nakline ihtiyacı olmasından ötürü hükümet 999 H./1591 M. de bu kanal işini ikinci defa ele almış İzmit, Sapanca kadılarına hükümler yazılarak burada Kiraz suyunun Sapanca gölüne ve Sapanca gölünün de İzmit körfezine akıtılması ve Sakarya nehrinden Sapanca gölüne, oradan da İzmit körfezine kadar olan mesafenin ölçülmesi için uzmanlardan oluşmuş bir heyet gönderildiği bildirilmiştir. Kanal için muhtelif kaynaklardan otuz bin amele tedarik edilmiş, kanal açılacak yerlerdeki tarla, çiftlik ve köylerin uygun mahallere nakledilecekleri ve kanal işinin kat’i olduğu da ilgililere ferman ile bildirilmiştir.[67]

Bu kanal işinin önemini kavramış olan Vezir-i azam Koca Sinan Paşa, bizzat mahallinde inceleme ve araştırma yapmak üzere Sapanca taraflarına kadar gitmiş (999 cemaziyelahır/1591 nisan) ve burada üç gün kalmıştır. Ölçüm ve kazıdan çıkacak molozların döküleceği yerleri dahi tespit edip durumu III. Sultan Murad’a arz etmiş fakat Sinan Paşa aleyhtarlarının Sultanı olumsuz olarak etkilemesi üzerine Sultan projeye önem vermemiş ve şöyle demiştir:[68]

“Din ve devlete lazım olur iş değildir; terk edilmesi icap eder. Halkın minnet ve meşakkat çekmesi zulüm görmesi doğru değildir; en mühim iş donanma vücuda getirmektir. Bu zamana kadar odun nice ola geldi ise yine öyle tedarik olunur”[69] diyerek kanal işinin terkini emreylemiştir.[70] ,

Tarihin ilk gemi kerestelerinin şuan Bartın ilimize bağlı olan Kurucaşile ve Amasra civarlarından tedarik edildiğini belirtmek gerekir. Karadeniz’in rüzgarları ile uç kısımlarından itibaren doğal bir eğim alan ağaçlar gemi omurgası için en değerli parçayı oluşturmaktadırlar. Bugün dahi ağaç gemilerin en önemli ve yapımı en zor olan bölümünün, yurdumuzun bu bölgesinden doğal olarak tedariki devam etmektedir. Dünyanın en eski tersanelerinin bu bölgede olmasının sebebi budur.

Dünyada pek çok başarı sağlamış olan Osmanlı Devleti, çağının en mühim teknik bilgileriyle donanmış olan devlet adamlarıyla çalışmıştır. Buna rağmen yukarıda bahsedilen tarihlerde yapılan projeler başarıya ulaşmamıştır. Dünya jeopolitiğinin önemli noktalarında yapılan bu projelerin, başarıya ulaşması durumunda, Osmanlı devletinin devamını ve bugünün Türkiye’sinin nasıl olabileceğini bir an düşünün!

Coğrafyanın kontrol edilebilmesi ve insanlara daha faydalı haline getirilebilmesi için, çeşitli yolları araştırmak gerekmektedir. Bu araştırmalar, devletlerin kendisine mensup insanların gelecek için yaptığı en önemli araştırmaları teşkil eder. Tarih, bu ve bunun gibi örneklerle iç içedir. Tarih, değişiklikleri kaydetmektir. Coğrafya biliminde de değişiklikleri kaydetmek çok önemlidir.

G- COĞRAFİ OLAYLARIN İNCELENMESİ VE KAYIT ALTINA ALINMASI

Dünya üzerinde meydana gelen doğa olayları (yeraltı, yerüstü ve hava sahasında), insanı ve tabi olduğu devleti, o coğrafya üzerinde yaşayıp yaşamamaya, yerleşip yerleşmemeye karar vermesinde birinci etkendir. Olan her coğrafi hareketin kaydının sağlıklı, düzgün ve anlaşılabilir tutulması yeni coğrafi keşifler ve o yerler için yapılan savaşlar ve mücadeleler kadar önemlidir. Vatan sathını müdafaa etmeye, adına vatan dediğimiz coğrafi alanların tüm bilgilerini öğrenip kaydederek başlanabilir. Ve bu mücadele bütün vatandaşların ülkenin her köşesinin durumu hakkında bilinçlenmesi ile olabilir. Bu mücadelede sadece yaşanılan bölge değil ülkenin her bölgesi öğrenilmelidir,

Şu an dünya hakimi gözüken devletlerin veya hakimiyet mücadelesi veren unsurların, geriye dönük olarak çok iyi coğrafi kayıt tuttukları ortadadır. Günümüzde devamlılığını sürdürmek isteyen bütün devlet ve organizasyonların, coğrafi olayların kayıtlarının tutulması gereğini yerine getirip, hep akıllarında tutmaları gerekir.

David OLDROYD’un kitabının 341. sayfasında 1857 senesinde Büyük Napoli ve 342. sayfasında 1859 senesinde Robert Mallet’in çizdiği dünya deprem dağılım haritası çok ilgi çekicidir. Royal Society, Geological Society ve British Library dünya coğrafi olay kayıtlarının en iyi toplandığı ve saklandığı yerlerdir. Bu konular hakkında geriye dönük araştırma yapanların en sağlam referanslarını bu kurumlar oluşturmaktadır.[71]

1807 kışında, Londra’da yaşayan on üç kafadar, Jeoloji Derneği adını alacak bir kulüp oluşturmak üzere Covent Garden’da, Long Acre’daki Freemasons Tavem’da bir araya geldiler. Maksatları, ayda bir buluşup bir iki kadeh Madeira şarabı eşliğinde keyifli bir yemek yiyerek jeolojik fikir alışverişinde bulunmaktı. Entelektüel açıdan yeterince nitelikli olmayan kişilerin gözünü korkutmak için, yemeğin maliyeti kasten yüksek tutulmuş, on beş şilin gibi ağır bir fiyat belirlenmişti. Ama daha esaslı bir kurumsal yapıya ve insanların yeni bulguları paylaşıp tartışmak için buluşabilecekleri daimi bir genel merkeze ihtiyaç duyulduğu çok geçmeden anlaşıldı. On yıldan kısa bir süre içinde, üye sayısı 400’e yükseldi, ama hepsi de hala seçkin kişilerdi elbette. Jeoloji Demeği, ülkenin önde gelen bilim derneği Royal Society’yi gölgede bırakabilecek boyutlara ulaşmıştı artık.[72]

Üyeler kasımdan hazirana kadar ayda iki defa buluşur ve haziranda hemen hepsi yaz aylarını çiftliklerinde geçirmek üzere dağılırlardı. Bunlar madenlere maddi getirisi bakımından ilgi duyan insanlar değildi; çoğu akademisyen bile değildi, hobileri ile az çok profesyonel bir düzeyde ilgilenmelerini sağlayacak kadar servetleri ve zamanları olan kişilerdi. 1830’da sayıları 745’i bulmuştu ve dünya bunun benzerine bir daha asla tanık olmayacaktı.[73]

Şimdi böyle bir şeyi hayal etmek bile zor, ama jeoloji XlX. yüzyılda insanları çok heyecanlandırır, adeta büyülerdi. Hiçbir bilim dalı daha evvel bunu başaramamıştı ve bir daha da başaramayacaktı. Roderick Murchison 1839’da The Silurian System’i (Silüriyen Sistem) yayınladığında, grovak diye adlandırılan bir kayaç türünün kalın ve ayrıntılı bir incelemesi olan kitap çıkar çıkmaz çok satanlar arasına girdi. Sekiz gineye satılmasına ve tıpkı Hutton’ın kitapları gibi okunmaz nitelikte olmasına rağmen tam dört baskı yaptı. (Murchison’ın destekçilerinden birinin bile ister istemez kabullendiği gibi, “edebi albeniden tamamen yoksun” bir kitaptı bu.) Keza, büyük jeolog Charles Lyell 1841’de Boston’da bir dizi konferans vermek üzere Amerika’ya gittiğinde de, büyük dinleyici kitleleri onun deniz zeolitlerine ve İtalya’nın Campania bölgesindeki sismik tedirginliklere ilişkin teskin edici açıklamalarını dinlemek için Lowell Enstitüsü’nü her defasında hıncahınç doldurdular.[74]

İtalya’nın birleşmesi ile ülkenin herhangi bir bölgesinde olan bir depremin İtalya’nın tamamını etkilemesi; Katolik Kilisesine bağlı kurumların (özellikle Cizvit Papazları) 20. yüzyılda dünyanın dört bir yanına yayılan, küresel bir deprem kayıt istasyonları ağı kurmasına öncülük ettirmiştir. Bu tür bir kayıt istasyonları ağı, deprembilim kuramının gelişmesi ve yer kürenin içinin derinlemesine kavranabilmesi bakımından gerekli olduğu kadar, yer sarsıntılarını kaydetmek ve yakın gelecekte olabilecek felaketleri önceden haber vererek depremin zararlarını azaltmaya çalışmak gibi, bütünüyle yarar sağlamaya dönük amaçlar nedeniyle de gerekliydi.[75]

1880 yılında I. Hottori’nin başkanlığında kurulan Japonya deprembilim topluluğunun çıkartmış olduğu, “Seismological Journal of Japan” dergisi 19. yüzyıl sonlarında, deprem bilim alanında yapılan en önemli çalışmaların çoğunu içine almıştır. Japonya’da yapılan deprem bilim çalışmalarına özellikle İngiliz ve İtalyan bilim adamlarının katılması, Japonya’nın bugün deprem biliminde öncü olmasına katkıda bulunmuştur.

Dünyada afetler ve doğa olayları üzerine en iyi kayıtları Venedik Cumhuriyeti belgeleri oluşturur. Venedik Cumhuriyeti, yönettiği kalelerin ve yerleşimlerin havarisinin idaresi için düzenli olarak çok sayıda Venedik memuru atıyordu. Venedikli memurlar “vakalar” adı altında meydana gelen doğa afetlerini kayıt altına alıp Venedik arşivlerine gönderirlerdi. Hazırlanan belgelerde;

  1. Bu olayları yazan Venedikli memurun kim olduğu,
  2. Venedik senatosuna bu belgelerin nereden gönderildiği,
  3. Hakkında bilgi verdikleri öteki yerlerin nereleri olduğu,
  4. Doğal afetler hakkında verdikleri bilgilerin ne derece güvenilir olduğu mutlak suretle yer alırdı.[76]

Buna bir örnek olarak şu belgeyi verebiliriz.

Prens Hazretleri,

Ayın 16’sında, geceleyin, bu adada peş peşe üç yer sarsıntısı meydana geldi, yüreklilikle hemen surlara ve özellikle de henüz yeni inşa edilmiş ve tamamlanmamış olan dıştaki dokuz hisara koştum, bu depremlerin şiddetinden etkilenmiş olmalarından kuşkulanıyordum. Ertesi sabah şu mühendis Gianfılippi’ye surları gezdirdim, hisarlarda zarar olup olmadığını görmek için mühendis bu müstahkem mevkilerdeki diğer yerleri de dolaştı, şu anda hiçbir hasar yok; ne var ki sekiz gün sonra, Sant’Atanasio burcunda dört yarık fark edildi, bunlar tepeden başlıyor ve aynı kulenin tabanında son buluyordu, aşağı müstahkem mevkinin üstünde yer alan iç bölümde ayrıca kıvrıklar da oluşturuyordu, çatlamış mazgalların arasında bir yarık beliriyordu. İnandığım ve bana ilginç gelen haberse, bu yarığın deprem gecesi gözlemlendiği ve ertesi sabah dikkatli bir inceleme için görevlileri gönderdiğim de gerekli titizliğin gösterilmemiş olmasıydı. Oysa, mühendis beyin yeminli doğrulamalarının ötesinde, bugünkü görüntülerine karşın, ilk gün bu yarıkların dört ya da altı parmaktan fazla olmadığı söyleniyor, (…)

Bu yıkılmanın nedenleri hakkında araştırmalar yürütüldü ve bu olayın depremden çok sonra meydana geldiği görüldüğü için, bu yarıkların oluşumu kesin olarak yersarsıntısına mal edilemez, ama bu hasarı da diğer hasarlar arasında sayıyorum. (…)

Bu bilgilerin tümünü Sayın Generale (Provveditore) ‘nin bilgisine sundum, (…)

Korfu 21 Şubat 1650 (more veneto) Bendeniz.

Girolamo Contarini Provveditore e Capitano.[77]

Bu alışılmadık durumun nedenini, yazışmalar açıkça ortaya koymaktadır. Venedik, yeni zaptettiği toprakları ve bu toprakları geri kazanmak için Türklerin yaptıkları askeri harekatları izleme konusunda Venedik’teki Senato’nun gözleri ve kulakları olarak istihdam ettiği dikkatli memurlarına güveniyordu. Bu durum, yazışmalarda yalnız depremlerin değil, askeri olmayan her türlü bilginin de göz ardı edilmemesinin nedenini açıklıyor.[78]

Kimi zaman Venedikli valiler, görevli memurlar, Venedik toprakları dışında ise konsoloslar yazışmalarına, başka ülkelerden gelen bilgiler içeren sayfalar ekliyorlardı. Bunların çoğu özel seriler halinde muhafaza edilmektedir,[79] ama pek çoğuna hala resmi belgelerin eki olarak rastlanabilir.[80]

Aşağıdaki belge, muhtemelen İstanbul’dan gelmekte olup da bir süre Korfu’da kalan ve Provveditore Generale da Mar’a bir ziyarette bulunan anonim bir seyyah tarafından betimlenmiş olan bir İstanbul yangını (Ağustos 1660) ile bir Kahire depremini (Eylül 1660) aktarmaktadır:[81]

[Yaklaşık iki ay önce İstanbul’da yangın çıktı, öyle ki evlerin dörtte üçü yandı ve hepsi bir anda, yangının başlamasıyla (…)

İzmir’de eylül ayında dokuz yangın meydana geldi, Kahire depremlerle sarsıldı; Nil ırmağı artık akmıyormuş (..)[82]

Aslında, İstanbul’daki yangına ilişkin bilgi doğrudan edinilmiş gibi görünürken, Kahire’deki depremle ilgili haberin kaynağı İzmir olarak gösterilmektedir. Kuşkusuz, Mısır’daki deprem hakkındaki bilginin, güvenilirliği için, öteki kaynaklarla karşılaştırılarak kontrol edilmesi gerekir.

H- COĞRAFYANIN DÜZENSİZLİĞİ, AFETİN TANIMI VE SINIFLANDIRILMASI

Doğada hiçbir şey durağan değildir. Gerçekte doğa, düzenli değişimlere sahiptir. Bu değişimler bazen önceden tahmin edilebilir gelişmelerdir veya mevsimsel hava koşullarında olduğu gibi normal bir döngüsel hadiseler dizisidir. Buna rağmen büyük çoğunluğu önceden tahmin edilememektedir. Önceden tahmin edilemeyen bir hadise meydana geldiğinde ve bu hadise olağanüstü bir özellik gösterdiğinde hem insanlar hem de çevrenin diğer öğeleri için bir tehlike halini alır. Bu durumda, böylesi bir hadise doğal afet olarak tanımlanır.

Doğal afet kavramının ortaya çıkışı ile ilgili bir diğer özellik ise, doğal bir çevrede varlığını sürdüren toplumların beklenmedik bir anda canlarının, mallarının ya da güvenliklerinin tehlikeye girmesi veya yok olmasıdır. Ekstrem derecede ortaya çıktıklarında, çevre sakinleri için bir risk oluşturan böylesi hadiselerin çeşidi oldukça fazladır Bunlar çığ, kıyı erozyonu, kuraklık, deprem, sel, sis, don, dolu, toprak kayması, yıldırım, kar, tornado, tropikal siklon, volkanik patlama ve şiddetli rüzgârlardır. Bazı çevresel bozulmalar da bir afet nedeni olabilir. (Örneğin ormanların yok edilmesi ve çölleşme gibi)

En genel tanımıyla afet; insanların yaralanmalarına ya da yaşamlarını yitirmelerine neden olan ve/veya mal, tarım ve çevreye zarar veren tehlikeli durumlar veya hadiselerdir.

Afetler aşağıdaki şekillerde farklılık gösterirler;

Neden: Doğal ya da doğal olmayan nedenlerden kaynaklanabilir. (Örneğin; sel/taşkın veya nakliye kazaları gibi)

Frekans ve risk: Bazıları çok sık meydana gelirler ve bu nedenle de diğerlerine göre çok daha büyük bir risk oluştururlar. (Örneğin bazı bölgelerimizde sel/taşkın zarar riski oldukça yüksektir.)

Etki süresi: Bazıları bir periyot sonrasında biterken, bazıları ise süre sınırlamasına tabi değildir. (Örneğin bir tornado sadece birkaç dakikalık bir sürede sona ererken, bir kuraklık yıllarca sürebilir.)

Başlangıç hızı: Bazı felaketler aniden bazıları da günler ya da saatler öncesinden uyararak meydana gelir. (Örneğin bir sel şartlar oluştuktan sonra birkaç dakika içerisinde meydana gelebilir; buna karşın bir siklonun oluşumu için oldukça uzun bir zaman gerekir.)

Etki alanı: Bazı felaketler küçük bir alanda etkili olurken bazıları ülkenin tamamını etkileyebilir. Bazıları ise tek bir afetin neden olduğu ve başlangıçta küçük bir alanda etkili olan fakat zincirleme reaksiyonlarla diğer birçok afete de sebep teşkil eden ve böylece çok daha büyük alanlarda etkisini gösteren felaketlerdir.

Tahrip gücü: Bu durum çoğunlukla zararın tipine göre değişir.

Önceden tahmin edilebilirliği: Bazı afetler belirli bir düzende ve belirli bir patemi izlerler (Örneğin bir taşkın, genellikle, taşkın ovası olarak bilinen bir alanla sınırlıyken, zehirli gaz emisyonları sınır tanımazlar.)

Kontrol edilebilirliği ve insanlara zararı: Bazı felaketlerde, bizler, tamamen çaresiz kalırız ve felaketleri kendi doğal akışlarına bırakmak zorunda kalırız. Bazılarında ise, oluşumlarını önleyemesek bile etkilerini en aza indirebilecek önlemleri almamız mümkündür.

Doğal afet ise yukarıdaki afet tanımlarına ilave olarak, insanların olumsuz koşullarıyla bir araya gelerek felaket haline dönüşen hadiselerdir.

H.3- Anadolu’daki Misyonerlerin Coğrafi Olayları Kayıt Altına Alma Çalışmaları

İlgili kitapta 20. yy. başında Harput’ta bir misyoner okulu kuran Amerikalı, Kalvinizm taraftarları Euphrates College’de (Fırat Koleji) American Board’ın bir deprem merkezi kurduğuna dikkat çekmektedir.[83]

Mevcut Dünya Düzeni ve gelecek ile ilgili yapılacak bütün politik düşünce, plan veya yaklaşımlarının birincil çalışma alanını; bir devleti oluşturan en önemli unsurlardan birisi olan adına vatan dediğimiz toprak parçasının coğrafi hareketlerinin düzenli veya düzensiz olaylarını tespit edip kayıt altına almak oluşturmalıdır.

Yine 1920’lerin başında İzmir’deki İnternational College’de (uluslararası kolej) bir meteoroloji istasyonunun günlük hava raporları hazırlayarak İzmir’de bulunan Amerikan ve İngiliz vatandaşları ile İzmir rıhtımına yanaşan Amerikalı ve İngiliz deniz subaylarına hizmet verdiğini hatırlatıyor. Misyonerler, İstanbul’dan Van’a, Trabzon’dan Adana ve Tarsus’a kadar çeşitli merkezlerde ikamet ediyorlardı. Bu merkezlerden beş tanesi dışında tümü, ülkenin iç kesimlerinde yer alıyordu: Van, Bitlis, Erzurum, Harput, Diyarbakır, Mardin, Sivas, Merzifon, Kayseri, Talas, Ayıntab (Gaziantep), Maraş, Hacin (Adana Saimbeyli) ve Urfa.[84]

1. Dünya Savaşı patlak verdiği sırada, Amerikalı misyonerler, Osmanlı İmparatorluğu’nda (çoğu Anadolu’ya yerleştirilmiş) 174 Amerikalı çalışandan oluşan bir güçle 17 misyon merkezi ve 256 dış merkez işletiyordu.[85] Yerel misyon merkezleri ve dış merkezlerden oluşan bu yoğun ağ sayesinde, misyonerlerin yazışmalarındaki yerel haberler tam ve dakik oluyordu. Bu yerel haberlerin Anadolu’nun, özellikle de Doğu ve Güney Anadolu’nun (Kilikya) en ücra kesimlerindeki felaketlere bile sık sık gönderme yapıyor olmaları özellikle önemli. Sonuçta, misyonerlerin hem iyi eğitimli olmaları hem de bölgeyi çok iyi tanımaları nedeniyle, doğal afetlere ilişkin raporlar güvenilir niteliktedir; misyonerlerden bazıları Anadolu’da 20-30 yıl, hatta daha da uzun bir süre yaşamışlardı. Gecikmeksizin gelen bu yerel raporlar, Boston’daki komiteye gönderiliyor ve kısa bir gecikmenin ardından Missionary Herald’da yayımlanıyordu. Dolayısıyla, misyona katkıda bulunanlar Amerikalı misyonerlerin Osmanlı İmparatorluğundaki girişimlerini destekleme olanaklarından haberdar edilmiş oluyorlardı.[86]

Orta Anadolu’da Kapadokya’da Board misyonerleri tarafından 18731871 yılları arasında yürütülen büyük yardım çalışmalarında da durum böyledir. Bölgede kıtlık baş gösterdiğinde çok sayıdaki Rum köylüsü büyük bir yoksulluğa düştü ve buğday karşılığında dinin değiştirmek zorunda kaldı, fakat sadece kısa bir süreliğine; çünkü kıtlığın sonunda, misyonerlere “un bitti, din bitti” diyerek yeniden Ortodoksluğa döndüler.

H.4- Anadolu’daki Meteorolojik Afetlere Örnekler

Meteorolojik afetlerin oluşumunu hazırlayan etmenler temelde atmosfer kökenli olmasına rağmen bazılarında afetin oluştuğu yerin özellikleri de etkili olmaktadır. Sel, çığ ve sis buna örnek olarak verilebilir. Aynı miktarda su, akarsu yatağı içinde akarken belirli yerlerden yatağın dışına çıkarak etrafa yayılmakta ve taşma-su baskınına neden olmaktadır. Burada taşmaya, yatağın veya yatak çevresinin şekil özellikleri etki etmektedir, Çığda da buna benzer durum söz konusudur. Karın birikmesine, aşağı kaymasına uygun yamaçların bulunması çığı oluşturabilmektedir.

Ülkemiz, meteorolojik karakterli doğal afetlere oldukça sık maruz kalmaktadır. Bu afetlerden özellikle kuraklık, sel/taşkın ve dolu afetleri en yoğun yaşanan ve çok geniş alanlarda etkili olan afetlerdir.

Subtropikal kuşakta, Akdeniz makroklima alanı içerisinde kalan ülkemizde, yıllar arasında büyük yağış değişikliklerinin görülmesi, yaygın veya bölgesel ölçekli, farklı şiddetteki kuraklık olaylarına neden olmaktadır. Örneğin 1804, 1876 yıllarındaki şiddetli kurak dönemler tarım ürünlerinin ve hayvanların kaybına, çaresiz kalan birçok çiftçinin göç etmesine neden olmuştur. Bunlardan 1876 yılındaki kuraklığın kıtlıklara ve hastalıklara yol açmak suretiyle yaklaşık 200.000 vatandaşımızın ölümüne neden olduğu tahmin edilmektedir. Türklerin anayurdu Orta Asya’dan M.Ö. 375 yılında göç etmelerinin belli başlı nedenleri arasında iklim değişikliğine bağlı olarak bölgede ortaya çıkan kuraklık, salgın hastalıklar ve kıtlık olduğu hatırlanmalıdır.

1930 yılında Orta Anadolu’da meydana gelen kuraklık hakkında dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya beyin Başbakanlığa yazdığı rapor çok ilginçtir[87]

İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Konya-Aksaray ve Kırşehir’de meydana gelen kuraklığın köylüyü yerlerini yurtlarını terk etmek mecburiyetinde bıraktığını; boşalacak büyük köyler ve yerleşim alanlarının zamanla telafisi mümkün olmayacak ekonomik ve sosyal çöküntülere sebep olabileceğini belirtmiş, halkın kuraklığın sürdüğü sahalardan başka bölgelere göç etmesinin önlenmesi için pek çok tavsiyelerde bulunmuştur.[88]

Elizabeth Zacharıaduo’nun editörlüğünü yaptığı kitapta Tom Sinclair tarafından yazılan 1646 Tebriz depremi ve ona bağlı olarak Van gölünün yükselmesi üzerine, olan inceleme çok çarpıcı bilgilerle doludur.

Tom Sinclair Van, Erciş ve Ahlat’da gölün yükselmesinin tarihi sürecine pek çok örnek göstermiş 1838’den 1841’e ve özellikle 1890’dan kısa bir süre önce meydana gelen depremden sonraki Van gölü su seviyesinin yükselmesini örnekleriyle kitapta anlatmış, gölün su seviyesinin yükselmesinin, insanların bölgeyi terk etmesine yol açtığını yazmıştır.[89]

Van gölüyle ilgili olarak ilk çağlardan itibaren araştırma faaliyeti yapmış olan bölge ülkelerine rağmen Cumhuriyet devrinde ilk kapsamlı araştırma ve sempozyum 20-22 Haziran 1995 tarihinde Van valisi Mahmut Yılbaş tarafından tertip edilmiştir.

Van gölünün su seviyesinin yükselmesi nedenleri, etkileri ve çözüm yollan konulu sempozyumun, dışında başkaca bir düzenlenmiş, araştırılmış ve afet olayları ile ilgili bilgilerin toplandığı seminer yada belge yoktur.[90]

Son olarak ülkemizde İsparta Senirkent’te yaşanan çamur felaketi, bu durumlar için bir örnektir. Onlarca kişinin ölmesine neden olan bu felaketten acaba gerekli dersi alabildik mi?

H.5- Osmanlı Tarihinde Bazı Doğal Afetler

Girit Üniversitesi Akdeniz Araştırmaları Enstitüsünün Türk araştırmaları programı tarafından düzenlenen III. Uluslararası sempozyumun konusunu “Osmanlı İmparatorluğunda Doğal Afetler” oluşturmuştur. Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı tarafından yayınlanmış olan bu eser, Osmanlıda doğal afetlerin araştırılması hakkında önemli bilgiler içermektedir.[91]

Osmanlı İmparatorluğu tarihinde yaşanan pek çok olayın incelendiği bu sempozyumda, bazı kuramsal görüşler de hesaba katılmıştır. Şu andan itibaren, bu tür olayları iki ayrı kategoride ele almayı yararlı görüyoruz. İlk bölümde, belli bir dönemde bireylere verdikleri acılarla ifadesini bulan deprem, sel vb. olaylar ile bunların belli zamanlardaki doğal sonuçları, salgın hastalıklar vb. karşımıza çıkıyor. Bunlar, belli bir zaman aralığında yaşamın akışını etkileyebilen, özellikle bazı ekonomik süreçlerde yavaşlamaya yol açabilen olaylardır. Bir de, bunlara göre kesinlikle çok daha nadir görülen, bildiğimiz tarihsel olaylarla iç içe geçen doğal afetler vardır. Bu konuyu iki olayla örneklememe izin verin.

1529’da, Kanuni Sultan Süleyman batıya doğru sefere çıkar; niyeti, Viyana’yı kuşatıp almaktır. Hava durumu sultanın girişimi açısından olumlu işaretler vermemektedir. Buda ve Viyana arasında bardaktan boşanırcasına yağan yağmur, yolları, özellikle toplar için geçilmez hale getirir. Eylül sonunda kuşatma başladığında hava koşulları iyice kötüleşir. O mevsim için alışılmadık soğuklar başlar. Yerel kaynaklar, soğukları “olağandışı” olarak niteler; Türk kaynakları Ferdi ve Celalzade, özellikle soğuk havaların ne kadar sürdüğüne bakarak, kışın bastırdığını söylerler.[92]

Bu bir doğal afet midir? Elbette ki yerel halk, yani böylesi koşullara alışkın kuşatma altındaki insanlar için, soğukların beklemedikleri bir anda, normalden erken bastırmış olması bir doğal afet değildir. Ama oradaki duruma ve askerlerin firar etmelerine yol açan moral bozucu sonuçlara, yiyecek ve silah bulmakta zorlanmaya, hastalıklara vb. hazırlıklı olmayan kuşatmacı ordu için bu bir doğal afettir. Üç hafta boyunca, koşullar gitgide kötüleşir. Sultan, askeri harekatını yarıda kesip, birliklerini Viyana’dan çekmek zorunda kalır. Böylece Viyana’yı fethetme hayalini gerçekleştiremez. Sonuç olarak ilk bakışta, yani yüzeysel olarak göz attığımızda, bir doğal afet, tarihsel gelişimi derinden etkilemiş gibi görünür. Yüzeysel sözcüğünün altı çizilmelidir elbette; çünkü, gelişimi sürekli olarak etkileyen, kesinlikle daha önemli başka etkenlerin olduğunu biliyoruz!

Kırım Savaşı’nın başında, yine bir doğal afetin sonucunda bir başka olay daha meydana gelmiştir. 14 Kasım 1854 günü, ansızın patlak veren beklenmedik bir kasırga, İngiliz donanmasını mahveder ve böylece, planlanmış olan askeri harekat felce uğrar.[93] O dönemden kalma bir dizi kaynak bulunmaktadır: Görgü tanıklarının anıları, resmi mektuplar, belgeler, aralannda, Lord Raglan’m kendi hükümetine yolladığı, olayların ve sonuçlarının, özellikle askerlerin çektiği acılar ile ordunun felce uğramasının dokunaklı bir tarzda anlatıldığı raporlar da vardır. Haklı olarak Sivastopol kuşatmasındaki gecikmenin, bu doğal olayın doğrudan sonucu olduğu düşünülmektedir.[94]

Osmanlı İmparatorluğunda Doğal Afetler adlı kitabın 102. sayfasında 1500-1800 yılları arasında Balkanlarda meydana gelen ve şimdiye değin hiç yayınlanmamış Osmanlı arşiv kaynaklarında kaydedilmiş olan 41 depremin özel bilgileri yer almaktadır.

Kitabın yazarı Osmanlı hâkimiyetindeki Balkan bölgesinde 1500-1800 yılları dönemleriyle ilgili Osmanlı dışındaki kaynaklarda 500 adet depreme ait bilgiye ulaşabilirken, Osmanlı kaynaklarından ise sadece 41 adet deprem kaydı bulabildiğini, bunların 21’inin ise öteki kaynaklarda zaten yer aldığını bildiriyor.[95]

H.6- Doğal Afetler: Fırsat Anları

Doğal bir afet, Bizanslılar tarafından genellikle, işledikleri günahlar nedeniyle Tanrının kendilerine verdiği bir ceza olarak görülüyordu. İmparatorluğun son yüzyılı boyunca bu günahlar, Bizans topraklarını yakıp yıkan ve Türk fethini kolaylaştıran iç savaşların çerçevesi içine yerleştirildi: II. Amironikos ile torunu III. Androllikos arasındaki iç savaş (1321-1328) ve özellikle tahtın meşru varisi V. İoannes Palaiologos ile Gasıp VI. İoannes Kantakuzenos arasındaki iç savaş (1341-1347). Bizanslılar sürekli olarak Bizans sınırlarını zorlayan ve Bizans topraklarına akınlar yapan Türkleri, günahları yüzünden Tanrının onlara gönderdiği bir ceza olarak kabul etmeye başladılar; bu bakış açısı, Rum Ortodoks Hıristiyan’ları yanlış dogmaları, planları nedeniyle suçlayan ve Türklerin ortaya çıkışıyla cezalandırıldıklarını düşünen Latinler tarafından da paylaşılıyordu.[96] Türklerin ilerleyişini anlatırken, Bizans yazarları ve tarihçileri kimi zaman doğal felaketlerden askeri faaliyetlerle bağlantılı olarak söz ederler. Bir tarihçi ise, bu tür sel ya da deprem gibi bir doğal afetin bir halk için felaket olabilirken bir başka halk için yararlı olabileceği sonucunu çıkarmaktadır.

Bizanslıları zayıflatan ve Bitinya’daki Osmanlı fethini kolaylaştıran ilk doğal afet, onlarca yıl Bizanslılar ile Türkler arasındaki sınırı oluşturan Sakarya Irmağı’yla bağlantılıdır. Bizans imparatorları kurdukları istihkamlarla ırmağın kendi taraflarındaki kıyılarını titizlikle koruyorlardı.[97] Bizanslı tarihçi Pakhymeres’e göre, 1300 yılı civarında, “Tanrısal gazabın bir işareti” olan çok korkunç bir sel, ırmak yatağının değişmesine neden oldu ve Bizans istihkamlarını tahrip etti.[98] Bu felaketin ardından, Türklerin Bizans topraklarına girmelerini engelleyen hiçbir şey kalmamıştı. Pakhymeres, başka hiçbir kaynağın bildirmediği bu olayların çağdaş ve bilgili bir gözlemcisiydi.

Osmanlı genişlemesiyle bağlantılı ikinci doğal afeti, yani 1 Mart 1354’te meydana gelen depremi kaydeden kaynaklar daha çoktur.[99] Oldukça şiddetli olan bu deprem, Trakya’da, aralarında stratejik açıdan önemli Kallipolis (Gelibolu) Kalesi’nin de bulunduğu çeşitli kent surlarının yıkılmasına neden oldu ve Türkler de bu kentleri istila etmekte gecikmediler. Söz konusu olay, Trakya’daki başarılı Türk fethinin temel nedeni olarak kabul edilegelmiştir. En önemli kaynaklar, dönemin Bizanslı yazarları Nikeforos Gregoras ile o sırada imparator olan VI. İoannes Kantakuzenos’un eserleridir.

Konstantinopolis’te yaşayan Gregoras, altındaki zeminin sarsılışı da dahil olmak üzere depremin canlı bir tasvirini bırakmıştır. Gregoras bu olayı, yurttaşları tarafından işlenen günahlar nedeniyle Tanrının onlara verdiği bir ceza olarak açıklıyordu. Ardından, depremi izleyen günlerde Bizans başkentine ulaştığı anlaşılan haberlere ilişkin bir anlatı sunar. Çanakkale Boğazı civarındaki bazı kentler, sakinleriyle birlikte yerin dibine girmişti. Başka kentlerdeki istihkamlar ise baştan aşağı çökerek yakınlarda yaşayan Türklerin derhal buraları istila etmelerine yol açmıştı. Bu yüzden, kent sakinlerinin çoğu, yaşadıkları yerleri terk etmişti.04 Yirmi otuz yıl kadar sonra, Bizanslı alimDemetrios Ky dones, Kallipolis’teki Türk fethini depreme bağlayacaktır.

Kitapta, On iki Adalar ve Rodos Adasındaki deprem ve diğer doğa felaketlerinden de bahsedilmiş, Saint-Jean şövalyelerinin kontrolü altında bulunan Rodos adasındaki muhtelif depremlerden özellikle; 1482 Mayıs ayında olan deprem üzerinde özenle durulmuş ve çok çarpıcı bilgilere yer verilmiştir.

Fatih Sultan Mehmet’in vefat edip Rodos kuşatmasının bir süreliğine askıya alındığı bir dönemde meydana gelen deprem Saint-Jean şövalyeleri açısından batıyla diplomatik ilişkilerin gelişmesinde rol oynayabilirdi.

Kuşatmanın üstüne gelen bu felaket, gelirini temelde Avrupa’dan sağlayan tarikatın, daima ihtiyaç duyduğu Katoliklerin sevgisini kazanması için bir fırsat değil miydi? Üstad-ı azamin yolladığı Peder Bagnani’nin, 1482 Mayıs sonuna doğru Rodos’ta meydana gelen deprem hakkında Papa IV. Sixte’e rapor verdiğini biliyoruz. Elçiyi dinledikten sonra, Papa birkaç hafta içinde çeşitli Katolik ülkelere mektuplar yazarak, önceki yıl, Rodos yararına, bağış belgeleri karşılığında toplanan, ama çoğunlukla toplandığı yerde kalan paraları istedi. Mektupların çoğunda -ama hepsinde değil- eski borçların kapatılmasını dilemesinin nedeni olarak depremi gösteriyordu; papa ayrıca, yardımcısı olan kardinali, üstad-ı azama, deprem yüzünden göç etmek üzere olan halkı adada tutabilmesi için, OsmanlIlarla ve Memluklarla ateşkes için pazarlık yapması, Rodoslulara da Müslümanlarla ticaret yapmaları için izin verdiğini bildirmekle görevlendirdi.[100]

Yüzyıllar önce meydana gelen Rodos depreminin uluslararası ilişkileri ne kadar yakından etkilediği ortadadır. 17 Ağustos 1999 Marmara depreminin öncesi ve sonrası bu açıdan incelendiği zaman ilginç sonuçlar ortaya çıkaracaktır.

H.7- Türk-Yunan Yakınlaşması

Ülkelerin çeşitli yerlerinde meydana gelen uzun veya kısa süreli coğrafi felaketlerin, tüm ülke insanlarım nasıl etkilediğini bilmekteyiz. Uluslararası ilişkilerde de mesafenin yakınlığı ve uzaklığı, coğrafi afetlerde destek olma anlayışı ile paralellik göstermektedir. Bir coğrafi alanın yaşanılması zor ve imkânsız hale gelmesi, yakın çevre ülkelerini o ülke kadar düşündürmekte ve Çözümler bulmaya zorlamaktadır. Çünkü doğa boşluğu kaldırmaz ve o coğrafyada yaşayan insanların yaşamasını sağlayacak yeni alanlar bulmasını gerektirir. Kitabımızın konusunu oluşturan iç ve dış göç olgusunun nedenlerinden biri de budur.

Ülkemizde ve dünyada ki çeşitli örneklerde görüleceği üzere, doğal afetten bir gün önce savaş aşamasında olup, doğal afetten sonraki gün nerdeyse kardeş olan ülkeler bulunmaktadır. İlgili ülkeyi, imkânları ölçüsünde dün düşmanı olarak gördüğü ülkeye yardım etmeye iten şey, olabilecek yoğun insan göçleridir.

Yukarıdaki bilgiler bize 17 Ağustos 1999 Marmara depremini düşündürmektedir. 14 Temmuz 1999 tarihinde Radikal gazetesinde Yorgo Kırbaki aynen şu haberi yazmıştı;

“ATİNA- Tunus savunma bakanı H. Yahya Atina’da yuhalandı. Yunanlı meslektaşı Akis Cohacouplos’un davetlisi olarak Atina’ya gelen Yahya’nın yuhalanmasına Tunus bayrağının Türk bayrağına benzerliği yol açtı. Elefterotipia gazetesine göre, H. Yahya, Atina hava alanına indikten sonra, şehir merkezine gitmek üzere bir makam aracına bindi. Ancak şehir merkezine ilerlerken bazı Yunanlı sürücülerin Tunuslu bakanı yuhaladıkları görüldü. Yahya Yunanlıların bu hiç de dostane olmayan tavırlarına bir anlam veremedi. Fakat makam arabası her trafik ışığında durduğunda yuhalamalar artınca, arabada kendisiyle birlikte oturan Tunus Büyükelçiliği yetkililerine bu davranışın nedenini sordu. Yetkililer kendisine, bu tepkilere Tunus bayrağının Türk bayrağı ile benzerliğinin neden olduğunu belirterek, kendilerinin de bundan mustarip olduklarını söyledi. Araçtaki Tunus bayrağının çıkarılmasıyla yuhalamalar da sona erdi.”

Türk bayrağına benzediği için Tunus bayrağını dahi hazmedemeyen, diplomatik olarak korumak zorunda olduğu, kendi ülkesinde bulunan misyonu korumak istemeyen Yunan devleti 17 Ağustos 1999 depreminde Türkiye’nin en yakınındaki destekleyen devletlerden olmuştur.

Çökecek bir Türk devleti, olabilecek insan göçleri ile Yunanistan’ın göçmesine sebep olurdu. Türk-Yunan ilişkilerinde Yunan tarafının bir türlü anlayamadığı, güçlü bir Türkiye’nin kimseye bir zararının olmayacağıdır.

Atina’da yapılan 2004 yaz olimpiyat oyunlarında madalya alan Türk sporcularına Ankara’daki Yunanistan Büyükelçiliği tarafından fahri hemşerilik madalyası verilmesi altı yıllık kısa bir süre içerisinde Yunan dış politikasının ne büyük açmazlar içerisinde olduğunu göstermektedir.[101]

Aynı Yunanistan Lozan Anlaşması ile vatandaşlık hakları garanti altına alınmış olan Türk kökenli Yunan vatandaşlarını hiç sebep ve gerekçe göstermeden Yunanistan vatandaşlığından çıkartmaktadır.

17 Ağustos depremi üzerine söylenecek çok söz vardır. Şüphesiz ki Kandilli Rasathanesi üzerine de.

H.8- Kandilli Üzerine ve 17 Ağustos

Kandilli Rasathanesi, 1911 yılında yeniden yapılandığında tek işlevi İstanbul için hava tahminleri yapmaktı. Sonra Fiziki Arzı İstanbul Rasathanesi olarak adı ve işlevi genişletildi. 1936 yılında ise bugünkü adını aldı. 1982 yılında bağlı bulunduğu Milli Eğitim Bakanlığından alınarak Boğaziçi Üniversitesi ‘ne bağlandı.[102]

Bazı bilim çevrelerince Kandilli Rasathanesi’nin son yaşadığımız depremler konusunda sınıfta kaldığı söylenmekte. İlk gün verdiği 6,7 büyüklüğü daha sonra 7,4’e çıkarması bilim çevrelerince falso olarak algılandı. Bunun yanında Gemlik civarındaki fay hattı üzerinde sıkça gelişen, kendi deyimleriyle deprem yağmuru olayını Işıkara kendi ağzından TV ekranlarında açıkladı:

“Yeraltından vahim haberler geldi, bu bildiğimiz fay hattının dışında. Büyük deprem olabilir, geceyi dışarıda geçirin” uyarısı da bilim adamlarınca “bilimsel” bulunmadı. Bilim adamları Gemlik’teki hareketliliğin ortalama 7 yıl sonraki bir depremin habercisi olabileceğini belirterek Prof. Işıkara için değişik yorumlar yaptılar.[103]

İTÜ Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Aykut Barka, saptanan sıradışı sarsıntıları bu alanda değerli çalışmaları olan uzman kişi ve kurumlarla değerlendirmeden halkı geceyi sokakta geçirmeye çağıran A.Mete Işıkara’yı eleştirdi. Barka şöyle diyordu:

“Yıllardır birlikte çalıştığımız Kandillimin bu gelişmeler karşısında bizleri toplayıp ortak bir değerlendirme yapmasını beklerdim. Bunu yapmadan, bilimin aciz kaldığı, her şeyin kontrolden çıkmış gibi göründüğü bir izlenimle halkı paniğe sevk edici davranışı onaylamıyorum. Yapılması gereken, basına girmeden önce tüm uzmanların yorumlarını da aldıktan sonra varılan sonucu halkı paniğe sokmadan, her şey kontrolden çıkmış izlenimi vermeden daha yumuşak açıklamalarla aktarmaktı. O akşam öyle panik yaratıldı ki, düzeltmek imkânsız. Ben niye dışarı çıkmış insanları içeriye çağırayım? Artçı bir deprem sonrasında millet balkonlardan atlayacak. Sonra da sorumlu olarak bizi gösterecek. “[104]

TÜBİTAK Feza Gürsey Enstitüsü Müdürü ve Türkiye Bilimler Akademisi Kurucu Üyesi Prof. Dr. Yavuz Nutku, Kandilli Rasathanesi Müdürü Işıkara’nın burnunun dibindeki depremin büyüklüğünü ölçmekte bile aciz olmakla suçladı. Teorik fizikçi olarak ölçümlerin nasıl yapılması gerektiğini iyi bildiğini anlatan Nutku, Işıkara’nın bu kurumun başında bulunmasının Boğaziçi Üniversitesi’nin iç dengelerinden kaynaklandığını söylüyordu.[105]

Kandilli rasathanesi, bilim sınavında sınıfta mı kaldı?

1911 yılında yenilenen Kandilli Rasathanesi önceleri İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesinin bünyesinde iken YÖK yasasıyla birlikte Boğaziçi Üniversitesine bağlandı. Neden buna lüzum görüldüğü bilinmiyor. Belki Boğazın karşılıklı iki kıyısından birbirlerini görmeleri buna neden olmuştur. Enstitü Müdürü A.Mete Işıkara’ya göre bu değişim çok isabetli olmuş ve Rasathaneye yeni bir vizyon kazandırılmış. Ama bu vizyonun ne olduğu pek belli değil. Son 17 Ağustos deprem olayı Kandilli açısından pek olumlu geçmedi. Buradan 10 bin km ötedeki iki Amerikan rasathanesi depremin büyüklüğünü 7,2 ve 7,8 olarak saptamışken Kandilli uzun süre 6,7’de direndi. Sonraları 7,4’ü kabul etti ve 6,7’ler unutuldu. Bu saptamayı yapamayan Kandilli’nin bilimselliği de tartışmaya açıldı. Eğer salt bu kadarla kalsaydı gene iyiydi. Rasathane Müdürü Işıkara 19 Ağustos günü çok tirajlı iki gazetenin habercileriyle yaptığı röportajda;[106]

“Bundan sonra 30 yıl boyunca böyle bir deprem olmaz” diyordu, ama aynı akşamüstü, öncü deprem işaretlerini görerek halkı sokağa davet etti. Sabaha karşı ise ‘Bu bir deprem fırtınasıymış’ açıklamasıyla halkı evlerine dönmeye çağırdı. Artçı depremlerin giderek azalacağını söylemelerine karşın artçılar sıklaşarak devam etti. Bilim adamları, bazı varsayımlardan yola çıkarak deneme yanılma ile bu varsayımların gerçekliğini araştırır. Ancak öngörülerini, tahminlerini bilimsel sonuç diye açıklamak bilim ahlakıyla nasıl bağdaşır.[107]

OTUZ YIL SAKLANAN DEPREM

Çin’in Yunnan eyaletinde 5 Ocak 1970 yılında aletsel büyüklüğü 7,7 olan bir deprem meydana geliyor. Büyük depremin ardından büyüklüğü 5- 5,9 arasında değişen tam 12 tane de artçı deprem meydana geliyor. 14 bin km2’lik bir alanda hissedilen depremde 15.621 kişi yaşamını kaybediyor. O tarihlerde Çin’in resmi haber ajansı olan Xinhua Haber Ajansı, komünist düzende sık sık yaşandığı gibi haberi çarpıtıp orta şiddette bir sarsıntı yaşandığını bildiriyor, can ve mal kaybı konusunda bilgi vermiyor. Kültür Devrimi dönemine rasgelen bu doğal afete büyük bir sansür uygulandığı 30 yıl sonra meydana çıktı. Çin’ in 30 yıllık bu sırrı, söz konusu depremde yakınlarını kaybedenlerin, Yunnan eyaletinin Yuxi kentinde anma töreni yapmak için bir araya gelmeleri üzerine ortaya çıktı.[108]

I-COĞRAFİ KEŞİFLER

Daha önce de bahsettiğimiz üzere insan öncelikle bulunduğu coğrafyayı en iyi şekilde kullanmaya çalışır ancak çeşitli nedenlerle bulunduğu coğrafyadan yeterli verimi alamadığı an daha iyi coğrafyaları keşfetmeye ve bu alanlara göç etmeye çalışır. Fakat coğrafi üstünlüğü olan bölgelere göç hareketi, öncelikle bu bölgeleri keşfetmekle mümkündür. Hiç şüphesiz keşifler coğrafyanın önemli bir alt başlığını oluşturur. Yapılan coğrafi keşiflerin en büyük destekleyicisi yeni icatlar olmuştur. Her yeni icat günümüzde dahi devam eden süreçte Evrenin biraz daha tanınmasında insanoğluna yardımcı olmuştur.

Gelişen teknoloji ve insanoğlunun çabası, henüz evrene tam anlamıyla egemen olmaktan çok uzaktır. Hatta böyle bir şeyden bahsetmek dahi komiktir. Fakat insanoğlunun yeni yerler keşfetme çabası halen devam etmektedir.

Bahsettiğimiz gibi her keşif yolculuğunun bir nedeni vardı. Bu nedenler elbette çeşitlilik göstermektedir. Ancak nedenlerin büyük çoğunluğu ekonomik nedenlerdir. Hıristiyanlığı yayıyor gibi gözüken misyonerlerin asıl görevi coğrafi bilgiler edinmek, kayıtlarım tutmak ve bu stratejik bilgileri ülkelerine göndermekti.

Tutulan sağlıklı coğrafi kayıtlarla; Dünya coğrafi olaylarının iyi takip edilmesi, hakim olunan yerlerin kontrolü ve dolayısıyla dünya hakimiyetini kolaylaştırıcı etkisi görülecektir.

Denizler ve okyanuslar akıntılarının iyi takip edilmesi, gidildikten sonra gelinebilen, dolayısıyla deplasmanlı seyahatlerin yapılabildiği gidiş ve dönüşleri sağlamıştır. Hangi coğrafya kitabını okursanız okuyun, hangi denizcilikle ilgili hatıraları okursanız okuyun, mutlaka karşınıza çıkacak olan şey, deniz ve okyanus akıntıların denizcilere sağladığı yardımlardır.

İç göç, dış göç ve uluslararası insan kaçakçılığının araştırma konusu yaptığım bu kitapta; deniz ve okyanus akıntılarını imkan ölçüsünde, elimden geldiği kadar anlatmaya çalışacağım. Okyanus akıntılarının, göç ve ticaret açısından çok önemli olduğunu düşünüyorum. Sabırla okuduğunuz bilgileri vermemin sebebi; bundandır. Kitabın genel gidişatı içerisinde Portekizli gemici Vasco da Gamma, F. Magellan, Colomb, Americo Vespucci, İngiliz gemici Jamez Cook, v.b. pek çok gemicinin başarılarının arkasında, bu deniz ve okyanus akıntılarını kullanabilme yeteneğinin olduğunu görülecektir.

Keşifler sonrası Avrupalı halka, diğer coğrafyalara göç etmek, buraları ele geçirmek için başka nedenlerde doğdu. Bunlardan en önemlisi kuşkusuz, Amerika kıtasının keşfinden sonra burada bulunan zengin altın yataklarıydı. Tarihte “altına hücum” olarak adlandırılan bu göç hareketi, coğrafî üstünlüğü olan bölgelere yapılan göçlerin iyi bir örneğidir.

Bu noktada, ileride daha ayrıntılı olarak bahsetmek istediğim bir konudan bahsedeceğim: “coğrafi açıdan üstün” diye adlandırdığımız bölgelerin tek çeşit ve sabit yerler olmadığıdır. İlkel çağda su kaynaklarına ve barınılabilecek alanlara yakın bölgeler, Yeniçağ da ipek ve baharat yetiştirilen bölgeler veya değerli madenlere sahip olan bölgeler, günümüzde ise tek damla suyu olmasa da zengin petrol kaynaklarına sahip çöl bölgeler, coğrafi açıdan üstün bölgeler olabilir. Örneklerden de anlaşılacağı üzere insanoğlunun coğrafi olarak üstün kabul ettiği bölgeler, insan ihtiyaçlarına göre zaman içinde değişiklik göstermiştir.

Coğrafyanın tanımlanması ve öğreniminin yaygınlaşmasıyla birlikte coğrafi keşifler gelişmiş ve büyümüştür. Bir yemeğin yapımcısı aşçının, yeni ürettiği bir lezzeti, diğer aşçılardan saklaması gibi coğrafyayı iyi öğrenip, keşif gerçekleştiren toplumlar, diğer toplumlara yanlış tarifler vererek başarılarının önüne geçmiştir. Piyasada pek çok coğrafya yayını bulunabilir. Bu yayınların çoğu gerçek bir öğretim vermekten uzaktır ve aydınlanmak isteyen insanlara hiçbir stratejik bilgi vermemektedir. Tutulan bilgi ve istatistikler bir sır gibi saklanmış ve gelişmiş ülkeler tarafından hala saklanmaktadır. Dünya üzerindeki insanların birikimlerinin en önemli parçası bilgidir. Bilgi, insanların ilk günlerinden geçerli olmak üzere halen en büyük stratejisidir. Bilgi, en büyük güç kaynağıdır. Şuan dünya üzerinde başarılı olan toplumlar, yaşadığı coğrafi olayların kayıtlarını tutmuş olanlardır. Doğru tutulan kayıtlar iyi takip edildiği zaman süreklilik arz eden coğrafi olayları gösterir. Eğer insan yerinde ve zamanında doğru hamleler yaparsa, çokda korkulacak doğa olayları olmadıklarını görmüşlerdir.

Babil, Mısır, Hitit, Sümer gibi medeniyetlerin çok iyi coğrafi kayıtlar tuttukları görülecektir. Mısırlılar Nil nehrinin bütün bilgilerini kayıt altına almıştır. Bunlara ilaveten dünyanın ilk basit harita denemelerine, dünyanın yerleşmeye uygun ve iklim bakımından müsait havası ve kıyıları ile Eski Mısır ve Mezopotamya kültür bölgelerinde rastlamaktayız. Nuzi haritası diye bu güne kadar ele geçmiş olan en eski coğrafi belge, M.Ö. 2200-2400 yılları arasında, Babilliler tarafından Babilde yapıldığı kabul edilen tablet bir haritadır. Kilden bir tablet üzerine yapılmış bu harita, Kerkük yakınlarındaki Nuzi’de bulunmuş ve bilim tarihine de Nuzi haritası olarak geçmiştir.

Tutulan sağlıklı coğrafi kayıtlar ve gelişen teknoloji keşifçilerin bu bölgelere sürekli olarak gidip gelmelerini, mal getirip götürebilmelerini ve tabi olduğu milletlerin o bölgelere yerleşebilmelerini sağlamıştır.

Coğrafi keşiflerin hemen hemen çoğunun liberal ekonomi kuramcıları tarafından tespit edilmesi tesadüf değildir. Marksist söyleme sahip kişi ve devletlerin, coğrafyadan ve coğrafi eğitimden uzak olmaları bunun ispatı niteliğindedir. İleride işleyeceğimiz ülke içi ve dışı seyahatlerde de getirilen anlamsız yasaklar, sosyalist ülkelerin bireylerinin sistemin getirmiş olduğu pek çok imkânsızlıktan dolayı, bırakın keşif yapmayı oturduğu mekândan dahi bihaber olduğu görülecektir. Şehir içi ve şehirlerarası seyahatlerin dahi çok sıkı kontrolde olduğu bu sistemlerde coğrafya biliminin gelişmemesi şaşırtıcı değildir.

Marksist coğrafya var mıdır?

Marks’ın coğrafi sorunlar karşısında gösterdiği ilginin azlığı, bu gündc ciddi sonuçlar yaratmaktadır. Marksistler için, ister bölgesel ister ulusal veya ister uluslararası sorunlar söz konusu olsun, politik kanıtlamanın başlıca noktası, zamana göre tespit edilmektedir. Coğrafya, tarihsel terimlerle dile getirilmekte, çok nadiren ve çok imalı, önemsemez bir şekilde konu edilmektedir. Bununla beraber en üstün stratejik yer, güçlerin karşı karsıya geldiği ve fiili mücadelelerin olduğu yer alandır.[109]

Oysa bugün coğrafyacılar arasında Marksistler varsa da, hala gerçekten Marksist bir coğrafya olmadığı saptanmalıdır. Şüphesiz ortaya çıkmak üzeredir ama sosyal bilimler arasında coğrafya, Marksist incelemenin en çok güçlük çektiği alandır. Kuşkusuz Markisizimin büyük kuramcılarının eserlerinde birçok alıntıya, geniş açıklamalara, birçok polemiğe ve yoruma konu bulan diğer bilim dallarının uzmanlarından farklı olarak, Marksist coğrafyacıların esinlenebildikleri çok sayıda ünlü referansları yoktur.[110]

J-HARİTA

Harita, stratejinin coğrafya diliyle yazılımıdır aslında. Bu yüzden haritacılık bir devlette ne kadar dikkate alınmışsa, coğrafya o derece bilinmekte ve önemsenmiş görünmektedir. Dolayısıyla harita ile coğrafyadan ileri derecede verim alınarak üstünlük sağlanabilmektedir.

Kartoğrafya (İng. Cartography, Fr. Cartographie, Al. Kartographie), harita bilimi demektir. Yeryüzünün bütününün ya da bir bölümünün, düzleme aktarma tekniklerini ve haritalardan yararlanma esaslarını inceler. Latince; sert kağıt anlamına gelen carta ile yazarak-çizerek ifade anlamına gelen graphie sözcüklerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Türkçe karşılığı harita yapımı demektir. Başlıca iki inceleme dalma ayrılır: Harita alma tekniklerini inceleyen dala projeksiyonlar (Geoid şeklinde olan dünyanın düzleme aktarma esasları), çeşitli haritalardan yararlanma metotlarını inceleyen dala ise, harita bilgisi denir.[111]

Haritacılık coğrafyadan bağımsız düşünülemez. Çünkü coğrafyaya bilim olarak kimliğini kazandıran ve en önemli ilkelerden olan dağılış ilkesi, haritalar ile gösterilir. Bu ilke ile coğrafya, diğer ilimlerden kesin çizgilerle ayrılır. Dolayısıyla harita ve haritacılık coğrafya ile adeta özdeşleşmiştir. Coğrafi bakımdan bütün fenomenlerin yeryüzündeki dağılışlarını gösterilmesinde haritalardan yararlanılır.[112]

İnsanoğlu yaşadığı her anı ve gelişimi kayıt altına aldığı gibi yaşam alanına ait olan coğrafi bilgileri de düzenleme ihtiyacı duymuştur. Yeryüzü şekillerini elindeki teknik imkanlar ölçüsünde kalıcı bir belgeye aktarmıştır. İlk başlardakiler yapılmış bir tablet üzerine işaretlenen bilgiler insanların yaşam ile ilgili tüm bilgilerini aktardıkları kalıcı eserler olmuştur. Zaman ile hayvan derisi, papürüs kağıdı, ilk ürettiği madeni eşyaların üzerine işlediği hayatı ve devamı ile ilgili bilgileri gelişen bilim-teknoloji sayesinde geliştirmiştir. Artık yaşadığımız coğrafya ile ilgili bilmek istediğimiz hemen her şeye, dünya yörüngesinde konuşlanmış uydular vasıtası ile istediğimiz an rahatlıkla ulaşabilmekteyiz.

Harita, bir sürü istatistikten ya da yazılı belgeden üstün coğrafi betimleme biçimidir, taktik ve stratejilerin hazırlanması için gerekli bütün bilgiler haritaya aktarılmalıdır. Harita denilen bu alan biçimlemesi nedensiz ve yararsız değildir. Alanın egemenlik aracı olarak harita, önce subaylar tarafından, subaylar için hazırlanmıştır. Bir haritanın yapımı, yani iyi bilinmeyen bir somutluğun soyut bir betimlemeye dönüştürülmesi, ancak devlet tarafından ve devlet örgütü için gerçekleştirilebilecek uzun, zor ve pahalı bir işlemdir. Bir haritanın hazırlanması betimlenen alan üstünde belirli bir siyasi ve bilimsel egemenlik anlamına gelir ve bu, söz konusu alan ile orada yaşayan insanlar üstündeki bir iktidar aracıdır. Bugün hala, özellikle geniş ölçekli ve aşırı ayrıntıyla dolu, genellikle “kurmay haritaları” denilen haritaların pek çok ülkede sivil ve askeri sır kapsamında olmasına şaşmamalıdır.[113]

Günümüzde, uyumlu ifadeler ve mükemmel dengelerle dile getirilen bölge düzenlemesi söylemlerinin bolluğu, ekonomik girişimlere, özellikle daha güçlülere karlarını artırma olanağı veren önlemleri gizlemeye yarar. Bölge düzenlemenin tek amacı en yüksek düzeyde kazanç sağlamak değildir; aynı zamanda, devletin halk hareketlerini önleyebilmesi için, stratejik açıdan bölgeyi ekonomik, toplumsal ve siyasi olarak da düzenlemektir. Bu duruma, sanayileşmiş ülkelerde pek rastlanmamakla birlikte, bölge düzenleme planları, sanayileşmenin yeni ve hızlı olduğu devletlerde polisiye ve askeri kaygılardan çok fazla etkilenmektedir.[114]

Şehir ve imar planlarının sağlıklı olması, sağlıklı harita çalışmalarından geçer. Haritalar üzerine yalnızca coğrafi bilgiler işlenmekle kalmaz ihtiyaç halinde nüfus, yerleşme (geçici ve devamlı), eğitim, sağlık, ekonomik v.b. bilgiler de işlenerek yöneticilerin sorumluluğunu aldığı toplum için daha başarılı çalışmalar yapmasını sağlar.

HÜRRİYET gazetesinin 14 Nisan 2005 tarihli baskısında 18. sayfasındaki haberde ülkemizin içinde bulunduğu imar ve plan karmaşası aynen şöyle aktarılmaktadır.

Karşılaştırmalı yerbilim çalışmalarıyla birlikte, yerbilim araştırmalarının önünde yeni ve çekici bir ufuk açıldı. Ülke haritalarının yapılması zorunluluğu vardı ve bu öyle ya da böyle, eşgüdümlü bir yaklaşımla yapılmayı gerektiriyordu. Bir ülke haritasının çıkarılmasıyla birlikte, ülkenin yerbilimsel tarihi de belirlenebilir duruma geliyordu; ve tam bu ayrıntılı harita çıkarma sürecidir ki aynı zamanda ülkenin yeraltı zenginliklerine ve dolayısıyla iktisadi olanaklarına ilişkin bir şeyleri açığa çıkarıyordu. Sanayi Devrimi’nin hızlı gelişimiyle birlikte, ulusal yerbilim haritacılığı gittikçe daha çekici duruma geldi ve on dokuzuncu yüzyılda hiç bıkıp yorulmaksızın sürdürüldü; ta bugünlere gelene değin…[115]

TBMM’ye bakın, orada bağ ve bağ evleri görüyor musunuz? Hürriyet Gazetesi Parlamento şefi Nuray Babacan’in izlediği Genel Kurul’da CHP İzmir Milletvekili Erdal Karademir’in bu sorusu, kara komediyi andıran bir durumu Meclis’in dikkatine getirdi Çünkü mevcut kadastro haritalarına göre, TBMM ev ve bağ, Maliye Bakanlığının bulunduğu yer ise boş arsa görünüyor. Karademir, kadastro kayıtlarında Meclis’in üzerinde bulunduğu alanın 10parselinin ev ve bağ, 5parselinin ise TBMM Binası ve arsası olarak göründüğünü anlattı. Maliye Bakanlığı binasının da kayıtlarda boş arsa olarak görüldüğünü söyleyen Karademir, “Bu iki örnek bile Türkiye’nin kadastro ve tapu sicilinin, gerçekten ne kadar uzak olduğunu gösteriyor” dedi. Ancak buna benzer durumlar artık düzeltilebilecek. Haritaların yenilenerek, tüm taşınmazların kadastro çalışmalarının üç yıl içinde tamamlanmasını öngören tasarı, nihayet yasalaştı. Kadastro Yasası ile, kadastral veya topografık haritalara dayalı olarak taşınmaz malların haritası çıkartılacak. Kadastro sonrasında taşınmazların sınırlarıyla ilgili yapılan hatalar, ilgilinin başvurusu üzerine veya kadastro müdürlüğünce düzeltilecek.

1835 senesinde, De la Beche’nin ve 1839 yılında Londra’da kurulan iktisadi yer bilim müzesinin önder katkılarıyla 1840’ların ortalarına gelindiğinde İngiltere haritacılık dairesinin temelleri atılıyordu.[116]

Burada belirtmek gerekir ki, De la Beche asker kökenli bir insandı ve yerbilimsel harita yapımcılığının üstesinden gelmekteki becerisi, harp okulunda aldığı matematik ve topografya haritacılığı eğitiminin sonucuydu. Ayrıca, bünyesinde çalışacağı daire, ilk önce stratejik askeri amaçlarla kurulmuştu. Bu yüzden, ilk düşünülen biçimiyle ve kuruluş aşamasında, Yerbilim Haritacılık Dairesi’nin bir askeri örgütlenmeyi andırmasına şaşmamalı. Başlangıç döneminin haritacı ‘subaylar’ı askeri biçimli üniforma giyiyordu. Kurumun temel felsefesi (çekirdek ‘ethos’u) askeri nitelikteydi: Haritası yapılan her toprak parçası sanki ‘ele geçirilmiş’ ya da bilimin denetimine sokulmuş oluyordu.[117]

Gözleneceği gibi, bu yerbilimsel zaman çizelgesine 19. yüzyılda alt bölümler ekleyerek katkıda bulunan yer bilimcilerin çoğu İngiliz kökenliydi ve bu sürecin tamamını bir bakıma Britanya İmparatorluğu’nun sınırlarının genişletilmesiyle atbaşı yürümüş saymak yanlış olmazdı. Doğal olarak, İngiltere kadar küçük bir ülkenin sınırları içinde, yukarıda adı sıralananlar arasından bu denli yüksek sayıda yerbilim harita ve coğrafya bilgisinin bulunması olağanüstü bir durumdur.[118]

Böylece, yerbilimde yaygın Avrupa hegemonyasının kuruluşu, yerbilim devirleri çizelgesi aracılığıyla oldu: Büyük ölçüde Britanya’yı temel alan sınıflandırma, dünyaya neredeyse emperyalist bir tavırla dayatıldı. Yerküreyi bir tür imparatorluk, her haritası yapılan bölgeyi sanki imparatorluğa katılıyor muş gibi gören düşünceyi en açık biçimiyle,[119] İngiliz harita dairesinin çalışmalarında görebiliriz.

Avrupa’da gelişen coğrafi araştırmalar ve haritacılık, Avrupa devletlerini, dünya hâkimi konuma getirmiştir. Yönetimler, yönettikleri halkı yakından tanımak istiyorlardı. Halk sayıldı ve kayda geçirildi. Aynı durum üzerinde yaşadıkları coğrafya için de geçerliydi. İnsanı ve insan hareketlerini kayıt altına alarak nasıl kontrol edebiliyorsak, coğrafyada da haritalar vasıtası ile sadece yer üstü değil, tüm yeraltı zenginlikleri de kontrol edilebilmeleri için öncelikle kayda geçiriliyordu. Elde edilen haritaların tek başına bir işe yaramayacağı ortadadır. Ülke idaresindeki asker ve sivil kurmayların çalışmalarının ortak noktası haritalardır. David OLDROYD ‘un kitabının 189,190, 191 ve 192. sayfalarında dünya ülkelerinin haritacılığa başlama ve kayıt altına alma seneleri verilmektedir. Çok çarpıcı olarak verilen bilgiler, iyi incelendiği zaman günümüz dünya siyasetini ve askeri başarılarını daha net anlayabiliriz»

J.1- Deniz ve Haritacılık

Deniz haritaları mevcuttu, ama her ne kadar bunlar çok güzel çizilmiş olsalar ve kıyı boylarının şeklini ve adaların konumunu genel hatlarıyla verseler de, çoğunlukla hatalar içeriyorlardı. Deniz haydutu ve kaşifWilliam Dampier, bu deniz haritalarının çoğunda Atlas Okyanusu’nun genişliğiyle ilgili yapılan tahminlerin aslından on derece kadar fazla olduğunu düşünüyordu: On derece, altı yüz deniz miline denk geliyordu ki bu da bir okyanus yolculuğunun sonlarında olan bir gemi için tehlikeli büyüklükte bir hataydı.[120]

Dampier, korsanlıkla ilgili tüm insanlar arasında en ilginç olanlarından biridir ve yayımlanan seyir defterleri onun yaşadığı zamanda okyanuslara açılan denizcilerin karşılaştıkları denizcilik sorunlarıyla ilgili çok değerli birer bilgi kaynağıdır.[121]

Dampier pek çok deniz yolculuğu yapmıştı ve yolculuk yaparken gördüğü her şeyi not almıştı. 1697’de A New Voyage Around the World adındaki kitabı yayımlandı. Bu, yalnızca oldukça girişimci birtakım deniz haydutlarının kahramanlıklarının kaydının tutulduğu bir kitap değil, aynı zamanda Dampier’in yeni ülkeleri, yerlileri ve tuhaf kuşlarla hayvanları muhteşem bir şekilde, anlattığı bir eserdir. 1709’da yayınlanan ikinci kitabı A Voyage to New Holland, 290 tonluk, on iki toplu küçük bir deniz taşıtı olan İngiliz donanma gemisi Roebuck’a kumanda ederek Avustralya’nın kuzeybatı kıyısına yaptığı talihsiz keşif seferini anlatıyordu. Dönüş yolunda gemi Atlas Okyanusu’ndaki Ascension Adası açıklarında su almaya başlamıştı. Yedi kulaç derinliğe demir atmayı başardılarsa da, gemiyi terk etmek zorunda kalmışlardı. Dampier ve adamları bir sal üzerinde kıyıya varmış ve gemiyi de derinlere gömülmek üzere orada bırakmışlardı. Haftalar sonra İngiliz savaş gemilerine ait bir filo tarafından kurtarılmışlardı ve ülkesine döndüğünde çıkarıldığı askeri mahkemede Dampier’in Kral’ın gemisini kumanda etmek için uygun olmadığı ilan edilmişti. Ama bu onun seyahatlerinin sonu olmadı. Güney Pasifik Okyanusu hakkında bildikleri paha biçilmez önem taşıyordu ve Kaptan Woodes Rogers O’nu 1708-1711 yılları arasında ödül avcılığı için çıktığı keşif seferinde kılavuz olarak yanına aldı. Bu, onlara dünyayı dolaşma şansı verdi ve sonuçta Dampier’in daha önce yaptığı yolculukların aksine, yatırımcılara yüklü ganimetler ve bolca kar getirdi. 27

Dampier’in yazdıklarında Exquemelin’in Buccaryeers of America’sının popülaritesine varan dehşet verici işkence ve cinayet hikayeleri yoktur, ama bu yazılarda Karayipler’in ötesine geçip hayatlarını ortaya koyan deniz haydutlarının karşılaştıkları tehlike ve güçlükler sıradışı bir anlayışla sunulmaktadır. Dampier, bir bilimadamı ve doğabilimcinin merakıyla bir denizcinin kuvvetli gözlemlerini birleştirmişti. Yapıtlarının kuşaklar boyunca kaşifler ve denizciler tarafından takdir edilmiş ve başvuru kaynağı olarak kullanılmış olması pek de şaşırtıcı değildir. Kaptan Cook ile birlikte seyahat eden ve amiral rütbesine yükselmiş olan James Burney, Dampier’la ilgili şunları yazmıştı: “Dünyaya bundan daha faydalı bilgiler sunmuş olan ya da sahip olduğu bilgiyi diğerlerinden çok daha apaçık ve daha anlaşılır bir şekilde ileten, tüccarların ve bahriyelilerin böylesine minnet duydukları bir seyyah daha yoktur herhalde. [122]

O devirde kaptanlar, gemiye tehlikeli boğazlardan geçerken ve liman veya haliçlere giderken yol göstermeleri için kılavuzlar alırlardı. Dampier’in Panama Körfezi’ne yaptığı yolculukların birinde kılavuz yol gösterme konusunda yeterli olamadı ve ciddi sorunlarla karşılaştılar. Neyse ki gemide daha önceki ganimetlerin birinden çıkmış olan, İspanyolca yazılmış bazı kılavuz kitaplar vardı ve bunların o kıyı uzantısı ile epey güvenilir rehberler oldukları anlaşılıyor du [123]

Gemiyi kumanda edenlerin demirleme yerleri için kendi haritalarını çıkarmaları vc gelecekte yapılacak olan yolculuklarda hudut işaretlerini daha rahat tanımaları amacıyla kıyı profilleri çizmeleri pek de görülmedik bir şey değildi. Bunlar bazen yayımlanır bazen de ‘waggoner1* adı verilen, ciltler halindeki deniz haritalarına dahil edilirdi. Avrupa’da denize kıyısı olan ulusların denizaşırı koloniler için birbirleriyle yarıştıkları ve İspanya’nın Yeni Dünya üzerinde kurmuş olduğu egemenliğe meydan okudukları böyle bir dönemde, iyi hazırlanmış deniz haritaları çok kıymetliydi. Temmuz 1681’de Kaptan Bartholomew Sharp komutasındaki bir grup Deniz haydutu, İspanyol gemisi El Santo Rosario’daki bir cilt haritaya el koydular. Sonradan bu cildin çok büyük stratejik öneme sahip olduğu ortaya çıktı. Basil Ringrose’un günlüğünde, bahsi geçen cildin ele geçirilmesiyle ilgili şunlar yazmaktadır:[124]

Bu gemiden, yani Rosario’dan, deniz haritaları ve planlarıyla dolu, içinde bütün limanların, su derinlik ölçümlerinin, koyların, nehirlerin, burunların ve Büyük Okyanus’a ait kıyıların, İspanyolların bu okyanusta genellikle uyguladıkları denizcilik yöntemlerinin tamamıyla doğru ve kesin tariflerinin olduğu muhteşem bir kitap da aldık. Öyle görünüyor ki, bu onlara demin belirttiğim konularda eksiksiz ve mükemmel bir Waggoner oluşturmalarında yardım etti ve getirdiği yenilik ve uyandırdığı ilgi nedeniyle de İngiltere’ye dönüşümüzde Majestelerine takdim edildi. Duyduğuma göre, ondan sonra da Majesteleri’nin emriyle İngilizceye çevrilmiş. Ben bu çevirinin bir Yahudi tarafından çıkartılmış olan kopyasını Wapping’de gördüm; bu yüzden, yani diğer uluslar o denizlere gider de bunları kullanırlarsa diye, basılması kesinlikle yasaklanmış durumda ve herkesin dileği, bu hakkın vaktinden önce yalnızca İngiltere için saklı kalmasıdır.[125]

Ringrose’un seyir defterinde, bir grup deniz haydutunun Güney Amerika kıyıları civarında Mart 1679’dan Şubat 1682’ye kadar yaptıkları bir yolculuk anlatılmaktadır. Yolculuk Ispanya’nın İngiltere’yle barış halinde olduğu bir dönemde gerçekleştiğinden, bu haydutların yirmi beş İspanyol gemisini ele geçirmesi ya da yok etmesi ve Güney Amerika kıyılarındaki İspanyol kasabalarını yağmalaması kesinlikle korsanlıkla bağdaştırılabilecek eylemlerdi. Sharp ve adamları İngiltere’ye döndüklerinde, İspanyol yetkililer onların yargılanıp cezalandırılmalarını bekliyordu ama deniz haritalarının ele geçirilmesi öylesine önemli bir askeri darbeydi ki, Kral II. Charles ve danışmanları İngiltere’nin geleneksel düşmanının itirazlarına kulaklarını tıkayıp korsanları bağışladı. William Hack adlı Londralı bir haritacı tarafından İspanyol deniz haritalarının kopyaları çıkarıldı. Bunlardan birkaçı bugüne sağlam olarak gelmiştir. Krala ithaf edilen kopya halen British Library’dedir ve Londra’daki Ulusal Denizcilik Müzesinde de bir başka kopya bulunmaktadır.[126]

Dampier, WoodesRogers ve Ringrose’un seyir defterleri on yedinci yüzyıl sonlarıyla on sekizinci yüzyıl başlarında deniz haydutları ve ödül avcıları tarafından uygulanan denizcilik yöntemleriyle ilgili epey bilgi vermektedir, ama 1720’lerde hüküm sürmüş olan Anglo-Amerikan korsanların denizcilik becerileriyle ilgili çok daha az şey bilinmektedir. Tahminen, bu korsanlar da benzer yöntemler kullanıyorlardı; ayrıca, her korsan gemisinde öğle vakti gözlemlerini yapma ve enlem bulma yeteneğine sahip olan en az bir adam olduğunun hesaba katılması gerekmektedir. Bunlara ek olarak, korsan kaptanı ya da mürettebatından biri kaba kompas hesaplarını içeren bir gemi günlüğü de tutuyor olmalıydı. İyi bilinen kıyılarda dolaşmak için yerel bilgiler yetiyordu ama gemiyi kalafat etme ve eski gücüne kavuşmasını sağlama konusunda korsan yaşamı ve adaların konumu için önemli bir unsur olan uzun deniz yollarıyla ilgili doğru hesaplamalar ve deniz haritaları gerekiyordu. Haritalar, denizcilikle ilgili çizelge ve araçlar, büyük ihtimalle, yağmalanan gemilerden alınıyordu,[127]

J.2- Türkiye’de Haritacılık

Pek çok devlet kuran ve kurduğu devletleri, üstünlüğü bulunan coğrafyalarla pekiştiren Türk Milleti, sebep ve sonucunu ileride açıklayacağımız nedenlerden dolayı; önceleri çağının devletlerinin önünde olan coğrafyacılığı ve haritacılığı, Osmanlı İmparatorluğunun duraklama ve gerileme devriyle birlikte aynı kaderi paylaşmıştır.

Harita Genel Komutanlığı tarafından basılıp, dağıtılan haritacı Mehmet Şevki Paşa [128](Korgeneral) ve Tuğgeneral Abdurrahman Aygün[129] tarafından yazılan “Türk Haritacılık Tarihi” adlı eserler dünyada eşi benzeri görülmedik derecede değerli ve muhteşem eserlerdir.

Aynı zamanda içinde bulunulan zamanı askeri ve siyasi olarak değerlendiren bu dört değerli kitabı okurken etkilenmemek elde değildir.

Çok zor şartlar altında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin hangi imkansız durumlardan bu noktaya geldiği okuyanları şaşırtacaktır.

Sh: 26-79

Kaynak: Salih DEMİRTAŞ, Şablona Sığmayanlar, İlke Emek Yayınları: I. Baskı: Ocak 2006, Ankara.

Yazabilirsin

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s