GÜNDEM


“BUKAĞI”

Niyâzi-i Mısrî kaddesellâhü sırrahu’l âlînin Hayatı

Yazan: Emine Işınsu

BAŞLARKEN…

Göğün, asık suratlı ve buz grisi, derinden derine gelen o müthiş öfkesi, havada artarak denize aksediyor; denizde buz grisi sular köpürüp, şahlanarak gemiyi dövüyor. Küpeşteye tutunmaya çalışarak, haykıra haykıra gelip gemiyi vuran dalgaları seyreden iki adamdan yaşlısı, başını göğe kaldırıp yağmur arandı.

— Yağmur yağarsa fırtına dinebilir, dedi.

Genci alçak sesle:

— Bu Allah’ın bir gazabı olmalı, dineceğe hiç benzemiyor, acaba içeri geçsek mi? diye sordu.

— Yoksa üşüdünüz mü?

Sanki adam, onun korktuğunu anlamıştı. Bu soruyla ona özellikle hakaret etmiş gibi alındı beriki, boynunu dik tutup:

— Ben üşümem, dedi, bir fırtınacık, nedir ki!

Öbürü istifini bozmadı:

— Bu fırtınacık, şu küçük gemimizi batırabilir!

Genç adamın aklından, “Hayır hayır bu Allah’ın gazabı değil. Bu, onun işi!.. Yapar mı, yapar!” diye geçti, korkusu arttı: “Son Limni sürgününde o kadar kızmış ki, mezar taşını tuttuğu gibi sarsmış, bütün Edirne birden sallanmış! Olacak iş mi, amma yapmış işte!.. Paris’e gideyim derken, şimdi Limni Adası yolunda fırtınaya kurban gitmek de var. Çünkü, tam onu ziyarete giderken bu fırtınanın çıkması, hiç de hayra alamet değil!.. Aman Allahım sen yardım et.” diye düşündü. Genç adamın elinde değildi, çok korkuyordu ve Niyâzî Mısrî’den ve kendi dedesinin dedesinin babasından nefret ediyordu. Öbürü tam o anda sormaz mı:

— Sebeb-i ziyaretiniz?

Genç adam, umursamazmış gibi görünmeye dikkat harcayarak, eliyle bir “laf olsun” işareti yaptı:

— İşte adayı şöyle bir ziyaret efendim. Siz acaba neden?

— Ben de bir ziyaret için geldim, tanırsınız belki meşhur mutasavvıf şair Niyâzî Mısrî Hazretleri Limni’de metfundur. (içini çekti) Onun mübarek türbelerini ziyaret edeceğim.

Genç adam o kadar şaşırdı ki, farkında olmadan kelimeler ağzından dökülüverdi:

— Ben de onu ziyaret edeceğim!

Birden kendine geldi, nasıl, ne olmuştu da bu asırda yapmaktan çok utandığı bir işi, türbe ziyaretini itiraf edebilmişti! Dehşetli bir rahatsızlık duydu. Onun gibi, Fransız mürebbiyenin sıkı disiplini altında Batı zihniyetiyle yetişmiş bir beyzadeye yakışır mıydı bu tutum! Yüzü kıpkırmızı kesildi, sonra, “Fakat türbede de karşılaşabilirdik, neyse işte baştan söylemiş oldum.” diye içini rahatlatmaya çalıştı. Haydi, kendisinin bir sebebi vardı, ya şu zat?

— Siz niçin ziyaret edeceksiniz?

— Herhâlde sizinle aynı sebepten efendim, biz ikimiz de onun yolundayız besbelli.

Genç adam, birden üzerine yapışan bir sineği silkelemek ister gibi, tiksinmeyle karışık bir gururla:

— Hayır, hayır, dedi, ben onun yolunda değilim!

— Yaa! dedi yaşlı adam, artık yeni tahmininden emin, gülümsedi. O hâlde edebiyat meraklısısınız ve Mısrî divanının aşkı sizi bu yollara düşürdü?

— Divanını okumadım bile!

— O hâlde?

Hafif alaylı gülümsedi genç adam:

— Benimki Paris aşkı efendim.

— Af buyurun, anlayamadım?

Karşısında kim olursa olsun, tavırlarıyla araya bir Batılı-Doğulu farkı koymaktan hoşlanırdı genç adam. Fırtına korkusuna rağmen, yaşlı adamı küçümseyen bir tarzda, elini hafifçe sallayıp:

— Uzun hikâye, dedi.

Yaşlı adam uzun uzun onun yüzüne baktı. Gencin fırtına korkusunu, şu kendisini “küçümseyen” tavrını sezmişti. “Daha çok genç!” diye düşündü, içini çekti, gözleriyle onu okşar gibi baktı:

— Keşke anlatabilseniz, ferahlardınız, dedi.

Bu ses, bu bakışlar… Genç adam yaşlının yüzüne daha dikkatli baktı; beyaz sakalın çerçevelediği oldukça yakışıklı bir yüz, yakışıklıdan öte, “anlayışlı” bir yüz, bir çocuğunki gibi masum ve kocaman kahverengi gözlerde sevecen pırıltılar… “Saf, sevimli bir adam bu, demek derviş!.. Kılık kıyafetinden de hiç belli değil amma…” Genç adam biraz tereddüt etti, sonra kararlı bir sesle anlattı:

— Meşhur dediniz ya, asıl bizim ailede meşhurdur Niyâzî Mısrî. Düşünün, yüz elliden fazla yıldan beri bizi etkilemeye devam ediyor. Dedemin dedesinin babasının çok yakın bir arkadaşıymış, aralarından su sızmazmış. Taa sıbyan okulundan arkadaşlar. İşte sonra da devam etmiş gitmiş…

— Yoksa dedeniz de bir şeyh miymiş?

— Ne münasebet! (yine o tiksinen gururlu hava) Bizim ailede şeyh, hoca, ulema yoktur efendim! Onun arkadaşı olan dede de, sarayda kâtipmiş, hattatmış, işte o kadar!

O sırada şimşekler çaktı, gri gök, gri hava kızıla boyanıverdi bir an, arkasından gök gümbürdedi… Nihayet yağmur yağmaya başladı. İçeri zor kaçtılar, ıslanmışlardı. Geminin bol tütün dumanlı, sıcak salonunda oturacak yer arandılar, buldular. Ortalıkta dolaşan Rum garsondan çay istediler.

— Yağmur berekettir, dedi yaşlı adam, demek ziyaretimiz kabul edilecek.

Genç adam olanca içtenliği ile:

— İnşallah, dedi.

— Fakat Mısrî Hazretleri’ni ziyaretinizin sebebi?

— Efendim, uzun hikâye.

— Dinlerim.

— Arz ettim; dedemin dedesinin babasıyla çok yakın arkadaşlarmış. İşte o vasiyet etmiş ailede her doğan erkek evlat, mutlaka onu ziyaret etsin diye.

— Çok ilginç, dedi yaşlı adam, demek o zaman bu zaman sizin aileden her erkek…

Onun sözünü kesti genç adam:

— Her erkek değil efendim, ziyaret etmeyenler de olmuş; ama her birinin başına ayrı bir felaket gelmiş, kimi muazzam servetini kaybetmiş, kimi evinde çıkan yangında ölmüş, büyük amcalardan biri intihar etmiş, diğeri (sesini alçalttı) sarayın gadrine uğrayıp sürgün edilmiş…

— Peki ama bütün bunlar vasiyeti tutmayıp Mısrî Hazretleri’ni ziyaret etmedikleri için mi olmuş yani?

Fransız mürebbiye ile büyümüş genç adamın “Batılı” kafası isyanla doldu. Biraz evvel fırtınadan bile Mısrî’yi sorumlu tuttuğunu unutup şiddetle itiraz etti:

— Tabii değil, ilgisi bile yoktur, bundan eminim. Fakat benim Paris seyahatim türlü engellerle karşılaşıp bir türlü gerçekleşemediği için babam, bu ziyaret konusunda o kadar ısrar etti ve aile hikâyelerini o kadar uzun uzun anlattı ki…

— Paris seyahatiniz?

— Okumak için efendim, dedemin dedesinin babasının babası gibi, yani Niyâzî Mısrî’nin arkadaşının babası ve birkaç büyük amcam gibi doktor olmak istiyorum da.

— Çok güzel, pek muvafık fakat, niçin Paris’te?

— Bu iş ancak orada yapılır efendim!

Yaşlı adam, hayretle büsbütün kocamanlaşmış gözlerle onu süzdü:

— Yaa bilmiyordum, dedi.

Ona, “Sen bir derviş parçacığısın, ne bilirsin ki ‘Hu, Hu’dan gayri!” diyen gözlerle bakan genç adam, biraz da sıkılarak izah etti:

— Bugün Paris bir dünya başkentidir efendim. Doktoru da, şairi de, yazarı da velhasıl her entelektüel kişi, Paris’e ayak basmak için can atıyor. Ayrıca, dünyanın en güzel kentidir.

— Yapmayın canım! Nedim’in bir taşına bütün Acem mülkünü feda ettiği İstanbul’umuzdan da güzel değil ya!..

— Bakın (genç adamın sesinde büyüksü, öğreten hava iyice hissedilmeye başlamıştı, “Bakın” diye tekrarladı) İstanbul da elbet fena değildir ama, büyük bir eksikliği var Paris’ten, orada medeniyet var, burada yok! Medeniyet!.. Takdir edersiniz ki, en fazla ihtiyacımız bulunan o büyülü, sihirli, dokunduğu yeri abat eden o büyülü güç! Emin olun, benim için tıbbiyede okumak da, Paris’te bulunmak kadar ehemmiyet arz etmez. İnanınız medeniyet…

Bu sefer yaşlı adam, gencin sözünü kesti:

— Medeniyet diyorsunuz da, aklıma geldi; ben, af buyurun Paris’te yaşayanların oturaklarını, affedersiniz pencereden sokağa döktüklerini işittim, yani evlerinde bir ayak yolu bile yokmuş.

Genç adam biraz bozuk, biraz kızarmış bir hâlde, fakat alelacele konuştu:

— Bunlar ayrıntı efendim, ayrıntı. üzerinde durulmaya değmez… (sözü değiştirmek istedi) Evet Paris seyahatim bir türlü gerçekleşmeyince, babam çok ısrar etti. Yani ben yaşlı pederimin arzusunu kıramadım, sırf onun gönlünü hoş etmek için çıktım bu geziye.

— Bilir misiniz, bilirsiniz elbet, sürgünde ayağında bukağılarla vefat etmiş Hazret ve işin ilginç yanı meğer bu bukağılarla gömülmeyi vasiyet etmişmiş. Böylece onu ayak bileklerinde demir halkalarla defnetmişler… Kabrinin üstü açıkmış. Rivayet ederler ki; birkaç gün süren bir ağır yağmurdan sonra, üstündeki toprak kaymış, bir bacağı bukağı ile açığa çıkmış. Tesadüf bu ya, o gün de İstanbul’dan ziyaretçileri gelmişmiş. Bacak canlı gibiymiş hiçbir bozulma yokmuş. Bunu gören ziyaretçilerden biri, baltamsı bir şey bulup buluşturmuş, niyeti o demir halkayı kırıp çıkarmak, bacağın birini hiç olmazsa kurtarmakmış. Fakat Bismillah çekip baltayı indirmek isteyince, balta elinden o hızla fırlamış, adamın yüzünü pek yakından sıyırıp, uzağa düşmüş. Yani, Mısrî Hazretleri, bukağıyı çıkarmalarına izin vermemiş, fakat adam böylece büyük bir tehlike atlatmış. Derler ki, o kişi arkadaşı olmasaymış, o balta yüzünü sıyırıp geçmez, alnına, yanağına bir yerine saplanırmış mutlak.

Genç adam içini çekti, bu hikâyeyi ne kadar çok dinlemişti. Bıkkınlıkla:

— İşte o adam, dedi, bizim malum dede imiş!

— Allah Allah, dedi yaşlı adam, ben de bu hikâyeyi, rivayet diye size anlattım, demek doğruymuş!

— Galiba, dedi genç adam.

— Gerçi kendisi çok öfkeli bir zatmış, Yüce Mevla’nın “Celal” sıfatı ile sıfatlanmış biriymiş, lâkin bu kadar öfkenin hikmetini bir Allah bilir herhâlde… Kendisi de zaten bir şiirinde: “Herkes anlamaz bizi, bizler muamma olmuşuz” der. Muamma, bilmece demek. Ve şöyle ilave eder: “Lafz u sûret cism ile anlamak isterler bizi / Biz ne elfâzuz ne suret, cümle mânâ olmuşuz” Yani bizi sözlerimizle, suretimizle, cismimizle anlamak isterler, ama biz ne sözleriz ne de suret, cümle mânâ olmuşuz, diyor. Evet Niyâzî Mısrî’yi anlamak da, anlatmak da çok zordur efendim.

— Öyle olmalı, dedi genç adam.

I

1618’in ilkbaharında, II. Osman, hal edilen deli padişah Mustafa’nın ardından tahta çıktı. Aslında, babası Sultan I. Ahmet Han öldüğünde, tahta büyük oğlu ve veliahdı Şehzade Osman’ın çıkması gerekiyordu. Ancak, Osman’ın, babasından da sert mizacı, çoğu kişiyi ürkütmüştü. Bir de I. Ahmet’in gözde kadını “Kösem” diye çağrılan Mâhpeyker Haseki, kendi oğullarına zarar verecek bir cülusu önlemek için, şeytani zekâsını kullanmış, bütün servetini ortaya döküp saçmıştı. Böylece I. Ahmet’in hasta küçük oğlu Şehzade Mustafa tahta oturtuldu. Fakat kısa bir süre sonra, Mustafa’nın deli olduğu anlaşıldı, saltanatının kısa süreceği belli oldu. Kösem Sultan bu süre içinde, I. Sultan Mustafa’nın akılsız ve gaddar annesi Valide Sultan’ın, Sultan Ahmet’in ilk iki şehzadesini ortadan kaldırtabileceğini ümit ediyordu. Fakat umutları suya düştü, beceremedi… Aradan üç ay, dört gün geçti, Sultan Mustafa tahttan indirildi. Ve böylece hakkı yenmiş Sultan Osman tahta geçti. Mustafa’yı öldürtmedi, ancak geleneğe aykırı şekilde hareket edip ve üstelik deli amcasını cülus ettirenlere karşı çok sert tepki gösterdi.

On üç yaşını anca geçmişti. Fakat tahsilli ve muhakkak ki babası I. Sultan Ahmet’in o yaşlardaki hâline göre daha olgundu; zeki, hırslı, memleket meseleleri üzerine düşünmeye meraklıydı… Sabırsız, sert, aceleciydi…

Babasına, altı minareli ünlü Sultan Ahmet Camii’nin avlusunda güzel bir türbe yaptırdı. Veziriazam Damat Halil Paşa’yı azledip, Damat Kara Mehmet Paşa’yı Veziriazam yaptı. Sultan Osman’ın büyük planları vardı; memleketin acil reformlara ihtiyacı olduğunu düşünüyor, devlet düzeninde kesin tedbirler almak istiyordu ve “Padişah”ın ağzından çıkan her cümlenin “kanun” olması lazım geldiğine kesinkes inanıyordu.

***

Onun tahta çıktığı günlerde sarayın hekimbaşı Mehmet Zihni Efendi ile eşi Mihriban Hanım’ın bir oğulları oldu, ilk çocuklarıydı. Mehmet Zihni Efendi, evde bayram havası estirdi. Güzeller güzeli karısına yakut ve zümrütlerle bezenmiş, çiçek çiçek bir kolye hediye etti ve oğlunun ismini Muhammed Kâsım koydu. Çocuğu Kâsım diye çağırdılar…

Kâsım’ın doğduğu gün Malatya şehrinin merkezine bağlı, âdeta mesire yeri sayılabilecek güzellikte, Aspozi Mahallesi’nde, Malatya eşrafından Soğancızade Şeyh Ali Çelebi el-Nakşibendi ile karısı Hatice Hanım’ın da yetişmekte olan iki kızından sonra, bir oğulları oldu. O ağırbaşlı Ali Efendi bile sevincini belli etti; Hatice Hanım’ın saçlarını okşadı. Bebeğe Muhammed ismi kondu. İri, esmer bir bebekti ve sanki akıllı akıllı bakıyordu. Peygamber ismine hürmeten onu Mehmet diye çağırdılar.

Bir yıl sonra Mehmet’e bir erkek kardeş geldi, ismini Ahmet koydular… Ağabey Mehmet, bebek Ahmet’le pek ilgilenmedi…

Ahmet’in doğumundan altı ay sonra Kâsım’a da bir kız kardeş geldi, o da ağabeysi gibi sarışın ve mavi gözlüydü. Bu taş bebek gibi güzel kıza Melekşan ismini uygun gördüler.

***

Sultan 11. Osman, artık düşündüğü radikal reformları hayata geçirmeye niyetlenmişti. Özellikle, son zamanlarda düzeni bozulmuş, şımarmış, kendiişlerine bakacakları yerde devlet işlerine karışmaya başlamış bulunan “Kapıkulu Ocakları” denen yeniçeri sınıfını ortadan kaldırmak ve yeniden bir merkez ordusu düzenlemek istiyordu. Birçok beylerbeyine gizli talimatlar gönderdi, fakat hem saray içinde hem saray dışında dedikodular aldı yürüdü. Zaten tedirgin olan yeniçeriler, büsbütün rahatsız oldular. Sultan ayrıca Ulema sınıfının yetkilerini fevkalade kısmış, onları da karşısına almıştı. Bir taraftan da deli padişah Sultan Mustafa’nın annesi eski valide sultan, kız kardeşi sultan ve onun kocası Vezir Davut Paşa, yeniçerilere rüşvet ve vaatler dağıtıyorlardı…

***

Sultan II. Osman’ın alçakça katledildiği 1622 yılında, Mehmet ve Kâsım dört yaşına basmışlardı. Aileleri dört ay dört gün daha bekleyip, âdet olduğu üzere çocukları dört yaş dört ay dört günlükken rahlelerinin önüne diz çöktürüp, okutmaya başladılar. Kâsım’ın hocası Mehmet Zihni Efendi idi. Mehmet’inki ise Şeyh Ali Efendi’nin pek sevdiği müritlerinden Rumelili eski pehlivan Koca Halil Derviş’ti… Pek iri yarı olduğu için, hemen herkes ona “koca” sıfatını uygun görmüş, zamanla ismi unutularak, “Koca Derviş” olarak anılmaya, çağrılmaya başlamıştı… Koca Dervişin dervişlikten gayri bir büyük merakı vardı ki ne derviş arkadaşları ile ne de şeyhiyle paylaşabiliyordu. Bu merak siyasetti, memlekette, sarayda neler olup bitiyor hep öğrenmek, bilmek ve konuşmak isterdi. Bu sebepten İstanbul’dan, Edirne’den sık sık mektuplaştığı arkadaşları vardı.

Mehmet okumaya büyük bir ilgi gösterip elifbasıyla ilgilenirken; Kâsım, harflerin şekilleriyle âdeta oynuyor, onları türlü böceklere, bazen de insanlara benzetip vücudunu eğip büküp harfleri taklit etmeye çalışıyordu. Sonra, babasının kalemi ile, o harfleri kâğıt üzerinde çiziktirmeye başladı ve harfler Kâsım’ın elinde, elifbadakinden apayrı şekillere büründüler. Babası onu düzelttikçe huysuzlanıyor, kendi yazdıklarının daha güzel olduğunu söylüyordu. İlk Mihriban Hanım’ın aklına geldi ileride oğlunun bir hattat olabileceği, Mehmet Zihni Efendi de kabul etti bu fikri ve Kâsım’a son derece yumuşak davranarak, önce kendi yazdıklarının aynısını taklit edip öğrenirse, sonra daha büyüyünce, Kâsım’ın istediği gibi yazmasına müsaade edeceğini söyledi.

Beri tarafta Mehmet okumayı sökmüştü. Bazı bazı koca adam, Mehmet’i kucağına oturtuyor, ona, İslamiyetin ahlaki değerlerini anlatıyordu. En önemli kural, “Doğru Yol”u izlemekti ki bu, ancak bizi Yaradan’ın “yap” dediklerini yapıp, “yapma” dediklerini yapmamaktı. Allah’ın en değer verdiği konu ise; insani ilişkiler ve “hak” kavramıydı; çünkü “Hakka hizmet, halka hizmet” demekti ve insanların birbirlerinde hakları asla kalmamalıydı. Öyle bir günahla Yaradan’ın karşısına çıktıkları vakit, O, bunu bağışlamaz: “Önce hakkını yediğiniz kişi sizi bağışlasın.” derdi. Yaradan, insanları, sevgisinden, sevgiyle yaratmıştı, onların birbirlerini ve her yaratılanı sevmelerini isterdi. Çocuk, onu büyük bir dikkatle âdeta kelimeleri yutarak dinlerdi. Koca Halil Derviş, onu çok akıllı buluyor, ileride bu çocuğun bir “hakikat” âlimi olacağını söylüyordu. O, elbette ki babasını takip edecek, büyük bir Nakşibendi Şeyhi olacaktı!..

Bir gün Koca Derviş, gözyaşları içinde, ona bir dörtlük okudu:

— Bak kıymetlim, dedi, sana bir şiir okuyacağım, iyi dinle:

Bir şah-ı âlî şan iken Şah-ı Cihâriâ kıydılar Gayretli genç aslan iken Şah-ı Cihân’â kıydılar Gazi bahadır Han idi Ali nesep Sultan idi Namıyla Osman Han idi Şah-ı Cihân’â kıydılar…

(dövündü) Ah Şahım efendim, ah Şahım efendim!..

Gözyaşları yağmur gibi iniyordu yanaklarına. Çocuk, kocaman adamın bu gözyaşı selinden şaşkına dönmüştü, sordu:

— Şah-ı cihan da kimdir, arkadaşın mı?

— Senin, benim hepimizin Şah’ı, Padişah’ı idi o, abe gencecikti… İyi işler yapacaktı, bırakmadılar, komadılar…

— Kimler?

— Kim olacak kızanım, çevresindeki hainler, delibozuk yeniçeriler.

— Ama geçen gün bana okuduğun şiir daha güzeldi.

Gözlerini elinin tersi ile kurulayan Halil Derviş, geçen

gün okuduğu şiiri düşündü, galiba “Şol cennetin ırmakları akar Allah deyu deyu” idi… Koca Derviş, beş yaşındaki çocukta bu şiir zevkine hayran kaldı. O kadar hayran kaldı ki Sultan Osman için ağlamayı kesti; “Bu çocuğa âlim hocalar gerek, vah bahtsızım! Vah, benim gibi bir fakir derviş parçasına kaldı.” diye düşünüp, bu sefer Mehmet için ağladı.

Kâsım, ne istediğini bilen, uslu bir çocuktu. Saatlerce yazı yazmaya çalışır, bu uğraşı içinde ikide bir kendisini rahatsız eden Melekşan’a kızmaz, hatta zaman zaman yazmayı bırakır, gülerek küçük kızı oyalardı… Mehmet ise çok yaramazdı, dersleri dışında, sopadan yapılmış atma atlayıp kendini sokaklara atar, saatlerce görünmez, annesini, ablalarını merak içinde bırakırdı. Onu arayıp bulup tatlılıkla eve getiren hep Koca Derviş olurdu. Bazen de yakınırdı Derviş: “Böyle habersiz kaçıp gitme be kıymetlim, bak adamım kadınları yine üzdün, yedin bitirdin onları be kızanım. Haydi kendimi saymıyorum, bana acıma, onlara acı bari…”

Çok değil birkaç yıl sonra, yalnız kendi mahallesinden değil, ta şehrin içindeki mahallelerden şikâyetler gelmeye başladı; erkek çocukları dövüyor, kız çocukların saçlarını çekiyor, çeşmeleri çamurluyordu. “Hani şu mübarek şeyhin oğlu olmasa, onlar bu çocuğa yapacaklarını bilirlerdi amma velakin işte…”

Koca Derviş ise kendi kendine; “Te be kızan o kadar zeki ki, zekâsı dolup dolup taşıyor. Bir budalalığa, bir ahmaklığa hiç dayanası değil. Böyle şeylerle karşılaşınca kendince ceza veriyor onlara!” diye düşünüyordu.

Bir gün uzaktaki mahallelerden birinde, Mehmet yerine Koca Derviş yedi dayağı. Güreşçiydi, iri yarıydı, istese kendini dövenleri pek güzel dağıtabilirdi, fakat o, çocuğun üstüne kapanıp, ona iyice siper olup, “Kıymetlimi döveceklerine beni dövsünler, hırslarını böyle alsınlar bari!” diye ses çıkarmadı; sille tokat üzerine gelenlere tek parmağını bile kaldırmadı… Sonra yaralı bereli, Mehmet’in elinden tutup eve dönerlerken, çocuğun bir garip sessizliğe kapıldığını gördü, sordu:

— Konuşsana kıymetlim, dilini mi yuttun?..

— Ben yiyecekken dayağı sen yedin, olmadı bu iş! Hiç olmadı. İstesen sen hepsini döverdin, senin gücüne karşı gelemezdi onlar, ama sen dayak yedin!..

— Abe ben senin dayak yemene dayanamazdım ki kıymetlim, adamım, o zaman onlara karşı gelirdim, beni dövdükleri zaman ise karşı gelmedim, kendimi savunmak aklımdan bile geçmedi, orada görevim seni korumaktı.

— Ama neden?

— Çünkü kızanım, insancıkları o kadar kızdırmıştın ki, birini dövmeselerdi çatlayacaklardı. Varsın hırslarını benden alsınlar dedim.

— Ama böyle olmaz ki, haksızlık bu! Hakkın bende kaldı!

— İşte derviş kişi, buna haksızlık demeyebilir; derviş, önce ben yerine, önce sen diyen kişidir kıymetlim. Abe şeyh baban eğer bilseydi bu olayı, bana hak verirdi sanırım.

— Sorarım ona.

— Hayır sakın kızanım, annen bile senin bu yaramazlıklarını babana söylemedi, sakladı. Şeyhimi üzmeyi istemeyiz değil mi?

Çocuk, onu taklit ederek:

— Düşünmem lazım! dedi.

Mehmet, yedi yaşına basmak üzereydi.

Çocuğun düşünmesine vakit kalmadan, Şeyh Ali Efendi, pek sevdiği müridinin burnunun üstündeki yara izini görüp sordu. Şeyhinin karşısında bu iri yan adam, bir çocuk kadar saf ve ürkekti; yine de sorulan geçiştirmeye çalıştı.

— Çıkar ağzından baklayı oğlum, dedi Ali Efendi, benden saklın gizlin olduğunu bilmiyordum, söyle, anlat bana bakayım.

— Şeyhim efendim, yalvarırım bu seferlik beni bağışlayın, yalvarırım şeyhim efendim.

— Anlat, dedi şeyh, Mehmet yüzünden geldi başına bir şeyler, anlat, tafsilatını söyle.

O zaman Koca Derviş’in aklına dank elti ki, şeyhinden bir şey saklanamaz, çünkü o bilir! Bu gerçeği nasıl da unutmuştu. Ezilip büzüldü, gözlerinden yaşlar aktı, sesi küçücük çıktı, ama anlattı.

Ve Mehmet yedi yaşına girerken, hayatının ilk ve son falaka dayağını yedi. On sopaydı, ama canı çok acımıştı. İnat etti ağlamadı, gözyaşları içine aktı; bağırmadı, sesi boğazına tıkanıp kaldı.

Sonra Mehmet, topallaya topallaya gidip Koca Derviş’i buldu:

— Beni babama müzevirlemene kızmadım, dedi, falakaya çekti, ağlamadım; çünkü Allah’ın istediği hak yerini buldu.

— Nasıl seni müzevirlediğimi düşünürsün adamım, kıymetlim? Şeyhim efendim burnumdaki yara izini görünce sordu, ısrar etti abe, zaten senden dolayı bir şeyler olduğunu anlamıştı… Detayı istedi, ben de yalan söyleyemem ki kızanım, bilirsin.

Mehmet birden kendini Halil Derviş’in kucağına attı ve doya doya ağladı.

Ertesi gün Ali Efendi, kararını Koca Halil Dervişe bildirdi:

— Sen bu deli oğlana güreş öğreteceksin Halil Derviş. Dayak atmak yahut yemek er kişinin kârı değildir, erkişinin kârı güreş yapmaktır, bunu böylece söyle Mehmet’e, güreş yapsın, rakipleriyle er meydanında buluşsun. Ayrıca, bu sonbahar inşallah, seninle dersleri kesip sıbyan okuluna başlayacak, bunu da söyle kendisine.

— Abe şeyhim efendim, emredersiniz de, müsaadenizle derim ki; bu çocuk sıbyan okuluna alışamaz gibi gelir.

— Evet bilirim vahşidir. Girsin yaşıtları arasına, görsün yabancı hocayı, tam olmasa da birazcık ehlileşecektir. Bilirsin Ahmet’e bile yüz vermez kerata, burnu da büyüktür, bu burun kırılmalı Halil Derviş, kırılmalı! Sonra maazallah, hayatın içinde ne yapar! Okul, insanı hayata hazırlar; sen endişelenme onun için, dikkafalıdır, inatçıdır, hiç esnek değildir. Burnunun dikine gider, bilirim. Sen ona güreş öğretmeye bak, harcayacak fazla enerjisi var, güreşte harcasın, aksi hâlde bizim dergâha yakışa gelmez. Senin gibi bir derviş yine, hiç olamaz!

— Edep ederim efendim, müsaadenizle söyleyeyim ki; bu kızan büyük bir âlim olmaya, bir “hakikat” âlimi olmaya adaydır. Duyguludur, ince düşüncelidir, gönlü geniştir, kafası da çok iyi çalışmaktadır, yaşıtları ayarı değildir, çok daha yüksektir.

— Yaa, demek öyle düşünüyorsun Halil Derviş! Belki de haklısın, göreceğiz bakalım, göreceğiz.

Sultan Mustafa’nın annesi Valide Sultan ve damadı Vezir Kara Davut Paşa, Sultan Osman’a kıyan ihtilalin göstermelik başı idiler. Gerçekte iktidar, yeniçeri cuntasında bulunuyordu. Tahta yine Deli Sultan Mustafa’yı geçirmişler ve yeniçeriler bir buçuk milyon altın cülus bahşişi almışlardı. Davut Paşa, Topkapı Sarayı’nda yağma yapmış, Sultan Osman’ın kılıçlarını, atlarını, antika eşyalarını çalmıştı ve Sultan Ahmet’in şehzadelerine Murat’tan başlamak üzere kıymak istiyordu. Bir adamını Bab-ı Hümâyûn ağalığına getirdi; veliahdın işini bitirmek şartıyla, vezaretle Mısır eyaletini vadetti. Fakat Murat’ın korumaları, adamı öldürdüler… Böylece Davut Paşa, makamını yirmi dört günden fazla muhafaza edemedi, ancak daha önce, Sultan Osman’ı çok sevdiği için, adı “Osmancı’ya çıkan Hekimbaşı Mehmet Zihni Efendi’yi, Malatya’ya sürdürmeyi başarmıştı.

***

Mehmet Zihni: “Ben hekimim, nerede nasıl olursa olsun mesleğimi icra ederim. Hem belki saraydan sonra, Anadolu’nun bir ücra kasabasında çalışmak bana fevkalade bir tecrübe kazandırır…” diyorduysa da, Mihriban Hanım birkaç defa düşüp düşüp bayıldı.

— Ah efendiciğim, diyordu, keşke seni sadece azletselerdi, yine İstanbul’da kalsaydık, burada icra etseydin mesleğini. Ne olur efendiciğim, pek çok tanıdığın vardır sarayda, onları ziyaret etsen, hiç olmazsa şu sürgün cezasını kaldırtsan… Bak ben yapamam o adını bile hiç duymadığım şehirde. Sonra, hani Kâsım, enderun mektebine başlayacaktı… Vazgeçtim enderundan, saray da kendilerinin olsun, okulları da! Biz bizi kurtaralım, İstanbul’da kalalım, ben bilirsin İstanbul’un Anadolu yakasında bile sıkılırım… Yapamam o Malatyalarda!

Mehmet Zihni, derin derin düşünüyordu. Tabii ki kendisinin de hoşuna gitmemişti Malatya’ya sürülmek, fakat karısının dediği gibi şuna buna ricacı gidecek bir kişi değildi o! Sarayda kimin baş olduğu belli olmayan bir zamanda, hiç olmazsa boynunu kurtarmıştı, bu da mühim bir şeydi ve Allah’a şükretmek gerekiyordu… Zihni Bey epey sessiz kaldıktan sonra:

—Pekâlâ, dedi, canım efendim, bu kadar çok istemiyorsan Malatya’yı, seni çocuklarla İstanbul’da bırakır, ben yalnız giderim.

Ve üzülerek karısının gözlerinde parlayan ışığı gördü, boğazını temizleyip öksürdü ve dedi ki:

— Bittabi babamlarda kalırsınız. Onların evi müsait, üçüncü kattaki odaları kullanmıyorlar bile, orası sizin daireniz olur. Buradan Zekiye kızı kendi hizmetlerin için götürürsün, orada aşçı var, orta hizmetlileri var, adam bol yani…

— Yani, evimizi kapattıracak mısın bana?

— Ya nasıl olur iki gözüm! Bu koca konakta yalnız başınıza kalacak hâliniz yok ya, böyle bir şeyi aklıma bile getiremem.

Mihriban en tatlı gülücüğü ile güldü:

— Bizimkilerin yanına geçsem?

— Bilmez misin, bir kadının evi, kocasının evidir Mihriban! Malatya olmazsa babamlar, bu kadar!..

Mehmet Zihninin, “Mihriban” demesi ve cümlenin sonundaki, “bu kadar” kelimesi, fena hâlde kızdığını gösteriyordu. Mihriban her zamanki ince zekâsını kullanmak istedi ama Malatya konusundan içi o kadar tedirgindi ki, beceremedi, güzel mavi gözlerinde yaşlarla:

— Peki, dedi, sen o kadar istiyorsan gidelim Malatya’ya. Yalnız bana söz ver, önce, şu saraydaki arkadaşlarınla bir görüşeceksin.

— Mihriban, üç gün sonra şehri terk etmemiz lazım, emir böyle. Sen bir an önce hazırlığa başlasan daha iyi olur.

— üç gün sonra terk etmek mi?!

Mihriban düşüp, tekrar bayıldı.

***

Kağnı arabaları ve atlarla yapılan, kervansaraylarda hüzünlü molalar verilen, çok zahmetli ve uzun bir yolculuktan sonra, Mihriban’ın İstanbul’da bırakmaya bir türlü razı olamadığı birtakım eşyalarla iki ay sekiz gün sonra Malatya’ya ulaştılar… Bir kervansaraya indiler. Mihriban, çocukları ve hizmetlileri ile harem kısmına geçtikten sonra, Mehmet Zihni Bey, evin kâhyası Hüseyin’i yanma alıp ayağının tozuyla ev aramaya çıktı. O kadar zahmet çekmişler, o kadar yorgun düşmüşlerdi ki, bu yolculuğa karısı ve çocukları ile çıktığına çoktan pişman olmuştu.

Şimdi Mihriban’ın beğenebileceği gibi bir ev bulmayı çok istiyordu. Önce sorup soruşturdular, hemen herkes, konaklarıyla, yeşilliği ve suları ile meşhur Aspozi Mahallesi’ni salık verdi.

Böylece Mehmet Zihni Efendi ailesiyle beraber Aspozi’de Ali Efendi’nin dergâhına yakın, güzel ve büyük bir konağa kiracı olarak yerleşti, üç katlıydı konak. Birinci kat selamlık ve hasta muayenehanesi olarak ayrıldı, bir küçük odayı da Zihni Efendi, laboratuvar olarak beğendi; sarayda kullandığı bazı ilaçları burada yapabilecekti, gerekli malzemeyi getirmişti.

***

Bu arada İstanbul ve Anadolu’da Sultan Osman’ın kan davacıları türemişti. Birçok beylerbeyi, sancakbeyi, kadı ve halkın bir kısmı taşrada buldukları yeniçerileri öldürmeye veya çok ağır hakaretlerde bulunmaya başlamışlardı. En büyük karşı ihtilali Erzurum Beylerbeyi Abaza Mehmet Paşa çıkardı ve çevresine birkaç beylerbeyi toplayarak bulduğu yeniçerileri kılıçtan geçirdi. Henüz otuz üçüne gelmemiş genç bir beylerbeyi idi ve Sultan Osman ile askerî reform için evvelce gizlice anlaşan valilerden biri olduğu biliniyordu. İstanbul’da Sultan Osman’a hâlâ mersiyeler yazılıp besteleniyordu… Sipahiler ikinci defa ayaklanarak, padişahın katlinden sorumlu olanların cezalandırılmasını istediler. Konya’da oturan Mevlevi tarikatının başı Ferruh Çelebi, Sultan Osman’ın kan davası için Abaza Mehmet Paşaya destek verdiğini açıkladı… İstanbul’da sipahiler üçüncü ve dördüncü defa nümayiş yaptılar. Yeniçerilerin ekserisi de hain ve katillerin cezalandırılmalarına taraftar olduklarını açıkladılar… Divan-ı Hümâyûn telaşa düştü, ulema da katillerin cezalandırılmasını ve padişahın hallini istiyordu… 10 Eylül 1623’te Sultan Mustafa ikinci kez hal edildi. Gerçekten padişah olduğundan ve düşürüldüğünden habersizdi. Yerine Sultan IV. Murat tahta geçti.

***

Mehmet sıbyan okulu fikrini biraz tereddütle karşıladı, ancak güreş öğrenmek pek hoşuna gitti. Koca Derviş’in, talimatlarını dikkatle uyguluyor ve günün birinde güreşçi olacağına inanıyordu. Niyeti, batıya, Derviş’in memleketi Edirne taraflarına gitmek ve orada çok namlı bir pehlivan olmaktı. Koca Halil Derviş de, artık sokaklarda tahta at koşturmayıp, kendisi ile efendi efendi güreşen, yaşına göre güçlü kuvvetli olan Mehmet’in keyfini kaçırmamak için, bu hayallere bir şey demiyor, başını sallayıp tasdik ediyordu. Nasıl olsa gün gelecek, Allah aşkı onu da çekecekti… Derviş, bundan emindi!..

O gün, yine dergâhın bahçesinde, boyu boyuna uysun diye derviş, dizlerinin üzerine çökmüş, Mehmet ayakta güreş tutarlarken, Mehmet duraladı ve alçak sesle:

— Bir çocuk bizi seyrediyor, dedi.

Koca Halil Derviş, omzunun üstünden baktı, sonra kaptığı küçük kolu bırakıp, gülümsedi:

— O yabancı değil, dedi Mehmet’e ve çocuğa seslendi. Abe gelsene aslanım, sen de bizimle güreş.

Çocuk sesini çıkarmadı, yalnız başını yukarı kaldırıp “olmaz” işareti yaptı, çünkü annesi ona, yabancılarla konuşmamasını tembihlemişti.

— Babanla görüştüm ben, tanışıyoruz, burası dergâh, gel be kızanım.

Çocuk, yine aynı işareti yaptı, ancak yerinden de kıpırdamıyor, gitmeye niyetlenmiyordu.

— Öyleyse ismini bağışla bize, dedi Koca Halil Derviş.

Çocuk biraz duraladı, sonra seslendi:

— İsmim Kâsım.

— Tamam, bana Koca Derviş derler, bu da Mehmet… Seninle de tanışmış olduk gördün mü kızanım! Haydi gel şimdi.

— Olmaz! Annem kızar.

Sonra arkasını döndü Kâsım, koşarak uzaklaştı.

— Ne ikide bir çağırırsın bu burnu büyük çocuğu?

— Aslında boyu boyuna, yaşı yaşına uygun bir güreş arkadaşı arıyorum kızanım sana, bu Kâsım pek uygun geldi bana. Çünkü Ahmet’i de yokladım ama, onun güreşe hiç hevesi yok.

— Ben ne Ahmet’i ne kimseyi istiyorum, sen varsın ya.

— Seninle dizlerimin üzerinde güreşmektense…

— Ben o Kâsım çocuğu döverim!

— Hayır, güreşte yenerim diyecektin!

— Hem güreşte yenerim, hem de döverim!

— Abe sana hiçbir zararı dokunmayan çocuğu niye dövecekmişsin?

Doğru ya, niçin? Bir düşündü Mehmet, acaba çok şık giyindiği için mi? Acaba Koca Halil Derviş’in davetine gelmediği için mi? Gözüne çelimsiz göründüğü için mi? Bu soruları tam düşünemedi bile, içindeki olumsuz kıpırtıları adlandıramadı. Omuz silkti:

— Hem nereden tanıyorsun sen onun babasını?

— Hani anlattım ya kıymetlim, şu taş konağa taşınanların oğlu. Beni kahve içmeye çağırdı babası, çocuk anasının yanında olduğu için görmemiş beni besbelli…

— Ha, hani Sultan Osman uğruna saraydan kovulan, böyle demiştin değil mi? O çocuk da Ahmet gibi olmalı, beni sevmedi, gelmedi.

— Ahmet seni çok seviyor ama sen onu oyunlarına karıştırmıyorsun.

— Napayım, şeyh babamdan ayrılmıyor o. Zikir meclislerinde bile hep yanında oturuyor.

— İstesen, sen de oturursun zikir meclislerinde.

— İstemiyorum!

Koca Halil’in gizli derdiydi bu çok zeki, akıllı çocuğun bir kere bile zikir meclisinde bulunmayı istememesi. Oysa kardeşi Ahmet, o donukluğuna rağmen, babasının elinden tutar gelir, orada büyükleri taklit edip saatlerce otururdu… “Neyse hele bu; çocukluğunu, taşkınlığını yaşasın bakalım, denizler durulmaz dalgalanmadan.” diye düşündü.

Birkaç gün sonra; Mehmet’le Kâsım sokakta karşılaştılar, ikisinin de adımları yavaşladı, birbirlerini ciddi bir merakla süzdüler, konuşacak gibi oldular ama konuşmadılar.

Sıbyan okuluna başladıkları gündü. Mehmet kendisini Koca Derviş’in götürmesini istememiş, yalnız gitmişti.

Okula yaklaşırken, bir çocuk kalabalığı gördü, galiba birisini dövüyorlardı. Mehmet, Koca Dervişe, okulda kavga etmeyeceğine dair verdiği sözü tutmak için, olaya hiç bulaşmadan çocukların yanından sıyrılıp geçmek istedi. Yanlarından geçerken gözü kaydı, dayak yemekte olanın Kâsım olduğunu gördü. Birden ne olduğunu anlamadan âdeta bilinçsizce kendini kavganın içinde buldu. Sağa sola yumruk attı ve güreş kurallarını uygulayarak irili ufaklı çocukları kaçırdı. Zavallı Kâsım yerde inlemekteydi, kafası yarılmıştı, saçlarından kan sızıyordu; besbelli biri ona taşla vurmuştu. Mehmet, Kâsım’ın kalkıp biraz toparlanmasına yardım etti:

— Seni evine götüreyim doktor baban sarsın başını, dedi.

Kâsım, dayak yemiş olmaktan çok utanmıştı:

— Hepsi birden üzerime geldiler, yoksa böyle olmazdı, tek tek gelselerdi, hepsini döverdim, diyordu.

— Niçin geldiler ki?

— Bilmiyorum, önce kıyafetimle alay etmeye başladılar, sonra biri: “Bu züppeyi dövelim.” diye bağırdı, hepsi başıma üşüştü.

Mehmet, Koca Derviş’i taklit edip başını salladı, onun sözleri ile konuştu:

— Çocuklar arasında olur böyle şeyler, yeter ki biz bela olmayalım, kavgayı başlatmayalım, dedi. Sonra Kâsım’ın yırtılmış elbiselerine bakıp, ama sana da söyleyeyim, bu giysilerin, gerçekten İstanbul züppeleri gibi!

Kâsım, çaresizlikle boyun büktü:

— Ne yapmalıyım, bütün elbiselerim böyle!

“Allah Allah, bir insanın, hele çocuğun nasıl birkaç elbisesi birden bulunur?” diye şaştı Mehmet, fakat Kâsım’a bir şey söylemedi.

— Haydi, haydi gel seni evine götüreyim, dedi.

Kapıyı açan Kâhya Hüseyin, “Küçük Bey”i böyle kafasından kan akar, perişan görünce şaşkına döndü ve Kâsım’ı içeri çekip, kapıyı Mehmet’in yüzüne kapattı.

Mehmet, içerden Kâsım’ın feryadını işitti: “Hüseyin ağabey o beni kurtardı, aç kapıyı!”

Kapı açıldı. Çocuğun bağırmasını Mehmet Zihni duymuş, o da belirmişti kapıda.

— Gel çocuğum, deyip onu içeri aldı.

Ve Kâsım’ın başına pansuman yaparken, onunla konuştu, ne olduğunu bir de Mehmet’e sordu. Mehmet, tıpkı büyük bir adam gibi:

— Sanırım, dedi, okuldaki bazı çocuklar, Kâsım’ın giysilerini züppe işi bulmuşlar.

— Yaa, demek öyle!

Yarası acıyan Kâsım bir çığlık attı, babası yumuşak yumuşak dedi ki:

— Sen artık okullu bir çocuk oldun, büyüdün, sık dişlerini, şimdi bitiyor işim.

Kâsım itiraz etti:

— Ben artık okula gitmem!

Mehmet atıldı:

— Bizler gibi giyinirsen kimse sataşmaz, dedi ve ilave etti, hem zaten ben hep yanında olurum artık, sana kimse dokunamaz!

“Ben hep yanında olurum artık.” Bu cümle Kâsım’ın yaralı yüreğini ısıttı:

— Teşekkür ederim Mehmet, dedi, biz hiç ayrılmayalım!

Böylece yıllar yılı sürecek olan dostluğun temeli atıldı.

— Bu güzel bir anlaşma! dedi Mehmet Zihni ve Mehmet’e kim olduğunu sordu, önce Kâsım cevap verdi:

— O, sizin ziyaret etmek istediğiniz tekkede kalıyor, güreş çalışıyor.

— Sen de mi dervişsin Mehmet?

Sesinde sanki gizli bir alay vardı.

— Hayır, ben Şeyh Ali Efendinin oğluyum, bana güreş çalıştıran Koca Halil’dir, derviş olan.

— Hımm, demek Ali Efendinin oğlusun sen, memnun oldum. Bir gün babanı ziyaret etmek istiyorum, ne de olsa komşu olduk artık.

— Koca Halil Dervişle tanışıyormuşsunuz zaten.

— Halil mi? Evet evet, biz eve taşınırken eşyalarımızın taşınmasına yardım etti sağ olsun, sonra beraber bir kahve içtik.

“Allah Allah!” diye düşündü Mehmet “Kahveden bahsetti de, bu yardımın lafını etmedi! Zaten o, kime yardım ettiğini söyler ki, hep başkalarından duymaz mıyız!” İçi sevgiyle doldu Koca Derviş’e. “Ben de onun gibi olacağım, hem herkese yardım edeceğim, hem de yardımlarımı ona buna söyleyip övünmeyeceğim!” Kendi kendine söz verdi, sonra:

— Ben gideyim artık, dedi.

Onu teşekkürlerle uğurladılar.

***

Ertesi gün Mehmet Zihni, elinde İbn Arabi’nin kıymetli bir el yazması risalesi ve bir kutu İstanbul lokumu ile Ali Efendi’yi ziyarete geldi. Koca Derviş karşılayıp şeyhinin huzuruna çıkardı. Onlar oturduktan sonra, kendisi de kapı yanında bir yere diz çöktü. İki adam önce Malatya’dan konuştular. Ali Efendi, Malatya’yı Yavuz Sultan Selim Han’ın alıp, Şehsuvaroğlu Ali Bey’e verdiğini söyledi. Malatya’nın Osmanlıya kısmet olması Kanuni Sultan Süleyman zamanında olmuş… Ancak, bu yüzyılda başlayan Celali İsyanları sırasında özellikle Bölükbaşı Kara Ahmet’in soygunlarına uğrayarak büyük zarar görmüş şehir.

— Neyse, üzücü şeyler konuşmayalım, dedi Ali Efendi, Ulu Cami’mizi gördünüz mü?

— Methini işittim ama maalesef daha gidip göremedim.

— Anadolu Selçukluları döneminden. Cami, planı ve mimarisiyle İran’daki Büyük Selçuklular zamanı anıtlarının benzerlerindendir. Kubbenin ortasında çini mozaiklerle Süleyman Peygamber’in mührü işlenmiştir, zaten eyvan ve kubbeler bölümü, sırlı tuğlalar, patlıcan moru ve firuze çini mozaik süslemelerle pek güzeldir efendim velhasıl bir sanat abidesidir.

Sonra İstanbul’dan konuştular; Ali Efendi İstanbul’da başlayıp süratle imparatorluğun her yanına yayılan bu karşı ihtilalden büyük endişe duyuyordu:

— Beni üzen, Sultan Osman’ın kan davasına sahip çıkıyormuş gibi görünen birtakım soyguncuların, eşkıyaların, silaha sarılıp bizzat halka zulmetmeleridir. Böyle şeyler olduğuna dair bazı bilgiler aldım.

— Evet ben de işittim, maalesef öyle şeyler de oluyormuş. Koca imparatorluk efendim, her çeşit adam var… Halk arasında da, yukarıda da… (içini çekti derin derin) Bilmem ki Sultan Murat ne yapacak! Daha çocuk on bir yaşında, idare tabii annesi Kösem Sultanda, onun da idaresi yeniçeri cuntasında!

— İyi olacak, dedi Şeyh Ali Efendi, kesin bir sesle. Hele büyüsün bir bakalım, ömrümüz olursa görürüz. Siz Sultan Osman’ı iyi tanırsınız herhâlde, nasıl bir insandı?

— Önce çok zekiydi, taşan aşan bir zekâsı vardı; memleket için düşündükleri, gerçekten vatanın milletin hayrınaydı. Ama aceleciydi, temkinli hareket etmiyordu… Çevresinde onun isteklerini başaracak, başarmaktan geçtim, ona destek olacak bir ekip bile yoktu. Rahmetli Sultan, çevresinin hayal bile edemediklerini hemen gerçekleştirmek istiyordu ve yapabilseydi pek çok grubun, şahsın çıkarı elden gidecekti. Ve dedim ya, çevresinde onu anlayabilen kimse yoktu.

— Allah gani gani rahmet eylesin, dedi Ali Efendi.

Daha sonra Mehmet Zihni, bir gün önce Mehmet’in

gösterdiği yardımseverliğe teşekkür etti, çocuk bir cesaret örneği idi! Ali Efendi, Mehmet’in ne yaptığını sordu, o da anlattı. Ali Efendi, Koca Derviş’e sordu:

— Senin haberin var mıydı Halil Derviş?

— Hayır Sultanım, dedi, haberim yoktu. Ona birkaç kez, okulda ilk gününü nasıl geçirdiğini sordum, ama cevabı hep geçiştirdi, ben de okuldan memnun olmadığı kanaatine vardım.

Çocuğun bu kahramanlığı ile övünmediği Mehmet Zihni’nin dikkatini çekti ve Kâsım’la arkadaş olduklarına bir kere daha sevindi.

Onlar, selamlıkta oturup böylece konuşurlarken; dışarıda Mehmet, Kâsım’a ilk güreş dersini vermeye başlamıştı bile.

***

Kısa süre içinde iki çocuk, pek güzel anlaştılar. İkisi de okuma yazma biliyor, ikisi de Kur’an-ı hıfzetmişti. Okulda bunlara ilaveten güzel yazı, dinî bilgiler, dört matematik işlemi, adap, toplum içinde davranışlar öğretiliyordu. Kâsım’ın güzel yazı ile bir sorunu yoktu, Mehmet’in kötü yazısına karşı, onunki pek güzeldi. Bir gün Mehmet’e:

— Ben sana daha güzel ve dikkatli yazmayı öğretmek istiyorum, çünkü sen bana güreş öğretiyorsun, ikimiz de birbirimize bir şeyler öğretmiş olalım, dedi.

— Bir, dedi Mehmet, yine Halil Derviş’i taklit edip onun kendisine söylediklerini tekrar etti, bu dünyada her şey karşılıklı olmaz, insan olan bir diğerine karşılıksız yardım eder, tabii gönlü büyük olanlar böyle yapar. İki, sana güreşi ben değil Koca Derviş öğretiyor!

— Ama sen başlattın ve ilk birkaç dersi sen verdin, o seyretti.

— Beni sınamak için yaptı, acaba başkasına öğretecek kadar iyi öğrenmiş miyim, öğrenmemiş miyim diye. O cin akıllıdır ve bir şey öğretirken de, başka zamanlarda da insanı hep sınar. O, benim de kendisi gibi derviş olacağımı sanıyor, çünkü güreşle birlikte dervişlik dersleri de veriyor. Ben de cin akıllıyım tabii onun kadar olmasam da, çünkü bunu anlıyorum, ama ona anladığımı söylemiyorum.

— Bir insan akıllı ben miyim aranızda?

Kâsım, bunu söylerken arkadaşının, “Hayır sen de cin akıllısın.” demesini bekliyordu, fakat Mehmet, olanca dürüstlüğü ile:

— Evet, öyle… dedi.

Kâsım, fena alındı ama bir şey söylemedi. Neden sonra:

— Sen derviş olmayacak mısın ki? diye sordu.

— Hayır, sanmıyorum. Ahmet derviş olur herhâlde.

— Ne olacaksın?

Mehmet bir düşündü, söyleyip söylememek arasında tereddüt etti, sonra söylemeye karar verdi:

— Bak sana söylerim, ama bu çok gizli, Koca Derviş bile bilmiyor; ben, şair olacağım!

— Babam da şiir yazar, çok da okur, hem yüksek sesle bana ve anneme… Şair olmak nereden geldi aklına?

— Sus, yüksek sesle konuşma, bir işiten olur, bu benim kalp sırrım… Biliyor musun çok çok seneler önce Yunus Emre diye bir derviş şair varmış. Koca Derviş bana onun şiirlerini okur bazen, çok çok hoşuma gider. Bu sayede annemin, ablalarımın söyledikleri bazı ilahileri de onun yazdığını öğrendim. Neyse, ona heves ettim işte… Şair olacağım bir de güreşçi… Ama Koca Derviş’in memleketi Edirne’ye gideceğim, orada bir güreşçiler tekkesi varmış, işte ben oraya kaydolacağım.

— Ama tekke olduğuna göre, yine aynı zamanda derviş olursun!

— Hayır. Gerçi başlarına şeyh diyorlarmış, ama o tekkenin, bu tekkelerle bir ilgisi yokmuş, türlü sporcuların çalışması için bir yermiş, o kadar… Mehmet arkadaşına gösteriş yapıp ne kadar bilgili olduğunu göstermek istedi. Bu tekkelerin ilkini Orhan Gazi, Bursa’da yaptırmış, İkincisini, Edirne’de olanını yani, 1. Murat Han yaptırmış, sonra İstanbul’da falan da bir sürü böyle tekke yaptırılmış. Güreşçi tekkeleri, aslında askerleri çeşitli sporlara çalıştırmak için başlamış.

— Hiç bilmiyordum, dedi Kâsım.

— Şimdi sana söyleyeceğimi de hiç işitmemiş olacaksın.

— Ne?

— Peygamber Efendimiz de iyi bir güreşçiydi!

— A onu biliyorum, dedi Kâsım, hatta Rükâne isimli bir puta-tapar, oraların en iyi güreşçisiymiş. Müslüman olmak için Hazreti Muhammed’in kendisini yenmesini şart koymuş, o da bir güzel yenmiş. Rükâne böylece Müslüman olmuş…

— Sana da mı Koca Derviş anlattı?

— Hayır, ben güreşe başlayınca babam anlattı.

— Peki, sen ne olacaksın?

— Ben hattat olacağım, ayrıca saraya kâtip olarak girmek istiyorum.

— Saraya girip de ne yapacaksın?

— Ben sarayı merak ediyorum, koskoca memleket oradan idare ediliyor çünkü, merak ediyorum işte. Annemle babam saraya, padişaha, işte idarecilere dair konuşurlarken hep dinlerim.

— Yaa! İyi ya, kâtip ol, bana da saraydan haberler verirsin.

— Gidip Koca Derviş’e de söyleyelim mi ne olmak istediğimizi.

— Haydi koşalım, bakalım kim önce varacak.

İki çocuk bir koşu tutturup Koca Derviş’i buldular, bir nefeste anlattılar konuştuklarını. Bu arada Mehmet’in bir sır olan şair olma arzusu da açığa çıktı, Koca Derviş onun başını okşayıp dedi ki:

— Abe Yunus Emre kadar güzel yazmak istiyorsan, Yunus Emre gibi bir derviş olman lazım kıymetlim. O derviş olmasaydı, o kadar güzel ilahileri söyler miydi sanıyorsun! Hayır söyleyemezdi!

Bunun üzerine Mehmet dertli dertli düşünmeye başladı. Koca Derviş, Kâsım’ın da başını okşayıp:

— Saraya ha, sarı oğlan; dedi, haydi hayırlısı!.. Abe yalnız senin bilmediğin bir şey var, artık koca Anadolu, İstanbul sarayını bıraktı, Erzurum Beylerbeyi Abaza Mehmet Paşa’dan emir almaktadır. Sen en iyisi gidip ona kâtip olursun!

— Neden ondan emir alıyor Anadolu? diye sordu Mehmet.

— Çünkü o bir yiğittir ki ne söylense az! Sultan Osman’ın kan davasını sürmektedir. Abe İstanbul sarayının içindeki adamlar kıymadılar mı Genç Osman’a?

Konuyu annesiyle babası konuşurken işiten Kâsım, lafa karıştı:

— Aslında, dedi, yeniçerilerin cuntasının işiymiş!

— Abe ben ne diyorum kızanım, işte sarayda onların elde ettikleri adamlar varmış, büyük adamlar. Zaten idare kimin elinde? Valide Kösem Sultanın! O da laf aramızda çok hırslı biriymiş, delikanlı oğlu padişahlıkta kalsın diye olmadık dalavere çevirirmiş, olmadık adamlarla iş birliği yaparmış abe.

— Peki sen bunları nereden biliyorsun? diye sordu Kâsım.

— İstanbul’da, Edirne’de yârenlerim vardır, onlar yazarlar bana, şuradan buradan da hep haber alırım ben, te be meraklıyımdır ben siyasete. Gider babanla da konuşurum bazen, sen bilmezsin bunu kızanım, çünkü ya okuldaşındır, ya yukarıda haremde. Neyse haydi haydi bırakalım artık bu sözleri, bende hiç akıl yoktur ki, abe almış karşıma iki kızanı, memleket sorunları konuşurum. Abe ne halt edeyim bilmem ki, edebimden şeyhimle konuşamam, ihvana açsam: “Sen bu kadar dünya işiyle uğraşma.” diye beni kınarlar. Yahu dünyası olmayanın ahireti olur muymuş! Dünyada iyi işler yapıp, iyi düşüneceksin ki, ahiretini kazanasın! Allah yolunda olunca, öz memleketini düşünmeyecek misin abe?

Düşüncelerine dalmış yüksek sesle konuşurken gözleri, kendisini büyük bir dikkatle dinleyen çocuklara ilişti, onlara kükredi:

— Ne dinleyip durursunuz beni be, sizin zamanınızda işler daha iyi olacak merak etmeyin, hele bir Abaza Paşa, yensin Hüsrev denen adamı, geçsin Osmanlı’nın yerine abe! Hayde bakalım, hayde, durmayın öyle, hayde başlayın peşreve!

Mehmet peşrev yaparken, “Demek Osmanlı’nın yerine bir başkası da padişah olabilirmiş!” diye geçirdi içinden ama bunu aklı almadı.

Mehmet’in dalgınlığından faydalanan Kâsım, bir elense çekti, bir ayak oyununa daldı, yıktı Mehmet’i, altına aldı. Mehmet neye uğradığını şaşırdı… Kendini toplayıp Kâsım’ı yenebilmesi uzun sürdü. Koca Derviş:

— Bak görüyor musun kara oğlan, dedi, az kaldı yenecekti seni sarı oğlan! Aklın nereye uçtu bilmem ki, ben size hep söylemiyor muyum, güreş beden gücüne olduğu kadar zekâya da dayanır, onca oyun, taktik boşuna mı sanıyorsunuz! Lâkin ben keyiflendim bu işten, demek benim sarı oğlum da güreşin inceliklerini kavramaya başladı. İleride sana tam bir rakip olacak bu hekimoğlu! Aferin aferin, kederli yüreğime su serpildi, aklım başka şeylere kaydı.

— Neden kederlisin Derviş Ağa’m? diye sordu Kâsım.

— Nedeni var mı a çocuk! Kösem Sultan yine yapmış yapacağını, işler becermiş, Hüsrev Paşa’yı sadrazam edip, Erzurum’a Abaza Paşanın üstüne salmış!

— Üzülme sen, dedi Mehmet, bu senin Abaza Paşa, ne sadrazamları kapısından döndürdü değil mi, öyle söylemiştin.

— Bu Hüsrev Paşa, öyle eskilerine benzemezmiş, çok iyi bir komutanmış, ama kurnaz, ama entrikacı çok zalim bir adammış! Yeniçeri cuntasının saraydaki adamlarının en başıymış, görüyor musunuz cunta başa geçmiş artık, başa! Ben nasıl üzülmeyeyim!

***

Kâsım istemişti bir zikir meclisi görmeyi, Mehmet bu sevgili arkadaşının hatırı için kabul etti. Yoksa öyle Ahmet’in, babasının dizi dibinde oturduğu bir yere gitmeyi hiç istemiyordu. Ama yani kendisinin hakkı değil miydi, büyük çocuğun hakkı değil mi babanın dizi dibinde oturmak?

Koca Derviş onlardan uslu olacaklarına, hiç ses çıkarmayacaklarına dair sözler aldı.

— Uslu oturmalısınız, çünkü sizden çok bana kızarlar; “Kızanları zikir meclisine sokan Koca Derviş’tir.” derler. “Aklı fikri ya güreşte, ya politikada..” derler. Kurban olayım ona, şeyhimi üzemem.

Sonra ayaklarının ucuna basa basa, tekkenin zikir yapılan ve meydan denilen salonuna girdiler. Meydan doluydu, sohbet bitmiş, mumların çoğunu söndürmüşlerdi. Hafi zikirdi bu. Herkes kollarını kavuşturmuş, başları kalplerinin üzerine düşmüş, hafiften bir öne bir arkaya sallanarak, içten, en içten Rahman’ın ismini çağırıyordu. Elle tutulurcasına somut bir sükûnet ve huzur vardı havada. Koca Derviş: “Gözlerinizi kapatın, başınızı kalbinize gömün siz de zikredin.” dedi. Onları arka safta bir yere oturttu, kendisi de yanlarına çöktü. Çocuklar ona hemen itaat etmiş, gözlerini kapamışlardı. Derviş onlara baktı, memnun oldu, o da kollarını kavuşturdu, gözlerini yumdu, bir süre sonra başı göğsüne düştü, ağır ağır sallanıyordu. Artık çocukların yanında olduğunu unutmuştu. O sırada Kâsım gözlerini açtı, önce Mehmet’e baktı, o öbürlerini taklit ediyor, sanki o da huşu içinde sallanıyordu. Kâsım, Koca Derviş’e baktı, o da tıpkı öbürleri gibiydi. Acaba böyle yapınca zikretmek yerine uykuya mı dalıyorlardı? Kâsım, Koca Derviş’in uyuduğunu sandı, yavaşça Mehmet’in elini dürttü. Mehmet gözlerini açtı, bakıştılar. Kâsım, Mehmet’in kulağına eğildi:

— Bir şey göremedikten, işitemedikten sonra, burada ne oturuyoruz? dedi.

“Doğru ya!” diye düşündü Mehmet, arkadaşına muzip muzip gülümsedi. Kâsım, bu tebessümü bekliyormuş gibi kıkırdadı, Mehmet de kıkırdadı, gülüşüp, itiştiler. İşte o zaman, ikisinin de kulaklarına sanki demir mandallar yapıştı. Meydan kapısına doğru sürüklendiler. Kapı arkalarından kapandı, demir mandallar hızla itti onları, ikisi de yere düştü. Koca Derviş, hiç tanıyıp bilmedikleri bir sesle:

— Böyle mi olurmuş sizde söz vermek?! diye soruyordu. Size inanmakla hata mı ettim, bu kadar güvenilmez insanlar mısınız siz?! Şimdi defolun, üç gün güreş yok size. Oturup düşünün nasıl bir suç işlemiş olduğunuzu!

Çocuklar süklüm püklüm kalkıp oturdular. O kadar utanmışlardı ki, birbirlerinin yüzlerine bile bakamıyorlardı. Biraz sonra Kâsım ağlamaya başladı, gözyaşları sessizce yanaklarına iniyordu:

— Bağışla Mehmet, dedi, seni ben ayarttım.

— Ben de sana kanmayabilirdim, dediğine, benim de aklıma yattı, özür dilemene gerek yok.

— Ahmet nasıl saatlerce öyle oturabiliyor?

Mehmet omuz silkti, ilk defa başını kaldırıp Kâsım’a baktı; ağladığını gördü, biraz şaşırdı. O kimselerin yanında ağlayamazdı, ancak belki gece yatağına yattığı zaman…

— Bırak sen onu da, dedi, biz şimdi kendimizi Koca Dervişe nasıl affettireceğiz onu düşün!

— Bilmiyorum, çok çok özür dilesek olur mu? Öç gün güreşememek de çok kötü.

— Ben, güreş yapamamaktan çok onun güvenini kaybettik, kalbini kırdık diye üzülüyorum.

— Ben de üzülüyorum, (içini çekti, ağlaması kesilmişti) O bizi adam yerine koyuyor, her şeyi konuşuyordu, çok şey de öğretiyordu.

— Du du diye konuşma, kendimizi mutlaka affettireceğiz ona.

— Gidip anneme danışalım mı?

— Babana danışsak daha iyi olmaz mı?

— Babam hastalan ile meşguldür şimdi. Biliyor musun öyle çok hasta geliyor ki?

— Eh gidelim bakalım.

Kapıyı Kâhya Hüseyin açtı, buyur etti çocukları. Kâsım önde, Mehmet arkada üçüncü kata tırmandılar. Kâsım, annesinin oturduğu odanın kapısını hafifçe tıklattı. İçeriden çok hoş bir hanım sesi: “Gelin.” dedi, içeri girdiler. Sofanın loşluğundan sonra, oda fazla aydınlık geldi Mehmet’e, bir an gözleri kamaştı; sonra sarı saçları dalga dalga omuzlarına dökülen genç kadını seçti. Gergefinin önüne oturmuş iş işliyordu, onlara baktı, gülümsedi, bir şeyler söyledi, Mehmet onu işitmedi, işitemedi; çünkü kadını seyreden küçük kızı görmüştü. Aman Tanrım, bu ne güzellikti böyle; onun da sarı saçları dalga dalga beline iniyordu, fakat gözleri, Mehmet’e kocaman kocaman bakan mavi gözleri, bu gözler Kâsım’ınkilerden daha koyu âdeta laciverdimsiydi. Pespembe bir yüzü, minik bir burnu ve kıpkırmızı dudakları vardı, etekleri kabarık beyaz bir dantel elbise vardı üzerinde. Mehmet ağzı açık, kıza bakmaya başladı… Ablaları dahil, sokaklarda, komşu evlerde bir sürü kız çocuğu görmüştü o, ama böylesine bir güzellik hiç görmemişti, evet evet hiçbir kızla mukayese bile edilemezdi. Belki büyük dayısının bahçesindeki zambak çiçekleriyle yahut ilkbaharda, babasının meyve bahçesinde açan bahar çiçekleriyle mukayese edilebilirdi ve bittabi kız kazanırdı… Derken genç hanımın sesini duydu:

— Demek meşhur arkadaşın Mehmet, bu yakışıklı delikanlı, diyordu.

Mehmet bu kadar sersemlemiş olmasa, mutlaka Kâsım’ın annesini, bir erkeğin yüzüne karşı, “yakışıklı” dediği için kınardı! O anda bunu hiç düşünemedi, budala bir gülümseme yayıldı yüzüne.

— Gel canım, yaklaş, dedi genç kadın.

Mehmet yaklaştı, kadın onun saçlarını okşadı ve Kâsım’ı kurtardığı için teşekkür etti. Yine budala budala gülümsedi Mehmet.

— Bak bu da Mehmet’in kardeşi Melekşan, dedi Mihriban Hanım, Melekşan, Mehmet ağabeyine bir selâm versene.

Kız Mehmet’e şöyle bir bakıp utandı, başını annesinin omzuna gömdü.

Kâsım, annesine:

— Biraz önce çok büyük bir kabahat işledik, senden akıl soracağız, diyordu.

Mehmet, “Ben büyüyünce bu kızı alacağım!” diye düşünüyordu.

Kâsım bütün olayı, hiç eksiksiz anlattı. Koca Derviş’in kendilerine söylediklerini tekrarlarken yine ağlayacak gibi oldu, annesi:

— Evet, dedi, sahiden büyük bir kabahat işlemişsiniz, söz verip de onu tutmamak er kişinin kârı değildir, ayrıca bir zikir meclisinde kıkırdamak, itişmek de son derece ayıp, çok yakışıksız bir hareket. Koca Derviş’in o sözlerini hak etmişsiniz doğrusu…

— Ne yapabiliriz? dedi Mehmet, gözlerini Melekşan’dan ayırmadan.

Mihriban Hanım, bu bakışları gördü, hafifçe tebessüm etti:

— Sen, dedi Mehmet’e, Melekşan’ın kusuruna bakma, çok utangaçtır.

— Anneciğim biz size akıl danışmaya geldik, ne yapalım, nasıl yapalım da…

— Tamam düşünüyorum. Vallahi durmadan onun karşısına çıkıp el öpüp özür dilemenizden başka bir şey gelmiyor aklıma. Mehmet acaba şeyh babanı da karıştıralım mı işin içine, ne dersin o sizin namınıza affetmesini söylese dervişe? Ne dersin?

— Babam söylerse tabii hemen bağışlar da bizi, ama bu bağış gönülden olur mu?

— Bak doğru söylüyorsun, gönülden affetmese de, tabii baban söyleyince… Hım, madem gönülden bir bağış istiyorsunuz siz uğraşacaksınız. Onu her gördüğünüz yerde, edeple yanına yaklaşıp, edeple elini öpmeye çalışın ve bu üzüntünüzü ona açık açık, olduğu gibi anlatın. Sizin bu kadar üzülmenize dayanamaz sanırım.

— Peki öyleyse biz şimdi gidelim, tekkenin kapısında oturup bekleyelim, dedi Kâsım.

Sonunda, üç gün güreş yasağı kalkmadı ama, Koca Derviş, gerçekten çocukların üzüntüsüne dayanamayıp onları bağışladı.

Kaynak: Emine IŞINSU, Bukağı, Niyâzi-i Mısrî Hayatı, 1. Baskı: Nisan 2006 ANKARA

 DİĞER BÖLÜMLERİ

2. BÖLÜM   3. BÖLÜM    4. BÖLÜM    5. BÖLÜM  6. BÖLÜM 

OSMANLI İMPARATORLUĞUNU
YIKAN BİR VELİNİN AHI

Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz hakkında bir yabancı tarihçi olan Dimitri KANTEMİR’in[1] kitabına derc ettiği bu hususu bizim yerli tarihçilerimizin göz ardı etmeleri çok acı olduğu gibi, birde bu tarih kitabının 1980 de Diyanet İşlerinin Din İşleri Yüksek kurulu tarafından yasaklanma tavsiyesinin bulunması gariplikler yurdu olan memleketimizin yalnız dış güçler tarafından yıpratılmadığı kendi kendimize çok yaptığımızın hataları görmek açısından önemli olduğunu belirtmek isteriz. Kitaptan aldığımız bölümde Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîzin Rodosa sürgün gidişini bir yabancı gözüyle okumanız için burada alıntıladım.

37-MISRİ EFENDİ’NİN TAKDİR EDİLMEYE DE­ĞER TUTUMU:[2]

Sadrazamın savaş hazırlıklarıyla uğraştığı ve hatta kentin dışında karargâh kurduğu bir sırada, Bursa Şeyhi Niyâzî-i Mısri Efendi [3], kendisi­nin ilahi yardımına inanan derviş adı altında üç binden çok gönüllüyü bayrağın altına toplar. Bu dervişler, kendisinden ne maaş, ne de başka geçim gereksinmesi istemeyerek, nereye götürmek isterse oraya git­meye hazır olduklarını söylüyorlardı. Şeyh bu dervişlerle deniz yoluy­la Rodos’a gider; buradan da kara yoluyla Edirne’ye gelir ve kente varır varmaz yandaşlarıyla birlikte doğru Selimiye Camii’ne gider. Bu­rada öğle namazı için gelen halka rastlar. Mısri Efendi de büyük bir gayret ve dindarlıkla ibadette bulunur ve aşağı yukarı şu mealde hal­ka hitap eder:

“Almanlara karşı yeni bir ordunun kurulduğunu öğren­dim. Bugünkü durum karşısında Müslümanların iyiliği ve çıkan için Kuran-ı Kerim’in kurallarına göre ne yapabileceğimi uzun boylu dü­şündüm durdum. Şu anda Osmanlı ordusunun bugüne dek Hıristiyan­lar tarafından uğradığı büyük kayıpların sebebinin ne olabileceğini araştırdım. Bu düşüncelerim arasında bizzat Allah Teâlâ gökten, aralıksız süren bu büyük bozgunların nedeninin, ne Almanların cesareti, ne de Türk halkının günahı olduğunu; aksine gâvurların ruhu, imanı ve ananele­rinin etkisi altında kalarak, kâfirlere karşı büyük sayıdaki ordu değil, fakat Allah Teâlâ’ya imanlı, temiz yürekli ve uyruğa karşı doğru dürüst ol­mak lazım geldiğini bilmeyen imparatorluğun on yedi vali ve ileri ge­lenlerinin uygunsuz davranışları sebep olmuştur.

İmparatorluğumuzu yok olmaya sürükleyen bu kişileri bilmek istemez misiniz? Pekâlâ, tür­ban ve Müslüman giysileri içinde çalımla aramızda dolaşmaktan utan­mayan bu gâvurların adlarını ilâhi hikmet bana açıkladı. Bunlar şun­lardır:

Vezir, yeniçeri ağası, kaymakam[4], defterdar[5], reis efen­di ve isimleriyle adlandırabileceğim öteki büyük devlet memurları.

Bü­tün bunlar ölümle cezalandırılmadıkça, gâvurları yenme ümidini taşı­yamayız. Hattâ imparatorluğun top yekün yok olması beklenebilir. Bu amaçla, Allah Teâlâ’nın emriyle sayılan az olmasına ve henüz silahları olma­masına karşın, ilahi kudretten hız alarak din bilgisiyle donatılmış, gü­nahsız ve lekesiz bir yığın Müslüman toplamış bulunuyorum. Bunlar sayesinde sayısız kâfir ordusuna salt karşı koymak değil, fakat Osman­lı İmparatorluğu’nun sınırlarından tümüyle püskürtebileceğimi sanı­yorum.”

Bu haber her tarafa o kadar çabuk yayılır ki, olaylara merak­lı bulunan salt halk değil, fakat büyük sayıda yeniçeri, sipahi ve öteki askeri memurlar camiye koşarlar. Cami çok geniş olmasına karşın, bu kadar kalabalık dinleyiciyi içine alamayıp tüm dış salonlar dahi dolar. Bunca kalabalığın toplandığını gören sözcü, o kadar çok coşar ki din­î nasihatleri tam dört saat sürer. Bir ayaklanma olur korkusuyla sadra­zama haber verilir. Vezir de herhangi bir olasılığı zamanında önlemek amacıyla kaymakamı, Şeyh Mısri Efendi’ye gönderir ve bir şeyler teb­liğ edilmek üzere kendisine kadar gelmesini rica eder. Kaymakam, en derin saygı ile iltifatlarla görevini yerine getirdikten sonra Mısri Efen­di kendisine,

“Ben, Allah Teâlâ’nın bana gökten açıkladığı şeyleri kullarına söylemek için gönderilmiş bir kuluyum. Ve vezirin ne gâvuru olabile­ceğini bilemem ve görevimi bırakıp da onu dinlemeye sebep görmü­yorum” yanıtını verir. Kaymakam, kendisini dikkatle dinleyen bu ka­dar kalabalık bir halk yığınının çevresini sarmış olduğunu görünce, top­lantıyı dağıtmak için kuvvet kullanmaktan başka çare olmadığını an­layarak, sadrazama geri gider ve kendisine gördüklerini ve duydukla­rını söyler ve aynı zamanda kötülüğü önlemek ve bu halk topluluğu­nu dağıtmak için derhal gerekli önlemleri önerir. Zira şeyhin baştan sonuna kadar vaizi salt devletin ileri gelenlerine karşı değil fakat biz­zat sultana karşı halkı ayaklandırmaktan başka amaç gütmüyordu. Bunlardan sonra sadrazam, yeniçeri ağasını ve şeyhin kâfirlikle suç­ladığı tüm ötekileri çağırtır ve hepsini bekleyen ortak tehlikeyi belir­terek, kendilerini tehdit eden olayı önlemek için ne gibi tedbirler alın­ması gerektiğini sorar. Ortaya atılan tüm kanılar göz önüne alındıktan sonra, önceden sultanın onayı alınmadan hiçbir şeyin yapılmaması ge­rektiği sonucuna oybirliğiyle varılır. Bununla beraber bu arada şeyhi kentten uzaklaştırmak için tüm önlemlerin alınması lazımdır. Bu amaç­la derhal sultana bir telhis gönderirler ve bununla derviş giysisi için­de büyük bir asker çetesiyle birlikte bir şeyhin kente geldiğini ve Se­limiye Camii’ne giderek halka hitap ettiğini ve kararsız cemaati ayak­lanmaya kışkırttığını ve devletin ileri gelenlerine leke sürmekten ve hatta sultana dahi iğrenç isimler takmaktan geri kalmadığını; kendile­rini kâfir diye adlandırarak ve açıkça Osmanlı Almanlarının, impara­torluk Almanlarına karşı savaş ettiklerini ve bundan dolayı Allah Teâlâ’nın, Osmanlı sarayı üzerinde lütfü beklenemeyeceğini diyerek, sadrazam ve öteki subaylardan öcünü aldığını bildiriyordu. Bu ve bunun gibi baş­ka yapmacık işaretler yüzünden sultan o kadar çok hiddetlenir ki, der­hal asinin yakalanmasını emreder ve kullandığı yeşil türbanına olan saygısından ötürü kendisini ölüme mahkûm edemediğinden tüm çete­siyle birlikte Bursa’ya gönderilmesini emreder. Böylece sadrazam, is­tediğini sultan adına yerine getirmek yetkisini elde etmiş olduğuna se­vinerek kaymakamı bir defa daha camiye, fakat bu sefer yeniçeri ağa­sı ve büyük sayıda askerin eşliğinde gönderir. Kaymakamla yeniçeri ağası, yeniçerileri dışarıda, sokakta bırakarak hâlâ vaazda bulunan şey­hin yanına giderler ve sultan adına selamlayarak, sultanın kendisinin kutsallığı ve ünü hakkında çok güzel şeyler işittiğini ve bunları kendi­sine duyurmak istediğini, bundan dolayı oyalanmadan saraya gelme­sini rica ettiğini haber verirler. Mısri Efendi ise, ya bunların amacının farkına varır ya da saman altındaki yılan gibi

“Buraya gelmenizin se­bebi dediğiniz gibi sultanın değil, fakat şeytanın [6]gönderdiğini sa­nıyorum” der.

Mamafih Allah Teâlâ uğrunda savaştığım için insanların ne övgüleri, ne de saldırıları beni rahatsız etmez. Bu itibarla bu İslam ce­maatine herhangi bir hakarette bulunmamak ve sultanın emirlerine boyun eğmek istemiyor sanılmasın diye istediğiniz yere gitmeye hazı­rım. Bununla beraber bütün bunları ne kendi isteğimle ve de fena amaçla değil, fakat ilahi vahiyle konuştuğuma kanaat getirmeniz için, işte benim buradan ayrılmamdan birkaç saat sonra tanık olacağınıza daha şimdiden bildiririm” cevabını verir. Bunları söyledikten sonra ca­miden çıkar ve kapıda kendisini bekleyen sultanın faytonuna biner ve muhafızların eşliğinde her yandan koşarak gelen büyük sayıdaki hal­kın saygı gösterileri arasında gider. Fakat halk kendisini izleyemeye­cek kadar uzaklaştıktan sonra kapalı bir arabanın içine koyarlar ve il­kin Rodos’a, sonra da Bursa’ya götürürler.

38 – MISRI EFENDİ’NİN UZAKLAŞMASINDAN SONRA İZLENEN MUCİZE:

Şeyhin batıl kehaneti hakikaten gerçekleşir, zira onun ayrılmasın­dan iki gün sonra öğleye doğru yeniçerilerin ve subayların tüm çadır­larını devirecek kadar şiddetli bir kasırga çıkar. Rastlantı olarak bu sı­ralarda öğle yemeğini pişirmek için birçok çadırda âteş yanıyordu. Fır­tınadan devrilen çadırlar ateş alır ve çabucak ötekilere de yayılarak, bir saatten az bir süre içinde yüksek rütbeli subayların pavyonlarıyla birlikte binden fazla çadır kül olur gider. Halk bu görüntü karşısında seyirci kalıyor ve sadece: işte bu gerçeğin kanıtıdır ve kulunun haksız yere sürgün edilmesinden dolayı Allah öç alıyor diye haykırıyor ve ate­şin söndürülmesi konusunda hiçbir yardımda bulunmuyordu. Sonun da askerler büyük güçlükle ordugâhın bir kısmını ateşin alevlerinden kurtarmayı başarırlar. Bizzat sultan bile büyük bir korkuya kapılır ve şeyhe saygı dolu bir mektup yazarak, hain vezirleri tarafından aldatıldığını itiraf eder, kendisini affetmesini rica eder ve tekrar Edirne ‘ye gelmesini ve orduyu kutsamasını istediğini bildirir. Buna karşılık Mısri Efendi ise, kendisinin sürgün işinde sultanın değil, fakat saray arabozucularının kabahati olduğunu tâ baştan bildiğini; buna karşın bu haksızlığı unutarak herkesi bağışladığını, fakat Edirne’ye dönemeyeceğini, çünkü ilk kez Edirne’ye gitmesiyle şimdiki arasında çok farklı bir durum olduğunu söyler.] (Dimitri KANTEMİR)

Konu üzerinde bir yabancının bu kadar hasas davrandığı olayı yerli kaynaklara uygun anlatışına bakılınca durumun vahameti açıkça görünmektedir. Aşağıda anlatılacak mevzu ile devletimizin Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîzin kabri hakkında çalışmalara başlamasının elzem olduğu görülmektedir. Ayrıca bu hususun Yunan Hükümeti tarafından kendileri açısından yine belirteceğimiz bilgiler yüzünden Niyâzî-i Mısrî kabri hakkında uyguladığı hakareti bir an önce telafi etmeleri gerektiğini görmekteyiz. Çünkü Koca Osmanlıyı darmadağın eden “Ah” ın onlara da dokunacağını düşünmekten kendimizi alamıyoruz.

[17 MART 1694’TEN 18 MART 1915’E VEYA MONDROS’TA ATILAN İMZA

Bu başlığı şöyle de atabiliriz: 17 Mart 1694’ten 18 Mart 1915’e veya ayağı bukağılı bir erenin 30 Ekim 1918de Mondros’ta attırdığı imza.

XVII. asrın sonlarındayız.

Devir İkinci Ahmed devridir. Hazret-i Niyazi’nin iş başında bulunan hainleri Padişaha tek tek bildireceği şayiası, devlet adamları arasında, özellikle de Kâdızâdelilerden Vânî-i Cânî lakaplı Mehmed Efendide telaş uyandırır. Sadrazam Bozoklu Mus­tafa Paşa, Mısrî Efendinin duasını almak isteyen ve sonra sefere çıkılma­sını münâsip gören Sultân II. Ahmed’i, bu zât geldiği takdirde büyük bir fitne zuhur edeceği yolundaki telkinleriyle fikrinden vazgeçirir.

Hazret-i Pîr, 30 Haziran 1693 Salı günü Edirne’ye gelip va’z etmek üzere Selimiye Camiine indiği zaman, halk caminin etrafını doldurmuş kalabalık­tan içeriye girilemez olmuştur. Bu durumu gören Sadrazam, Niyâzî-i Mısrî’nin eğer derhâl tutuklanıp sürgün edilmezse büyük bir karışıklık çıkacağını pâdişâha telkin eder; Mısrî’nin Limni’ye sürgünü hususunda bir ferman alır. Bunun üzerine Hazret-i Mısrî tekrar Limni’ye sürülür (1693). Hazret-i Pîr bu sefer incinmiştir ve giderken:

“OSMANLI’NIN İNKIRAZI (ÇÖKÜŞÜ) İÇİN DÖRDÜNCÜ KAT SEMÂYA BİR KAZIK ÇAKTIM. BU KAZIĞI BENDEN BAŞKA KİMSE ÇIKARAMAZ.”

der ve ayağındaki bukağı ile bir koçu arabaya bindirilip palas pandıras yola çıkarılır. Ve bir müddet sonra adada (17 Mart 1694) vefat eder.

Yıl 18 Mart 1915 İngiliz Agamemnon zırhlısı Çanakkale Boğazına girer ve Mecidiye tabyasına ölüm kusar; ancak Çanakkale’yi geçemez. İsabet alıp geri çekilir. Birinci Dünyâ Savaşı sonunda ateşkes isteyen Os­manlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında 30 Ekim 1918 yılında Limni Adasında Niyâzî-i Mısrî’nin gömüldüğü yere bakan Mondros Limanında Agamemnon zırhlısında yapılan antlaşma ile Osmanlı’nın inkırazı (çö­küşü) tescil edilir.

İmdi, sadede gelelim ve ricâl-i devlete dönüp soralım:

Biz şimdi Hazret-i Mısrî’den özür dileyip Mondros’ta ayağımıza ge­çirilen bukağıdan kurtulalım mı, kurtulmayalım mı?

Bu zat, zamanının büyük velîlerinden olup kerametleri zahir ve bahirdir, ne buyurmuşsa hepsi ayniyle vuku bulmuştur.] (TATÇI Mustafa Niyâzî-i Mısrî [Kitap]. – İstanbul : H Yayınları, 2010, s.92)

NİYÂZÎ-İ MISRÎ KUDDİSE SIRRUHU’L-AZİZİN TÜRBESİNİN SON DURUMU

Değerli dostlar.

Size türbe diye gösterilen yerin eski bir Osmanlı hamamı olduğunu tahmin ediyorum. Aklınıza hamamlarda pencere olur mu? Diye bir soru gelebilir. Aynı hamamı Midilli Adasında eski limanı (kuzey liman yolu üzerindeki Ermou caddesinin yakınında da görebilirsiniz. Türbe bugün Türk yalısı semtinde mevcut olan (kapısı taş işlemeli) market olarak hizmet veren binanın içindedir. Bu konuda elimde bazı eski mübadele öncesi resimler mevcuttur.1930 lu yıllarda mezarı bursa belediyesinin Bursa’ya taşıma girişimi olmuş fakat yunan yetkililer adada ikamet eden halkın sesine kulak vererek mezarın Türkiye ye nakline karşı çıkmışlardır. Zira Mısriye hristiyan halk ta sempati duymaktaydı. Myrina halkından öğrendiğim kadarı ile özellikle yaşlılardan anlattıkları konu çok farklıdır.

Şöyle ki: türbe ….09.1939 tarihinde belediyece yıktırılmış. Aynı gün myrinada bir sinemada büyük bir yangın çıkmış olup 250 civarında insanın ölümünü Limni halkı türbenin yıkılmasına bağlamıştır.

Konuyu bilgilerinize arz eder. Saygılar sunarım.[7]

****

Niyâzî-i Mısrî’nin kabrinin Limni adasında olduğu 1990 yılında devrin Başbakanı Merhum Turgut Özal tarafından Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek’e talimat verilerek onarılması istenmiştir. Ancak, Kültür Bakanlığı kabrin bulunduğu yeri ancak tespit edebilmiş ve müteakip hükümetler yurtdışındaki kültürel varlıklarımıza ilgisiz kalınca Niyâzî-i Mısrî’nin de mezarı onarılamaz olmuştur. Tâ ki 20 Şubat 2008’de TBMM’de kabul edilen ve 27 Şubat 2008’de yürürlüğe giren 5737 Sayılı Vakıflar Kanunu çıkana kadar. Vakıflar Genel Müdürlüğü Yurtdışındaki Türk Kültür Eserlerinin onarılmasını bir bütün olarak kabul etmiş, bunun için bir daire kurmuş ve Vakıflar Bütçesini de yaklaşık 37 milyondan 600 milyon YTL ye çıkararak ecdadın kültürel mirasını korumayı hedeflemiştir. Haberi okuyunca sanki Niyâzî-i Mısrî’nin türbesi yeni keşfedilmiş gibi haber yapılması bu tarihi bilgileri yazmama beni adeta zorlamıştır. Umarım Vakıflar Genel Müdürlüğü Yurtdışı Daire Başkanlığı diğer eserlerle birlikte planına almış olduğu Niyâzî-i Mısri Türbesini de onarmayı başarır. Bence Niyâzî-i Mısrî’nin Mısırlı değil Malatyalı olduğunu Yunanlılara erkenden söylenmekle onarımın gecikmesine sebep olunmuştur. Zira Yunanistan bizden ayrılmış bir ülke olması hasebiyle bize ait bütün eserleri korumasız ve bakımsız bırakmayı temel politika haline getirmiştir. Tarihi eserlerin restorasyonu ile Yunan hükümeti ilgilenmemektedir. Onun yerine bağımsız hareket eden Anıtlar ve Tarihi Eserler Kurulu ilgilenmektedir. Bu kurum da dediğim gibi bizim eserlere çok lakayt davranmaktadır. Bu iş Limni Belediyesinin işi değildir. Öyle ki Merhum Özal 1990 da Patrikhaneye onarım izni verdiğinde Yunanlılar Rodosta, aralarında bir Malatyalı Paşanın da mezarı bulunan tarihi eserlerin onarımını zamana yayarak karşılıklılık ilkesi çerçevesinde onarıma izin vermemişlerdir. Hatta İKO İslam Mirasını Koruma Merkezi veya Ağa Han Vakfı tarafından Rodos’taki camilerin onarımı için gönderilen paraları dahi bankalarda bekleterek yerinde ve zamanında kullanmamışlardır. Bu bilgiler Özal zamanı içindir. Şimdi Rodostaki Süleymaniye Camii kısmen onarım görmüştür. Bunu da şimdiki Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün Başbakanlığı ve bilahare Dışişleri Bakanlığında kültürel varlıklarımıza sahip çıkmasına borçluyuz. Son zamanlarda yurtdışındaki özellikle Osmanlı Eserleri onarılmaktadır. Bu işi Vakıflar Genel Müdürülüğü Yurtdışı Daire Başkanlığı yapmaktadır. Bu iş Belediyelere bırakılırsa Yunanistan’ın Tarihi Anıtlar Kuruluna toslar ve 2 senede yapılacak bir onarım 10 sene sonra yapılır. Bu bilgileri okuyucularla paylaşmamın sebebi Niyâzî-i Mısrî Türbesinin Özal zamanında başlayan hikâyesini anlatmak ve Rodos’ta bulunan kaptanı Derya Murat Reis Paşa haziresinde bulunan ve güzel mermerlerle yapılmış Malatyalı Paşanın da mezarının onarım beklediğini anlatmaktır. Ben bu bilgileri aynı zamanda TBMM Dışişleri Komisyonu Üyesi olan Malatya Vekilimiz Mehmet Şahin’den duyduğumda bir Malatyalı olarak sizlerle paylaşmayı uygun gördüm.[8]

Sonuç olarak alıntı yaptığım iki güncel not türbenin vahim durumunu bize haber vermekte ve bu şekilde deşifre olması bizi üzmektedir. Komşumuz Yunanistan’nın ve devletimizin artık bu konuda tedbir alacağını düşünüyoruz. Çünkü Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Efendimizin Osmanlıya karşı memnuniyetsizliği ile ilgili sıkıntıların neticesi anlaşılmıştır. Eğer bu konuda Yunanistan ve devletimiz gerçek bir özveride bulunulursa umarım ki Allah Teâlâ dostuna yapılan hizmetin karşılığını çok kısa zamanda gösterecektir. Yoksa……

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Dimitri KANTEMİR trc.Dr. Özdemir ÇOBANOĞLU Osmanlı İmparatorluğu’nun Yükseliş ve Çöküş Tarihi [Kitap]. – İstanbul : Çağ Yayınları-Cumhuriyet Kitap Kulübü, 4.Baskı – 2001.

[2] (Dimitri KANTEMİR, 4.Baskı – 2001),c.II, 771-774; Açıklamalar: 968-970

[3] Mısrî Efendi: Birçoğu bunun Hıristiyan dinini en çok sevenlerden biri olduğunu sanmalarına karşın, Türkler arasında dindarlığı yüzünden çok tanınmış birisidir. Bu kanıyı, kendisinin yayımlayıp da camilerde okunma­sını emrettiği birçok dinsel şiir doğrulamaktadır. Birçoğunun kanısına göre bedenleşme gizine ilişkin olan bazılarını, Türkçeden sözcük sözcük çevir­dim ve buraya aktarmaya layık olduklarını sanmaktayım:

(Orijinal ilâhi bu şekilde)

Ol menem kim vâkıf-ı esrâr-ı ilm-i Âdemim,
Kâşif-i genc-i hakikat hem hayât-ı âlemim.

Bende mahfî oldu gaybül-gaybın esrârı hemîn,
Bendedir sır-ı emânet ana kenz-i mübhemim.

Ben cemâl-i Hakk’ı cümle şeyde zâhir görmüşem,
Bu merâyâya anın için baktığımca hurremim.

Her sözüm miftâh-ı kufl-i “küntü kenz” olmuş durur,
Hem dem-i İsâ ile herbir nefiste mahremim.

Cümle mevcûdâtı verdim ben vücûd-ü vâhide,
Zât u esmâ ve sıfâtın ile hâlâ yek demim.

Yerde gökte her ne kim var bağludur bâşı bana,
Âşikâre vü nihâne ben tılsım-ı â’zâmım.

Ben o Mısrî’yem vücûdum Mısrına şâh olmuşam,
Hâdisim gerçi velî ma’nîde sırr-ı akdemim.

(Tercüme bu şekilde yapılmış)

“İnsansal anlayışın gizlerini bilen benim

Adaletin hazinelerini ben ölçerim ve dünyanın yaşamı benim

Tüm gizli şeyler ve tüm gizli şeylerin esrarı bende saklıdır

Bana sır verildi ve ben onu içimde saklarım

Ben, ilahi güzelliği herkesten daha aydır gördüm

Bundan ötürü bu görüntüyü gördükçe sevinçten coşarım

Gökteki ve yerdeki her şey bana bağımlıdır

Tüm görülen ve görülmeyen şeyler aynaya yansır gibi içime yansır

Ben, tüm yaratıklara öz ve biricik varlığımı adadım

Ben sonsuza dek İsâ ‘dayım ve sonuna dek onunla birlikteyim

Ben, vücudumdan Mısır’da kral olan Mısrî’yim

Kehanetim çok derindir ve onun gizli yorumunda ebedi bir sır içermektedir “

Aşağıdaki taşlamada aynı şeyleri ima ettiği sanılmaktadır:

(Orijinal ilâhi bu şekilde)

Esmâ-i ilâhiyyede bî-had hünerim var,
Her demde semâvat-ı hurûfa seferim var.

Gönlüm göğünün yıldızıdır hiç adedi yok,
Her burçta benim bin güneş bin kamerim var.

Âlimler ebced hacesi olmak olur âr,
Alçak görünen ebced’e âlî nazarım var.

Arş u semâvatı ulûmun budur el-hak,
Hem dahi zemininde tükenmez güherim var.

Bununla bir oldu dem-i Îsâ ile Mısrî,
Gönlüme dahi ne gelirim ne giderim var.

(Tercüme bu şekilde yapılmış)

“Allah aşkına, benim bilgim sonsuzdur

Yaşamım süresince kutsal bilimler için çalışırım

Yüreğimin semasında sayısız yıldızlar var

Her burçta ben, biner güneş ve ay sayarım

Bunlara bakarak, gök kubbenin ve öteki gezegenlerin bilgisi küçümsenmeli

Zira benim yeryüzünde de sürekli varlıklarım vardır

Dünya alfabesinin ustası olmaktan utanıyorum

Fakat dünyada çok az sayılan bu alfabenin kıymetini bilirim

Zira bununla Mısrî ile İsâ arasındaki bağ kurulmaktadır

Bundan ötürü hiçbir arzum yoktur ve hiçbir şeyim eksik değildir. “

Bu dizelerin içerdiği açık itiraflar, Mısrî Efendi’nin İsâ aleyhisselâma duyduğu iç­ten duygular hakkında bir fikir edinmek için yeterli olur fikrindeyim. Buna karşın Mısrî Efendi hakkında bizzat istanbul Patriği Kallinikos’un ağzından işittiğim anıyı belirtmeye değer olduğunu sanırım. Bu yüksek rütbeli papaz, Bursa’da ruhani reis olduğu bir sırada, kentin mollası olan Mısrî Efendi, bu­nunla dost olmuş ve sık sık bunun evine gidermiş. Bir seferinde metropolite gittiğinde, masanın üstünde Yunanca bir kitap görür ve bunun ne olduğunu sorar. Ruhani reis de bunun İncil olduğunu söyler. Bunun üzerine Mısrî Efen­di,

“Ey pek aziz metropolitim, Allah Teâlâ’nın sana lütuf olarak verdiğini yaşadıkça korumalısın; zira İsâ ile İncil, Allah Teâlâ’nın kelamıdırlar” der.

Mısrî’nin bu duyar­lılığından dolayı Türkler, kendisinin yürekten Hıristiyan olduğunu sanmala­rına karşın, yine de ününü küçültmemişlerdir. Örneğin, yukarıda naklettiğim bu dizeler, Hıristiyan Ortodoks mezhebine göre mi, yoksa Kuran öğretisine karşıt olarak mı düzenlenmiş olup olmadıklarını kararlaştırmak için müftüye gösterildikleri zaman, müftü resmen bildirmekte kararsızlık gösterir ve şu fet­vayla iki anlamlı bir cevap verir:

“Bu dizelerin anlamını ancak Allah Teâlâ ile Mısrî bilir. Bu karar, bir kâfir tarafından verilmesine karşın, bunun doğru olduğuna inanıyor ve bu insanın derin bilgisi hakkında yorumda bulunmanın çok zor ol­duğunu anlıyorum.”

Bu arada, müftünün bu beyanatından sonra Mısrî Efendi’nin bu dizeleri, halka yayılmış ve tüm Türkler, Bunların gerçek Ortodoks olduklarını kabul etmişlerdir. Buna rağmen bu dizelerin ihtiyatla okunması­na izin verilir ve yayımlanan nüshaların başında aşağıdaki uyarı var­dır:

“Bu dizelerin ve özlü sözlerin yazarı anılmaya değer Mısrî Efendi’dir. Bun­ların içinde İslam dinine uygun düşmeyen ve Hıristiyanların kulaklarını tır­malayan bazı karar ve anlatımlar vardır. Bununla beraber bunu salt yazarın coşkusuna vermelidir. Bu aşın heyecanı sayesinde bazı Müslümanların ger­çek inançlarını bozmuştur. Bab-ı Âli bunlardan haberi olduğu zaman, müftü­ye Mısrî’nin şarkılarını ve şiirlerini bir cilt halinde toplatılmasını ve incele­meye gönderilmesini emreder. Müftü, bunları okuduktan sonra yakmıştır ve aşağıdaki fetvayı vermiştir.

“Mısrî Efendi gibi konuşan ve düşünenler bu ateş­te yansınlar; ancak Mısrî Efendi yanmasın, zira coşkunun egemen olduğu kim­selerin üzerine fetva çıkarılamaz. Bu Mısrî Efendi’nin hakaretin öcünü almak için bundan önce sözünü ettiğim karışıklıkları çıkardığı anlaşılmaktadır.”

[4]Kaymakam: Yani Osman Paşa olup, köken bakımından Girit’te doğmuş bir Rum’du. Kandiye’nin kuşatılması dolayısıyla Köprülü Ahmed Paşa’nın eline tutsak olarak düşer ve bunun teşvikiyle Müslümanlığı kabul
eder. Bundan sonra giderek sadrazamlığa kadar yükselir. Çok akıllıydı ve duruma göre hareket etmesini bilirdi.

[5] Defterdar: Bu sıralar­da defterdarlık görevini Türklerin devlet işlerindeki büyük becerisinden ve dene­yiminden dolayı, bugüne dek yücelttikleri Kirli ismail Efendi görüyordu.

[6] Sultan değil, fakat şeytan (sultandan, şeytandan): Mısrî Efendi’nin bu deyişi, bundan sonra iki türlü yorumlanmıştır. İlk önce motamo (kelime kelime) anlamında, yani sultanın kendi kusurlarını ayıplayan bir insanın yaşamına son vermek için, şeytani bir ruh tarafından kışkırtıldığı; sonra iki anlamlı olarak ya­ni Mısrî Efendi’nin, kendisini uyarmak için gelenlerin sanki sultan tarafından değil de, kendisini bu suçu işlemeye iten şeytan tarafından gönderilmiştir.

[7] Ruhi İYİGÜN, http://www.malatyaguncel.com/ 26 Ekim 2008 Pazar 21:32

[8] Ali Zeybek, http://www.malatyaguncel.com/ 11 Eylül 2008 Perşembe 15:35

NİYÂZÎ-İ MISRÎ KASÎDE-İ BÜRDE TESBÎİ

Yazabilirsin

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s