GÜNDEM


SİMYA (ALŞİMİ)

Simya (alşimi), hem doğanın ilkel yollarla araştırılmasına hem de erken dönem bir ruhani felsefe disiplinine işaret eden bir terimdir. Simya; kimya, metalurji, fizik, tıp, astroloji, semiotik, mistisizm, spiritüalizm ve sanatı bünyesinde barındırır.

Simya ile en az 2500 yıldır uğraşıldığı bilinmektedir. Simya ile ilk olarak Mezopotamya, Eski Mısır, İran, Hindistan ve Çin’de uğraşılmıştır. Klasik Yunan döneminde Yunanistan’da, Roma İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü coğrafyada, önemli İslam başkentlerinde ve daha sonra 19. yüzyıla kadar Avrupa’da simyaya ilgi duyulmuştur.

I

İLK DEFA MART 1953’DE BİR SİMYA cıyla tanıştım. Simya ve simyacılar konusunda, o güne kadar, sadece halk ağzı söylentilerinden, edinilmiş ilkel bilgilere sahiptim ve hâlâ simyacılar bulunduğunu hiç mi hiç bilmiyordum. Karşımda oturan adam ise genç ve şık giyimliydi. Güçlü bir klâsik öğrenim görmüş, kimya da okumuştu. Şimdi ise geçimini ticaretten sağlıyor ve gerek sanatçılarla, gerekse tanınmış kişilerle düşüp kalkıyordu. Otuz beş yaşlarında kadar vardı. Davranışları son derece nazik bir insan izlenimi bırakıyordu. Gene de sanki zamanın dışında yaşıyormuş gibi görünen bu yüzün ardında bir sfenks* vardı sanki. Anlaşılması güç biri olduğu kesindi.

* Sfenks, kafası koç, kuş, veya insan, gövdesi ise uzanan bir aslan şeklini alan heykel. İlk önce Eski Mısır’da rastlanan Sfenks, eski Yunan mitolojisinde büyük kültürel önem taşımıştır ve ismini buradan almıştır (Yunanca: Σφιγξ, “boğucu”). Sözcüğün Mısırca’daki orijinal biçimi kepes ankh ya da “yaşayan heykel” anlamında şeşep (sheshep) ankh’tır. Sfenkslerin en tanınmışı Büyük Gize Sfenksi’dir.

Ona simya üzerine sorular sordum. Bu sorular herhalde son derece budalaca gelmiş olmalıydı ama hiç belli etmeden, karşılıksız bırakmamaya çalıştı:

“Maddeden başka bir şey değil. Sadece maddeyle ilişki kurmak, madde üzerinde çalışmak, elleriyle çalışmak.” Bu nokta üzerinde çok duruyordu :

«Bahçeyle uğraşmayı sever misiniz? İşte size bir başlangıç, simya da az çok bahçıvanlığa benzer.»

«Balık tutmayı sever misiniz? Simyanın balık avıyla, da ortak bir yönü vardır.»

Kadın işi, çocuk oyuncağı.

Simya, öğretilemezmiş, Yüzyılları aşmış bütün büyük edebi eserler, bu eğitimi taşırlarmış. Bu eserler, olgun kişilerin malıymış, erişkin bilginin yasalarına uyarak çocuklara seslenen gerçekten olgun kişilerin. Ne var ki kimi ilkeleri ve bu bilgiye giden yol, gizli tutulmalıymış. Bu arada, ön sıradaki araştırmacıların da birbirlerine yardımcı olmak, görevleriymiş! Sonra ekledi :

«Sabır, umut, çalışma. Ve çalışmanın konusu ne olursa olsun, hiçbir zaman yeterli derecede çalışılmaz.»

«Umut : Simyada umut, bir amaç bulunduğu güvenine dayanır. Eğer bana bu amacın varlığını ve şu hayatta ona erişebilme imkânı bulunduğunu açıkça ispatlama muş olsalardı, bu işe hiç girişmezdim,» dedi.

İşte benim simya ile ilk ilişkim böyle oldu. Eğer onunla tanışmam rastgele bir yerde ve rastgele şartlar altında olsaydı, üzerinde araştırma zahmetine katlanmazdım. Çünkü yaradılışım gereği yapmaya değil anlamaya eğilimim varıdır benim. Ve çağdaşlarınım çoğu gibi de zamanı kıt, aceleci bir insanlım. Oysa benim simya ile ilişkim, son derece modern bir yerde, Paris’in pek tanınmış bir kahvesinde oldu. Sonra da Bergier ile karşılaştım. Tam bu yüzyılın adamı olan, laboratuvarlardan ve haber-alma bürolarından çıkmayan bir araştırmacıdır o, ve o da simya yolunda bir şeyler arıyordu. Onun peşine takıldım ve çok geçmeden anladım ki, geleneksel simya ile öncü bilim arasında sakı ilişkiler vardır. Zekânın, bu iki âlem arasına bir köprü attığını gördüm. Bu köprüye çıktım ve anladım ki sağlammış. Simyacının binlerce yıllık fizikötesi anlayışı, aslında XX. Yüzyılda hemen hemen anlaşılır bir teknik gizliyormuş demek. Bugünümüzün korkunç teknikleri ise, eski zamanlarınkine neredeyse benzeyen bir fizikötesine açılmaktaymış. Ve inandım ki insanlar çok uzak bir geçmişte madde ve enerjinin sırlarını ‘çökmüşlerdi. Yalnız düşünce yoluyla değil, el işlemi yoluyla da. Yalnız dinsel yoldan değil, teknik olarak: da.

Ve o zaman gördü ki, binlerce yıllık «sağduyu» ile çağdaş «çılgınlık» arasındaki karşıtlık, fazlasıyla ağır ve zayıf olan akılın bir icadı, çağının gerektirdiği kadar hızlanamayan aydının bir karşı denge ürünüdür.

Temel bilgiye ulaşabilmenin birkaç yolu vardır. Bizim çağımızın kendi yolları var, eski uygarlıkların da kendi yolları vardı. Sadece kurama ait teorik bilgi istemiyorum.

Ve gene gördüm ki günümüzün teknikleri, dünün tekniklerinden daha güçlü dür ve eskilerle aynı noktaya gerçi ulaşıyoruz ama, çok daha yüksek bir derecede. Eskilerin sağduyusunu kınamak da, gerçek bilginin bizim uygarlığımızla başladığını iddia etmek de doğru değildir. Çeşitli görünümler altında, aynı ışık noktasından geçerek döne döne yükselen akıl gücüne hayran olmak, onu saygıyla karşılamak gerektir. Sevmek her şeydir: Hem dinlenme, hem eylemdir sevmek.

Simya üzerine yaptığımız araştırmaların sonucunu burada sizlere çök kısa olarak sunmak istiyoruz. Bize göre simya, (algimi), yok olmuş bir uygarlığın, bir tekniğinin, bir biliminin ve bir felsefesinin en önemli talimatlarından biri olabilir. Böylesine ince, karmaşık ve dakik, bir tekniğin gökten inivermiş olmasına, tanrısal esinle geldiğine inanmıyoruz biz Gerçi dinsel açıklamanın da hiç rolü olmadığını iddia edecek değiliz. Ama Tanrı’nın insanlara teknik dille seslendiğine : «Potanı kutuplanmış ışığın üzerine yerleştir ey kulum! Maden köpüğünü üç kez damıtılmış suda yıka,» dediğine hiçbir büyük sırrın, büyük ermişin kitabında rastlamadık!

Simyacının tekniğine el yordamıyla, bilgisizce yaptığı ufak tefek kimyasal işlemler sonucu ulaştığına da inanamıyoruz. Bizce simya, yok olmuş bir bilimin anlatılması ve kullanılması güç kalıntılarını kapsar. Gerçi bu kalıntıdan el yordamıyla hareket edilebilmiştir ama belirli bir doğrultuda. Teknik, ahlâksa! ve dinsel yorumlar da rol oynamıştır.

Uygarlığımızın, belki de bizden önce gelen bir uygarlığın başka şartlar altında, başka bir anlayış içerisinde erişmiş olduğu bu bilgiyi ciddilikle ele alıp incelemesinin, ilerisi için bir yarar sağlayabileceği kanısındayız.

Simyacı, madde üzerindeki çalışmasının bitiminde, içerisinde de bir değişme olduğunu sezinlermis. Potasında olup bitenler onda da olunmuş. Hâl değişikliğine uğrarmış. Bütün büyük metinler bu noktayı ısrarla belirtir, «Büyük Eser»in tamamlandığında simyacının da “uyanmış adam” haline geldiğini söylerler. Bana öyle geliyor ki bu eski metinler böylelikle madde ve enerji yasalarına erişmenin ve teknik bilginin sonunu belirliyorlar. Bizim uygarlığımız da bu bilgi yolunda hızla ilerlemektedir. İnsanların nispeten yakım bir gelecekte, efsadeki simvacı gibi «hal değiştirmesi» bize hiç akla aykırı gelmiyor. Meğerki uygarlığımız, amacına erişmeden bir saniye önce, öteki uygarlıkların yok olduğu gibi silinip gitsin. Gene de, aklımızın başımızda olduğu son an, umutsuzluğa kapılmayalım ve düşünelim ki eğer aklın bu serüveni tekrarlanacak olursa, her defasında burgunun bir yükseğine çıkabilmektedir. Bu serüveni son noktasına kadar ulaştırmayı, başka binyıllara bırakalım o zaman ve umut içinde yok olup gidelim.

II

SİMYA ÜZERİNE YAZILMIŞ YÜZBİNİ aşkın el yazması ve kitap bilinmektedir. Ama nedense geçmişte dinsel, günümüzde akılcı olan egemen düşünce, bu metinleri küçümsemiş ve bilgisizlikle suçlaya gelmiştir. Bu yüzbin kitap ve el yazması belki de enerji ile maddenin sırlarından birkaçını kapsıyordu. Böyle olmasa bile biç olmazsa bu iddiadadır. Öteden beri, uzak ülkelere sayısız araştırma heyeti gönderilmiş, giderleri devlet kasasından karşılanmıştır. Bu heyetlerin düzenlediği raporları ise bir simya kitaplığında toplatıp incelemek hiçbir zaman kimsenin aklına gelmemiştir. İşte inanılmayacak bir ihmâl örneği. Bizimki gibi hiç olmazsa görünüşte uygarlaşmış insan toplumlarının «Hazine» etiketi taşıyan yüz bin kitap ve el yazmasını tavan arasında unutması, işte en kuşkucuları bile tam bir düş dünyasında yaşadığımıza inandıracak bir örnek.

Simya üzerine yapılmış pek seyrek araştırmalar ya tinsel davranışlarının doğrulamasını metinlerde arayan esrarcıların, ya da bilim ve teknikle bütün ilişkilerini kesmiş tarihçilerin eseridir.

Simyacılar İksir’i hazırlamakta kullanılacak suyun binlerce kez damıtılması gerektiğini öne sürerler. Bir tarihçinin, bunun çılgınlık olduğunu söylediği kulağımıza geldi. Ağır su ve basit suyu ağır suyu haline getirmek için uygulanan yöntemler hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Bugün ise transistor üzerindeki çalışmalar sayesinde bir madeni tümüyle katıksız hale getirdikten sonra dikkatle seçilmiş yabancı maddelerden gramın milyonda biri kadar eklemekte maddeye yepyeni nitelikler kazandırılacağını öğrenmiş durumdayız. Bunun içindir ki Simya üzerinde girişilecek derin bir araştırmanın ilerisi için yararlı olacağı kanısındayız.

Yüzyılımızın simya kitaplarında, nükleer fiziğin son buluşlarına üniversite eserlerine oranla daha sık rastlanıyor. Ve yarın kaleme alınacak simya eserlerinin ise, en soyut fizik ve matematik kuramlarından söz etmesi muhtemeldir.

Simya ile dalgalar ve ışınları, resmi bilimin buluşundan sonra, yayınlarına katmış olan radyestezi gibi sahte bilimler arasında belirgin bir başkalık vardır. Bizce simya, geleceğin maddenin yapışma dayandırılmış bilgilerine ve tekniklerine önemli katkıda bulunabilir.

Öte yandan, simya edebiyatında sayıları oldukça kabarık öyle metinler de bulduk ki bunların aklı başında kimselerce kaleme alınmış olması imkânsızdı. Bunun içindir ki, teknik metinlerle sağduyu metinleri yanında bu delice metinleri de öylece benimsemeyi uygun bulduk. Ve bu çılgınlığın da açıklamasını yapabileceğimizi sanıyoruz. Simyacılar sık sık cıva kullanırlardı. Cıvanın buharı ise zehirlidir ve bu süreğen (müzmin) zehirlenme, deliliğe yol açabilir. Gerçi kuramsal olarak kullanılan kaplar, potalar sımsıkı kapalıydı ama. bu kapatmanın sırrı rastgele her simyacıya açıklanmıyordu ve bir çok «kimya filozofunun» aklını kaçırmış olduğu anlaşılıyor

Simya edebiyatının bizi şaşırtan başka bir yönü de, şifrelere dayanması oldu. Bugün, kurulmasını istediğimiz o araştırma ekiplerine şifre çözme uzmanları da eklemek, katmak gerekecek sanıyoruz.

Geçmişte ne kadar gerilere gidilirse gidilsin simya eserlerine, yazmalarına rastlanır. Hattâ XV. yüzyılda, enerjinin açığa çıkartılması bilinmezliklerin ve tekniklerinin yazıdan bile Önce varolduğunu öne sürenler çıkmıştır. Mimarlık da yazıdan öncedir ve belki de bir yazı türü sayılabilir. Öte yandan simya ile mimarlık arasında sıkı bir ilişki de görmekteyiz. Kimi Ortaçağ yapılarının, insanlığın pek pek eski çağlarından gelme simya mesajlarını ilettiğini de söyleyenler vardır.

Newton, çok eski zamanlardan beri maddenin değişimine ve dağılmasına eşit sırları bilen bir simyacılar zincirinin uzanıp geldiğine inanırdı. Ve şöyle yazıyordu: «Eğer Büyük Ustalar övünmüyorlar ise mutlaka madenlerin değişime uğramasından da daha büyük sırlar olmalı. Ne var ki bu sırları yalnız Büyük Ustalar biliyor.»

Newton’un değindiği bu Büyük Ustalar hangi geçmişten geliyorlar ve bilimlerini hangi geçmişten alıyorlardı?

Newton diyor ki : «Eğer bu kadar yükseğe çıkabildimse, devlerin omuzlarına bastığım içindir.»

Fulcaneili’ye göre simya, binyıllardan beri silinip gitmiş ve arkeologların bilmezlikten geldiği uyarlıklar bile kurulan bağlantıdır. Hiç kuşkusuz hiçbir ciddi arkeolog ya da tarihçi, geçmişte bizim bilim ve tekniğimizden üstün bilim ve teknik sahibi uygarlıkların varlığını kabul edemez. Ne var ki ileri bilim ve teknik, gereçleri son derece basitleştirir ve belki bunların kalıntıları gözümüzün önündedir de biz anlayamıyoruz. Hiçbir ciddi arkeolog ve tarihçi, ileri bilimsel eğitim görmediğinde, bu konuda bize ışık tutacak araştırmalara, kazılara da girişmez. Akıllara durgunluk verecek çağdaş ilerlemenin bir gereği olan düzencelerin (disiplinlerin) kendi içine kapanması belki de bizden geçmişin çok büyük ve şaşırtıcı şeylerini saklıyor.

Volta’dan on yüzyıl önce, Sasaniler hanedanı zamanında yapılmış elektrik pillerinin, Bağdat altyapı tesislerini kurmakla görevli bir alman mühendisi tarafından, kent müzesinde «din eşyası» gibi belirsiz bir başlık altında toplanmış öteberi arasından bulunup çıkartıldığını unutmayalım..

Arkeoloji yalnız arkeologlar tarafından uygulandığı sürece, “geçmişin gecesi”nin karanlık mı yoksa aydınlık mı olduğunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.

Wilhelms Von Oranien’in özel doktoru Jean Frederick Helvetius (sakın onu Fransız filozof Clade-Arien Helvetius ile karıştırmayın) simya alanında ismi en çok geçen insanlardan biridir. Daha 1776 yılının başlarında transmutasyon (maddenin değişimi) hakkında ayrıntılı bir rapor hazırlamış ve yayınlaşmıştı. Onun bu bilimsel makalesi bu gün bile itibar görmektedir. Ancak ona maddenin değişimi konusunda asıl ününü kazandıran kendi çalışmalarından çok başka birinin yaptığı bir çalışmanın güvenilir Tanığı olmasıdır..

Simyanın şiddetle karşısında olan Jean Frederic Schweitzer ya da Helvetius’a, 27 aralık 1666 Sabahı dürüst ve ciddi görünüşlü, basit giyimli bir yabancı geldi. Felsefe taşına inanıp inanmadığını sordu. Olumsuz karşılık alınca ”küçük bir fildişi kutuyu aştı, «içinde cam ya da panzehir taşı (opal) nı andıran üş parça vardı. Yabancı bunun o ünlü taş olduğunu ve bu kabarcığıyla bile yirmi ton altın elde edebileceğini söyledi.

Helvetius eline bir parça taş aldı ve ziyaretçiden bunu kendisine vermesini rica etti. Simyacı buna yanaşmadı ve Helvetius bütün servetini bağışlasa bile bu mineralin en ufacık bir parçacığından bile vazgeçemeyeceğini söyledi. Nedenini açıklamaya izinli değildi. Üç hafta sonra gene gelip Helvetius’a şaşacağı bir şey göstereceğine de söz verdi. Tam dediği günde geldi ama söylediklerini ispatlayacak gösteriyi yapmasına izin verilmediği gerekçesiyle Helvetius’a taşın «hardal tanesi kadar ufacık» bir parçasını verdi. Ve ev sahibi bu kadar bir şeyin en ufak bir etki bile yaratamayacağını söyleyince, verdiği parçacığı da ikiye böldü, varışını attı ve öteki yarısını uzatırken : «Bu bile size yeter,» dedi.

O zaman Helvetius yabancıya bir açıklamada bulunmak zorunluğunu duydu: İlk gelişinde taşın birkaç parçacığını ele geçirmişti ama bunlar kurşunu altına değil cama dönüştürmüştü,. Simyacı : «Ganimetinizi sarı balmumunda saklamalıydınız kurşuna işlemesinde ve onu altına dönüştürmekte yardımcı olacaktı,» dedi. Ertesi sabah saat dokuzda gelerek mucizeyi gerçekleştirmeye söz verdi ama gelmedi. Bunun üzerine Helvetius’un karısı kocasını değişimi kendisi denemesi için kandırdı. Helvetius üç dirhem kurşun eritdi, taşı balmumuna sararak sıvı madenin içine attı. Maden altına dönüşmüştü! Hemen kuyumcuya götürdüler, kuyumcu, bu kadar katıksız altın görmediğini söyleyerek dirhemine elli florin teklif etti. Helvetius, bunları yazdıktan sonra, altın külçesini, madde değişiminin delili olarak sakladığını ekliyor.

Bu havadis yıldırım hızlıyla yayıldı. Hiç de saf diyemeyeceğimiz filozof Spinoza, işin içyüzünü öğrenmek istedi. Altını ine eleyen kuyumcuya gitti. Olumlu karşılık aldı. Üstelik, ergime sırasında, karışımın içinde bulunan gümüş bile altına dönüştü. Kuyumcu rastgele biri değil, Orange dük asının para basıcısı Brechtel idi. İşinin ustasıydı kuşkusuz. Yanıldığına yada Spinoza’yı aldatmaya kalkıştığına ihtimal verilemezdi. Spinoza bundan sonra Helvetius’a giderek hem altını, hem de işlemde kullanılan potayı gördü. Değerli maden parçacıkları, kabın içine yapışmıştı; ötekiler gibi Spinoza da maddenin gerçekten değişime uğradığına yürekten inandı.

Simyacı için maddenin değişimi ikinci derecede bir olaydır, sadece gösteri olarak gerçekleştirilen. Helvetius’un ki gibi kimi gözlemler her ne kadar şaşırtıcı geliyorsa da, bu değişimlerin gerçekliği konusunda bir yargıya varmak güçtür. Hokkabazlık sanatının sınırı olmadığı söylenebilir, peki o halde dörtbin yıllık araştırmalar ve yüzbin cilt kitap ve el yazması, hepsi de bir aldatmaca uğruna mı meydana gelmiş?

Az sonra görüleceği gibi, biz başka bir çözüm yolu öneriyoruz ve çekinerek öneriyoruz, çünkü edinilmiş olan bilimsel kanının yükü pek ağırdır. Simyacının çalışmasını yakından inceleyecek olursak görürüz ki, kimi işlemlerinin yorumu, maddenin yapısı hakkında bugün yerleşmiş bilgilerle çatışmaktadır. Ama nükleer olaylar üzerine bilgimizin kusursuz ve kesin olduğu söylenemez ki! Özellikle kataliz (kimi cisimlerin kendileri hiçbir değişmeye uğramadan başka cisimlerin bileşimleri üzerine yaptığı etki) bu olaylarda bizim için beklenmedik bir biçimde rol oynamış olabilir.

Kimi tabii karışımların, kozmik ışınların etkisi altında, geniş ölçüde nükleo-katalitik tepkilere yol açması ve elementlerde geniş çapta değişim yaratması imkânsız değildir. Simyanın anahtarlarından biri belki de budur ve simyacının aynı işlemleri defalarca, kozmik şartların bir araya geleceği ana kadar tekrarlaması da belki bundandır.

Karşı çıkanlar şöyle diyor: Eğer bu türden madde değişimleri olabiliyor idiyse, açığa çıkan enerji nerede ya? Birçok simyacının hem oturdukları kenti, hem de çevrede on binlerce metre karelik bir alanı havaya uçurtmuş olmaları gerekmez miydi ?

Simyacılar karşılık veriyorlar: işte pek uzak geçmişte bu gibi felâketler meydana geldiği içindir ki, maddenin içindeki korkunç enerjiden korkarız ve bilimimizi gizli tutarız. Ayrıca, «Büyük Eser» aşamalarla gerçekleştirilir ve yıllar ve yıllarca süren işlemler ve çekilen çileler sonucu nükleer güçleri harekete geçirmeyi öğrenen kişi, elbette tehlikeyi önlemek için ne gibi tedbirler alınması gerektiğini de öğrenmiş olacaktır.

Geçerli bir savunma mı? Belki de. Günümüz fizikçileri, kimi şartlarda, bir nükleer değişimin enerjisinin, nötrinolar veya antinötrinolar denilen özel parçacıklar tarafından yutulabileceğini de kabul ediyorlar. Hâtta nötrinonun varlığı İkimi yerde ispatlanmış gibidir. Belki deaz enerji açığa çıkartan ve çıkan enerjinin de nötrinolar biçiminde dağılıp gittiği madde değişimleri vardır,, Dostumuz Bergier şöyle yazıyordu. «Simyacılara bir noktada, gizlilik konusunda hak vermemek elden gelmiyor. Eğer bir mutfak ocağı üzerinde hidrojen bombası yapmaya imkân sağlayacak yöntem var ise, bu yöntemin herkese açıklanmaması en doğrusu kuşkusuz.»

Eugène Canseliet, ki günümüzün en iyi simya uzmanlarındandır, buna şöyle karşılık vermiştir «Bu söylenenleri şaka sanmamalı. Haklısınız, alelade ve ucuz bir mineralden hareketle atomu parçalamak mümkündür Bu iş için bir kömür ocağı, birkaç Meker brülörü ile dört şişe bütan gazı gereklidir ve yeter.»

Nükleer fizikte bile, basit araçlarla önemli sonuçlar elde etme imkânı her zaman vardır. Sütün bilimin ve tekniğin geleceği buna yönelmiştir.

Roger Racon : «Bildiğimizden fazlasını yapabiliyoruz?» diyor ve bu sözlere bir simya vecizesi olabilecek şu cümleyi ekliyor: “Her seye izin yoktur ama her şey mümkündür.” Unutulmamalıdır ki simyacı için madde ve enerji üzerinde güç sahibi olmak, ancak ikinci derecede bir gerçektir. Belki de, silinmiş bir uygarlığın malı, pek eski bir bilimin kalıntısı olan simya işlemlerinin asıl amacı, simyacının kendisinin değişime uğraması, üstün bilinç düzeyine erişebilmesidir. Maddesel meseleler, tinsel olan sonucun vaatlerinden de bir şey değildir. Her şey insanın kendi kendisinin değişime uğramasına, belirli tanrısal enerjiye erişmesine yönelmiştir ki, maddenin bütün enerjisi de bu tanrısal enerjiden doğar. Simya, Rabelais’nin sözünü ettiği o «bilinçli» bilimidir.

Bir simya ustası da şöyle yazıyordu : «Bu Sanatı inceleyenler, şunu hepiniz iyi biliniz ki, Akıl, her şeydir ve eğer bu Akılda benzeri bir Akıl daha gizli değilse, her şey hiçbir şeyden yararlanamaz.

III

DAHA 1933 YILINDA, EN BÜYÜK Fransız kimyacılarından olan bir profesör, öğrencisine nükleer enerji konusunda şunları söylüyordu:

«Boş lâf bunlar canım, bırakın, İlkel ve çocuksu şeyler bunlar. Fizikçilerin nükleer enerji adını verdikleri şey, sadece denklemlerinde kalmaya mahkûmdur. Felsefi bir kavramdır bu. İnsanların belli başlı yol göstericisi bilinçtir. Ama lokomotifleri çalıştıran, bilinç değildir, değil mi? Bu yüzden, nükleer enerji ile çalışacak bir makine hayal etmek… Yok, oğlum yok. Bırakın bu düşleri de geleceğinizi düşünün siz. Şimdilik, biliyorum, sizi çeken şey, insanın o en eski düşlerinden biri, simya düşü. Size bir baba öğüdü vereyim mi? Bunları bırakıp da bir an önce endüstriye girerek çalışmaya başlasanız çok iyi edersiniz. »

Ne var ki karşısındaki öğrenci, yani dostum Jacques Bengier, inatçı bir gençti. Kendi kendine gerçi bu konuşmadan yararlanması gerektiğini, ama gene de balın şekerden iyi olduğunu söylüyordu. Atom çekirdeği meselesini incelemesini sürdürecekti. Ve simya üzerinde de belgeler edinmeye çalışacaktı.

İşte dostum Bergier böylece, yararsız denilen öğrenimini sürdürmeye karar verdi.. Ne var ki geçim sıkıntısı, savaş ve toplama kampları onu nükleonik alanından azçok uzaklaştırdı. Gene de uzmanlarca değer verilen kimi katkılarda bulunmadı değil.

1934 ile 1940 arasında Bergier, çağımızın ilgi çekici insanlarından biri olan Halbronner ile işbirliği yaptı. Mart 1944’de Naziler tarafından Buchenwald toplama kampında öldürülen Helbronner, Fransa’da, kimya-fizik öğreten ilk fakülte profesörü olmuştur. İki düzence (disiplin) arasındaki bu sınır bilim, o zamandan beri birçok başka bilimi de doğurmuştur: Elektronik, nükleonik, stereotroniık (enerjinin katı haline dönüşmesini inceleyen yepyeni bir bilim dalının uygulama alanlarından biri, transistordur) gibi. Profesör Helbronner, gazların sıvılaşmasıyla, aeronotik ile ve morötesi ışınlarla da ilgilenmişti.

1934’de nükleer fizik ile uğraşıyordu ve nükleonik araştırma laboratuvarı kurmuş, 1940’a kadar önemli sonuçlara ulaşmıştı. Aynı samanda da elementlerin değişimine ilişkin bütün davalarda bilirkişi olarak çağrılıyordu. Böylece Jacques Bergier, birkaç sahte simyacı, dolandırıcı ve meczup ile tanıştı bu arada bir de gerçek usta simyacı tanıdı. Ama onun asıl adını hiçbir zaman öğrenemedi. Ancak, Fulcanelli [1]takma adı altında, Felsefi konutlar ve Katedrallerin Sırrı adında iki önemli kitap veren yazar olduğunu tahmin ediyor.

Simya üzerine yazılı ve sağduyunun kanıtıdır. Bu arada, Helbronner’in isteği üzerine bir deneme laboratuvarında buluştuğu Bergier’ye şunları söylemişti.

«Anladığıma göre, hocanız Helbronner ile başarıya pek yaklaşmış bulunuyorsunuz. Birkaç çağdaş bilgin de öyle. Ama izninizle sizli uyarmak isterim. Uğraşlarınız, sizin ve sizin gibilerin giriştiği çalışmalar, son derece tehlikelidir. Yalnız kendinizi tehlikeye atmakla kalmıyor, bütün insanlığı da birlikte sürüklüyorsunuz. Nükleer enerjinin açığa çıkartılması, sandığınızdan da daha kolaydır. Ve meydana gelen yapay radyoaktivite birkaç yıl içinde gezegenin atmosferini zehirleyebilir Üstelik, birkaç gram madenden bile atom patlayıcıları yapılalabilir ve kentleri yerle bir eder. Açıkça söyleyeyim mi size? Simyacılar bunu uzun zamandan ben biliyorlardı. Simdi ne karşılık vereceğinizi tahmin ediyorum. Simyacılar çekirdeğin yapısından habersizdiler, elektriği bilmiyorlardı, radyoaktiviteyi saptayıcı araçlardan yoksundular. Bunun içindir ki maddede değişim yaratamamış hiçbir zaman nükleer enerjiyi açığa çıkartamamışlardır, diyeceksiniz. Burada söyleyeceklerimi ispatlamaya kalkışacak değilim: Sadece sizden şunları aynen Halbronner’e tekrarlanmanızı rica ediyorum. Son derece katıksız malzemenin geometrik dizilmesi, atom gücünü açığa çıkartmak için yeter, elektrik ya da boşluk tekniği gibi yollara başvurma gereği doğmaksızın Ve öyle sanıyorum ki, geçmişte, enerji ile atomu tanımış ve bu enerjiyi kötü kullandıkları için tümüyle silinmiş uygarlıklar vardı. Bu arada kimi tekniklerin süregeldiğini de kabul etmelisiniz. Şurayı da unutmayınız ki, simyacılar, araştırmalarını ahlaksal ve dinsel kaygıların ışığı altında sürdürürlerdi. Modern fizik ile XVIII. yüzyılda birkaç soylu kişinin eğlencesi olarak doğmuştur. Bilinçsiz bilim… Şurada burada araştırmacıları uyarmakla yerinde bir iş yaptığımı sanıyorum ama bu uyarımın meyve vereceğini hiç ummam. Ummasamda olur zaten.»

Bu madeni ve ciddi ses Bergier’nin kulaklarından hiç silinmedi. Ancak bir soru sormayı uygun buldu:

Mademki siz de simyacısınız, bayım, vaktinizi altın yapmaya çalışmakla geçirdiğinize kesinlikle inanmam. Ama bir yıldır simya üzerine bilgi edinmeye çabalıyorum, bana hayal gibi gelen yorumlarla karşılaştım. Acaba, araştırmalarınızın konusunun ne olduğunu bana söyleyebilir misiniz?

—Benden dört dakika içerisinde dört bin yıllık felsefenin ve bütün ömrümün çabalarının bir özetini istiyorsunuz. Ayrıca, alelade dille anlatılamayacak kavramları anlatmamı istiyorsunuz. Yalnız şu kadarını söyleyebilirim: Çağdaş resmi bilimde gözlemcinin rolünün gittikçe önem kazandığını bilirsiniz. Simyanın sırrı budur: Madde ile enerjiyi yoğurmanın öyle bir yordamı vardır ki sonunda, çağdaş bilginlerin bir güç alanı diye adlandırdıkları şey ortaya çıkar. Bu güç alanı gözlemci üzerinde etki yaparak onu evren karşısında ayrıcalıkla bir duruma getirir. Bu ayrıcalıklı noktadan, zaman ile mekânın, madde ile enerjinin genellikle biz den” gizledikleri gerçeklere ulaşıla bilinir. İşte “Büyük Ecer” diye adlandırdığımız, budur.

-Peki, ya felsefe taşı? Ya altın yapmak?

Bunlar ancak uygulamalardan, özel durumlardan ibarettir. Olan, madenlerin değişime uğraması değil, denemecinin değişime uğramasıdır. Bu, bir yüzyılda bir kaç kişinin erişebildiği eski bir sırdır.

— Peki, o zaman ne olur?

Belki bir gün gelecek, ben de öğreneceğim.

Dostum, Bergier Fulcanelli adı altında silinmez bir iz bırakmış bulunan bu adamla bir daha hiç karşılaşmadı. Onun hakkında bildiğimiz tek şev, savaştan sağ çıktığı ve ortadan yok olduğudur. Bir daha izine rastlanamadı)

1945 Temmuz ayının bir sabahındayız şimdi de. Toplama kampından yeni çıkmış Jacques Bergier, hâlâ iskelet kadar zayıf ve soluk, hâkiler giyinmiş, bir kasayı matkapla delmeye uğraşıyor. Bir angarya daha; şu son yıllarda birbiri ardından casusluk, tedhişçilik ve siyasal sürgünlük oyunu oynamıştı. Kasa, Konstanz gölü kıyısında güzel bir villâda bulunuyor. Burası eskiden büyük bir alman fabrikatörüne aitmiş. Kasa açılınca içinde son derece ağır bir toz bulunan bir şişe ortaya çıkıyor. Etiketinde : «Atom uygulamaları için uranyum» yazılı. Bu, Almanya’da katıksız uranyum kullanmayı gerektirecek kadar ilerlemiş bir atom bombası taslağının varlığının ilk kanıtı. Goebbels; bombalanmakta olan sığınağından, Berlin’in harabeye dönmüş sokaklarında gizli silâhın «istilâcılar» in suratına neredeyse patlayacağı söylentisini yaymakta haksız değilmiş meğer. Bergier, bulduğunu müttefik makamlarıma açıkladı. Amerikalılar kuşkucu davrandılar ve nükleer enerji konusundaki bütün çalışmaların önemsiz olduğunu ifade ettiler. Böyle görünüyorlardı ama aslında onların ilk bombası Alamogardo’da patlamıştı bile ve fizikçi Goudsmith’in yönetimindeki bir heyet, tam o sırada Almanya’da profesör Heisenberg’in Reidı’in yıkılmasından önce yapmış olduğu atom pilini aramaktaydı. Fransa’da ise, henüz resmen bir şey bilinmiyordu ama, Amerikalıların simyaya, ilişkin tüm el yakmalarını ve belgeleri ateş pahasına satın almaları, uyanık kişilerin gözünden kaçmıyordu.

Bergier, geçici Fransız hükümetine, gerek Almanya’da, gerekse Birleşik Amerika’da, nükleer patlayıcılar konusunda araştırmalar yapıldığı ihtimalini bildirdiyse de raporu herhalde çöp sepetini boyladı. Ve dostum da elindeki şişeyi yetkililerin suratına sallayarak bağırıyordu: «Şunu görüyor musunuz şunu? Paris’in havaya uçması için bu şişenin içine bir nötronun girmesi yeter.». Hadi canımı, şu ufak tefek adamcık herhalde şakadan pek hoşlanıyor olmalıydı ama şaşılacak şeydi doğrusu, Mauthausen toplama kampından henüz kurtulmuş bir tutuklunun da hâlâ şaka edecek halinin kalmış olması! Ne var ki şaka, Hiroşima sabahı birdenbire bütün tadını yitiriverdi, Bergıer’nin telefonu aralıksız çalmaya başladı. Çeşitli yetkili makamlar raporun kopyelerini istiyordu. Amerikan haber-alma servisleri ünlü şişeyi elinde bulunduran baydan, en kısa zamanda, adını vermek istemeyen bir binbaşıyla buluşmasını rica ediyorlardı. Başka yetkililer de şişenin derhal Paris’ten uzaklaştırılmasını istiyorlardı. Bergier boşuna bu şişede herhalde katıksız uranyum 235 bulunmadığını ve bulunsa bile, tehlikeli miktarın altında olacağını anlatmaya çabaladı. Yoksa çoktan patlamış olurdu. Oyuncağını elinden aldılar, bir daha da o şişeden haber çıkmadı. Avutmak için de ona, «İnceleme ve araştırma genel müdürlüğünün bir raporunu gönderdiler. Fransız gizli servisine bağlı olan bu örgütün nükleer enerji üzerine bütün bilgileri bu rapordaydı. Üzerinde üç damga vardı: «Gizli», «Kişiye Özel», «Yayılmayacak», içinde ise sadece Bilim ve Hayat dergisinden kesikler bulunuyordu, hepsi o kadar.

Böylece Bergier için, merakını gidermek amacıyla, adsız binbaşıyı bulmaktan başka çare kalmamış demekti. Bu binbaşı sözde Amerikan askerlerinin mezarlarını araştırmakla görevlendirilmişti. Her şeyden önce Bergier’nin Alman nükleer taşanları hakkında bütün bildiklerini ya da tahmin ettiklerini öğrenmek istedi. Ama müttefik davası ve binbaşının terfii için hepsinden de önemlisi, Fulcanelli adıyla tanınan Eric Edward Dutt’un bir an önce bulunması şarttı.

Dutt, pek eski el yazmalarını eline geçirdiğini söyleyen bir hindu idi. Buradan madenlerin değişime uğraması yöntemlerinden bazılarını öğrendiğini ve bir tungstan borür iletkeni aracılığıyla altın elde ettiğini öne sürüyordu .

Ne yazık ki Bergier, özgür dünyaya da, müttefik davasına da, binbaşının terfiine de yardımcı olamadı. Edward Dutt, Kuzey Afrika’daki Fransız karşı casusluk örgütü tarafından kurşuna dizilmişti Fulcanelli ise ortadan kesinlikle yok olmuştu.

Bununla birlikte binbaşı, teşekkür olarak Bergier’ye, Atom enerjisinin askerlik alanında uygulaması konusunda hazırlanmış bir raporu, daha yayınlanmadan önce sundu. Bu konu üzerinde ilk belge olan bu raporda, simyacının 1937’de söylediklerini doğrulayacak kanıtlar bulunmaktaydı. Gerçekten de bombanın yapımı için en önemli araç olan atom pili, salt «son derece katıksız maddelerin geometrik bir düzenlenmesiyle» oluşuyordu. Prensip olarak bu araç, Fulcanelli’nin dediği gibi, ne elektrikten, ne de boşluk tekniğinden yararlanmaktaydı. Rapor, zehirli ışınlardan, gazlardan, son derece zehirli radyoaktif tozlardan da söz ediyor ve bunların bol bol hazırlanmasının nispeten kolay olacağını belirtiyordu. Simyacı da bütün gezegenin zehirlemenin mümkün olacağından söz etmemiş miydi?

Tanınmadık, yalnız çalışan, gizemci bir araştırmacı nasıl oluyor da bütün bunları öngörebiliyor, bilebiliyordu? «Bu nereden geliyor sana, ey insan ruhu, nereden geliyor sana?»

Büyük Albert de, De Alehima (Simya Üzerine) adlı kitabında şunları yazmamış mıydı? : «Eğer prenslerin ve kralların huzuruna çıkma talihsizliğine uğrayacak olursan, sana durmadan soracaklardır : «Eh, söyle bakalım Üstad. Eser nasıl gidiyor? Ne zaman iyi bir sonuca varabileceğiz?» diye. Ve sabırsızlanarak sana haydut, semeri diyecekler ve başına türlü iş açacaklardır. Ve iyi bir sonuca ulaşamaz isen öfkelerine oyuncak olursun. Tersine, başarırsan da, seni yanlarından ayırmazlar, kendi hesaplarına çalıştırmak için sürekli tutsak ederler.»

Acaba bunun için midir ki Fulcanelli ortadan yokoldu ve ötederiberi simyacılar gizemlerini büyük bir kıskançlıkla koruya geldiler?

Harris papirüsünün verdiği ilk ve son öğüt şu idi; «Kapattın ağızlarınızı! Mühürleyin ağızlarınızı!»

Hiroşima’dan yıllar sonra., 17 ocak 1955’de, Oppenheimer şöyle diyecekti: «Hiçbir ucuz gülünçlüğün bilemeyeceği derin bir anlamda, biz bilginler günah işledik.»

Ve ondan bin yıl önce, bir Çinli simyacı, şöyle yazıyordu: «Sanatının sırlarını askere açıklamak pek büyük bir günah olurdu! Çalıştığın odada bir tek böcek bile bulunmasın sakın!»

IV

MODERN SİMYACI, NÜKLEER FİZİK kitaplarını okuyan bir adamdır. Tek başına araştırma anlayışına çağdaş simyacılarda da rastlamaktayız. Bu, çağımız için çok değerli bir anlayıştır. Gerçekten de, bir gün geldi, bilimde ilerlemenin kalabalık ekipler, dev gibi araçlar, büyük yatırımlar olmadan gerçekleşemeyeceğine yürekten inandık. Oysa sözgelimi radyoaktivite ya da dalgalanma mekaniği gibi önem ve temel buluştan, tek tek çalışan kişilerin eseridir. Kalabalık ekipler ve geniş imkânlar ülkesi olan Amerika bile bugün, özgün zekâya sahip kişileri bulsam diye dünyanın dört bir yanına ajanlarını gönderiyor. Sadece ortak çalışmaya güvenmenin zararlı olduğuna, özgün düşünceler sahibi ve yalnız başına çalışan insanlara başvurmak gereğine inanıyor artık. Rutherford, maddenin yapısı üzerine birinci derecede önem taşıyan çalışmalarını, konserve kutularıyla ve ip parçalarıyla yürütmüştü. Savaştan önce Jean Perrin ile Madam Curie, pazar günleri çalışma arkadaşlarını Bit Pazarına gönderirlerdi, biraz malzeme bulsunlar diye. Gerçi kuşkusuz güçlü araçlarla donatılmış laboratuvarlar gereklidir ama, bu laboratuvarlar ve bu ekiplerle tek başına çalışan özgün düşünceli kişiler arasında iş birliği kurmak da çok önemlidir. Bununla birlikte simyacılar böyle bir çağırıya gelmeyeceklerdir. Onların kuralı, gizliliktir. Amaçları tinsel niteliktedir. Simya eğer bir bilimi kapsıyorsa,, bu, bilim bilince varmanın yolundan başka bir şey değildir. Bunun içindir ki, dışarıya yayılmaz çünkü dışarıda bir amaç haline dönüşecektir.

Simyacının malzemesi nedir? Yüksek ısıda mineral kimya araştırmalarına gerekli malzeme; Fırınlar, potalar, terziler, ölçü araçları ki bugün bunlara nükleer ışınları saptayacak modern ve herkesçe sağlanabilir araçlar da eklenmiştir: Geiger sayacı, parıltı ölçen, v.b. gibi. Bu malzeme üstünkörü olamaz. Katıksız bir fizikçi, basit ve uçsuz araçlarla nötronlar çıkartan bir katod yapabilme imkânını hiç bir zaman kabul edemez. Doğru ise,” simyacılar bunu başarırlar. Elektronun maddenin dördüncü hali sayıldığı zamanlarda, elektronik akımlar yaratabilmek için son derece pahalı ve karmaşık düzenler bulunmuştu. Bundan sonra, 1910’da, gösterildi1 ki kirecin koyu kırmızı hale gelinceye kadar titreştiği, normal ışığın ise bir eksen çevresinde ‘bütün yönlerde titreştiği biliniyor.

Simyacı daha sonra sıvıyı buharlaştırır ve katıyı yeniden kireçlendirir. Bu işlemi yıllar boyu, binlerce kez yenileyecektir. Neden ? Bilmiyoruz. Belki de kozmik ışınlar, dünya manyetizması ve bu gibi en iyi şartların bir araya geleceği beklenildiğinden henüz bilmediğimiz derin yapıları içinde maddenin «yorulmasını,» sağlamak için Simyacı «kutsal sabır» dan, ve “evrensel ruh»un âgır ağır yoğunlaşmasından söz eder. Hiç kuşkusuz bu varı dinsel dilin ardında başka şeylerde gizlidir!

Böylesine, aynı işlemi sonsuza kadar tekrarlama, çağdaş bir kimyacıya çılgınlık gibi gelebilir. Çünkü ona, ancak tek bir deney yönteminin geçerli olduğu öğretilmiştir: Claude Bernard yöntemi. Bu yöntemde, gerçi her deney binlerce defa tekrarlanır ama her defasında etkenlerin biri değiştirilerek: Yani ya temel elementlerden birinin oranı, ya ısı, ya basınç, ya katalizör v.b. değiştirilmek yoluyla. Elde edilen sonuçlar not edilir ve bundan, olayı yöneten yasalar çıkartılır. Bu, ispatlanmış bir yöntemdir ama tek değildir. Simyacı ise, işlemini, hiçbir şeyi değiştirmemizin, olağanüstü bir şey meydana gelinceye kadar tekrarlayarak sürdürür. Aslında o, Jung’un dostu fizikçi Pauli’nin öne sürdüğü «ayıklama ilkesi»ne pek benzeyen bir doğal yasaya inanır. Pauli’ye göre, belirli bir sistemde (atom ile molekülleri) iki tanecik (elektron, proton, nötron) aynı durumda olamaz. Doğada, her şey tek ve benzersizdir. Bunun içindir ki hidrojenden helyuma, helyumdan lityuma ansızın aracısız geçilmektedir. Bir sisteme ne bir Tanecik (partikül) eklendiğinde bu tanecik, sistemin içinde varolan durumların hiçbirini almaz. Yepyeni bir durum alır ve zaten varolan taneciklerle karışmasından yepyeni ve benzersiz bir sistem ortaya çıkar.’

Simyacı için, nasıl birbirinin eşi iki ruh, birbirinin eşi iki yaratık, birbirinin eşi iki bitki olamazsa birbirinin eşi iki deney de olamaz. Bir deney binlerce defa tekrarlanırsa, sonunda mutlaka olağanüstü bir şeyler meydana gelecektir. Bizler ise bu konuda onu haklı veya haksız görecek derecede yeterli bilgiye sahip değiliz. Yalnız şu kadarını belirtmekle yetinelim ki çağdaş bir bilim, kozmik boşlukta ısıtmakta yeter . Maddenin bütün yasalarını bilmiyoruz ki!

Eğer simya, bizimkinden ileri bir bilgi dalı ise, bizimkinden daha basit araçlar kullanıyor demektir. Fransa’da birkaç, ve Birleşik Amerika’da iki simyacı tanıyoruz. İngiltere, Almanya, İtalya’da da var; hattâ Fas’ta bile varmış, Prag’dan bize yazan üç simyacı biliyoruz. Sovyet bilim basını, bugün simyaya büyük önem veriyor ve bu konuda tarihsel araştırmalara girişiyor.

Şimdi, öyle sanıyoruz ki ilk kez olarak, simyacının laboratuvarında ne yaptığım anlatmaya çalışalım. Ne var ki burada, simyanın amacının kendisinin değişime uğraması olduğunu unutuyor değiliz. Yaptığı işlemler sadece «aklın kurtuluşu» yolunda atılan adımlardır. Biz bu işlemler üzerine yeni bilgiler vermeye çalışalım.

Herşeyden önce simyacı yıllar boyu eski metinlerin şifrelerini büyük bir, sabırla çözmeye çalışmıştır. Sonunda bu metinleri anlayabilecek düzeye erişince, gerçekten simya denemesine başlayabilecektir. Burada bilmediğimiz bir unsur var. Simyacının laboratuvarında olup bitenleri biliyoruz amâ ruhunda olan bitenden habersiziz. Belki bunlar birbirine bağlıdır. Belki tinsel enerji, simyanın fizik ve kimya işlemlerinde rol oynamaktadır. Belki de simya «çalışmasının başarılı olabilmesi için tinsel enerjiyi edinme, biriktirme ve yöneltmenin “apayrı bir yöntemi“ vardır. Böylesine ince bir konuda ancak Dante’nin şu sözlerine değinebiliriz: “Görüyorum ki bunlara, sana söylediğim için inanıyorsun ama nedenini bilmiyorsun, demek gizli kalmaları, inanılmalarına engel değil.”

Bizim simyacı, üç ana maddeden? oluşmuş bir karışımla işe başlar. % 95 oranında katılan birinci madde bir maden filizidir, İkincisi bir madendir, üçüncüsü ise organik bir asittir. Bu temel maddeleri beş altı ay eliyle yoğurup karıştırır. Sonra tümünü de bir potada ısıtır. Isıyı giderek arttırır ve işlemi on gün kadar sürdürür. Tedbir almayı unutmamalıdır. Zehirli gaflar çıkar çünkü: Cıva buharı ve arsenikli hidrojen ki birçok simyacıyı daha çalışmalarının başında öteki dünyaya göndermişti.

Sonra potanın içindekini bir çökende çözer. İşte bu çözgeni ararken geçmişin simyacıları, asetik asit, nitrik asit, ve sülfürik asidi bulmuşlardır. Bu çözme işi kutuplanmış bir ışık altında yapılmalıdır. Bugün kutuplanmış (polarize) ışığın tek bir yönde (acunsa!) ışınlar bilimi de simyacınınkine benzer bir yöntemi benimsemiştir

Bu bilim yıldızlardan gelen pek büyük enerji taneciklerinin bir bulucu âlete (detektöre) ya da bir levhaya çarpmasından ortaya çıkan olayları inceler. Bu olaylar istendikçe yaratılamaz, beklemek gerekir. Kimi zaman olağanüstü bir olay da kaydedilir. Böylece sözgelimi 1957 yazında, şimdiye kadar hiç kaydedilmemiş pek büyük bir enerjiye sahip, belki de bizim Samanyolu’ndan başka bir gökadadan (galaksiden)” gelme bir tanecik, sekiz kilometre karelik bir “alan içerisinde 1500 sayıcıyı aynı anda etkilemiş ve yolu üzerinde muazzam bir atom kalıntıları yığını bırakmıştı Böylesine bir enerji yaratabilecek bir makine hayal bile edilemez. Bilginlerin hatırladığı kadarıyla böyle bir olay hiçbir zaman geçmemiştir ve yeniden gelip geçemeyeceği de bilinmemektedir. İşte anlaşılan bizim simyacının da beklediği böyle olağanüstü. kaynağı dünya ya da uzay olan, yollara başvurarak bekleyişini kısaltabilir ve o zaman işlemini haftada birkaç kez değil saniyede birkaç milyar kez tekrarlayarak deneyin basarisi için gerekli olan «olay»ı yakalama ihtimallerini arttırabilir. Ne var ki günümüzün simyacısı da dünün simyacısı gibi gizli çalışmakta, yokluk içinde çalışmakta ve bekleyişi bir erdem saymaktadır.

Biz hikâyemizi sürdürelim: Gece gündüz hiç değişmeden sürüp giden, yıllarca sürüp giden bir çalışmanın sonunda, bizim simyacı, birinci aşamanın tamamlandığı kanısına varır. O zaman karışımına bir oksitleyici, sözgelimi potasyum hitrat ekler. Potasında ise, maden filizinden gelme kükürt ile organik asitten gelme kömür bulunmaktadır. Kükürt kömür ve nitrat: işte bu işlem sırasındadır ki eski simyacılar barutu bulmuşlardır.

(Gene bir işaret bekleyerek, aylar ve yıllar boyu, çözmeye ve yeniden kireçleştirmeye başlayacaktır. Bu işaretin niteliği üzerinde, simya eserleri ayrılık gösterirler ama belki olabilecek birkaç olay vardır. Bu işaret çözülme anında ortaya çıkar. Kimi simyacılara göre, eriyiğin yüzeyinde yıldız biçiminde kristallerin belirmesi demektir. Kimi simyacılara göre ise, eriyiğin yüzeyi de bir oksit katmanı belirir sonra parçalanarak aydınlık bir madeni ortaya çıkartır, bu madenin içinde kimi zaman Samanyolu, kimi zaman takımyıldızlar, ufak ölçüde yansır gibi olur)

Bu işareti alınca simyacı, karışımını potadan alarak havadan ve rutubetten uzakta, gelecek ilkbaharın ilk gününe kadar «olgunlaşmaya» bırakır. Yeniden başladığı zaman işlemleri, eski metinlerdeki deyimiyle «karanlıklara hazırlanmayı» amaç güdecektir.

Karışım bu kez kaya kristalinden, sımsıkı kapalı, saydam bir kaba yerleştirilir. Şimdi iş, bu kabı, ısıları son derece titizlikle ayarlayarak ısıtmaktan ibarettir. Kapalı kap içerisindeki karışımda gene kükürt, kömür ve nitrat vardır. Bu karışımı patlatmadan, belirli bir akkor derecesine getirmek söz konusudur şimdi. Tehlikeli derecede yanmış ya da ölmüş simyacı pek çoktur. Böylece meydana gelen patlamalar özellikle şiddetlidir ve beklenmedik yükseklikte ısı çıkartır.

Güdülen amaç, kabın içerisinde, simyacıların kimi zaman «¡karga kanadı» adını verdikleri bir «esansı»nın, bir «sıvı»nın elde edilmesidir. Açıklayalım. Bu işlemin çağdaş fizik ve kimyada, karşılığı yoktur. Ama benzeri var sayılır. Sıvı amonyak gazı, içerisinde bakır gibi bir maden eritildiği zaman siyaha çalar bir koyu mavi renk elde edilir. Simyacıların elde ettiği sıvının aldığı bu «karga kanadı» mavisinin «elektronik gaz» rengi olması muhtemeldir. Nedir «elektronik gaz» Çağdaş bilginlere göre, bir madeni oluşturan ve ona mekanik, elektrik ve termik niteliklerini kazandıran serbest elektronlar bütünüdür. Bugünün terim düzeninde, simyacının madenlerin «ruhu» ya da «özü» diye adlandırdığı şeyin karşılığıdır. İşte simyacının sımsıkı kapatılmış ve sabırla ısıtılmış kabından çıkan da bu «ruh» ya da bu «öz»dür.

Isıtır, yeniden soğutur, yeniden ısıtır hem de aylar ve yıllar boyu, kaya kristalinden, «simya yumurtası» diye de adlandırılan o şeyin oluşumunu gözleyerek. Bu, mavi siyah bir sıvıya dönen karışımdır. Sonunda karanlıkta, yalnızca bu bir çeşit flüoresanlı sıvının ışığında kabını açar. Havayla temas edince bu flüorışı, katılaşır ve ayrışır.

Böylece simyacı, doğada bilinmeyen yepyeni ve katıksız kimyasal elementlerin bütün niteliklerine sahip yani kimya imkânlarıyla ayrıtırılamaz yepyeni maddelere ulaşacaktır/ Çağdaş simyacılar böylelikle çok miktarda ve yepyeni kimyasal elementler elde ettiklerini öne sürerler. Elementlerin çoğu, işlem başına iki yeni element veriyormuş. Böyle bir iddia laboratuvarcıyı inandıramaz. Öte yandan bizim elimizdeki tekniklere oranla simyacının teknikleri pek üstünkörü ve ilkel kalır ve onun sonunda ulaştığı herhalde maddenin hal değiştirmesi değil, yeni bir madde yaratmak ya da hiç olmazsa, maddenin değişik bir ayrışım ve oluşumunu sağlamaktır. Atom ve çekirdek hakkındaki bütün bilgilerimiz Nagosaka ile Rutherford ’un «Venüs» örneğine dayandırılmıştır: çekirdek ve çevresindeki elektron halkası. Gelecekte başka bir kuramın, şu anda düşünemediğimiz yeni hal değişimlerine ve kimyasal elementlerin yeni ayrışımına götürmesi de ihtimal dahilindedir?

Evet, ne diyorduk, bizim simyacı, kaya kristalinden kabını açtı ve flüor ışınlı sıvının havayla temasıyla soğuması üzerine, bir ya da birkaç yeni element elde etti. Geriye maden köpükleri kalır. Bu maden köpüklerini aylar ve aylarca üç kez damıtılmış suyla yıkayacaktır. Sonra da bu suyu ışık ve hava değişimlerinden uzak bir yerde saklayacaktır. Bu suda sözde olağanüstü kimyasal ve tıbbi nitelikleri varmış. Bu, evrensel çözgen ve geleneksel hayat iksiri, Faust’un iksiriymiş.

Bu arada şunu da belirtelim ki Birleşik Amerikalı Profesör Farley, kimi biyoloji bilginlerinin, yaşlanmanın organizmada ağır su birikmesinden ileri geldiğine dikkat çekiyor. Simyacıların hayat iksiri de bir çeşit ağır su sayılır. Bu suyun ana maddesi su buharında vardır. Belirli bir işlem uygulanmış sıvı suda niye olmasın? Ama böylesine bir buluşun yayılması tehlikeli değil midir?

Prof. Farley, yüzyıllardan beri var olagelen ve kendi içerisinde çoğalan bir ölümsüzler ve yarı ölümsüzler toplumu hayal ediyor. Politika karışmayan ve insanların işine hiç burnunu sokmayan böyle bir topluluk pekâlâ göze batmış olabilirdi.

Demek oluyor ki bizim simyacının elinde şimdi, doğaca bilinmeyen kimi basit maddeler ile dokuların gençleştirilmesi yoluyla yaşamını epeyce uzatabilecek nitelikte bir simya suyundan birkaç şişe bulunmaktadır. Şimdi de elde ettiği basit elementleri yeniden birleştirmeyi deneyecektir. Bunları havanda döverek karıştırır sonra alçak ısıda eritir, bu iş de yıllar sürecektir. Ne var ki, simya çalışmasında ilerlendikçe metinlerin çözülmesi de güçleşmektedir. Söylendiğine göre böylece, bilinen maddelere, özellikle iyi ısı ve elektrik iletkeni olan maddelere çok benzeyen, simya balkırı, simya gümüşü, simya altını gibi maddeler elde ediyormuş. Ama bunların, bilinen madenlerden ayrı, yepyeni ve şaşırtıcı nitelikleri de varmış. Sözgelimi, görünüşte bilinen bakıra, benzeyen ama pek başka olan simya balkırı, son derece düşük elektrik direncine sahipmiş ve böyle bir bakır eğer kullanılabilirse, elektrokimyayı altüst edecek nitelikte imiş

Simya işlemlerinden elde edilen daha da şaşırtıcı başka maddelerin de varlığından söz ediliyor: Bunlardan biri camda ve camın erimesinden önce alçak ısıda çözülebilirmiş. Bu madde, hafifçe yumuşamış cama değince içinde yayılır, ona yakut kırmızısı, karanlıkta mor flüorışını saçan bir renk verirmiş. İşte «felsefe taşı» veya «ışın saçan taş» bu değişime uğramış camın akik havanda dövülmesiyle elde edilen tozmuş. Bu taş sözde, kimi adi madenleri altına, platine ve gümüşe dönüştürebilirmiş ama bu, gücünün sadece bir yönüymüş. Aslında felsefe taşı, bir tür ertelenmiş, istendiğinde kullanılabilir nükleer enerji deposuna benziyor anlaşılan.

Simyacıların işlemlerinin aydın çağdaş in sana getirdiği meselelere ileride döneceğiz, şimdilik işte, «büyük eser» tamamlandı. Simyacı da bu metinlerin belirttiği ama bizlerin anlayamadığımız bir tür değişime uğramış bulunuyor. Giderek ya da ansızın, uzun çalışmasının anlamını kavrayıveriyor. Madde enerjisinin sırları artık ona açılmıştır ve aynı zamanda. Hayatin sonsuz ufuklarını da görüvermiştir. Evren mekanizmasının anahtarı elindedir. Demek oluyor ki ateşle kimi maddelerle uğraşmak, yalnız elementlerin değil, deneycinin de değinmesi sonucunu yaratabiliyor. Yaşamı uzuyor, zekâsı ve algıları yükse düzeye çıkıyor. Uyandığını kendisi de seziyor ve bütün öteki insanlar ona hâlâ uyuyor gibi geliyor. Alleau şöyle “Der ki “Böylece felsefe taşı, insanın Mutlak’a çıkmasına yardım edecek olan ilk basamaktır. Ötesinde bilinmezlik başlar. Bu yanda ise isteklerimizin ve özellikle gururumuzun gölgesinden başka bir şey yoktur. Simya, izdaşlarını büyük sır ile karşı karşıya bırakır… Bize sadece şu kadarını öğretir ki eğer bilgisizlikten kurtulmak için sonuna kadar savaşacak olursak, gerçek de bizim için savaşacak ve sonunda herşeyi yenecektir. O zaman belki de asıl fiziıkötesi başlayacaktır.”

V

ESKİ SİMYA METİNLERİ, MADDENİN anahtarlarının Satürn’de bulunduğunu kesinlikle söyler. “Garip bir rastlantı, bugün nükleer fizikte bütün bilinenler de «satürn» tipi atom tanımlamasına dayanır Nagasoka ile Rutherford’ a göre atom “bir çekimi olan ve çevresinde dönen elektronlar çemberi bulunan bir merkezi kitledir”.

“Dünyanın bütün bilginleri atomun bu «satürn» biçimi kavramını mutlak bir gerçek olarak değil de, en etkin çalışma varsayımı olarak benimsemişlerdir. Belki de geleceğin fizikçilerine pek saflık gibi görünecektir bu tutum. Çekirdeği yöneten yasalar bilinmemektedir. Nükleer güçler üzerine kesinlikle bilinen bir şey yoktur. Bunlar ne elektrik ne manyetik yer çekimsel niteliktedir. Son benimsenen varsayım, bu güçleri, notrön ve pröton anısında aracı taneciklere bağlar ve bu taneciklere “mesonlar” denir.

Ama bu ancak bir bekleyiş sayılır, iki, belki de on yılda, varsayımlar herhalde başka yönler alacaktır. Herhalde şurasını belirtmelidir ki, bilginlerin nükleer fizik yapmaya, ne zaman, ne de hak buldukları bir çağda yaşıyoruz. Temel araştırma arka plâna atılmıştır. Önemli ve acele olan, eldeki bilinenlerden en çok yararı sağlamaktır. Yapabilmek, bilmekten daha önemli geliyor. İşte simyacıların her zaman bu yapabilme oburluğundan uzak tutmaya çabaladıkları anlaşılıyor.

Nereye varmış bulunuyoruz?

Nötronlarla ilişki, tüm elementleri radyoaktif hale getiriyor. Nükleer patlama deneyleri gezegenin atmosferini zehirliyor. Geometrik artış gösteren bu zehirlenme, ölü doğmuş çocukların, kanserin, löseminin, sayısını çılgınca arttıracak, bitkileri bozacak, iklimleri altüst edecek, hilkat garibeleri yaratacak, sinirlerimizi yıpratacak, bizi boğacaktır. Hükümetler ister totaliter, ister demokrat olsunlar, vazgeçmeyeceklerdir, fiti nedenle vazgeçmeyeceklerdir: Birincisi, kamuoyunun sorunu anlayamamasıdır. Kamuoyu, tepki gösterebilecek dünya bilincine erişememiştir ki! İkinci neden ise, hükümet olmayışı, onun yerine insan kapitaline sahip, tarih yaratmakla değil, tarihsel kaderin çeşitli yönlerini ifade etmekle görevli adsız toplulukların bulunuşudur.

Oysa mademki tarihsel kadere inanıyoruz, onun insanlığın tinsel yazgısının ancak bir biçimi olduğuna ve bu kaderin de güzel olduğuna inanıyoruz demektir. Yani insanlığın binlerce felâkete uğrasa bile dünya yüzünden silinmeyeceğine, ama çektiği sonsuz ve korkunç acılardan sonra, «ilerlemekte» olduğunu sezince sevinçle doğacağına ya da yeniden doğacağına inanıyoruz demektir.

Acaba iktidara yöneltilmiş nükleer fizik, insanlığın genetik kapitalini boşu boşuna harcayıp tüketecek mi? Belki de evet, birkaç yıl için. Ama bilimin, atmış olduğu kördüğümü çözmeyi başaracağına inanmamak da elimizden gelmiyor.

Bugün bilinen maddenin değiştirilmesi yöntemleri enerji ile radyoaktiviteyi boyunduruk altına almaya yeterli değil. Bunlar dar sınırlara sıkıştırılmış ve dolayısıyla zararlı sonuçlara, sınırsız olan değişimlerdir. Eğer simyacılar yanılmıyorsa, kitle halinde değişim yaratmanın basit, ekonomik ve tehlikesiz yolları vardır. Bugünkü fizik buna inanmıyor. Ne var ki nükleer güçlerin niteliği ve çekirdeğin yapısı konusundaki bilgisizliğimiz, bizi köklü olanaksızlıklardan söz etmemeye zorluyor. Eğer simyanın öne sürdüğü madde değişimi bir gerçekse, çekirdeğin bizce bilinmeyen özellikleri var demektir. Bu konu, simya edebiyatının ciddilikle incelenmesini gerektirecek derecede önemlidir. Bu inceleme yadsınamaz gerçeklerin gözlemine götürmezse bile, hiç olmazsa yeni düşünceler getirme ihtimali vardır ya… Ve zaten, iktidarın iştihasına kurban olmuş, malzemenin büyüklüğü altında ezilip uykuya dalmış nükleer fiziğin bugünkü durumunda eksikliğini duyduğu şey de düşüncedir.

Proton ile nötronun içerisinde sonsuz derecede karmaşık yapılar sezilmeye başlıyor kimi temel yasalar çekirdeğe uygulanamıyor. Bir “antimadde” den “karşıt – madde” den, görülebilen evrenimizin içeriğinde birkaç evrenin bir arada yaşaması olasılığından söz edilmeye başlanıyor ki böylelikle gelecekte her şey mümkün olabilir demektir. Su da simyanın bir çeşit öç alması olacaktır.
Her şeyin zamanı vardır hatta zamanların birbirine karışmasının bile zamanı vardır.
Kaynak: PAUWELS/BERGlER, EVRENİN SAHİPLERİ (Le Matin Des Magiciens), Fransızca aslından çeviren; Nihal ÖNOL 1. Baskı: Mart 1974

Açıklayıcı not:

[1] 20. yüzyılın başlarında yaşadığı tahmin edilen fransız simyacı ve yazarın takma adıdır. gerçek adı bilinmemekle beraber 1922 yılında yazdığı Le Mystère Des Cathédrales isimli kitapla dünya çapında pek çok kimyacının dikkatini çekmiştir. kendisinin öğrencisi olan Eugène Canseliet’in bu kitaptan faydalanarak ustasından almış olduğu felsefe taşını kullanıp 100 gram kurşunu altına çevirmeyi başardığı iddia edilmiştir. Fulcanelli 1926 yılında yaşadığı paris’ten ayrılmış ve 1936 yılına kadar onu gören kimse olmamıştır.

ikinci dünya savaşı sırasında alman gestapo ajanları tarafından tüm Fransa’da didik didik aransa da izine ulaşılamamıştır.

“taş önce ağaç’a ve akabinde yıldız’a nasıl dönüşür?” bilmecesiyle başlayan magnum opusu “katedrallerin sırrı” isimli kitabında simyanın yanı sıra atomu parçalamaktan ve nükleer enerjiden de bahsetmiştir.

1945 yılında Amerikan g-2generali, savaştan önce nükleer enerjinin tehlikeleri üzerine Fulcanelli ile görüştüğü tahmin edilen sovyet asıllı fransız kimyacı jacques Bergier ile konuşmuş ancak Fulcanelli’nin yeri ile ilgili tatmin edici bir cevap alamamışlardır.

1953’te Fulcanelli’nin öğrencisi canseliet, İspanya’da eski ustası ile görüştüğünü iddia etmiş ve 1926’daki son görüşmelerinde 80’li yaşlarında olan Fulcanelli’nin en fazla 50 yaşında göstermekte olduğunu vurgulamıştır. Fulcanelli’nin kimya konusunda eğitim aldığı ustasının kim olduğu bilinmemekle birlikte; canseliet, en azından teorik eğitimini 15. yüzyılda yaşamış alman kimyacı basil valentine’dan almış olabileceğini iddia etmiştir. bir diğer iddia da kendisi gibi kimyacı olan eşiyle birlikte çalışmış olabileceğidir.

1937 yılında Paris’te Bergier ile görüşen Fulcanelli, nükleer enerjinin çok dikkatli kullanılması gerektiği konusunda Bergier’nin asistanlığını yapmakta olduğu atom mühendisi André Helbronner’i uyarmasını istemiş ve nükleer silahlanmanın gezegene verebileceği hasarlardan da bahsetmiştir. Bergier’in felsefe taşıyla ilgili sorusunu da “asıl hedef metallerin yapısını değiştirmektir lakin deneyi yapan kişinin de yapısı değişir. bu, zaman içerisinde birkaç kişi tarafından tekrar tekrar keşfedilebilen kadim bir sırdır. ne yazık ki sadece bir avuç insan bunda başarılı olabildi.” şeklinde yanıtlamıştır.

Brezilya’lı şarkı sözü yazarı paulo coelho’nun 1986’da yazdığı ve eleştirmenler tarafından “bir fenomen” olarak nitelendirilen simyacı* isimli kitabı Fulcanelli’nin öğretilerini baz almaktadır.

Fulcanelli’yi canlı olarak gören son insanlardan jacques Bergier 1978’de paris’te, Eugène Canseliet de 1982’de savignies’de hayatını kaybetmiştir.

Fulcanelli’yi 1953’ten sonra gördüğünü iddia eden kimse olmamış ve Fulcanelli, gerçek ismi de dâhil olmak üzere pek çok sırla birlikte ortadan kaybolmuştur.

Canseliet’in öğrencilerinden biri olan patrick rivière’e göre ise Fulcanelli 1923’te ölen fransız kimyager ve mucit Jules Violle’nin takma adıdır.

Aralarında Fulcanelli’nin öğrencilerinden eugène canseliet, Jean-Julien Champagne ve Jules Boucher gibilerinin de bulunduğu heliopolis kardeşliği isimli, Fulcanelli’nin öğretilerini merkez alan bir gizli örgütün vril topluluğu’nun bir kolu olarak çalışmalarına devam ettiği söylenmektedir.

Biraz daha ayrıntılı bir bilgi için: http://en.wikipedia.org/wiki/Fulcanelli

Yazabilirsin

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s