GÜNDEM


COSMOS: A SPACE-TİME ODYSSEY
Cosmos: Bir Uzay Serüveni (2014–)

Yönetmen: Bill Pope, Brannon Braga, Ann Druyan

Senaryo: Ann Druyan

Ülke: ABD

Sezon: 1.Sezon

Tür: Belgesel

Rating: imdb 9.5 (11,158 Oy)

Vizyon Tarihi: 09 Mart 2014

Süre: 60 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Alan Silvestri

Çekim Yeri: Northern California, California, USA

Oyuncular. Neil deGrasse Tyson Stoney Emshwiller

Çeviri: ©ZEUS®™, Niliven, Garajımdaki Ejder, Aquacat, Felis Agnosticus

Özet

Cosmos: Bir Uzay Serüveni; evrenin görkemini ortaya çıkartmak ve Kozmik Takvim ve Hayal Gücü Gemisi de dahil olmak üzere orijinal serilerin bilinen yönlerini tekrar keşfetmek için bilimsel hikaye anlatımının yeni yollarını bulacak.

Şüpheci yaklaşımlarla merakı bir araya getirerek ve bilimi görsel, duygusal, spiritüel elementlerle dokuyarak daha önce yaşamadığımız deneyimler yaşayacağız. – Gönderen: Fraghera

En çok beğenilen yorumlar

Belgeselin ilk bölümü, ABD’de yayınlanalı daha bir gün bile olmadan FX ve National Geographic’te Haluk Bilginer’in enfes sesiyle bizlerle buluştu. Seslendiren Haluk Bilginer olsa da, orijinal sesiyle izlemeyi tercih ederdim.

**

Bilmeyenler için, herkesin anlayabileceği şekilde basit bir dil kullanılmış. Tarihi animasyonlar harikaydı. Görsel efektler iyiydi. Belgesel oldukça akıcı. Ne zaman başlayıp ne zaman bittiğini anlamadım. Neil deGrasse Tyson her zamanki gibi sempatikti. Sagan’lı sahnelerde duygulandım. Çok üzgün

**

Her hafta pazartesi 22:30′da, NeoGeo ve FX’te Türkçe dublaj yayınlanacak. Yaşadığımız evreni, dünyayı ve kendimizi tanımak için kaçırılmayacak bir belgesel serisi olacak. İzlemenizi tavsiye ediyorum.

**

Belgeselin konsepti aynı Carl Sagan’ın cosmosu gibi. Sadece görüntü efektleri bu belgeselin olağandışı güzel ve bilgi birikiminin ilk cosmosa göre daha fazla olması bize ilk cosmosdan daha iyi bir belgesel izleyeceğimiz hissini verdi bana.

Carl Edward Sagan

Belgesel Metni (1. Sezon)

Cosmos “Kozmos var olan var olmuş veya var olacak her şeydir. Benimle gelin.”- Carl Sagan

Bir nesil önce gökbilimci Carl Sagan burada durdu ve biz yüzlerce milyon insanı alıp müthiş bir maceraya bilim ile açığa çıkarılan evrenin keşfine götürdü. Şimdi tekrar yola çıkma zamanı. Bizi sonsuzluğun uçlarına ve zamanın şafağından uzak geleceğe götürecek bir yolculuğa çıkmak üzereyiz. Galaksiler, güneşler ve dünyalar keşfedeceğiz uzay-zamanın kütleçekim dalgalarında sörf yapacağız ateş ve buz içinde yaşayan varlıklarla tanışacağız ölümsüz yıldızların gezegenlerini göreceğiz güneşler kadar büyük atomlar ve atomlardan küçük evrenler bulacağız. Kozmos aynı zamanda bizim de hikayemiz. Bu göçebe avcı-toplayıcı gruplarından yıldızlara giden yolu bulanların destanı çok kahramanlı tek bir macera. Bu yolculuk için, hayal gücüne ihtiyacımız var. Fakat hayal gücü yalnız başına yeterli değil çünkü doğanın gerçekliği hayal edebileceğimiz her şeyden daha harikulade. Bu macera bir takım basit kurala sıkı sıkıya bağlı kalarak yapılan nesiller boyu süren araştırmalarla mümkün oldu. Fikirleri deney ve gözlem ile test et testi geçen fikirleri geliştir geçemeyenleri reddet kanıtları götürdükleri yere kadar takip et ve her şeyi sorgula. Bu koşulları kabul ettiğin sürece kozmos senindir. Şimdi, benimle gelin.

1. BÖLÜM: Samanyolu’na Uyanmak

Uzay ve zamanın zincirlerinden bağımsız bu hayal gücü gemisinde her yere gidebiliriz. Uzayın neresinde olduğumuzu görmek istiyorsanız ön camdan dışarı bakmanız yeterli. Zamanın boyutunda, geçmiş altımızda uzanıyor. İşte Dünya 250 milyon yıl önce böyle görünüyordu. Eğer geleceği görmek istiyorsanız, yukarı bakın. Bu da bundan 250 milyon yıl sonra nasıl görünebileceği. Eğer kozmosun en ücra köşelerine gitmeye cüret edeceksek kozmik adresimizi bilmemiz gerekir ve bu da o adresin ilk satırıdır:

DÜNYA

Dünya’dan, şimdiye dek bildiğimiz tek yuvadan kozmosun en ücra köşelerine gitmek için ayrılıyoruz. En yakın komşumuz, Ay’da, gökyüzü okyanuslar veya yaşam yoktur. Yalnızca kozmik çarpışmaların yaraları vardır. Yıldızımız rüzgara, dalgalara ve dünyamız üzerindeki tüm yaşama güç verir. Güneş, Güneş Sistemi’nin tüm gezegenlerini kütleçekimiyle kucaklar. Merkür ile başlar bulutlarla kaplı, kontrolden çıkmış sera etkisinin bir nevi cehenneme döndürdüğü Venüs’le devam eder. Mars Dünya kadar toprağı olan bir gezegen. Mars ve Jüpiter yörüngelerinin arasında Güneş’in etrafını çevreleyen göktaşı kuşağı. Dört dev ve düzinelerce daha küçük uydusuyla Jüpiter’in kendine ait bir güneş sistemi var gibidir. Kütlesi diğer tüm gezegenlerin toplamından fazladır. Jüpiter’in Büyük Kırmızı Leke’si tüm gezegenimizin boyundan üç kat daha büyük ve yüzyıllardır kopmakta olan bir kasırgadır. Güneş Sistemimizin mücevheri Satürn yörüngede ağır ağır dönen sayısız kar topu otobanlarıyla çevrelenmiş ve her bir kar topu, küçük bir uydu. Uranüs ve Neptün atalarımıza yabancı dış gezegenler. Teleskobun icadından sonra keşfedilebildiler. Dış gezegenlerin ötesinde on binlerce donmuş dünya yığını mevcut ve Plüton onlardan biri. Uzay araçlarımızın tümü arasında evimizden en uzağa seyahat etmiş olan budur: Voyager 1. Bundan milyar yıl sonrasına bir mesaj taşıyor kim olduğumuza nasıl hissettiğimize ve ne tür müzikler yaptığımıza dair. # Blind Willie Johnson # # Dark Was the Night # Bu muazzam kozmik okyanusun derin suları ve içindeki sayısız dünyalar, önümüzde uzanıyor. Bu kadar uzaktan, Güneş de herhangi bir yıldız gibi görünebilir. Ancak kütleçekimsel gücü hala yaklaşık beş milyar yıl önce Güneş Sistemi’nin oluşumunun kalıntıları olan trilyonlarca donmuş kuyruklu yıldızı tutar. Biz buna Oort Bulutu diyoruz. Daha önce kimse onu görmedi, göremez de çünkü bu küçük dünyaların her birinin en yakın komşularına olan uzaklıkları Dünya’nın Satürn’e uzaklığı kadar. Bu devasa kuyruklu yıldız bulutu Güneş Sistemi’ni çevreler bu da kozmik adresimizin ikinci satırını oluşturur:

GÜNEŞ SİSTEMİ

Diğer yıldızların gezegenlerini sadece birkaç on yıldır tespit edebiliyoruz ancak şimdiden biliyoruz ki varolan gezegenlerin sayıları yıldızlardan bile fazla. Hemen hepsi muhtemelen Dünya’dan oldukça farklı ve bildiğimiz türden yaşama elverişli değil. Fakat yaşama dair ne biliyoruz ki?

Şimdiye dek yalnızca bir tanesiyle karşılaştık. Dünya’daki yaşam. Bir şey görüyor musunuz?

Sadece uzay boşluğu, değil mi?

İnsan gözleri kozmosta yansıyan ışığın yalnızca ince bir parçasını görebilir. Ancak bilim bize duyularımızla göremediğimiz şeyleri görme gücü verir. Kızılötesi, gece-görüş gözlükleriyle görünür hale gelen bir ışık türüdür. Karanlığı kızılötesi bir sensörle tarayın. İzbe bir gezegen. Güneşsiz bir dünya. Galaksimizde böyle milyarlarcası var, ebedi gecede başıboş sürüklenen. Onlar yetimler, parçası oldukları yıldız sistemlerinin kaotik doğumları sırasında anne yıldızlarından koparılmışlar. İzbe gezegenlerin çekirdekleri eriyik yüzeyleri ise donuktur. Bu iki uç bölge arasında sıvı su okyanusları bulunuyor olabilir. Orada nelerin yüzdüğünü kim bilebilir ki?

Samanyolu kızılötesi ışıkta böyle görünüyor. Yalnızca parlak olanlar değil, her bir küçük nokta bir yıldız. Kaç yıldız var?

Kaç gezegen var?

Canlı olmanın kaç farklı yolu var?

Biz bu resmin neresindeyiz?

Dışarıda uzanan şu kolu görüyor musunuz?

İşte biz, orada yaşıyoruz. Merkezden yaklaşık 30 bin ışık yılı uzakta. Samanyolu Galaksisi kozmik adresimizde bir sonraki satırımız. Şu anda yuvamızdan 100 bin ışık yılı uzaktayız. Işığın, yani var olan en hızlı şeyin Dünya’dan bize ulaşması 100 bin yıl sürüyor. Bu, komşu galaksimiz olan Andromeda’daki Büyük Spiral. Bu iki dev galaksiye ve etrafta gezinen birkaç küçük galaksiye “Yerel Grup” diyoruz.

YEREL GRUP

Kendi galaksimizi bu kadar uzaktan seçemiyoruz bile. Samanyolu, Başak Süperkümesi’ndeki binlerce galaksiden yalnızca biri. Bu ölçekte en küçük noktacıklar da dahil, gördüğümüz tüm nesneler birer galaksi. Her bir galakside milyarlarca güneş ve sayısız gezegen bulunuyor. Ne var ki Başak Süperkümesi’nin tamamı da evrenimizin yalnızca ufacık bir kısmını oluşturuyor. Bu, bildiğimiz en geniş ölçekteki haliyle, kozmos: Yüz milyarlarca galaksiden oluşan bir ağ. Burası, kozmik adresimizin son satırı. Tabii, şimdilik.

GÖZLEMLENEBİLİR EVREN

Gözlemlenebilir evren mi?!

Ne demek ki bu?

Hayal gücü gemimizdeki bizler için bile uzay-zamanda görebileceğimiz uzaklığın bir sınırı var. Bu sınır, kozmik ufuğumuz. Bu ufuğun ötesinde, evrenin çok uzaklarda bulunan parçaları yatıyor. Evrenin 13.8 milyar yıllık tarihinde bu parçaların ışığının bize ulaşması için yeteri kadar zaman geçmiş değil. Birçoğumuz, tüm bunların, gözlemlenebilir evrenimizdeki tüm gezegenlerin, yıldızların galaksi ve kümelerin başka evrenlerden oluşan bir okyanustaki küçük baloncuklardan başka bir şey olmadığından şüphelenmiştir: Çoklu evren. Evren üstünde evren. Sonsuz sayıda gezegen. Biraz minik hissettiniz, değil mi?

Eh, kozmos bağlamında düşündüğümüzde, gerçekten de küçük kalıyoruz. Sersemletici bir enginlikte yüzen bir toz zerreciğinin üzerinde yaşayan küçük canlılar olabiliriz ama küçük düşünmüyoruz. Bu kozmik perspektif, görece yeni. Yalnızca dört yüzyıl önce, bizim bu minik dünyamız kozmosun geri kalanına karşı kayıtsızdı. Teleskop icat edilmemişti. Evren, yalnızca çıplak gözle görülenlerden ibaretti.

GİORDANO BRUNO

1599 yılında herkes Güneş’in, gezegenlerin ve yıldızların gökyüzünde, Dünya’nın çevresinde dönen ışıklar olduğunu ve bizim de bize mahsus yaratılmış küçük bir evrenin merkezinde bulunduğumuzu biliyordu. Tüm gezegende, sonsuzluğa uzanan genişlikte bir kozmosun varlığını hayal eden tek bir insan vardı. Peki bu insan, 1600 yılının yılbaşı arifesini nasıl mı geçiriyordu?

Eh, hapiste, tabii ki. Hepimizin yaşamında, evrenin merkezinde olmadığımızı, kendimizden. çok daha büyük bir şeye ait olduğumuzu fark ettiğimiz bir an gelir. Bu da büyümenin bir parçasıdır. Bu olay nasıl her birimizin başına geliyorsa 16. yüzyılda da uygarlığımızın başına gelmişti. Teleskobun icadından önce evrenin yalnızca çıplak gözle gördüklerinizden ibaret olduğu bir dünya hayal edin. Dünya’nın hareketsiz olduğu ve gökyüzündeki her şeyin Güneş’in, Ay’ın yıldızların ve gezegenlerin bizim çevremizde döndüğü apaçık ortadaydı. Ama sonra, Kopernik adlı Polonyalı bir gökbilimci ve rahip radikal bir öneri sundu.Dünya, merkezde falan değildi. O da yalnızca bir gezegendi ve diğerleri gibi Güneş’in etrafında dönüyordu. Protestan reformcu Martin Luther gibi birçokları bu fikri, Kutsal Kitap’a karşı rezil bir hakaret olarak gördü. Korkmuşlardı. Ama başkasıyla kıyaslanınca, Kopernik’in çok ileri gittiği söylenemezdi. Bu adamın adı Giordano Bruno’ydu ve bu adam, doğuştan bir asiydi. Bu daracık, küçük evrenden kurtulmak için yanıp tutuşuyordu. Napoli’de genç bir Dominikan keşişken bile kural dışı yaşıyordu. O zamanlarda İtalya’da, düşünce özgürlüğü diye bir şey yoktu. Ama Bruno, Tanrı’nın yaratısı hakkında her şeye dair bir bilgi açlığı çekiyordu.

Kilise tarafından yasaklanmış kitapları okumaya cüret etti ve bu da onun felaketi oldu. Bu kitapların birinde 1,500 yıldan daha uzun süredir ölü olan, Antik Romalı bir adam ona, çok daha büyük, kendisinin Tanrı fikri kadar sınırsız bir evren hakkında fısıldıyordu. Lukretius,okuyucudan evrenin kıyısında durup dışarı doğru bir ok fırlattıklarını hayal etmelerini istiyordu. Eğer ok ilerlemeye devam ederse, o halde evrenin düşünülenden çok daha öteye uzandığı ortada olacaktı. Ama ok ilerlemeye devam etmezse örneğin bir duvara çarparsa, bu durumda da o duvar evrenin sonu olduğu düşünülen noktanın da ötesinde duruyor demekti. Şimdi, eğer o duvarın üzerinde durup bir başka ok fırlatırsanız önünüzde aynı iki olası sonuç olacaktır: Ok ya uzayın derinliklerinde sonsuza dek uçacak ya da üzerinde durup bir başka ok fırlatabileceğiniz engele çarpacaktır. Her iki durumda da evren sınırsızdır. Kozmos, sınırsız olmalıdır. Bu durum Bruno’ya kusursuz biçimde mantıklı geldi.Onun taptığı Tanrı, sonsuzdu. O halde, diye düşündü, Yaratılış nasıl bundan daha eksik olabilir?

Bu, sahip olduğu düzenli son işti. 30′una bastığında yazgısını belirleyen bir fikir bulmuştu. Düşünde, yıldız kubbesiyle çevrelenen bir dünyada uyanmıştı. Bruno’nun dönemindeki kozmos tahayyülü böyleydi. Bir an ayağının altındaki her şey kayıyormuşçasına bir korku hissine kapıldı. Fakat cesaretini topladı. Kanatlarımı boşlukta güvenle açıp sonsuza doğru yükseliyorum diğerlerinin uzaktan görmeye zorlandıklarını ardımda bırakarak. Burada ne yukarı var, ne aşağı, ne kenar, ne de merkez. Diğer yıldızlardan farksız olan Güneş’i ve bizimkine benzeyen başka dünyaların eşlik ettiği başka güneşlere benzeyen yıldızları gördüm. Bu uçsuz bucaksızlığın keşfi aşka tutulmak gibiydi. Bruno, sonsuzluğun hakikatini tüm Avrupa’ya yaymaya çalışan bir evanjelist olmayı seçti. Öteki Tanrı aşıklarının, daha heybetli ve olağanüstü olan bu Yaratılış görüşünü kayıtsız şartsız kabul edeceklerini düşündü. Ne kadar da aptalmışım. Kendi anavatanındaki Roma Katolik Kilisesi tarafından aforoz edildi ve İsviçre’deki Kalvinistler ile Almanya’daki Lüterciler tarafından sınır dışı edildi. Bruno İngiltere’deki Oxford Üniversitesi’nde ders verme davetini hemen kabul etti.Nihayet, kendi dengi olan dinleyiciler karşısında görüşlerini paylaşma şansı bulduğunu düşünmüştü. Kozmosa dair yeni bir görüş sunmak için geldim. Kopernik kendi dünyamızın evrenin merkezinde olmadığını iddia ederken haklıydı. Dünya, Güneş etrafında döner. O da diğerleri gibi bir gezegen. Fakat Kopernik yalnızca şafaktı. Ben size gündoğumunu getiriyorum. Yıldızlar da Dünya ile aynı maddeden yapılmış ateşten güneşler ve onların da en az bizimkiler kadar asil bitki ve hayvanları olan sulak gezegenleri var.

(İtirazlar) Deli misin yoksa, cahilin teki mi?

Herkes yalnızca tek bir dünya olduğunu biliyor. Herkes ne biliyorsa hepsi yanlış. Ebedi Tanrımız sonsuz sayıda dünyası olan sınırsız bir kâinat yarattı.

(İtirazlar) Geldiğin yerde Aristo’yu okumuyorlar mı? Ya da İncil’i?

Size yalvarıyorum, eski görüşleri, Kilise geleneğini, inancını ve otoritesini reddedin. Her şeye yeni baştan başlayalım kanıtlandığını zannettiğimiz her şeyden – şüphe ederek.

- Kâfir! Kâfir!

Siz tanrıyı çok küçümsüyorsunuz!

Daha uyanık biri bundan dersini alırdı. Ama Bruno böyle biri değildi. Kozmosa dair giderek artan görüşlerini kendine saklayamadı bunu yapmanın karşılığı acımasız ve alışılmadık bir cezanın en ağır şekli olmasına rağmen. Giordano Bruno din ve devlet işlerinin ayrılması ya da ifade özgürlüğünün her bireyin en kutsal hakkı olarak görülmesi gibi bir şeyin söz konusu olmadığı bir dönemde yaşadı. Geleneksel inançla uyuşmayan bir fikri ifade etmek başınıza büyük bir bela açabilirdi. Bruno kayıtsızca İtalya’ya döndü. Belki vatan hasreti çekiyordu. Fakat yine de, anavatanının muhtemelen Avrupa’da gidebileceği en tehlikeli yerlerden biri olduğunu bilmesi gerekirdi. Roma Katolik Kilisesi Engizisyon adıyla bilinen bir mahkeme sistemini yönetiyordu ve Engizisyon’un yegâne amacı kendilerininkinden farklı görüşleri dile getirmeye cüret edenleri sorgulamak ve onlara işkence etmekti. Bruno’nun fikir zabıtalarının eline düşmesi çok zaman almamıştı. Sonsuz bir evrene iman eden bu avare sekiz yıllık zindan hayatı boyunca güçten düşmüştü. Acımasız sorgular süresince görüşlerinden vazgeçmeyi inatla reddetti. Kilise Bruno’ya işkence etmek için her şeyi yapmaya neden bu kadar hevesliydi?

Korktukları neydi?

Şayet Bruno haklıysa, o zaman kutsal kitaplar ve Kilise’nin otoritesi sorgulanmaya başlayacaktı. Nihayet, Engizisyon kardinalleri hükümlerini vermişti.

Kutsal Üçleme’nin ve İsa Mesih’in kutsallığını sorgulamak Tanrı’nın gazabının ebedi olmadığına ve herkesin yanmaktan kurtulacağına inanmak ve başka dünyaların var olduğunu iddia etmekten suçlu bulundun. Yazmış olduğun bütün kitaplar Aziz Peter Meydanı’nda toplanıp yakılacak. Saygıdeğer Rahip, sekiz yıllık zindan hayatım düşünmek için bana çok zaman verdi. Yani Fikrini mi değiştireceksin?

Yaratıcı’ya olan saygı ve sevgim sonsuz Yaratılış görüşüme ilham veriyor. Tövbe etmeyenlere uygun cezanın verilmesi için Roma Valisi’ne sevk edileceksiniz.

Siz bu kararı bildirmekten, benim onu duymaktan korktuğumdan daha fazla korkuyorsunuzdur belki de.

Bruno’nun şehit olmasından on yıl sonra Galileo teleskopundan ilk kez baktığında Bruno’nun başından beri haklı olduğunun farkına vardı. Samanyolu çıplak gözle görülemeyen sayısız yıldızdan oluşuyordu ve bu ışıkların bazıları aslında başka gezegenlerdi. Bruno bilim insanı değildi. Kozmosa dair görüşü şanslı bir tahminden ibaretti çünkü bunu desteleyecek hiçbir kanıtı yoktu. Çoğu tahmin gibi yanlış çıkabilirdi. Fakat fikir bir kere ortaya atıldığında başkalarına sırf bu fikri çürütebilmek için bir fırsat doğmuş olurdu. Bruno bir anlığına uzayın enginliğine bakmıştı.

Bkz: GİORDANO BRUNO

EVREN 13,8 MİLYAR YAŞI OLAN KOZMİK TAKVİMİ

Zamanın sarsıcı sınırsızlığı hakkında elinde hiçbir ipucu yoktu. Nadiren bir yüzyıldan fazla yaşayan biz insanlar nasıl olur da kozmosun tarihi olan zamanın muazzam enginliğini kavramayı umabiliriz?

Evren 13,8 milyar yaşında. Tüm bu kozmik zamanı hayal etmek için onu tek bir takvim yılına sığdıralım.

Kozmik takvim, 1 Ocak’ta evrenimizin doğuşuyla başlar. O zamandan bugüne dek gerçekleşmiş olan her şeyi kapsar ki bu tarih bu takvimde 31 Aralık gece yarısı olarak gösterilmiştir. Bu ölçekte, her ay yaklaşık bir milyar yıl uzunluğunda. Her gün yaklaşık olarak 40 milyon yılı temsil ediyor. Şimdi gidebildiğimiz kadar geriye evrenin ilk dakikalarına gidelim.

1 Ocak, Big Bang yani Büyük Patlama. Bu zamanda geri gidebileceğimiz en uzak nokta şimdilik. Tüm evrenimiz, tek bir atomdan bile daha küçük bir noktadan doğdu. Uzay kozmik bir yangınla patlayarak evrenin genişlemesini başlattı ve bugün bildiğimiz her türlü enerji ve maddeyi ortaya çıkardı. Kulağa çılgınca geldiğini biliyorum ancak Büyük Patlama teorisini destekleyen çok güçlü gözleme dayalı kanıtlar mevcut. Bunlar arasında evrendeki helyum miktarı ve patlamadan geriye kalan radyo dalgalarının ışıması da var. Evren genişledikçe soğumaya başladı ve yaklaşık 200 milyon yıl boyunca her şey karanlıktı. Gaz yığınları kütleçekim kuvvetinin etkisiyle bir araya toplanmaya ve ısınmaya başladılar ta ki 10 Ocak’ta ilk yıldızlar ortaya çıkana kadar. Bu yıldızlar 13 Ocak’ta ilk küçük galaksileri oluşturmak üzere bir araya geldiler. Bu küçük galaksiler, bizim Samanyolumuz da dahil daha büyük galaksileri oluşturmak üzere yaklaşık 11 milyar yıl önce yani kozmik yılın 15 Mart’ında birleştiler. Yüz milyarlarca güneş. Bizimki hangisi?

Henüz doğmadı. Bizim güneşimiz, diğer yıldızların küllerinden doğacak. Flaş gibi patlayan şu ışıkları görüyor musunuz?

Her biri birer süpernova dev bir yıldızın parıltılı ölümü. Yıldızlar bunun gibi yerlerde, bir tür yıldız doğumevinde doğarlar ve ölürler. Devasa gaz ve toz bulutlarından yağmur damlaları gibi yoğunlaşarak meydana gelirler. O kadar ısınırlar ki atomlarının çekirdeği ile birlikte kendi içinde yanarak nefes aldığımız oksijeni, kaslarımızdaki karbonu kemiklerimizdeki kalsiyumu, kanımızdaki demiri meydana getirirler ve bunların hepsi çok uzun zaman önce yok olmuş yıldızların ateşli yüreklerinden ortaya çıkar. Siz, ben, hepimiz yıldız tozundan meydana geliriz. Bu yıldız tozu, yıldız nesilleri boyunca defalarca geri dönüşür ve zenginleşir. Güneşimizin doğumuna daha ne kadar var?

Oldukça uzun bir süre. Bir altı milyar yıl daha parlamaya başlamayacak. Kozmik takvimde Güneşimizin doğum günü 31 Ağustos dört buçuk milyar yıl önce. Güneş Sistemimizdeki diğer gezegenlerle birlikte Dünya da, yeni doğmuş Güneş’in yörüngesinde dönen bir toz ve gaz bulutundan oluştu. Arka arkaya gelen patlamalar büyüyen bir enkaz topunu meydana getirdi. Şu göktaşını görüyor musunuz?

Hayır, hayır o değil. Şuradaki. Onun yanındakinin çekim kuvveti onu iki buçuk santim kadar sola kaydırdığı için bizler varız. Güneş Sistemi ölçeğinde iki buçuk santim nasıl bir fark yaratabilir ki?

Bekleyin, göreceksiniz. İlk bir milyar yıl boyunca Dünya ciddi anlamda dayak yemiş gibiydi. Yörüngede dönen moloz parçaları sürekli çarpıştılar ve birleştiler ve sonunda bir çığ gibi büyüyerek Ayımızı oluşturdular. Ay bu şiddetli çağdan geriye kalan bir hatıradır. Eğer o kadar zaman önce Dünya’nın yüzeyinde olsaydınız Ay gözünüze şu ankinden yüz kat daha parlak görünürdü. O zamanlar çok daha sıkı bir kütleçekimsel kuşatmayla Dünya’ya bugün olduğundan on kat daha yakındı. Dünya soğudukça, denizler oluşmaya başladı. O zamanlar denizlerdeki gelgit, bugünkünden bin kat daha güçlüydü. Çağlar boyunca, Dünya’daki gelgit kaynaklı bu sürtünme Ay’ı uzaklaştırdı. Küçük dünyamızdaki yaşam buralarda bir yerde 21 Eylül’de, yaklaşık olarak üç buçuk milyar yıl önce başladı. Hayatın nasıl başladığını hala bilmiyoruz. Bildiğimiz kadarıyla, Samanyolu’nun başka bir bölgesinden gelmiş olabilir. Hayatın kökeni bilimin çözülmemiş en büyük gizemlerinden biridir. İşte hayat kendi inanılmaz karmaşıklıktaki faaliyetleri için her türlü biyokimyasal reçeteyi değiştirip, yeniden hazırlıyor. 9 Kasım itibarıyla artık yaşam nefes alabilir, hareket edebilir beslenebilir ve kendi ortamına tepki verebilir haldedir. O öncü mikroplara çok fazla şey borçluyuz. Oh evet, başka bir şey daha var. Bu organizmalar seksi de keşfettiler. 17 Aralık ne gündü ama! Denizdeki yaşam gerçek anlamda bir sıçrayış yakalamış büyük bitki ve hayvanların çeşitliliği ile adeta patlıyordu. Tiktaalik karaya çıkmaya cesaret eden ilk canlılardan biriydi. Muhtemelen başka bir gezegene geldiğini düşünmüş olmalı. Ormanlar, dinozorlar kuşlar, böcekler hepsi Aralık ayının son haftasında evrimleşti. İlk çiçek 28 Aralık’ta açtı. Bu kadim ormanlar gelişip öldüler ve yüzeyin altında kaldılar böylece kalıntıları kömüre dönüştü. 300 milyon yıl sonra biz insanlar bu kömürün çoğunu uygarlığımızı tehlikeye sokmak pahasına, güç sağlamak için kullandık. Güneş sisteminin oluşumu esnasında karşılaştığımız göktaşını hatırlıyor musunuz?

Hani hafifçe sola kayan?

İşte, orada. Şu anda kozmik takvime göre 30 Aralık saat 06:24.100 milyon yıldan daha uzun bir süre boyunca bizim atalarımız olan küçük memeliler ürkekçe ayak altından çekilirken, dinozorlar Dünya’nın efendileriydi. O göktaşı, bütün bunları değiştirdi. Hiç sürüklenmediğini düşünün. Dünya’yı tamamen ıskalamış olurdu ve belki de dinozorlar hala hayatta olurdu. Ama biz olmazdık. Bu durum uç tesadüflere varoluşun şans faktörüne ilişkin güzel bir örnektir. Evren şu noktada bile 13,5 milyar yıldan daha yaşlı ama hala bizden eser yok.

Bu takvimin temsil ettiği engin zaman okyanusunda biz insanlar kozmik yılın ancak son gününün son saatinde evrildik. 11:59′un 46. saniyesinde. Kayıtlı tarihimizin tamamı son 14 saniyede gerçekleşti ve yaşadığını bildiğiniz herkes de o zaman diliminde yaşadı. Bütün o krallar ve savaşlar, göçler ve icatlar savaşlar ve aşklar, tarih kitaplarındaki her şey burada, kozmik takvimin bu son saniyelerinde yaşandı. Ama kozmik zamanın böylesine kısa bir parçasını incelemek istiyorsak ölçeği değiştirmek zorundayız. Bizler, kozmosa yeni gelenleriz.

Hikayemiz ancak kozmik yılın son akşamında başlıyor.Yeni Yıl gecesi, saat 9:45. 3,5 milyon yıl önce sizin ve benim atalarımız bu izleri bıraktı. Ayağa kalktık ve onlarla yollarımızı ayırdık. İki ayak üzerinde durmaya başlayınca gözlerimizi artık yere sabitlemek zorunda değildik. Şimdi artık yukarıya merak içinde bakmakta özgürdük. İnsan varlığının çok büyük bir bölümünde aşağı yukarı 40 bin nesil boyunca birer gezgindik. Avcı ve toplayıcı gruplar halinde alet yaparak, ateşi kullanarak nesnelere isim vererek yaşadık. Bunların hepsini de kozmik takvimin son saatinde yaptık. Daha sonraki olayları kozmik yılın son gecesinin son dakikasını görebilmek için ölçek değiştirmemiz gerekecek.

11:59. Evrenin zaman ölçeğine göre o kadar genciz ki kozmik yılın son 60 saniyesine yani bundan yaklaşık 30 bin yıl öncesine gelene kadar henüz ilk resimlerimizi bile yapmamıştık.Gökbilimini de bu dönemde icat ettik. Hatta, hepimiz gökbilimcilerin soyundan geliyoruz. Hayatta kalmamız, yıldızlardan doğru anlamları çıkarmamıza kışın gelişini ve yabani sürülerin göç zamanlarını tahmin etmemize bağlıydı. Sonra, yaklaşık 10 bin yıl önce yaşam tarzımızda bir devrim meydana geldi. Atalarımız yaşadıkları çevreyi şekillendirmeyi öğrendi; yabani bitki ve hayvanları evcilleştirerek toprağı ekip biçmeye ve yerleşik hayata geçmeye başladı. Bu, her şeyi değiştirdi. Tarihimizde ilk kez taşıyabileceğimizden fazlasına sahiptik. Bunların kaydını tutacak bir yönteme ihtiyacımız vardı.

Gece yarısına 14 saniye kala veya yaklaşık 6 bin yıl önce yazıyı icat ettik. Ve tahıl kilerlerinden fazlasının kaydını tutmaya başlamamız da fazla uzun sürmedi. Yazı yazmak bize, düşüncelerimizi saklama ve onları uzay ve zaman içinde çok daha uzaklara gönderme olanağı sundu. Bir kil tabletin üzerindeki ufak izler ölümsüzlüğü yenmek için kullandığımız bir araç haline geldi. Bu, dünyayı yerinden oynattı. Musa 7 saniye önce doğdu. Buda 6 saniye önce doğdu. İsa 5 saniye önce doğdu. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) 3 saniye önce doğdu.

Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’de açıkladı.

Aralarında birbirlerine gizli gizli şöyle derler: «Dünyada sadece on gün kaldınız.». Aralarında konuştukları konuyu biz daha iyi biliriz. Onların en olgun ve akıllı olanı o zaman: «Bir günden fazla kalmadınız» der.

Tâ-hâ, 103-104

“Orada bir gün kaldık, yahut bir günden daha az; bunu (zamanı) saymasını bilenlere sor…” diye cevap verecekler. Allah: ‘Az bir süre kaldınız. Keşke siz bunu bilmiş olsaydınız.’ buyurur.

Mu’minûn – 113-114

İki saniyeden bile az bir süre önce Dünya’nın iki yarısı birbirini keşfetti. Ve kozmik takvimin ancak son saniyesinde doğanın sır ve kanunlarını ortaya çıkarmak için bilimi kullanmaya başladık.Bilimsel yöntem öyle güçlüdür ki bizi sadece dört yüzyılda Galile’nin ilk kez bir teleskopla başka bir gezegene bakmasından Ay’a ayak izlerimizi bırakmaya kadar götürmüştür. Uzay ve zamana bakarak kozmosta nerede ve hangi zamanda durduğumuzu keşfetmemizi sağlamıştır.

“Biz, kozmosun kendisini bilme yollarından biriyiz.” – Carl Sagan

Carl Sagan bir nesil önce Cosmos’un ilk yolculuğuna rehberlik etmişti. O, halka bilimi anlatma konusunda 20. yüzyılın en başarılı insanıydı. Ama her şeyden önce bir bilim insanıydı. Carl, gezegenler hakkındaki bilgilerimize muazzam katkılar yaptı. Satürn’ün dev uydusu Titan’da metan göllerinin var olduğuna ilişkin tahminleri doğru çıktı. Dünya’nın ilk zamanlarındaki atmosferinin kuvvetli sera gazları içermiş olabileceğini gösterdi. O, Mars’taki iklimsel değişikliklerin rüzgârla taşınan tozdan kaynaklandığını anlayan ilk kişiydi. Carl, dünya dışı yaşam ve zekâ araştırmalarında bir öncüydü. Uzay Çağı’nın ilk 40 yılında Güneş Sistemi’nin araştırılmasına yönelik büyük uzay aracı çalışmalarının hepsinde önemli roller oynadı. Ama yaptıkları bununla da kalmadı. Bu, Carl Sagan’ın 1975 yılından kalma ajandası.

Ben o zamanlar kimdim? (Neil deGrasse Tyson)

Sadece 17 yaşında, bilim adamı olma hayalleriyle yanıp tutuşan Bronx’lu bir çocuktum. Ve nasıl olduysa dünyanın en ünlü gökbilimcisi beni New York’un dışındaki Ithaca’ya davet edip bir cumartesi gününü bana ayıracak vakti bulabilmişti. O karlı günü daha dün gibi hatırlıyorum. Beni otobüs durağında karşılamış ve bana Cornell Üniversitesi’ndeki laboratuvarını gezdirmişti. Carl masasının arkasına uzandı ve benim için bu kitabı imzaladı. “Geleceğin gökbilimcisi Neil’a.” – Carl Günün sonunda beni arabasıyla otobüs durağına götürdü. Kar yağışı daha da şiddetlenmişti. Telefon numarasını, hem de ev telefonunun numarasını bir kağıt parçasına yazdı ve dedi ki, “Otobüs gelmezse beni ara ve geceyi ailemle birlikte bizim evimizde geçir.” O zamanlar bir bilim insanı olmak istediğimi zaten biliyordum ama o öğleden sonra Carl’dan nasıl bir insan olmak istediğimi öğrendim. Bana ve sayısız insana yardım elini uzatarak birçoğumuzu bilim öğrenmeye, öğretmeye ve icra etmeye teşvik etti. Bilim nesillere yayılmış bir ekip çalışmasıdır. Meşalenin öğretmenden öğrenciye ve ondan da öğretmene geçmesidir. Antik çağlardan gelip yıldızlara uzanan bir ortak akıldır. Şimdi, benimle gelin. Yolculuğumuz daha yeni başlıyor.

2. BÖLÜM Moleküllerin Bazı Marifetleri

Mart ’14 Bu siz, ben ve köpeğiniz hakkında bir hikaye. Köpeklerin öncesinde bir zaman vardı. O zaman köpekler yoktu. Bugün ise, büyük köpekler, küçük köpekler, sevgi dolular korumacılar, avcılar var. İsteyebileceğiniz her türlü köpek var. Bu nasıl oldu?

Yalnızca köpeklerden bahsetmiyorum. Bu kadar farklı çeşit canlı nereden geldi?

Sorunun cevabı, kulağa bir masaldan veya destandan fırlamış gibi gelen bir şey ama aslında alakası yok.

Gelin bundan 30 bin yıl öncesine, köpeklerden önceye atalarımızın son buzul çağının sonsuz kışında yaşadığı zamana gidelim. Atalarımız küçük gruplar halinde yaşayan gezginlerdi. Yıldızların altında uyudular. Gökyüzü onların hikâye kitabı, takvimi yaşam için bir kullanma kılavuzuydu. Onlara keskin soğukların ne zaman geleceğini yabani tahılların ne zaman olgunlaşacağını ren geyiği ve bizon sürülerinin ne zaman harekete geçeceğini söylüyordu. Kafalarındaki yuva Dünya’nın kendisiydi. Fakat diğer aç canlıların korkusuyla yaşadılar. Dağ aslanları ve ayılar aynı avlar için onlarla mücadele verdi. Kurtlar ise aralarındaki en savunmasızları kaçırıp yemek ile tehdit ediyorlardı. Tüm kurtlar kemiklere ulaşmak istiyordu ancak çoğu yeterince yaklaşmaya korkuyordu. Korkuları kanlarında yüksek orandaki stres hormonlarından kaynaklanır. Bu bir ölüm kalım meselesidir. Çünkü insanlara çok yaklaşmak ölümcül olabilir. Ancak bazı kurtlarda, doğal çeşitlilikten dolayı bu hormon seviyeleri daha düşüktür. Bu da onları insanlara karşı daha korkusuz yapar. Bu kurt ve onun atalarının bir kısmı yaklaşık 15 bin yıl önce müthiş bir hayatta kalma stratejisi keşfetti: İnsanların evcilleştirilmesi. Bırak insanlar avlansın, onları ürkütme ve artıklarını sana bıraksınlar. Daha düzenli besleneceksin, daha çok yavrulayacaksın ve o yavrular senin bu huyunu devam ettirecekler. Bu düzenli seçim her nesilde gelişecek ta ki kurtların o soyu, köpeklere evrilene kadar. Buna “en arkadaş canlısının hayatta kalması” diyebilirsiniz. Bu şimdi olduğu gibi, o zaman da insanlar için iyi bir anlaşmaydı. Artıklarla beslenen köpekler sadece bir temizlik ekibi değildi. Güvenlik olarak da çalıştılar. Bu türler arası ortaklık zaman içinde devam ettikçe köpeklerin görünüşleri de değişikliğe uğradı. Sevimlilik tercih sebebi haline geldi. Ne kadar şirinseniz, yaşama ve genlerinizi sonraki nesillere aktarma şansınız artıyordu.

Çıkar ilişkisi olarak başlayan bu şey zaman içinde derinleşen bir arkadaşlığa dönüştü. Daha sonra olanları görmek için yaklaşık 20 bin yıl önceki uzak atalarımızı burada bırakalım ve daha yakın geçmişte Buzul Çağı’nın araya girdiği döneme gidelim.

İklimdeki bu aralık bir devrim başlatır. Gezginlik yerine, insanlar yerleşirler. Dünyada yeni bir şey vardır Köyler. İnsanlar hala avlanmaya ve toplamaya devam ederler fakat artık yiyecek ve kıyafet de üretmektedirler.

Tarım.

Kurtlar özgürlüklerini düzenli yemek ile takas ettiler. Eş seçme haklarından vazgeçtiler. Artık insanlar onlar için seçiyor. Eğitilemeyen, onları besleyen eli ısıran köpekleri sürekli olarak öldürüyorlar. Onları memnun eden köpekleri ise besliyorlar. Onların işlerini yapan avlanan, güden, koruyan, çeken ve arkadaşlık yapan köpeklere bakıyorlar. Her doğumda insanlar en beğendikleri yavruları seçiyorlar. Nesiller içinde, köpekler evriliyor. Bu tür evrime, “yapay seçilim” veya “terbiye” deniyor.

Kurtları köpeklere çevirmek biz insanların evrimi ilk kez elimize alışımızdır. O zamandan beri de, bağlı olduğumuz tüm bitki ve hayvanları şekillendirerek, yapmaya devam ediyoruz. Kozmik zamanın bir göz açıp kapamasında, yaklaşık 15-20 bin yılda gri kurtları, bugün çok sevdiğimiz tüm köpeklere çevirdik. Bunu bir düşünün. Gördüğünüz tüm köpek cinsleri insan elleriyle şekillendirildi. En iyi arkadaşlarımızın birçoğu, en popüler cinsler yalnızca son birkaç yüzyılda yaratıldı. Evrimin muhteşem gücü yırtıcı kurtları sürüyü güden ve kurtları kaçıran sadık çobanlara çevirdi. Yapay seçilim kurdu çobana yabani otları da buğday ve mısıra çevirdi. Hatta, bugün yediğimiz neredeyse tüm bitki ve hayvanlar yabani ve daha az yenilebilir bir atasından terbiye edildi. Eğer yapay seçilim böyle kökten değişiklikleri yalnızca 10-15 bin yıl içinde gerçekleştirebiliyorsa doğal seçilim milyarlarca yılda neler yapabilir?

Cevabı yaşam tüm güzelliği ve çeşitliliğidir. Peki nasıl çalışır?

Hayal gücü gemimiz bizi uzay ve zamanda her yere yaşamın bir türünün diğerine dönüştüğü gizli mikrokozmosa bile götürebilir. Benimle gelin. Öyle görünmüyor olabilir ancak son iki milyon yıldır bir buzul çağında yaşıyoruz. Şu andaki yalnızca bunun uzun aralarından biri. Bu iki milyon yıl boyunca iklim soğuk ve kuraktı. Kuzey Kutbu buz örtüsü bugünkünden çok daha güneye uzanıyordu. Bu uzun, soğuk ve buzlu dönemlerden birinde kış denizinin buzları Kuzey Kutbu’ndan ta Los Angeles’a kadar genişlediğinde dev ayılar İrlanda’nın buz çöllerinde dolandılar. Bu sıradan bir ayı gibi görünebilir ancak içinde olağandışı bir şeyler oluyor. Yeni türleri ortaya çıkaracak şeyler. Bunu görebilmek için çok daha küçük bir ölçeğe hücre ölçeğine inmemiz gerekiyor. Böylece ayının üreme sistemini keşfedebileceğiz. Kalbin içindeki subklavyen arterde ilerleyelim. Neredeyse geldik. Bunlar, ayının yumurtalarından bazıları. Bir tanesinin içinde neler olduğunu görmek için daha da küçülmeliyiz. Moleküler seviyeye inmemiz gerekecek. Hayal gücü gemimiz şu anda o kadar küçük ki bir kum tanesine bir milyon gemi sığabilir. Kirişlerde çalımla volta atan şu küçük tipleri görüyor musunuz?

Bunlar, kinesin adı verilen proteinler.Bu kinesinler, hücrelerde oraya buraya kargo taşıyan nakliye ekibinin birer parçası. Nasıl da yabancı görünüyorlar. Ancak bu minik yaratıklar ve onlar gibi daha başkaları sizin içinizdekiler de dahil, tüm canlı hücrelerin birer parçası. Eğer yaşamın bir tapınağı varsa burada, genetik kodlarımızın antik yazıtları olan DNA’yı barındıran çekirdekte yatmaktadır. Bu yazılar ise tüm yaşamın okuyabileceği bir dilde yazılmıştır. DNA, kıvrılmış bir merdiven veya çift sarmal şekle sahip bir moleküldür. Merdivenin basamakları, daha küçük dört farklı tür molekülden oluşur. Bunlar, genetik alfabenin harfleridir. Bu harflerin belirli dizilimleri, tüm canlılara dair bilgileri oluşturur ve onlara nasıl büyüyeceklerini, nasıl hareket edeceklerini yemeklerini nasıl sindireceklerini çevrelerini nasıl algılayacaklarını, nasıl iyileşip üreyeceklerini söyler. Çift sarmallı DNA, “atom” adı verilen yaklaşık 100 milyar parçalı moleküler bir makinedir. DNA’nızdaki tek bir moleküldeki atomların sayısı, tipik bir galaksideki yıldızların sayısı kadardır. Aynı şey, köpekler ayılar ve tüm canlılar için de geçerlidir. Bizler, her birimiz, minik birer evreniz. Hücreden hücreye ve nesilden nesile aktarılan DNA mesajı olağanüstü bir dikkatle kopyalanır. Yeni bir DNA molekülünün doğuşu, çözülen bir proteinin çift sarmalın tellerini koparıp basamakları ayırmasıyla başlar. Çekirdek sıvısının içinde genetik kodun moleküler harfleri serbestçe gezinir. Sarmalın her bir teli, kaybolmuş partnerini kopyalar ve birbirinin aynısı iki DNA molekülü ortaya çıkar. Hayat, genleri işte böyle üretir ve bir nesilden diğerine böyle aktarır. Canlı bir hücre ikiye bölündüğünde her biri yanında DNA’nın tam bir kopyasını götürür. Özelleşmiş bir protein gerekli düzeltmeleri yaparak yalnızca doğru harflerin kabul edildiğine emin olur. Böylelikle DNA doğru biçimde kopyalanabilecektir. Ama hiç kimse kusursuz değildir. Zaman zaman bir düzeltme hatası gözden kaçar ve genetik talimatlarda küçük, rastgele bir değişikliğe sebep olur. Ayının yumurta hücresinde bir mutasyon gerçekleşmiştir. Bu kadar minik rastgele bir olayın çok daha büyük ölçeklerde sonuçları olabilir. Bu mutasyon, kürk rengini kontrol eden gende değişiklik yarattı. Bu değişim, bu ayıdan doğacak nesillerin kürklerindeki koyu renk pigmentinin üretimini etkileyecek. Çoğu mutasyon zararsızdır. Bazıları ölümcüldür. Ama tamamen şans eseri, birkaç tanesi bir organizmaya rekabet sırasında kritik birer avantaj sağlayabilir. Bir yıl geçti. Ayımız anne oldu. O mutasyonun bir sonucu olarak da iki yavrusundan biri, beyaz bir kürkle doğdu. Yavrular dış dünyaya açılacak kadar büyüdüklerinde hangi ayının, habersiz avına gizlice yaklaşması daha olasıdır?

Kahverengi ayı, karın üzerinde bir kilometre uzaktan bile görülebilir. Beyaz ayı ise başarıya ulaşır ve kendine mahsus gen dizilerini aktarabilir. Bu olay, tekrar tekrar gerçekleşir. Takip eden nesiller boyunca beyaz kürk geni, kutup ayısı nüfusunun tamamına yayılır. Koyu renk kürk geni hayatta kalma yarışından elenir. Mutasyonlar tamamen rastlantısaldır ve her zaman gerçekleşirler.Ama ortam, hayatta kalma şansını artıranları ödüllendirir. Hayatta kalmak için daha iyi uyum sağlamış olan canlılar ortam tarafından doğal biçimde seçilir. Bu seçilim ise rastlantısallığın tam tersidir. Ayı nüfusları birbirlerinden ayrıldı ve binlerce yıl süresince evrim yoluyla, onları birbirinden ayıran başka özellikler geliştirdi. Farklı türler haline geldiler. Charles Darwin’in “türlerin kökeni” derken kastettiği şey buydu. Bir ayı tek başına evrimleşmez. Ayı nüfusları nesiller boyunca evrimleşir. Eğer Kuzey Kutbu’ndaki buzlar, küresel ısınma yüzünden küçülmeye devam ederse, kutup ayılarının nesli tükenebilir. Onların yerini, buzların çözüldüğü ortama daha iyi uyum sağlayan kahverengi ayılar alır. Bu, köpeklerinkinden farklı bir hikaye. Bu değişimleri bir üretici gerçekleştirmedi. Onun yerine, seçimi ortamın kendisi yaptı. Bu, doğal seçilim yoluyla evrim yani bilim tarihindeki en devrimsel kavram. Darwin, bu fikrinin kanıtlarını ilk olarak 1859 yılında sundu. Yarattığı gürültü patırtı ise hiç dinmedi. Neden ki?

Kuyruksuz maymunlarla ortak bir atayı paylaşıyor olduğumuz düşüncesiyle gelen rahatsızlığın sancılarını hepimiz anlıyoruz. Akrabaların verdiği utancı kimse yaşatamaz. En yakın akrabalarımız olan şempanzeler başkalarının yanında sıklıkla uygunsuz davranışlar sergiler. Onlarla aramıza mesafe koymak gibi anlaşılır bir insani ihtiyaç vardır. Geleneksel inancın ana önermelerinden biri diğer hayvanlardan ayrı olarak yaratıldığımız şeklindedir. Bu fikrin neden bu kadar kök saldığını anlamak kolaydır. Bu bizi özel hissettirir. Ama peki ya ağaçlarla olan akrabalığımız?

Bu konuda ne hissediyorsunuz?

İşte, alın size bir meşe ağacının DNA’sının bir kesiti. Bunu bir barkod olarak düşünün. Hayatın kodlarında yazılı olan talimatlar bu ağaca, şekeri nasıl metabolize edeceğini söylüyor. Şimdi bunu, benim DNA’mdaki aynı parçayla karşılaştıralım. DNA yalan söylemez. Bu ağaç ve ben, uzun süredir görüşmeyen iki kuzeniz. Mesele sadece ağaçlarla da sınırlı değil. Yeterince geriye gittiğiniz takdirde ortak atalarımızı kelebeklerle gri kurtla mantarlarla köpekbalıklarıyla bakterilerle ve serçelerle paylaştığımızı bulacaksınız. Kocaman bir aile!

Barkodun diğer kısımları türden türe değişiklik gösterir. Bizi baykuştan ve ahtapottan farklı kılan budur. Tek yumurta ikizi değilseniz evrende sizinle aynı DNA’yı taşıyan başka hiç kimse yoktur. Diğer türler arasındaki genetik farklılıklar doğal seçilim için gereken ham maddeyi sağlarlar. Hangi genlerin hayatta kalıp çoğalacağını çevre belirler. Hayatın en temel işlevleri için gereken genetik talimatlara gelirsek mesela şeker sindirmek gibi bizler diğer türlerle neredeyse tıpatıp benzeriz. Bu işlevler yaşam için çok temel olduğundan çeşitli yaşam formları diğer türlerden dallanmadan önce evrilmiştir. Bu, bizim Hayat Ağacımız.

Bilim, Yeryüzündeki tüm türlerden oluşan bu aile ağacını oluşturmamıza imkan vermiştir. Yakın genetik akrabalarımız aynı ağaç dalını işgal ederler daha uzak kuzenlerimiz daha da uzağımızdadır. Her dal bir canlı türünü temsil eder. Ağaç gövdesi ise Yeryüzündeki tüm canlıların ortak atalarını simgeler. Hayat maddesi şekil almaya o kadar müsaittir ki bir kere ortaya çıktığında çevre tarafından burada gösterebileceğimizden 10 bin kat daha fazla sayıda farklı forma dönüşebilir. Biyologlar yarım milyon farklı böcek türünü tespit etmişlerdir. Sayısız çeşitteki bakteriden bahsetmeye gerek bile yok. Milyonlarca canlı türü, hayvan, bitki var ve çoğu henüz keşfedilmedi. Dünya üzerindeki yaşam biçimlerinin çoğuyla karşılaşmadığımızı düşünün. Sadece bu küçük gezegen için bile bu çok fazla sayıda canlı türü var demektir. Hayat Ağacının uzuvları, yeni canlı formlarından işe yarayanı bulmak ve işe yarayandan istifade etmek yeni ortamlar ve fırsatlar yaratmak için her yöne doğru uzanır. Hayat Ağacı, 3,5 milyon yaşında.

Etkileyici numaralar sergilemek için epey uzun bir zaman. Evrim, bir hayvanı bir bitki kılığına sokabilir yırtıcıların dikkatini başka yere çekecek binlerce kuşak sonunda oluşmuş göz alıcı bir kostümle. Ya da çiçeklerinin eşek arısı görüntüsü almasını sağlayarak bir bitkiyi de hayvan kılığına sokabilir. Orkideler gerçek eşek arılarıyla polenlerini yaymak için onları bu şekilde aldatırlar. Bu, doğal seçilimin müthiş kılık değiştirme gücüdür.

Devasa Hayat Ağacı’nın kalın, karmakarışık dalları arasında biz tam buradayız. Milyonlarca dal arasında ufacık bir dal. Bilim, Yeryüzündeki yaşamın, bir olduğunu ortaya çıkardı. Darwin evrimin asıl mekanizmasını keşfetti. O zamana dek hakim inanç yaşamın karmaşıklığı ve çeşitliliğinin tüm bu 3 milyon canlı türünü ayrı ayrı yaratan akıllı tasarımcının işi olduğuydu. Canlıların kılavuzsuz bir evrimin sonucu olamayacak kadar hassas oldukları söylenmişti.

Bir karmaşıklık şaheseri olan gözü ele alın.

Bir korneaya göz bebeğine, merceğe, retinaya göz sinirlerine ve kaslara sahip olması gerekir. Görüntüleri çözebilmek için gerekli beynin ayrıntılı sinir ağına hiç girmiyorum bile. İnsan zekâsı tarafından üretilmiş her aygıttan çok daha karmaşıktır. Bu nedenle insan gözünün akılsız evrimin bir sonucu olamayacağı öne sürülmüştür. Bunun doğru olup olmadığını anlamak için zaman içinde gözlerin olmadığı bir dünyaya yolculuk yapmamız gerek. Başlangıçta, yaşam kördü. 4 milyar yıl önce, etrafı gören gözler yokken dünyamız buna benziyordu. Birkaç yüz milyon yıl geçer ve bir gün bir bakterinin DNA’sında mikroskobik bir kopyalama hatası olur. Bu rastgele mutasyon mikroplara güneş ışığını emen bir protein molekülü sağladı. Güneşe duyarlı bir bakterinin gözünden dünyanın nasıl göründüğünü bilmek ister miydiniz?

Ekranın sağ kısmına bakın. Her canlı popülasyonunda olduğu gibi mutasyonlar rastlantısal olarak meydana geliyor. Bir diğer mutasyon koyu renkli bakterilerin yoğun ışıktan kaçmasına sebep oluyor. Neler oluyor burada?

Gece ve gün. Işığı karanlıktan ayırabilen bakterilerin bunu yapmayanların aksine kesin bir üstünlükleri var. Neden?

Çünkü gün, DNA’yı tahrip eden sert, morötesi ışığı getirir. Işığa duyarlı bakteriler DNA’larını karanlıkta güvenle değiş tokuş edebilmek için yoğun ışıktan kaçarlar. Yüzeyde bulunan bakterilerden çok daha fazla sayıda bakteri hayatta kalır. Zaman içinde, ışığa duyarlı proteinler daha gelişmiş tek hücreli bir organizmanın pigment noktasında yoğunlaşırlar. Besinini güneşten sağlayan bir canlı için ışığı bulmayı mümkün kılmak ona ezici bir üstünlük sağlar. Burada yassıkurtun gözünden dünyayı görüyoruz. Bu çokhücreli canlı bir pigment noktasında bir çukur geliştirmiş. Kase biçimli bu çukur canlıya, yiyebileceği ya da onu yiyebilecek şeyleri kabaca seçmesi için ışığı gölgeden ayırt edebilme avantajı verir. Muazzam bir üstünlük. Daha sonra, nesneler biraz daha netleşir. Çukur derinleşir ve küçük bir girişi olan bir oyuğa dönüşür. Binlerce nesil boyunca doğal seçilim gözü yavaşça şekillendirir. Açıldığı nokta koruyucu şeffaf bir zarla kaplı küçük bir iğne deliği boyuna kadar küçülür. Bu küçücük delikten içeriye çok az ışık girebiliyordu ancak bu, gözün hassas iç yüzeyinde belli belirsiz bir görüntü oluşması için yeterliydi. Bu durum odak noktasını keskinleştirdi. Daha büyük bir giriş, içeriye daha fazla ışık girmesini sağlayarak daha parlak bir görüntü sağlayabilirdi. Fakat odağı kayık olurdu. Bu gelişme, görsel anlamda silahlanma yarışına denk bir mücadele başlattı. Hayatta kalabilmek için rekabetin sürekli devam etmesi gerekiyordu. Ancak daha sonra gözde olağanüstü yeni bir özellik gelişti: Hem parlaklık, hem de keskin bir odak noktası sağlayan bir mercek. İlkel balıkların gözlerindeki iğne deliğinin yanında kalan şeffaf jel, bir merceğe dönüştü. Aynı anda, iğne deliği de genişleyerek içeriye daha da fazla ışık girmesine olanak sağladı. Böylelikle balıklar artık hem yakını hem de uzağı yüksek çözünürlükte görebilir hale geldiler. Ancak daha sonra korkunç bir şey oldu. Bir bardak suyun içinde duran bir pipetin, suyun yüzeyinden bakıldığında bükülmüş gibi göründüğünü fark etmiş miydiniz?

Bunun sebebi ışığın, su ve hava gibi bir maddeden diğerine geçerken, bükülmesidir. Gözlerimiz, aslında suda görebilecek şekilde evrimleşmiştir. Gözdeki suyumsu sıvı, bahsettiğimiz bükülme etkisinden kaynaklanan bozulmayı düzgün bir şekilde ortadan kaldırmıştı. Ancak karada yaşayan hayvanlar için ışık, görüntüleri kuru havadan taşıyarak halen sulu gözlerine yansıtıyordu. Bu da, ışık huzmelerini bükerek görüntüde oluşabilecek birçok bozulmaya sebep oluyordu. Amfibi atalarımız karaya çıkmak üzere suyu terk ettiklerinde suda görebilmek için incelikle evrim geçirmiş olan gözleri havada görebilmek için oldukça yetersizdi. Görüşümüz, o günden bu zamana dek asla daha iyi olmadı. Gözlerimizi birer başyapıt olarak düşünmeyi severiz ancak 375 milyon yıl sonra hala burnumuzun önündekini göremiyor ya da biraz karanlık olduğunda balıkların yapabildiğinin aksine ince detayları fark edemiyoruz. Sudan çıktığımızda doğa neden baştan alıp havada da en iyi görüşü alabilmemiz için yeni bir çift göz geliştirmemize izin vermedi?

Doğada işler bu şekilde işlemez. Evrim, varoluş yapılarını, küçük değişikliklere uyarlayarak nesiller boyunca yeniden şekillendirir. Çizim tahtasına geri dönüp her şeye sıfırdan başlayamaz. Evrilen göz, gelişiminin her aşamasında hayatta kalmak için ayırıcı bir avantaj sağlamak adına yeterince iyi bir işlev gösterdi. Bugün hayatta olan hayvanlar arasında bu gelişimin her aşamasına dair göz görebiliriz. Hepsi de işlevini yerine getirir. İnsan gözünün karmaşıklığı doğal seçilim yoluyla gerçekleşen evrime hiçbir engel oluşturmamaktadır. Hatta, evrim olmadan göz ve hatta tüm biyoloji hiçbir anlam ifade etmez. Bazı insanlar, evrimin bir teoriden ibaret olduğunu iddia ederler. Sanki öylesine bir fikirmiş gibi. Evrim teorisi, tıpkı kütleçekim teorisi gibi bilimsel bir gerçektir. Evrim gerçekten vardır. Dünya’daki tüm yaşamla aramızdaki akrabalığı kabul etmek tek başına bilim değildir. Benim görüşüme göre aynı zamanda, yüce bir ruhani deneyimdir.

Evrim, kör olmasından dolayı yıkıcı olaylar karşısında öngörüde bulunamaz, uyum sağlayamaz. Hayat Ağacının bazı dalları kırıktır. Bir çoğu yaşamın bugüne kadar gördüğü en büyük beş felaketten biri sonucunda kırılmıştır. Bir yerlerde, çok sayıda kayıp türü anmak için bir Yok Olanlar Mabedi vardır. Benimle gelin.

Yok Olanlar Mabedine Hoşgeldiniz.

Hayat Ağacının kırılmış dalları anısına dikilmiş bir anıt. Milyonlarca türden, bugün hayatta olan her biri için belki de binlercesi geçmişte yok oldu. Bir kısmı, diğer yaşam formlarıyla arasındaki günlük çekişme içinde hayatını kaybetti. Ancak çoğu, gezegeni etkileyen muazzam felaketlerin sonucunda yeryüzünden silindiler. Son 500 milyon yıl içinde bu durum, beş kere yaşandı. Dünya’daki yaşamı yerle bir eden beş kitlesel yok oluş. Bunların içinde en kötü olanı, yaklaşık 250 milyon yıl önce Permiyen olarak bilinen bir dönemin sonunda yaşandı. Trilobitler, deniz tabanında büyük sürüler halinde avlanan zırhlı canlılardı. Gözleri görüntüyü biçimlendirecek şekilde evrilen ilk canlılardandılar. Trilobitlerin yaklaşık 270 milyon yıl boyunca güzel ve uzun bir yaşamları oldu. Dünya bir zamanlar trilobitlerin gezegeniydi. Ancak artık trilobitler yoklar, yok oldular. Türün son üyeleri, sayısız diğer türle beraber eşi benzeri olmayan çevresel bir felaketle yaşam sahnesinden silindiler. Kıyamet, bugün Sibirya olarak bilinen bölgede insan yaşamının deneyimlediği hiçbir şeye benzemeyen bir ölçekteki… muazzam volkanik patlamalarla başladı. O zamanlar Dünya, tek bir süper kıta ve muazzam bir okyanusla, bugünkü halinden oldukça farklıydı. Ateşten lavlardan oluşan acımasız seller Batı Avrupa’dan daha büyük bir alanı içine çekti. Artçı patlamalar, yüzbinlerce yıl boyunca devam etti. Eriyik kayalar kömür yataklarını tutuşturarak karbondioksit ve diğer sera gazlarıyla havayı kirletti. Bu durum, Dünya’nın ısınmasına ve okyanus akıntılarının dolaşımının durmasına sebep oldu. Zehirli bakteriler gelişti ancak bunun dışında denizlerdeki neredeyse tüm canlılar öldü. Durgun sulardan havaya, çoğu kara hayvanının boğulmasına sebep olan hidrojen sülfit gazı yayılmaya başladı. Gezegendeki her on türden dokuz tanesinin soyu tükendi. Biz buna Büyük Yok Oluş diyoruz. Dünyadaki yaşam, yitip gitmeye o kadar yaklaşmıştı ki yeniden toparlanması on milyon yıldan daha uzun sürdü. Ancak yeni yaşam formları, Permiyan soykırımından geriye kalan boşlukları doldurmak için yavaş yavaş evrimleşti. Kazananlar arasında en büyükleri dinozorlardı. Artık Dünya onların gezegeni. Egemenlikleri neredeyse 150 milyon yıldan daha uzun sürdü. Ta ki o da bir diğer kitlesel yok oluşla son bulana dek. Dünya’da yaşam, uzun zamanda çok fazla bozguna uğradı. Buna rağmen hala varlığını sürdürüyor. Hayatın direnci akıllara durgunluk verecek düzeyde. Onu hep, kimsenin bulmayı beklemediği yerlerde buluyoruz. Ya şu isimsiz koridor?

Onu da başka bir güne bırakalım. Kaynar suda veya buzun içinde yaşayabilen bir hayvan biliyorum. Bir damla su almadan bile on yıl yaşayabiliyor. Çıplak halde, soğuk vakumda ve uzayın yoğun radyasyonu altında seyahat edip, tek bir çizik almadan geri dönebiliyor. Bu hayvan, Tardigrad veya su ayısıdır. En yüksek dağ zirvelerindeyken de en derin okyanus çukurlarında olduğu kadar rahattır. Kendi arka bahçemizde, yosunların arasında yaşayan. sayısız Tardigrad da aynı derecede rahattır. Büyük ihtimalle onları hiç fark etmemişsinizdir çünkü bunlar çok küçük canlılardır. Neredeyse bir iğne ucu büyüklüğündedir. Ama çok da dirençlidir. Tardigradlar beş kitlesel yok oluşun beşinde de hayatta kalmayı başarmıştır. Yarım milyar yıldır iş başındadırlar. Eskiden yaşamın çok seçici olduğunu yalnızca fazla sıcak veya fazla soğuk olmayan fazla karanlık, tuzlu asidik veya radyoaktif olmayan yerlerde olabileceğini düşünürdük. Üstelik ne olursa olsun, yaşamın susuz var olamayacağını sanırdık. Yanılıyorduk. Zorlu Tardigrad’ın da bize gösterdiği üzere yaşam, biz insanlar için mutlak ölüm anlamına gelen koşullara bile direnebilir. Fakat gezegenimizin en ekstrem ortamlarında bile bizimle canlılık arasındaki farklar yalnızca tek bir temadaki çeşitlemeler tek bir dilin diyalektikleridir. Dünya’daki canlılığın genetik kodu. Peki ama diğer gezegenlerdeki yaşam neye benzerdi?

Örneğin, bizimkinden tamamen farklı bir öyküye kimyaya ve evrime sahip bir dünyada?

Görmenizi istediğim uzak bir dünya var Bizimkinden çok farklı olan ama yaşam barındırabilecek bir dünya bu. Burada yaşam varsa, daha önce gördüğümüz her şeyden farklı olacağı kesin. Bulutlar ve sis Satürn’ün dev uydusu Titan’ın yüzeyini tamamen örtüyor.Titan bana biraz da yuvamı hatırlatıyor. Tıpkı Dünya gibi, onun da büyük oranda azottan müteşekkil bir atmosferi var. Ama bizimkinden dört kat daha yoğun. Titan’ın havasında hiç oksijen yok. Üstelik Dünya’nın hiçbir yerinde görülmeyen bir soğuk hakim. Ama yine de Oraya gitmek istiyorum. Yüzeyi görmeye başlamak için bile birkaç yüz kilometrelik bir pus örtüsünü aşarak alçalmamız gerekiyor. Ama aşağıda insana tuhaf bir şekilde tanıdık gelen bir manzara var. Titan, Güneş Sistemi’nde Dünya dışında yağmur yağan tek gökcismidir. Nehirleri ve kıyı şeritleri var. Titan’da yüzlerce göl var. Bunlardan birisi Kuzey Amerika’daki Superior Gölü’nden büyük. Göllerden yükselen buhar yoğunlaşıp, yağmur olarak tekrar düşüyor. Yağmur, nehirleri besliyor ve bu nehirler de araziyi oyarak vadileri oluşturuyor. Tıpkı Dünya’da olduğu gibi. Ama burada tek bir fark var. Titan’daki denizler ve yağmurlar sudan değil, metan ve etandan oluşuyor. Dünya’da bu moleküller doğal gazı meydana getirir. Cansız Titan’da ise sıvı haldeler. Titan’da bol miktarda su da var ama tamamı taş katılığında, donmuş halde bulunuyor. Hatta, arazi ve dağlar büyük ölçüde su buzundan oluşuyor. Sıfırın yüzlerce derece altındaki Titan suyun asla sıvı halde bulunamayacağı kadar soğuk. Astrobiyologlar, Carl Sagan’dan beri Titan’ın hidrokarbon göllerinde yaşamın var olup olmayacağını merak etti. Böylesi bir yaşam için gereken kimyasal altyapı bildiğimiz her şeyden tamamıyla farklı olmalı. Dünya’daki bütün canlılar, sıvı haldeki suya ihtiyaç duyar. Oysa Titan’ın yüzeyinde bundan eser yoktur. Fakat başka yaşam biçimleri hayal edebiliriz. Oksijen yerine hidrojen soluyan canlılar olabilir. Bunlar, soluk verirken karbondioksit yerine metan çıkarıyor olabilir. Enerji kaynağı olarak şeker yerine asetilen kullanıyor olabilirler. Petrol rengi koyuluğundaki dalgaların altında bu tür yaratıkların kurduğu gizli bir imparatorluk olup olmadığını nasıl öğrenebiliriz?

Kraken Denizi’nin derinliklerine dalıyoruz. Bu deniz, ismini Nors mitolojisindeki deniz canavarlarından alır. Aşağıda bunlardan biri yaşıyorsa bile büyük ihtimalle onu göremeyiz. O kadar karanlık ki. Dünya’da bulunan petrol ve doğal gazın tamamı Titan’daki rezervlerin yalnızca ufak bir kısmını oluşturur. Biraz ışık açalım. Şimdi, yüzeyin 200 metre altındayız. Bir şey gördünüz mü?

Şurada, şu bacanın yanında. Belki de sadece benim hayal gücümdür. Sanırım emin olmak istiyorsak buraya tekrar gelmemiz gerekecek. Size anlatmak istediğim son bir öykü daha var. Bu, bilimin bugüne kadar anlattığı en güzel öykü: Bizim gezegenimizdeki yaşamın öyküsü. 4 milyar yıl önceki Dünya’ya hoşgeldiniz. Hayat ortaya çıkmadan önce gezegenimiz böyleydi. Hayatın nasıl başladığını hiç kimse bilmiyor. O zamana ait kanıtların birçoğu, çarpışma ve aşınmalar nedeniyle yok olmuştur. Bilim, bilgi ve cehalet arasındaki sınırda işler. Bilmediğimiz şeyleri itiraf etmekten korkmuyoruz. Bunda utanılacak bir durum yok. Utanılacak tek şey, bütün cevapları biliyormuşuz gibi davranmak. Belki de şu anda bunu izleyen birisi Dünya’da yaşamın nasıl başladığının sırrını çözen kişi olacak. Yaşayan mikroplardan elde edilen kanıtlar onların en eski atalarının yüksek sıcaklıkları tercih ettiğini gösteriyor. Dünya’da yaşam, su altındaki volkanik bacaların etrafında başlamış olabilir. Carl Sagan, orijinal Cosmos serisinde yaklaşık 4 milyar yıl önceki tek hücreli organizmalardan doğruca size uzanan hattı çizmişti. 40 saniyede 4 milyar yıl. Geceyle gündüzü ayırt etmekten aciz yaratıklardan kozmosu araştıran canlılara uzanan bir süreç.

“Bunlar, 4 milyar yıllık evrim sürecinde moleküllerin bazı marifetleridir.” – Carl Sagan

3. BÖLÜM: Bilgi Korkuyu Fethettiğinde

İnsan olduğumuzdan beri kafamıza takılan bir gizemin içine doğduk. Yıldızlardan oluşan bir battaniye altında uzanan bu minik dünyaya uyandık. Nereden geldiğimizi, kim olduğumuzu, veya evrenimizin varoluşunu açıklayan bir not olmadan, kapı önüne bırakılmış bir bebek gibi. Kozmik yalnızlığımızı nasıl sona erdireceğimize dair bir fikrimiz olmadan. Her şeyi kendi kendimize anlamamız gerekti. Bizim için işe yarar en iyi şey zekâmızdı. Özellikle de çağlar süren evrimimiz ile keskinleşmiş şekil tanıma yeteneğimiz. Av ve avcıları tespit etmekte iyi olanlar ve zehirli bitkileri besleyici olanlardan ayırt edebilenlerin yaşama ve üreme konusunda daha iyi şansları vardı. Hayatta kaldılar ve şekil tanıma genlerini tüm faydalarıyla beraber sonraki nesillere aktardılar. Gezegenin dört bir yanındaki kültürler aynı yıldızlara baktılar ve farklı resimler gördüler. Bu doğadaki şekilleri tanıyabilme yeteneğini gökteki takvimi okuyabilmek için kullandık. Yıldızlarda yazılı mesajlar atalarımız ve analarımıza ne zaman konaklayıp ne zaman harekete geçeceklerini söyledi. Göçmen sürülerin, yağmurların ve soğukların ne zaman geleceğini ve ne zaman ara vereceğini gösterdi. Dünya’nın mevsimsel döngüsü ile yıldızların hareketleri arasındaki doğrudan ilişkiyi gözlemlediklerinde doğal olarak, orada olanların bize yönelik olduğu sonucuna vardılar. Anlamlı geliyor, değil mi?

Eğer gök bir takvim ise ve biri üzerine bir not yapıştırdıysa bu mesajdan başka ne olabilirdi ki?

Ardından, birden bire bu kutsal düzen bir kuyrukluyıldızca bozulduğunda bunu kişisel algıladılar. Onları suçlayabilir miyiz?

O zamanlarda, neler olduğuna dair hiçbir mantıklı açıklamaları yoktu. Bu birinin çıkıp Dünya’yı eğik eksenli, kendi etrafında ve Güneş etrafında dönen bir gezegen olarak hayal etmesinden çok önceydi. Tüm antik kültürler aynı hatayı yaptılar. Kuyrukluyıldız bir mesaj olmalıydı tanrılar tarafından, ya da tek bir tanrı tarafından gönderilen. Üzerine neredeyse hemen tüm atalarımız bunu kötü habere yordular. Antik Aztek, Anglo-Sakson, Babilli veya Hindu olmanız farketmiyordu. Kuyrukluyıldızlar kıyamet alametiydi. Aralarındaki tek fark, gelecek felaketin doğasıydı. İngilizcedeki felaket (dis-aster), Yunanca “kötü yıldız” anlamına gelir.

Doğu Afrikalı Masailere göre kuyrukluyıldız kıtlık demektir.

Güney’deki Zululara göre savaş anlamına gelir.

Batı’nın Bamilekelerine göre hastalık anlamına gelir.

Zaire’nin Djagalarına göre tam anlamıyla çiçek hastalığı demekti.

Komşuları Lubalara göre ise kuyrukluyıldız bir liderin ölümünü haber veriyordu.

Antik Çinliler ileri derecede sistemliydiler.

Yaklaşık M.Ö. 1400′de başlayarak kuyrukluyıldızların geçişlerini kayıt altına aldılar. Üç kuyruklu yıldız, devlete musibet demekti. Dört kuyruklu yıldız, bir salgının habercisiydi. İnsanın şekil tanıma yeteneği bir iki tarafı keskin bıçaktır. Gerçekte olmayan şekilleri tanımada da oldukça iyiyizdir. Buna da “hatalı şekil tanıma” deniyor. Anlama açlık duyuyoruz. Kişisel varlığımızın evrende bir anlam ifade ettiğine dair işaretler arıyoruz. İşte bu yüzden, kendimizi ve diğerlerini kandırmaya ızgara peynirli sandviçte kutsal şekiller görmeye ya da bir kuyrukluyıldızda ilahi uyarı aramaya çok hevesliyiz. Bugün, kuyrukluyıldızların nereden geldiğini ve neden yapıldığını tam olarak biliyoruz. Bilim ve merak ile deposunu doldurduğumuz hayal gücü gemimiz bizi uzay ve zamanda her yere götürebilir. Işıktan hızlı seyahat edebilir ve görülemeyen şeyleri görsel olarak canlandırabilir. Şu anda bizi Güneş’ten bir ışık yılı uzaktaki gizemli bir diyara taşıyor. Nedir bu dünyalar yığını?

Uzaylılar tarafından mı düzenlendi?

Hayır.

Yalnızca kütleçekim. Bunlar evvel zamanın karları buz ve kayalardan oluşan ipin koparmış dağlar Güneş Sistemi’nin doğuşunun korunmuş kalıntılarıdır. Adına Oort Bulutu denir. Bu isim 1950′de varlığını haber veren Hollandalı gökbilimci Jan Oort’tan gelir. Jan Oort bir paradoksu çözmeye çalışıyordu.

Kuyrukluyıldızları yok edecek birçok sebep vardır. Gezegenlerin yörüngeleri ile kesiştiklerinden kuyrukluyıldızlar sıklıkla onlarla çarpışırlar. Büyük oranda buzdan oluştuklarından her Güneş’e yaklaştıklarında buharlaşma dolayısıyla kütlelerinin bir kısmını kaybederler. Birkaç bin turdan sonra, tüm buzları yok olur ve kuyrukluyıldızdan geriye bir göktaşı kalır. Kuyrukluyıldızlar kütleçekim ile Güneş Sistemi’nin dışına itilebilir ve uzayın derinliklerine sürülebilirler. Fakat hala, bir şekilde kuyrukluyıldızlar gelmeye devam ediyordu.

Oort ve diğer gökbilimciler “Tüm bu kuyrukluyıldızlar nereden geliyorlar?” diye merak ettiler.

Oort yeni ortaya çıkan kuyrukluyıldızların oranını hesapladı ve Güneş’i birkaç ışık yılı çapıyla çevreleyen küresel bir kuyrukluyıldız yığını olduğu sonucuna vardı. Oort’un mantığı, kuyrukluyıldızlar ve Güneş Sistemimiz hakkında onyıllardır yaptığımız tüm keşiflerin ardından bugün hala ayakta durmakta. Fakat halen, Oort Bulutu kimsenin görmediği ve göremeyeceği bir manzaradır. Orası karanlık. Tüm kuyrukluyıldızlarda, kendilerine en yakın komşularına Dünya’nın Satürn ile mesafesi kadar uzaklar. Fakat bilim bize özel güçler sağlar. Jan Oort’a, kehanet gücünü verdi. Oort aynı zamanda, Güneş ile galaksimizin merkezi arasındaki mesafeyi isabetli tahmin eden ilk kişiydi.

Samanyolu’nda nerede oluğumuzu bulmak, büyük bir olay. Yıldızımız merkezden yaklaşık 30 bin ışıkyılı uzaklıkta. Oort aynı zamanda galaksinin spiral yapısını haritalandırmak için radyo teleskobunu kullanan ilk kişiydi. Galaksimizin merkezinin, devasa patlamaların yaşandığı bir yer olduğunu yani dışarıda bir yerlerde süper kütleli bir karadeliğin bulunuyor olabileceğine dair ilk işareti keşfetti. Çoğumuzun, kitle katliamcılarının isimlerini bilip de Jan Oort adını hiç duymamış olması hakkımızda fikir veriyor mu?

Oort Bulutu o kadar muazzamdır ki kuyrukluyıldızlarından birinin Güneş’in çevresindeki tek bir seyahati, yaklaşık bir milyon yıl sürer. Burada, Güneş Sistemi’nin bu uzak kıyısında buradan geçmekte olan bir yıldızın uyguladığı küçük bir çekiş bile bu kuyrukluyıldızlardan bazılarını Güneş’e olan kütleçekimsel bağlarından kurtarabilir. Bazı kuyrukluyıldızlar savrularak Güneş Sistemi’nin dışına çıkar ve yıldızlar arası uzayda gezinir. Ama diğerlerinin kaderi farklıdır. Bu kuyrukluyıldız, Güneş’e doğru bir dalış yaparak yüz binlerce yıl süren kesintisiz bir serbest düşüşle hız kazanıyor. Neptün’ün kütleçekimi bu kuyrukluyıldıza çekiş uyguladığında rotada küçük bir sapma gerçekleşiyor. Güneş Sistemi’nde Güneş’ten sonra en büyük nesne olan kudretli Jüpiter kuyrukluyıldızı kuvvetli kütleçekim gücüyle cezbederek rotasını büküyor. Kuyrukluyıldızımız İç Güneş Sistemi’ne girdiğinde Güneş’in ısısı onu pişiriyor. Harika bir dönüşüm başlıyor. Çorak ve kapkara olan buzulun artık parıldayan bir halesi ve bir kuyruğu var. Bu katmanlar, kuyrukluyıldızın yaklaşık dört milyar yıl önceki meydana geliş öyküsünü anlatıyor. 40 bin yıllık insan nesli boyunca parlak bir kuyrukluyıldızın ortaya çıktığına kabaca 100 bin kez tanıklık edilmiş olmalı. Tüm bu süre zarfında Dünya’da, suçluluk ve korkuların ötesinde bir açıklama için dönecek hiçbir yeri olmayan birer tutsak olarak yapabileceğimiz en iyi şey çaresizce gökyüzüne bakıp durmaktı. Ama sonra, iki adam arasında insan düşüncesinde kalıcı bir devrime yol açacak bir dostluk başladı. Isaac Newton ve Edmond Halley bunu bilemezdi ama aralarındaki işbirliği, bizi, bu minik dünyadaki uzun tutsaklıktan nihai olarak azat edecekti. 1664′teki kuyrukluyıldız tüm Avrupa’ya korku salmıştı ve Veba Salgını’yla Büyük Londra Yangını’nın bunu takip etmesiyle birlikte, dehşet tescillenmişe benziyordu. İşte, kanlı uzun saçlarıyla alev alev bir yıldız, dünyayı kıtlıkla, salgınla ve savaşla tehdit ediyor. Prenslere ölüm krallıklara kabirler tüm hanelere kaçınılmaz kayıplar çobanlara çürüme çiftçilere kurak mevsimler vaat ediyor. Denizcilere kasırgalar şehirlere ihanetler getiriyor. Ama bir çocuk için bu kuyrukluyıldız bir nebze bile korkutucu değildi. Ona göre, bu hayranlık uyandırıcıydı.

Hepimiz gibi, Edmon Halley de meraklı biri olarak doğmuştu. Vay canına! Merakını cesaretlendirip besleyen, ona en iyi bilim ekipmanlarını alan ve hatta Güney Yarımküre’deki yıldızları ilk kez doğru bir biçimde haritalandırmak için çıktığı seferi finanse eden bir babaya sahip olduğu için çok şanslıydı. Halley, 20 yaşındayken Oxford’dan ayrıldı ve ekvatorun aşağısında Afrika’nın batı kıyısının açıklarında bir ada olan St. Helena’ya yelken açtı. Vay canına. Sorun şuydu ki, hiç kimse Halley’e St. Helena’da havanın genellikle berbat olduğunu söylememişti. Yeterli sayıda güney yıldızını gözlemleyip eksiksiz bir harita yapması can sıkıcı 12 ay sürdü. Antik Yunan’ın tanrıları ve kahramanları, artık yeni dünyanın ve çağın efsanevi figürleri olan tukan, pusula ve cennetkuşuyla buluşmuştu. Halley, gökyüzünün diğer yarısıyla eve döndüğünde çizdiği harita sansasyon yarattı. Artık tacirler ve kaşifler dünyanın her yerinde yıldızlara bakarak yönlerini bulabilecekti. O zamanlarda, Londra Dünya Cemiyeti bilimsel keşiflerin dünyadaki takas odasıydı. Sloganı, “Nullius in verba,” bilimsel yöntemin özünü özetliyor. Bu söz, Latincede, “kendin gör” anlamına geliyor. Diğer bir deyişle, “otoriteyi sorgula.” Halley’in yıldız haritaları Cemiyet’in deney sorumlusunun dikkatini çekti. Eğer yapabilseydim onu size gösterirdim ama Robert Hooke’un o zamandan kalma hiç portresi yok. Elimizde yalnızca çağdaşlarının yaptığı sözlü tasvirler var. Ona “cılız, kambur, çirkin” diyorlardı. Kendisi muhtemelen gelmiş geçmiş tüm insanlar arasında en yaratıcı olandı. Ayrıca dış görünüşüne rağmen Londra’daki tüm partilerin en çok aranan konuğuydu. Neden acaba?

Hooke’un doymak bilmez merakı kesinlikle her şeyi kapsıyordu. Hooke küçük bir kozmos keşfetti ve biz de bu kozmosu hala onun verdiği isimle, “hücre” olarak tanımlıyoruz. Hooke hücreyi, kendi icadı olan birleşik mikroskobu kullanarak bir mantar parçasını incelediğinde keşfetti. Darwin’in evrim teorisinin kimi yönlerini, ondan neredeyse 200 yıl önce öngördü. Hooke aynı zamanda teleskobu da geliştirdi. Gözlemlediği gök cisimlerine dair yaptığı çizimler esrarengiz hassasiyetine tanıklık ediyor. Büyük Yangın 1666′da Londra’nın merkezini yerle bir ettiğinde Hooke, mimar Christopher Wren’le işbirliği yaparak şehri yeniden tasarlayıp inşa etti. Hooke, çağının en önde gelen deneycilerinden de biriydi. Tel yaylar kullanarak bugün Hooke Yasası olarak bilinen “esneklik yasası”nı ortaya attı. Zamanında teknolojinin zirvesi olan hava pompasını geliştirdi ve solunum ile ses üzerine yaptığı deneylerde kullandı. Ayrıca kenevir üzerinde de deneyler yaptı. Kraliyet Cemiyeti’ndeki bir toplantıda sunduğu raporda kaptan olan bir arkadaşının “kenevirle sıkça deney yaptığını bu bitkinin korkuya sebep olmadığını ama neşeye neden olabileceğini” belirtiyordu. Ama İngiltere 17. yüzyılda uyuşturucu tercihini kahveden yana kullanmıştı. Tüm Londra’da kahvehaneler mantar gibi türüyordu. İnsanların haber almak, yeni maceralara atılmak ve fikirleri tartışmak için geldikleri yer burasıydı. Kahvehaneler, sınıf takıntılı bir toplumda birer eşitlik vahasıydı. Burada, yoksul bir adamın zengin bir adama yerini vermesine veya onun fikrine boyun eğmesine gerek yoktu. Burası bir tür demokrasi laboratuvarıydı. Böylesine yüksek kafein seviyesine sahip bir atmosferde Halley ve Hooke, derin bir gizemi tartışmak için Christopher Wren‘le buluştu. Gezegenler neden böyle hareket ediyor?

Gökbilimci Johannes Kepler, yaklaşık 80 yıl önce Güneş’in çevresindeki gezegen yörüngelerinin kusursuz daireler değil aslında elips şeklinde olduğunu ve bir gezegen Güneş’e ne kadar yakınsa o gezegenin o kadar hızlı hareket edeceğini göstermişti. Niye ki?

Güneş’ten gelen görünmez bir güç böyle bir hareket değişimine mi neden oluyordu?

Öyle ise, nasıl oluyordu?

Bunu basitçe açıklayabilen bir matematik yasası olabilir miydi?

Hooke’un Elastikiyet Yasası gibi belki de. Belki. Fakat ne kadar uğraşırsa uğraşsın Christopher Wren bunu çözmeyi başaramamıştı. Denemediysem kahrolayım. Bu beni aşar. Bunu çözebilecek bir adamla 40 şilinine bahse girerdim. O kitap artık benim Bay Wren. Hesaplamayı yapmayı çoktan başardım. Halley memnun olmuştu. Bize gösterin, Bay Hooke. Aylar geçse de, Hooke memnun etmeyi başaramaz. Hesaplamayı yapmayı başaramamıştı. Hiçbiri de bunu başaramazdı. Halley Hooke’un mazeretlerinden bıkmıştı sonunda. Halley, meydan okuyabileceği birisi ya da bir yer olduğunu biliyordu. Peki ya Cambridge’deki matematikçi?

Zeki adamdı. Yıllar önce, yalnızca 22′sindeyken ışığın doğasına ilişkin sorunları çözüme kavuşturdu. Yansıtmalı teleskopu icat etti. Tuhaf biriydi. Bir süreliğine gözden kaybolmuş Hooke ve onun ışığa ilişkin keşfine dair bazı münakaşalar olmuştu. Darmadağın olmuş ve o günden beri Cambridge’den hiç çıkmamıştı. Halley, söylenenlere göre aşırı geçimsiz olan bu adamın Hooke’un ve diğerlerinin başarısız olduğu noktada başarılı olup olmayacağını merak ediyordu. O sırada kendisinin ve hiç kimsenin tahmin etmesinin mümkün olmadığı şey ise 1684 yılının bir ağustos günündeki bir buluşmanın sonunda dünyanın sayısız yönden sonsuza dek değişeceğiydi.

Isaac Newton 1642 yılının bir Noel gününde İngiltere’de dünyaya geldi. Daha gözlerini açmadan babası ölmüştü. Annesi daha 3 yaşındayken onu terketmiş 11′ine gelinceye kadar da dönmemişti. Döndüğünde yeni bir ailesi ve Isaac Newton’ın nefret edeceği üvey babası olacak eşi vardı. Newton’ın sefil aile hayatından uzak kalmasını sağlayan tek sığınağı şeylerin nasıl işlediğini anlama tutkusuydu özellikle de doğanın kendisinin. Genç ve yetenekli Isaac, 1661′de Cambridge Üniversitesi’ndeki Trinity Koleji’ne girdi. Fakat burada oldukça kötü bir öğrenciydi. Ne arkadaşları, ne de ona yakınlık gösterip destek çıkan bir ailesi vardı. Newton sığındığı odasında içine kapanır antik Yunan filozofları, geometri ve yabancı diller hakkında okur; madde, uzay, zaman ve devinimin doğasına ilişkin derin sorular üzerine kafa yorardı. Giderek gelişen bu bilim insanı aynı zamanda tutkulu bir gizemciydi. Newton, yalnızca küçük bir antik filozof azınlığı tarafından bilinen simya adlı gizli bir bilginin yeniden keşfedilmeyi beklediğine inanıyordu. Sıradan metalleri gümüş ve altına çevirmeyi hatta ölümsüzlüğün anahtarı olan yaşam iksirini bulmayı umuyordu. İncil’deki gizli mesajları bulmayı bir saplantı hâline getirmişti. Yedi farklı dildeki tercümeleri tarayarak Tanrı’dan gelen gizli talimatları çözmeyi umuyordu. İsa’nın İkinci Gelişi’nin tarihini bulmak amacıyla detaylı hesaplamalar yaptı. Ömür boyu süren simya ve İncil kronolojisi araştırmalarında hiçbir sonuca ulaşamadı. Halley, o önemli günde kendisini görmeye geldiğinde Newton gerçek bir keşiş gibi yaşıyordu. Newton 13 yıl önce, Robert Hooke tarafından ışık ve renk üzerine çığıraçan çalışmasını çalmakla alenen suçlanmasının ardından inzivaya çekilmişti. Aslında, ışık tayfının gizemini çözen Isaac Newton’dı Robert Hooke değil. Bu derin, acı verici bir yaraydı ve Newton halk karşısında aşağılanmaya bir daha maruz kalmamaya kararlıydı. Zannediyorum ki birkaç yıl önceki buluşmamızı hatırlamıyorsunuz efendim?

Evet, Bay Halley. Size rahatsızlık verdiğim için bağışlayın. Resmiyeti boş verin, konuya gelelim. Dostlarımız Bay Wren ve Bay Hooke ile konuşuyordum. O alçak Hooke benim dostum filan değil. Evet, anlıyorum efendim. Lakin gezegen deviniminin kafa karıştıran meselesi üzerinde münakaşa ediyorduk. Gezegenlerin devinimini Güneş’ten gelen bir kuvvetin yönettiğinde hem fikir olduk. Fakat bu kuvvetin uzaklığı nasıl değiştirdiğini ifade eden matematiksel bir formül olması gerektiğini düşünüyoruz. Sizin de yeteniğinizi bilen Evet, evet, kütleçekimi uzaklığın karesiyle ters orantılıdır. Bu yüzden gezegenler elips çizerek hareket ederler. Fakat, efendim, bunu nasıl biliyorsunuz?

Yaklaşık beş yıl önce hesapladım. Size yalvarırım, bana gösterin. Hesaplama burada bir yerde. Neyse, önemi yok. Tekrar hazırlayıp size göndereceğimden emin olun. Bu epey hayret verici! Neden daha önce bir kelimesini bile işitmedik?

Newton son kez bir fikir öne sürdüğünde Hooke’un ona ne yaptığını çok iyi biliyordu. Tam Halley, Newton’ın da Hooke gibi blöf yapıp yapmadığını merak etmeye başladığında bir ulak elinde Newton’dan bir zarf ile gelir. Modern bilimin her şeyi kapsayan doğa görüşünü evrensel hareket yasalarını, kütle çekimini içeren ilk sayfaları işte burada. Sadece Dünya için değil kozmos için de geçerli. Halley aceleyle Cambridge’e geri döndü. Bay Newton, tüm bunları en kısa zamanda kitap hâline getirmenizi rica ediyorum. Kraliyet Cemiyeti’nin basacağına dair size teminat verebilirim. Fakat ufak bir sorun vardı. Hepimiz Bay Newton’ın bir şaheser ortaya koyduğunda hem fikiriz. Lakin korkarım Kraliyet Cemiyeti’nin Balıkların Tarihi’nin hüsran yaratan satışları mali beklentilerimizi karşılayamadı. Etkileyici bir kitaptı. Aşırı kapsamlı. Sahiden. Bolca balık resmiyle doluydu. Hayal kırıklığı yaratan satışlar büyük bir probleme yol açtı. Kraliyet Cemiyeti, Balıkların Tarihi’yle yıllık bütçesini epey aşmıştı. Aslında, paraya çok sıkışmışlarken en az satan kitabın kopyalarıyla Halley’in maaşını ödemek zorundaydılar. Newton’ın Principia’sını basacak finansman sağlanmadan bilimsel devrim askıya alınmış demekti. Halley’in cesur çabaları olmasaydı münzevi Newton’un başyapıtı asla gün ışığına çıkamayabilirdi. Ancak Halley, Newton’un dehasını dünyaya tanıtmak için azmetmiş bir görev adamıydı. Bilim öncesi dönemlerde Dünya, bir devrimin eşiğinde ancak korkuyla yönetilen bir yerdi. Her şey, Edmon Halley’in Newton’un kitabını Dünya’nın daha geniş bir kesiminde yayımlayıp yayımlamamasına bağlıydı. Halley sadece Newton’un kitabını düzenlemekle kalmadı, aynı zamanda masraflarını kendisi karşılamak suretiyle yayınlamayı da başardı. Newton hareket fiziğinin matematiksel çerçevesini oluşturarak ilk iki cildi tamamladı. Üçüncü cilt ise, kahvedeki bahsi kimin kazandığını kesin olarak belirleyecekti. Newton, Dünya’nın, Ay’ın ve gezegenlerin bilinen tüm hareketlerini tanımlamak için kendi ilkelerini kullandı. Ancak ne yazık ki, bir sorun vardı. Halley artık Newton’un psikoterapistliğini de yapıyordu. Isaac, korkarım Mr. Hooke üçüncü cildinin önsözünde senden bir teşekkür bekliyor. Zaten öyle yaptım. Ona, Mr. Wren’e ve sana, astronomi ile ilgili yeniden düşünmem için yaptığınız teşviklerden dolayı teşekkür ettim. Mr. Hooke Londra çevrelerinde Kütleçekim Yasası’nı ondan çaldığına dair söylemlerde bulunuyor. Nasıl! O küçük kavgacı Asla! Böyle bir yalanla ona zarar vermektense, üçüncü cildi en kısa zamanda ateşe veririm daha iyi. Canın cehenneme Hooke. Senin fikirlerin topluma mal olmuşken o çoktan unutulmuş olacak. O rezil kitabın daha fazla kopyası mı?

Bunların hepsini nereye koyalım?

Mary, tatlım bunu konuşmuştuk. Bu benim Cemiyet’ten aldığım maaş. Bana ödeme yapabilecekleri başka hiçbir şeyleri yok. Keşke Hooke ve Newton’da biraz senin gibi olsalardı. Halley ve Wren yalan iddiaları hakkında Hooke ile yüzleşmeye karar verdiler. Sana söylüyorum, bu yasayı ben buldum! İlk ben kanıtladım. O halde kanıtlarını derhal buraya getir. Biz de görelim. İnan bana bunun için yeteri kadar bekledik. Bunun için sadece benim sözüme güvenmek zorundasınız. Boş iddialar başka yerlerde inandırıcı olabilir, ama burada değil. Kanıtla ya da çeneni kapa Hooke. Lanet olasıca Newton. Ona bunu ödeteceğim. Edmond Halley olmasaydı Newton’un büyük kitabı ne tasarlanmış, ne yazılmış ne de basılmış olacaktı. Tamam. Ne olmuş yani?

Bu bizim için neyi değiştiriyor?

Bunda abartacak ne var?

Isaac Newton 1642’de bu evde doğduğunda, Dünya oldukça farklıydı. Herkes, gökyüzündeki gezegenlerin otomatik hareketlerinin mükemmelliğini düşünüyor ve bunu ancak usta bir saatçinin işi olarak algılayabiliyorlardı. Başka nasıl açıklanabilirdi ki?

Onların hayal gücüne göre böyle bir şeyin gerçekleşmesinin tek bir yolu, onlar için tek bir cevabı vardı; Tanrı. Bizim algımızın alamayacağı sebeplerden dolayı Tanrı Güneş Sistemini o şekilde yaratmıştı. Ancak bu açıklama, bir kapının kapanması demekti. Başka sorular doğurmuyordu. Tam bu sırada, Tanrı’yı seven ve aynı zamanda da bir dahi olan Newton doğdu. Doğa kanunlarını evrensel anlamda her şeye elmalara, aylara, gezegenlere ve çok daha fazlasına uyarlanabilecek mükemmel matematiksel cümlelerle… formüllerle yazıya dökebildi. Bir ayağı hala Orta Çağ’dayken, Isaac Newton tüm güneş sistemini hayal edebildi. Newton’un kütleçekimi ve hareket yasası, Güneş’in uzak gezegenleri nasıl olup da kendi çevresinde tutabildiğini açığa çıkardı. Onun yasaları, Güneş Sistemi’nin inceliği ve güzelliğini açıklamak için usta bir saatçiye duyulan ihtiyacı silip süpürdü. Kütleçekimi saat ustasının ta kendisiydi. Madde, bizim keşfettiğimiz ve İncil’de bahsi geçmeyen emirlere itaat ediyordu. Newton’un Güneş Sistemi’nin nasıl olup da bugün bildiğimiz şekilde varolmasına ilişkin verdiği cevap, sonsuz sayıda yeni soruya sebep oldu. Principia aynı zamanda cebirin bulunuşuna ve Dünya’daki esaretimize bir son verebilecek ilk güçlü teorik prensibe yer veriyordu: Uzay Yolculuğu. Newton kafasında bir top atışının giderek artan patlayıcı bir itme kuvvetiyle ateşlendiğini hayal etti. Bunu, topun yeterli hızla fırlatılması durumunda kütleçekim sınırlarının kırılabileceği ve topun Dünya’nın yörüngesine çıkabileceği mantığına bağladı. İşte bu her şeyi değiştirdi. Newton’un Principia Mathematica’sı bizi bir başka yönden de özgür kıldı. Kuyruklu yıldızların geliş ve gidişlerini kontrol eden doğal yasaların bulunmasıyla antik bağlarından korkularımıza kadar gökkubbenin de hareketlerini ayrıştırdı. Onca yıl boyunca Halley Newton’un yanında durmasaydı Dünya onu belki sadece kendi başarı ve keşifleriyle tanıyacaktı. Ancak bir çok insan için ilk akla gelen şey, kuyrukluyıldızdır ve işin ironik yanı, bir kuyrukluyıldızı keşfetmek aslında Halley’in hiç yapmadığı çok az şeyden sadece biridir. Kara gördündü! İskele alabanda! Principia’nın basımından sonra kral tarafından Halley’e üç okyanus seferine liderlik etmesi emredildi. İngiliz donanmasının seyrüsefer sorunlarını çözmek için bilimsel keşifler yapması talep edildi. Halley bu fırsatı Dünya’nın ilk manyetik alan haritasını çıkartmak için bir fırsat olarak kullandı. Kendisi aynı zamanda bir iş adamıydı. Halley dalış çanı fikrini mükemmelleştirdi ve buluşunu ilerleyen ticari bir kurtarma operasyonunu başlatmak için kullandı. Hmmm, Dr. Halley bu sefer bu işi yapacak. Sanıyorum ki en az üç saattir aşağıda. Başkalarının hayatını tehlikeye atmaktansa Halley kendi icadını kendisi denedi. İnişimizden beri tam olarak dört saat oldu. On kulaç için hiç de kötü sayılmaz. Hava durumu haritasını icat etti. Hakim rüzgarları belirlemek için geliştirdiği semboller ise bugün hala kullanılmaktadır. Halley nüfus istatistikleri biliminin genel kurallarını ortaya koydu. Nasıl mı?

Londra ve Paris arasındaki doğum, evlilik, ölüm ve nüfus yoğunluğu verilerini karşılaştırdı. Gerçek boyutlarını öğrenmek için Paris’in tüm çevre uzunluğunu adımlayarak ölçtü. Vardığı sonuç soylarını devam ettirebilmek için üremesi gereken yetişkinlerin yaklaşık olarak yarısı çocuk doğurma konusunda başarısız olduğundan mevcut nüfusu koruyabilmek için her evli çiftin dört çocuk yapması gerektiğiydi. Güneş Sistemi’nin gerçek ölçeğini bize öğreten de Edmond Halley oldu. Dünya’nın Güneş’e olan uzaklığını hesaplamanın dahiyane bir yolunu buldu. Bu yöntem, Venüs gezegeninin Güneş diskini geçmesi için gereken sürenin hesaplanmasına dayanıyordu. Halley’nin ölümünden 27 yıl sonra Kaptan James Cook, Tahiti’ye ilk yolculuğunu yaptı. Bu yolculuğun esas amacı, Venüs’ün Güneş önünden geçişi sırasında Halley’nin yöntemini test etmekti. Güneş’e doğrudan bakmakla oluşacak hasardan gözlerini korumak için özel bir filtre kullanan Cook ve ekibi Güneş’in Dünya’dan 149,6 milyon km uzakta olduğunu öğrenmemizi sağladı. Sözde “sabit” olan yıldızların aslında hiç de sabit olmadıklarını fark eden kişi de Halley olmuştu. Bunu nasıl başardı?

Eski Yunanlı gökbilimcilerin en parlak yıldızlarla ilgili gözlemlerini inceledi. Aynı yıldızlara dair 1800 yıl sonraki kendi gözlemlerini bu eski gökbilimcilerin gözlemleriyle kıyasladı. Neden bunu daha önce kimse fark etmemişti?

Halley, bunun ancak iki gözlem arasında yeterince zaman geçmesi halinde ortaya çıktığını anladı. Uzaktaki nesnelerin hareketlerini kavramak zordur. Yıldızlar da bize o kadar uzaktır ki hareket ettiklerini bile anlamak için onları yüzyıllar boyunca izlemeniz gerekir. Halley muhteşem bir gerçeğe ilişkin ilk ipucunu keşfetti. Bütün yıldızlar hareket halindedir. Tıpkı bir atlıkarıncadaki atlar gibi birbirlerinin yanından geçerek evrenimizin merkezindeki Newtoncu danslarına devam ederler. Ah..evet..bir de şu kuyrukluyıldız konusu vardı. Hiçbir uyarı vermeden, aralıklarla beliren şu tuhaf ve güzel göksel ziyaretçiler de neydi?

Halley tüm güvenilir görgü şahidi ifadelerini derleyerek bu gizemi tıpkı bir dedektif gibi çözmeye koyuldu. Halley’nin bulabildiği en eski ve güvenilir kuyruklu yıldız gözlemleri Konstantinopolis’te Nikephoros Gregoras isimli Bizanslı bir gökbilimci ve keşiş tarafından, Haziran 1337′de yapılmıştı. Halley Avrupa’da 1472 ile 1698 yılları arasında kuyruklu yıldızlarla ilgili yapılmış tüm astronomik gözlemlerin izini sürdü. Üstelik o zamanlar bilgisayar veya arama motoru gibi şeylerin olmadığını unutmayın. Halley’nin elinde sadece kitapları ve aklı vardı. Şimdi işin zor kısmına geliyoruz. Halley her kuyrukluyıldıza ilişkin gözleme bakarak o kuyrukluyıldızın uzaydaki gerçek yörüngesinin şeklini belirlemek zorundaydı. Henüz Newton hariç hiç kimse onun yeni yasalarını astronomik bir soruya uygulamaya kalkışmamıştı. Halley matematiksel deha gerektiren zahmetli bir yetenek gösterisiyle kuyrukluyıldızların, Güneş’e uzun eliptik yörüngelerle bağlı olduğunu keşfetti. 1531, 1607 ve 1682′de görülenlerin aynı ve her 76 yılda bir dönen tek bir kuyrukluyıldız olduğunu bulan ilk kişiydi. Çarpıcı bir gerçek şekil tanıma örneği sergileyerek 50 yıl sonra tekrar görüleceğini öngördü. Kuyrukluyıldızlar binlerce yıldır onları insan eylemlerinin alametleri olarak gören mistikler için birer dayanak olmuştu. Halley bu tekeli yıkarak onları kendi oyunlarında yenmiş oldu. Bu daha önce hiçbir bilim insanının oynamadığı bir oyundu. Kehanet. Bahsini korkak da oynamamıştı. Tıpkı bir beyzbol oyuncusunun bir sonraki sayı vuruşunun tribünlerde nereye düşeceğini öngörmesi gibi Halley de kuyukluyıldızın 1758′in sonunda, gökyüzünün belirli bir bölgesinden geçerek, spesifik bir yolu takip edeceğini açık seçik belirtti. Gizemciler tarafından yapılan kehanetler arasında bununla kıyaslanabilir tek kehanet bile yoktur. Bu, Halley Kuyrukluyıldızı. Burada, Güneş Sistemi’nin kıyısında pek de bir şeye benzemiyor. Uzaydaki sıradan bir buz ve kaya parçası işte. Bunun sebebi, Neptün’ün yörüngesinin ötesinde Güneş’ten yaklaşık 5 milyar kilometre uzakta kuyrukluyıldızların oldukça sessiz bir yaşam sürmesidir. Yörüngesinin uzak kıyısına yaklaştıkça Güneş onun daha ileri gitmesine izin vermeyene dek yavaşlayacak. Sonra İç Güneş Sistemi’ne doğru düşüşüne tekrar başlayacak. Halley Kuyrukluyıldızı, Güneş’in çevresinde serbest düşüşte. Güneş Sistemi’nin içindeki her şey; Dünya, Ay diğer gezegenler, kuyrukluyıldızlar, göktaşları bunların hepsi, Güneş’in çevresinde birer düşüşteler. Kütleçekimi, gezegenleri Güneş’e doğru çekiyor ama yörüngesel ivmelerinden dolayı Güneş’in çevresinde dönmeye devam edip, onun içine düşmüyorlar. Robert Hooke, sağlığını günlük dozda pelinotu, afyon, cıva gibi bazı kötü alışkanlıklar yüzünden mahvederek yıllar önce ölmüştü. Birkaç ay sonra, Kraliyet Cemiyeti’nin başkanlığına Newton seçildi. Hooke’un bir portresinin bir zamanlar bu duvarlarda asılı olduğu söylenir. Halley hayatına devam ederek çok daha büyüleyici işler başardı. 85 yaşında ölene dek çalışmaya devam etti. Yaptığı son şey, bir kadeh şarap istemekti. Şarabı keyifle midesine indirdi ve son nefesini verdi. Bazıları, Isaac Newton’ın Robert Hooke’a karşı intikamını nihayet böyle bir gecede aldığına inanır. Ama Halley’in kehaneti unutulmadı. 50 yıl sonra öngörülen geri dönüş zamanı yaklaştıkça dünyadaki tüm gökbilimciler bu kuyrukluyıldızı ilk gözlemleyen olmak için birbirleriyle yarıştı. Hayal kırıklığına da uğramadılar. Kuyrukluyıldız, o zamandan beri her 76 yılda bir geri geldi. Halley Kuyrukluyıldızı göklerimize geri döndüğünde güneş ışığı onun yüzeyindeki buzu ısıtarak içeride kalmış olan gaz ve tozu bir kez daha serbest bırakacak. Bu kuyrukluyıldızın bize yaklaştığı en son zaman 1986 yılıydı. Eğer siz bu belgeseli 2061 yılında izliyorsanız o zaman bilin ki geri geliyor. Sizden önce gelenlerin hissettiği tüm o hayreti siz de hissedin. Korkuya ise hiç yer vermeyin. Newton’ın yasaları, Edmond Halley’in 50 yıl ileriye bakabilmesini ve tek bir kuyrukluyıldızın davranışını öngörebilmesini mümkün kıldı. Bilim insanları o zamandan beri bu yasaları Ay’a ve hatta Güneş Sistemi’nin dışına açılan kapının anahtarı olarak kullanıyor. Sepetin içindeki bebek, yürümeyi ve kozmosu tanımayı öğreniyor. Bu da bizi son bir kehanete götürüyor. Newton’ın kütleçekim yasalarından başka hiçbir şeyi kullanmadan biz astronomlar, bugünden birkaç milyar yıl sonra bize ev sahipliği yapan galaksi Samanyolu’nun komşu galaksimiz Andromeda’yla birleşeceğini güvenle öngörebiliyoruz. Yıldızların boyutlarına göre aralarındaki mesafeler çok büyük olduğundan iki galaksideki en azından birkaç yıldız gerçekten de birbirleriyle çarpışacak. Bu uzak gelecekteki dünyaların üzerinde bulunan tüm yaşam emniyette olacaktır ama milyar yıl uzunluğunda, muhteşem bir ışık gösterisine yarım trilyon yıldızın dansına tanıklık edecektir. Bir küçük dünyada, tek ama gerçek bir arkadaşı olan adamın müziği eşliğinde.

4.BÖLÜM: Göklerin Hayaletleri

Görmek, inanmak değildir. Duyularımız bizi aldatabilir. Yıldızlar bile göründükleri gibi değildirler. Bilim tarafından aydınlatılmış kozmos hayal edebileceğimiz her şeyden daha acayiptir. Işık, zaman, uzay ve kütleçekimi insan deneyiminin ötesine uzanan bu gerçekliği yaratmak için birleşirler. Biz de oraya gidiyoruz. Benimle gelin.

1802 yılında, böyle bir gecede gökbilimci William Herschel, oğlu John ile beraber İngiltere’deki bu sahilde dolaşıyordu. Herschel kozmik okyanusun derin sularını gören ilk insandı. Orada ışığın zaman ile yaptığı sihir numarası gözüne çarptı. Baba hayaletlere inanır mısın?

Ah, elbette oğlum! Gerçekten mi?

Ben öyle düşünmemiştim. Ah, hayır, insansı hayaletlere inanmam. Hem de hiç Fakat yukarı bak, yavrum onlarla dolu gökyüzüne bak. Yıldızlar mı baba?

Anlamıyorum. Bütün yıldızlar bizim Güneşimiz kadar büyük ve parlaktır. Bir yıldız kadar küçük ve sönük görünmesi için Güneş’i bizden ne kadar uzağa taşımak gerektiğini düşün. Yıldızların ışığı çok hızlı seyahat eder. Her şeyden daha hızlı ancak sonsuz hızda değil. Işıklarının bize ulaşması zaman alır. En yakın olanlarınkinin yolculuğu yıllar sürer. Diğerleri için, yüzyıllar. Bazı yıldızlar ise o kadar uzaktadırlar ki ışıklarının Dünya’ya ulaşması çağlar sürer. Bazı yıldızların ışıkları buraya ulaştığında kendileri çoktan ölmüş oluyor. Biz bu yıldızların yalnızca hayaletlerini görüyoruz. Işıklarını görüyoruz ancak vücutları kaybolup gideli çok uzun zaman oldu. John, benden önceki insanlara göre zamanın çok öncesini milyonlarca yıllık geçmişi gördüm. William Herschel teleskobun bir zaman makinesi olduğunu anlayan ilk insandı. Uzaya baktığımızda, geçmişi görmemiz kaçınılmaz. Işık bir saniyede 300 bin kilometre yol alır. Bu yaklaşık olarak Dünya ve Ay arasındaki uzaklıktır. Yani, Ay bize bir ışık saniyesi uzaklıkta. Bir dahaki sefer Ay’a baktığınızda bir saniye öncesini görüyor olacaksınız.

Şuradaki Güneş aslında orada değil. İki dakika daha ufkun üzerinde olmayacak. Gün doğumu bir göz aldanmasıdır. Dünya’nın atmosferi gelen gün ışığını bir mercek ya da bir bardak su gibi kırar. Yani Güneş’in görüntüsünü, kendisi daha oraya ulaşmadan önce ufkun üzerine yansımış şekilde görüyoruz. Arkamdaki Güneş bir serap. Sıcak bir günde bir çöl yolunun üzerinde dalgalanan bir görüntüden daha gerçek değil. Gün ışığının Dünya’ya ulaşması sekiz dakika sürer yani Güneş sekiz ışık dakikası uzaklıktadır. Dünya’dan Güneş’in ancak sekiz dakika önceki halini görebiliriz. Bir şey daha Güneş aslında doğmaz bile. Dünya döner ve biz de onunla beraber döneriz. Öyle görünmüyor olabilir, ancak şu anda bir jet uçağından daha hızlı hareket ediyorum. Bu aynı şekilde siz ve Dünya üzerindeki herkes için geçerli. Konuya değinmişken şu ufuk orada bile değildir. Bir sınır yok. Ufuk da bir başka göz aldanmasıdır. Dünya ile en dıştaki gezegen Neptün arasındaki uzaklık gezegenler yörüngede döndükçe değişir. Işık bu seyahati yaklaşık dört saatte tamamlar. Yani biz Dünyadakiler için gördüğümüz Neptün hep dört saat öncesinindir. Dört ışık saati uzaklık. Fakat gezegenlere olan uzaklık, hatta en uzaktakine olan bile yıldızlar ve galaksileri de kapsayan geniş ölçeğin yanında ancak emekleme seviyesindedir. Güneş’in yakın komşularından uzaklaşır uzaklaşmaz uzaklık birimimizi ışık saatlerinden ışık yıllarına çevirmemiz gerekir. Işık yılı kozmosun temel uzaklık birimidir. Tek bir ışıkyılı, yaklaşık on trilyon kilometre demektir. Bu bir metre ya da mil gibi bir uzaklık birimidir. Işığın bir yılda katettiği mesafeyi belirtir. Güneş’e en yakın yıldız olan Proxima Centauri Dünya’ya dört ışık yılından biraz daha uzaktır. Peki dört ışık yılı ne kadar uzaktır?

NASA’nın Voyager uzay aracı saatte 56 bin kilometreden daha hızlı hareket etmektedir. Bu hayret verici hızda bile Voyager’in en yakın yıldıza ulaşması 80 bin yıldan fazla sürer. Ülker yıldız kümesinin yıldızları ise 400 ışık yılı uzaklıktadır. Hayal gücü gemisi oldukça sıradışı özelliklerle donanmıştır. Hatta türünün tek örneği diyebiliriz. Uzak bir yıldız veya galaksiden çıkan bir ışık Dünya’ya doğru yolculuğa çıkarken neler olduğunu görebilmemizi sağlar. Işık, Ülker’den ayrıldığında, bundan 400 yıl önce Galileo ilk kez bir teleskoptan bakıyordu. Birkaç yıl sonra, ışık hızını ölçmeye çalıştı, ancak başaramadı. Çok akıllıca bir planı vardı, ancak o dönemin teknolojisi ışık kadar hızlı hareket eden bir şeyin hızını ölçmeye yeterli değildi. Dünya’dan Yengeç Bulutsusu’na baktığımızda zamanın çok öncesini görürüz. Yengeç Bulutsusu, bir süpernova ile patlayana kadar Güneş’ten on kat daha kütleli bir dev yıldızdı. Kalbinde ise bir pulsar var yani saniyede 30 kez dönen, şehir büyüklüğünde, çökmüş bir yıldız. Pulsarın fırıldayan manyetik alanı etraftaki elektronları çılgınca çalkalıyor ve onları neredeyse ışık hızına ulaştırıyor. Hala süpernovadan çözülmekte olan gaz filizlerini aydınlatan mavi bir parıltıyla ışıldıyorlar. Yengeç Bulutsusu Dünya’dan yaklaşık 6,500 ışıkyılı uzaklıkta bulunuyor. Bazı inançlara göre bu, tüm evrenin yaşı. Ama evren yalnızca 6,500 yaşında olsaydı Yengeç Bulutsusu’ndan daha uzaktaki bir şeyden gelen ışığı nasıl görürdük?

Göremezdik. Işığın, herhangi bir yönde 6,500 ışıkyılından daha uzaktaki bir yerden Dünya’ya ulaşması için yeterince zaman olmazdı. Bu süre, ışığın Samanyolu’ndaki ufacık bir kısımda seyahat etmesine bile anca yeter. 6-7 bin yaşındaki bir evrene inanmak galaksinin büyük bir kısmındaki ışığı söndürmek anlamına geliyor. Gözlemlenebilir evrendeki diğer 100 milyar galaksiden gelen ışıktan bahsetmeye gerek bile yok. Kendi galaksimizin merkezi Dünya’ya yaklaşık 30 bin ışıkyılı uzaklıkta. Bugün gördüğümüz, Samanyolu’nun çekirdeğinden gelen ışık çıkış noktasını terk ettiğinde atalarımız ölümü mağlup etmenin bir yolunu geliştiriyorlardı. Bunu da kendilerinden çok uzun zaman sonra geleceklere ilham verme gücüne sahip sanatla yapıyorlardı.

Sombrero Galaksisi’nden gelen, gördüğümüz bu ışık 30 milyon yaşında. Bu ışık yola çıktığında, atalarımız ağaçlarda yaşıyordu. Yaklaşık beş kilo ağırlığındaydılar ve uzun kuyrukları vardı. Ama 30 milyon ışıkyılı bile kozmik olarak hala çok yakınımızda oluyor. Bu galaksi, 320 milyon ışıkyılı uzaklıktaki Saç Yıldız Kümesi’nin bir parçası. Gördüğünüz şu ışık Dünya’ya doğru yolculuğuna başladığında yuvamızda neler oluyordu acaba?

Tanıdık hiçbir kıta, okyanus veya nehir yoktu. Uzak atalarımız sudan karaya çıkmaya yeni başlamıştı. Bu, oldukça eski bir ışık ama görebildiğimiz en eski ışığın yanından bile geçemez. En eski ışık, oldukça soluk. Gecenin içinde solgun bir hayalet. Dairenin içindeki şu kırmızı lekeyi gördünüz mü?

Bu, şimdiye kadar gördüğümüz en eski galaksilerden biri. Şu anda, 13.4 milyar yaşındaki bir yıldız ışığının Hubble Uzay Teleskobu’yla alınmış bir görüntüsüne bakıyorsunuz. Bu ışık, ilk yıldız neslinden geliyor. Peki, o zamanlarda Dünya’da neler oluyordu?

Kesinlikle hiçbir şey. Dünya, Güneş, Samanyolu yoktu. Milyarlarca yıl boyunca da var olmayacaklardı. Evrenin daha uzak noktalarına bakmaya çalıştığımızda uzayın sonuymuş gibi görünen bir şeyle karşılaşıyoruz. Ama aslında bu, zamanın başlangıcı. Dünya, bizi kendine çekiyor. Hayatlarımız, kütleçekime karşı verdiğimiz amansız mücadeleden ibaret. Bu küçük kız, bir kütleçekim kuyusunda yukarı tırmanmak için elinden geleni yapıyor. İlk ayağa kalkma çabalarımızdan son teslim oluşumuza dek Dünya’nın çekiminin üstesinden gelmek için mücadele ediyoruz. Doğduğumuz, yaşadığımız ve öldüğümüz yer, bir kuvvet sahası hem de bu saha neredeyse evrenin kendisi kadar yaşlı. Peki o kaç yaşında?

Evrenin 13.8 milyar yıllık yaşını görselleştirmek adına kozmik zamanın tamamını tek bakışlık tek bir takvime sıkıştırmıştık. 31 Aralık gecesi, tam da içinde bulunduğumuz şu ana denk geliyor. 1 Ocak ise zamanın başlangıcı oluyor. Etraftaki parıldayan şu sisi görüyor musunuz?

Bu, 13.8 milyar yıl önce evreni yaratmış olan Büyük Patlama’dan geriye kalan radyasyon. Şu anda, bilinen uzay ve zamanın tam ucunda duruyoruz. Peki Büyük Patlama’dan önce ne oldu?

Kimse bilmiyor. O anın öncesinden bugüne hiçbir kanıt kalmadı. Evrenin nereden geldiğine dair çılgınca birkaç fikrimiz var. Ama ona sonra geleceğiz. Zamanla. Biz evrenin neresindeyiz?

Tam merkezinde. Gözlemlenebilir evrende, herkesin özel hissetme hakkı var. Hangi galakside yaşıyor olursanız olun evrene baktığınızda kendinizi kozmik ufkun tam merkezinde bulacaksınız. Ama bu, yalnızca bir yanılsama. Aslında merkez diye bir şey yok ve kozmik ufuk, denizdeki ufuktan daha gerçek değil. Zamanda bir başlangıca sahip olan bir evrende sınırlı bir ışık hızına sahip olduğunuzda elinizde olan şey, bu. Büyük Patlama’dan sonraki birkaç yüz milyon yılda muazzam hidrojen ve helyum bulutları yoğunlaşarak ilk yıldızları ve galaksileri oluşturdu. Bu yeni ışık kaynaklarının gelişiyle evrenin uzun karanlık çağları sona erdi. Uzay genişlemeye devam ettikçe kozmik evrim de daha büyük ölçeklerde açıldı. İlk yıldız nesli öldüğünde uzaya daha ağır elementler ekerek gezegenlerin oluşumunu ve nihayetinde de yaşamı mümkün kıldılar. Madde ve enerji, Büyük Patlama’da oluştu. Ama hepsi bu kadar değil. Kütleçekim de dahil, maddeyi bir arada tutan tüm bu kuvvetler gibi, uzay ve zaman da yaratılmıştı.

Isaac Newton, kütleçekimin işleyiş biçimini açıklayan bir matematik yasası keşfetti. Bu yasayla, gezegenlerin hareketlerini açıklayabiliyordu. 100 yıldan fazla bir süre sonra William Herschel, kütleçekimin bundan fazlasını yapabildiğini fark etti.

John, sır tutabilir misin?

Evet, baba. Bir keşif yaptım ve bunu henüz hiç kimseye söylemedim. Bizi Dünya’da tutan, Newton’ın gezegenleri yörüngelerinde tuttuğunu gösterdiği şu kütleçekimin aynı zamanda uzak yıldızlar için de geçerli olduğunu keşfettim. Ama baba bunu nasıl bilebilirsin ki?

Aslan Takımyıldızı’nı bulabilir misin?

İşte. Aferin. Şimdi de Aslan’ın başını vücuduna bağlayan yıldızı bulabilir misin?

İşte, şuradaki. WILLIAM: O yıldız aslında birbirlerine tekmiş gibi görünecek kadar yakında bulunan iki yıldız. Senin doğumunun çok öncesinden beri teleskobumla onları izliyorum. Birbirlerinin etrafında yavaşça dans ediyorlar. Güneş’in çevresinde dönen herhangi bir gezegenden daha yavaş. Bu gece gördüğümüz birçok yıldız belki de onların çoğunluğu görünmez partnerlerle dans ediyor. Kütleçekimin imparatorluğu tüm göğe hükmeder. Bir asır önce Isaac Newton’ın da aklına kütleçekim için bir mekanizmanın olmaması takılmıştı. Uzak kütleler birbirlerine değmeden uzay boşluğunda nasıl birbirlerini etkileyebiliyorlardı?

Uzak mesafe etkisi dediği şey kafasını kurcalıyordu. 19. yüzyılda Michael Faraday kütleçekimin çalışma biçimini açıklayan görünmez kuvvet alanlarıyla çevrelendiğimizi keşfetti. Elma ve Dünya birbirlerine değmiyorlar fakat aralarındaki alanlar değiyordu. Kütleçekimsel kuvvet çizgilerinin .Dünya, Ay, Güneş gibi her büyük kütleden yayıldığını hayal etti. Newton’ın yanıt bulamadığı sorunun cevabı işte buradaydı.

1865′te James Clerk Maxwell Faraday’in elektrik ve manyetizma alanları hakkındaki fikrini matematik yasalarına dönüştürdü. Bu alanların uzayda dalgalar halinde ilerlediğini keşfetti. Ne kadar hızlı hareket ettiklerini hesapladığı zaman ışık hızında olduklarını gördü. Kozmik halının ipliklerini keşfetmeye başlasak da zaman, ışık, uzay ve kütleçekim dokumasının zengin motiflerini henüz ayırt edemiyoruz.

Albert Einstein, Berlin’de kütleçekim kuramının üzerinde çalışırken bu üç adamın portresini her zaman gözünün önünde bulundururdu. Onların omuzları üzerinde durduğunu biliyordu. Yıllar önce, bir delikanlıyken onların fikirleri gibi dünyayı sarsacak bir sezgiye sahipti. Bir yaz günü, İtalya’da düş kurduğu sırada bu gerçek oldu.

1895 yazında, Einstein’ın babasının Almanya’daki işi başarısız olmuş ve ailesi buraya, Kuzey İtalya’ya taşınmıştı. Genç Einstein bu yollarda dolaşıp zihnini keşif yapmak için serbest bırakmayı seviyordu. Bu yerde ebedi bir şey var. Einstein’ın ilk düş kurduğu zamandan bu yana burada pek bir şey değişmemiş. Bir gün, ışık ve ışığın ne kadar hızlı hareket ettiği üzerine düşünmeye başladı. Günlük yaşamda, hareket eden bir nesnenin hızını daima başka bir şeyle kıyaslayarak ölçeriz. Muhtemelen hareket etmeyen bir şeyle. Kozmosta hareket etmeyen bir şeyle.

Örneğin ben, yere göre saatte 10 kilometre hızla hareket ediyorum. Fakat önceden de bahsettiğim gibi, yer de hareket ediyor. Dünya, kendi etrafında saatte 1600 km’den fazla bir hızla dönerken Güneş’in etrafında da 100 bin km’den daha fazla bir hızda dönüyor. Güneş galakside saatte 804 bin kilometre hızla hareket ediyor. Samanyolu Galaksisi ise evrende saatte yaklaşık 2.4 milyon kilometre hızla hareket ediyor. Kozmosta sabit bir yer yoktur. Tüm doğa hareket hâlindedir. Genç Einstein için bile tüm bu izafi hareketleri hesaplayabilmek için mutlak bir ölçü hayal edebilmek oldukça güçtü. Einstein’a küçük bir çocukken ilham veren kitap buydu. Bir çocuğa kitap verirseniz dünyayı değiştirirsiniz. Bir şekilde, evreni bile. Şuna bir bakalım. İlk sayfada kablolarla ilerleyen elektriğin ve uzayda ilerleyen ışığın şaşırtıcı hızını anlatıyor. Einstein çocukken bu kitaptan öğrendiklerini hatırlamış belki de ilk kez, tam burada ışık hızında seyahat edebilseydik dünyanın neye benzeyeceğini merak etmişti. Einstein bunun üzerinde daha fazla kafa yordukça içinden daha fazla çıkamaz hâle geldi. Işık hızında seyahat ettiğinizi hayal ederseniz çelişkiler her yerden ortaya çıkıyor gibi görünür. Einstein bu konudaki en büyük otoriteler tarafından bile eleştirmeden doğru kabul edilenlerin tamamen yanlış olduğunu fark ettiğinde şaşkınlığa uğramıştı. Yüksek hızlarda seyahat edilirken itaat edilmesi gereken kesin kurallar vardır. Einstein bu kurallara İzafiyet İlkeleri adını verdi. Motosikletiyle yanımızdan geçen bu genç kadının motosikletini kozmosta sürdüğünü hayal edin. Hareket eden nesnelerden gelen ışık nesne ister hareketsiz ister hareket halinde olsun aynı hızda hareket eder. Nesnenin hızı ışık hızına eklenmez. Motosikletin ışığı yine de ışık hızında seyahat eder. Doğa şöyle buyurur: “Benim hızımı ışık hızına eklemeyeceksin.” Ayrıca, hiçbir maddi nesne ışık hızında veya ışık hızının üstünde seyahat edemez. Fizikte ışık hızına dilediğiniz kadar yakın seyahat etmenizi engelleyen hiçbir şey yok. Işık hızının yüzde 99.9′una ulaşmak mümkün fakat ne kadar zorlarsanız zorlayın son ondalık noktaya asla ulaşamazsınız. Gerçekliğin mantıken tutarlı olması için kozmik bir hız sınırının olması gereklidir. Şaklama sesinin nedeni kırbaç ucunun ses hızından daha hızlı hareket etmesidir. İtalyan kırsalında bir şok dalgası, minik bir ses patlaması yaratır. Gök gürlemesi de aynı şekilde meydana gelir geçmekte olan sesten hızlı jetin sesi de. O hâlde ışık hızı neden ses hızından daha büyük bir duvardır?

Yanıt, sadece ışığın sesten bir milyon kat daha hızlı seyahat etmesi değil. Bu, sesten hızlı ilk jeti yapmak gibi bir mühendislik problemi de pek değil. Aksine ışık duvarı da en az kütleçekimi kadar temel bir doğa yasasıdır. Einstein dünya için, kozmosun tüm devinimleri içerisindeki tüm izafi devinimler arasında sağlam sütunu oluşturan mutlak sistemi bulmuştu. Kaynağı ne kadar hızlı ya da yavaş hareket ederse etsin ışık aynı hızda hareket eder. Diğer her şeye göre, ışık hızı sabittir. Hiçbir şey ışığa yetişemez. Doğa yasalarının özelliği çiğnenemez olmalarıdır. Fizikçilerin işi, kültürden kültüre, zamandan zamana değişmeyen ve kozmostaki hakikati barındıran bu emirleri keşfetmektir. Bu yüzden, Einstein’ın da ortaya koyduğu gibi ışık hızına yaklaşıldığında, garip şeyler olur. Işık hızında seyahat etmek bir nevi yaşam iksiri içmek gibidir. Zira ışık hızında biyolojik saatiniz geride kalanlarınkine oranla yavaşlar. Bu olgu, en fazla bir asırlık yaşam ömrü olan biz insanlara uzay zamanının sihirli gösterisinin gerçekten sıradışı bir hale geldiği yıldızlara seyahat kavramı hakkında gerçekçi bir yöntem sağlayabilir.

19. Yüzyıl gökbilimcilerinden William Herschel evrenin harikalarını oğlu John ile paylaşmayı çok seviyordu. Bir zamanlar, bir arkadaşım vardı. Leeds’de yaşayan oldukça akıllı bir adamdı, hem gökbilimci, hem de papazdı. Adı da John Michell’dı. Zavallıcık, huzur içinde yatsın, sen daha bebekken öldü. Bazı yıldızların görünmez olduğunu savunurdu. Gerçekte oradalar ancak biz onları asla göremeyeceğiz. Michell onları “karanlık yıldızlar” olarak adlandırdı. Saygısızlık etmek istemiyorum baba ama belli ki arkadaşın yanılıyormuş. Sonuçta eğer kimse bu yıldızları göremiyorsa nasıl olup da varlıklarından bu derece emin olabiliyorlar ki?

Şu ayak izlerini bırakan adamı gördün mü John?

Hayır baba, görmedim. Ama var olduğunu biliyor musun?

John Michell muhtemelen adını hiç duymadığınız büyük bilim adamlarından biriydi. 18. yüzyılda İngiltere’de yaşadı ve çalıştı. Eğer bir portresi yapıldıysa bile, günümüzde buna dair bir şey yok. Zamanında bir tanıdığı onu siyah tenli, kısa ve tıknaz, olarak tanımlamış. Michell hiçbir şeyin, hatta ışığın kendisinin bile onun kütleçekimsel kuvvetinden kaçamayacağı muazzam büyüklükte bir yıldız hayal etti. Karanlık yıldızı görebiliyor musunuz?

Çıplak gözlerinizle onu doğrudan görebilmeniz mümkün değildir ancak kozmik kıyılarda bir tür izi bırakır. Michell bu karanlık yıldızlardan bazılarını, sıra dışı kütleçekimleri sayesinde belirleyebileceğimizi fark etti. Bu karanlık yıldızlardan birinin daha küçük, parlak bir yıldızın yanında olması durumunda küçük yıldız hiçbir şeyin etrafındaki bir yörüngede dönüyor gibi görünürdü. Her ne kadar onu göremesek de orada kütlesi çok büyük bir şeyin olması gerektiğini biliriz. Karanlık bir yıldız ya da bugün bildiğimiz adıyla, bir kara delik. Bir kara delik neye benzer ve içerisi nasıldır?

O konuya geleceğiz ancak öncelikle doğduğum yerde, New York’ta bir mola verelim. Burada bana her zaman, her şey sürekli olarak hareket halindeymiş gibi gelir. Hayatımın çoğunda burada yaşadım. Her zaman görülecek yeni bir şeyler vardı. Ancak tek bir şey asla değişmedi; kütleçekim. Dünya’daki kütleçekim, geçtiğimiz dört buçuk milyon yıldır hiç değişmedi. Peki şimdi değiştirmeye kalkarsak?

Einstein’ın da gösterdiği üzere kütleçekim, uzay-zamanın biçimsel olarak bozulmasıdır. Uzay sınırsız ölçüde genişleyebilir, daralabilir ve bükülebilir. Eğer Dünya’nın boyutu veya yoğunluğu birazcık bile farklı olsaydı kütleçekimi de aynı şekilde farklı olacaktı. Burada sonsuz bir olasılıklar dizisi söz konusu. New Yorklular “1G” dediğimiz Dünya’nın kütleçekimi sayesinde kendilerini evlerinde hissederler. Diyelim ki, New York sokaklarından birinde kütleçekimini ortadan kaldırdık. Zaten hareket halinde olan insanlar ve nesneler bir anda havalanır. Peki ya kütleçekim kuvvetini artırırsam ve diyelim ki 8 veya 9G’ye çıkarsam?

Acımasız olmamak adına insanları alandan çıkaralım. Bu, bir savaş pilotunun yüksek hızlı bir dönüşte hissedeceği G kuvvetiyle aynı şeydir. Buna birkaç dakika maruz kalmak canınızı yakmayacaktır ancak rahat da hissetmezsiniz. 100 bin G’de, yangın söndürme vanaları dahi kendi muazzam ağırlıklarıyla ezilir. Ancak milyonlarca G’de ışık bile kütleçekimine boyun eğer. Işık hala kendi sabit hızında hareket etmeye devam edecek ancak kaçamayacaktır. Michell’in karanlık yıldızı bizim kara deliğimiz. En yakınımızdaki ise, aslında bize düşündüğünüzden bile yakın olabilir. Her yıldız bir kara deliğe dönüşmez. Yaklaşık olarak yalnızca binde bir tanesi yeterli büyüklüktedir. Bize en yakın olan, Dünya’dan 100 ışık yılı uzaklığında olabilir. Kara delikler bilim kurgunun anlattığı gibi efsanevi kozmik vakumlu süpürgeler değildir. Orada burada dolaşıp, masum gezegenleri yutmazlar. Sizin onlara gitmeniz gerekir. Ancak bunu yaptığınızda, göreceğiniz son şey bir kara delik olabilir. Bu, birkaç milyon G’lik kütleçekime direnmemizin sesiydi. Unutmayın, o şey ışığı bile yutuyor.Mesafemizi koruyacağız. Dev yıldızlar nükleer yakıtlarını bitirdiklerinde kendi kütleçekimlerinin içten uyguladığı çekime dayanacak sıcaklığı koruyamazlar. Bu devasa yıldızların çoğu arkalarında yalnızca kütleçekim kuvvetlerini bırakarak karanlığa doğru çökerler. Bu kara delik, devasa bir yıldızın çekmiş cesedini gizliyor. Yıldızın kendisi buruşarak kendi karanlığından bile küçük sadece 64 kilometre genişliğinde başka bir şeye dönüşmüş. Bu ilk keşfedilen kara delik: Cygnus X-1 Biz Dünya’da, olduğumuz yerden bu kadar uzak, karanlık ve küçücük bir şeyi nasıl keşfettik?

Ona X ışını dediğimiz başka bir ışık altında bakarak. X ışını altında mavi yıldızı göremeyiz çünkü yüzeyi 30 bin derece sıcaklıktadır. Ancak kara deliğin etrafında disk şeklini almış gaz bulutu X ışını altında 100 milyon dereceyle harikulade bir şekilde parlar.

William Herschel’in keşfettiği gibi çoğu yıldız, ikili yıldız sistemi oluşturacak yakın komşulara sahiptir. Ancak böyle bir ikiliden birinin muazzam bir büyüklükte olup diğerinin daha küçük olması durumunda, küçük olan yıldız kendisinden büyük olan kardeşinin atmosferini çekip tüketebilir. Bu nevrotik ilişki milyonlarca yıl sürebilir. Daha büyük olan yıldızın atmosferi bir kara deliğin etrafında dönen ve onun içine çekilen parlak ve sıcak bir akresyon diskine doğru emiliyor. Ezici güçteki kütleçekimi mavi yıldızın gazını ivmelendirerek onu adeta bir ölüm sarmalına dönüştürüyor. Uzay-zaman sınırını aşarak görünmez olana dek. Bir kara deliği Evren’in geri kalanından ayıran hayati sınıra “olay ufku” denir. Bize göre, diskin içindeki madde olay ufkuna yaklaştıkça yavaşlar ama oraya asla ulaşamaz. Fakat o dönen gazın içinde seyahat ediyor olsaydınız -ki bunu kimseye tavsiye etmem- olay ufkunu saniyeler içinde geçer ve kendinizi hiçbir yolcunun geri dönmediği, keşfedilmemiş topraklarda bulurdunuz. Düzinelerce galaksinin merkezini taradık ve hepsinde de bir süper kütleli kara delik bulduk. Kendi galaksimiz de bir istisna değil. Galaksimizin merkezine en yakın olan yıldızlar saatte 40 milyon km’den fazla bir hızla dönüyor. Onları bu kadar hızlı hareket ettiren şey ne olabilir?

Tek mantıklı açıklama şu: Galaksinin merkezinde kütlesi 4 milyon Güneş’e eşdeğer bir cisim olmalı. Peki ama 4 milyon Güneş’ten yayılması gereken o kör edici ışık nerede?

Onu göremediğimize göre bir kara deliğin içinde hapsolmuş olmalı. Dünya, tamamen güvende olacak kadar uzakta. Fakat diğer gezegenler bizim kadar şanslı olmayabilir. Olay ufkunu aşarak geçireceğiniz o tehlikeli yolculuktan bir şekilde sağ çıkmayı başarsaydınız, geriye baktığınızda Evren’in gelecekteki tarihinin tamamı gözlerinizin önüne serilirdi. Nasıl mı?

Çünkü uzay-zaman, bir kara deliğin muazzam kütleçekimiyle büküldüğünde zaman, son haddine kadar esner. Karşınıza çıkacak ilk şey ne olurdu?

Ona geçmeden önce sizi uyarmalıyım: Şu anda bilimsel anlamda hiç keşfedilmemiş topraklara doğru ilerliyoruz. Burada, bir kara deliğin merkezinde gerçekleşen olayları düzenleyen henüz keşfedilmemiş fizik yasaları işliyor olabilir. Ama bir sonraki Einstein çıkıp gelene kadar bir düşünce deneyi yapalım. John Michell 18. yüzyılda karanlık yıldızları ilk kez böyle hayal etmişti. Einstein da İzafiyet Kuramı’nı kurgularken Baba hayaletlere inanır mısın?

Ah hayır, insansı hayaletlere inanmam. Hem de hiç. Ama yukarı bak yavrum onlarla dolu gökyüzüne bak. Bir kara deliğin içine seyahat edip hayatta kalabilseydiniz kendi evrenimizin başka bir yerinde ve zamanında belirebilirdiniz. Bu durumda izafiyetin ilk kuralı olan “Işıktan hızlı hareket edemezsin” kuralını ihlal etmiş olurdunuz. Uzaydaki hiçbir şey ışıktan hızlı hareket edemez. Ama uzay sadece boşluktan ibaret değildir. Özellikleri, esneyip büzülebilir ve deforme olabilir. Bu olduğunda, zaman da deforme olur. Einstein zaman ve uzayın aslında aynı şeyin iki farklı görünüşü olduğunu keşfetti: Uzay-zaman. Uzay-zaman bile sizi istediğiniz hızda istediğiniz yere taşıyacak kadar deforme olabilir. Kara delikler pekala Evren’deki tüneller olabilir. Bu galaksilerarası otoyol sisteminde uzay zamanının en uzak bölgelerine seyahat edebilir veya daha da hayret verici bir yere varabilirsiniz. Kendimizi tamamen farklı bir evrende bulabilirdik. Ama koca bir evren evrenimizin sadece ufak bir parçası olan bir kara deliğin içine nasıl sığabilir?

Uzay-zamanın bir başka sihirbazlık numarasıdır bu. Bir kara deliğin muazzam kütleçekimi içindeki evrenin bütün uzayını bükebilecek güçtedir. Yerel kütleçekimimiz bizi yere yapıştıracak güçte olabilir ama çöken bir yıldızın içindekiyle kıyaslandığında bir hiç sayılır. Bildiğimiz kadarıyla dev bir yıldız, bir kara deliğe dönüşmek üzere çöktüğünde merkezindeki aşırı yoğunluk ve basınç evrenimizi yaratan Büyük Patlama’ya çok benzer. Bir kara deliğin içindeki bir evren de kendi kara deliklerini yaratabilir. Bunlar da başka evrenlerin oluşmasına yol açabilir. Belki de kozmosumuz böyle oluşmuştur. Bildiğimiz kadarıyla bir kara deliğin içini merak ediyorsanız etrafınıza bakın.

William Herschel, Güneş’in ve gezegenlerin Samanyolu içinde hareket ettiğini keşfetti. Peki oğlu John’a ne oldu dersiniz?

Büyük bir bilim insanı oldu. Babasının çalışmalarına dayandırdığı derin uzay araştırmaları bizim bugün kullandığımız standart galaksi kataloğunun da temelini oluşturdu. William’ın sağlığı bozulduğunda, John, teleskop başında geçen uzun geceler boyunca onunla kalarak yıldızları taramasına yardım etti. John, babası öldüğünde mezar taşına şöyle yazdırdı: “Gökkubbenin duvarlarını aştı.” John, babasıyla geçirdiği o yaz gecelerinden sık sık söz ederdi. Belki de bu yüzden geçmişi muhafaza etmenin yollarını arıyordu. John Herschel zaman yolculuğunun yepyeni bir türünü bulanlardan biriydi. Işığı ve anıları saklamanın bir yolu. Hatta ona bir de isim koydu: Fotoğrafçılık. Düşündüğünüzde fotoğrafçılık da bir nevi zaman yolculuğudur. Işıkla muhafaza edilmiş bir hayalet olan bu adam yüzyıllar öncesinden bize bakıyor. Yakın gelecekte, geçmişi üç boyutuyla birden saklayabileceğimizi düşünmek çok da zor değil. Bir anının içine girebileceğiz. Zamanda geriye seyahat etmek mümkün olmayabilir ama belki bir gün, geçmişi buraya getirebiliriz. İşte, benim geçmişimden bir an. John Herschel gibi ben de daha genç bir halimi hatırlıyorum. 20 Aralık 1975. New York, Ithaca’da karlı bir gün. Bir yol ayrımı beni sizinle olduğum şu ana getirdi. O gün Carl Sagan’la tanışmıştım. Bana gökyüzündeki o hayalet yıldızları hatırlatıyor. Hani şu, yok olduktan sonra bile ışıkları üzerimizde parlayan yıldızlar.

5. BÖLÜM: Işığın Gizemleri

Kozmosun yaşı ve boyutu ışığa yazılmıştır. Güzelliğin doğası ve yıldızların içeriği uzay-zamanın yasaları Hepsi oradaydılar, fakat hiçbirini göremedik Ta ki görmenin daha güçlü bir yolunu bulana dek. Bu uyanış hikâyesinin birçok başlangıcı var, ancak bir sonu yok. Kahramanları ise çeşitli zaman ve mekanlardan geliyor:

Bir Antik Çin filozofu 11. yy Irak halifelerini şaşkına çeviren bir büyücü acımasız bir efendiye esir düşmüş bir Alman yetimi. Her biri bizi ışığa gizlenmiş sırları açığa çıkarmaya biraz daha yaklaştırdı. Çoğunun isimlerini hiç öğrenemeyeceğiz fakat bir zamanlar, bir yerlerde biri kafasını kaldırdı ve ışığın sihir numaralarından birini gördü. Kim bilir?

Belki şu ışık oyunu, ilk sanatçıya ilham vermiştir. Tüm bunlar nereden geldi?

Avcı toplayıcı ufak gruplardan, küresel medeniyetin kurucularına nasıl evrildik?

Oradan buraya nasıl geldik?

Bunun tek cevabı yok. İklim değişikliği, ateşin bulunması alet icatları, dil, tarım Bunların hepsi bir rol oynadı. Belki başka bir şey daha vardı.

Bundan 2 bin yıl önce Çin’de, Mo Tze adında bir filozofun ışığın, kilitli bir hazine odasında bir resim çizebileceğini anlattığı söylenir.

Bu, ilk kameranın tasviriydi. Karanlık oda kamerası tüm görüntü oluşturabilen kameraların atasıdır bu görüntüyü size ulaştıranınki de dahil. Işığın yaptığı bu ilginç şeyden faydalanmak ilk film denebilecek şey ile sonuçlandı. Işığın ustası Mo Tze, her türlü karanlıkla savaştı. Yeteneklerini yalnızca şiddeti önlemek için kullanan bir askeri deha savaş halindeki krallıklar arasında seyahat eden efsanevi bir gezgin ve ustaca stratejilerle kralları savaştan vazgeçirmeye çalışan biriydi. Evrensel sevgiyi düşleyen fakirliği ve diğer her türlü eşitsizliği bitirmeyi isteyen hükümetlerin halk için varolduğunu düşünen ilk kişiydi. Ritüellere ve otoriteye olan körlemesine itaate karşıydı. Yazılarında bilimsel yaklaşımın ilk kıpırtılarını bulabilirsiniz. Mo Tze’nin zamanında Çinliler halihazırda en azından bin yıldır düşünceleri kitaplara kaydediyorlardı. Fakat yine de ona dair bilgimiz bölük pörçük. Ona ve müritlerine atfedilen bir takım makaleden ibaret. İçlerinden “Kadere Karşı” isimli bir tanesinde her doktrine yöneltilmiş üç başlı bir sınama öneriliyor.

Temelini sorgula: Halkın gözlem ve algılarıyla onaylanabiliyor mu diye sor. Nasıl uygulanacağını ve birçok kişiye fayda sağlayıp sağlamayacağını sor. Mo Tze son derece popülerdi fakat ölümünden birkaç yüz yıl sonra Çin’i birleştiren ilk imparator Çin Şi Huang başa geçti. Bir kıtayı aldı ve onu bir ülkeye çevirdi. O ülke şimdi onun adını taşıyor: Çin.

Birçoğumuz İmparator Çin’i, mezarını koruyan 7 bin toprak asker ile biliyoruz. İmparator Çin, hükümdarlığında uzaklara yayılmış imparatorluğunu pekiştirmek için her şeyi tektipleştirmek adına sert tedbirler aldı. Bu tektipleştirme, tek para birimini tek tür ağırlık ve ölçüleri at arabaları ve yolların enlerini Çincenin doğru yazılış biçimini ve neyin yazılabileceği ile neyin düşünülebileceğini içeriyordu. İmparator Çin’in felsefesi -izin verilen tek felsefe- “kanunculuk” olarak adlandırılıyordu ve bunun da anlamı açıktı: “Kanun ne derse onu yap, yoksa fena olur.” Bu, otoriteyi sorgulamaya pek de müsamaha gösteren bir felsefe değildi. Yüz Düşünce Okulu’nun tüm kitapları yakılacak bugünü eleştirmek için tarihi kullanan herkesin ailesi idam edilecek. Mo Tze, Konfiçyüs ve diğer filozofların çalışmaları Dünya’nın ilk kitap yakma eyleminde yok edildi. Yüzlerce alim yasaklı kitapları korumaya çalışarak cesurca direndi. Onları başkentte diri diri gömdüler. Bilim yeşerebilmek için özgür ifadenin ışığına ihtiyaç duyar. Otoritenin korkusuzca sorgulanmasına ve fikirlerin serbestçe değiş tokuş edilebilmesine dayanır. Mo Tze ve müritlerinin yazılarındaki merak kıvılcımları etkili bir biçimde saf dışı edilmişti. Bir sonraki film için bin yıl daha geçmesi gerekiyordu. Şanslıyız ki, hayal gücü gemimiz bizi uzay ve zamanda her yere götürebilir. Antik Çinliler ve Yunanlar ışığın harika şeyler yapabildiğini gözlemlediler. Fakat küçük çocuklar ve dahilerin sevdiği soruyu kimse sormadı:

Neden?

Ta ki bundan bin yıl öncesine dek.

Irak’ın Basra şehrinde başka bir ışık ustası yaşadı. İbn-i Heysem‘in doğayı anlamak için güçlü bir arzusu vardı. Her şeyi sorguladı özellikle de herkesin kanıksadığı şeyleri. “Nasıl görüyoruz?” diye sordu. Ondan önce gelen bazı büyük alimler görmek için gözlerimizden çıkan ışınların yansıyarak geri döndüğünü düşünüyorlardı. Fakat İbn-i Heysem göz açıp kapayıncaya kadar bir şeyin o kadar yolu gidip dönmesi için yıldızların çok uzak olduğunu çıkarsadı. Müthiş çıkarsama, fakat İbn-i Heysem bununla kalmadı. Doğanın sırlarını ortaya çıkarmak için başka yollar aradı. Kültürü yeni fikirlere ve sorgulamaya açıktı. İslam dünyasında bilimin altın çağı yaşanıyordu. Bu dünya İspanya Cordoba’dan Orta Asya’daki Semerkand’a kadar uzanıyordu. Hıristiyan ve Musevi alimler Bağdat, Kahire ve diğer İslam başkentlerindeki araştırma merkezlerinin onur konuklarıydılar. Halifeler, kitapları yakmak yerine dünyanın dört bir yanına kitap aramaları için temsilciler gönderdi. Halifeler, kitapların tercüme edilmesi, çalışılması ve gelecek nesillere saklanması için projeleri cömertçe desteklediler. Onların bu çabaları olmasaydı, antik Yunan biliminin verdiği ışığın büyük kısmı kalıcı olarak yok olurdu. Yüzlerce yıl sonra Avrupa’da gerçekleşen bilimsel uyanışı Müslüman alimler ve bilim insanları tarafından uzun süredir canlı tutulan bir alev tutuşturmuştu. Araplar aynı zamanda Hindistan’dan Batı’ya fikir ihraç ediyordu.

Bunlara, bugün hepimizin kullandığı Arap rakamları denen sayılar ve “sıfır” kavramı da dahildi. Hani şu, “milyarlarca ve milyarlarca” yazarken bize kolaylık sağlayan kavram. Araplar’daki astronominin etkisi öyle büyüktü ki bugün parlak yıldızların çoğunu hala Arapçadaki isimleriyle anıyoruz. Ayrıca el-cebir, al-goritma, el-kimya ve al-kol sözcüklerindeki “el” ve “al”lar da yine Arapçanın bilim dili olduğu zamanlardan kalan birer iz.

11. yüzyılda, İbn-i Heysem, ışık ve bizim nasıl gördüğümüz üzerine fikirlerini sınamak için işe koyuldu. Biz de ışığın nasıl hareket ettiğini belirlemek için bir deney hazırladık. Tam gün ışığında bir çadır kurduk ve çadırı içerideki karanlığa yalnızca tek bir ışık ışınının girebileceği şekilde kapattık. Heysem, biraz beynini kullanarak biraz da düz bir tahta parçasıyla, bir cetvelle bilim tarihinde ileri doğru büyük bir sıçrama gerçekleştirmişti. Heysem, ışığın düz çizgiler halinde hareket ettiğini keşfetti. Ama daha yeni başlıyordu. Heysem, herhangi bir görüntüyü oluşturmanın anahtarının -ister gözden bahsediyor olun, ister karanlık oda kamerasından- aksi halde karanlık bir oda olacak yere girebilen ışığı kısıtlayan küçük bir delik açmak olduğunu buldu. Bu delik, bizi çevreleyen yabancı ışığın yarattığı kaosu dışarıda tutuyor. Delik ne kadar küçük olursa ışığın gelebileceği yön sayısı da o kadar az olur. Bu da görüntüyü daha da keskinleştirir. Yani ışık yüzünden kör olmak yerine onun bize gösterebileceği her şeyi görebiliriz. Heysem, kendi karanlık oda kamerasını yarattı ve halifelerin gözlerini kamaştırdı. Bir karanlık oda kamerası, en iyi parlak ışıkta çalışır. Gece gökyüzündeki yıldızlar bunun için fazla soluktur. Işığı toplamak için biraz daha büyük bir deliğe gerek duyuyoruz ama aynı zamanda odağı sürdürmemiz de gerekiyor. Bir teleskop, görüş alanındaki herhangi bir noktadan gelen görüntüleri bütün bir lens veya ayna boyunca yani karanlık oda kamerası deliğinden çok daha büyük bir delik ile toplar.

Bu, ilk teleskoplardan biri. Galileo’nun 1609′da kullandığı teleskop. Galileo bununla, karanlığın o ağır perdesini açtı ve kozmosu keşfetmeye başladı. Lens, teleskobun gözlerimizden çok daha geniş bir ışık toplama alanına sahip olmasını sağlayan şeydi. Ne de olsa büyük kovalar küçük olanlardan daha çok yağmur toplar. Modern teleskoplarda daha geniş toplama alanları yüksek hassaslıkta dedektörler vardır ve bunlar aynı nesneyi tek seferde saatlerce takip ederek ondan gelecek mümkün olan en fazla ışığı biriktirirler. Hubble gibi uzaya yerleştirilen teleskoplar en uzak ve en eski galaksilerden gelen ışığı yakalamakta ve bize kozmosun çok daha net görüntülerini ulaştırmaktadır. Heysem, görüntülerin ışık tarafından nasıl oluştuğunu keşfetti ama bu, onun en büyük başarısının yanından bile geçmiyordu. İbn-i Heysem, tarihte bilimin kurallarını oluşturan ilk kişiydi.

Bir hata düzeltme mekanizması düşünüşümüzdeki yanlış fikirleri ayıklamak için sistematik ve amansız bir yol yarattı. Hakikati bulmak zordur ve ona giden yol çetindir. Hakikati arayanlar olarak sizler, hemen hüküm vermeyecek ve eskilerin yazılarına öylece güvenmeyecek kadar bilge olmalısınız. Sorgulamalı ve o yazıları her açıdan eleştirel biçimde incelemelisiniz. Yalnızca delil ve deneyi dikkate almalısınız herhangi bir kişinin söylediklerini değil. Çünkü her insan, kusurun her türlüsüne karşı savunmasızdır. Hakikati arayanlar olarak bizler, önyargı veya dikkatsiz düşünüşten kaçınmak için çalışmalarımızda kendi fikirlerimize de kuşku ve sorguyla yaklaşmalıyız. Bu dersi çıkarın ve hakikat gözlerinizin önüne serilsin. Bu, bilimin yöntemidir. Öylesine güçlüdür ki robotik temsilcilerimizi, Güneş Sistemi’nin sınırlarına ve ötesine taşımıştır. Hayat süremizi ikiye katlamış geçmişin kayıp dünyalarına can vermiştir. Bilim, uzak gelecekteki olayları öngörmemizi ve birbirimizle ışık hızında iletişim kurmamızı sağladı tam da benim şu anda sizinle yaptığım gibi. Bu düşünce biçimi bize, Heysem’in kendisinin bile büyücülük olarak göreceği güçler verdi. Ama bizi bu çetin, sonsuz yola sürükleyen de kendisiydi. Bu yol şu anda bizi, ışığın bile karanlıkla sarmalandığı bir yere getirdi. Işık, insan deneyiminin sınırları içerisinde hiçbir şeye benzemeyen özelliklere sahiptir. Işık hızını ele alalım. Işığın temel parçacığı olan foton bir atom veya molekülden ortaya çıktığı sırada, ışık hızında doğar. Bir foton, bundan başka bir hız bilmez ve biz de sıfırdan azami hıza anında ulaşan bir başka fenomenle karşılaşmış değiliz. Başka hiçbir şey bu kadar hızlı hareket edemez. Başka parçacıkları ışık hızına yakın bir hıza çıkardığımızda onlar da sanki gittikçe ağırlaşıyorlarmış gibi daha da fazla direnmeye başlarlar. Bugüne kadar hiçbir deney bir parçacığı ışık kadar hızlı hareket ettirmeyi başaramadı. O neydi?

Siz de duydunuz mu?

Nerede kalmıştık?

Ah, evet. Işık gibi davranan başka hiçbir şey bilmiyorum. Onun tuhaf özelliklerini duyularımın bana söylediği hiçbir şeyle bağdaştıramıyorum. Duyularımıza güvenme dürtümüz ölçme aletlerimizin gerçekliğin asıl doğasıyla ilgili söylediklerine üstün geliyor. Duyularımız, memelilerin hızında hareket eden gerçek boyutlu nesnelere aşinadır ama ışık hızının inanılmaz yasalarına pek uyumlu değildir. Kozmik bir hız sınırının neden var olduğunu bile bilmiyoruz. Işık hızında seyahat ettiğinizde zaman olduğu gibi durur.

Ayrıca ışık nedir ki yahu?

Isaac Newton’ın ışığa duyduğu kalıcı hayranlık çocukluğunda başladı. Tam olarak bu evde. Yirmili yaşlara geldiğinde Newton gökkuşağının gizemini çözen ilk kişi oldu.

Newton Güneş ışığının -veya beyaz ışığın- gökkuşağındaki tüm renklerin karışımından meydana geldiğini keşfetti. Büyük bir keşif. Renklerin görüntülerine Latince’de “fantom” veya “hayalet” anlamına gelen “tayf” ismini verdi.

Afedersiniz Efendi Newton aşçı yemeğinizin soğuyacağından endişe ediyor efendim. Hayır Isaac, büyüteci elinden bırakma sakın!

Işığın içinde daha da şaşırtıcı bir şey gizli. Bir şifre, kozmosun anahtarı. Isaac Newton bir şeyleri pek gözden kaçırmazdı, ama bu seferki nadideydi. Gizli bir evrene açılan bir kapının hemen yanından geçip gidivermişti. Üstelik bu kapı, bir 150 yıl daha hiç açılmayacaktı. Bu iş 1800 yılında yaşamış olan bir başka bilim adamına düşecek ve bu kişi, bizi çevreleyen görülmemiş dünyaların kanıtını şans eseri bulacaktı.

Geceleri William Herschel gökyüzünü zamanının en büyük teleskobuyla tarıyordu. Gündüz ise deneyler yapıyordu. Newton’un eski çalışmalarından, güneş ışığının farklı renklerin karışımı olduğu biliniyordu. Güneş ışığının ısı taşıdığını da dışarıda bulunmuş olan herkes biliyordu. William Herschel ışığın bazı renklerinin diğerlerine göre daha fazla ısı taşıyıp taşımadığını sordu. Bilimsel dehayı belirleyen şey geri kalanımızın görmezden geldiği bir konuyu sorgulamak ve sonra da ona yönelik deneyi yapmaktır. Herschel’in tayfın dışına yerleştirdiği termometre onun kontrolüydü. Her deneyin kontrolü test edilen etkenden daima yoksundur. Böylece, gözleminizin, gerçekten de test ettiğiniz şeyin bir sonucu olup olmadığını anlayabilirsiniz. Herschel’in deneyinde renk ve ısı arasındaki ilişki test ediliyordu. Dolayısıyla kontrolü de beyaz yüzeyin güneş ışığıyla hiç aydınlanmayan kısmında duran termometreydi. İşte yine o ses.

Nedir bu?

Peki tamam. Kırmızı ışık, mavi ışıktan daha sıcaktır. İlginç bir keşif olsa da pek de devrimsel değil. Hayır, termometrende herhangi bir sorun yok. Sadece yepyeni bir ışık türü keşfetmiş bulunuyorsun. Herschel, tayfın kırmızı ucunun hemen altında gizlenen bu görünmez oluşumu fark eden ilk kişiydi. Bu yüzden de ona “kızılötesi” ismi verildi. “Infra” Latince’de “alt” demektir. Görünmezdir. Bizim gözlerimiz bu tür ışığa duyarlı değildir ..fakat cildimizde onu ısı olarak hissederiz. İşte bu, gerçekten de büyük bir keşifti. Ancak ışığın içinde daha da büyük sırlar gizliydi. William Herschel İngiltere’deki evinin salonunda kızılötesi ışığı keşfetmek üzereyken Joseph Fraunhofer adlı bir genç umutsuz bir angaryayla boğuşmaktaydı. Zehirli kimyasallar içeren bir kazanı durmadan karıştırıyordu.

Joseph 11 yaşında öksüz kalmış ve kraliyetin ayna ustası olan Weichselberger adında acımasız birinin yanına verilmişti. Weichselberger Joseph’i okula gitmekten men etti. Joseph, okula gitmek yerine gündüzleri atölyede cam yapımında çalışır ve geceleri ustasının ev işleriyle meşgul olurdu. Acele et, ahmak! Unutma, okumak yok! Weichselberger’ın evinin çökmesiyle Joseph’in talihi dönecekti. Bavyera’nın müstakbel kralı Maximilian yardım edebileceği bir şeyler olup olmadığını görmek için felaket mahalline aceleyle gider. Maximilian, vatandaşlarına o döneme göre epeyce alışılmadık bir ilgi gösterdiği biliniyordu. Bavyera’nın müstakbel kralının ilgisini çeken genç Joseph Fraunhofer farklı bir evrene kapı aralamış oldu. Sadece kendisi için de değil. Prens Maximilian Joseph’e para verip özel danışmanından ihtiyaç halinde çocuğa ileride de yardım etmesini ister. Weichselberger Joseph’i kendi çıkarı için kullanmaya ve okulda gitmekten men etmeye devam eder. Fakat prensin danışmanı Joseph’e Optik Enstitüsü’nde okuma teklifinde bulunarak bu gidişatı değiştirir. Bu küçük iyilik sahiden de karşılığını bulacaktır. Joseph Fraunhofer daha yirmi yedisine gelmeden dünyadaki yüksek kaliteli merceklerin, teleskopların ve diğer optik aletlerin önde gelen tasarımcısı olmuştu. Ticarethanesi burada Benediktbeuren Manastırı’ndaydı. 19. yüzyılın başları için çok gizli ve çok ileri bir teknolojiydi. Önceki dönemlerin Benedikt keşişleri gizlilik yemini etmişlerdi. Bu yerel gelenek ve Fraunhofer’in laboratuvarına erişim yasağı meslek ve devlet sırlarını kontrolü altında tutmasını sağlamıştı. Fraunhofer, hassas mercekler için gereken en iyi cam çeşidini bulmak için prizmalarla deneyler yapıyordu. Prizmadan çıkan tayfı daha iyi nasıl görebileceğini merak ediyordu.

Friedrich, teodoliti getir lütfen.

Fraunhofer bir tür teleskop olan teodoliti ayarlarken manastırın başka bir kısmını göstermek istiyorum size. Ses dalgalarını işitmek çok güzeldir. Bir de onları görebildiğinizi düşünsenize. Org borularının neden farklı uzunluklarda olduklarını hiç merak ettiniz mi?

Bir tuşa basınca ses dalgaları üreterek belirli bir boruya sıkıştırılmış hava gönderiyor. Ses dalgalarını yüz kat daha yavaşlatabilseydik şunun gibi görünürlerdi. Borunun uzunluğu, borunun içine sığabilen ses dalgasının boyunu belirler. Kısa borudan kısa bir ses dalgası çıkar. Kısa ses dalgaları yüksek perdeye veya frekansa sahiptir. Daha iyi görebilmek için ses dalgalarını durduralım. Birbirine yakın dalgalar arasındaki uzaklığa dalga boyu denir. Uzun bir boru, düşük perdeli veya düşük frekanslı uzun bir ses dalgası verecektir. # Carmina Burana # # O Fortuna # “Carmina Burana” isimli bu müziğin Orta Çağ’a özgü taslağı tam da bu manastırda yazıldı. Ses dalgaları, vakumun içinden geçemezler. Hava, su veya taş molekülleri gibi üzerine binecekleri maddelere gereksinim duyarlar. Fakat ışık dalgaları, yalnız gezer. Boşlukta hareket edebilirler. Üstelik hızlıdırlar! Havadaki ses dalgalarından bir milyon kat daha fazla. Gördüğümüz ışığın dalga boyu ses dalgalarına kıyasla o kadar kısadır ki bu kadarcık alana yaklaşık 50,000 ışık dalgası sığabilir. Ah, evet. Fraunhofer. Tam zamanında. Kaçırmadık. Nasıl sesin dalga boyu duyacağımız perdeyi belirliyorsa ışığın dalga boyu da hangi rengi göreceğimizi belirler. Peki ama, bir prizma bir demet güneş ışığında saklanan renkleri nasıl ortaya çıkarıyor olabilir?

Işık, hava veya boşlukta yol alırken içindeki tüm renkler aynı hızla hareket eder. Ancak belli bir açıyla cama çarptığında ışık yavaşlar ve yön değiştirir. Prizmanın içindeyken her renk farklı hızda hareket eder. Camın içindeyken, gördüğümüz en kısa dalga ile taşınan mor ışık en uzun dalgaya sahip olan kırmızı ışıktan daha fazla yavaşlar. Buz hız değişimleri dalgalarını biraz farklı yönlere göndererek renkleri birbirinden ayırır. Prizmaların çalışma mantığı budur. Eğer bu konuda aşırı duygusal görünüyorsam, bunun sebebi Isaac Newton’un yapabilecekken yapmadığı şeyi Joseph Fraunhofer’ın başarmak üzere oluşudur. Bunun benim hayatımın gidişatında da oldukça güçlü bir etkisi olacak. Fizik ve astronomoninin evliliğine, yani benim alanımın doğumuna tanık oluyorsunuz: Astrofizik. Işığın içine yazılmış şu dikey siyah çizgiler yoluyla gördüğünüz şey gizli koddur.

Fraunhofer onlara baktı ve sordu: Neden?

Yabancı bir evrenden bize gelen bir kod.

Bu dikey siyah çizgilerde yazılı olan mesaj neydi?

Bu kodu çözmek için 100 yıllık bir düşünme, sorgulama ve araştırma süreci geçecekti. Çok hoş değil mi?

Neden?

Güzelliğin bu hoş yapısının birçok katmanı vardır. Dünya’nın kimyası ve atmosferi Hayatın evrimi Birbirinden farklı birçok zincir vardır. En sık karşılaştıklarımızdan bir tanesini inceleyelim: Bizi kendisine hayran bırakan doğanın renklerini. Aslında neler oluyor?

Nasıl oluyor da kırmızı, mavi doğanın hayrete düşüren renk paleti ortaya çıkıyor?

Nasıl oluşuyorlar?

Güneş’ten gelen farklı uzunluklardaki ışık dalgaları Dünya’ya çarpıyor. Bu çiçeklerin taç yaprakları ışığın düşük enerjili, uzun kırmızı dalgalarını soğuruyor. Ancak yapraklar, daha kısa olan yüksek enerjili mavi dalga boylu ışığı yansıtıyor. Yıldız ışığı ile yaprak, su veya Van Gogh arasındaki bu etkileşim mavi olarak bildiğimiz rengi doğuruyor. En uzun dalgalar, yani kırmızı olarak gördüklerimiz en düşük enerjiye sahip olanlardır. Renkler, gözlerimizin ışık dalgalarının ne kadar enerjik olduğunu algılama şeklidir. Bir günbatımı bir bayrak sevdiklerinizin gözleri şuradaki parlak yeni araba. İlham verdikleri duygular ışık dalgalarının frekans ve enerjisindeki belli bir değişimin içinizdeki bir şeyi tetiklemesiyle oluşur. Peki ya gizli mesaj?

Fraunhofer’in tayfındaki o dikey siyah çizgiler?

Onları ortaya çıkaran nedir?

Bu çizgiler, o belirli renklere ait ışık dalgalarının soğurulmasıyla ortaya çıkar. Bu durum, gerçekliğin başka bir düzeyinde yaşamaya alışkın olduğumuz dünyadan çok daha küçük bir dünyada gerçekleşir. O dünyaya gidebilmek için mevcut halimizden on milyar kat daha küçük olmamız gerekiyor. Bu atomlardan herhangi birini seçebiliriz. Ama hidrojen atomuyla başlayalım. Hidrojen atomu, kozmosta en çok bulunan ve aynı zamanda da en basit atomdur. Sadece bir elektronu ve sadece bir protonu vardır. Şu anda kuantum diyarına girmiş bulunuyoruz. Buradaki olaylar, sıradan insan deneyimlerine benzemez. Sağduyu burada hiçbir işe yaramaz. Örneğin, hidrojen atomunun elektronunu ele alalım. Atomun içindeki bir elektron yörüngeler arasında var olamaz. Bir orbitalde yok olurken diğerinde tekrar ortaya çıkar. Sanki 2. kattan 4. kata gitmek için asansöre binmiş ama ikisi arasındaki katlarda yok olmuşsunuzdur. Bir şey daha var: Kuantum asansörleri sadece belli katlarda durur. Elektron yörüngelerinin boyutları kati biçimde sınırlı ve atomun her bir elementi için farklıdır. İşte elementler bu yüzden farklıdır. Herhangi bir şeyin kimyası, onun elektron yörüngelerine göre belirlenir. Bir elektronu yörüngede tutan gücün, kütleçekimiyle hiçbir ilgisi yoktur. Bu, elektriksel çekimin gücüdür. Elektron, hidrojen atomunun merkezi çekirdeğinin etrafında dalgalı bir şekilde dans eder ve bir yörüngeden diğerine kuantum sıçramaları yapar. Yukarı veya aşağı. Yörünge ne kadar büyükse elektronun enerjisi de o kadar büyüktür. Elektron, daha büyük bir yörüngeye sıçramak için enerji kazanmalıdır. Tekrar aşağıya sıçraması için de enerji kaybetmesi gerekir. Yukarı doğru olan her sıçrama atomun bir ışık dalgasını soğurmasıyla olur. Ancak, aşağı doğru olan sıçramalara neyin sebep olduğu hakkında hiçbir fikrimiz yok. Fakat böylesi sıçramaların daima bir ışık dalgası ürettiğini ve bu dalganın renginin de yörüngeler arasındaki enerji farkıyla eşleştiğini biliyoruz. Güneş’in yüzeyi her renkte ışık dalgası yayar. Güneş ışığına bir prizmadan baktığınızda onun tayfını görürsünüz. Joseph Fraunhofer’in yaptığı gibi tayfı bir teleskop ile büyüttüğünüzde atomun içerisindeki elektron dansının perdesini aralamış olursunuz. Bir elektron, enerjisi azalıp da daha düşük bir yörüngeye düştüğünde bu elektronun soğurduğu ışık dalgası etrafa saçılır. Büyük bir kısmı bize hiç ulaşmaz. Bu da tayfta koyu bir boşluk veya siyah, yatay bir çizgi oluşturur. Bu koyu çizgiler Güneş’in atmosferindeki hidrojen atomlarının gölgeleridir. Sodyum atomları daha farklı gölgeler oluşturur. Onların elektronları başka bir ezgiye göre dans eder. Bir zerre sofra tuzu sodyum ve klor atomlarından meydana gelmiştir. Bunlardan 10 milyon milyar tanesi tek bir tuz zerresindeki çılgın danslarına devam etmektedir. 26 elektrona sahip olan tek bir demir atomu da bir Broadway müzikalindeki dev bir sahne gösterisi gibidir. Bir yıldıza spektroskop ile baktığınızda atmosferindeki bütün elementlere ait koyu çizgileri görebilirsiniz. İster bizim gezegenimizde, ister uzak bir yıldızda bulunan herhangi bir şeyin tayfını bana gösterin size onun nelerden oluştuğunu söyleyeyim. Fraunhofer çizgileri, kozmostaki yaygın ve belirgin elementlerin atomsal imzalarıdır. Bilim tarihindeki her büyük keşif gibi bu keşif de yepyeni ve daha derin soruların önünü açtı. Ayrıca ışıkta gizli daha niceleri olduğunu gösterdi.

Joseph Fraunhofer, bir prizma ile bir teleskobu birleştirip onu gökyüzüne doğrultarak yıldızları daha da yakınımıza getirmiş oldu. Henüz 39 yaşındayken ölümcül bir hastalığa yakalandı. Bunun nedeni de büyük olasılıkla genç yaşta cam yapımında açığa çıkan zehirli kimyasallara uzun süre maruz kalmasıydı. Bir sonraki dehanın nerede ortaya çıkacağını hiç bilemezsiniz. Acaba kaç tanesini enkazın altında kaybettik?

Prens ve onun krallığı, zavallı bir yetime gösterdiği iyi niyet sayesinde tarifsiz bir biçimde zenginleşmişti. Fraunhofer’in keşifleri, Bavyera’yı durağan bir taşra beyliğinden bir teknoloji merkezine çevirdi. Fraunhofer ölüm döşeğindeyken hükümet, onun optik camların yüksek teknolojisine ilişkin değerli bilgilerini en ufak ayrıntısına kadar muhafaza etmek istiyordu. Ama bu bilgiler ancak yüksek güvenlik yetkisine sahip kişilere açıklanabilirdi. Darphane müdürüne. Hükümet, Fraunhofer’in mükemmel optik cam yapımına ilişkin teknolojisini yaklaşık 100 yıl daha devlet sırrı olarak sakladı.

Bu durum, yolculuğumuzun ilerleyen bölümlerinde tanışacağımız birisi için büyük bir engel teşkil edecekti. Ama Fraunhofer, konu saf bilimsel araştırmalar olduğunda böyle bir gizliliğe tamamen karşıydı. Bilimin gelişebilmek için açıklığa ihtiyaç duyduğunu ve doğaya ilişkin bilgilerimizin dünyadaki herkese ait olduğunu biliyordu. Fraunhofer spektral çizgileri keşfeder etmez onlar hakkında bildiği her şeyi yayımladı. Yaptığı büyük keşfin yankıları bugün bile hala sürmektedir. Fraunhofer’in spektral çizgileri görünen kozmosun tamamının aynı elementlerden oluştuğunu gösterdi. Gezegenler Yıldızlar Galaksiler Biz, hepimiz ve tüm yaşam aynı yıldız tozuyuz. Başka gezegenlerin atmosferlerinin içeriklerini öğrenmemizi mümkün kıldı. Milyonlarca ışık yılı uzaklıktaki galaksilerin içeriklerini de. Spektral çizgiler uzaktaki nesnelerin yalnızca içeriklerini değil bu nesnelerin bize uzaklaşıp yakınlaşma hareketlerini de gösterir.

Onları kullanarak Evren’imizin genişlediğini keşfettik. Ama spektroskopinin belki de en önemli bulgusu kendi göremediği şeyi keşfetmiş olmasıdır. Bilinen kozmostan 6 kat büyük olan, karanlık maddeden oluşan gizli bir evren. Bu evren hiçbir ışık türünü yaymayan yansıtmayan veya soğurmayan gizemli bir maddeden yapılmıştır. Orada olduğunu, yalnızca sahip olduğu kütleçekimi sayesinde biliyoruz. Bu kütleçekimi bütün gezegenleri çeker ve aralarında yer alan bütün görünür yıldızları hızlandırır.

Bizim gözlerimizin görebileceğinden çok daha fazla ışık türü vardır. Doğaya dair algımızı görünür ışıkla sınırlandırmak müziği tek bir oktavda dinlemeye benzer. Daha başka birçok ışık türü vardır. Tek farkları dalga boylarıdır ama büyük bir aralıkta değişkenlik gösterirler. Örneğin, kızılötesi ışık yani William Herschel’ın keşfettiği tür. Veya X ışını ışığı ya da radyo ışığı veya gama ışını ışığı. Bunlar, aynı şeyin farklı görüntüleri değildir. Bu diğer ışık türleri kozmostaki farklı nesneleri ve olayları gösterir. Örneğin gamma ışını ışığı, bize uzak galaksilerde meydana gelen ve başka türlü göremeyeceğimiz gizemli patlamaları gösterir. Mikrodalga ışığıyla da Evren’in doğumu kadar uzak bir geçmişi görebiliriz. Gözlerimizi daha yeni açtık. # George Gershwin # # Rhapsody in Blue #

6.BÖLÜM: Derine, Daha Derine

Bizler varoluşun bir seviyesinde yaşıyoruz, fakat başkaları da var. Gerçekliğin bu saklı boyutları her yerdeler. Çok uzaklarda, birçok ışık yılı ötedeler. Ayaklarımızın altındalar. Hatta sizin ve benim içimdeler. Atomlardan yapılmayız. Gözünüzdeki atomların sayısı bilinen evrendeki tüm yıldız ve galaksilerin toplam sayısından fazladır. Bu serçe parmağınızın ucundan büyük her türlü katı nesne için geçerlidir.

Ben adına Neil DeGrasse Tyson denen milyar, milyar, milyarlarca atomun karmaşıkça bir araya geldiği bir koleksiyonum. Sizler de başka isimlere sahip benzer koleksiyonlarsınız. Kendimizi genellikle böyle düşünmeyiz çünkü gerçekliğin o seviyesi bizlerin algısının ötesinde uzanır. Fakat bunun bizi durdurmasına izin vermeyeceğiz. Mucizenin derinliklerine inebiliriz.

Atom maddenin garip şeyler yapmasına yol açar. Suyu anlayabilmek için, atomlarının neler yaptığını bilmeniz gerekir. Her su molekülü iki minik hidrojen atomunun büyükçe bir oksijen atomuna bağlanmasıyla oluşur. Ona bu yüzde H2O diyoruz. Eğer çok sıcak veya çok soğuk değilse moleküller birbirinin etrafından kayarak ve yuvarlanarak geçebilir. Moleküller arasında halen belli bir yapışkanlık vardır fakat bu onları sert ve katı şekilde kilitlemeye yetmez. Bir şeyi sıvı yapan budur. Güneş suyu ısıtır. Daha çok enerjiyle moleküller daha hızlı hareket eder. Sıcaklık da tam olarak budur. Bu moleküller komşularının arasındaki zayıf bağları koparabilecek kadar hızlı hareket ederler. Bu da buharlaşmadır. Soluduğumuz hava azot ve oksijen moleküllerinin arasına su buharı ve karbon dioksit serpiştirilmesinden ibarettir.

Bu da yoğunlaşma. Çiy, yoğunlaşmanın buharlaşma üzerinde anlık bir zaferidir. Bu, kendi dünyalarıyla devam eden küçük bir kozmostur. Tüm yaratıkları ve sahneledikleri oyunlarla. Bu çiy damlasının uzaklara yayılmış alemini keşfetmek için bize bir gemi lazım. Bilim ve hayal gücünden oluşan çift motorlu olanından. Bu bir tek hücreli terliksi hayvandır çiy damlasında dolanan yetenekli avcılardan yalnızca bir tanesi. Fakat onlar da av olurlar. Bu dileptus. terliksi hayvanın baş düşmanı. Terliksi hayvan şansı yaver gidip isabetli bir atış yapabilir. Yapamasa bile. açtığı yaylım ateşinin geri tepmesiyle terliksi hayvan ve saldırganı arasında mesafe açılır. Ne diyebilirim ki?

Çiy damlasında hayat var. Bu küçük arkadaş bir tardigrad. Bir toplu iğne başından bile küçük bir hayvan. Fakat onları küçümsemeyin. Tardigradlar bizden çok daha uzun zamandır bu gezegende yaşıyorlar. Yaklaşık 500 milyon yıldır. Her birimiz için onlardan en azından bir milyar tane var. Dünya’nın herhangi bir köşesinde yaşamlarını sürdürebilirler. Yüksek dağların donuk tepelerinde püsküren volkanların kazanlarında ve okyanus tabanlarındaki derin deliklerde. Tardigradlar o kadar çetin cevizdirler ki çıplak halde havasız uzayda bile hayatta kalabilirler. Gezegenin gördüğü son beş büyük yok oluştan bile sağ çıkabildiler. Başka bir dünyadan gelen bir ziyaretçinin Dünya’yı tardigradların gezegeni sanması affedilebilir bir durum. Eğer bu çiy damlasının sonuna ulaşmak istiyorsak devam etsek iyi olur. Tüm yapraklar ve küçük yosun kümeleri Stoma denilen yüzbinlerce mikroskobik ağıza sahiptir. Bitkiler onlar sayesinde solurlar. İçlerine karbon dioksit çeker ve dışarıya bizim yaşamamızı sağlayan oksijeni salarlar. Bitkiler biz olmadan yaşayabilirler. Ancak biz ve diğer tüm hayvanlar onlarsız hapı yutardık. Bitkiler gün ışığından besin çıkarabilirler. Biz hayvanlar bunu yapamayız. Bunu nasıl yaptıklarını görmek için daha derine gitmeli ve kendimizi bundan bin kat daha küçültmeliyiz. En iyi şeylerini sakladıkları hazine odalarına girebilmek için. Klorofil. Gün ışığını enerjiye çeviren işte bu moleküldür. Şu dikdörtgenlerin her biri birer bitki hücresi. Şu minik yeşil araçlar da onun enerji fabrikaları. Eğer onun ticari sırlarını çalabilseydik bu yeni bir sanayi devrimini tetiklerdi. Fakat onları gözetlemek için daha da derine inmemiz gerekiyor. Hayal gücü gemisi bizi bu sefer hangi yabancı dünyaya taşıdı?

Bu bir çiy damlası içindeki kozmos.

Endüstriyel casusluk görevindeyiz. Eğer kloroplast içindeki üretim sürecinin ticari sırlarını aralayabilirsek bu tüm geleceğimizi değiştirir diyebiliriz. Bu kloroplast su moleküllerini hidrojen ve oksijen atomlarına ayırmak için gün ışığı kullanıyor. Şeker üretebilmek için hidrojen ve karbon dioksitleri birleştiriyor ve bu sırada atık madde olarak oksijen çıkıyor.

Bunun nasıl olduğunu görebilmek için iyiden iyiye küçülmemiz gerekiyor. Atomik ölçekten bahsediyorum. Bingo. Bu montaj bandı moleküler sanayi kompleksinin kalbin oluşturuyor. Moleküler seviyede işler görebileceğimizden çok hızlı gerçekleşir. Dolayısıyla gidişatı yaklaşık milyar kez yavaşlatmamız gerekiyor. Şu büyükçe moleküller karbon dioksit. Her biri bir karbon ve iki oksijen atomundan oluşuyor. Güneş yeşil klorofil molekülüne çarptığında bir takım kimyasal tepkimelere yol açıyor ve su moleküllerini ayırarak enerji dolu elektronları serbest bırakıyor. Fakat bu yalnızca gündüz vardiyası. Gün ışığının gelen enerji akımını sürdürdüğü zaman geçerli. Güneş enerjisini muhafaza etmek için gece gündüz çalışan bir vardiya daha var. Serbest kalan elektronların enerjisi karbon dioksit ile sudan gelen hidrojeni birleştirmede kullanılıyor. Ortaya çıkan ürün olan şeker de güneş enerjisini depoluyor. Kloroplast üç milyar yaşında bir güneş enerjisi toplayıcısıdır. İşte bu mikroskobikten de küçük güneş pili tüm ormanları, çayırları ve denizlerdeki planktonları yürüten şeydir. Tabii, bizi de kapsayan tüm hayvanları da. Güneş enerjili biyosfer tüm medeniyetimizden altı kat daha fazla güç toplar ve işler. Fotosentezin nasıl işlediğini kimyasal bir seviyede anlayabiliyoruz. Süreci laboratuvarda yapay olarak tekrarlayabiliyoruz. Fakat bunda bitkiler kadar iyi değiliz. Doğanın milyarlarca yıldır bunu yaptığı, bizim ise bu işe daha yeni başladığımız düşünülürse bu pek de şaşırtıcı değil. Ama eğer fotosentezin ticaret sırlarını ortaya çıkarabilirsek bugün sırtımızı yasladığımız diğer tüm enerji kaynaklarının -kömür, petrol, doğal gaz- modası geçmiş olacak.

Fotosentez, nihai yeşil enerjidir. Havayı kirletmez ve aslına bakılırsa aynı zamanda karbonsuzdur. Yeterince büyük ölçekte bir yapay fotosentez iklim değişikliğini tehlikeli bir yönde etkileyen sera gazı etkisini düşürebilir.

Mekan buharlaşıyor. Ayrılma zamanı geldi. Bir çiy damlasının hayatı ne kadar da kısa. Gecenin soğuğunda yoğunlaşan havadan meydana geliyor ve gün ışığının sıcağında yok olup gidiyor. Peki ya o çiy damlasının üzerinde yaşayan tardigradlar?

Onlara bir şey olmaz. Su olmadan yıllarca yaşayabilirler. Hayal etmesi zor ama bitkiler, ilk çiçeklerini sunmadan önce yüz milyonlarca yıl boyunca Dünya’nın yüzeyini kapladılar. Bu, yaklaşık yüz milyon yıl evvel dinozorların neslinin tükenmesinden hemen önceydi. Yeşil ve kahverenginin tonlarının hakim olduğu dünyamız o zamanlarda görece soluk görünüyor olmalıydı. Dev ağaçlar, eğreltiotları ve başka bitkiler vardı tabii ama bir zambağın moru veya kıpkırmızı bir gülün kızıllığı yoktu. Orkideler, dünyada çiçek açan ilk bitkiler arasındaydı ve bugün de onlar en çeşitli bitki türü.

Darwin, Madagaskar’da bulunan ve polenleri oldukça uzun, ince bir cumbanın dibinde gizlenmiş olan kuyruklu yıldız orkidesinden özellikle büyülenmişti. Bir fikrin sınanmasının, onun kestirimci kuvvetinden daha güçlü bir yolu olamaz. Darwin, doğal seçilim yoluyla evrim teorisi temelinde Madagaskar adasının bir yerinde polenlere erişebilecek kadar sıradışı uzunlukta dillere sahip uçabilen böceklerin olması gerektiğini öne sürdü. Daha önce kimse orada o tür bir yaratık görmemişti ama Darwin, bu tanıma uyan bir hayvanın var olduğu konusunda ısrar etti. O günlerde ona birkaç kişi inanmıştı. Darwin’in haklı olduğunun kanıtlanması için 50 yılın geçmesi gerekecekti.

1903′te, Madagaskar’da, Morgan atmaca güvesi adı verilen dev bir güve keşfedildi. Orkidenin kokusunun çekiciliğine kapılan güve, 30 santimlik diliyle polenleri emiyor. Tıpkı Darwin’in öngördüğü gibi. Madagaskar’ın yağmur ormanlarının %90′ının yok edildiği düşünüldüğünde bu güvenin keşfedilmiş olması daha da ilginç bir hal alıyor. Darwin’in ünlü öngörüsünü takip eden yıllarda bu güve türü de diğerleriyle birlikte kolayca yok olabilirdi. Bu türlerin her biri, yaşamın şiirinin çağlar boyu süren evrim yoluyla atomlar tarafından yazılmış, eşsiz sözleri. Ah, şu leylakların kokusu. Bu koku, evvel zamanın tüm o haziran aylarındaki birliktelikler kümelenmesini tetikleyen koku. Ama bu nasıl oluyor?

Bir koku nasıl oluyor da bir filmin zihninizde dönmeye başlamasını sağlıyor?

Görebileceğimiz bir şey değil bu. Peki ışık gibi bir enerji dalgası olabilir mi?

Yoksa bir tür mikroskobik parçacık mı?

Aslına bakılırsa, bir molekül. İster yanık bir tosttan gelsin, ister benzin veya bir leylak bahçesinden alabildiğimiz her koku, bir moleküller bulutundan oluşuyor. Bu moleküllerin belirli birer şekli var. Onları soluduğumda burnumdaki belirli bir dizi reseptör hücreyi uyarıyorlar. Sonra bir elektrik sinyali beynime doğru seyahat ediyor ve beynim de bu kokuyu leylak olarak tanımlıyor. Diğer kokular da farklı şekillere sahip farklı moleküller tarafından taşınıyor. Ama bir çiçeği, bir kamp ateşinin dumanını veya bir motordaki gres yağını kokladığımda zihnime genellikle anılar üşüşüyor. Bir çiçeğin kokusu gibi basit bir şeyin kuvvetli anıları tetiklemesinin sebebi nedir?

Bunun, beynimizin evrilme biçimiyle alakası var. Beynimizdeki koku siniri uyarıldığında koku duyumuz devreye giriyor. Bu sinir, duygu deneyimlerimizi barındıran yapı olan amigdalaya çok yakın bir konumda bulunuyor. Aynı zamanda anılarımızı oluşturmamızı sağlayan hipokampüse de çok yakın. Burnumdan beynime koku sinyalini taşıyan nöronlar ağı yüz milyonlarca yıllık evrim sürecinde ince ayara tabi tutuldu. Bu, bizi tehlikeye karşı uyaran veya güvenliğe yönlendiren bir hayatta kalma mekanizması. Eğer bir avcıyı saldıramayacak kadar uzaktayken veya ormanda ateşi sizi tuzağa düşürmeden önce fark ederseniz hayatta kalıp genlerinizi bir sonraki nesle aktarmak için daha fazla şansa sahip olursunuz. Bu çiçek tarlasından gelen harika koku benzersiz bir sinir sinyalleri kombinasyonunu tetikliyor. Beynimde leylak anılarının saklandığı kasayı yalnızca tam olarak bu kombinasyon açabilir.

O çiçekler kimin için acaba?

Belki daha sonra öğreniriz. Ama önce, bizi bekleyen, gizli bir başka kozmos var. Bitkiler de karbon dioksit soluyup oksijen molekülleri yayarak yumuşakça nefes alıp veriyor. Ben ise tam tersini yapıyorum. Kar taneleri ve parmak izlerinin aksine aynı türden atom veya moleküller, birbirlerinin tamamen aynısıdır. Aldığımız her bir nefesle görülebilir evrendeki tüm galaksilerde bulunan tüm yıldızlarla aynı sayıda molekül soluyoruz. Verdiğimiz her nefes de havada dolaşıyor ve kıtalar boyunca kademeli olarak karışıp başkalarının soluması için uygun hale geliyor. Benimle birlikte nefes alın. Şu anda bizden önce yaşamış olan herkesin ciğerlerinden geçmiş olan 100 milyon molekülü solumuş bulunuyoruz. Bir düşünün Bu tür bir atomik reenkarnasyon bizi görülmemiş evrenleri keşfe gönderenler de dahil, uzak atalarımızla bizi birbirimize bağlayan bir başka köprü oluşturuyor.

Bu evrenler, en az sizin veya benim kadar gerçek ve hepimizi çevreliyorlar. Yeni bir tür görü ve düşünüşe uyandığımız bir an gelip çatmıştı. Bu, yaklaşık 2,500 yıl önce Doğu ve Batı imparatorlukları arasında yatan Yunan adalarında gerçekleşti. Burada tüccarlar, turistler ve denizciler özgürce geziniyor birbirlerine büyük kralların ve tanrıların öykülerini anlatıyordu. Şu anda Türkiye’de bulunan Milet gibi İyonya şehir ve kasabalarında bugünkü yaşam tarzımızın en temel bileşenleri ilk kez ortaya çıktı. Burada ilk kez, yaşamın bazı yönlerinden, izleyicilerin kalbinin derinliklerine dokunmak veya yalnızca onları güldürmek amacıyla profesyoneller tarafından yaratılıp uygulanan ve yeniden sahneye konan ilk oyunlar, dramalar ve komediler icra edildi. Burada aynı zamanda yeni ve radikal bir fikir de doğdu: İnsanların kendi kendini yönetmesi. Şimdiki gibi o zaman da mükemmel olmayan demokrasinin ilk işaretleri ve sıradan vatandaşların belli haklara sahip olması gerektiği düşüncesi bu dönemde ve burada ortaya çıktı. Fakat kanaatimce, antik dünyadan günümüze ulaşanlar içindeki en yenilikçi fikir doğa olaylarının kaprisli tanrıların ne cezalandırması ne de ödüllendirmesi sonucu olduğu fikriydi. Doğanın işleyişi doğaüstüne başvurmadan açıklanabilirdi. Bu düşünceyi ilk kez ifade eden kişi Thales adında biriydi.

Gök gürlemesi ya da yer sarsıntısı talepkar tanrıların bir şekilde memnun edilmemesi nedeniyle olamazdı. Hayır, bunlar anlamayı başarabildiğimiz doğal süreçlerin bir sonucuydu. Yazdığı söylenen kitapların hiçbiri günümüze ulaşmamış olsa da Thales’in yaktığı meşale bugün de yanmaya devam etmektedir.. Kaostan ortaya çıkan, sahiden de anlayabildiğimiz doğa yasaları tarafından yönetilen bir evren fikri. Thales’in zihninde oluşmaya başlayan destansı serüven buydu. Thales’in ölümünden yalnızca bir yüzyıl sonra bir başka dahi sahneye çıktı. Pek çoklarından farklı olarak o, bizi sarmalayan gizli evrenlerin varlığını ilk kez keşfeden kişiydi. Abderalı Demokritos kozmosu bilmek ve eğlenmek arzusuyla yanıp tutuşan gerçek bir bilim insanıydı. Bir seferinde “Eğlencesiz bir hayat sonu olmayan sonsuz bir yola benzer” diyen adam da oydu. Demek isteğin, hepsi bu kadar mı?

Var olan her şey bu kadar mı?

Yalnızca boşlukta dolanan bir grup atomdan mı ibaret?

Evet. Üzerinde bir kafa yorun. Dünya boşlukta dolaşan sayısız görünmeyen parçacıklardan ibaret olmalı. Aksi takdirde, hiçbir şey ne hareket eder ne büyür, ne bölünür ne de değişebilirdi. Atomlar ve atomların içinde hareket edebileceği boşluk olmadan, dünya katı, durağan ve cansız bir yer olurdu. Bu yüzden hiç üzülmeyin dostlarım. Sadece atomların farklı dizilişlerinden ortaya çıkan sonsuz sayıda olasılığı bir tahayyül edin. Bu kadehte ve onun içindeki şarapta bulunan ve gülmeyi mümkün kılan atomların şerefine. Kadehin kilinde yayılan mikroskobik mineral taneciklerinin ve farklı türdeki kristallerin her birinin kendine özgü bir atomik yapısı vardır. Mineral yapılar çok inceliklidir fakat repertuarları sınırlıdır. Bir kuvars taneciği benzer üç atomun değişmeksizin defalarca tekrar eden kafesinden oluşur. On kadar atomdan oluşan topaz gibi görece karmaşık bir mineral kafesi bile sadece benzer atomik yapıyı defalarca yineler. Maddeyi farklı bir boyuta taşımak ve sonsuz yinelenen kafesin hapsinden kurtarmak için farklı türden atomlar kadar kendisine benzer atomlarla da her yönden birleşebilen bir atoma ihtiyaç vardır.

Karşınızda karbon atomu. Yeryüzündeki yaşamın ana elementi. Neden?

Karbon bir seferde dört atoma kadar birleşebildiği için özeldir. Diğer karbon atomlarının yanı sıra çok farklı türde atomla da bağlanabilir. Halka haline gelip zincirler oluşturarak herhangi bir kristalden çok daha karmaşık moleküller meydana getirebilir. Başka hiçbir atom aynı esnekliğe sahip değildir.

Silisyum gibi benzer kimyasal niteliklere sahip atomlar bile karbondan oluşan şaşırtıcı çeşitlilikte molekülleri oluşturamazlar. Protein dediğimiz yaşamın molekülleri olan karbon temelli moleküller abartısız yüz binlerce atomdan oluşurlar. Karbon atomları biz de dahil dünyadaki tüm canlıları meydana getiren moleküllerin temelidir. Kayalar ve canlılar arasındaki fark budur. Hayat çarpıcı büyüklükte ve karmaşıklıkta muazzam moleküller meydana getirirken maddeyi doğaçlama yapmak, evrilmek ve hatta aşık olmak üzere serbest kılar.

Günlük yaşamda, atom ölçeğinde nesneler asla birbirlerine dokunmazlar. Her atomun merkezinde elektron bulutunun kuvvet çizgileriyle çevrelenen bir çekirdek bulunur. Atomlar birbirine yaklaşırken, oğlanın elektron bulutu kızınkini iter. Atomun maddesinin yüzde 99.9′u çekirdeğinde toplanmıştır. Çekirdek görünmez bir kuvvet alanı üreten ve darbe emici gibi davranan bir elektron bulutu tarafından çevrelenir. Elektron bulutunun düzenlenişi bir elementin doğasını belirler. Dünya’daki şeylerin sıradan seyrinde çekirdekler birbirlerine asla değmezler. Dokunma duyusuna sahibiz fakat bu sadece üst üste binen ve birbirini iten görünmez kuvvet alanlarımızdır. Atomun geri kalanıyla kıyasladığımızda çekirdek çok ufak kalır. Atom bu katedral büyüklüğünde olsaydı çekirdek bu toz zerreciğinin büyüklüğünde olurdu. Atom çoğunlukla boşluktan oluşur. Maddenin doğasını anlamak için daha derine atomdan 100 bin kat daha küçük bir yere inmemiz gerek. Çekirdeğe. Evrendeki en basit ve en yaygın atom hidrojendir. Çekirdeğinin tek bir protonu bulunur bu da hidrojenin element sayısını bir yapar. Onu çevreleyen bulutlar atomun tek elektronunun dolaşmasına izin verilen alandır. Bir çekirdek iki protona sahip olursa ne olur?

Protonlar birbirlerini iter. Hepsini çekirdekte zapt edebilmek için nötron denen bir başka parçacığa ihtiyaç vardır. Nötronların görevi protonları hattın içinde kalmalarını sağlamaktır. Etkileyici güçteki nükleer kuvvetleriyle protonların üstesinden gelirler. İki protonu olan çekirdeğin element sayısı ikidir helyum olarak bilinir. Element sayısı altı olan altı protonlu çekirdek yaşamın temel yapı taşı olan karbondur. Altın atomunun 79 protonu vardır. Etrafındaki bulutlarda 79 elektron dolaşır. Altına parlaklığını veren ışığın bu elektronlarla etkileşimidir. Çekirdekteki her fazladan proton onları bir arada tutacak sayıda nötrona gereksinim duyar. Bir noktaya kadar. Kararsızlaşana dek çekirdeğe sığabilecek nötron sayısında bir üst sınır vardır. Farklı atom çekirdeklerinin sahiden de birbirlerine dokunduğu bir yer biliyorum. Güneş katı bir nesneye benzese de aslında öyle değildir. O kadar sıcaktır ki atomları daima gaz halindedir. Birbirlerine bağlanarak Dünya’daki katı ve sıvıları meydana getiren atomlar kaynayan Güneş’in sıcaklığına karşı koyacak güçte değildir. Dünya’nın yanlarında küçük kaldığı, kavis çize bu parlak gaz akıntıları Güneş’in yüzeyi altındaki manyetik kuvvet çizgilerinden fışkırırlar.

Güneş neden bu kadar sıcaktır?

Çünkü kendi muazzam kütleçekimi atomları birlikte sıkıştırır. Kütleçekim enerjisi hareket eden atomların enerjisine dönüştürülür. Sıcaklığın kaynağı budur. Güneş’in derinlerine inildikçe sıkışma artarak sıcaklık yükselir. Güneş’in merkezindeki atomlar çarpışıp birleşirken süratle hareket ederler. Çekirdekleri birbirine dokunur. Güneş kendi kütleçekimiyle bir arada tutulan bir nükleer füzyon reaktörüdür. Kütleçekiminin içe doğru çekimi ve sıcak gazların dışa doğru itimi arasında denge sağlanır. Yeryüzündeki yaşamın evrimini mümkün kılan kararlılığı sağlayan denge binlerce yıl sürer. Güneş’in çekirdeğinde hidrojeni helyuma dönüştüren füzyon nükleer enerjiyi fotonlar halinde serbest bırakır. Bu ışık parçacıkları yüzeye, güneş ışığı olarak görüldükleri yere doğru ağır ağır ilerlerler. Helyum Güneş’in nükleer fırınından arta kalan küllerdir. Güneş orta boylu bir yıldızdır. Sadece çekirdeği, 10 milyon derecedir. Hidrojeni yakmak için çok sıcak ancak helyumu yakmak için de çok soğuk. Galakside, kütlesi ve kütle çekimi çok daha büyük olduğu için Güneş’ten daha fazla ısınan çok sayıda yıldız vardır. Bu yıldızlar helyumu karbon ve oksijen gibi daha ağır elementlere dönüştürerek yakarlar. Eski zamanlarında, bu elementleri ağır ağır uzay boşluğuna salarlardı. Kütlesi daha yoğun olan yıldızlar hızlı yaşarlar ve dehşet verici süpernova patlamalarıyla erken ölürler. Bu tür yıldızlar bizim galaksimizde yaklaşık olarak yüzyılda bir defa süpernova olurlar. Bu patlamalar, Güneş’in çekirdeğinden çok daha sıcaktır ve demir gibi elementleri daha ağırlarına dönüştürerek uzay boşluğuna püskürtür.

Büyük Macellan Bulutu Samanyolumuza komşu bir galaksidir. Bu bulut, Güney yarımküreden bakıldığında görülebilir. Bir süpernova patladığı zaman parlaklığı tüm bir galaksinin parlaklığına eşit olur Ancak tüm o ışık, patlamada açığa çıkan enerjinin …yaklaşık olarak yalnızca yüzde biri kadardır. Enerjinin geri kalanı, kozmosta bilinen en yaygın ve en gizemli partiküllerle taşınır.

Şu an üzerinizden milyarlarcası geçiyor ancak birini bile takip etmeye kalkacak olursak kendimizi dünyadaki en garip yerlerden birinde bulabiliriz. Yabani nötrinoyu takip etmek, nadir rastlanan sporlardan biridir. Nötrinoyu takip eden kişinin kat edeceği yol dudak uçuklatan cinstendir. Süper Kamiokande’ye hoşgeldiniz!

Japon yer altı nötrino tespit odası. Şu anda dünya yüzeyinden yaklaşık olarak bir km aşağıdayız.

“Hangi akıllı bir gözlem evini yerin bu kadar altına kurar ki?” diye sorabilirsiniz.

Bunu kozmosun en zor avını yakalamaya çalışanlar yapar. Nötrinoyu. 50 bin ton arıtılmış suyu çevreleyen bu devasa ışık detektörleri sadece nötrinoları yakalamak için tasarlanmış bir tuzaktır. Uzaydan inen kozmik ışıklar, genellikle proton ve elektronlardan oluşan diğer maddeler, üzerimizdeki tüm o taş yığını arasından geçemezler. Ancak nötrino için madde, herhangi bir engel teşkil etmez. Bir nötrino 100 ışık yılı uzunluğundaki çeliğin içinden, hiç yavaşlamadan geçebilir. Nötrinolar çok nadir olarak madde ile etkileşime girerler. Bu nedenle sadece bir tanesini bile yakalamak için çok fazla maddeye ihtiyacınız vardır. Bir nötrinonun, sıradan bir madde ile çarpıştığı nadir durumlarda yuvarlak şekilli hayaletimsi bir ışık çakması ortaya çıkar. Şu anda neredeyse hiç ağırlığı olmayan bir partikülün ortaya çıkmasını bekliyoruz. En minik elektronun kütlesi bile nötrinonun kütlesinden en az bir milyon kat fazladır.

İşte, orada! 1987 yılında Büyük Macellan Bulutu’ndaki süpernova patlamasında da görüntü aynı buradaki gibiydi. Büyük Macellan Bulutu’nun Güney Yarıküre’den görüldüğünü hatırlayacak olursanız nötrinoların bu detektöre ulaşmak için üzerimizdeki taş ve kaya yığınını değil altımızdaki binlerce km uzunluğundaki taş ve demiri geçerek geldiğini anlayabilirsiniz. Bunun en harika tarafı ise, aslında oradaki nötrinoların Dünya’ya, süpernovanın ışığından üç saat daha önce varmış olmalarıdır. Peki, hiçbir şey ışıktan daha hızlı hareket edemiyorsa, bu nasıl mümkün olur?

Bu sürüklenen ölü bir yıldız. Dışarıdan normal görünebilir ancak derinlerinde dehşet verici şeyler olmaktadır. Bu mavi süper dev yıldız kendi içinde patlamaya çoktan başladı. Tıpkı farelerin batan bir gemiyi terk etmesi gibi patlayan bir yıldızın kalbinde oluşan nötrinolar da sadece birkaç saniyede üzerlerindeki kütle içinden neredeyse ışık hızında dışarıya çıkarlar. Ancak patlayan gazın şok dalgaları yıldızın merkezinden dışa doğru on binde bir ışık hızıyla ağır ağır ilerlemiştir. Ta ki yıldızın yüzeyine ulaşıp 1987′de onu bir süpernovaya çevirene dek. Patlamanın yıldızın yüzeyine ulaşıp içerideki süper sıcak çekirdeği apaçık ortaya çıkaracak şekilde patlatması saatler sürmüştür. Dolayısıyla nötrinoları oyuna bir sıfır önde başlamışlardır. Bu yüzden, yanıp sönen ışıklar Dünya’ya nötrino yağmurundan çok daha sonra ulaşmıştır. Yabani bir nötrinonun ilk defa biri tarafından yakalanmasından önce bu durum bir teorik fizikçinin aklında teorik olarak canlanmıştır. Tıpkı Charles Darwin’in Madagaskar civarında yaşayan bir canlıyı tahmin etmesi gibi Wolfgang Pauli adlı bir 20. yüzyıl fizikçisi modern fiziğin temellerinden birini kurtarmak için umutsuzca bir partikülün peşindeydi: Enerjinin korunumu yasasını.

Çünkü bilimin yasaları, temel olarak diğer insan girişimlerinden daha farklı işler. Bir fikrin, bilimse bir yasa haline gelebilmesi için bozulamaz olması gerekir. Bu yüzden enerjinin korunumu yasası adına suratım üzerine bahis oynamaya istekliydim. Eğer bunu evde deneyecekseniz topa itme kuvveti uygulamamaya çalışın. Bu şekilde enerjiyi artırmış olursunuz ve top geri döndüğünde kesinlikle size zarar verecektir. Aynen bu şekilde, topu hiçbir kuvvet uygulamadan bırakın. Topu havada tutarak olası düşme ve hızlanmalara sebep olan kütleçekimsel enerjiyi sağlıyorsunuz. Güllenin en hızlı olduğu an çizdiği yayın en alt noktasında olduğu andır. O anda bütün kütleçekimsel enerjisini hareket enerjisine çevirir. Salındıkça bu iki enerji türünden birini diğeriyle değiş tokuş eder. Ama toplam enerji miktarı sabit kalır. Bu durum, enerjinin korunumu yasasının bir örneğidir. Gülle bir kez bırakıldı mı başlangıçta sahip olduğundan fazla enerji kazanması mümkün değildir. Yukarı uçup burnumu kıramaz yani. Enerji hesap defterleri daima kesin bir denge halindedir. Hile diye bir şey söz konusu olamaz. Bu yüzden fizikçiler 20. yüzyılda atomların enerjisini ilk kez tam olarak hesapladığında bu yasanın ihlal edildiğini görerek hayrete düştüler. Bazı radyoaktif atom çekirdeklerinin bir elektronu kendiliğinden fırlatıp atabildiğini gördüler. Bu olay, atomu başka bir elemente dönüştürür. Fizikçiler hayrete düşmüştü. Kaçan elektronun enerjisi ile yeni elementin enerjisinin toplamı orijinal çekirdeğin enerjisinden daha azdı. Ama yasa der ki “enerji yok edilemez veya yaratılamaz.” O halde kayıp enerji nereye gitmişti?

1930 yılında Wolfgang Pauli bu kayıp enerjiyi açıklayan keşfedilmemiş bir parçacık olması gerektiğini öngördü. O zamanlar Pauli, böyle bir hayalet parçacığın asla tespit edilemeyecek kadar küçük hızlı ve kaçak olmasından endişe ediyordu. Ama bu, onun hayal gücünün nadiren yetersiz kaldığı zamanlardan biriydi çünkü bilim daima daha da derine inmenin yolunu arar. Bir kuşak sonra Pauli’nin nötrinoları gerçek anlamda ilk kez bir nükleer reaktörün yaydığı radyasyonda tespit edildi. Onları o zamandan beri biraz zorlukla da olsa bulmaya devam ediyoruz. Bugün bu nötrinoları kullanarak zamanın başlangıcına kadar gitmeye çalışan bilim insanları bulunuyor. Onların gittiği noktaya kadar giderek “sonsuzluk duvarı” ile karşılaşacağız. Sonsuzluk duvarı yeni bir şey değil.

Atalarımız, onunla neredeyse onu ilk hayal etmeye başladıkları anda karşılaşmışlardı. Bir milyon şafak önce, MÖ 13. yüzyılda Mısırlılar Ebu Simbel’de Firavun II. Ramses’in anısına dört dev heykelle taçlandırılan bu tapınağı inşa etti. Bu ulu kraldan bile üstün olan varlık şahin başlı Ra-Horakhty yani Güneş Tanrısı idi. Tapınak öyle inşa edilmişti ki yükselen Güneş ışığı mabede yılda sadece iki gün vurabiliyordu. Tapınağa düşen ışınlar mabedi aydınlatmadan önce tanrıların heykellerine vurur ve onları altın bir ışıltıyla parlatır. Ama o zaman bile tek bir tanrı gölgede kalır: Yaratıcı tanrı Ptah. Sanki evrenin kökeninin sonsuza dek gizli kalması gerekmektedir. Güneşi yüzünüzde hissedin. Sizi ısıtan bu enerji yolculuğuna yaklaşık 10 milyon yıl önce Güneş’in kalbinden başladı. Nötrinoların aksine fotonların merkezden yüzeye çıkabilmek için bu kadar zamana ihtiyacı olmuştu. Neden?

Çünkü Güneş’in atomlarıyla saniyede milyarlarca kez çarpışıyor ve her çarpışma onları gelişigüzel yönlere fırlatıyordu. Ama bir kez yüzeye ulaştılar mı da ışık hızında hareket etmekte özgür oluyorlardı. Sadece 8 dakika 20 saniye içinde Güneş’ten size ulaşmak üzere yola çıktılar. Yüzünüze 10 milyon yıllık ışık vuruyor. Bu ışık Güneş’in kalbinden çıkarak yolculuğuna başlarken neler oluyordu?

Kozmik takvim Evren’in 13,8 milyar yıllık geçmişinin tamamını tek bir yıla sığdırır. Her ay, yaklaşık 1 milyar yılı temsil eder. Her gün, yaklaşık 40 milyon yılı gösterir. Evren o kadar yaşlıdır ki kozmik takvimde 10 milyon yıl öncesi ancak son yılın son gecesinde saatin 18:00 olduğu zamana denk gelir. Peki ya biz?
İnsanlar o anda henüz evrilmemişti. 10 milyon yıl önce atalarımız Afrika’nın ağaçlarında dolaşan insansı maymunlardı. 10 milyon yıl bize uzun bir zaman gibi gelebilir ama kozmosun zaman ölçütünde yalnızca bir öğleden sonra kadardır. Güneş hidrojeni füzyona uğratmaya 4.500 milyon yıl önce başladı. Kozmik takvimde 31 Ağustos’ta. Bizim Samanyolu galaksimiz yaklaşık 10.000 milyon yıl yaşında. İlk galaksiler birkaç milyar yıl önce oluştu. Zamanda daha da geriye gitmeme engel olan bir şey var. Nedir bu?

Bu, ışığın ve zamanın doğası. Çünkü ışık sonlu bir hızda seyahat eder. Uzayda uzağa bakmak zamanda geçmişe bakmaktır. Dolayısıyla ne kadar uzağa bakarsak ışık da o kadar eskidir. Kozmosun geçmişinde ışıkla görebileceğimiz en uzak nokta budur. Evrenin henüz 380 bin yaşındaki bebeklik fotoğrafı. Yani kozmik takvimdeki 1 Ocak gününün ilk 15 dakikası. Mikrodalga teleskoplarını kullanarak istediğimiz yönde bakabileceğimiz en uzak noktaya bakarsak Büyük Patlama’dan artakalan parıltıyı görürüz. Gözlemlenebilir Evren’deki tüm madde ve enerjinin şu kadarcık bir şeyin içine sıkıştırıldığını hayal edin. Evrenin boyutu saniyenin trilyonda birinin trilyonda birinin trilyonda biri yaşındayken bu kadardı. Şu anda milyarlarca ışık yılına saçılmış durumda olan yüz milyarlarca galaksinin içerdiği madde ve enerji bir zamanlar bilye kadar bir yere hapsedilmişti. Bu bilyenin ne kadar sıkı bir şekilde paketlendiğini düşünebiliyor musunuz?

İçinde herhangi bir ışık türünün hareket edemeyeceği kadar yoğundu ama bu, nötrinolar için bir engel değildi. Büyük Patlama muazzam miktarlarda nötrino üretmiş ve bu nötrinolar da hiçbir engele takılmadan o hayal edilmesi zor maddenin içinden geçmiş olmalı. Nötrinoların tespit edilmesini neredeyse imkansız kılan şey onların, zamanın başlangıcını örten perdenin içinden geçip gitmelerini mümkün kılan şeydir.

Şimdi neredeler?

Burada, şurada Evren’in her yerindeler. Nötrinolar, var olmaya başladığınız günden beri içinizde. Bir bilyeden kozmosa.

Thales ve Demokritos’un 2.500 yıl önce bize gösterdiği yol budur. Sonu olmayan araştırmanın yolu yeni dünyalar için süregiden zorlu ve sistematik bir arayış ve doğayı anlama konusunda her geçen gün derinleşen bir kavrayıştır. Önümüzde uzanan bir sonraki yolda hanginiz bize rehberlik etmek üzere bu meşaleyi devralacak?

 

Yazabilirsin

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s