GÜNDEM


BÜTÜN YÖNLERİ İLE HİTABET-Nejat MUALLİMOĞLU

Türk’ün millî hatibi Hamdullah Suphi Tanrıöver’in ruhuna

Dünya üç grup insandan oluşur:
Eşyayı ortaya çıkaran ve yapan küçük bir elit grup;
eşyanın yapılmasını seyreden oldukça büyük bir grup,
ve nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık.

Nicholas Murray Butler- 1902-45 yıllarında
Columbia Üniversitesi Rektörü

**

Sen çevrene bakıyor ve soruyorsun:
“Niye?”
Ben ise, görünmeyenlerin rüyasını görüyor ve soruyorum:
“Niye olmasın?”

George Bernard Shaw

Northwestern Üniversitesinin (Amerika) önceki rektörü Walter Bili Scott dedi ki: “Kafaya giren her fikir, her kavram, veya karar, zıt bir fikirle karşı çıkılmadıkça, doğru diye kabul edilir.” Bu, kısacası, dinleyicilerin “Evet” demelerini sağlamak demektir. Yakın dostum Prof. Harry Overstreet, New York’taki Sosyal Araştırma Merkezi’ndeki bir konferansında, bu kavramın psikolojik temelini fevkalâde iyi anlattı:

Mahir bir hatip dinleyicilerinden, başlangıçta bir sayıda “evet” cevabını temin eder. Böylece, onların psikolojik işlemlerini müsbet bir istikamette geliştirir. Bu, bir bilardo topunun hareketi gibidir. Topu bir yönde harekete getirdikten sonra, onu aksi yönde hareket ettirebilmek için öncekinden çok daha fazla tesirli bir kuvvete ihtiyaç gerekir.

Buradaki psikolojik doku gayet açık. Bir kimse, kesinlikle “Hayır” dediği zaman, bu beş harflik kelimeyi söylemekten çok daha fazla bir şey yapar: guddeleri ile, sinir sistemi ile, adale sistemi ile bütün organizması bir reddediş hâli için hazırlanır. Şimdi bütün nüro-adale sistemi, kabul etmemek için hazırdır. Öte yanda, bir kimse “Evet” dediği zaman, gerileme faaliyetlerinin hiçbiri vuku bulmaz. Organizma, açık bir tavırla kabul eden ileriye doğru bir hareket halindedir. Bundan böyle, konuşmaya başlar başlamaz ne kadar fazla “Evet” cevabını alırsak, nihaî tekliflerimizin benimsenmesinde o derece başarılı oluruz.

Bu, evet cevabını temin etmek tekniği çok basittir. Ama ne kadar çok ihmal ediliyor! İnsanlar, çok defa, daha başlangıçta karşılarındakini kızdırmakla kendilerinin önemli biri olduğu hissini uyandırmak istiyorlar. Çoğunluğunu muhafazakârların oluşturdukları bir toplantıya katılan bir radikal [aşırı düşünceli] düşündüklerini en kesin bir tarzda ortaya dökerek onları kızdırır. Bunu yapmakla ne kazanır? Eğer bunu, kendi kendisini memnun etmek için yapıyorsa, belki affedilebilir. Ama bu hareketi ile bir şey başarmayı düşünüyorsa, o kimse, psikolojik ahmaktan başka biri değildir.

Eğer bir öğrenci, bir müşteri, çocuk, erkek, veya kadın daha başlangıçta “Hayır” derse, o öfkeli olumsuzu olumluya çevirmek için meleklerin hikmet ve sabırına ihtiyaç vardır.

Bu arzu edilir “evet” cevabı nasıl temin edilir? Oldukça basit. Lincoln, “Bir tartışmaya girişmek ve kazanmak için benim takip ettiğim yol, karşımdakilerle anlaşabileceğimiz müşterek bir nokta bulmaktır,” dedi. Lincoln, öfkeleri derhal ayaklandıran kölelik konusunda dahi o müşterek noktayı buldu. Tarafsız The Mirror gazetesi şunları yazdı: “Konuşmasının ilk yarım saatında muhalifleri, onun ağızından çıkan her kelimeyi benimsiyor; Lincoln, o noktadan itibaren, yavaş yavaş, hepsini kendi tarafına çekiyordu. “

Dale Carnegie

The Quick and Easy Way to Effective Speaking

DİNLEYİCİLERİ KONTROL VE YÖNETİM TEKNİKLERİ

Dünyadaki insanların yarısını, söylemek isteyecekleri bir şeyleri olmasına rağmen, söylemesini bilmeyenler;
diğer yarısını da, söyleyecek bir şeyleri olmamasına rağmen, söylemeye çalışmakta ısrar edenler oluşturur.

Robert Frost

Bir konuşma, diş ağrısı gibidir;
ne kadar geç çektirilirse, o kadar ağrıtır.

W. E. Butler

KONUŞMANIZIN BAŞARILI OLMASINDA ROL oynayacak bellibaşlı faktörlerden biri, dinleyicilerin kalplerini kazanmaktır. Hatip, genellikle, dinleyicilerinden saygı görür; kendisinin, o konuda bir şeyler bildiğine inanılır. Bu durumu, hatibin lehine olan bu durumu bozmamak, değiştirmemek gerekir. Bu bölümde, dinleyiciler üzerinde iyi bir tesir bırakmak için yapılması gerekenler üzerinde durulacak.

DİNLEYİCİLERİNİZİ TOPLAYIN

Büyük bir salona toplanmış küçük bir dinleyici grubu önünde iz bırakmak kolay değildir. Bir hayli sayıdaki boş sandalye, nedense, ilgiyi dağıtır. Ağızına kadar dolu bir salondaki alkışların— aynı konuşmanın yarı-dolu bir salonda söylendiği zamankinden— çok daha sık ve sürekli olduğuna bilmem dikkat ettiniz mi?

Aktör arkadaşlarınıza sorabilirsiniz: tanınmış bir aktör, yarı-dolu bir salonda pek başarılı olamaz. Bunun gibi, tecrübeniz arttıkça, büyük dinleyici gruplan önünde daha rahat ve kolaylıkla konuştuğunuzu göreceksiniz.

Bir hatip plâtformdan veya kürsüden aşağı iner ve dinleyicilerinin seviyesinde onlara hitap ederse, salondaki “resmiyet” dağılır. Bu hatibe puan kazandıran bir harekettir. Salona dostça bir hava getirir. Ama kürsü veya plâtformu terketmek her zaman ne mümkündür ne de istenir. Hatibin anlayış göstermesi gerekir. Bu şekilde hareket, küçük gruplara söylenen konuşmalarda bilhassa dinleyiciler ön sıralara sıkıştıkları zaman faydalıdır.

Küçük bir dinleyici grubuna hitap edeceğinizi umuyorsanız, büyük bir salon seçmeyin. Dinleyicilerinizin küçük bir salona sıkışmaları, büyük bir salona dağılmalarından çok daha iyidir. Eğer büyük bir salonda küçük bir gruba hitap ediyorsanız, dinleyicilerinizin ön taraflara gelmelerini isteyiniz. O zaman, sözleriniz daha iyi anlaşılacak ve tesiri de o ölçüde fazla olacaktır.

KÜRSÜDE MİSAFİR BULUNDURMAYINIZ

Gerçi bu konuda daha önce bahsedildi ise de, yukarıdaki başlık altında, bu kitabın 1957’de yayınlanan birinci baskısında yazdıklarımı buraya geçirmekten kendimi alamadım. Bu, Türk hitabetinde çok önemli bir mesele oldu. Önüne geçilmezse, korkarım, bu güzel sanatı beş paralık edeceğiz. Yazı, hiçbir kelimesi değiştirilmeden aynen alındı:

“Plâtformda misafirlerin bulunması hatibe karşı büyük bir haksızlık olur. Evet, bunun önüne geçilemeyeceği zamanlar vardır. Bilhassa ziyafetlerde, güzide [seçkin] misafirler baş masada otururlar. Tabiî, bu masada oturan misafirlerden bazıları, sandalyelerinde kımıldayacaklar, bacaklarının durumunu sık sık değiştireceklerdir. Bu arada, sık sık terlerini kurulayacaklar, ister istemez dinleyicilerin alâkalarını çekeceklerdir. Dinleyiciler, ilgilerini çeken herhangi bir şeye bakmaktan kendilerini alamazlar. Böyle hallerde hatip, kendisi aleyhinde bir durumla karşı karşıyadır.

“Plâtformda hatibin etrafını alanların en çok görüldüğü yer, belki de Türkiye. Hem de platformda oturarak değil, hemen hatibin arkasında ve ayakta. Gazetelerde görüyoruz, gözlerimizle görüyoruz: herhangi bir yerde konuşan bir hatibin etrafında bir sürü insan . . . Onların pek çoğu, o sırada konuşan ’büyük’le hiç olmazsa aynı fotoğrafta görünmek için plâtformu işgal ediyorlar. Halkın da alâkası ister istemez onlara tevcih ediliyor.

“Hatibi lüzumsuz bir rekabete sokmaktaki mâna nedir? Mümkün olan her yerde adamlarınızı plâtformdan uzaklaştırınız. Dinleyicilerin dikkati konuşmanın üzerinde olsun, hatibin etrafını alanlarda değil.”

DİNLEYİCİLERİN MİZACI

Konusu felsefe olan bir konuşmanın, neş e ve sevincin hâkim olduğu bir toplantıda yeri yoktur. Böyle bir durumda, aklı başında bir hatip, salonun havasını bozacak bir konuşma söylemeyi aklından dahi geçirmez. Dinleyicilerin ruh hallerini öğrenmek ve ona göre hazırlanmak çok önemli. Hatibin nihaî gayesi, dinleyicilerini memnun etmektir. Bunu bir an için dahi aklınızdan çıkarmayın.

Tamamen “uyanık” bir hatip, durumu önceden görür ve kavrar, dinleyicilerin kimlerden oluşacaklarını öğrenir. Gayesi, bir yardım müessesesi için para toplamak olan yemekli bir toplantıda, gayesi, iş ve ticaret olan bir toplantıda konuştuğundan farklı konuşur. Yine çiftçiler önünde söylenen bir konuşma, şehirli bir dinleyici grubu önünde söylenen bir konuşmadan farklıdır.

Herhangi bir ekonomik, sosyal, ve politik gruba mensup kimselerin kendilerine mahsus istek ve peşin hükümleri ve belirli bir “sınıf şuuru” vardır. Meselâ, tamamen zenginlerden oluşan bir dinleyici grubu, sosyal fonksiyonlarla, seyahatlarla, sanat faaliyetleri ile ilgilenebilir. Diğer bir grubun kafalarındaki sualler ise, gelecek ayın ev kirasını nasıl ödeyecekleridir.

Hatip, sonra, belirli bir grubun diğer gruplara karşı beslediği dinî peşin hükümleri de hesaba katmak zorundadır. Hatip, ayrı dinlere mensup kimselerin inanışlarına hürmet etmelidir.

Bir siyasî partiye mensup olabilirsiniz. Bu partiye bağlı olmanızın sebebini kendinizin de pek iyi bilmemesine rağmen, partinize yapılan tenkitlere itiraz eder, kızarsınız. Demek oluyor ki, hatip, dinleyicilerin taşıyabilecekleri tarafgirlik hislerini, kürsüye gelmeden önce sadece bilmekle kalmayacak, onların bu his ve düşüncelerine hürmet de edecektir.

TAKT KULLANINIZ

Kendisinin daima haklı, sizin daima haksız olduğunuzu söyleyen birini sever misiniz? Buna paralel olarak, sizin haksız olduğunuzu iddia eden bir hatibi de sevmezsiniz, değil mi? Dinleyicilerini kendi tarafına çevirmek isteyen bir hatip, bir an için bile onlardan esasta ayrılmadığını hissettirmeli, konuşmasını onların hoşlanacağı bir şekle sokmalıdır.

Bazı insanlar, doğru olan bir şeyi her yerde söylemekten kendilerini alamazlar. Ama, gerektiğinde susmasını bilmek çok daha iyi. “Diplomatça” hareket etmeksizin ağızına geleni söyleyen birini, “aptallık” veya “çocuklukla suçlarız. Kötü niyet ve zıddiyet hislerini kabartan bir hatibin, dinleyicilerinin düşüncelerini kendi lehine çevirmesine imkân yoktur. Böyle bir hatip, başarılı bir konuşma söyleyemez. Hem gururlarımızı incittiği, hem zıddiyetlerimizi tazelediği halde, onun istediği gibi hareket etmemizi ve düşünmemizi nasıl isteyebilir?

Buraya kadar anlatılanlarla, sanırım, “takt ‘ın ne olduğunu sezmeye başladınız. Dilimizde karşılığı bulunmayan “tact” kelimesini takt olarak kendimize mal etmekten başka çaremiz yok. Takt kelimesini izah etmek zorsa da, ne olduğunu hissetmek kolay. Takt kullanan bir kimseyi hemen tanırız. Takt, diğerleri ile onları incitmeden, kırmadan temas edebilme yeteneğidir. Takt kullanan biri, karşısındakilerin zihnî nabızlarını ölçmesini bilen ve bu nabızlara göre “şerbet veren” bir insandır. O, karşısındakilerin rahatsız oldukları, olabilecekleri hususları bildiği gibi, o anda ortalığa hâkim olan veya olabilecek boğucu havayı giderecek kelimeleri seçmesini ve kullanmasını bilir.

Taktla kol kola gidecek anlayışlı hareketler, beşerî münasebetlerin bütün safhalarını içine alır. Bu, hem özel hem resmî hayatımızda insanlarla geçinebilme sanatıdır. Ne söyleyeceğimizi, nasıl söyleyeceğimizi düşünürken takt kullanmalıyız. Takt kullanmak karşınızdakinin görüşlerini nezaketle görmek, peşin hükümlerini, kuvvetli ve zayıf olduğu hususları görebilmektir. Takt kullanmak şahsiyetinizi geliştirir. Bir hatibin, dinleyicileri karşısında takt kullanıp kutlamayacağının en büyük teminatı, günlük hayatının faaliyetleri ile ölçülür.*

[*] Böylesine derin mânalı bir kelimeden mahrum oluşumuz, dilimiz için bir kayıp değil mi? Kelimenin sıfat hâlinin telâffuzu (taktçı), alışana kadar biraz güçlük verebilir. Ama bir defa alıştıktan sanra, “O taktçı bir adam,” pekâlâ diyebiliriz.

Düşman bir dinleyici grubu önünde bulunduğunuz zaman dahi, onlarla paylaştığınız noktalan işaret ediniz. Size karşı gelen, hattâ düşman olan bir dinleyici grubunu kazanmanın yegâne yolu budur.

Shakespeare in Juluis Caesar (Jül Sezar) adlı eserinde Mark Antony, konuşmasına, Sezar’ı öldüren hainlerin şerefli insanlar olduklarını söyleyerek başlar. Ardından, yavaş yavaş hitap ettiği Romalılar in hisleri ile oynayarak onları, Sezar’ın intikamını aldırmaya ve isyana sevkeder. Mark Antony, konuşmasına başladığı zaman, Romalılar, Sezar’ı katledenlere sempati besliyordu. Mark Antony, bir düşman grubu ile karşı karşıya bulunduğunu biliyordu. Ya dinleyicilerini kazanacak ya ölecekti. Romalıların kendisini dinlemeleri için, sözlerine, hainleri övmekle başlar:

Arkadaşlar, Romalılar, vatandaşlar, beni dinleyin:

Ben Sezar’ı gömmeye geldimövmeye değil.

İnsanların yaptıkları kötülükler kendilerinden sonra da yaşar;

İyilikler ise çok defa, onların kemikleriyle birlikte toprağa gömülür:

Öyle ise, Sezar’ın ki de böyle olsun.

Asil Brütüs size Sezar’ın haris bir insan olduğunu söyledi:

Eğer öyle ise o ağır bir suçtu;

Ve Sezar da bu suçunu pek ağır ödedi:

Ben buraya Brütüs ve arkadaşlarının izinleriyle geldim

Zira Brütüs şerefli bir insandır.

Onların hepsi, hepsi de şerefli insanlar

Ben buraya, Sezar’ın cenazesinde konuşmaya geldim.

Görüyorsunuz, Antony, sözlerine dinleyicileri ile anlaştığı noktadan başladı. Böylece, bütün Romalıları Brütüs ve suç ortakları aleyhine çevirmeyi başardı. Antony, konuşmasının sonuna doğru söylediği “İşte, Sezar, burada hainler tarafından öldürüldü,” sözünü başlangıçta söyleseydi, daha fazla konuşmasını meydan verilmeyecek ve linç edilecekti.

İnsanlar arasındaki fikir ayrılıkları, pek çoklarının sandıkları aksine, hiç de pek derin değil. Pek çokları, diğerleri ile giriştikleri münakaşalarda, hemfikir oldukları noktaları bulmaya çalışmaz ve gereksiz yere biribirlerine muarız olurlar. İlkin hemfikir oldukları noktalardan başlayan iki kişi, muhaverelerini, önceden tasavvur edemedikleri bir tarzda geliştirecektir. Amerika Cumhurbaşkanı Woodrow Wilson da bunu demek istiyordu:

Doğruyu bulmak için takip ettiğimiz yol, genellikle, mücadele kanımızın kızıştığı yoldur; ben, bu yolun kısa değil, uzun bir yol olduğunu söylemeye cüret ediyorum. Eğer yumruklarınızı sıkarak üzerime gelirseniz, size, benim ellerimin de sizinkiler kadar çabuk yumruk haline geleceğine söz veririm. Fakat bana, “Gel oturalım, karşılıklı konuşalım, ve ayrıldığımız noktalar varsa, niye ayrıldığımızı araştıralım,” derseniz biribirimizden, sandığımız kadar uzak olmadığımız meydana çıkacaktır. O zaman, biribirimizden ayrıldığımız noktaların az, hemfikir olduklarımızın çok olduğunu’ sabır, samimiyet, birleşme arzusu bâki kaldığı müddetçe, beraberce, aynı gayeye doğru yürüyebileceğimizi anlayacağız.”

Şüphesiz, çok defa, şu mealde sözler işittiniz: “Arkadaşlarımla anlaşamıyorum; müşterek hiçbir bağımız yok.” Bundan, bir şeye karşı aynı ilgiyi duymayanların, normal bir şekilde beraberce yaşayamayacakları anlaşılır. Yine aynı sebeplerden ötürü, ebeveynler, çocuklarının evlenmelerine—hayatlarını birleştirmek istedikleri kimselerin yaşama tarzları, din, ırk, milliyet, ve ekonomik durumların farklı oluşlarından ötürü—karşı çıkmak isteyebilirler. Bunun gibi, bizim sevdiklerimizi seven, sevmediklerimizi sevmeyen, ve peşin hükümlerimizi paylaşan hatiplerden hoşlanırız. Hatip ve dinleyicilerin paylaştıkları müşterek noktalar arttıkça, aradaki zıddiyet ve düşmanlık da uzun müddet yaşayamaz. Bununla beraber, hatip ve dinleyiciler arasındaki bu müşterek noktalar çok veya az sayıda olabilir.

Birinci Dünya Harbi sonunda Amerikan Senatörü Lodge, Varsailles Antlaşması ve Milletler Cemiyeti anlaşmasına muhalif grubun lideri idi. Aşağıda, Harvard Üniversitesi Rektörü Lowell ile yaptığı tartışmadan bir parça göreceksiniz. Senatör, dinleyicilerinin büyük bir kısmının, kendi fikirlerine karşı olduklarını biliyordu. Bunun içindir ki, konuşmasına, Prof. Lowell ile kendisi arasındaki müşterek noktalardan başladı:

Ekselânları, hanımlar, beyler ve vatandaşlarım. Siz seçkin kimselere hitap etmek fırsatını bana bahşettiği için Rektör Lowell’e fazlasıyla minnettarım. Her ikimiz de Cumhuriyetçiyiz ve senelerdir dostuz. Kendileri, Amerika’nın en büyük ve kamu üzerindeki etkisi en derin üniversitelerinden birinin rektörü. Tarih ve hükümet sistemleri üzerinde bir otorite ve bilgin olan Dr. Lowell’den, kamuoyunu aylardır meşgul eden “büyük mesele’nin ancak usul ve metodları üzerinde ayrılabilirim. Dünya barışının önemi ve Amerikan menfaatleri açısından biribirimizden ayrılmadığımıza eminim.

Senatör Lodge’in bu giriş cümlelerinden alınacak bir kimsenin çıkabileceğini tahmin ediyor musunuz? Hem dostları hem muarızları, onun ilk cümlelerine “evet” diyeceklerdir. Zaten, ancak bu tarzda konuşan bir hatip de hürmetle dinlenir. Hitap ettiğiniz kimseler sizin muarızlarınız olmasa dahi, müşterek noktalardan başlamak her zaman iyi bir taktiktir. Bu taktiği uygulayan bir hatip, dinleyicilerde kendisi lehine bir intiba uyanmasına zemin hazırlayacağı için, başarı ihtimalini arttırır.

Bilhassa size muarız ve düşman bir grup önünde konuşurken, sözlerinize onlardan “evet” cevabını alacak tarzda başlayın. Bir “hayır” cevabı, zıddiyet ve husumet yaratır. Elinde bir sürü kâğıtla kapıyı çalan adama, kapı, şüpheli bakışlarla bu yabancıyı süzen ev sahibesi tarafından açılır. Adam, şapkasını çıkararak, “Resimli bir dünya tarihi kitabı satın almak istemez misiniz?” deyince, kapı “Hayır,” cevabı ile şiddetle kapanır.

Halbuki, akıllı bir insan, meselâ, şöyle başlayabilir:

“Affedersiniz, Handan Hanım siz misiniz?”

(Kadın kaşlarını çatarak) “Evet.”

“Hanımefendi, anladığıma göre, mektebe giden çocuklarınız var.”

(Şüphe ile) “Evet.”

“Bunun için de kitap karıştırmaları gerekmez mi? Gayet tabiî, çocuklarınızın her gün kütüphaneye gitmesini de istemezsiniz, değil mi? Aradıkları bilginin evde, hemen yanıbaşlarında bulunması daha iyi olmaz mı?” Vs., vs.

Satışı garanti edemeyiz; ama ikinci satıcının satma imkânının birincisinden çok daha fazla olduğunu da kabul etmeniz gerek.

Çok basit olmasına rağmen, pek çoklarımızın en çok ihmal ettiği usullerden biri budur.

Dinleyicilerinizden ayrıldığınız noktalar varsa, diplomatça hareket ediniz. Cepheden harekete geçmek yerine, yanlardan hücuma geçiniz. Hikâyedeki ikinci satıcı gibi, bir dizi “evet” cevabını alacak bir tarzda konuşmanıza başlayın.

BEKLENİLMEYEN DURUMLARDA NE YAPACAKSINIZ?

İyi bir konuşma, çok defa, hatibin, beklenilmeyen bir anda şaşırması ve tereddüte düşmesi ile bozulur. Beklenilmeyen haller, hâfızanın bir an için donuklaşması, dinleyicilerden birinin söze karışması veya “yabancı” bir hareket veya sesin dinleyicilerin ilgisini başka tarafa çekmesidir. Hatip, böyle hallerde ne yapacağını bilmeli, yoksa içinden çıkamayacağı bir çıkmaza saplanır, sinirlenir, heyecanlanır ve iyi bir konuşma söyleyemez.

Hâfizanızın bir an için zayıfladığı zamanlarda yapılacak şeylerden biri, geride oturanlara işitip işitmediklerini sormaktır. O sırada, sürahiden bir bardak su almak ve ağır ağır içmek, hâfizanızın yerine gelmesine yardım edebilir. Bazen, geriye giderek, kısa bir özet yapmak da iyi netice verir.

Konuşmanız sırasında bir grup insan salona girdiği zaman yapılacak şey durmak, onlara boş yerleri göstermek ve konuşmaya ondan sonra devam etmektir. Biri percereyi açmak veya kapamak mı istiyor? Dinleyiciler başlarını derhal o tarafa çevireceklerinden konuşmanıza ara verin, bırakın, o kimse yapacağını yapsın, veya ona yerinde birkaç söz söyledikten sonra, konuşmanıza devam ediniz.

Bilhassa tecrübesiz hatipler için en “tehlikeli” şey, birinin laf atması veya şaşırtıcı sualler tevcih etmesidir. O zaman hiddetlenirseniz, dinleyicileriniz üzerinde hiç de iyi bir intiba bırakamazsınız. “Sportmen ruhu” taşımayan, hümor hissine sahip olmayan, kendileri hakkında söylenen nüktelere gücenen, kızan hatipler dinleyicilerini kaybeder. Beklemediğiniz anda size yöneltilen bir sual karşısında ne yapacaksınız? Yapacağınız tek şey var: cevap vermek. Yan çizmenizi, dinleyiciler hoş karşılamaz.

Lafa karışanlara, laf atanlara yapılacak şey, onların, sizi konudan ayırmamalarına dikkat etmektir. Sual tevcih etmek için bir iki dakikanızı alanlara, gerektiğinde “evet” veya “hayır” diyerek kesin cevaplar verin ve konuşmanıza devam ediniz.

İngiltere ve Amerika’da hatiplerin kendilerine söz yetiştirmeye çalışanlara ustaca cevaplar vermeleri beklenir. Sözünü kesmek isteyene iyi ve yerinde cevap veremeyen birinin siyasî hayatı bile tehlikeye düşebilir.

İngiltere Başbakanı Benjamin Disraeli, hariçten okunan gazalleri susturmada tam bir usta idi. Bir seçim kampanyasında konuşurken, vatandaşlarından biri bağırdı: “Sesini yükselt! Duymuyorum.”

Disraeli derhal cevap verdi: “Gerçekler yavaş gider, ama üzülme, zamanla sana da ulaşacak.”

“Ağır konuşma, çabuk konuş!” diye bağıran bir vatandaşına da İngiltere Başbakanı Disraeli şunu söyledi: “Senin için çabuk konuşmak hiç mesele değil, çünkü sen tek heceli kelimelerle konuşuyorsun. Ben ise, ağızımdan çıkacak her kelimeyi tartarak hecelemek zorundayım. Benim vazifem, senin o koca, kalın kafanı açmak. Ben sana ışık tutmak için konuşuyorum. Şayet ben de senin gibi bağırsa idim, buradan ayrıldığın vakit, kafanda hiç bir değişiklik görülmeyecek, aptal gelmiş, aptal gitmiş olacaktın.”

Bir seçmen, Disraeli’ye, Bn. Disraeli’nin, kendisini elinden tutup çirkeften çıkardığını, adam ettiğini söyleyince, İngiltere Başbakanı şu cevabı verdi: “Arkadaş, sen bir çirkefe düşmeyegör; bak, seni elinden çekip çıkaran bulunur mu?”

İngiltere’de, bir seçim kampanyası sırasında (1960), bir seçmen Lord Mancroft’ın sözlerini kesmeye çalışıyordu. Lord Mancroft adama şunu söyledi: “Tebrik ederim, arkadaş. Kıt zekâm, ses tellerini geliştirmekle telâfi etmişsin.”

Amerika Cumhurbaşkanı William H. Taft, bir seçim nutku söylerken, bir dinleyici plâtforma bir lahana fırlattı. Ayaklarına kadar yuvarlanan lahanaya bir göz atan Cumhurbaşkanı Taft dedi ki: “Hanımlar ve beyler, görüyorum ki, muhaliflerimizden biri kafasını kaybetmiş.”

Zaman zaman en hazırcevap politikacıları dahi mat etmesini bilen seçmenler de çıkıyor. Demokrat bir politikacı sözlerini şöyle bitirdi: “Ben, Demokrat Partili doğdum, Demokrat Partili büyüdüm, ve Demokrat Partili öleceğim.”

Dinleyiciler arasından bir ses yükseldi: “Hayatta pek büyük bir gayen yok, değil mi?”

Bu kitapta kendisinden zaman zaman bahsettiğimiz, konuşmalarından örnekler verdiğimiz William Jennings Bryan, Amerikan Komünist ve Sosyalist Partileri namzetleri dışında, üç defa cumhurbaşkanlığına aday gösterilen ve üçünü de kaybeden yegâne politikacı idi. Fakat Demokrat Partili bu politikacı, Amerikan tarihine “altın sesli” hatip diye geçti. Bununla beraber, altın sesli hatipleri bile zor durumlara sokan seçmenler çıkıyor.

William Jennings Bryan ve McKinley arasındaki seçim mücadelesi (1898) çok hareretli geçti. Bryan bir akşam bir salonda soğuktan titreşen iki-yüz kadar seçmene hitap ederken dedi ki: “Bu gece, benim sevgili karım, buradan iki mil mesafede mütevazı bir han odasında uyuyor, fakat Ocak ayı gelsin, Beyaz Ev’de uyuyacak.” [Cumhurbaşkanları, vazifelerini resmen 22 Ocak'ta teslim alırlar.]

Dinleyiciler arasından bir ses yükseldi: “Karınız, Ocak’tan sonra Beyaz Ev’de uyumayı düşünüyorsa, McKinley’in koynunda uyuyacak, çünkü Beyaz Ev in sahibi McKinley olacak.”

William Jennings Bryan, bir seçim konuşmasında dedi ki: “Vatandaşlarım, bu hayatî meseleyi bütün Amerika’ya anlatabilmek, milletimize ışık tutabilmek için bir kuş olup köyden köye uçmayı çok isterdim.”

Dinleyiciler arasından bir ses yükseldi: “Daha bir mil dahi uçamadan, seni ördek diye vururlardı.”

Cumhurbaşkanı Theodore Roosevelt de, bir seçim kampanyası sırasında kendisini oldukça müşkül bir durumda buldu. İçkiyi biraz fazla kaçırmış bir vatandaşı, Cumhurbaşkanı nın sözlerini kesiyor, laf yetiştirmeye çalışıyordu:

“Bana yutturamazsın, ben Demokratm; beni aldatamazsın, ben Demokrat’ım.” Cumhurbaşkanı Roosevelt nihayet dayanamadı. “Sana bir şey sormak isterim, arkadaş,” dedi. “Niye Demokratsın?”

Adam cevap verdi: “Çünkü benim büyük babam Demokrat’tı, babam Demokrat’tı, ve ben de Demokratım.”

Cumhurbaşkanı, “Pekâlâ, arkadaş,” dedi, “bir an için farzedelim ki, senin büyük baban bir eşekti; baban da bir eşekti; sen o zaman ne olurdun?”

Sarhoş Amerikan vatandaşı, Cumhurbaşkanına cevap verdi: “Cumhuriyetçi.”

Bununla beraber, hatip-dinleyici söz düellosunda—hitabet sahasındaki uzun tecrübelerinden ötürü—hatipler ekseriya üstün çıkar.

Ünlü romancı Charles Lamb, bir konuşma söylerken, dinleyiciler arasından ıslıklı bir ses yükseldi. Sıkıntı ve mahcubiyet doğurucu kısa bir sessizlikten sonra Charles Lamb sözlerine devam etti: “Islık çalan sadece üç şey vardır: kazlar, yılanlar, ve salaklar. Buraya gel, hangisi olduğunu söyle.”

Amerika’nın ikinci Cumhurbaşkanı John Adams’ın oğlu John Quincy Adams da bir devre Cumhurbaşkanlığı yaptı. İkinci defa seçilmeyince bir müddet istirahat ettikten sonra, tekrar politikaya atıldı ve 1831’den 1848’e kadar Temsilciler Meclisi üyesi olarak hizmet etti. Bir gün, bir seçim konuşmasında dinleyicilerden biri, “İhtiyar adam, ne zaman çeneni kapayacaksın?” diye seslenince, John Quincy Adams cevap verdi: “Yirmi-beş yaşındaki bir eşek, seksen yaşındaki bir insandan daha yaşlıdır.”

Cecil Moore adında bir siyahi, 1960 senesinde Philadelphia’dan milletvekili seçilmek istiyordu. Bir gün, kendisine laf atan bir genci şöyle susturdu: “Bu saatte hâlâ sokakta olduğunu annen biliyor mu?”

Bir başka zaman da, yine sözünü kesen birine şunu söyledi: “Ne oldu, delikanlı? Babanın bekâr olduğunu söyleyeceğimden mi korkuyorsun?”

Bir âyin sırasında biri, papazın sözünü kesiyor, laf atıyordu. Papaz yüzünde hiçbir kızgınlık alâmeti okunmaksızın âyindekilere şunu söyledi:

“Senelerce önce başımdan geçen üzücü bir halden sonra, âyinler sırasında kötü hareket edenlere ses çıkarmamaya karar verdim. On sırada oturan bu genç, garip sesler çıkarıyor, gülüyor bağırıyordu. Bu beni son derece rahatsız ettiğinden genci fena halde azarladım. Âyin sonunda, hatâlı hareket ettiğim söylendi, çünkü azarladığım bu genç, geri zekâlı, Allah’tan hasta bir insandı.”

Papaza lâf yetiştirmeye çalışan adam, bir daha sesini çıkaramadı.

Sterling Morton adında bir hatip konuşurken, dinleyiciler arasından bir ses yükseldi: “İşitmiyorum, sesini yükselt.”

Hatip bunun üzerine dedi ki: “Hanımlar, beyler, bu vâsi kâinat makinesinin duracağı an geldiği zaman, bütün tekerlekler, bütün vidalar, bütün yuvarlaklar, bütün frenler duracak, ve zamanın belirli parçaları ebediyet içinde kaybolacak.

“Bu korkunç saatte, melek Gabriel [Cebrail] gökyüzünden inecek, bir ayağını karaya, diğerini denize koyacak, ve dünyanın her tarafında yankılanan borusunu öttürecek. O zaman geri zekâlı bazı insanlar bağıracaklar: ‘İşitmiyorum; daha yüksek öttür.'”

Bir kadın politikacı konuşurken biri sözünü kesiyordu: “Erkek olmayı istemezmiydin?

John F. Kennedy, senatörlük için mücadele ederken (1952), zengin babasının, oğlunun kampanyası için milyonlarca dolar döktüğü her tarafta söyleniyordu. Bir gün bir seçmen, Kennedy’nin konuşmasını kesti: “Kennedy, babanın, sana verilecek her oy için iki dolar vâdettiğini duydum. Senin gibi zengin bir adama böylesine cimrilik yaraşır mı?”

Kennedy cevap verdi: “Bunun doğru olmadığını herkes biliyor. Ama şurası gerçekten elem verici ki, senin, reyinden başka verecek bir şeyin yok, ve sen onu satmaya da hazırsın.”

On-sekizinci asır İngiltere’sinin tanınmış politikacısı ve yazan John Wilkes’in sözünü kesen birine verdiği cevap kitaplara geçerek klâsikleşti. Seçmen demişti ki: “Wilkes, sana rey vermektense, şeytana vermeyi tercih ederim.”

Wilkes’in cevabı: “Ya arkadaşınız milletvekili olmak istemezse.”

Milletvekili Wilkes’in kitaplara geçmiş bir başka sözü daha var. Bir toplantıda kendisine enfiye takdim edildiği zaman şöyle reddetti: “Hayır, teşekkür ederim. Küçük günahlar [veya çapkınlıklar] beni ilgilendirmez.”

Wilkes’in, meşhur bir cevabı daha var. Bir gün Avam Kamarası nda Earl Sandwich (dünya dillerine “sandviç” kelimesini kazandıran ünlü politikacı), John Wilkes’e dönerek dedi ki: “Muhterem Centilmen, ya darağacında ölecek veya zührevî hastalıkla.”

John Wilkes oturduğu yerden seslendi: “Eğer iki şıktan biri gerçekleşirse: ya prensiplerinizi kabul edersem veya metresinizi.”

Tekrar konuya dönelim. Size bir sual yöneltiği zaman, kimin sorduğunu unutun, cevabı bütün dinleyicilere verin. Sonra, başka bir şey söylemeden sözlerinize devam edin. Lafa karışanlara söz yetiştirmeye çalışmayın; konuşmak için davet edildiğinizi hatırlatın.

Biribiri ardına suallerle sizi rahatsız edene şu cevabı verebilirsiniz: “Mademki, bu konu hakkında çok şey biliyorsunuz, lütfen kürsüye geliniz ve bildiklerinizi buradan söyleyin.” O kimse, sizin bu davetinizi kabul ettiği takdirde, derhal dizlerinin bağı çözülecek, ne diyeceğini bilemeyecektir; zira bu gibi insanların kürsüde konuşma tecrübeleri yoktur.

Şöyle de hareket edebilirsiniz: konuşmanıza biraz ara vererek dinleyicilerinize, bunu nasıl susturacaksınız dercesine, bakınız. Onlar, laf atanı değil, sizi dinlemeye geldiler. Eğer dinleyiciler de bir şey yapmazsa, salonun güvenliğinden sorumlu kimseden, o şahsı dışarı çıkarmasını isteyebilirsiniz.

Şunu hiçbir zaman hatırınızdan çıkarmayın: Sizin vazifeniz, bu gibi insanlara laf yetiştirmek değil, konuşmanıza devam etmektir. Onlarla söz yarışına girdiğiniz takdirde, dinleyicileriniz üzerindeki intibaınız hiç de iyi olmayabilir.

DİNLEYİCİLER “KALABALIK” HÂLİNE DÖNÜŞÜRSE…

Hatip, muntazam bir dinleyici grubunun “kalabalık” veya “güruh” hâline intikal etmesi karşısında ne yapacağını bilmelidir. Bir kalabalığın özellikleri nelerdir? Bir kalabalık nasıl kontrol edilir?

“Kalabalık,” her zaman bir yerde birikmiş bir halk kütlesi değildir. Sakin bir dinleyici grubunun da “kalabalık” hâline dönüşmesi her zaman mümkün. Arkadaşça yapılan münakaşaların sona erdiği, düşüncenin yerini “genelleştirme” ve tatsızlık aldığı zaman “kalabalık” başlamıştır. Artık, adalet, insan hakları, harp, barış, hürriyet, milliyetçilik, şeref, mukaddesat gibi soyut kelime ve terimler tartışmaya hâkim olur. Herhangi bir “genelleştirme” için etraflı bir teferruata girişilemez. Gerçekte, buna gerek de yoktur; mübalâğa, propaganda, dogmatik düşünceler, ve bayağılık “zevk” diye kabul edilir.

Muhalif fikirlerin bulunduğu yerde kalabalık da yoktur. Kalabalık, yeknesak bir inanışın mahsülüdür. Bu yeknesak inanış teşekkül ettiği zaman, en sakin bir kimse dahi kalabalığın bir parçası hâline gelebilir.

Kalabalık, sabit bir kafaya sahiptir: ancak, inanmak istediği şeye inanır; sadece aksiyon (hareket) adamına hürmet besler. Kızgınlık, korku, zafer, ve mağlûbiyet hislerinin uyanması, sakin bir grubu bir kalabalık hâline dönüştürür.

Mantıkî bir münakaşa kalabalığı ilgilendirmez. Herhangi bir muhalif fikir, “atın bu adamı dışarı!” sesleri ile karşılanır; kalabalık, şahıslara hürmet etmez.

Kalabalığı idare etmek için becerikli olmak, çabuk düşünmek, ve nüktedan olmak gerek. Yukarıda belirtildiği üzere, İngiltere ve Amerika’da, hatiplerin sözleri sık sık kesilir. Ama usta hatipler, böyle bir durumun kalabalık hâline dönüşmesine meydan vermez, durumu, kontrolleri altına alırlar.

Amerikan Dahilî Harbi sırasında Cumhurbaşkanı Abraham Lincoln, Kuzey eyaletlerinin görüşlerini anlatması için çağın ünlü hatibi Henry Ward Beecher’i İngiltere’ye gönderdi. İngiltere, Güneyliler’i tutuyordu. Bu yüzden, Beecher’in konuşmaları sık sık kesiliyordu. Bilhassa, Liverpool şehrindeki konuşması defalarla kesildi, fakat Beecher, nükte ve belâgati sayesinde duruma hâkim olmasını bildi. Konuşmasının heyecanlı bir yerinde, balkondaki bir dinleyici, bir horozun ötüşünü andıran ses çıkardı. Dinleyiciler kahkahalarla gülmeye başladılar. Beecher, bir anda dinleyicilerini “kaybetmiş,” ama kendisini kaybetmemişti. Cebinden saatini çıkardı; ve dinleyiciler, kahkaha ve gülüşlerini kesene kadar bir saatine bir de balkona doğru baktı. Salonda ses kesildiği zaman, âdeta bağırırcasına yüksek bir sesle dedi ki: “Ne, sabah mı oldu? Sabah olmalı, zira horoz öttü ve aşağı hayvanların içgüdülerine de karşı çıkamayız.” Kalabalık, hatibin sözlerini tasdik edercesine gülüştü; sesler kesildi. Dinleyiciler, dikkatlerini tekrar hatibe verdiler; Beecher bu “raund”du da kazanmıştı.

Bu bahsi kapamadan, kalabalığın özelliklerini sıralayalım:

  1. 1. “Kalabalığın kafası,” öyle bir zihnî durumdur ki, herhangi bir toplantı veya bir grup insanda mevcut olabilir.
  2. 2. Bu “zihnî durum,” o ana kadar baskı altında tutulan âni hislerin, engelleme ve sınırlamalara galip gelişidir.
  3. 3. Toplantıya katılanların his ve fikirleri aynıdır, aynı istikamette gelişir.
  4. 4. Kalabalıkta “ferdiyetçilik” yoktur; kalabalık, ferdiyetçiliğin inkârıdır.
  5. 5. Kalabalık zihniyeti, medeniyet merdivenlerinden pek çok basamak aşağı inmiştir. Şuursuzluk ve içgüdü, şuur ve medenî tesirleri hâkimiyeti altına alır.
  6. 6. Kalabalığın “zekâ sı, kalabalığı oluşturan fertlerin zekâlarından kıttır. Bu kıt zekâdır ki, kalabalığı, düşüncesizce harekete sevkeder; müsamaha tanımaz ve kör bir itaatle lideri takip ettirir.

Kalabalık psikolojisini anlayan ve bilen, prensipsiz ve kışkırtıcı bir hatip, vicdansızca hareket ederek, kötü gayeleri uğruna dinleyicilerini istismar edebilir. Öte yanda, kalabalık psikolojisini bilen, fakat iyi bir gaye peşinde giden bir hatip ise, kalabalığı kontrol edebilir.

KONUŞMANIZ DAKİKA İLE Mİ ÖLÇÜLECEK, SAATLE Mİ?

Herhangi bir yerde konuşma teklifini kabul eden bir hatip, iki şeyi soruşturmalı: Konuyu seçme hakkı kendisine bırakılıp bırakılmadığı, hangi konu üzerinde konuşacağı, ve kendisine ayrılan zaman. Kendisine ayrılan zamandan fazlasını işgal eden bir hatip, toplantının bütün programını alt üst eder, programı hazırlayanları müşkül duruma sokar ve bu yüzden, belki bazı hatipleri programdan çıkarmak gerekir. Hiçbir zaman unutmamanız gerekir ki, iyi bir konuşmanın test’i derinliğidir, uzunluğu değil. Hitabet hocalarımın söylediklerini hatırlıyorum: Bir konuşmanın başlangıcı ve sonu arasındaki mesafe uzun olmamalı. Bir konuşma, konuşmaya nasıl başlanıldığının hatırlanmasına imkân verecek tarzda kısa olmalı. François Fenolen, “Ne kadar fazla söylersen, dinleyicilerin o kadar az hatırlar,” dedi. Amerikalı Benjamin Franklin de uzun konuşan bir hatipten şöyle bahsetti: “Adam bir kelime seylâbı, ama bir damlacık hakikat.” Thomas Jefferson da dedi ki: “Saatle ölçülen nutuklar, saatle ölür.”

Alice in Wonderland (Alice Harikalar Ülkesinde) adlı kitapta Kralın şu sözünü hatırlıyorum: “Başından başla ve sonuna geldiğin zaman dur.” Konuşmalarının sonuna geldikleri halde durmasını bilmeyen hatipleri, eminim, defalarla gördünüz, işittiniz. Ünlü Amerikan hümorist’i Mark Twain’in, bir misyonerin konuşmasına gösterdiği reaksiyon, mânâsız tekrarlamalar ve uzun nutuklar karşısında, normal bir dinleyici grubunun tipik bir cevabı:

Mark Twain, “Hatip konuşmasının onuncu dakikasında beni o kadar kendisine çekti ki, yanımdaki parayı son meteliğine kadar ona vermeye karar verdim,” dedi. “Ardından bir on dakika daha geçtikten sonra, yanımdaki bütün gümüş’ parayı ona vermeye karar verdim,” diyen Mark Twain, “bir on dakika daha geçtikten sonra hiç bir şey” vermemeye karar verir. Aradan bir on dakika daha geçer ve hatip nihayet sözlerine son verir. Kiliseye gelenlerin içine para bıraktıkları sepet kendi hizasına getirildiği zaman, konuşmasının sonuna geldiği halde durmasını bilmeyen hatibi “dinlemekten son derece yorulan” Mark Twain, bu “dinleme hakkı” için sepetten iki dolar alır ve cebine indirir. (Cuma Hatipleri bu konuyu bir bilselerdi. hzl)

Önceki Alman Şansölyesi Konrad Adenauer, “İnsanın dili hariç, vücudunun bütün parçaları yorulur,” dedi. Ne var ki, kumarbazlara benzeyen, yâni kazandıkları zaman oyunu terketmek akıllığını gösteremeyen kumarbazları akla getiren hatipler, kendilerini dinlemek mecburiyetinde kalan insanları ne kadar sıktıklarını ve yorduklarını bilmek, düşünmek istemezler. Bir konuşmanın, ilgi çekebilmesi için, yine Amerikalı hitabet hocalarımdan birinin söyleyişi ile, günün en yeni modası gibi olmalı: “Konuyu örtmesi için yeterince uzun olmalı, ama ilgi çekmesi için de yeterince kısa.”

Lord Leslie Hore-Belisha adlı bir İngiliz politikacısı, Parlamento da konuşurken sözlerini bir türlü bitirmesini bilmeyen bir hatibe dedi ki: “Ölmezliğe erişecek bir nutuk söylemek için ebediyen konuşmam gerekmez.”

Ünlü hatip Senatör Henry Clay’a cevap veren bir senatör, uzun konuşmasının bir yerinde, Senatör Clay’e dedi ki: “Siz, bugünkü nesiller için konuşuyorsunuz; ben ise gelecek nesillere hitap ediyorum.”

Senatör Clay, oturduğu yerden konuştu: “Ama siz, dinleyicilerinizin bu salonda görünmelerine kadar konuşmaya azmetmiş gibisiniz.”

Tanınmış film yapımcılarından Sypros Skouras şerefine muhteşem bir ziyafet verilmişti. Biribiri ardına uzun uzun konuşan hatipler Skouras’ı övüyorlardı. Nihayet, toplantı başkanı, kendisini takdim ettiği vakit, ülkenin en büyük film stüdyolarından birinin sahibi olan Skouras, elindeki bir tomar kâğıtla kürsüye yürüdü. Filmcinin elindeki kâğıtları gören seçkin davetliler endişelenmeye başladılar.

Skouras, onların ne düşündüklerini gayet iyi biliyordu. Dedi ki: “Arkadaşlarım, vakit çok gecikti. Elimdeki konuşmamın birer kopyasım yarın hepinize göndereceğim.” Sonra dinleyicilerini selâmladı ve onların coşkun alkışları arasında yerine oturdu.

Monoton bir sesle, aynı fikirleri biribiri ardına tekrar eden ve sözlerini bitirmesini bilmeyen hatiplere verilecek en iyi cevap uyumaktır. Ben, 1975’de, dinleyici sıfatı ile katıldığım bir toplantıda aynen bunu yaptım; ve ertesi günü de, o yıllarda çalıştığım gazetedeki sütunumda da, “Onlar konuşurken ben uyuyordum,” başlıklı bir yazı yazdım.

Günün dört “hatib”i, “Türkiye’nin önündeki büyük meseleler” üzerine konuşuyorlardı. Hepsi de profesör olan—ve eminim, hayatlarında hitabet üzerine tek bir kitap dahi okumamış—bu insanlar, monoton ve hemen hemen, benim oturduğum arka sıralarda duyulmuyan bir sesle ve birinin söylediklerini diğeri tekrarlayarak konuştular da konuştular. Sonra, hepsi de oturarak konuşuyordu. Salon düzdü; “hatipler’ın arka sıralarda oturanlarla göz teması hiç yoktu. Ben kendilerini göremiyordum. Uykum da gelmişti, uyudum.

Ben, şimdi bu insanlara nezaketsizlik mi ettim? Asla! Eğer ortada bir “nezaketsizlik” varsa, bende değildi. Bir hatip, işini gücünü bırakıp, eğlence ve istirahatından fedakârlık ederek kendisini dinlemeye gelen dinleyicilere hürmet etmekle mükelleftir. Bir defa olsun pratik yapmadan dinleyiciler önüne çıkmak, dinleyicilere saygısızlıktır. Hasta olmadığı halde, bir hatibin oturduğu yerden konuşması, dinleyicilere saygısızlıktır. Dört muhterem profesörün, biribirlerinin düşünce ve fikirlerini tekrarlayarak, toplam dört saate yakın konuşmaları dinleyicilere saygısızlıktır.

Bir politikacı Amerikalının karısının söylediklerini hatırladım. Kendisini koltuğa zor atan kadın, ayakkabılarını bir, köşeye fırlattı ve koltuğa iyice gömülürken dedi ki: “Bu kadar yorulduğum bir başka günü hatırlamıyorum.”

“Niye yoruldun?” dedi, kocası. “Bir de beni düşün. Seçmenlere bugün yedi tane nutuk çektim. Sen konuşmadın ki—ben konuştum.”

Karısı, “Haklısın,” dedi, “ama ben senin o nutuklarını dinlemeye mecburdum.”

Genç bir tiyatro yazan, ünlü şair ve yazar Cari Sandburg’tan, bir oyununun ilk provasına gelmesini ısrarla rica etti. Cari Sandburg, genç yazan kırmadı ise de, oyunun provası sırasında uyudu. Yazar, kırgın ve kızgın bir sesle dedi ki: “Efendim, eserim hakkındaki düşüncelerinizi merak ve endişe içinde beklediğimi bilmenize rağmen, siz nasıl olur da uyuyabilirdiniz?”

Cari Sandburg cevap verdi: “Delikanlı, uyumak da bir düşüncedir.”

Hele elinde tuttuğu kağıt tomarındaki sayfaları teker teker okuyan bir hatip kadar dehşet saçıcı biri yoktur. Bir hitabet kitabında, konuşmalarını kâğıttan okuyanların üç sınıfa ayrıldığını okumuştum: Elinde tuttuğu kâğıtları, okudukça teker teker kürsü (veya masanın) üzerine koyan hatipler “samimi”dirler, dinleyicilerine, daha kaç sayfa kaldığını saymalarına imkân verirler.

İkinci gruptaki hatipler, dinleyicileri aldatanlardır: okuduğu kâğıtları, elindeki kâğıtların altına kor, dinleyicilerinin kâğıtları saymalarına engel olurlar.

Üçüncü gruptaki hatipler ise, en kötüleridir. Onlar, okudukları kâğıtları teker teker biribiri üstüne masaya koyup son kâğıdı da okuduktan sonra, bu kâğıtların arka taraflarında yazılanları okumaya başlarlar.

Bir Çin atasözü, “Çok konuşup hiçbir şeye ulaşamamak, balık tutmak için ağaca tırmanmak gibidir,” diyor. Bir zamanlar uzun konuşmak moda idi. Güçlü bir belâğatli bir hatip olan İngiltere Başvekili William Gladstone, bir defasında Avam Kamarasında üç saatten fazla konuştu. Konu ne mi idi? İngiltere’nin 1853 bütçesi! Günümüzde Küba diktatörü Fidel Castro’nun iki saatten az konuşmadığı söylenir. Ama pek çoklarının Castro’yu dinlemek için özel olarak getirildiklerini, yâni onların “tutsak” dinleyiciler olduklarını da unutamayız.

İyi bir hatibin başlıca özelliklerinden biri, seneler boyunca unutulamayacak, hattâ nesillerden nesillere aktanlacak sözler söylemesidir. Dünyanın büyük hatiplerinin hemen hemen hepsinin, nesillerin hâfızalarında yer etmiş böyle sözleri vardır. Atatürk’ü dünya çapında büyük bir hatip yapan özelliklerinden biri, “Ne mutlu Türk’üm diyene!” “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur,” gibi nice sözleri, hâfizalarımızdan silinmeyecek sözleri bizlere miras bırakmış olmasıdır. Biliyorum, pek çoklarınız, filânca büyük bir hatipti, falanca büyük bir hatip, gibi sözler söylüyorsunuz. Bana “büyük” sandığınız bu hatiplerin, hiç olmazsa bir müddet unutulamayacak bir tek cümlesini söyleyebilir misiniz?

Dön Harold adında bir Amerikalı yazar, “Bir hatip ‘uzun lâfin kısası’ dediği vakit, aslında vakit gecikmiştir,” diyor. Uzun konuşan bir hatibin, dinleyicilerini etkilemesi çok defa mümkün değildir. Yine bir Amerikalı yazar, uzun konuşan bir hatipten şu kelimelerle bahsetti: “Konuşmaya başladığı zaman dili bir yarış atını andırıyor: ne kadar az ağırlık taşırsa, o kadar hızlı koşuyor.”

Amerika Cumhurbaşkanı Woodrow Wilson’a bir gün, on dakikalık bir konuşma hazırlığının ne kadar sürdüğünü sordular, “iki hafta” cevabını verdi. “Bir saatlik bir konuşma?” Cevap: “Bir saat.” Ya iki saatlik bir konuşmanın hazırlığı ne kadar sürüyordu? Cumhurbaşkanı Wilson cevap verdi: “Hazınm.” Cumhurbaşkanı John F. Kennedy’nin konuşmalarının hazırlanmasındaki yardımcılarından biri, Theodore Sorenson, Kennedy adlı kitabında, Cumhurbaşkanının hiçbir konuşmasının yarım saatten fazla sürmediğini, çoğunun yirmi dakikalık olduğunu yazdı.

Konuşmalarınızı hazırlarken dinleyicilerinizi göz önünde tutmaya mecbursunuz. Konuşmalarını “kesecek” zamanı bilmeyen hatipler, dinleyicilerini kaybederler. Böyle bir hatip kürsüde konuşurken, iki kişi kendi aralarında konuşuyordu. Biri sordu: “Bundan sonra ne gelecek?” Beriki cevap verdi: “Perşembe.”

Onlar yine de “nazik” dinleyicilermiş. Konuşmanızı vaktinde bitirmesini bilmezseniz, pek nazik olmayan bazı dinleyiciler sizi oldukça müşkül duruma sokabilirler. Uzun konuştuğunu nihayet anlayan bir hatip, dinleyicilerinden af dilediği sırada, arka sıralardan biri seslenir: “Konuşmana devam et. Yağmur henüz dinmedi.”

Bir diğer toplantıda, konuşmasına son vermesini bilmeyen bir hatibe doğru dinleyiciler arasından bir el yükselir. Hatip hemen konuşmasını keserek, “Buyurun,” der, “bir şey mi soracaktınız?”

Adam cevap verir: “Saat kaç?”

GÜLÜŞMELER VE ALKIŞLAR

Dinleyicilerinizin gülüşmeleri ve alkışlamaları, sözlerinizi tasdik ettiklerini gösterir. Onlar üzerinde bıraktığınız intibaın en iyi ölçüsü ise, kahkaha ile gülmeleridir. İyi bir gülüş, dinleyicileri ve hatibi rahatlaştırdığı gibi, uykuyu da dağıtır. Kalpten gelen bir gülüşten sonra dinleyiciler, oturuş tarzlarını değiştirir, gerilir, rahatlar ve canlanmış bir dikkatle yeniden hatibi dinlemek üzere sandalyelerine yastlanırlar. Hatip de, dinleyicilerin bu âni ve kısa dinlenmeleri sırasında kendisini toparlar ve yenilenmiş bir enerji ile konuşmasına devam etmek fırsatını bulur.

Dinleyicilerin hatibe soğuk davrandıkları zamanlar da vardır. Bir zamanlar, New York Metropolitan Operası sanatkârlarından bazıları, profesyonel “alkışçılar” kiralıyorlardı. Görevleri, operanın belirli yerlerinde alkışlayarak dinleyicilerin ilgisini çekmek ve uyuyanları uyandırmaktı. Büyük tenör Caruso bile bir istisna değildi. Operanın 1935 yılında yönetimini ele alan genel müdür Edward Johnson’un bu “şakşakçılar”ı atması, New York basınında derin tepkiler yaratmıştı.

Tecrübesi az olan hatiplerin çoğu, dinleyicilerinin alkış ve gülüşlerini kazanmalarına rağmen, o durumlardan istifade etmesini bilmezler; sanki hiçbir şey olmamış gibi, alkış ve gülüşler kesilmeden, konuşmalarına devam ederler. Böyle bir durumda, hatibin sözlerinin pekçoğu, salondaki “gürültü” den ötürü işitilmez ve bu da pek tabiî, hatibe puan kazandırmaz.

Tanınmış bir komedyan, seyircilerinin gülüşleri devam ederken konuşur mu? Ne münasebet. O, ses çıkarmaksızın sükûnetin geri gelmesini bekler. Siz de onun gibi yapınız: alkış ve gülüşmeler kesilmeden sözlerinize devam etmeyiniz.

Sh:335-348

DİNLEYİCİLERİN İLGİSİNİN DAĞILMAMASINI İSTİYORSANIZ

Bir yumurtanın kötü olup olmadığını anlamak için tümünü yemek gerekmediği gibi, bir konuşmanın kötü olup olmadığını anlamak için de, tamamını dinlemek gerekmez.

Walter Hines Panes

Kafandakilerden dinleyicilerine vereceklerini, uzunluğuna değil, derinliğine ver.

Montesquieu

BAZEN DİNLEYİCİLER, HERHANGİ BİR özel sebepten ötürü, hatibin söyleyeceklerini dinlemeye karar vermişlerdir. O zaman hatibin yapacağı bütün iş, konuşmasını, dinleyicilerin anlayacakları bir şekle sokmaktan ibarettir. Ama böyle fırsatlar her zaman düşmez. Hatip, dinleyicilerinin kendisini dikkatle dinleyeceklerini, genellikle, farkedemez. Ancak şunu ümit edebilir: Konuşmasını ilgi çekici bir şekle soktuğu takdirde, dinleyiciler, normal şartlar altında, kendisini pasif olarak dinleyebilirler. İnisiyatif hatiptedir. Sorumluluktan kaçamaz ve başkalarına yükleyemez. Bazen, iyi veya kötü bir konuşma arasındaki farkın, rahat bir uyku olduğu söylenir. Dinleyiciler, ilgilenmez ve hattâ uyurlarsa, kabahat hatiptedir. Evet, belirli bazı dinleyici gruplarına, belirli bazı konular, daha konuşmanın başlangıcında cazip gelebilir, ve hatibin şahsiyeti, konuşmanın söylendiği zaman ve yer hemen ilgi çekebilir. Fakat hatip, bu dikkat ve ilgiyi yine de arttırmakla mükelleftir.

DİNLEYİCİLERİN İLGİSİNİ ÇEKMEK İÇİN YAPILMASI GEREKENLER

Oyuncak uçaklarla oynayan bir çocuğu düşünün. Çocuk, böylece edindiği tecrübelerle, uçaklar hakkında bir şeyler öğrenir. Daha sonraları, hakikî uçakları gören, onlara binen, ve belki kaptanın odasına girmek fırsatını da bulan çocuk, uçaklarla ülkenin ulaşım ve taşıt sistemi arasındaki bağlantıyı görmeye başlar. Diğer bir çocuk, böyle bir yaklaştırma yapmadığından, uçaklar ve ulaşımla ilgilenmez. Buna paralel olarak, bazılarımız sanatla ilgileniriz, bazılarımız ilgilenmez; bazılarımızı jeoloji ilgilendirir, bazılarımızı ilgilendirmez. Görüş, tecrübe, bilgi, ve tahsil ilgiyi genişletir ve çeşitlendirir az ve dar tecrübe ise, ilgiyi sınırlar. Şu halde, ilgi, bir “konu’ya, bilgi sahasına, veya diğer tecrübelere karşı pozitif bir “cevap” temayülüdür.

İlginin temeli bu ise, onun aynı zamanda genişleyeceğini ve yerleşeceğini de görüyoruz. Şu halde, bir hatibin yapacağı şey, de dinleyicilerinde, seçtiği konuya karşı bir ilginin uyanmasını ve gelişmesini sağlamaktır. O, bu meseleyi iki yolla ele alır:

(1) Mümkün olan her yerde, dikkat ve anlayışı kontrol eden faktörleri kullanarak, dinleyicilerinin, fikirler üzerindeki ilgisini canlı tutar; dinleyicilerinin bilgi edinmelerini sağlamak sureti ile onların ilgisini arttırır;

(2) fikirlerini, dinleyicilerinin, ilgisini çeken şeylerle birleştirmeye çalışır.

Bir hatip, “ilgi uyandıracak bir konu seçtiğim ve iyi bir de plân yaptığım için artık provalarıma başlayabilirim,” diye düşünmemeli. Fikirlerini kontrolden geçirerek kendi kendisine sormalı: “Bu fikir dinleyicilerimi gerçekten ilgilendirir mi? Bu noktaya, onların ilgisini arttıracak başka fikirler ilâve edebilir miyim? Bu fikir kolaylıkla geliştirilebilir mi? Konuşmamın bütün bölümlerini iyi söyleyebilecek durumda mıyım?” Dinleyicilerde ilgi uyandırmak ve bu ilgiyi canlı tutabilmek için aşağıdaki tavsiyeler faydalı olabilir.

FİKİRLERİNİZİ SEÇERKEN DİKKATLİ OLUN

Gizli kalmış ilgileri ortaya çıkaracak metodlar

Hitabet hocası Prof. Winans, “Can sıkıcı bir konuyu ilgi çekici bir hâle getirmek istiyorsanız, onu, ilgi uyandıracak bir şeyle birleştirin,” der. Yukarıda belirtildiği üzere, bizi ilgilendiren şeyler, şu veya bu şekilde haklarında bilgi edindiğimiz şeylerdir. Öğrendiklerimiz ve ilgi çekici bulduklarımız da, hareket husule getiren sâiklerle, his ve tavırlarımızla yerleşir ve pekişirler. Şu halde, konunuzu daha ilgi çekici bir şekle sokmak için, onları, bizi devamlıca harekete getiren his ve sâiklerle birleştirin.

Böylesine bir birleştirmeyi mümkün kılacak bütün yolları izah etmek pek zor. Biz, burada bazı tipik örneklerden bahsedeceğiz. Sizler, kendi tecrübelerinizi de bunlara ekleyin ve bilhassa reklâmcılık sahasında yapılanlara dikkat edin. Meselâ, imâl ettiği sabunun reklâmını güzel ve cana yakın sarışın bir kadınla süsleyen bir fabrikatör, bu güzel kadının doğuracağı ilgiyi reklâmına transfer etmeye çalışır. (Fabrikatör, bazen, sabunun adından başka hiçbir şey de yazmayabilir.)

İyi ve sıhhatli bir hayatın devam ettirilebilmesi yolunda bazı uygulamalar.

Pek çokları, bilhassa kadınlar, bir otomobilin nasıl işlediği ile, veya otomobil kullanırlarken, niye şunu veya bunu yaptıkları ile pek ilgilenmezler. Fakat öte yanda, aynı insanlar, kendilerini herhangi muhtemel bir kazadan koruyacak tedbirlerle çok defa ilgilenirler. Şu halde, hayatın devam ettirilmesi üzerindeki bu arzu, onları, otomobilin mekanik parçaları ile ilgilenmeye sevkedebilir.

Bir fabrikada çalışanlar, makinelerin dikkatlice kullanılması üzerindeki sözleri birlikte çalıştıkları bir arkadaşlarının bir makineyi yanlış kullanması neticesi öldüğü veya yaralandığı andan sonraki kadar, hiçbir zaman can kulakları ile dinlemezler.

Modern beslenme ve gıdalanma üzerine can sıkıcı fakat gerçeklere dayalı birkonuşmayı dinleyiciler ilgi duymadan dinlemeye çalışıyorlardı. Fakat hatip, pek çoklarınm lezzetli yemeklerden sonra kendilerini rahatsız hissettiklerini söyleyince, dinleyicilerde birdenbire bir ilgi uyandı. Hatip, tavsiye ettiği hususlar iyi uygulandığı takdirde, lezzetli yemeklerden sonra rahatsızlık hissedilmeyeceğini söyleyerek konuşmasına son verdiği zaman, dinleyiciler, sözlerini tekrar etmesini istediler. Sıhhatli olmak arzuları ve lezzetli yemeklerden duydukları zevk, onları, geç de olsa, hatibe bağlamıştı. Hatip, vaktinde hareket etmiş olsa idi, onların ilgisini çok daha erken çekebilir ve konuşmasının daha başarılı olmasını sağlayabilirdi.

Kafein miktarı az veya tamamen kafeinsiz kahve, nikotini azaltılmış ve boğazı tahriş etmeyen sigaralar satmak için girişilen satış kampanyaları, halkın sıhhat ve zevk ilgilerine dayanır. Hem sıhhatimizi devam ettirebilmek hem de zevkli bir hayat yaşamak arzusu kimi ilgilendirmez ki.

Materyal zenginliğin devam ettirilmesi ve geliştirilmesi yolunda uygulamalar. Bu hususta bizi harekete getirecek en kolay ve hazır sâiklere sahibiz.

Sınıf arkadaşlarımdan biri demişti ki: “Size, modern bir evi döşeyecek mobilyaların nasıl yapıldıklarını anlatacağım; bu mobilyaların imâlinde kullanılan muhtelif malzemenin analizinden bahsedeceğim. Eğer beni dinlerseniz, bir ev döşediğiniz zaman, paranızın karşılığını alıp almadığınızı göreceksiniz. O zaman hiçbir satıcı sizi aldatamayacak; sağlam mobilya diye, dayanıksız, çürük mobilyayı size yutturmaya teşebbüs edemeyecektir.”

Bir diğer arkadaş: “Bir bankada kasiyer olarak elde ettiğim tecrübelere dayanarak, paranızı nasıl kurtaracağınızdan bahsedeceğim. Daha geçen hafta, bir müşterinin dikkatsizce çek yazması yüzünden, onun hesabından bir başka kimseye, 30 dolar yerine 900 dolar ödedik. Şimdi, sizlere, faydalı olacağına inandığım bazı tedbirlerden bahsedeceğim.”

Bir başka arkadaş: “Üniversitemizdeki spor programlarını yeniden organize edecek bir plânım var.” Bu noktada, dinleyiciler, ee, ne olacak, diye düşünebilirler. Fakat hatip, dinleyicilerin cevabını tahmin etmiş olmalı ki, sözlerine şöyle devam etti: “Her sömestir spor faaliyeti ücreti olarak verdiğimiz 100 dolardan 80’inin üniversiteler-arası spor maçları için harcandığının farkında mısınız?” Hatip, dinleyicilerin ilgisini, kendisi ve söyleyecekleri üzerinde toplamayı başarmıştı.

Sosyal, beledî, siyasî, ve ikisadî sahalarda yapılacak pek çok iş var. Bunları, halkın anlayacağı tarzda söyleyebilirseniz, dikkatli bir dinleyici grubu bulabilirsiniz. Halk, bu konulardaki konuşmaları pek dinlemek istemez. Ama onlara, şahsî zenginliklerinin artacağını, mal ve mülklerinin değer kazanacağını, paralarının satın alma gücünün kuvvetleneceğini, kayıplarının azalacağını söylerseniz, tekliflerinize ilgi duyacaklar ve sizi dikkatle dinleyeceklerdir.

Gurur ve prestij yolunda uygulamalar. Pekçoğumuz, arkadaşlarımız arasında seçkin bir mevkie sahip olmayı, fikirlerimizin benimsenmesini, arzularımızın saygı görmesini, başkaları ile mukayese edildiğimiz zaman neticenin lehimize olmasım, kendi topluluğumuzda lider olarak tanınmayı, isimlerimizin gazetelerde çıkmasını, televizyonda söylenmesini isteriz. Bunlar, aşırılığa kaçılmadıkça, iyi ve sıhhatli arzulardır. Bu yolu kullanan bir hatip, aslında can sıkıcı olan bir konuyu herkesin alâka duyacağı bir şeye bağlamak sureti ile gayet ilgi çekici bir şekle sokabilir.

Konuşma kurslarına devam etmenizdeki sebeplerden biri de şu: eğer kendinizi daha iyi ifade etmek imkânını bulabilirseniz, daha iyi işler bulacak, kulüp ve derneklerinizde liderlik mevkilerine geçerek, arkadaşlarınız arasında sevilen, sayılan biri olacaksınız.

Derslerde not vermek usulü, bir tür müsabaka hâline getirildiği takdirde, talebelerin o derslere karşı ilgileri artacak ve bu artan ilgi de, onların daha fazla öğrenmek istemelerine yol açacaktır.

“Bilgi kuvvettir,” sözü asırlardır söylenegelen bir klişe olmasına rağmen, bir gerçeği ifade ettiği de inkâr edilemez. Şu halde, bir hatip, söylediği ve söyleyeceği şeylerin onlara prestij bahşedeceğini dinleyicilerine gösterebildiği takdirde, onların ilgileri için hazırlanmış demektir.

Hislerimizi okşama ve memnun etme yolunda uygulamalar. Bu başlık altında iyi gıdalanmadan duyuları zevk, zahmetli ve yorucu işlerden kaçış, eğlence, istirahat, ve lüks arzuları ele alınabilir. Bunlar, pek tabiî, zengin olma ve sıhhatimizi devam ettirebilmek için duyduğumuz hisleri harekete geçiren itici güçlerden, gurur ve kendi kendimizi sevme hislerimizden tamamen ayrılmaz, fakat pratikteki kullanışlarından ayrılırlar.

Dinleyicilerinizin, yeni bir yemek tarifesi veya paslanmaz çelikten yapılmış pişirme cihazları, modern elektrik fırını veya karıştırıcı hakkında söyleyeceklerinizi can kulakları ile dinlemeleri için onlara, serin bir mutfağın verdiği rahatlığı, her yemek sonunda biriken yağlı, pis, paslı tava ve tencereyi hatırlatın ve bahsettiğiniz cihazlar doğru olarak kullanıldığı takdirde, nefis yemeklerin nasıl hazırlanacağını gösterin ve anlatın. (Mümkünse, bu yemeklerin fotoğraflarını da gösterin.)

Cinsî cazibe ve neslimizin idamesi. Aşk, evlenme, ve aile kurma herkesi ilgilendirir. Kadın-erkek münasebetlerini birleştiren herhangi bir şey her zaman dikkati çeker. Erkeklere hitap eden bir reklâmdaki güzel bir kadın resmi, çok defa bu reklâmın en güzel parçasıdır. (Kadınlar dahi bu tür reklâmlarla ilgilenir.) Bunu veya şunu yaptığınız takdirde, kendinize uygun bir eş bularak mutlu bir yuva kurabilirsiniz, dendiği zaman kim ilgilenmez? Şu halde, becerikli bir hatip, bu ilgiyi samimiyet ve sağgörü ile yerinde kullanmayı ihmal edemez.

Şayet bir hatip, ev temizliğinin yeni bir yolla nasıl yapılacağını, daha şık ve daha ekonomik giyinmekle nasıl daha cazip görünüleceğini anlatırsa, bilhassa kadınlar, derin ilgi ile dinleyeceklerdir.

Hissi bağlar. Bu, gayet geniş bir kategori; belki diğerlerini ve bilhassa yukandakini de içine alır. Hepimiz, ailemize, dostlarımıza, çevremize, milletimize, ve bize bunları hatırlatan şeylere karşı derin ilgi ve his duyarız. Anababa sevgisi, evlât sevgisi, vatan sevgisi, büyüklere hürmet, küçüklere (bilhassa bebeklere) sevgi, hasta ve talihsizlere sempati geniş ilgi kaynaklandır ki, istismar edilmezse, hatipler için iyi birer malzeme olabilir.

İkinci Dünya Harbi sırasında saldırganın zulümlerine karşı Amerikan halkının ilgisini uyanık ve canlı tutmak için başvuruları Standard metodlardan biri de, savaş sahalarında ızdırap çeken çocukların gayet hissî ve dokunaklı bir tarzda tasvir edilmesi idi.

Yine İkinci Dünya Harbi sırasında, Amerika’da söylenen hemen hemen her konuşmada, Amerika dışında vazife gören subay ve erlerin geride bıraktıkları eşlerinden, ebeveynlerinden, çocuklarından, ve sevgililerinden bahseden parçalar vardı.

Herhangi bir kimseyi sigorta etmek mi istiyorsunuz, ona, sigortalandığı takdirde karısı ve çocukları ile birlikte daha mutlu bir hayat süreceğini anlatınız.

Merak uyandırma. İlgi çekmenin bir diğer yolu da merak uyandırmaktır. Herhangi bir meselenin çözümünde, meselâ bir matematik probleminin veya bir bilmecenin halledilişinde çok defa bir ipucu vardır. Böyle bir ipucunun bulunduğunu bilirsek, sinirlenmeyiz, heyecanlanmayız. “Merak” denilen şey işte bu. Bu merak, bazen bir sinema, piyes, roman, veya bir dedektif hikâyesinde olduğu gibi son hadde çıkabilir. Hatip, bu durumdan, dinleyicilerin ilgisini kontrol etmek ve devam ettirmek için faydalanabilir.

1. Somut teferruat ve tasvirler merak uyandırabilir. Bir hatip, zaman zaman, konuşmasının ana fikrini veya sunacağı teklifleri belirtmeden önce, merak uyandıracak bazı teferruat üzerinde durabilir. Bu tür teferruatın önemi, dinleyiciler, hatibin ne demek istediklerini anladıkları zaman bilhassa ortaya çıkar. Konuşma kursundaki arkadaşlarımdan biri, sözlerine Afrika yerlileri arasında şahit olduğu bir düğünden bahsederek başladı. Düğünün en heyecanlı bir yerine gelindiği zaman, damat ve gelin eğlencenin geri kalan kısmını başka bir güne tehir etmek zorunda kalmışlar. Çünkü herkes, köye gelen bir Amerikan kamyonunun önünde şevk ve heyecanla sıraya girmişti: ekmek, tuz, veya sinema bileti için değil, bitten kurtulmak için, bedava DDT almak için sıraya girmişlerdi. Hatip, böylece, ilgi çekici bir teferruatla merak uyandırdı ve konusuna girdi.

2. Sual tevcih etmek. Konuşma sırasında dinleyicilere retorik sualler tevcih etmenin fonksiyonu, onları, ileride vukuu muhtemel olaylara karşı hazırlamaktır. Hitabet sahasında tecrübesi az olanlar bile bu tekniği kolay bulur, ama öylesine kolay bulurlar ki, aşırı sayıda sorularla konuşmalarım tehlikeye sokarlar.

Kendi dışımızdaki kaynakların kullanılması

Yepyeni bir düşünceyi âşinâsı olduğunuz bir şeyle birleştirmek. Tamamen yepyeni bir fikir ve tenbihin anlama melekelerimizi kontrol gücüne sahip olmadığını biliyoruz. Dikkatimizi zorlayan, tanıma ve anlamamızı çabuklaştıran fikir ve tenbihler, âşinâsı olduğumuz, bildiğimiz fikir ve tenbihlerdir.

Yepyeni bir şeyi bildiğimiz ve âşinâsı olduğumuz bir şeyle birleştirmenin iki yolu vardır: Hatip, önce yeni olduğunu sandığı bir şeyi dinleyicilerine anlatır ve onu hemen hemen hepimizin âşinâsı olduğu bir şeyle mukayese ederek birleştirir veya eski düşüncenin yeni uygulanma tarzından bahseder.

Zincirleme imâlat tarzı artık hemen hemen bütün dünyanın bildiği bir şey. Gemi inşaatı da herkesin bildiği bir imâlat tarzı. İkinci Dünya Harbi sırasında Amerikalı meşhur iş adamı Henry Keiser’in, ülkenin en çok hürmet edilen iş adamlarından biri olmasını sağlayan şey, büyük yük gemilerinin inşa edilmesinde zincirleme imâlat tarzını uygulaması oldu. Amerika, böylece kısa bir zaman içinde yüzlerce yük gemisi yaptı.

Ecdadımızın yiyeceklerini nasıl muhafaza ettiklerini anlatan bir hatip, artık kullanılmayan usûllerle birlikte hâlâ kullandığımız usulleri de-mutlaka söylemelidir.

Bir mimarın çizdiği şema veya proje, pek çoklarını ilgilendirmez. Ama mimar, “İşte mutfak burada, şu da bodruma giden kapı, çamaşır yıkama makinenizi koyacağınız yer burası,” dediği zaman iş değişir. Şimdi dinleyiciler, yabancısı oldukları bir şeyde, bildikleri, âşinâsı oldukları bir şey buldukları için ilgi ile dinleyeceklerdir.

Tanıdığımız, bildiğimiz, âşinâsı olduğumuz şeyleri iyi bir tarzda göstermenin bir yolu, konuyu, dinleyicilere yakın olan şey ve vakalara bağlamaktır. Kısa bir zaman önceki tren kazası, geçen Pazarki Fenerbahçe-Galatasaray maçı, Prof. Muammer Aksoy ve gazeteci Çetin Emeç’in öldürülmeleri, filanca şarkıcının dördüncü kocasından boşanması, cebir ve biyolojideki son sınavlar gibi.

En yakın bir mazide olup bitenleri ve hepimizin bildiği vakaları kullanılabilecek bir hâle getirmek için hatip, cemiyette olup bitenlerle ilgilenmeli, kendisini ilgi ile teçhiz etmelidir. Herhangi bir yanlışlığa yer vermemek için hâdiseleri iyice araştırmalı, aleyhine çalışabilecek ve yabancısı olduğu şeylerden bahsetmemeli, eksik ve yanlış bilgilerle kendisini gülünç duruma sokmamalıdır. Amerika’nın küçük bir kasabasına mahallî bir politikacı sayesinde yangın söndürme müdürlüğüne getirilen birinin beceriksizliği yüzünden, vaktinde söndürülemeyen bir yangın, kasabada büyük bir zarara mal oldu. Yangından sonra bu kasabada konuşan bir hatip, kamu hizmetlerinde çalışacakların “işe göre adam” prensibine göre tayin edilmelerini ve seçilmelerini savunuyordu. Hatip, kimseyi açıkça suçlamamakla beraber, özel kabiliyet gerektiren işler sırasında polisten ve yangın söndürücülerinden bahsedince dinleyiciler dikkat kesildi. Hatip, “işe göre adam” prensibini, dinleyicilerinin o anda en çok ilgilendikleri bir meseleye bağlamıştı.

Hareket

Hareket ve faaliyet hepimizin dikkatini çeker. Değişen bir şey, durgun, statik, ve ölü bir şeyden daha caziptir. Dinleyicilerin ilgisini çekmek isteyen bir hatip, bu yolda en azından üç teknik kullanabilir.

1. Hatibin kendi hareketi. Bunlar, 13 ve 14’ncü Bölümlerde etraflıca anlatılan jestleri, mimikleri, plâtformdaki hareketleri, ses ve tiz değişimlerini ihtiva eder. (Bu bölümleri lütfen bir defa daha okuyunuz.) Yine (6’ncı Bölümde ele alınan) görünen destek malzemesi, grafikler, şemalar da bunun içine girer. (Bu bölümü de bir defa daha okursanız fena olmaz.)

2 Hatibin sunduğu fikirlerdeki hareket. Bizi, burada en çok ilgilendiren taraf, konuşma malzemesinin kullanılışındaki hareket tarzıdır. Bunun için de dinleyicilerin, hatibin bahsettiği fikirleri kafalarında canlandırmalarına veya hatibin anlattığı bir hareketi zihnen görebilmelerine imkân verecek somut teferruata, canlı bir lisana ve dinleyicilerinin muhayyile güçlerini canlandıracak mecazlara gerek vardır.

Bu prensibi uygulamanın en basit şekli, dolaylı muhavereleri dolaysız hâle getirmek, bahsolunan kimseleri gerçek hayattan seçmek veya gerçeğe uydurmaktır.

Herhangi bir savaş harekâtını, bir futbol maçını, bir makinenin işleyişini anlatan bir hatip, ana teferruatı yalnız söylemekle kalmamalı, şemalarla, fotoğraflarla, haritalarla işlemi bilfiil canlandırmalı, göstermelidir.

3. Hatibin şahsiyetinin doğurduğu hareket. Neşe ve canlılık, somurtkanlık ve cansızlıktan her zaman iyidir. Bu gerçek, bizim başkalarının şahsiyeti hakkında düşündüklerimiz için de doğru. Şu halde, mümkün olan her yerde, dinleyicilerinizin ilgisini üzerine çekmek için, düşüncelerinizi, onların düşünceleri ile birleştirmeniz gerek. Makine mühendisliği laboratuvarlarındaki yeni bir makineye halkın ilgi duymasını isteyen biri, elleri, makinenin manivelâ ve kontrol kollarında olan üç dört mühendislik talebesinin fotoğrafım da çeker. Fotoğrafçı, bunu yapmakla, fotoğrafına beşerî bir dokunuş (rötüş) verir. Sadece makinenin resmini çekmiş olsa idi, ortaya belki daha berrak, daha belirgin bir fotoğraf çıkardı, ama beşerî dokunuştan mahrum bir fotoğraf.

Şahsiyet üzerinde gösterdiğimiz ilgi, insanların zihin ve hislerine götüren her yol gibi kötüye kullanılabilir. Ama bu hâle düşülmeden de, bir kimsenin diğeri için duyduğu ilgi, faydalı ve değerli bir şekilde lehimize yöneltilebilir.

Tahayyül gücünün uygulanması

Tahayyül, bir tenbih yaratan fikrin, akıcı ve hazır bir cevap doğurması gerçeğinden yararlanır. Tahayyül, dinleyeni (veya okuyanı) bahsedilen şeyler gerçekten önünde imişcesine hislerini kullanmalarım sağlamak için birtakım ses sembollerinin seçilişidir.

Meselâ, ben “kedi” yazar veya söylersem, “cevabınız” ne olur? Kendi kediniz veya en yakın bir zamanda gördüğünüz bir kedi gözleriniz önünde canlanmaz mı? Kedi, önünüzde olmamasına, görülmemesine rağmen, dil sembollerinin yaptığı şey onu canlandırmaktır. Tahayyül, gerçek şeyin yerine geçer. Şimdi de, “tahsil” dersem, ne tür bir tecrübe gözünüzün önünde canlanır? Mazideki bağınızdan ötürü, bu kelimenin sizin için belirli, kesin bir mânası olabilir. Fakat, kedinin sizde yarattığı imaja benzemez. Demek oluyor ki, soyut ve genel fikirlere kuvvet vermek isteyen bir hatip, bu fikirleri somut ve belirli imajlarla çevrelemeye çalışır. O, dinleyicilerini semavî şeylerden, dünyevî şeylere çeviren insan gibidir.

Tahayyülün çeşitleri. Tahayyül metodunu kullanacak bir hatip, muhtelif yollara başvurabilir:

a. Görme: meselâ, kedi.

b. İşitme: meselâ, tren düdüğü.

c. Koklama: meselâ, kızarmış et. (Bu görme hissi çerçevesine de girebilir.),

d. Tatma: meselâ, acı bir çay.

e. Dokunma: meselâ, sert bir sakal.

f. Motor hareketleri: meselâ, bir hendekten atlayış.

g. Adale faaliyeti: meselâ, bir kapının itilişi, bir ağırlığın kaldırılması.

Tahayyül lisanı kolay değil. Zengin bir muhayyile gücü ister. Ünlü Amerikan hatibi Robert Ingersoll’un aşağıdaki iki konuşmasında okuyacağınız tasvir cümleleri, zengin bir muhayyile gücünün belirtileridir. Konuşmalardan birincisi, kardeşinin mezarı başında söylendi:

Aziz arkadaşlarım. Müteveffanın, çok defa benim için yapmayı vâdettiği şeyi, ben şimdi onun için yapacağım.

Beşerî sabahın öğleye dokunduğu ve gölgelerin Batıya düştüğü sırada, seven ve sevilen bir kardeş, koca, baba, ve arkadaş dünyadan göçtü.

O, hürriyete tapıyordu; zulme uğrayanların dostu idi. Şu kelimeleri belki bin defa söylediğini işittim: “Adaletin hüküm sürdüğü yerde bütün binalar mâbet, bütün mevsimler yazdır.” O, yegâne iyi şeyin mutluluk olduğuna, akıl ve iz’anın [zekâ] meşale olduğuna, ancak adalete ibadet edileceğine, insanlığın tek din, aşkın da yegâne barış olduğuna inandı. O, insanların neşe ve sevinçlerini arttırmayı kendisine gaye edinmişti. Bu gece de, değer verdiği, hürmet ettiği dostlarının getirdikleri çiçeklerin vahşi güzelliği altında uyuyacak.

Hayat, iki sonsuzluğun soğuk ve çıplak tepeleri arasındaki dar ve çıplak bir vâdi. Bizler, kendimizi helâk edercesine tepelerin ardına bakmaya çalışıyoruz. Ama hep nafile. Aldığımız tek cevap, feryat ve figânlı haykırış ve çağırışlarımızın yankısı. Cevap vermeyen ölünün, sessiz dudaklarından hiçbir kelime çıkmaz; ama o, ölümün gecesinde ümit saçan bir ışık ve dinmeyen aşkta da bir kanat hışırtısı işitir. Burada uyuyan da, ölüm yaklaştığı zaman, ölümün yaklaşmasını sıhhatinin geri geleceği şeklinde anlayarak son nefesini fısıldadı: “Şimdi daha iyiyim.” Şüphe ve dogmalara, korku ve gözyaşlarına rağmen, bu aziz kelimelerin, bütün ölüler için de doğru olduğuna inanalım. Temiz ve asil bir hayatın bilânçosu, ölümüzün hâtırası etrafına, bir asmanın, gövdesine sarılışı gibi sarılıdır. Ve onun, egoizmden uzak ve tatlı olan her hareketi, şimdi, nefis esans kokularına bürünmüş bir çiçektir.

Şimdi, sizlerle birlikte, onun hayatta sevdiği pek çok kimse arasından seçilen sizlerle, ölü için son ve hüzünlü vazifemizi yapmak üzere, onu toprağa veriyoruz.

Onu nasıl sevdiğimizi ifade edecek kelime yok. Onun gibi efendi, onun gibi güçlü, onun gibi erkek bir adam ne vardı, ne de vardır.

KAHRAMAN ÖLÜLERİN HÂTIRASINA

Kahraman ölülerimizin mezarlarını çiçeklerle donattığımız şu anda, mazi, bir rüya gibi gözlerimizin önünde yükseliyor. Ve yine şu anda, onların mücadelelerini görür gibiyiz. Davulların gümbürdeyişlerini, kahramanların çaldıkları borazanların gümüş seslerini, ve onların, hazırlıklarını yaparken çıkan sesleri duyuyoruz. Hatiplerin, onlara selâmet dileyen sözlerini işitiyor, kadınların solgun yanaklarını, erkeklerin mahcup yüzlerini ve topraklarını çiçeklerle örttüğümüz bütün şehitleri görüyoruz. Onları artık gözümüzden kaybetmiyoruz. Hürriyetin büyük ordusuna yazıldıkları zaman onlarla beraberiz. Sevdiklerinden ayrıldıklarım görüyoruz. Bazıları, taptıkları sevgilileri ile son defa sakin ağaçlar arasında yürüyor. Ayrılmak istemiyorlar, ama biribirlerinden ebediyen ayrıldıkları anda dahi, fısıltılarla, biribirlerine duydukları ebedî aşklara dair verdikleri sözleri işitiyoruz. Bir kısmı, uyuyan yavrularının yanaklarından öpmek için beşiklere doğru eğilirken, diğerleri, ihtiyarların dualarını alıyor. Bir diğerlerini, kendilerini kucaklayan ve tekrar tekrar bağırlarına basarak hiçbir şey söylemeyen analarından ayrılırken görüyoruz. Yine bazılarını, kanları ile vedâlaşırken görüyoruz; kalplerindeki feci korkuyu atmak için cesur bir tonla konuşuyorlar. Onları ayrılırken görüyoruz. Kanlarını, kapıların eşiklerinde, kucaklarında çocuklarını tutarken görüyoruz. Güneşte duruyorlar; hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar. Yolun nihayetinde bir el sallanıyor ve eşikteki kadın, seven kollarındaki çocuğu havaya kaldırarak cevap veriyor. O, artık gitti, ebediyen gitti.

Onların hepsini, gururla dalgalanan bayraklar altında, gururla yürürken ve harbin vahşi musikisine ayak uydururken görüyoruz. Onları, büyük şehirlerin sokakları ve ağaçsız kır yollarında, ebedî doğruluk uğrunda ölmeye giderlerken görüyoruz.

Hepimiz onlarla beraber gidiyoruz. Bütün kanlı sahralarda, bütün hastahanelerde, halsiz ve yorgun düştükleri bütün yürüyüşlerde, biz de onların yanındayız. Vahşi fırtınalar ve sakin yıldızlar altında onlarla birlikte nöbet tutuyoruz. Kan taşan derelerde, ekilmiş tarlalarda, sapanın açtığı izlerde de onlarla beraberiz. Vücutları mermilerle kopmuş, fişeklerle parçalanmış olmasına rağmen, kalelerde ve siperlerde ölesiye savunmalarına devam ederlerken, bütün sinirlerin çelik gerginliğini aldığı anda, hücuma kalktıkları zamanlarda da onlarla yanyanayız. Kara haber, geride bıraktıkları evlerine ulaştığı zaman da, evlerindeyiz. Sevgililerini, ilk kederlerinin gölgesinde, ak saçlı ihtiyar adamı, son kederi ile başını eğdiği zaman görüyoruz.

Bu kahramanlar artık, öldüler. Onların heybetli ruhları, şimdi, hazin baldıranların, ağlayan söğütlerin, kucaklayan ve saran çardaklar altında uyuyorlar. Onlar, penceresiz istirahat yerlerinde, bulutların gölgesi altında, güneş ışığı var mı yok mu, habersiz uyuyorlar. Dünya, yeni yeni harplerle tekrar kana bulaşabilir; ama onlar banş içindeler. Harbin ortasında, mücadelenin en gürültülü ânında ölerek, huzur ve sükûna kavuştular.

Tahayyül berrak olmalıdır. Keskin imajlar kullanmak isteyen bir hatibin, somut ve özel misâller kullanması gerekir. Aşağıda belirtilen bazı yollarla (bunların arasında önceleri bahsedilenler de var) dinleyicilerinizin muhayyile gücünü canlandırabilirsiniz.

a. Soyut kelime ve ibareler yerine, somut kelime ve ibareler kullanınız.

b. İzahatınız özel ve kapsamlı olsun.

c. Kısa fakat berrak misâller veriniz. Meselâ: “Kaza sigortasına ne zaman ihtiyacımız olacağını asla bilemeyiz. Naci, dün mektebe gelmedi, çünkü kütüphanenin merdiveninden düşmüş ve ayak bileğinin kemiğini kırmıştı. En azından, bir hafta mektebe gelemeyecek.”

d. Mukayeseler. Nasıl olurlarsa olsunlar, mukayeseler, maksadımızı izah ederken, bahsettiklerimizi zihinlerde canlandırmak için faydalıdır.

Amerika Dahilî Harbi nin kritik bir ânında Cumhurbaşkanı Abraham Lincoln, hükümetin durumunu, Blondi adındaki çağın meşhur bir cambazı ile mukayese etti:

Efendiler, bir an için şöyle bir durum tasavvur ediniz: Ülkenin bütün malını mülkünü altın halinde cambaz Blondi’nin eline verdiniz ve o da Niyagara Şelâlesi üzerine gerilmiş bir ip üzerinden karşı tarafa geçmeye çalışıyor. O, ip üzerinde yürürken, ipi mi sallarsanız, yoksa, “Blondin, adımlarını aç, biraz daha hızlı yürü, acele et,” diye mi bağırırsanız? Hayır, eminim ki, ne onu yapacaksınız, ne bunu. Nefesinizi, dilinizi tutacak, ve cambaz karşı tarafa geçene kadar ipe dokunmayacak, geçişin selâmetli olması için dua edeceksiniz. Şimdi, hükümetin durumu da aynı. Fırtınalı bir havada, vâsi bir okyanusu geçmeye çalışan hükümetin elinde muazzam bir ağırlık, söylenmemiş hazineler var. Onu rahatsız etmemelisiniz. Sükûnetinizi muhafaza ediniz; emniyet içinde karşı tarafa geçeceksiniz.[*]

Fikirlerin derinliğini arttırmanın bir diğer yolu da, aykırılıkların belirtilmesidir. “Malzemenizi Konunuza İşleme Teknikleri” (Bölüm 6) bölümünde “Mukayese ve Aykırılıklar” başlıklı parçayı bir defa daha okuyunuz.)

FİKİRLERİN BİR BÜTÜN OLARAK KULLANILMASI

Konuşması boyunca dinleyicilerinin ilgisini canlı tutmak isteyen bir hatibin, mümkün olan her yerde, bu teknikleri uygulaması gerekir. Dinleyicilerinin ilgisini canlı tutmak isteyen bir hatibin başvuracağı iki metod daha vardır: (1) Fikirlerin, değişik şekillerde sunulması; (2) fikirlerin, bir sıra dahilinde sunulması.

Fikirlerin değişik şekillerde sunulması

Hareket ve faaliyet, karşımızdakilerin dikkatlerini kontrol etmemize yarar. Ama değişik olmayan hareketler de cansızdır, tesirsizdir. Monoton bir hareket, hareketsizlik doğurur, can sıkar. Şu halde, becerikli bir hatip, konuşması geliştikçe, fikirlerini değişik tarzlarda sunmasını bilmeli. Bu değişiklikler de, iki yolla sağlanır: (a) Kullanılan destek malzemesindeki çeşitlilik, ve (b) destek malzemesinin değişik tarzlarda kullanılması.

1. Misâllerin nasıl kullanılması gerektiğini anlatırken (Bölüm 6), dinleyiciler arasında mümkün olduğu kadar çok sayıda insanın tecrübelerine hitap edebilmek için, misâllerin, değişik sahalardan alınmasını tavsiye etmiştik. Bu, fikirlerin değişik şekillerde sunulmasında faydalıdır. Bu usul, elinizdeki destek materyalinin bütün çeşitlerine de uygulanmalı. Meselâ, sunduğunuz sebepler, misâlin anlatılmasına, başkalarının şahadetine veya mukayeselere göre değişmeli. Bilhassa, sunulan bir bilgi, rakamlarla ve bu rakamların önemini gösteren misâllerle çeşitlendirilmeli. Meselâ, iş hayatında yükselen kimselerin kelime hâzinelerinin zengin olduklarına dair vereceğiniz misâller, muhtelif mevkilerdeki insanların aldıkları ücretleri ve bildikleri kelimelerin sayısını gösteren istatistik veya rakamlarla takviye edilmeli. Yine, diyelim, Doğu Anadolu’nun bir bölgesinde soya fasulyesi ekiminin ve bir diğer bölgesinde de meyvacılığın geliştirilmesi yolunda plânlar hazırlandı. Bu projeler gerçekleştiği takdirde, bu bölge insanlarının yaşayışlarında ne gibi gelişmeler görüleceği anlatılırken, şahadetlerine başvuracağınız kimseler, her iki bölgenin de ihtiyaçlarını iyi bilenler arasından seçilmeli. Misâller, soya fasulyesi ekiminin geliştirilmesinin o bölge insanlarına ne gibi yarar sağlayacağı üzerinde durmalı ve mukayeselerde de, meyvacılığın diğer bölge insanlarına sağladığı yararlarla karşılaştırılmalı.

2. Malzemeyi kullanma yolunda yapılan değişiklik, hatip, fikirlerini geliştirdiği zaman çok faydalı ve gereklidir. Bir üniversite kasabasını anlatan bir hatip, dinleyicilerinde ilgi uyandırmak için, onları, ilkin üniversite kampüs ünün yollarında yürütecek; dinleyiciler yorulduğu, zaman, onları, bir otomobille kasabada dolaştıracaktır. Daha sonra, onları üniversitenin kütüphanesine götürecek, yönetim binasının en üst katına çıkararak, çevreye kuş bakışı ile bakmalarını sağlayacaktır. Yine, yürürlüğe giren bir kanunun faydalarından bahseden bir hatip, bu kanunun maddelerini izah ettikten sonra, onun, köylülere ne gibi faydalar sağlayacağını anlatacak, köylülerden şehirlilere ve şehirlilerden de patron ve işçilere geçecektir. Hatip, bu fikrim, dinleyicilerini etkileyene kadar işleyecek ve daha ileri gitmeyecektir. Stüdyolarda bir şeyin belirli bir mesafeden ve açıdan filme alınması 50 veya 60 saniyeden fazla sürmez. Siz de öyle yapınız; konunuza muhtelif cephelerden bakınız. Ama, bunu bir sıraya göre yapın, yoksa dinleyicilerinizin ilgisi dağılır ve sunmak istediğiniz mesajı alamazlar.

Fikirlerin bir sıra dâhilinde sunulması

Dinleyicilerin dikkatlerini kontrol etmenin güvenilir bir yolu, fikirlerin sistematik bir sıra dahilinde belirtilmesidir. Karmakarışık fikirler—ne kadar kısa konuşursanız konuşun—kimsenin ilgisini çekmez. Doğru, bir takım jimnastiklerle, sık sık başvuruları hümor ve tasvirlerle, dinleyicilerinizin ilgisini canlı tutabilirsiniz. Ama sadece bu noktalar üzerinde pratik yapan bir hatibin, çok defa, bir aktörden farkı kalmaz. Dinleyiciler o zaman, sadece hatibin söyleyiş tarzına dikkat eder, söylediklerini dinlemezler bile. Söyleyecek bir şeyi olan bir hatip, söyleyeceklerini bir sıra dahilinde söylemeli. Berraklık ve sıra, mâna ve bilgiyi, bilgi de ilgiyi doğurur.

Shakespeare, fikirlerini bir sıraya göre düzenlemeden, ağızlarına geldiği gibi gelişigüzel söyleyen hatipler için der ki: “Konuşuyor, ama henüz bir şey söylemedi.”

Şu halde, bir şey söyleyebilmek için, fikirlerin organize edilmesi gerek. Fikirler nasıl organize edilir? Üç yolu var: (1) Kâğıt üzerinde bir plân yapmak ve bu plânı provalarda sesli okumak; (2) plân; (3) plân. Bir dördüncü yol varsa, o da plândır.

Kemal Paşazade Sait Bey, Ahmet Mithat Efendi ile birlikte yolda giderken, bir âma dilencinin boş çanağını göstererek, “Size, güzel sözün tesirini anlatmak için bir dörtlük yazıp, şu adamın göğsüne asacağım,” dedi. “Neticeyi dönüşte görürüz.” Döndükleri zaman, dilencinin çanağı para ile dolmuştu. Kemal Paşazade Said Bey in yazdığı dörtlük şu idi:

Hâlime atf-ı nigâh eyleyen erbab-ı kerem,

Merhametle bana beş pâre revâ görmez mi?

Sadakayle beni dilşâd eden ehl-i hayrı,

Vakıa ben görmesem de Hûda görmez mi?

Atf-ı nigâh, bakma, göz atma; erbab-ı kerem, cömertler, hayırseverler; pâre, para; revâ, lâyık, uygun, münasip; dilşâd etmek, sevindirmek; ehl-i hayır, hayırseverler; vakıa, gerçi.

Sh:349-359

 FIKRALARLA, İKTİBASLARLA VE ŞİİRLERLE HİTABET- Nejat MUALLİMOĞLU

Söz anahtarı ile, Ali Babanın hâzinesinden çok daha fazla hazine açılır.

Dyke H. Van

(Amerikalı Yazar)

İnsanlar, ne kadar az düşünürlerse, o kadar çok konuşurlar.

Montesquieu

Akıllı bir insan, gelirini nasıl idareli kullanırsa, nüktelerini de idareli kullanmalıdır.

Lord Chesterfield

ELİNİZDEKİ ESERİN BİRİNCİ KİTABINDAKİ “Fıkra anlatmasını biliyor musunuz?” bölümünde 84 değişik durumda 109 fırkanın nasıl kullanılacağı gösterilmesine, kitap boyunca muhtelif hatiplerin, 100’e yakın fıkrayı çeşitli durumlarda nasıl kullandıkları belirtilmesine, yine oldukça sayıda şiir ve iktibasın değişik durumlarda muhtelif hatipler tarafından nasıl kullanıldığının anlatılmasına rağmen, bu bölümde de, belirli başlık altında, 46 fıkra, şiir ve iktibasın konuşmalarda nasıl kullanılabileceğinin gösterilmesinin faydalı olacağına inanıyorum. Bunları, tekrar tekrar sesli okur ve çeşitli düşüncelere uygulamaya çalışırsanız, konuşma gücünüzün arttığını hissedeceksiniz. “Fıkra anlatmasını biliyor musunuz?” bölümünde etraflıca anlatıldığı üzere, fıkraları, başlarını gözlerini yarmadan anlatabilmek hiç de sanıldığı kadar kolay değildir. O bölümü bir defa daha dikkatlice okuyunuz. Meselâ, Einstein’a atfedilen şu fıkra, şöyle anlatıldığı takdirde hemen hemen hiç bir etki uyandırmaz:

Einstein’e bir gün, hayatta başarılı olmanın sırrını matematiksel bir formülle anlatıp anlatamayacağını sordukları vakit, bu büyük bilgin dedi ki:

“Şayet a, hayatta başarılı olmayı gösterirse, formül şudur: a= x + y + z. Bu formülde x, çalışmayı, y oyun ve eğlenceyi, z’de çenenizi tutmanızı gösterir.

Ama Einstein, iyi fıkra anlatan biri olduğu için, yukarıdaki fıkrayı şöyle anlattı:

“Şayet a, hayatta başarılı olmayı gösterirse, x çalışmayı ve y’de oyun ve eğlenceyi gösterir.”

Einstein, sözlerini bu noktada bitirince, talebeler hemen sordular: “Pekiyi, z neyi gösterir?”

Einstein’in beklediği de bu idi. Derhal, sesinin tonunu da değiştirerek, cevap verdi: “Çenenizi tutmayı.”

Evet, fıkra anlatmanın da bir yolu-yordamı vardır. Bu yol-yordamı da ancak devamlı pratiklerle elde edebilirsiniz.

Başarılı insanlardan, nasıl başarılı olunacağına dair öğütler

İhtiraslı bir genç, Amerikan otomobil sanayiinde “ihtilâl” yapan “Otomobil Kralı” Henry Ford’a, “Hayatımın başarılı geçmesi için ne yapmalıyım?” diye sordu.

Henry Ford’un cevabı: “Başladığın işi bitir.”

*

Ünlü Kemancı Nicola Paganini, başarının sırrının şu üç şey olduğunu söyledi: “Çalışmak, yalnızlık, dua.”

*

Henüz 38 yaşında iken Amerika’daki Michigan Üniversitesinin rektörlüğüne getirilen Burrill Angell’e, başarısının sırrının ne olduğu sorulduğu zaman, şu cevabı verdi: “Anten büyütün, boynuz değil.”

*

Edison’un şerefine verilen bir ziyafette, konuşmacılar, bu büyük mucide, kompliman üstüne kompliman yağdırıyorlardı. Onlara teşekkür için kürsüye gelen Edison dedi ki: “Ben, iyi bir süngerim. Ben, fikirleri emer ve kullanırım. Fikirlerimin büyük bir kısmı, onları kullanmasını bilmeyen diğerlerinindir.”

*

Ünlü Amerikan işadamı, “Çelik Kralı” Andrew Carnegie, bir üniversitedeki konuşmasında dedi ki:

“Gençleri, müteaddid sınıfta toplayabiliriz: Vazifelerini yapanlar vardır; vazifelerini yaptıklarını iddia edenler vardır, ve bu iki gruptaki gençlerden çok daha iyi bir üçüncü grup vardır ki, vazifelerini yaptıktan sonra, biraz daha fazlasını yapmak için çalışırlar.

“Dünyada büyük sayılan pek çok piyanist var. Ama Paderewski, onların önünde gidiyor, çünkü diğerlerinden biraz daha fazla çalışıyor. Yüzlerce yarış atı var, fakat şöhrete erişenler, diğerlerinden bir kaç saniye daha hızlı koşanlardır. Yelken yarışlarında da öyle. Biraz daha fazla iş yapan kazanır. Bunlar gibi, başarıya ulaşan genç ve yaşlılar, vazifelerini yaptıktan sonra, biraz daha fazlasını yapmakta devam edenlerdir. Söylemek istediğim şu: vazifenizi ve biraz daha fazlasını yapınız, ve geleceğin nasıl tecelli edeceğini düşünmeyiniz.

*

İnsanların, ancak çalıştıkları takdirde başarıya ulaşacakları hakkında, çoğu artık klişeleşmiş çok şey söylendi. Ben de, sırası geldiğinden, bu konuda bir iki şey söylemek istiyorum. Ama konuya, bahsettiğim klişeleşmiş sözlerle değil, bir din adamının, “Hayatın bana azamî mutluluğu vermesi için ne yapmalıyım?” diye soran bir kimseye verdiği cevabı tekrarlayacağım.

Bu din adamı ona dedi ki: “Sizin bu sorunuz bana, bir tane ineği olan köylüyü hatırlattı. Bir gün, biri bu köylüye sordu: ‘İneğin günde ne kadar süt veriyor?’

Köylü, şu cevabı verdi: “Benim ineğim hiç süt vermez. Sütü, ondan almanız gerekir.”

*

Yıllarca önce William Colgate adındaki bir Amerikalı genç, bu dünyada kendisine bir yer yapmak için Baltimore şehrinden New York’a gitti. Yola çıkmadan önce, ailesinden biri ile görüştü. Bu kimse sordu: “Yapmasını bildiğin şey nedir?”

Genç Colgate, “Mum ve sabun yapmasını bilmekten başka bir şey bilmiyorum,” cevabını verdi.

O zaman bu aile dostu, genç Colgate’e şu öğütte bulundu: “Şu halde, yapabileceğin en iyi mum ve sabunu yap, ve Allah’ı da kendine ortak al.”

Colgate, bu öğüdü candan benimsedi, ve zamanla büyük ve ünlü bir sabun fabrikasının sahibi oldu. Günümüzde, Colgate sabunu ve diş macunu Türkiye’de de satılıyor.

Başlangıç üzerine

Üzerinde çalıştığınız bir işin ilk modeli, pek çokları tarafından beğenilmeyebilir. O zaman, sizi tenkit edenlere şöyle cevap verebilirsiniz:

“Sözleriniz bana, büyük İngiliz mucidi Michael Faraday’ın çağın Başbakanı Benjamin Disraeli’ye verdiği cevabım hatırlatıyor.

“Michael Faraday, yaptığı dinamoyu Disraeli’ye gösterdiği zaman Disraeli, günümüzdeki bütün jenatörlerin babası dinamoya şöyle bir göz attıktan sonra sordu: ‘Bu neye yarar?'”

Faraday, başbakanına şu cevabı verdi: ‘Mister Başbakan, bir bebek neye yarar?”

Bilgi edinmek üzerine

Üniversiteli gençlere cahillikten kurtulma, bilgi edinme üzerine konuşurken şunları da söyledim:

Mehmed Âkif, hakikî düşmanızımın cehalet olduğunu şu mısralarla anlattı:

Ey, derd-i cehalet, sana düşmekle bu millet,

Bir hâle getirdin ki, ne din kaldı ne namus!

Ey, sine-i İslâm’a çöken kapkara kâbus,

Ey, hasm-ı hakikî, seni öldürmeli evvel;

Şensin bize düşmanları üstün çıkaran el!

Pekâla, büyük şairin “hakiki düşmanımız” dediği cehaletin hakkından nasıl geleceğiz? Efendimiz’in gösterdiği yolda giderek; yâni, ilmi, Çin’de de olsa arayacağız.

Yalnız, öğrenmek, bilgi edinmek, ilim yoluna çıkmak için, içimizde birtakım şüphelerin bulunması, bildiklerimizin yetersiz olduğunun idrak edilmesi gerekir, Çünkü büyük Alman dramatik şairi Goethe’nin dediği gibi, “Biz, ancak bildiğimiz şeyin doğru olduğuna inanınz. Ama insanın bilgisi arttıkça, içindeki şüpheleri de artar.”

Şu halde, bildiklerinizin yetersiz olduğunu düşünüyor, gerçekten bilgi edinmek istiyor musunuz? Önce, buna karar vereceksiniz. Zira, Fransız yazan Anatole France’ın dediği gibi, “Bilgi, iyi bir şekilde hazmolunacaksa, iyi bir iştahla çiğnenmelidir.”

*

Bilgi edinmeğe çalışırken, elbet, kafamızı değişik fikirler üzerinde çalıştırmak mecburiyetindeyiz. Yâni, madalyanın arka tarafını da görmek lâzım. Tek bir şey üzerinde durmaya çalışmak, sizi hiçbir zaman gerçeğe götürmez. Aklıma, Azerbeycan’ın

Bakü şehrinde, atlı arabasında karpuz satan adam geliyor. Bu Azerî Türk’ünün hikâyesini, Erzurum Atatürk Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Haşan Seçen’den dinledim. O da, Atatürk Üniversitesinde staj yapmaya gelen bir Azerî üniversite mensubundan dinlemiş.

Bakü Üniversitesi’nde kürsü sahibi bir İngiliz profesörü, üniversiteye doğru yürürken, “Kesmece karpuz!” diye bağırarak karpuz satan bir karpuzcuyu seyretmeye başlar. Adam, arabasından aldığı herhangi bir karpuza bir iki defa avucu ile dokunduktan sonra, bıçağını vuruyor, ve kıpkırmızı karpuzu müşteriye göstererek veriyordu.

Adamın başındaki müşterileri dağıldıktan sonra, İngiliz profesörü karpuzcuya yaklaşır ve sorar: “Arabadaki bütün karpuzlar hep kıpkırmızı mı?”

Karpuzcu, “Hayır, içlerinde kelek olanlar da var,” cevabını verince, İngiliz profesörü, rastgele üç karpuz seçer ve karpuzcuya “Şunları kes de içini bana göster,” der.

Seçtiği karpuzların üçü de kelek çıkınca, İngiliz profesörü karpuzcuya, “Pekiyi, siz şimdi benim için bir karpuz seçin,” der.

Karpuzcu, arabadaki karpuzlardan bir ikisini şöyle bir yokladıktan sonra, bir tanesini alır ve bıçağını vurur. Karpuz kıpkırmızıdır.

Karpuzcunun parasını ödeyen İngiliz profesörü, başını hayret içinde iki yana sallayarak, “Kafa çok yahşi,” der, “ama sadece karpuza çalışıyor.”

Şu halde, hakikaten bilgi edinmek istiyorsanız, kafanızı “karpuz” dan başka şeylere de çalıştırmak zorundasınız.

Çalışmak ve inancın el ele gitmesi üzerine

Yıllar öncesi Amerika’nın Mississippi Nehiri’nde, yolcuları, nehirin bir yakasından ötekine kayağında taşıyarak geçimini sağlayan yaşlı bir kayıkçının, kayıktaki iki küreğinden birinde İNANÇ, diğerinde de ÇALIŞMAK yazılı imiş. Sebebi sorulduğunda, bu güngörmüş kayıkçı demiş ki:

“Nehiri, karşıdan karşıya geçmek için, her iki küreğe de ihtiyaç var. Çalışmaksızın inanç veya inançsız çalışmak, sizi bir dairede döndürür durur. Hayat yoluna tek kürekle çıkmak, nehiri tek kürekle geçmeye çalışmaktan farksızdır. Hiçbir yere gidemezsiniz.”

Din üzerine

Yeryüzünde, kendi dinlerinin diğerlerinin dinlerinden daha akla yakın, daha iyi olduğunu söyleyen, diğerlerinin ibadet şeklini küçümseyen milyonlarca insan var. Ben, onları düşündükçe, Hawai adalarındaki Çinlilerin, ölülerinin mezarlarına pirinç serptikleri yıllarda, bir Çinlinin, bir Amerikalıya verdiği cevabı hatırlıyorum.

Bu Amerikalı, elinde bir demet çiçekle kendi ölüsünün mezarını ziyarete giderken, bir Çinlinin de, kendi ölüsünün mezarına pirinç serptiğini görünce sordu: “Arkadaşın, pilavı ne zaman kalkıp yiyecek?”

Çinli cevap verdi: “Senin arkadaşın kalkıp çiçekleri kokladığı zaman.”

Doğruluğun mükâfatı üzerine

Ziya Paşa, “Müstakim [yani doğru] ol, Hazreti Allah utandırmaz seni,” diyor. Aklıma, bir işyerinde çalışmak için müracaat eden gencin hikâyesi geliyor.

Müessese sahibi, gencin doldurduğu fişi incelerken sordu: “Ama son üç yıl içinde ne gibi işler yaptığını burada belirtmemişsin.”

Genç, “Cezaevinde idim,” cevabını verdi.

Fakat bu sözü o kadar tabiî ve canlı bir tarzda söylemişti ki, karşısındaki adam hayret etti: “Adeta bir gurur vesilesi imişçesine cevaplandırdın.”

Genç dedi ki: “Hapishaneden ayrılırken, müdür, artık yalan söylemeyeceğime dair benden söz istedi ve ben de o sözü verdim.”

Müessese sahibi, gence dedi ki: “Yarın sabah, saat sekizde burada ol ve işe başla.”

Duanın yeri ve rolü

Kişinin kısmeti gökten zembille inmez. Ama aramızda öyleleri var ki, giriştikleri herhangi bir işin başarılı bir sonuca ulaşması için fazla bir gayret göstermiyor, sabah akşam dua ederek, Allah’ın yardımını diliyorlar. Bu insanlar bana, küçük çocuğu ile bir göle balık tutmaya giden Amerikalıyı hatırlatıyor. Baba-oğul, göl kenarına gelince, oltayı göle atıp otele döndüler. Bir saat sonra, oltaya balık takılıp takılmadığını görmek için göle gittikleri vakit, dört beş balığın takıldığını gördüler. Çocuk, “Ben, balıkların oltaya takılacaklarını biliyordum,” dedi.

Babası sordu: “Nereden biliyordun?”

“Dua ettim de onun için,” dedi, çocuk.

Oltayı yeniden hazırladılar ve yemek için otele gittiler. Yemekten sonra göle gittikleri vakit, yine birkaç balığın yakalandığını gördüler. “Çocuk, böyle olacağını ben biliyordum,” dedi.

Babası sordu: “Nereden biliyordun?”

Çocuk, “Dua ettim de onun için,” dedi.

Baba-oğul, oltayı tekrar göle attı ve otele döndüler. Yatmadan önce, göle gidip oltaya baktıkları vakit, bu defa bir tek balığın bile oltaya takılmadığını gördüler. Çocuk, “Ben oltaya balık gelmeyeceğini biliyordum,” dedi.

Babası sordu: “Nereden biliyordun?”

Çocuk, “Dua etmedim de onun için,” dedi.

Babasının, niye dua etmediğini sorması üzerine de çocuk, şu cevabı verdi: “Oltaya yem takmadığını hatırladım da onun için.”

Şu halde, biz çalışacağız ki Allah da bize verecek. Sabanının ucuna yapışıp tarlasını ekip biçmeyen köylünün ambarı boş kalır.

Eğitim üzerine iki fıkra

Amerika Cumhurbaşkanlarından James Garfield, politika hayatına atılmadan önce küçük bir üniversitenin rektörü idi. Bir gün, çocuğunu üniversiteye yazdırmak isteyen bir kadın yanına çıkarak, “Rektör Bey, dersleri biraz hafifletemez misiniz?” dedi. “Benim çocuğumun programınızdaki bütün dersleri takip etmesine vakti yok. O, bir an önce üniversiteyi bitirip hayata atılmak istiyor.”

Rektör Garfield, “Evet, hanımefendi, bu mümkündür,” cevabını verdi. “Yalnız, önce, çocuğunuzun ne olmasını istediğinizi sorabilir miyim? Bildiğiniz gibi, Cenab-ı Hak, bir meşe ağacını yüz senede yetiştirirken, bir kabak için iki ay yeterli.

*

Eski zamanlarda, üç yolcu bir çölde gidiyordu. Kurumuş bir nehir yatağından geçerlerken gaipten bir ses geldi: “Durunuz!”

Yolcular, hemen atlarını durdurdular. Ses, atlarından inmelerini söyledikten sonra devam etti: “Şimdi, yerden bir avuç taş alarak ceplerinize koyunuz ve yolunuza devam ediniz.”

Yolcular atlarına bindikleri zaman, ses dedi ki: “Emrimi yerine getirdiniz. Yarın güneş doğduğu zaman, hem sevinecek hem de üzüleceksiniz.”

Ne diyeceklerini bilemeyen atlılar yollarına devam ettiler. Ertesi sabah, güneş yükseldiği zaman, ellerini ceplerine soktukları vakit, bir mucizenin gerçekleştiğini gördüler: ceplerindeki çakıl taşları, elmaslara, yakutlara ve diğer kıymetli taşlara dönüşmüştü. Seviniyorlardı, çünkü taşları ceplerine koymuşlardı; üzülüyorlardı, çünkü daha fazla taş almamışlardı.

İşte, eğitimin hikâyesi de bu.

Eşeğin gölgesi üzerine

Gazetelerimizi kanştırdıkça, küçücük, alelâde haberlerin nasıl koskocaman puntolu başlıklarla verildiğini görüyorsunuz. Ülkemizi ve dünyayı ilgilendiren pek çok mesele varken, niye alelâdelikler üzerinde duruluyor, diye gazetecilere sorduğunuz vakit, onların cevabı hazır: “Halkımız, bunlardan zevk alıyor.”

Eğer halkımızın gerçekten hiç de küçümsenemeyecek bir kısmı, cidden bu tür haberlerden hoşlanıyorsa, eski Yunanistan’ın büyük hatibi Demosten’in Yunanları ile bizim halkımız arasında pek fark bulunmadığı hükmüne varmak da pek zor olmayacak.

Demosten, ülkeyi ilgilendiren önemli bir mesele hakkında Atinalılara hitap etmeye çalışıyor, fakat halk pek ilgilenmiyordu. Büyük hatip, bunun üzerine konusunu değiştirdi.

“Bir adam, evindeki eşyasını bir diğer köye götürmesi için bir eşek kiraladı. Sahibi de, eşeği ile birlikte gideceğini söyledi; eşeğin işi bitince, hayvanı geri getirecekti. Öğle üzeri, yemek için mola verildi. Güneş, yakarcasına kızdıryordu. Eşeği kiralayan, hayvanın gölgesine uzanarak dinlenmek istedi, fakat eşeğin sahibi, ‘Olmaz,’ dedi, ‘sen, sadece eşeği kiraladın, gölgesini değil. Eşeğin gölgesinde ben dinleneceğim.’

“Eşeği kiralayan adam ise hayvanı, her şeyi ile kiraladığım söyleyerek, hayvanın gölgesinde dinlenme hakkının da kendisinin olduğunu iddia etti.”

Demosten, konuşmasının bu noktasında durdu ve kürsüden ayrılmak için davrandı. Fakat dinleyeciler, hep bir ağızdan, kürsüden ayrılmamasını, eşeğin gölgesinin kimin üzerinde kaldığını söylemesini istediler.

Çağın bu büyük hatibi, o zaman bağırarak dedi ki: “Siz ne aptal insanlarsınız. Sizi çok yakından ilgilendiren hayatî bir mesele üzerindeki konuşmayı dinlemek istemiyor, ama eşeğin gölgesiyle ilgileniyorsunuz.”

Diğerlerinden farklı düşünmekten korkmamak üzerine

Diyelim, bir öğretim üyesisiniz, ve talebelerinize, diğerlerinden farklı düşünmekten korkmamaları gerektiği üzerinde bazı şeyler söylemek istiyorsunuz. Şöyle diyebilirsiniz:

Nobel Edebiyat Mükâfatı kazanmış Amerikalı Şair Robert Frost, bir şiirinde diyor ki:

Ormanda yol ikiye ayrıldı,

Ve ben, yürüdüm, pek gidilmeyen yolda; işte bu oldu, aradaki büyük fark da.

Şair Robert Frost, bu mısraları ile, adını kendisinden sonra da canlı tutacak kalıcı eserler vermenin ilk şartının, diğerlerinden farklı olmaktan, onlardan farklı düşünmekten korkmamak gerektiğini anlatıyor. Çünkü herkes gibi düşünmeyen, herkesin yaptığını yapmayan, herkes gibi hareket etmeyen insanlardır ki, büyük işler başarabilirler. Amerikalı gazeteci ve eğitimci Walter Lippmanın’da, “Herkesin aynı şekilde düşündüğü bir ülkede de, kimse pek fazla düşünmez.” diyor. Ve alelâdeliğe giden yolun ilk adımı da, düşünmemekle başlar.

İngiliz filozof ve iktisatçısı John Stuart Mili de, toplumların önündeki en büyük tehlike, diğerlerinden farklı olmak istemeyenlerin sayısının çok az olduğudur, diyor. Bu söz, bilhassa günümüzün Türkiye’si için doğru. Pek çoklarının hayattaki başlıca gayesi, düşünce rüzgârlarının estiği istikamette gitmek, o yoldan ayrılmamak. Ama medeniyet, gelişmesini, diğerlerinden farklı olan insanlara borçlu. Peygamberler, filozoflar, büyük liderler, büyük ilim adamları, karşılaştıkları haksızlıklara, kendilerine yöneltilen hakaret ve suçlamalara, hattâ otoritelerin eziyet ve zulmüne rağmen, inandıkları yolda yürümekte ısrar eden insanlardılar. Şu halde, gerçek başarıya ulaşmak istiyorsanız, zaman zaman yapayalnız kalsanız dahi, düşünce rüzgârlarının aksi istikametinde gitmekten, akıntıya kürek çekmekten korkmayacaksınız.

Faziletli insan üzerine

Halife Mansur, Bağdat kadılığı için Ebu Hanefi’yi seçmişti. Fakat o, içine siyaset bulaşacak böyle bir görevi kabul etmek istemedi. “Senin kadı olman gerek,” diyen halifeye şu cevabı gönderdi:

“Ey Emir! Ben bu işe lâyık değilim. Eğer doğru söylüyorsam, gerçekten lâyık değilim demektir ki, kadı olmam yanlış olur. Yok eğer, lâyık isem ve lâyık değilim diye yalan söylüyorsam, Halifenin önünde yalan söyleyen birini, Müslümanlar’ın başına kadı yapmak doğru olmaz.”

Halife, bu cevap karşısında Ebu Hanefi’yi kadı yapmaktan vazgeçti.

Hakikatler de eskir

Norveçli piyes yazarı Henrick Ibsen’in Halkın Düşmanı adlı eserinde, Dr. Stockmann, mahallî gazetenin başyazarı Hovstad’a ve kasabanın bir grup halkına hakikatin, kasabanın ileri gelenlerinin söyledikleri gibi olmadığını şöyle anlatır:

“Evet, Bay Hovstad, Allah bilir, hakikatin, tamamen çoğunluğun belirttiği gibi olduğu yalanına başkaldırmaya karar verdim. Çoğunluğun taptığı bu hakikatler nelerdir? Onlar, öylesine eski ve kullanılmış hakikatler ki, gerçekte, artık elleri, ayakları tutmazcasına yıpranmış, eskimiş, iler tutar tarafları kalmamıştır. Ve bir hakikat de, bu yaşa geldi mi, onu bir yalandan ayırd etmek hemen hemen mümkün değildir.”

Hallerinden şikâyet edenler üzerine

İranlı Şeyh Sadi, bir vakitler yalınayak kalmış, ayakkabı satın almaya da gücü yokmuş. Can sıkıntısından Kufe Camii’ne gitmiş. Caminin önünde, ayaksız bir dilenci görünce, yalınayak da olsa, ayakları olduğu için Allah’a şükretmiş.

Şu halde, hâlimizden şikayet etmeden önce, bizden de kötü durumda olanları düşünelim.

Harekete geçmek

Herhangi bir işe girişmek için şüphesiz o işin nasıl yapılacağı üzerinde düşünmek gerek. Ama öyleleri var ki, bu gibi durumlarda çok fazla düşündüklerinden, işin nasıl yapılması gerektiğinde kesin bir karara varamayıp, yapmak istedikleri işi geciktirmekle kalmıyor, çok defa, giriştikleri işlerde bekledikleri neticeyi alamıyorlar. Ben, harekete geçmenin analiz etmekten daha önemli olduğunu düşündüğüm zamanlarda, yirminci yüzyılın en büyük bilgini Einstein’in, bir Amerikan üniversitesinde gençlere hitap ettiği sırada, anlattığı bir fıkrayı hatırlıyorum.

Kırkayak, ayaklarını gururla teşhir ediyordu. Bir kurbağa sordu: “Bir noktadan diğerine giderken, kırk ayağından, önce hangisini hareket ettiriyorsun?”

Kırkayak, düşünmeye başladı. Önce, bir ayağını denedi, olmadı; ardından ötekini denedi, yine olmadı. Sonunda, teker teker hiçbir ayağını hareket ettiremeyeceğini gördü. Kırkayak yürüyemez olmuştu.

Hayat mücadelesi

Bir Amerikalı baba, çocuğuna, hayâtta karşılaşacağı güçlüklerle nasıl mücadele etmesi gerektiğini bir misâlle anlattı. Bu çocuk, sekropiya denen bir tür güve kozalarını topluyor ve bahar gelince, güvelerin kozalardan çıkışlarını hayret ve ilgi ile seyrediyordu. Fakat güvelerin kozalardan çıkarken sarfettikleri gayret karşısında da içinde bir acıma hissi gelişiyordu. Babası bir gün, bu böceklerin bir tanesinin kozadan çıkmasını güçleştiren ipliği makasla kesti, ama böcek de, çok geçmeden öldü. Baba, o zaman oğluna dedi ki:

“Böcek, kozadan çıkarken sarfettiği gayret neticesinde, vücudundaki zehiri dışarı verir. O zehir dışarı verilmezse böcek ölür. İnsanlar da, daha güçlü, daha iyi olmak ve böylece istediklerini yapabilmek için karşılaştıkları zorluklarla çarpışarak, mücadele ederek güçleşir, olgunlaşır, ve gelişirler. Şayet insanlar, arzularına kolayca erişirlerse, karakterleri zayıflar, âdeta, içlerindeki bir şeyin kaybolduğunu, öldüğünü hissederler.

Hırsızların böyleleri de varmış

Aşağıdaki satırlar Amerikan tabiatçısı ve yazan Henry David Thoreau’nundur (1817-1862):

“Geçen gün sokak kapısına bir sürgü almak için nalburiye dükkanına gittim. Adam, sürgüyü sarıp verirken, ‘Vali bey, kasabamıza geliyormuş da … ‘ dedim. Dükkan sahibi, ‘Evet, biliyorum,’ dedi. ‘Vali ile birlikte eyalet meclisi üyeleri de geliyor.’

“O zaman, ‘Şu halde iki sürgü alacağım,’ dedim.

“Adam, koruyucularımız kasabaya geleceği için, son günlerde kilit ve sürgü satışının çok arttığını söyledi.”

Hizmet aşkı

Günümüzde eksikliğini duyduğumuz şeylerden biri de, hemcinslerine hizmet etmek isteyen insanlarımızın gittikçe azalmakta oluşu. Pek çokları, çok sık kullanılan bir tâbirle “köşeyi dönmek”ten başka bir şey düşünmüyor. Ama yine, dillerden düşmeyen “Büyük Türkiye’nin mimarları, köşeyi dönmeyi başlıca hedef yapanlar değil, vatandaşlarına hizmet etmeyi hedef seçen insanlar olacaktır. Ben, bu tür insanları düşündükçe aklıma, Afrika yerlileri arasında çalışmak için evinin ve ülkesinin her türlü huzur ve rahatını terketmek isteyen genç doktor geliyor. Genci yolundan çevirmek isteyenler, şu tür sorularla onu fikrinden vazgeçirmeye çalışıyorlardı:

“Sen, orada koca bir milletin çektiği sıkıntılara karşı tek başına ne yapabilirsin? Sen, o muazzam insan denizi ortasında kaybolup gideceksin. Onlardaki salgın hastalıkları önlemek için ne yapabilirsin? Harbi, açlığı, kuraklığı, su baskınlarını nasıl önleyeceksin?”

Genç doktor, onlara şu cevabı verdi: “Ben, çevrem karanlık olduğu zaman, karanlığa küfretmem, kandilimi yakanm.”

Şu halde, bizim de karanlığa küfredecek insanlara değil, kandillerini yakacak idealistlere ihtiyacımız var . ..

Hüküm vermeden önce

Günümüzde, bilhassa biraz isim yapan birinin, sadece bir yönüne, bazı düşüncelerine bakarak tenkit eden pek çok insan var. Bu insanlar bana, dört oğlunun herhangi bir kimse veya şey hakkında acele hüküm vermekten kaçınmasını isteyen babayı hatırlatıyor. Baba, bir gün en büyük oğluna, kışın, ülke dışına bir yolculuk yaparak mango ağacını görmesini söyledi. (Mango, nar büyüklüğünde fakat beyzî [yumurta biçiminde] bir meyvadır. Tadı armudu andırır; bilhassa tropikal bölgelerde, ve Mısır’da da yetişir.) Bahar gelince, ikinci büyük oğlunu mango ağacını görmesi için gönderdi. Yazla birlikte, onun bir küçüğü yola çıktı. En küçük oğlu da sonbaharda çıktığı yolculuktan dönünce, bu akıllı adam, dört oğlunu yanma çağırarak, “Gördüğünüz mango ağacını bana anlatınız,” dedi.

En büyük oğlu—ki ağacı kışın görmüştü— ağacın, yanmış, kavrulmuş bir kütükten farksız olduğunu söyledi.

Onun bir küçüğü, “Dantel gibi yaprakları var,” dedi.

Üçüncü oğlu, ağacın çiçeklerinin gül kadar güzel olduğunu söyledi.

Çocukların en küçüğü ise, “Ağacın, armudun tadını andıran nefis meyvaları var,” dedi.

Akıllı baba, o zaman, “Evlâtlarım, hepiniz haklısınız,” dedi. “Çünkü her biriniz, ağacı ayrı mevsimlerde gördünüz.”

Şu halde, diğerlerinin düşünce ve davranışları hakkında hüküm vereceğimiz zaman, ağacı her mevsimde görüp görmediğimize emin olmalıyız.

İnatçılık üzerine

Türkiye’de, başta din olmak üzere, hemen hemen her konuda, hakikatin kendilerinde olduğunu iddia eden pek çok insan var. Ben, onları dinledikçe, okudukça, ve düşündükçe, bir millî bayram günü, küçük çocuğunun devam ettiği okulun geçişini çılgınca alkışlayan Zarife hanımı hatırlıyorum. Zarife hanım, olanca gücü ile bağırıyordu: “Yaşa, çok yaşa, benim biricik oğlum Ahmet’im! Maşallah, aslan gibi yürüyorsun! Onların hiçbiri senin eline su dökemez.”

Ne var ki, bütün okul doğru adımda yürürken, Ahmet, yanlış adımda yürüyordu. Kadının yanındaki biri, bunu hatırlattığı vakit Zarife hanım, “Hayır, hayır,” dedi, “benim sevgili oğlum Ahmet’im dışında hepsi yanlış adım atıyor.”

Kokuşmak, soysuzlaşmak üzerine

Bektaşi, tabladan aldığı bir palamudun kuyruğunu kokluyordu. Balıkçı, “Babalık, balığı başından koklarlar,” dedi.

Bektaşi, “Baş tarafı kokmasına kokmuş da,” dedi, “kuyruğuna kadar gelmiş mi diye bakıyorum.”

Kötü huylar, kötü itiyatlar

Bir baba oğlunu, karakterli bir insan olarak yetiştirmeye çalışırken, kötü bir şey yaptığı zaman, bahçedeki direğe bir çivi çakmasını, iyi bir şey yaptığı zaman da direkten bir çivi çıkarmasını istedi.

Çocuk, babasının dediğini yaptı, ama çivi deliklerinin kaybolmadığına da üzüldü. Biz de, tavırlarımızı değiştirebilir, hayatımızda her zaman yeni bir sayfa açabiliriz. Fakat eski kusurlarımızdan bazıları gitmez, kalırlar, Uzun zaman devam ettirilen alışkanlık ve âdetleri atmak zordur. Çivi delikleri kalır, ve o delikler de, kötü düşünce ve hareketlerimizi her zaman bize hatırlatırlar.

Kötünün kötüsü üzerine

Biri, elindeki iki testi şaraptan hangisinin daha iyi olduğunu bir Bektaşi’ye sormuş. Bektaşi, testilerin birinden bir yudum aldıktan sonra, ağızındaki şarabı hemen yere tükürerek, cevap vermiş: “Öteki daha iyi.”

Adam, “Ama ötekini tatmadın,” deyince Bektaşi, “Tattığım şarap o kadar kötü ki,” demiş, “ondan daha kötüsü olmaz.”

Mutlu olmak istiyorsanız

Bilge bir adam diyor ki: “Başarı bir seyahattir —hedef değil. Mutluluk, gidilen yol üzerindedir— yolun sonu değil. Çünkü o zaman yol bitmiş ve vakit de çok gecikmiş olur. Mutlu olmanın zamanı bugündür, yarın değil.”

Yunan filozofu Epiktetüs de, hemen hemen bin sene önce şöyle demişti: “Akıllı bir insan odur ki, sahip olmadığı şeyler için üzülmez; sahip olduğu şeyler için sevinir.”

Nemelâzımcılık üzerine

Günümüzün Türkiye’sinde, etliye sütlüye karışmak istemeyen, kendilerini şahsen ilgilendirmediği takdirde, hayatî önemi haiz konu ve meselelerde dahi ses çıkarmaksızın köşelerine sinen pek çok insan var. Bu kimselere, Nazi Almanya’sında yaşamış bir Protestan papazının hâtıra defterindeki şu satırları hatırlatmak isterim: “Önce Yahudiler’i götürdüler, aldırmadım; ben Yahudi değildim. Sonra, Katolikler’i götürdüler, yine aldırmadım; ben Katolik değildim. Ardından, Protestanlar’ı götürdüler; çevreme baktım, bana yardım edecek kimse kalmamıştı.”

Örnek olmak üzerine

Pek çokları, çocuklarını terbiye etmeye veya çevresindeki bazılarının tavır ve hareketlerini değiştirmeye çalışırken, “şunu yapın, bunu yapmayın” diye öğüt veriyor. Bu tür nasihatlar, diğerlerinin, çok defa bir kulağından girer, ötekinden çıkar. Kitap okumayan bir ana ve babanın çocukları da kitap okumaz. Her akşam içki için babanın oğlu da içkici olur.

Küçük bir yengecin annesine söylediğini hatırlıyorum. Annesi, “Niye öyle yan yan yürüyorsun? Düz yürüsene!” dediği zaman, yavru yengeç, şöyle cevap verdi: “Anneciğim, çok doğru söylüyorsun. Eğer sen bana nasıl yürümem gerektiğini gösterirsen, ben de senin gibi yürümeye çalışırım.

Sıradan insanların baştâcı edilmeleri üzerine

Türkiye, çok az sayıda istisnaları dışında, gazeteci Ahmet Güner’in deyişiyle, bir “sıradanlar ülkesi”. Politikacılarımız sıradan insanlar, akademisyenlerimiz sıradan, “sanatçı” denilen şarkıcılar sıradan, gazetecilerimiz sıradan, sporcularımız sıradan . . . Akla, ister istemez, Bekri Mustafa geliyor.

Bekri Mustafa, sırtında cüppesi, başında sarığı, bir öğle üzeri çakır keyif, küçük bir cami önünden geçerken, cemaat heyecanla önünü keser ve der ki:

“Hoca efendi, bizim imam ânide hastalandı, evine götürdük. Fakat musalla taşında bir mevtamız var. Lütfen gelin, namazını kıldırın.”

Bekri Mustafa, imam olmadığını, ve bilhassa o hâliyle namaz kıldıramayacağını söylerse de, cemaat dinlemez, âdeta yakapaça musalla taşının önüne getirirler. Bekri Mustafa, namazı kıldırırken, bir ara tabuta doğru eğilir ve bir şeyler söyler.

Namaz sonunda cemaat, Bekri Mustafa’ya, namaz sırasında mevtaya ne söylediğini sorduğu vakit, Bekri Mustafa şu cevabı verir:

“Ona dedim ki: ‘Öteki dünyadakiler, bu dünyada nelerin olup-bittiğini sordukları vakit, Bekri Mustafa imam oldu dersin, onlar anlarlar.’ “

Sorumluluk hissi

Tütününü öven şaşkın tiryaki durumuna düşeceksem de, kitabın dördüncü sayfasında ifade ettiğim bir inancımı burada da tekrarlayacağım: Türkiye’mizin, her sahada, her bakımdan ileri dünya ülkeleri safına katılabilmesi için benim sunacağım reçete çok basit: herkes vazifesini, yüklendiği bir işi, mümkün olan en iyi bir şekilde yapabilmek için azamî gayreti sarfetsin. Ben —gururumu hoş görün— şahsen yayımladığım bütün kitaplarımda, bu derin inancımın ışığı altında çalıştım, ve sanıyorum, başarılı da oldum.

Pek çoklarmıza garip gelebilir, ama böylesine sorumluluk hissini bana, yıllar ve yıllar öncesi Amerika’da üniversiteye giderken, bir hitabet kitabında okuduğum bir fıkra aşılamıştı. Fıkra şu:

Seyyar bir şemsiye tamircisi, yol kenarında küçük bir kutu üzerine oturmuş, şemsiye tamir ediyordu. Adam, tamir edilecek kısımları dikkatle ölçüyor, itina ile yama koyuyor, telleri birer birer deneyerek güçlendiriyordu. Adamı hayranlıkla seyreden bir genç, yanma yaklaşarak, “İşinizi çok dikkatli yapıyorsunuz,” dedi.

Elindeki işi bırakmayan şemsiye tamircisi, “Evet, ben, her zaman işimi iyi yapmaya çalışırım,” dedi.

Genç, “Müşterilerin, yapılan işin iyi veya kötü olduğunu, ancak sen gittikten sonra anlayacaklar,” dedi.

Tamirci, “Evet, haklısınız,” cevabını verince, genç, “Bu tarafa tekrar gelecek misiniz?” diye sordu.

Tamircinin “Hayır” cevabı üzerine “O halde, niye bu kadar titizsiniz?” diyen gence, tamirci bu defa şunları söyledi:

” O zaman, benden sonra buradan geçecek öteki tamircinin işi kolaylaşacak. Ben, eğer kötü malzeme kullanır ve baştansavma iş yaparsam, halk bunu ergeç anlayacak ve benden sonra buradan geçecek tamirciye kimse iş vermeyecek”.

Şefkat ve iyilikseverlik üzerine

Amerikalı kadın şair Emily Dickenson’un, aşağıdaki mısralarını benimseyerek uygulamaya çalışan insanlarımızın sayısı ne kadar çok olursa, ülkemizin, o kadar iyi bir ülke olacağina inanıyorum:



Eğer durdurabilirsem acımasını bir kalbin, Yaşamış olmayacağım beyhude.

Eğer hafifletebilirsem ıztırabını bir hayatın, Veya acısını bir ağrının;

Veya koyabilirsem tekrar yuvasına,

Baygın ve halsiz bir serçeyi,

Yaşamış olmayacağım beyhude.

Güçlü insan, yumuşak insan

M.Ö. Beşinci yüzyılda yaşamış Çin filozofu Lao-Tzu, Tao-te King adlı kitabında diyor ki:

“Bir insan hayatta iken yumuşak ve şefkatlidir; öldüğü zaman sertleşir ve katılaşır. Bütün hayvanlar ve bitkiler, canlı iken hassas ve narindirler; öldükleri zaman solar ve kururlar. İşte bunun için derler ki: ‘Sertlik ve kuruluk, ölümün, yumuşaklık ve narinlik ise hayatın parçalarıdırlar. Çok katı olan askerlerin görevlerini yerine getirememelerinin, çok katı olan bir ağacın kırılmasının sebebi budur. Güçlü ve büyük bir insan, kendisini alçak tutar; zayıf ve yumuşak olan da, kendisini yüce tutar.’ “

Üç sınıf insan

Bir Amerikalı hatip, yardımseverleri üç sınıfta topladı: çakmak taşı, sünger, ve arı kovanı.

Çakmak taşından bir şey alabilmek için, ona çekiçle vurmanız gerekir, ve alabildiğiniz de, çakmak taşı ve kıvılcımdır.

Süngerden bir şey alabilmek için, onu sıkmanız gerekir; ne kadar fazla sıkarsanız, o kadar çok alırsınız.

Ama an kovanının tatlılığı dışarı taşar.

Bazı insanlar cimri ve sıkıdırlar; ellerinden gelse, hiçbir şey vermek istemezler.

Diğerleri iyi tabiatlıdırlar; zorlandıkları vakit yumuşarlar, ve ne kadar sıkıştırırlarsa, o kadar çok verirler.

Bir kaçı da, istemeden vermekten zevk alırlar, ve bunlar için de İncil diyor ki: “Allah, neş’e ile vereni sever.”

Bir kişinin kurtarılmasının önemi

Ellerinde, muhtaç birine yardım etmek imkânı varken, bu kadar fakir insan arasında bir kişiye yardım etmekle ne çıkar diyenler bulunur. Bu insanlar bana, Haşan Pulur’un sütununda okuduğum bir fıkrayı hatırlatıyor.

Okyanus sahilindeki bir genç sabaha karşı, denizin yükselmesiyle sahile vuran yüzlerce ve yüzlerce deniz yıldızından yetişebildiklerini denize fırlatıyordu. O sırada sahilde gezinen orta yaşlı biri merak etti, gencin yanına geldi ve ne yaptığını sordu.

Genç, “Birazdan güneş yükselecek ve deniz çekilecek,” dedi. “O zaman, sahile vuran bu deniz yıldızları ölecekler.”

Adam, “İyi ama,” dedi, “kilometreler boyunca sahile vurmuş yüzlerce, belki binlerce deniz yıldızından birkaçını yeniden hayata kavuşturmuş olmanın ne farkı var?”

Genç, ölmek üzere bulunan yüzlerce deniz yıldızından birini daha denize fırlattıktan sonra, “Senin için, ölmek üzere bulunan bu yüzlerce deniz yıldızından bir tanesinin yeniden hayata kavuşmasının belki hiç farkı yok” dedi. “Ama o deniz yıldızı için, çok farkı var”.

Şerefli bir insan

Amerikan Dahilî Harbi’nden sonra, büyük bir sigorta şirketinin temsilcisi, Güney eyaletlerinin, mağlup fakat Kuzeylilerin de hürmet ve hayranlığını kazanmış başkumandan general Robert E.Lee’ye, temsil ettiği sigorta şirketinin genel müdürlüğünü kabul ettiği takdirde, kendisine senede 50,000 dolar maaş ödeyeceklerini söyledi.

General Lee, hayatını devam ettirebilmek için bir iş bulması gerekli olmakla beraber, bu kadar yüksek bir maaşı hak ettirecek derecede hizmeti dokunamayacağını söyledi.

“Biz, sizin, şirketimize yapacağınız hizmet üzerinde durmuyoruz,” dedi, adam. “Biz, sadece sizin adınızı kullanmak istiyoruz.”

Gen. Robert L.Lee, sakin fakat kesin bir sesle cevap vredi: “O, satılık değildir.”

Gen. Lee, senede 1,500 dolar maaşla küçük bir kolejin rektörlüğünü kabul etti.

Tecrübe üzerine

Bir şirketin satış şubesi başına yeni bir müdür getirildi. Şirkette, otuz yıllık tecrübesiolmasına rağmen, o mevkie niye kendisinin getirilmediğini soran bir görevliye, şirketin genel müdürü, şu cevabı verdi: “Dostum, sizin gerçekte otuz yılık tecrübeniz yok, otuz tane bir yıllık tecrübeniz var.”

Tenkit edilmekten korkmayınız

Diğerlerinden farklı bir şeyler yapabilecek yeteneklere sahip olabilmelerine rağmen, onların tenkitlerine muhatap olmaktan korkan, yapmak istediklerini yapmaktan çekinen insanlar var. Onların, Finlandiya’nın “millî” kompozitörü Jean Sibelius’un bir sözünü kafalarından çıkarmamalarını isterim.

Genç bir kompozitör, Sibelius’a, musiki eleştiricilerinin kendisini fena halde tenkit ettiklerinden sızlanıyordu.

Sibelius, “Ben senin yerinde olsam, zerrece aldırış etmem ve üzülmem,” dedi. “Unutma ki, dünyanın hiçbir yerinde, herhangi bir eleştirici için heykel dikilmemiştir.”

Türk: “Dünyanın en asil insanı”

Geçen asırlarda Türkiye’yi ziyaret eden ecnebiler hâtıralarında, Türk insanının asaletini, zarafetini, nezaketini, terbiyesini, dürüstlüğünü anlata anlata bitiremiyorlardı. Tarih Hâzinesi mecmuasının Haziran 1951 tarihli sayısında, geçen yüzyılların o asil Türk’ü şöyle anlatılıyor:

İstanbul’da Bahçekapı’da, meşhur bir terzihânenin sahibi olan Macar Mösyö Bak, bir gün, Serkl Doryan Klübü’nde, aralarında İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, Rum, Ermeni, ve Yahudi bulunan bir topluluğa şunları da söyledi.

“Ticarethanemizde kapıcılık yapan bir Türk, harbe giderken, daha evvelden ticarethanemizden aldığı on, onbeş lira borcu veremeyeceği için af diledi. Fakat harpten sağ dönerse bizzat kendisinin, şehit olursa, ailesinin bu borcu mutlaka ödeyeceğini söyledi. Umumi Harp bittikten bir müddet sonra, bir gün pek genç bir delikanlı ziyaretime geldi ve kapıcının oğlu olduğunu söyleyerek, ‘Babam, harpte şehit oldu,’ dedi. ‘Vasiyeti mucibince size olan borcunu getirdim. Paramız olmadığı için, daha evvel getiremedim. Kusura bakmayın.’

“Ben, parayı almamakta ısrar edince, çocuk çok müteesir oldu, ve Bu babamın vasiyetidir,’ dedi. ‘Eğer almazsanız, onun ruhu muazzep olur. Bu, bir namus borcudur.’ “

Hakikî bir Türk dostu olan Mösyö Bak, fıkranın sonunda gözleri yaşarmış olarak, gür sesiyle ve kendine mahsus edasıyla şöyle dedi:

“Efendiler! Dünyanın en asil, en doğru, en namuslu milleti Türk milletidir.”

Yaşama azmi üzerine

Üç dindar aralarında konuşuyorlardı. Ortaya bir sual atıldı: “Eğer dünya birdenbire simsiyah karanlık kesilse, ne yapardınız?”

Biri şöyle dedi: “Hemen Allah’a dua ederek, Cennet’in kapılarını açmasını isterdim.”

Bir diğeri şunları söyledi: “Allah’a dua ederek, kadere boyun eğdiğimi, Allah ne isterse onu çekmeye hazır olduğumu söylerdim.”

Üçüncüsü ise dedi ki: “Karanlıkta nasıl yaşayacağımı öğrenmeye çalışırdım.”

Yaşlılık-Gençlik

Gençlik der ki: “Dünya benimdir. İstikbal güzeldir, yolum çiçeklerle bezenmiştir. Hayattan, bugün zevk aldığım gibi, yarın da zevk alacağımdan, istikbalim için üzülmeme hiç gerek yoktur.”

Yaşlılık der ki: “Enerjinin hepsini harcama. Gücünü, önündeki yıllar için eşitçe böl ki, kendini hiçbir zaman zayıf ve yorgun hissetmeyesin. Eğer canlılığını ileriki yıllar için muhafaza etmezsen, şimdiki küçük iyi talihin, hâlâ güçlü bulunduğun bir sırada, elinden kaybolacaktır.”

Sh:1023-1036

DÜNYANIN DÖRT KÖŞESİNDEN BAZI ATASÖZLERİ

AFRİKA— Horoz ötsün veya ötmesin sabah olacaktır • Horoz sarhoş olunca, atmacayı unutur • Bilgi, bahçe gibidir: sulanıp gübrelenmedikçe hasadı olmaz • Başkalarının ayaklarıyla yola çıkılmaz • Allah’ın gönderdiği fırsat, uyuyanı uyandırmazKümes ne kadar kalabalık olursa olsun, yumurtlayacak tavuk, yumurtlamak için yer bulur.

ALMANYA— Zenginliğini kaybeden hiçbir şey kaybetmez; sıhhatini kaybeden bir şeyler kaybeder, ama karakterini kaybeden her şeyini kaybeder • Tavuğun gözünde, solucan her zaman haksızdır • Vaazı tilki veriyorsa, kümese göz kulak ol.

AMERİKA— Bir çürük elma, bir çuval elmayı berbat eder • Faziletli olmaya çalışırsan, çok defa mutlu da olursun • Fırtınada her liman iyidir • Muhallebinin tadı yenilince anlaşılır • Solucan yok diye, tavuk toprağı eşelemekten vazgeçmez.

ARAP ÜLKELERİ— Her haris insan bir köledir; her kıskanç insan da bir dilenci • Bir şehir ne kadar kutsal ise, orada yaşayanlar da o kadar kötüdürler • Sahibinin kim olduğunu öğrenmeden köpeği kovma • Eğer komşun bir defa hacca gitmişse, ona dikkat et; iki defa gitmişse kendini sakın; üç defa gitmişse, evini değiştir.

ARNAVUTLUK— Bir fare için kedi bir aslandır.

BELÇİKA— Duvardaki hiçbir taş yalnız düşmez.

ÇİN— Bir devletin büyümesinde veya çürümesinde, alelâde insanın da hissesi vardır • Büyük bir nehir, küçük ırmakları reddetmez • Hava iyi ise, yanma şemsiyeni, aç değilsen, yiyeceğini al • Karanlıktan şikâyet edeceğine, kalk bir mum yak • Sıkıntılarımızın çoğu, küçük şikâyetlerimizdir; insanları düşüren, dağ değil, dağ yolundaki taşlardır • Bin kilometrelik bir yol, bir adımla başlar.

DANİMARKA— Pek çoklarının elinde iyi kartlar vardır, ama kullanmasını bilmezler • Merdivende yükseleceksen, en alt basamaktan başlayacaksın.

FRANSA— Yumurta üzerinde yürüyen dikkatli olmalı • Yumurta kırılmadan omlet yapılmaz • Eşya ne kadar çok değişirse, o kadar aynı kalır • Yalayan, ısırır da.

GÜRCİSTAN— Tavuğunu çalan tilkiyi affedersen, koyununu da götürür • Bülbül, gülde olduğu kadar, dikende de öter.

HİNDİSTAN— Suda yaşamaya mecbur kalan, timsahı kendisine düşman yapmaz Pek çokları mideleri uğruna evliya olurlar • Kaplanın nasıl bir hayvan olduğunu öğrenmek istersen, kediye bak.

İNGİLTERE— Aşkın ince olduğu yerde hatâlar kalındır • Kanunlar, sinekleri yakalar, ama eşek arılarını serbest bırakır • Bilgisiz şevk, ateşsiz ışık gibidir • Meleklerin girmeye çekindikleri yere, ahmaklar koşarak girerler • Kaptanın ustalığı, durgun denizde anlaşılmaz • Yaşlanan köpeğe yeni cambazlık öğretilmez • Din, iyi bir zırh, ama kötü bir kisvedir.

İRAN— Ben üç şey görmedim: karıncanın gözünü, yılanın ayağını, ve mollanın iyiliğini.

İRLANDA— Yenilen ekmek çabuk unutulur • Yeni süpürge iyi süpürür, ama köşeleri bilen de eskisidir • Günü, geceleyin öv • Büyük konağın merdivenleri kaygan olur • Çabuk olgunlaşan, çabuk çürür.

İSKOÇYA— Eğer şeytan ölü olsaydı, insanlar Allah uğruna çok az şey yaparlardı Gerçek rüya uyanıkken görülür • Meyvayı yemek isteyen, ağaca tırmansın.

İSPANYA— Çamurlu yola, arabanın tekerleklerini yağlayarak çık • Kendi evinin dumanı, komşunun ateşinden iyidir • Hakikat sindirilir, ama boğazlanamaz.

İSRAİL— Koyunlar kırpılırken kuzular titreşir • Önce öğren, sonra fikir sahibi ol Çöplük sinekleri, fırtınalı havadan hoşlanır • Sirkeden başka bir şey içmeyen, şarabın tadını bilmez.

İTALYA— Diken eken, yalınayak gezmez • Kendisini kumru yapanı, şahin yer • Tecrübeden geçmeyen bir dost, kırılmamış bir ceviz gibidir • Şeytan, kiliseye girince mihrapta oturur • Roma’da oturup, Papaya karşı çıkmak olmaz.

JAPONYA— Kurumuş nehirde su akmaz • Sis, yelpaze ile dağıtılmaz.

MALAYA— Sakin suda timsah olmaz diye düşünme • Kaplanın sırtında başlayan yolculuk, kaplanın kamında biter.

MALTA— Kendinin olan dana, başkasıyle ortaklaşa boğadan iyidir.

NORVEÇ— Oltası gümüşten olanın balığı çok olur • Yola çıkmayan tepeyi bilmez.

RUSYA— Yağlanmış tekerlek gıcırdamaz • Boğanın önünde isen kork; eşeğin ardında isen kork, ve papazın neresinde isen kork.

YUNANİSTAN— Önünde patika varken başka yol arama.

Sh:1036-1038

KONUŞMALARINIZDA VE YAZILARINIZDA KULLANABİLECEĞİNİZ BAZI ÖZDEYİŞLER

Başkalarından aldıklarımı geri verse idim, kendime pek az bilgi kalırdı.—Goethe (1749-1832)

En derin düşünce ve heyecanlar, o düşünce ve heyecanlara eşit bir kafa ve kalbin onları bulup yayımlamasına kadar, tıpkı toprağın derinliklerindeki madenler gibi yatarlar.—Emerson (1803-1882)

İyi bir çümleyi ilk defa kullanandan sonra, o cümleyi iktibas edenler gelir.—Emerson

Başkalarından iktibas yapmayanlar, büyük yazarlardan çok küçükleridir, ve onların küçük kalmalarının sebebi de budur.—Havelock Ellis (1859-1939)

Amerika, gelişmeye giden yolun, tekdüzelik değil, farklılık yolu olduğuna başlangıçta inandı.—Louis Brandais (Amerikan Yüksek Mahkemesi önceki hâkimlerinden)

Hürriyetsiz düzen ve düzensiz hürriyet, aynı derecede tehlikelidir.—Amerika Cumhurbaşkanı Theodore Roosevelt

Dizginlenmemiş hürriyet, önüne geçilmezcesine despotluk ve anarşiye yol açar.—Louis Brandies

Virginia Woolf, Hâtıralarında, okuduğu bir romanın niye büyük bir roman olmadığını anlatırken diyor ki: “Bir kimsenin, hayat görüşüne hiçbir şey ilâve etmiyor.”

En faydalı maksatlar uğrunda bile olsa, vatandaşlarının kolayca yöneltilmeleri için insanları küçülten bir devlet, küçük insanlarla büyük işlerin yapılamayacağını görecektir.—John Stuart Mili

Evrensel bir kural olarak söylenebilir ki, yapılması gerekenden fazlasını yapmaya çalışan bir hükümet, daha az ticaret yapacaktır.—Thomas Macaulay

Değişmeye yol açacak vasıtalardan mahrum bir cemiyet, muhafaza etme vasıtalarından da mahrumdur.—Edmund Burke

Dünyada en tehlikeli bir şey, bir uçurumu iki adımda geçmeye çalışmaktır.—David Lloyd George

İyi kitaplar okumayan bir kimsenin, okumasını bilmeyen bir insan üzerinde üstünlüğü yoktur.—Mark Twain

Kitapsız bir oda, ruhsuz bir vücut gibidir.—Çiçero

Bir kimsenin, emin bir şekilde gayri popüler olabildiği bir cemiyet, hür bir cemiyettir.—Adlai Stevenson

Hayat, istikballe bir dizi çatışmadır; mazide nasıl olduğumuzun toplamı değil, neleri arzu ettiklerimizin toplamıdır.—Ortega y Gasset

Cazibe kanununu keşfeden Isaac Newton, Descartes ve diğer filozof ve ilimcilere olan şükranlığını şöyle ifade etti: “Ben, mazinin devlerinin omuzları üzerinde durduğumdan, daha uzaktakileri gördüm.”

Günün ne kadar parlak geçtiğini anlamak isteyen biri, akşama kadar beklemelidir.—Sofokles

İdealler, yıldızlar gibidir. Onlara ellerinizle dokunamayacaksınız, ama bir denizcinin, suları ve yıldızları takip ettiği gibi, siz de ideallerinizi kendinize rehber olarak alırsanız, hedefinize ulaşabilirsiniz.—Cari Schurz

Bir entellektüel, bildiklerini anlatmak için gerektiğinden fazla kelime kullanan insandır. —Dwight D. Eisenhower

Bir ev, tuğlalarla, harçla, ve iyi niyetle yapılır, politikalarla, peşin hükümlerle, kin ve nefretle değil.—Churchill

Politika, ulaşılabilecek hedeflerin doktrinidir.—Otto von Bismarck

Günümüzün gerçek dünyasında hareket eden rasyonel bir insan, arzu ettikleriyle, yapılabilecekler arasında denge kurabilen bir insandır.—Walter Lippmann

Mükemmel olan her şey, nadir oldukları kadar da güçlükle yapılanlardır.—Benedict Spinoza

Müsamaha tanımayan bir idealizmin aptallığından daha zararlı bir aptallık yoktur.—Churchill

Japonca’da ahlakî gerilemeyi ifade eden bir kelime var: tenke. Kelime, bir insanın, doğruluk ve dürüstlükten tâviz vererek, idealleriyle bağdaşmayan bir işi kabul etmesidir.

Bir kimsenin hürriyeti, şuraya kadar sınırlandırılmalı: diğerlerini rahatsız edebilmesi önlenmeli.—John Stuart Mili

Ülkesi için yapacak hiçbir şeyi olmayan bir insan, ülkesini sevemez.—John Stuart Mili

Bir kimsenin ayakları, kendisinin ülkesinde olmalı, ama gözleri bütün dünyayı müşahade etmeli.—George Santayana

Dünya ağır sıklet boks şampiyonu Joe Louis, Billy Conn’la yapacağı ikinci maçtan önce, Conn’un geriye doğru ayak oyunlarına nasıl mukabele edeceği sorusuna şu cevabı verdi: “Kaçabilir, ama gizlenemez.”

Kemikleşmiş bir düşünceye sadakat, ne bir zinciri kırdı ne de beşerî ruhu kurtardı.—Mark Twain

Delik ve yama biribirine uygun olmalı.—Thomas Jefferson

Dinsiz ilim topal, ilimsiz din kördür.—Albert Einstein

Bugünün sorumluluklarına sırt çevirerek, yarının sorumluluklarından kaçamazsınız.—Abraham Lincoln

Alexis de Tocqueville, İhtilâl zamanındaki Fransız vatandaşlarından şu kelimelerle bahsetti: “Merdivenlerin yarısına kadar inmiştik ki, yere daha çabuk ulaşmak için kendimizi pencerelerden dışarı attık.”

Suetonius, Sezarların Hayatları adlı kitabında, İmparator Tiberius’tan şöyle bahsetti: “Vergileri arttırmak isteyen mahallî valilere dedi ki: ‘İyi çobanlar, koyunlarını kırpar, derilerini yüzmezler.'”

Takriben 3000 sene önce yazılmış bir Âsuri tabletinde şunlar okunuyor: “Günümüzün dünyası gittikçe soysuzlaşıyor. Rüşvet ve soysuzlaşma her yerde. Çocuklar, ebeveynlerine itaat etmiyor. Herkes kitap yazmak istiyor, ve bütün bunlar gösteriyor ki, dünyanın sonu hızla yaklaşıyor.”

Birleşik Amerika Enformasyon Dairesi Başkanı Edward R. Murrow, kendisine rehberlik eden felsefeyi şöyle belirtti:

”İkna edebilmek için, inanılır olmalıyız,

“İnanılır olabilmek için, güvenilir olmalıyız,

“Güvenilir olmak için samimi olmalıyız.”

Çocukların karanlıktan niye korktukları anlaşılabilir, ama ışıktan korkan erişkinlere de acınır.—Plato

O, hiçbir şey bilmiyor; o, her şeyi bildiğini sanıyor—bu da onun, politika mesleğini seçeceğini gösteriyor.—George Bemard Shaw

İktidar soysuzlaşır; mutlak iktidar mutlakçasına soysuzlaşır.—Lord Acton

Büyüklük, ne olduğumuz değil, nereye gittiğimizdir.—Oliver Wendell Holmas

O, kendisine hiçbir zaman bir düşünce seçmez; günün modası düşünceyi giyinir.— Leo Tolstoy

Eğer büyük işler yapamazsam da, küçük işleri büyük bir tarzda yapabilirim.—J.F. Clarke

Bizi bekleyen büyük iş, uzaklarda belli-belirsiz görünen değil, önümüzde, gayet belirlice duran iştir.—Thomas Cariyle

Gök gürültüsü iyi, gök gürültüsü fevkalâde, ama işi bitiren şimşektir.—Mark Twain

Yokuş aşağı gitmek kolaydır, ama manzara tepeden seyredilir.—Arnold Bennett

Tarih boyunca gayret sarfetmeksizin yaşayanlar arasında, isim bırakmış bir kişi yoktur.—Theodore Roosevelt

Güçlükler ne kadar çok olursa, onların altından kalkmakla erişilecek şaşaa da o derece parlak olur. Üstün kaptanlar, maharetlerini ve kendilerine duyulan hürmeti fırtınalarla ölçerler.—Epikürüs (M.Ö. 342-270)

Bir ülke ne kadar soysuzlaşırsa, kanunları da o kadar çiğnenir.—Tasitüs (M.S. 55-156)

Atina’nın büyük hatip ve devlet adamı Demosten’e, Atmalıların, niye M.Ö. 341’de MakedonyalI Filip’in diktatörlüğüne karşı çıkmadıkları sorulduğu zaman, Demosten, liderlerin halktan, mazideki kahramanca fedakârlıkların benzerini istemediklerini söyledi. Demosten dedi ki:

“Eğer meseleyi doğru olarak analiz ederseniz suçun, liderlerin, halkın bilmeleri gereken gerçekleri değil de, onları memnun edecek şeyleri söylediklerini göreceksiniz.

Bir ülkenin liderleri, ülkenin ahlâki birliğinin sembolleri olarak hareket etmelidirler.—John Gardner

Politikanın her çeşidi, organize olmuş azınlıklar arasındaki rekabetlerdir. Oy kullananlar, açık tribünlerde oturur, zafer kazananları alkışlar ve mağlup olanları yuhalarlar. Onların, organize olmuş azınlıklar arasındaki politik rekabete katkıları sadece budur.—Will Durant

Bİlgin kimse ve bilgi edinmeye çalışan biri, kusurlu da olsa, cennete gider.—Hz. Muhammed

Sh:1038-1040

 

HATİBİN NOT DEFTERİ- Nejat MUALLİMOĞLU

Bir insan, dilinin altında gizlidir.

Hz. Ali

Birine hitap ettiğin zaman gözlerine bak, o sana hitap ettiği zaman, ağızına bak.

Benjamin Franklin

Ne kadar fazla söylersen, dinleyicilerin o kadar az hatırlar.

François Fenolen

İnsanın, ağır yüklerle cömertçe kösteklenmiş, cılız, şeytanî bir mahlûktan başka bir şey olmadığını, haklı ve yerinde sebeplerin bile onu yerinden kımıldatamayacağmı aklımdan çıkarmamakla beraber, benim politikam şudur: değiştirebileceklerimizi değiştirmek, düzeltebileceklerimizi düzeltmek.

Robert Louis Stevenson

Allah’ım, bize, değiştirilemeyecek şeyleri kabul edecek hujzuru, değiştirilebilecek şeyleri değiştirmek cesaretini, ve birini ötekinden ayırt edebilecek aklı ihsan eyle!

Bir Amerikan duası

ÇEŞİTLİ KONULARDA YAZILAR

Will Durant’tan seçmeler

Will Durant (1885-1981), büyük bir Amerikan tarihçisi idi. Onun, tarihçi karısı ile birlikte, The Story of Civilization (Medeniyetin Hikâyesi) adını verdikleri, her biri 900-1000 (büyük boy) sayfalık on cilttik eserinin (birinci cildi 1935’te yayımlanmıştı) 1967 yılında tamamlanması, bilhassa Amerikan akademik çevrelerinde ve basınında bir “hadise” olmuştu. Durantlar’ın bu abidevî eseri, maalesef, dilimize çevrilmedi.

Bununla beraber, Will Durant’ı Türk okuyucularına tanıtan da —affımzı rica ederim— yine bu satırların yazarı oldu. Şöyle ki: Tarihçinin yazılmasına 1927’de başlanan Medeniyetin Hikâyesi‘nin birinci cildi 1935’te yayımlandığı zaman, eserin “önsöz’u, hemen hemen eserin kendisi kadar ilgi toplamıştı. Pek çok Amerikan üniversitesi, talebelere, hiç olmazsa kitabın önsözünü okumalarım salık verdiklerinden, yayınevi (Simon and Schuster), bu önsözü de ayrı bir kitap hâlinde yayımlanmıştı. Ben, işte 1977’de Medeniyetin Hikâyesi‘nin bu önsözünü Medeniyetin Temelleri adı ile Türkçe’ye çevirdim. Kitabın ikinci baskısı da 1996’da çıktı[2].

Aşağıda 184 sayfalık bu kitabın, ilkel insanların medeniyetimize olan katkılarıyle ilgili bölümünden bazı parçalar göreceksiniz.

. . . Başlangıçtan itibaren her iki seks de [kadın ve erkek] süslenmeyi, giyinmeye tercih etti. İlkel ticaret, nâdiren ihtiyaçlar üzerinde durur; alım-satım eşyası genellikle süslenme ve oyun içindir. Mücevherat, en eski süs unsurlarından biridir; yirmibin senelik mezarlarda, hayvan kabukları ve hayvan dişlerinden yapılmış kolye ve gerdanlıklar bulundu. Bu basit başlangıçtan hareketle, süslenme, kısa bir zaman içinde göz alıcı boyutlara erişti, ve insan hayatında yüce bir rol oynadı. Galla kadınları bazen iki, iki-buçuk kilo gelen küpeler taktılar, ve Dinka kadınları da, kırk kilo kadar gelen süs eşyasını vücutlarında taşıdılar. Afrikalı bir lâtif cins’in [kadının] bakır yüzükleri, güneşin altında çok kızdığından, yelpazelenmesi için bir nedimesi ile dolaştı. Wabuna Kraliçesi, sekiz kilo ağırlığında bir yaka takıyor, zaman zaman sırtüstü yatarak istirahat ediyordu. Ancak hafif mücevherat taşıyabilecek kadar fakir olan talihsiz kadınlar da, vücutlarını ağır yükle donatan bu yol gösterici hanımları dikkatle taklit etmeye çalışıyorlardı.

Şu halde, sanatın ilk kaynağının, çiftleşme zamanındaki erkek hayvanın rengârenk tüylerini teşhir etmesiyle bir akrabalığı var; kaynağı, vücudu süslemek ve güzelleştirmek arzusudur. Tıpkı şahsını ve eşini çılgınca seven insandaki bu çoşku, sevgi hissindeki fazlalığın tabiata aktarılması gibi, güzelleşme dürtüleri de, şahsî dünyadan dış dünyaya geçer. Ruhî hislerini, renk ve formun aracılığı ile, objektif bir şekilde ifade etmek ister; sanat, gerçekten, eşyanın güzelleştirilmesi işini yüklendiği zaman başlar. İlk haricî vasıta, belki çömlekçilerdi. Çömlekçinin tekerliği, yazı ve devlet gibi, tarihî medeniyetlerin malıdır; fakat ilkel insanlar —veya daha doğrusu kadınlar— tekerleksiz de olsa, bu kadîm [çok eski] zanaatı bir sanat hâline getirdiler; Güney Amerika’nın Baronga veya Pueblo Kızıl Derilileri’nde görüldüğü gibi, sadece kil, su, ve becerikli parmaklarla hayret uyandırıcı simetri formları yarattılar.

Çömlekçi, vücuda getirdiği kabın satıhma renkli desenler çizdiği vakit, resim sanatı yaratıyordu. İlkel insanda, resim henüz bağımsız bir sanat değil, çömlekçilik veya heykeltıraşlığın bir yan kolu idi. Tabiat insanları, kilden boyalar yaptılar, ve Andamanese yerlileri de bir çeşit demir cevheri (oechre) boyasını nebatî ve hayvanî yağlarla karıştırarak renkli boyalar yaptılar. Bu boyalar silâhları, âletleri, vazoları, giyim-kuşamı, ve binaları süslemek için kullanıldı. Afrika ve Oşaniya’nın [Oceania] pek çok kabilesi, mağaraların içlerini veya civardaki kayaları, avladıkları hayvanların göz alıcı resimleriyle süslediler.

Heykeltıraşlık, resim gibi, orijinini muhtemelen çömlekçilere borçlu: çömlekçi, sadece kullanılan eşya değil, sihirli muska hizmeti görecek, ve sonra süsleme ve güzelleştirme eşyası olarak kullanabilecek temsilî eşya da yapılabileceğini anladı. Eskimolar, ren geyiklerinin boynuzlarını, deniz fillerinin dişlerini, hayvan ve insan şekillerinde yonttular. Yine, ilkel insan, taptığı bir objeyi veya ölmüş birini temsil eden form’ları kulübesine, veya bir totem sırığına, veyahut bir mezar taşma işledi; taşa, önce sadece yüz işleniyor, ardından baş ekleniyor, ve sonra da bütün vücut işleniyordu; ve böylece, ölülere duyuları hürmetin mezar taşlarında ifadesi, bir sanat hâline geldi. Easter Adalarının kadîm yerlileri, ölülerinin mezarlarına muazzam yekpare kayalar diktiler; bazıları yedi metre yüksekliğinde olan bu tür heykellerden düzinelerle bulundu; ve yıkılan mezar taşları arasında da, dikili olduğu zaman yirmi metre yüksekliğinde oldukları anlaşılanlar da görüldü.

Mimarlık nasıl başladı? Böylesine şahane bir kelimeyi ilkel bir kulübenin inşasına hiç de uygulayamayız; çünkü mimarlık, sadece bina değil, güzel bir binadır. İlkin, bir kadın veya bir erkeğin, oturdukları yerin kullanılışlı olduğu kadar güzel olmasını da düşündükleri vakit, mimarlık başladı. Muhtemel ki, bir yapıya güzellik veya asalet verilmesi, önceleri, evlerden çok mezarlar üzerinde düşünüldü, ve ölünün anılmasına hizmet eden sütunlar birer heykel hâlinde gelişirlerken, mezar da bir mâbet haline almaya başladı. İlkel insanlar için ölüler, yaşayanlardan daha güçlü ve önemli idiler, ve üstelik hayattakiler, devamlı yuvalar kurmaya vakit ayıramayarak bir yerden diğerine göç ederlerken, ölüler aynı yerde kalıyorlardı.

İlk çağlarda bile, ve muhtemelen objeleri oymayı, işlemeyi, veya mezar taşları inşasını düşünmeden çok önce insan, ritm’in [ahengin] zevkini aldı, ve hayvanların bağırışmalarını ve şakımalarını, oynaşmalarını, ve süslenmelerini şarkılar ve danslar hâlinde geliştirmeye çalıştı. Belki, hayvanlar gibi, konuşmasını öğrenmeden önce şarkı söylemeyi öğrendi, ve şarkı söylerken de dans etti. İlken insanı, hakikaten, hiç bir sanat, dans kadar karakterize edemez veya belirleyemez. İlkel insan, dansı, temeldeki basitliğinden, medeniyette bir benzeri görülmeyen muğlaklığa çıkardı ve binlerce değişik form’larını yarattı. Kabilelerin büyük festivalleri, bilhassa toplu ve ferdî danslarla başladı; büyük savaşlardan önce, “askerî geçit törenleri” yapıldı, kahramanlık şarkıları söylendi. Büyük dinî törenler şarkı, dram, ve dans karışımlarıydı. Bugün bize oyun form’ları gibi görünen bu danslar, ilkel insanlar için muhtemelen ciddî meselelerdi; onlar, sadece kendilerini ifade etmek için değil, tabiat veya tanrılara teklif ve tavsiyelerde bulunmak için de dans ettiler. Meselâ, üretimin arttırılması yolunda periyodik olarak başvuruları sihir, esas itibariyle , hipnotizm aracılığı ile uygulandı. Spencer, dansın orijinini, savaştan dönen muzaffer bir kabile reisinin karşılanması âyininden çıktığını söyledi. Freud ise, dansın, seks’le ilgili tabiî hislerin ifadesi olduğunu ve erotik arzuların kabartılmasına yarayan grup tekniği olduğunu ileri sürdü; ve şayet, aynı dar görüşlerle, dansın, kutsal âyinler ve çılgın eğlenceler sonunda doğduğunu söylersek, ve sonra da bu üç teorinin birleştirildiğini ifade edersek, dansın orijini hakkında, elimizdeki imkânlarla, en kesin bir ifadede bulunmuş oluruz.

Dansın ardından enstrumental [âletli] musiki ve dramın geldiğine inanabiliriz. Bu tür bir musiki yaratılmasının, danstaki ritmi, sesle ifade etmek ve arttırmak ve vatanseverlik veya doğum halleri için gerekli heyecanı tiz ve ritmik notalarla yoğunlaştırılmak arzusundan çıktığı görülüyor. Enstrümanlar, kapsam ve başarıları itibariyle sınırlı, fakat çeşitleri hemen hemen sonsuzdu. İlkel insan, tabiî maharet ve uzun yorucu çalışmalardan sonra hayvan boynuzlarından, fildişinden, bronz, bakır, bambu, ve odundan borulu musiki âletleri, trampetler, gongolar, tamtamlar, şakşaklar, tefler, kastenetler, davullar yaptı, ve onları titizlikle işleyerek boyadı. İlkel avcının yayının gergin hâli, çok eski bir harp [bir çeşit musiki âleti] çeşidinden, Stradi varyus kemanı ve modern piyanoya kadar yüzlerce enstrümanın orijini oldu. Aşiretler arasından profesyonel dansörler gibi, profesyonel şarkıcılar da çıktı, ve genellikle, minör tonu’ndaki müphem ıskalalar (scale) geliştirildi.

Musiki, şarkı, ve dansı birleştiren “Vahşi,” bizim için, dram ve operayı yarattı. İlkel dansın büyük bir kısmı taklitti; insan ve hayvanların haraketlerini çok basit bir tarzda taklit etti; daha sonra, hâdiseleri yine taklitle anlattı. Avustralya’nın bazı kabileleri, bir çukur etrafında dans ediyor (çukur, kadın vulva’sını temsil etmesi için çalı-çırpı ile süslenmişti), jest ve zıplamalarla dolu bir danstan sonra, ellerindeki mızrakları sembolik olarak çukura fırlatıyorlardı. Aynı adanın kuzey-batı kesimindeki kabileler, ölümü ve yeniden dirilişi anlatan öyle dramlar oynadılar ki, Orta Çağ’ın Sır-piyesleri ve İsa’nın çarmıha gerilişini canlandıran modern piyeslerden, sadece basit bir tarzda ele alınmalarıyla farklıydılar: dansa katılanlar, ağır ağır yere doğru uzanıyor, beraberlerindeki ağaç dallarıyle başlarını örtüyor ve ölümü canlandırıyorlar; ardından reislerinin bir işaretiyle, âniden ayağa kalkıyor, zafer şarkıları ve danslarıyle, uıhun yeniden dirildiğini ilân ediyorlardı. Aynı tarzda, pandomina’nın binlerce şekli ile, kabilenin tarihindeki önemli hâdiseler, veya günlük hayattaki önemli hareketler anlatıldı. İlkel insanların bu icraatlarında ritm kaybolduğu vakit, dans dram oldu, ve en büyük sanat formlarından biri doğdu.

Medeniyet-öncesi adam, medeniyetin form ve temellerini işte bu yollarla yarattı. İlkel kültür dünyasındaki bu kısa gezintimizden geriye bakınca, yazı ve devlet dışında, medeniyetin her unsurunu görüyoruz. Ekonomik hayatın bütün tarzları orada icad edildi: avcılık ve balıkçılık, çobanlık ve ziraat, taşıt ve inşaat, sanayi ve ticaret ve maliye. Siyasî hayatın bütün basit yapıları organize edildi: klan, aile, köy topluluğu, ve aşiret; hürriyet ve düzen —medeniyetin çevrelerinde döndüğü biribirine muhasım bu iki odak noktası— burada anlaştı ve uzlaştı; kanun ve adalet başladı. Ahlâki inanışların esasları hazırlandı: çocukların eğitimi, şeref ve haysiyet, terbiye ve sadakat hisleri aşılandı. Dinin temelleri orada atıldı, ve dinin yarattığı ümit ve dehşet, ahlâk ilkesinin yerleştirilmesi ve grubun kuvvetlendirilmesi yolunda kullanıldı. konuşma, muğlak diller hâlinde geliştirildi, tıb ve cerrahî göründü, ve ilim, edebiyat ve sanatta mütevazı adımlar atıldı. Bir bütün hâlinde ele alındığında, karşımızdaki manzara, hayret uyandırıcı bir yaradılışın, kaos’tan yükselen bir formun, hayvandan âkil insana giden yolların biribiri ardından açılışının manzarası. Bu “vahşiler” ve onların yüz-binlerce yıllık tecrübe ve el yordamlarıyle ilerleyişlerini, okuma-yazma bilmeyen bir ecdadın uzun ve zahmetli çalışmalarla ortaya koyduğu araçları, kültüre, güvenliğe, ve rahatlığa götüren araçları tevarüs ederken, hemen hemen her şeyimizi onlara borçlu olduğumuzu hatırlayalım.

Will Durant

Medeniyetin Temelleri

Çeviren: Nejat Muallimoğlu

Will Durant ve tarihçi karısı Ariel Durant, kırk yıllık araştırma ve tefekkür sonucu yazdıkları (10 ciltlik) Medeniyetin Hikâyesi adlı âbidevî eserini bitirdikten sonra, acaba bunca yıllık çalışmamızdan sonra biz, tarihî hadiseler hakkında neler öğrendik, öğrendiklerimiz gerçek mi dercesine, The Lessons of History adlı küçük bir kitap yazdılar. Ben, tarihçi karı-kocanın bu kitabını da Tarihten Alınacak Dersler adı ile Türkçe’ye çevirdim.

İnsanlık nereden geliyor, nereye koşuyor? Barış devrelerinden çok harp yılları ile dolu beşer tarihinin mânası nedir? Bunca zaferler, göçler, hercümerçler, dalgalanmalar, doğuşlar, yükselişler, gerileyişler, batışlar ne anlam taşıyor? Binlerce aziz, veli, devlet adamı, mûcid, kâşif, şair, edip, filozof, cihangir, ku mandan gelip geçti. Onların mâceraları, zaferleri veya hezimetleri, ardından her birinin sahneden çekilişi, bize neler anlatıyor? İşte Will ve Ariel Durant’ın bu kitabı, bunları ve diğer soruları cevaplandırmaya çalışıyor. Aşağıda bu kitaptan bir parça göreceksiniz.

Kadîm Yunan ve Roma Demokrasileri nasıl çöktü?

Plato, Cumhuriyet adlı kitabında söyleyeceklerini, Sokrat’ın ağızından yazarak, Atina demokrasisinin zaferini, sınıf çatışmalarının getirdiği bir kaos, kültürel yozlaşma ve ahlakî soysuzlaşma diye suçlar. Demokratlar,

“Ilımlılığı, erkekliğe yakışmaz diyerek şiddetle reddettiler . . .
Küstahlığın terbiye, anarşinin hürriyet, ve yakıp-yıkmanın da muhteşem olduğunu söylediler . . .
Baba, oğullarının seviyesine indi ve onlardan korktu, ve oğullar, babalarının katına çıkarak, ebeveynlerinden utanma ve korku hislerini kaldırıp attılar . . .
Öğretmenler, yetiştirdiklerinden korkuyor ve onlara dalkavukluk ediyor, ve öğrenciler de, büyüklerine ve hocalarına tepeden bakıyorlar. . .
Yaşlılar, suratsız ve otoriter düşünülmemden için gençleri taklit ediyorlar …
İki cinsin biribiriyle olan münasebetlerindeki hürriyet, ve eşitliği de söylemeyi unutmamalıyım. .
Vatandaşlar, otoritenin en hafif bir dokunuşu altında sabırsızca tedirginlik hissediyor ve sonunda . . .
yazılı veya yazılı olmayan kanunlara aldırış etmiyorlar. . .
Ve bu da, diktatörlüğün [tyrannis] görünmesine zemin hazırlayacak en elverişli bir başlangıçtır . . . Her şeyin aşırı derecede artması, aksi istikamette bir reaksiyona sebep olur . . .
Diktatörlük, tabiî olarak, demokrasiden çıkar, ve diktatörlük ve köleliğin en kötü şekli de, hürriyetin en aşın şeklinden doğar.”

Plato’nun ölümüne kadar (M.Ö. 347), Atina demokrasinin onun tarafından böylesine düşmanca analizi, tarihin tasdik edeceği tarzda doğrulanıyordu. Atina, zenginliğini tekrar ele geçirdi, fakat bu, toprağa dayalı bir zenginlikten ziyade, ticarî bir zenginlikti. Yeniden kanştırılmış iskambil kâğıtları misâli, şimdi tepeye yükselenler sanayiciler, tacirler, ve bankacılardı. Yunanlar, şimdi, kendilerinin pleonexia dedikleri daha derin ve daha fazla para yapmak hırsına kendilerini kaptırmışlardı. Yeni zenginler [neoplutoi], cicili-bicili zevksiz malikâneler inşa ettiler, kadınlarını, pahalı giyesiler ve mücevheratla donattılar, düzinelerle hizmetçilerle onları şımarttılar, misafirlerine çektikleri ziyafetlerle biribirleriyle rekabete giriştiler. Zenginler ve fakirler arasındaki gedik daha da açıldı. Atina, Platonun kelimeleri ile, “iki şehire bölündü; birinin, diğeri ile harp hâlinde bulunduğu, biri fakirlerin, diğeri zenginlerin şehiri”. Fakirler, kanunlarla, vergilerle, ve ihtilâllerle zenginlerin kudretini azaltmayı düşündüler; zenginler, fakirlere karşı kendilerini korumak için teşkilâtlandılar. Aristo, bazı oligarşik teşkilâtlar üyelerinin, şöyle yemin ettiklerini söylüyor: “Ben, halkın [yâni fakir halkın] muhasımı olacağım,” ve “Konsey’de, onlara elimden gelen her kötülüğü yapacağım.” Isokrates, M.Ö. 366’da şunları yazdı: “Zenginler, o kadar gayri sosyal oldular ki, ellerindekileri, ihtiyacı olanlara vermektense, denize atmayı tercih ediyorlar, ve fakirler de, bir hazine bulmayı, zenginlerin mallarına el koymaktan daha az tatmin edici buluyorlar.”

Fakir vatandaşlar, Meclis’i ellerine geçirdi; çıkardıkları kanunlarla, zenginlerin parasını devletin kasasına aktarmaya, hükümet teşebbüsleri ve yardımları vasıtasıyla fakirlere dağıtmaya başladılar. Politikacılar, yeni kamu gelirleri keşfedebilmek için akıllarına gelen her şeyi yaptılar. Bazı şehirlerde, zenginliğin dağıtılması, daha direkt [dolaysız] oldu. Midilli Adasındaki borçlular, alacaklıları, topluca katlettiler. Argos’taki demokratlar, zenginlere saldırarak yüzlercesini öldürdüler, ve onların mallarına el koydular. Zenginler olduğu kadar orta sınıflar da, kıskançlığı ayaklandırdığını söyleyerek, demokrasiye sırt çevirirken, fakirler de, kendileriyle zenginler arasındaki derin servet eşitsizliği giderilmemişken, oy kullanmada zenginlerle aynı haklara sahip olmanın sahte bir eşitsizlik olduğunu söyledi ve demokrasiye karşı çıktılar. MakedonyalI Filip, M.Ö. 338’de Yunanistan’ı istilâ ettiği zaman, sınıf harbinin doğurduğu şiddet ve kızgınlık yüzünden Yunanistan, ülke içinde olduğu kadar ülke dışında da ölmüştü, ve çok sayıda Yunanlar da, Filip’in gelişini bir ihtilâle tercih ettiler. Makedonya diktatörlüğü altında da, Atina demokrasisi kayboldu.

Plato nun siyasî gelişmeyi monarşi, aristokrasi, demokrasi, ve diktatörlük dizisi hâlinde belirtmesinin doğrulandığını Roma tarihinde de görüyoruz. Milâttan önce ikinci ve üçüncü asırlardaki Roma oligarşisi, bir dış siyaset ve disiplinli bir ordu düzenleyerek, Akdeniz dünyasını zaptetti ve sömürdü. Böylece kazanılan zenginlik, asılzâdelerin ceplerine girdi, ve böylece geliştirilen ticaret, yüksek orta-sınıfı lüks bir refaha kavuşturdu. Zaptedilmiş ülkelerden getirilen Yunanlar, Doğulular ve Afrikalılar İtalya’da, asılzâdelerin köleleri olarak çalıştırıldı; topraklarından atılmış köylüler Kaius Gracehus’un M.Ö. 123’te fakirler için ayırdığı aylık hububat yardımından faydalanmak için şehirlerdeki gittikçe artan proletaryaya karıştılar. Generaller ve prokonsüller [konsüllük görevini yürüten memurlar] eyaletlerden, kendileri ve yönetici sınıf mensupları için yığın yığın ganimetlerle döndüler; milyonerlerin sayısı hızla arttı; biribirlerine rakip gruplar, adayları ve oyları satın almak için şiddetli bir rekabete giriştiler. M.Ö. 53’te, oy hakkına sahip bir grup seçmen, belirli kimseleri desteklemek şartı ile on-milyon sesterces aldı. [Sesterces, bir çeyrek dinar değerindeki eski bir Roma sikkesi idi.] Paranın yapamadığı yerlerde katliâm hazırdı; oylarını yanlış kimselere verenler bazen öldüresiye dövüldüler ve evleri yakıldı. Eski çağlar, böylesine zengin, böylesine güçlü, ve böylesine soysuz bir hükümet görmemişti. Aristokratlar, üstünlüklerini muhafaza edebilmek için, Pompey’i kendi saflarına aldılar; alelâde halk kaderini Sezar’a bağladı. Şimdi, zaferin açık arrtırmaya çıkarılmasının yerini, savaşın mihnetleri almıştı. Sonunda, Sezar kazandı, ve popüler bir diktatörlük kurdu. Aristokratlar onu katletti, ama sonunda, Sezar’ın büyük yeğeni ve üvey oğlu Augustus’un diktatörlüğünü kabul ettiler (M.Ö. 27). Demokrasi sona erdi, monarşi geri getirildi; Plato’nun tekerleği tam bir dönüş yapmıştı.

Will ve Ariel Durant

Tarihten Alınacak Dersler Çeviren: Nejat Muallimoğlu

Sh:1070-1075

Aşırılık

Lüksten kaçınınız. İnsanların kafalarını sırılsıklam yaparak uyuşturan ve onları, beşerî şartları hatırlatacak bir şey müdahale etmediği takdirde, nihayetsiz ayyaşlık içindeymişçesine komaya sokan, takattan düşüren lüksten kaçınınız. Eğer bir insan, cam pencerelerle kendisini her zaman rüzgârdan muhafaza ediyor, yünlü çoraplarla ayaklarını her zaman sıcak tutuyor, ve yemek odasının sıcaklığı duvarlardan ve yerden gelen sıcak hava ile muhafaza ediliyorsa, hafif bir rüzgar, tehlikeli bir rahatsızlık getirebilir. Bütün aşırılıklar zararlıdır, ve onların en tehlikelisi de gereksiz, hak edilmemiş zenginliktir. Böylesine bir zenginlik, beyini etkiler, kafada boş hayaller uyandırır, ve şaşırtıcı bir bulutla, gerçek ve gerçek olmayan arasındaki farkın sezilmesini önler. Sonu olmayan yersiz bir zenginlik içincLe yok olmaktansa, insandaki faziletin yardımıyla bitmek bilmeyen talihsizliklere tahammül etmek daha iyi değil midir? Açlıktan ölüm, yumuşak bir şekilde gelir, oburluk insanı patlatır.

Seneka (m.Ö. 4 M.S. 65) Romalı filozof, şair

Ağrı ve ilaç

Eski Yunan yazan ve biyografıcisi Plutarch’ın (M.S. 46-125), Sezarların Hayatları isimli eserinde Romalı lider Marius’un, köklü bir reform hareketinin risklerini şöyle anlattığı yazılıyor: “Görüyorum ki, ilâç, sebep olacağı ağrıya değmeyecek.”

Roma İmparatoru Markus Aurelius’un annesi, oğluna, “Sahip olduğun otoriteyi çok yumuşattın,” dedi. “Böylece, imparatorluğun yönetimine beslenen hürmet azaldı.”

İmparator, annesine şu cevabı verdi: “Doğru, ama imparatorluğun otoritesini daha uzun ömürlü ve daha güvenilir yaptım.”

Güvenlik üzerine

Metafizik şairlerinin en büyüğü sayılan İngiliz John Donne’nın (15721631) dediği gibi, “hiç kimse kendi başına kendisine yeterli bir ada değildir.” Sizin, güvenlik ve huzur içinde geçecek bir hayat istediğinizi söylemeye hakkınız yoktur, zira büyük hâkim Oliver Wendelle Holmes’ın dediği gibi, “güvenlik bir hayal olduğu gibi, huzur ve rahatlık da insanın kaderi değildir.” Böylece, hayatınızı buna göre tanzim edin ve üzerinize düşeni yapın ki, gelecek yıllarda hür insanlar, sizlere bakıp diyecekler ki: “İşte, güvenlik peşinde gitmeyen, yeni yeni fırsatlar ve imkânlar arayan bir nesil.”

Dr. W. Norwood Brigance

Amerikan Hitabet Derneği Başkam

Güvenlik denilen şey, hemen hemen bir hurafeden başka bir şey değildir. Tabiatta güvenlik olmadığı gibi, insanoğlu da bir bütün olarak güvenlik nedir bilmedi. Tehlikeden kaçınmak, uzun vâdeli düşünüldüğünde, derhal karşı karşıya gelmekten daha emin bir hareket değildir. Hayat, ya heyecanlı bir maceradır ya da hiç bir şey.

Bn. Helen Keller

Amerikalı kör ve sağır hatip ve yazar

İki yazarın belirli bir çağdaki ülkelerini tanıtışı

Leviathan adlı ünlü eserin yazan Thomas Hobbes (1588-1679), yaşadığı İngiliz cemiyetini şöyle anlatıyor:

“Sanat yok, edebiyat yok, cemiyet yok, ve hepsinin kötüsü, ölümün şiddetli geleceğinin endişe ve korkuları, yalnızlık içinde geçen kısa bir hayat; insanlar fakir, hoyrat, hodbin, ve zalim.”

Fransız yazan La Jean Bruyere de (1645-96), XIV. Louis’in çevresindeki insanlardan şu kelimelerle bahsetti:

“Neş’e ve eğlenceleri belli, ama sunî; üzüntüleri gizli, ama gerçek.”

Hükümetlerin mâneviyatı

Alexis de Tocqueville (1805-89), Fransa’daki başkaldırmalar ve kargaşanın kötü neticeler vereceğinden korkuyordu. Millet Meclisinin bir üyesi olarak, Fransız politikacılarının, kendi vicdanlarına ve kalplerine kulak vermelerini istedi; Meclis’teki bir konuşmasında (1848), sözlerini şu kelimelerle bitirdi:

Böyle bir zamanda, kamu ahlâkının ayaklar altına alınması karşısında sessiz duruyorsunuz. Kanunlarda değişiklikler yapılmasını istiyorsunuz, ben de bunun gerekli olduğuna inanıyorum. Seçim sisteminin ıslah edilmesi gerektiğine, parlamentonun çalışması ile ilgili kanunlar ve mevzuatın âcilen ıslah edilmesi gerektiğine inanıyorum. Fakat beyler, büyük hâdiseleri meydana getiren şey, kanunların uygulanması değil, hükümetlerin iç âlemleri, maneviyatları, derunî ruhlarıdır.

Walter Lippmann’dan seçmeler

Walter Lippman (1889-1974) ünlü bir Amerikan gazetecisi ve düşünürü idi. Onun yazıları —Türkiye de dahildünyanın pek çok ülkesindeki gazetelerde de çıkıyordu. Amerikan gazeteciliğinin en büyük mükâfatı “Pulitzer Price’ı iki defa kazanmış ve 1962’de de “Beynelminel Basın Mükâfatı” ile şereflendirilmişti. Aşağıda, onun muhtelif kitaplarından alınan parçalar göreceksiniz.

Politikada, iş hayatında, aşkta, faziletin ideal örneklerine niye omuz silkiyoruz? Çünkü o zaman mağlup oluyor, ümitsizlik içinde çırpınıyoruz da ondan. Tamamıyla elde edilemeyecek bu ideallere ulaşmak uğrunda kendimizi uzatabilmek için, benliğimizi sertleştirmezsek, bulunduğumuz yerde çökerek gevşememiz, kendimizi uyuşukluğa, gayesizliğe, ve can sıkıntısına terketmemiz önlenemez.

Her şeyi mübah gören bir neslin hayattan hoşnut olduğunu, hayattan zevk aldığını, diğerlerini ilgilendirmeyen başlıca şeylerin özel zenginlik, özel zevk, ve başarı olduğunu sanmak hatâdır. Her şeyi mübah gören nesil, bilâkis, bedbaht bir nesildir. Biz, çok zenginiz, fakat çok iyi bir hayat sürmüyoruz. . .

İnsanlığa yakışmayacak korkuların, bizleri pençesine almasının sebepleri nelerdir? Bu korkular, hangi kaynaklardan fışkırıyor? Pekçoğumuzun sinirlerini berbat eden şey nedir?

Zeki bir liderliğin ilk şartı, insanların biribirlerine itimat etmeleridir. Şimdi ise, böyle bir itimattan şüphe ediliyor. Meselinin esası işte bu.

Üzerlerinde kızgıncasına tartıştığımız belirli gayeler öylesine önemli olmadığı gibi, milletin kaderi, bunların hiçbirine de bağlı değil. Milletin geleceği, insanların hürmet duydukları gayeler uğrunda birleşip birleşmeyeceklerine, kendilerinin kapasite ve gayelerine inanıp inanmadıklarına bağlıdır.

Varlığımızın kökünden sıyrılıyoruz. İster ebeveynler ve çocuklar, ister karı-kocalar veya ister işçi ve işverenler arasında olsun, karşılıklı ilişkilerimizde beşerî temaslardan uzaklaşıyoruz.

Biz, muğlak bir cemiyete alışık değiliz. Şahsî davranışlar ve ezelî otorite kayboldukça nasıl hareket edeceğimizi bilmiyoruz. Nasıl hareket edeceğimize dair önümüzde rehber, daha basit çağlar için yazılanlar dışında, elimizde eser yok. Biz, kendimizi nasıl değiştireceğimizi öğrenmeden çehremizi değiştirdik.

Kamu felsefesinin ne olduğunu herkes iyice bilemez; halkın çoğunluğu belki, “kamu felsefesi” diye bir şey bile işitmedi. Fakat halka ışık tutabilecek durumda’ olanlar kamu felsefesini, Çinliler’in inandığı gibi, İlahî Kudret’in emri kabul ederlerse, cemiyetin fertlerini işbirliğine zorlayan gelenek ve inanışlar, bir bütün olarak nesilden nesile aktarılır. Ama halka ışık tutacak mevkilerde bulunanlar, kamu felsefesini bizzat kapı dışarı ederler, ve kamu felsefesini, cemiyetin gelişmesine engel olan reaksiyonlar ve saçma müesseseler diye düşünürlerse, o cemiyetin iplikleri çekilmiş ve doku parçalanmış olacaktır.

. . . Toplumlara, medenî vasfını veren gelenekler koptuğu zaman, topluluk tehlikeye düşmüş olur. Bu kopuş tamir edilmediği takdirde de toplumda, mahalliciliğe, sınıflara, ırka, ve dine dayanan bölünmeler husule gelecek, bu gruplar arasında çatışmalar baş gösterecektir. Geleneklerin devamlılığını sağlayan zincirler biribirlerinden ayrıldıkları takdirde, kültürel miras, bir nesilden diğerine emanet edilemez. O zaman, toplumun bekçiliğini ve devam ettirilmesini üzerine alan yeni nesiller, öğrenilmesi gereken şeyleri tecrübe ve hatâlarla yeniden keşfetmeğe, yeniden icat etmeğe, yeniden öğrenmeğe mecbur kalacaklardır.

Hiçbir nesil bunları başaramaz. Hiçbir nesil, kendisi için elzem yüksek bir medeniyetin lâzimesi sanat ve ilimleri yaratacak güçte değildir.

[İkinci Dünya Harbi'nden sonra] istiklâllerine kavuşan yeni demokrasiler, iştahlarını muhafaza eden, fakat gıda yetiştirmesini unutan insanlara benziyorlar. Onlar sadece, iyi bir hükümetin vereceği kanun ve nizama, hürriyet ve adalete ihtiyaç duyuyorlar. Fakat iyi hükümet etmek sanatı öğrenilmelidir. Ve öğrenilecekse, bu sanat yaşlılardan gençlere emanet edilmeli, ve gelenek, âdet, ve fikirler nesiller boyunca gelenekleri taşıyanların hâfızalarında kesintisiz bir hâtıra olarak yaşamalıdır.

O halde, insanlar, ancak ecdatlarının bildikleri şeylerle işe başlarlarlarsa, onlardan fazla öğrenebilirler. Onlar, basit tecrübeleri tekrarlayarak, yeniden öğrenmek mecburiyetinde kalmadıkları takdirde, daha ileri, daha yüksek tecrübelere girişebilirler. Bunun içindir ki, ancak geleneklerini muhafaza eden bir cemiyet ilerici olabilir. Chatres’in Bernard’ının dediği gibi nesiller, “Devlerin omuzlarına oturmuş cüceler gibidir, ve ancak onların omuzları üzerinde, eskilerin gördüklerinden daha fazlasını ve daha ileridekileri görebilirler.”

Kamu hayatında, ahlakî düzeni muhafaza etmeye yarayacak mekanik bir cihaz yoktur. Popüler vicdanı, zaman zaman daha yüksek seviyelere çıkaracak ve orada uzun müddet tutacak bir âlet yoktur. Bütün bunlar, cemiyeti idare etmek mevkiinde bulunan şuurlu ve temiz kadın ve erkeklerin zamanla, kendilerini takip edecek insanlara iyi örnekler bırakıp bırakmadıklarına bağlıdır.

Kamu hayatındaki büyüklük, kaynakların, şahsî kanaatlerden çok hakikate hizmet edilmesinde, başarıya ulaşıp ulaşılamayacağında emin olunmasa dahi, doğru olanın yapılmak istenmesinde saklıdır. Tarihin en kritik ânında, vazife, hakikat, adalet, ve şeref gibi kendilerini uyuşukluğa kaptırmış insanları bıktıran bu kelimeler, o zaman, hüküm vermemize yarayan ölçüler olurlar. Biz, maalesef onları unutmuşcasına hareket ediyoruz.

Endişe ve ıztırap içindeki halkın, bizden, fazilet örnekleri ortaya koymamızı ve beşeriyetin ezelî hasletlerine sarılmamızı isterken biz, hâlâ çok kurnaz, hâlâ çok zeki, hâlâ çok hesaplı görünmeğe gayret ediyoruz. Önümüzdeki müşküllerle dolu dünyada bizi, ancak fazilet ve ahlâk örnekleri aydınlığa çıkaracaktır.

Ben, Amerikan demokrasisinin iki sebepten ötürü başarılı olduğuna inanıyorum. Birincisi şu: Amerikan hükümetleri, şimdiye kadar pek çok şey yapmaya teşebbüs etmedi; demokrasinin prensipleri, alelâde insanların kapasiteleri dışına çıkmadı.

İkincisi ise, hükümet ve parti sisteminin dışında, bağımsız müesseselerin ve insanların bulunmalarıdır: adlî sistem, hür kiliseler, hür basın, hür üniversiteler, yeterli mal ve mülke sahip hür insanlar, çiftlikler, fabrikalar, dükkânlar . . . Kanunlarla bağlı olmayan bu insanlar ve müesseseler, demokrasimizin idâmesi için demokrasi prensiplerinden daha az önemli değildir.

Walter Lippmann

Çeviren: Nejat Muallimoğlu

Bir kişiye karşı bütün bir toplum

Herhangi bir fikir üzerinde bütün insanlık, tek bir kişi hariç, aynı düşüncelere sahip ise ve o, bir tek kişinin eline kuvvet geçtiği takdirde beşeriyeti susturmaya çalışması nasıl affedilemezse, beşeriyetin de, kendisininkinden farklı düşüncelere sahip o insanı susturmaya çalışması, hiçbir zaman mazur görülemez.

John Stuart Mill

“Önsöz,” On Liberty (Hürriyet Üzerine)

Kötünün ne olduğunu bilebilmek için …

İngiltere Parlamentosu 1643’te bir emirle, otoritelerin müsaadesi alınmaksızın kitap basımını ve yayımlanmasını yasakladığı zaman, büyük Ingiliz şair ve yazarı John Milton, Aeopagitica adlı eserinde dedi ki:

Beşerî varlıkların bugünkü durumu gözönünde tutulduğu takdirde, kötülük hakkında bilgi sahibi olmayan bir insan, iyiyi kötüden nasıl ayırd edebilir, kendi kendisini kontrol mekanizmasını nasıl çalıştırabilir? . . .

Bundan böyle, dünyadaki kötülüklerin tanınmasının, beşer faziletinin oluşmasına ve hatânın ortaya çıkarılarak, hakikata varılmasında son derece lüzumlu olduğundan, bir kimsenin, günah ve hatâ sınırları dahilinde daha emin ve daha az tehlike duyarak dolaşabilmesi için, o kötülük hakkındaki her çeşit münakaşa ve fikirleri dinlemesi ve okuması gerekir.

John Milton

Şeytanın avukatını da dinlemek gerek

Bir evliyanın resmen ilânında kilise, “Şeytanın avukatını dahi sabırla dinler. İnsanların en kutsalı bile, ölümünden sonra kendisine takdim edilecek şerefe, ancak Şeytan’ın, onun hakkında söyleyeceği her şey dinlendikten, terazide tartıldıktan sonra nail olabilir. Newton’un felsefesi hakkında suallere müsaade edilmesiydi, beşeriyet, şimdi olduğu gibi, o felsefenin doğruluğu hakkında güven duyamazdı. Doğruluğuna dair elimizde en fazla delil bulunan inançlarımızın dahi yanlış olduğunu ispat edebilecek herhangi bir kimse için, davetiyeyi elimizde hazır tutuyoruz. Eğer davetiyemiz kabul olunmaz veya kabul edilir de, inançlarımızın yanlışlığı ispat olunmazsa bile biz, bu inançlarımızın doğruluğuna yine de tamamen emin olmuş sayılanlayız. Ne var ki, beşerî makuliyetin imkânları dahilinde elimizden geleni yaptık, hakikatin ortaya çıkması için bizden farklı düşünenlere her fırsatı verdik; fakat yine de yarın, beşer aklının ortaya çıkarabileceği daha iyi bir hakikat için kapıyı hâlâ açık tutuyoruz. Kendisinden hâtâ sâdır olabilen bir yaratığın gerçeğe varabilmesi için önünde bundan başka bir yol da yoktur.

John Stuart Mill

On Liberty (Hürriyet Üzerine

Allah aşkına, her iki tarafı da serbestçe dinleyelim.

Thomas Jefferson

Amerika Cumhurbaşkanı

Benjamin Franklin’in Hayır İşleme Tarzı

Amerikalı mucid, yazar, ve diplomat Benjamin Franklin 1784’te, Benjamin Webb adındaki birine şu mektubu gönderdi:

“Efendim: Durumunuz beni derinden üzdü ve bundan böyle ilişikte, on louis d’or banknotu gönderiyorum. Böylesine bir meblâğı, size verdiğimi söylemek istemiyorum; sadece borç veriyorum. Ülkenize döndüğünüz zaman, eminim, bütün borçlarınızı ödemenize imkân sağlayacak bir işte çalışacaksınız.

“O zaman, sizin şimdiki durumunuzdaki gibi samimi bir insana rastladığınız zaman, bana olan borcunuzu o kimseye ödeyin, ve o kimseden, benim sizden istediğim tarzda, size olan borcunu sıkıntı içinde bulunan bir diğerine vermesini isteyeniz.

“Ümit ediyorum ki, bu işlem, onu durduracak bir hilekâra rastlayıncaya kadar pek çok el değiştirecektir. Bu, az bir para ile çok fazla hayır işi yapmak için benim bulduğum bir oyun. Hayır işlerine çok para yatırabilecek kadar zengin değilim, ve bundan böyle, az bir para ile büyük işler yapabilmek için böylesine hareket etmeye mecburum.

“İstikbaldeki refahınız için en iyi dileklerimle hürmetlerimi sunarım. “

B. Franklin

Kadîm Atinalı Gençlerin Yemini

Biz, şerefsiz veya korkakça hareketlerle şehrimize leke getirmeyeceğiz; ideallerimiz ve bu şehirin kutsal saydığı idealler uğrunda, hem yalnız olduğumuz hem de diğerleriyle beraber bulunduğumuz zamanlarda çarpışacağız; şehirin kanunlarına hürmet ve itaat edeceğiz ve çevremizdekilerin de, aynı hürmet ve itaati göstermeleri için elimizden geleni yapacağız; halkta, kamu hizmetleri hissinin yerleşmesini hızlandırmak için ara vermeden çalışacağız; bu şehiri, bize emanet edildiğinden daha büyük, daha iyi, ve daha güzel bir şehir olarak bizden sonrakilere bırakacağız.

(Editör) Herbert R. Mayes

An Editor’s Treasury

Mazi

Washington’daki Millî Arşiv binasının ön cephesindeki yazılardan ikisi şöyle: “Mazinin mirası, istikbalini hasadını mümkün kılan tohumdur.'” ve “Mazi, bir başlangıçtır.”

Geleceği anlamak istiyorsan, maziyi incele.—Konfüçyüs

Maziye bakmak başka şey, gerisin geri oraya gitmek ise bambaşka bir şey.—Charles Colton

Eğer hilkat, bizim geriye bakmamızı isteseydi, gözlerimizi, alnımızda değil, ensemizde yapardı.—Namık Kemal

Çok gerilerdeki ecdadının asil başarılarıyle gurur duyanlar, ilerideki ahfadının gururla yâdedecekleri hiçbir şey yapamazlar.—Thomas Macaulay

Çöküş Sebepleri

Somerset Maugham, “Eğer bir milletin hürriyetten daha çok değer verdiği bir şeyi varsa, hürriyetini kaybedecektir,” diyor. “Ve istihza şurada ki, eğer halkın daha fazla değer verdikleri şey rahatlık ve para ise, onları da kaybedecektir.” Mehmed Akif in dediği gibi,

Gökten inmez bir de hiçbir şey . . . Bütün yerden taşar;

Kendi ahlâkiyle bir millet ölür, yahut yaşar.

Maya medeniyetinin niye çöktüğü üzerinde duran John Gardner, onu ayakta tutacak büyük bir ideali olmadığını yazdı. “Her şeye sahipti, ama bir maksat ve görev hissine, hayır.”

Edith Hamilton da, kadîm Atinalılar’ın, hürriyetlerini nasıl kaybettiklerini şöyle anlatır: “Onların en çok istedikleri şey, sorumluluktan sıyrılmış hürriyet olduğu için, hürriyetlerine kendi istekleriyle son verdiler ve Atmalılar bir daha hür olamadılar.”

Kadîm Roma’nın nasıl soysuzlaştığını Çiçero şöyle anlatır: “Düşman, kapılarımızdan içeri girdi. Bizim düşmanımız, lüks düşkünlüğümüzdür, ahmaklığımızdır, hayvani hislerimizdir.

İngiliz tarihçisi Edward Gibbon da Roma İmparatorluğunun Gerileyişi ve Çöküşü adlı abidevî eserinde der ki: “Kolayca aldatılan namuslu insanlar, devleti kuranların, kendilerine bahşettikleri hediyeleri kaygısızca kabul ediyorlardı.”

Almanya, İkinci Dünya Harbi’nde mağlûp ettiği Fransa’da (1940), Birinci Dünya Harbi’nin ünlü kahramanı Mareşal Petain’in başkanlığında bir kukla hükümeti kurdu. Petain, harp sonrası sürgün edildiği adada yazdığı hâtıralarında diyordu ki: “Bizim eğlence ruhumuz, fedakârlık ruhumuzdan büyük idi. Biz, verdiğimizden fazlasına sahip olmak istedik. Gerekli gayreti göstermedik ve kendimizi büyük bir felâketin içinde bulduk.”

Geriliğimizin başlıca sebebi

Prof. İsmail Hakkı İzmirli (1869-1946), büyük bir bilginimizdi. Çok sayıda kitabı vardı. Dört-bin ciltten fazla kitabı ihtiva eden kütüphanesini, Süleymaniye Kütüphanesine hediye etti. Atatürk, Prof. İsmail Hakkı İzmirli’nin Meali-i Kur’an (1927) Türkçe çevirisini okumuş, özellikle “Mânaya delâlet eden tercüme ile namazda kıraat câizdir” hükmüyle, “Türkçe ibâdet’e imkân veren görüşünden dolayı kendisini kutlamıştı. Prof. İsmail Hakkı İzmirli, bir konuşmasında, dine sokulan hurafelerin bizi geri bıraktığını söyledi:

. . . Bizde sanayi geri kalmıştır. Çünkü mektep yok. Çünkü makine işletemeyiz. Çünkü bu yolda çalışmayız. Bunlar birer sebeptir. Fakat aynı zamanda birer neticedir. Bunların hepsi bir bütün’dür. Memleketin dini, ilmi, ticareti, sanayii, ahlâkı, zihniyeti ayrı ayrı düşünülemez. Sanayide geri kalmışlığın kabahati zanaat muallimlerinde, bunların yetersizliğinde görülmemelidir. Umumi yapıda aranmalıdır. Araştırın: göreceksiniz ki en büyük mesul, dindeki hurafeler, müsbet ilim yerine masallar ve isrâiliyatla dolmuş olmamızdır. Din, hususiyle İslâm dini, zamanı idrâki tavsiye ediyor, şart koşuyor, tagayyür-i ezmân ile tebeddül-i ahkâm diyor. [Zamanın değişmesi ile emirler (buyruklar, kanunlar) da değişir.] Anlayamadığınız veya anlaşılmasını muayyen şahısların tasarrufuna bıraktığınız bu vecibeyi öz lisanınıza lâyık görmüyorsanız, ahlâk ve âdetler, dinî terkib sizi geri götürür. Aşırı muhafazakâr olmamızda, bu lâubaliliğimizin hissesi büyüktür.

Prof. İsmail Hakkı İzmirli

İzmir Konferanslarından, 1915

Karatahta önce “hacı” oldu

Üçüncü Mustafa [1757-74] zamanında, topların domuz kılından yapılmış fırçalarla temizlenmesinden dolayı ihtilâl çıkıyordu.

Karatahtayı mekteplere sokmak için eski Maarif Nezareti, bir nevi talimatname yapmaya mecbur oldu. Karatahtanın Yemen’de, Hicaz’da kullanıldığını iddia etmek zaruretine düştüler. Karatahta, Hicaz’dan, Yemen’den geçirilerek “hacı” edildikten sonra mekteplerimize kabul edilebildi.

Coğrafya haritaları, resimdir diye, memlekette başlayan ve büyüyen dedikodu tehditleri arasında, ismini söyleyemediğim çukurlara atılarak ifna edildi [ortadan kaldırıldı].

Sultan Abdülmecid zamanında Darülmuallimin’e, resim albümlerini ve coğrafya haritalarını sokmak bid’atını irtikâp eden Maarif Nazın Ahmed Kemal Paşa, tekfire uğradı [lânetlendi, küfüre uğradı], memleketten kaçarak canını kurtarmaya mecbur oldu.

Hesapt defterlerinde cemi [toplam] yaptırılırken, çocuklara öğretilen zâit [artı] işareti salîbe [haç'a, put'a] benziyor, çocuklarımızı yavaş yavaş Hıristiyan edecekler endişesi memleketi telâşa düşürmüştü.

İstanbul Darülmuallimîn’in ve Darülfünun’un yetiştirdiği gençler, Buhara mekteplerine sıra getirmek istediler. Şu, üstünde oturduğumuz gibi sıralar. Bu cedîdi [yenilikçi] bir hareket idi. Bu cedidî harekette mollalar, derhal küfrü [Allah'a inanmama] ve bid’atı keşfettiler: “Kiliselerde sıralar vardır; mektepte eczây-u şerife, Kur’an-ı Kerim okunur. Mektep şeriat derslerinin yeridir. Demek, Hristiyan sırasını, İslâm mektebinin içine sokacaklar.”

Ne oldu bilir misiniz? Kıtal [çarpışma, vuruşma] oldu. Zavallı Buhara, düçar-ı esaret [esarete düşmüş] olduğu için, kanını başka yerlerde akıtması lâzım gelen Buhara’nın çocukları, sıra mektebe girer mi girmez mi diye biribirinin kardeş kanını akıttılar.

Buhara Emîri, hakikî ismini Meclis kürsüsünün nezaheti [temizliği] dolayısıyle telâffuz etmekten kendimi men ettiğim gayrı-tabiî bir nevi harem teşkilatıyle beraber Afganistan’a kaçtı.

Hamdullah Suphi Tanrıöver

Bir rasathane yaptırıldı ve yıktırıldı

Sultan Üçüncü Murad (1574-95) zamanında müneccimbaşılığına atanan Takyeddin bin Mehmed bin Ahmed adındaki astronom, hünkâr hocası meşhur Sadeddin Efendi ye bir layiha sunarak, Uluğ Bey zamanındaki hesapların yeni rasatlarla düzeltilmesi gerektiğini, çünkü o yolla yapılan hesapların her zaman doğru çıkmadığını söyleyerek yeni bir rasathane kurulmasını istemişti.

O zamana kadar Türkiye’de rasathane adına bir şey pek bulunmadığı gibi, astronomi ve rasat hesapları, Uluğ Bey zamanından kalma rasatlara, Arapça veya Farsça’dan çevrilen kitaplara bağlı kalmıştı.

Padişah, bu rasathanenin derhal yapılmasını emretmiş ve Tophane bayırında, o zaman için gerekli her türlü astronomi âletleri ile donatılmış bir rasathane yapılmıştı. Ne var ki, bu rasathanenin ömrü pek kısa oldu. Dr. Adnan Adıvar diyor ki (Osmanlı Türklerinde İlim, s. 90-91):

İşte bu bilgin astronomun kurmak istediği rasathanenin ömrü pek kısa olmuş ve hattâ binanın tamamlanıp tamamlanmadığı bile bizce kesinlikle anlaşılamamıştır. Hoca Sadeddin’le zamanın Şeyhülislâm’ı Ahmed Şemseddin Efendi arasındaki düşmanlık yüzünden bu Şeyhülislâm efendi, Padişaha sunduğu bir arîzada (jurnal), gökleri rasat etmenin uğursuz ve her nerede bu işe teşebbüs edildiyse, devletin mahv ve harap olduğunu söyleyerek ilim düşmanlığını göstermesi üzerine, 987 yılı Zilhicce’nin 4üncü Perşembe günü Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşaya, rasathanenin derhal yıkılması irade olunmuş ve gerçekten de bu kurum, bir gece içinde yerle bir edilmiştir. Müsbet ilimlere karşı Osmanlı İmparatorluğunda görülen ilk düşmanlık eseri olan bu olay, şahsî sevişmezliklerin, İlmî alanlara bile etkisi olduğunu gösterdikten başka, sokağa çıkmak için dahi müneccime danıştığında şüphe olmayan Şeyhülislâm efendinin, gerçek ilme olan ilgisizliğini de gösterir.

Gericilik, bilgisizlik sadece müsbet ilimlerde değildi. Dr. Adnan Adıvar, yukarıda bahsettiğimiz eserinde, medrese ulemasının, Avrupa’da Rönesans’ın yürütüldüğü yıllarda da, “eski ilimlere dair teliflerine ve tercümelerine devam etmekte” olduklarını yazıyor:

Türk ulemay-ı rüsumu [şekilci din bilginleri], değil müsbet ilimlerde, doğrudan doğruya kendi sahaları olan meselelerde bile çok geri kalmışlardı. Meselâ, bu tarihlerden [Üçüncü Selim zamanındaki yenileşme hareketlerinden] 50-60 yıl önce, Hicaz’da çıkan Vahabi mezhebi hakkında Hicaz ve Irak uleması tarafından birçok kitap yazıldığı ve birçok tartışma sürüp gittiği halde, İstanbul ulemasının bu mezhebin esası hakkında bile bilgisi yoktu.

Aynı cehalet, devleti yönetenlerde de hükmünü yürütüyordu. Tarih-i Cevdet‘ten öğrendiğimize göre, zamanın Reisülküttab’ı, yâni Dış İşleri

Bakanı Atıf Efendi, yazdığı bir takrirde, tesirleri dünyanın her tarafında hisedilen 1789 Fransız İhtilâli’ni, “Voltaire ve Rousseau gibi meşhur zındıkların [dinsiz imansızların] ve anlar misillû dehrîlerin [onları gibi imansızların] eserleriyle husule gelmiş bir fisk ü fücur [Allah'a isyan etmiş günahkârlar] cümbüşü gibi gösteriyordu. Reisülkattab Atıf Efendi, Hukuk-u Beşer Beyannamesi’ni [İnsan hakları bildirisini], “insanları hayvanlar derekesine indirmek için yazılmış bir beyanname” diye anlatıyordu.

Nejat Muallimoğlu

Osmanlı ilmiye sınıfının cehaleti

İlmiyye sınıfının içinde bulunduğu fikri izmihlâli [perişan olmak, yok olmak] isbat için misâl arzedeyim: 1273 Hicrî senesi [1856] Cemaziyel-âhiresinin [Arabî ayların altıncısı] 16ncı Pazar günü akşamı, inşası hitam bulan [biten] Fethiyye kalyonunun denize indirilmesi merasimine davetli idik. Ali Paşa’nın sadareti zamanında ûlâ rütbesi sınıfından olanlarla Vezirler ve ilmiyyeden de İstanbul pâyelûlarının [üst rütbelilerinin] daveti kararlaştırılmıştı. Bu suretle tersane önünde, devletin ekâbiri [seçkinleri] bir araya toplanmıştı. Zât-ı Şahâne’nin teşrifine intizar ediyorduk ki [bekliyorduk], Fethiyye Kalyonu, kendi kendine havuzdan kurtularak denize iniverdi. Gemi çok rahat inmişti, ama bir kaç kişi yaralandı, hattâ ölenler oldu.

Biraz sonra mesele anlaşıldı: Öteden beri, kalyonların en üst katı havuzda yapılmayıp denize indirildikten sonra yapılması mûtad iken, Fethiyye Kalyonunun üst katı da havuzda yapıldığından ağır basmış, ve büyük desteklerden birini, daha sonra diğerlerini kınp denize inmişti. İstanbul Kadısı olan Tekfurdağı Müftüsü Zâde Efendi ise, bu işlerden habersiz olduğundan, geminin kendiliğinden hareketine bir mâna veremeyip, “Fesüphanallâh. . . Bu kalyonu melekler mi deryaya indirdi?” deyince, bunu duyan Fuad Paşa, yaralananlardan birkaçını gösterip şu cevabı verdi:

“Muhtemel, Efendi, ama bakın ki, melekler arasına şeytanlar da karışmış.”

Böyle yâveler [yalan, saçma sapan söz] söyleyen kişiler, kadılık makamında oturunca, ol ilmiyyenin itibarı mı kalırdı? Böyle âlimlerden mülk-ü millet faide mi görürdü?

Ahmet Cevdet Paşa

Mâruzât

Softalık buna derler

… Ne sinema ne tiyatro seyretmek ne de radyoda temsil dinlemek günahtır. Bunu iddia edenler softadırlar.

. . . Gazeteler, bir müftünün sinema seyretmeyi ve radyoda temsil dinlemeyi günah saydığını yazmışlardı. Fakat müftü efendinin istisnasız bütün sinema ve radyoları mı kastettiği, yoksa tefsirini sadece ahlâka aykırı film ve piyeslere mi inhisar ettirdiği anlaşılmış değildir. Hüküm umumî ise, hâlis yobazlıktır. Şarta muallâksa, isabetlidir.

. . . Bizim müftü efendinin de topyekûn sinema ve radyo temsillerini tefsire kalktığını zannetmiyorum. Eğer böyle ise, muhterem Diyanet İşleri Reisi’nin dikkatini çekeriz.

Müslümanlık, medeniyet düşmanı değildir. İslâm medeniyeti en büyük şahittir. Medinetüzzehra Sarayı’nın kapısında Zehra’nın heykeli vardır. Elhamra, Elbeyza saraylarının kapı ve duvarlarında çeşitli resimler, sağda solda hayvan, insan ve aslan heykelleri vardır. Fatih, İtalyan ressamı Bellini’ye kendi resmini yaptırmış, Kanunî Sultan Süleyman’ın Budin’den iğtinam edip [yağma edip] İstanbul’a getirdiği Apolion heykeli, sonraları Damat İbrahim Paşa’nm Sultan Ahmet’teki evinin önüne dikilmiştir. İskenderiye’ye, Mehmet Ali’nin heykeli, El-Ezher âlimlerinin itirazına uğramadan dikilmiştir.

İslâm dininde, resmin ve heykelin yasak olduğu iddiası da softa uydurmasıdır. Çünkü, yobaz tarihi bilmez, İslâm dinini bilmez, medeniyeti bilmez. Onun Müslümanlıkla alâkası yoktur, ve onun şahsında İslâm dinini baltalamak da, yobazlığın bir başka çeşididir.

Peyami Safa

Tercüman, 6 Mart, 1960

Benim dinini ne umuttur ne korku,

Allah’ıma sevdiğimden taparım.

Ne cennet ne cehennem bir korku.

Vaiz! Deme cehennemin ateşi

Çıkar bilmem kaç çeki odundan.

Ziya Gökalp

Ahmet Vanlıoğlu Hoca’nın “Eyüp Sultan Hazretleri”

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz, 1993 Temmuzunun ilk haftasında İstanbul Haseki Eğitim Merkezi’nden mezun olanlara yaptığı hitabında şunları da söylemişti:

“. . . Ben burada yetişen genç arkadaşlarımızdan şunu rica ediyorum: Hamasîden ziyade, millete İslâm dininin güzelliklerini anlatınız. Ruhunu anlatınız. Özünü anlatınız. Vicdanî diye bir zâtın eseri var. İstanbul’dan bahsediyor. Diyor ki, mübarek Süleymaniye kürsüsünde, Bayezit, Sultan Ahmet kürsüsünde ulemayı göremezsiniz. Ulemanın kürsüde vaaz etmesi, bir zamanlar bir kusur telâkki ediliyormuş. Anadolu’nun muhtelif yerlerinden gelen cerci’ler, İslâm’a muhalif ne kadar hurafe varsa, o kürsüde, onlarla milletin kafalarını zehirliyorlar, diyor.”

Daha düne kadar bu ülkede futbol oynamanın, mayo ile denize girmenin, hele kadın-erkek beraber denize girmenin, dans etmenin, resim yapmanın, radyo dinlemenin, tiyatroya, sinemaya gitmenin, televizyon seyretmenin günah olduğunu söyleyenler tümen tümendi. Kendilerini “âlim” sananlar ve pek çokları tarafından “âlim” kabul edilen bazıları, Mehmet Nuri Yılmaz’ın bahsettiği hurafeleri hâlâ dine sokmaya çalışıyorlar. Ben, yıllardır beni rahatsız eden sol gözümün muayenesi için 1997 Haziran’ında New York’a gitmiştim. Bu arada, Long Island’da bir caminin açılışı münasebetiyle yapılan törene de katıldım. Törenin, başlıca hatibi, o tören için New York Fatih Camii tarafından özel olarak getirilen (Eyüp Sultan Camii’nde de vaazlar veren) tanınmış vaiz Ahmet Vanlıoğlu Hoca idi. İstanbul’un nasıl fethedildiği üzerinde konuştu.

Ahmet Vanlıoğlu Hoca, İstanbul’un zaptı sırasında Beyoğlu sırtlarından atılan topların surlara niye ulaşamayıp, Haliç’e düştüğünü şöyle anlattı:

“Haliç’in surlara bakan tarafında Eyüp Sultan Hazretleri yatıyordu. İstanbul’daki Rumlar, uzun yıllar boyunca, kim olduğunu bilmemekle beraber, Eyüp Sultan Hazretleri’ni kendilerinden bir evliya diye kabul etmişler, onun mezarı başında dua ediyor, adaklar adıyorlardı. İşte, bu sebepten, Fatih Sultan Mehmed’in ordusunun Beyoğlu sırtlarına yerleştirdiği toplarla surları yıkmak ümitleri boşa çıkıyor, ve atılan gülleler Haliç’e düşüyordu. Niye surlara erişmiyordu da, denize düşüyordu?

“Çünkü Eyüp Sultan Hazretleri, ‘Benim gâvurcuklarıma dokunmayan!’ diyerek bu gülleleri havada iken yakalıyor, Haliç’in sularına bırakıyordu.”

Evet, Ahmet Vanlıoğlu Hoca, Amerika’da bunları söyledi ve kendisini dinleyenleri hayrete boğdu. Dediğim gibi, zaman zaman Eyüp Sultan Camiinde de vaaz veriyormuş. Bana inanmayan, gider, Hocaefendi’ye sorar.

Nejat Muallimoğlu

Matbaayı asırlarca bu ülkeye sokmayan kimlerdi?

Mehmet Nuri Yılmaz, yukarıda bahsettiğim konuşmasında, şunları da söyledi: “Milletimizin ileri gitmesinde de, geri kalmasında da din adamlarının rolleri büyüktür. Bu inkâr edilemez. Matbaa, Hıristiyan dünyasından iki yüz sene sonra memleketimize gelmişse, bunda din adamının suçu vardır … Şu anda geri kalmamıza din âmil değildir. Dini suçlayamayız. Geri kalış sebebimiz, bizim, dini daha iyi anlayamayıp, iyi kavrayamamış olmamızdır.”

Matbaa, Avrupa’da 1444’te icat olunarak kıt’anın hayatına girmiş, 1510’da gelişmesini tamamlamıştı. Macaristan’da ilk kitap 1473’te basıldı, bizde ise 1730’da . . . Arada 257 sene var. Ve İbrahim Müteferrikanın Kur’an basılmaması şartı ile açtığı matbaa, onaltı kitap bastıktan sonra kapandı —tâ 1796’ya kadar. Yeni alfabenin kabul edildiği 1928’e kadar, bütün Türkiye’de basılan kitapların toplam sayısı, 40,000 civarındadır. Ziya Paşanın

Diyar-ı küfrü gezdim, beldeler, kâşaneler gördüm,

Dolaştım mülk-ü İslâm’ı bütün viraneler gördüm.

feryadı ile dertli olan farkın asıl sebebi, bizdeki kafa karanlığı idi. Matbaa, iki-buçuk asır içinde, Batı kültürünü inşa etmeye yetmişti.

Bizde ise Saray ve Medrese, halkı cahil bırakmaya azmetmişti. Öte yanda, gayrimüslimler matbaalarını kurarak kendilerinin halkını geliştirmeye başlamışlardı. Yahudiler’i, İspanyol Katolikleri’nin zulmünden kurtarıp 1492’de Türkiye’ye getirdiğimiz zaman, onlar, beraberlerinde matbaayı da getirdiler. Bu göçmen Museviler, 1494’te İstanbul’da, 1510’da Selânik’te, 1554’te Edirne’de, 1605’te Şam’da, 1646’da İzmir’de matbaalarını kurdular. Bu matbaalarda, yasak olduğu için, Türkçe ve Arapça kitap basılmaz; Yunanca, Rumca, Ermenice, Lâtince, İbranice, İspanyolca, Almanca, Fransızca, ve İtalyan’ca kitaplar basılırdı. Cemal Kutay diyor ki:

“İşte biz, daha o zamanları, Türk’ü ilim ve medeniyette geri bırakma karşılığı, tebaa’mız, yâni bize bağlı dediğimiz Rum’a, Ermeni’ye, Musevi’ye, kapitilasyonların imtiyazlı insanlar hâline getirdiği bütün yabancılara, çağdaş medeniyetin nasibinden faydalandırırken, kendi insanlarımızı cehaletin karanlığına mahkûm etmiştik.

“Medrese, her istemezük karşısında safına aldığı Yeniçeri eşkiyalığı ile elele, kültürün temeli matbaaya karşı çıkmıştı. Daha sonraları, ödenmez ve doldurulmaz günah için özürler arayacak, Rum’un, Ermeni’nin, Yahudi’nin ekonomide, tarımda, tıbda, matematikte, kısacası bütün müsbet ilimlerde ve bundan böyle genel hayatta Türk’ten ileri olmasını bir bilmece, zaman zaman haksızlık gibi gösterecek, rüzgâr ekenin fırtına biçeceği ebedî hakikatim unutmuş gözükecektik”.*

Yıllar sonra, Mithat Paşa Tuna Valisi iken, Ahmet Mithat Efendiye vilayet gazetesini çıkarma vazifesini vermiş ve bugünkü bütün Bulgaristan ve Yugoslavya’nın bir kısım toprağını içine alan o koskoca bölgede yaşayan Bulgar-Rum-Ulah-Sırp-Ermeni-Pomak-Arnavut halkının dilleri için gazetede yer ayrılmasını istemişti. Irk, din, kan, milliyet karışımı bölgede, devletin kararlarını yaşayanlara anlatmak için, Mithat Paşa başka çare bulamamış ve gazetenin yansı bu dillere, yansı da Türkçe’ye ayrılmıştı. Cemal Kutay, Ahmet Mithat Efendi’nin her dilden yazıyı dizecek mürettip (dizici) bulduğunu, Türkçe metinleri dizecek Türk-Müslüman mürettip bulamadığını ve İstanbul’dan Ermeni mürettipler getirerek Türkçe bölümünü dizdirdiğini de yazıyor.

Avrupa’da onaltıncı asırda Rönesans, kafaları hurafelerden temizleyip aydınlatır ve halkı hızla yepyeni bir medeniyete ulaştırırken, basılı kitapların bile Türkiye’ye sokulması serbest değildi. Selim Nüzhet Gerçek’in Türk Matbaacılığı adlı kitabından (1939) öğrendiğimize göre, Arapça ve Farsça kitapların Türkiye’de satılabilmesi bile ancak padişahın müsaadesiyle mümkün oluyordu. Meselâ, Oklid’in (Euklidis) 1594 yılında Romada basılan ve Nasireddin Tusi tarafından Arapça’ya çevrilen Tahrir-i Euclidis adlı kitabının Türkiye’ye sokulması için 996 tarihli bir ferman çıkarılmıştı.

Osmanlı İmparatorluğundaki kitap düşmanlığı zaman zaman şeyhülislam fetvalarında da kendisini belli ediyordu. Üçüncü Ahmed zamanında (1703-30), Varodin’de Avusturyalılar’a karşı yiğitçe döğüşürken şehit düşen Damat Ali Paşa, müsbet ilme âşık bir devlet adamı idi. Öldüğü zaman, adları dört cilt tutan yedi-bine yakın kitabını vakfetmişti.

Bu kitaplar arasında felsefe, tarih, edebiyat, ve astronomiye ait olanlar, “Ol makule kütübün [çeşit kitapların] vakfı caiz değüldür . .diyen Şeyhülislâm Ebu İshak İsmail Efendi’nin fetvası ile satıldı.

Nejat Muallimoğlu

Millî Mücadele sırasında Teâlî-i İslâm Cemiyeti’nin bir bildirisi

. . . İngilizler’i kızdırdınız, üzerimize Yunanlıları [doğrusu: Yunanları] musallat ettiler. Harpte mağlûp olduktan sonra, uslu uslu oturmak ve mağlûbiyetin netayicine [neticesne] katlanarak telafisini sabr ü sükûn ve aklü tedbir dairesinde izale etmekten [gidermekten, ortadan kaldırmaktan] başka çare var mıdır? Yunanlılarla harbe tutuşuyor, sonra da bir taraftan kaçıyor ve bir taraftan, şöyle mukavemet ettik, böyle zayiat verdirdik gibi yalanlarla halkı iğfale [aldatmaya, kandırmaya] çalışıyorsunuz. Düşünmüyorsunuz ki, Yunanlılara fazla zayiat verdirmek bile, bundan sonra, bizim için hayırlı ve menfaatli bir şey olmaz. Hudanagerde [Allah göstermesin], sizin yalanlarınızı şahit tutarak memleketinizde, “Bu kadar’kan döktüm ve şöyle fedakârlık ettim, böyle emek çektim!” diyerek hakkı feth davasına kalkar.

Hem dizler, ey yalancı ve denî şâkiler [alçak haydutlar]! Kendi milletimize karşı ecnebi milletlerden hiç birinin yapmadığı şekavet ve şenaatleri irtikâp edip dururken [haydutluk ve alçaklıkları yaparken] milleti, eşraf-ı memleketi [memleketin ileri gelenlerini, büyükleri] asıp keserek mallarını yağma ederken, kendinize ne hakla, ne yüzle, ne utanmazlıkla Kuva-yı Milliye [Millî Kuvvetler] nâmını veriyorsunuz? Milleti öldürerek, mahvederek, hukuk-u milleti müdafaa edeceksiniz, öyle mi? Utanmaz hainler, artık yetişir, yakamızı bırakın. Cenab-ı Hakk’ın gazap ve lâneti sizin üzerinize olsun!

(İktibas) Dr. Ali Sarıkoyuncu

Tarih ve Toplum, Haziran, 1992

Milli Mücadele sırasında Atatürk ve çevresindekilerin öldürülmelerini emreden fetva

İngilizler, Millî Mücadeleyi boğmak için ellerinden gelen her vasıtaya başvurmaktan çekinmiyorlardı. Onların baskısı altında, Damat Ferit kabinesi, Anadolu’daki mücadeleyi “isyan” diye göstererek, Atatürk ve çevresindekilerin katledilmelerinin şer’an caiz olduğuna dair bir fetva çıkarılmasına razı oldu.

Damat Ferit hükümeti, bu fetvayı verecek adamı da buldu. Dürrizâde Abdullah isimli biri, Şeyhülislâmlık makamına getirildi, ve bu adam da Millî Mücadele’yi lânetleyen, liderlerinin katledilmesini emreden “fetva-yı Şerîfe”yi kaleme almaktan utanmadı. Fetvada özetle şöyle deniliyordu:

İslâm Halifesi Hazretlerinin sahipliği altında bulunan şehirlerde, bazı kötü şahıslar kendilerine reisler seçerek, Padişah’ın sadık tebaasını hileler ve tezvirlerle [yalan dolan] iğfal etmektedirler. Padişah’ın emri hilâfına asker toplamaya kalkışıp, görünürde, askerî iaşe ve teçhiz bahanesiyle, hakikatte mal toplama sevdasıyle, şeriate aykırı olarak vergi almakta ve çeşitli tazyik ve işkencelerle, halkın mal ve eşyasını gasp etmektedirler [zorla ellerinden almaktadırlar].

Allah’ın kullarına zulmetmeyi itiyâd haline getiren ve onları cezalandırmaya cesaret eden bu şahıslar, şehir ve kasabalara hücum edip, sâdık tebaadan nice mâsum kimselerin kanını dökmüşlerdir. Bazı ilmiye ricâli ile askerî ve mülkî memurları kendiliklerinden azletmişler, yerlerine, kendi hempalarım [ayakdaşlarını] tayin etmişler ve Hilâfet merkezi ile diğer şehirlerin ulaşım, nakil ve haberleşmesini kesmişlerdir. Devlet âmirlerinin icraatına mâni olmakta, merkezi, diğer memleketlerden ayırıp, yüksek Hilâfet’i bölmek ve zayıflatmak istemektedirler. Böylece İmamet makamına ihanet etmekle, İmamlığa itaatten çıkmışlardır.

Dağılmaları hakkında yüksek emre rağmen, hâlâ inad ve fesadlarında ısrar ederlerse, adı geçenlerin kötülüklerinden şehirleri kurtarmak için, bunlarla savaşılması ve öldürülmeleri meşrû ve farz olur mu? Beyan buyurula. . .

ELCEVAP: “Allah-ü tealâ âlem olur.”

Bu suretle, Halife Hazretleri tarafından âdı geçen âsiler ile savaşmak üzere tayin olunan askerler savaşmaktan kaçıp firar eyleseler, dünyada şiddetli günaha ve ahirette acı azaba müstehak olurlar mı? Beyan buyurula. . .

ELCEVAP: “Allah-ü tealâ âlem olurlar.”

Bu suretle, Halife’nin askerlerinden olup da, âsileri katledenler gazi ve âsiler tarafından öldürülenler şehid olurlar mı? Beyan buyurula. ..

ELCEVAP: “Allah-ü tealâ âlem olurlar.”

Bu suretle, âsiler ile muharebe hakkında çıkan Sultan emirlerine itaat etmeyen Müslümanlar, günaha ve şeriatın takdirine müstehak olurlar mı? Beyan buyurula.. .

ELCEVAP: “Allah-ü tealâ âlem olurlar.”

Nejat Muallimoğlu

Hacı Süleyman Efendi

Birinci Büyük Millet Meclisi’nde Mustafa Kemal Paşa’yı candan destekleyen din adamları arasında Hacı Süleyman Efendi de vardı. Günümüzün yobaz milletvekillerinin ve vaizlerin ağızlarından çıkan bazı sözler karşısında, bu aydın din adamı ve İzmir Mebusu Hacı Süleyman Efendinin şu iki sözü ne kadar yüce:

Cahilin dindarlığından hayır gelmez.
Kadınları, yüksek mertebe olan bir milletin sırtı, hiç bir zaman yere gelmez.

Sh:1075-1089

Ortegay Gasset’ten seçmeler

Jose Ortega y Gasset (okunuş: Hozey Orteyga i Gasset-1883-1955) çağımızın ünlü bir Ispanyol filozofudur. Onun, oldukça sayıda dillere çevrilmiş kitapları varsa da, en önemlisi (İngilizce’ye The Revolt of the Masses adı ile çevrilen) La rebelion de las masas adlı eseridir. Bu satırların yazarı tarafından Kütlelerin İsyanı [3] adı ile dilimize çevrilen kitap, İngilizce’ye çevrildiği zaman, ünlü Amerikan dergisi Atlantic Monthly Revieıv şunları söylüyordu: “Onsekizinci asır için Rousseau’nun Contrat Social’ı [Sosyal Mukavelesi'si], ondokuzuncu asır için Marx’ın Das Kapitali ne ise, Ortega y Gasset’in La rebelion de las mases’ı de yirminci asır için aynı şeydir.” Aşağıda, “kütle, yığın” fenomeni üzerinde duran bu kitaptan parçalar göreceksiniz.

Şüphe edilemez ki, beşeriyet, en köklü bir şekilde, iki çeşit yaratıktan oluşan sınıflara ayrılmıştır: güçlük ve görevleri üstüste yığarak, kendi varlıklarından büyük talepte bulunanlar, ve kendilerinden özel hiçbir şey talep etmeyenler, yaşadıkları ânı “hayat” diye kabul edenler, mükemmellik yolunda hiçbir gayret göstermeyen, dalgalar üzerinde sallanıp duran şamandıra misâli insanlar. Bu bana, iki farklı koldan oluşan ortodoks [muhafazakâr] Budizm’i hatırlatıyor. Birinin emirleri sert ve zor, diğerinin kolay ve sıradan; biri “büyük vasıta” veya “büyük yol” denen Mahayana, diğeri, “küçük vasıta” veya “küçük yol” denen Hinayana. Önemli olan, hayatımızı, bu iki vasıtadan hangisine bağladığımız, kendimizden azamî veya asgarî talepde bulunmamızdır.

Cemiyetin kütleler ve seçkin azınlıklara ayrılışı, sosyal sınıflara bölünmesi değil, “üst” ve “alt” diye hiyerarşik ayırımla bağdaşmayan insan sınıflarına ayrılışı demektir. Tabiatıyle, şurası açıktır ki, bu “üst” sınıflarda —«ğer gerçekten üst sınıflar iseler— “büyük vasıta’yı benimseyenlerin sayılarının çok daha fazla olacağı, “alt sınıfların ise düşük vasıflı fertlerden oluşacağı kuvvetle muhtemel. Fakat doğrusu istenirse, bu her iki sosyal sınıfta da, hem kütle hem de halis azınlık bulunabileceğini söylemek hiç de yanlış bir ifade sayılmaz. . . çağımızın bir özelliği, öteden beri seçkin diye bilinen vasıflarda bile, kütle ve bayağılığın hâkim oluşudur. Bundan böyle, yaratılışı itibariyle özel vasıfları gerektiren ve bu vasıfların bulunduğu farzedilen entellektüel hayatta bile yarı-aydının, vasıfsızlığın, bu hayatın gerektirdiklerine hiçbir zaman sahip olamayacakların ve zihnî dokuları itibariyle entellektüel hayat için yetersiz kimselerin, gittikçe zafer kazandıklarını görüyoruz. Bu, düşünüp taşınılmadan gelişigüzel söylenmiş bir söz değil. Arzu eden herkes, günümüzde politikada, sanatta, dinde, hayatın ve dünyanın genel meselelerine, ilim adamlarının ve tabiî ardından, doktorların, mühendislerin, finansörlerin, öğretmenlerin, ilh. düşüncelerindeki, hükümlerindeki, ve hareketlerideki ahmaklığı müşahade edebilir . . . Kütlelerin gerçek hâkimiyetini sembolize eden ve büyük ölçüde bu hâkimiyeti oluşturan insanların barbarlığı [Birinci Dünya Harbi sonrasıdaki] Avrupa’nın demorilize oluşunun başlıca sebebidir.

Aynı durum, “asiller”in arta kalan son gruplarındaki kadın ve erkekler için de doğru. Öte yanda, “kütle” dediğimiz fenomenin en iyi örneği olarak ele alınacak emekçiler arasında, asil ve disiplinli kafalar hiç de ender değil.

Cemiyette en farklı ve değişik düzenlerde, ve mahiyetleri itibariyle özel yeteneklere sahip olunmaksızın yürütülemeyecek işlemler, faaliyetler, ve fonksiyonlar vardır. Meselâ, sanatkâr tabiatlı, zevk sahibi birinin davranışları, hükümet fonksiyonları, kamu işlerinde siyasî karar verebilme yeteneği. Bu özel faaliyetleri, önceleri, yetenekli azınlıklar veya hiç olmazsa, bu yeteneklere sahip bulundukları iddia edilen azınlıklar yürütüyordu. Kütle, bu işlemlere karışmak hakkını kendinde görmedi; müdahale etmeyi düşündüğü takdirde, bu işlemlerin yürütülmesi için gerekli özel vasıfları elde etmek ve sadece bir kütle olmaktan çıkmak gerekeceğini idrak etmişti. Onlar, sıhhatli ve dinamik bir sosyal sistem içindeki yerlerini biliyorlardı.

Kütlenin, günümüzde, sosyal hayatın ön safına geçmeye, şimdiye kadar birkaç kişinin inhisarında bulunan yerleri işgal etmeye, cihazları kullanmaya ve sınırlı sayıda insanlara ayrılan zevkleri paylaşmaya kararlı olduklarını görüyoruz. . . . Kütle, kütle olmayı terketmeksizin, önceki azınlığın ayağını kaydırıyor, onun yerini alıyor.

hiçbir devrinde, cemiyeti, günümüzdekinden daha dolaysız [direkt] yönettiklerini sanmıyorum. Hiper-demakrasi diye bahsetmemin sebebi işte bu.

Diğer sahalarda de, bilhassa entellektüel sahada, aynı şeyler vuku buluyor. Belki yanılıyorum, fakat bana öyle geliyor ki, derinlemesine incelediği bir konu üzernide yazmak üzere kalemi eline alan günümüzün yazarı, bu konu üzerinde hiçbir şekilde durmamış ve konu hakkındaki bir yazıyı bir şeyler öğrenmek için değil de, kafasında taşıdığı basmaklıp düşüncelerle uyuşmayan yazar hakkında hüküm vermek için okuyacak vasat seviyedeki okuyucuyu göz önünde tutmak zorunda . . . Alelâde kafa taşıdıklarını bilen bu insanlar, bu alelâdelik hakkını ilân etmek ve onu istedikleri şekilde cemiyete kabul ettirmek inancını taşıyor …. Kütle, ağırlığı altındaki ferdi, yetenekli, seçkin olan her şeyi, diğerlerinden farklı olan her şeyi, mükemmel olan her şeyi ezer. Herkes gibi olmayan, herkes gibi düşünmeyen herhangi bir insan, ortadan kaldırılma rizikosunu göze alıyor demektir.

Önceleri “herkes,” normal olarak biribirlerinden farklı özelliklere sahip insanların kütle ile beraberce kaynaştığı bir birlikti. Bugün ise, “herkes” denilince, sadece kütle akla geliyor. İşte, özelliklerindeki vahşiliğin hiçbir şekilde gizlenmeksizin anlatıldığı çağımızın dehşet saçıcı gerçeği bu.

[Donkişot] yazarı Cervantes’in uzun bir zaman önce söyledği gibi, “Yol handan her zaman daha iyidir.” Arzularını, idealini gerçekleştiren bir devir, artık başka bir şey arzu edilmediğini, arzu kuyularının kuruduğunu gösterir. Yâni, başka bir ifade ile, o meşhur olgunluk çağımız, aslında sonuna gelmiştir. Arzularını yenilemeyi bilmediklerinden, erkek arının zifaf uçuşundan sonra ölmesi gibi, kendi kendilerinden tatmin olan asırlar da vardır.

Günümüzde . . . kütlelerin zaferinin en fazla temsil edildiği ülkelerde —Akdeniz ülkelerinde— kamu hayatının müşahadesinde, siyasî hayatın günü gününe yaşandığını hayretle görüyoruz. Bu, son derece hayret uyandırıcı garip bir fenomen [vakıa], Kamu otoritesi, kütlelerin bir temsilcisi elinde. Bu temsilci öylesine güçlüdür ki, bütün muhalefeti silip süpürmüştür. Onlar, iktidarı öylesine karşı konamaz bir şekilde ellerine geçirdiler ki, tarihte böylesine kadir-i mutlak bir hükümet bulmak zor. Ama kamu otoritesi —Hükümet— yine de günü gününe yaşıyor, kendisini geleceğin açık bir hal çaresi olarak takdim etmiyor, istikbal için belirli hiçbir fikri yok; temsil etmiyor, gelişmesi veya tekâmülü, akla sığacak bir şeyin başlangıcının temsilcisi olarak meydana çıkmıyor. Kısacası, herhangi bir hayatî programı olmaksızın, herhangi bir yaşama programına sahip bulunmaksızın hayatını sürdürüyor.

Tutumların kabul edilmediği yerde, kültür yoktur. Ekonomik münasebetlerin, tarafların menfaatlerini koruyacak prensiplere bağlı bulunmadığı yerlerde kültür yoktur.

Bütün bunların bulunmadığı yerlerde kültür yoktur; kelimenin en kesin mânasıyla, barbarlık vardır. Kendimizi aldatmayalım: Avrupa’da kütlelerin ilerici ayaklanması altında başlayan budur. Barbar bir ülkeye giden bir gezgin orada, başvurulacak yönetici prensiplerin bulunmadığı bilir. Yerinde bir ifade ile denilebilir ki, barbarlığın standartları yoktur. Barbarlık, başvurulacak standartların mevcut olmayışıdır.

Diğerlerinin hizmetinde yaşayan insan, genel inanışın tersine, alelâde insan değil, mükemmel insandır. Kendisini “transendental” [sınırlar ötesinde, mükemmel] bir şeyin hizmetine adamadıkça, hayatın, onun indinde bir tadı yoktur. Bunun içindir ki, hizmet ihtiyacının hissedilmesini bir baskı olarak düşünmez. Zaman zaman böyle ihtiyaç, tesadüfen kendisini göstermezse, mükemmel adam huzursuzlanır ve kendisini zorlaması için daha ve daha fazla gayreti ihtiyaç hissettirecek yeni yeni standartlar icat eder. Bu, bir disiplin olarak yaşanan hayattır —asil bir hayat. Asalet, onun, bizden talep ettikleriyle ölçülür, yüklediği mesuliyetlerle, haklarla değil. “Noblesse oblige” denilen bu. “Avam tabakasına mensup olanlardır ki, canları nasıl isterse öyle yaşarlar; asil adam, kendisini düzen ve kanuna adar” (Goethe). Asaletin imtiyazları, menşeleri itibariyle tâviz veya lütuf değildir; bilâkis, asil insan, onları fethetmek zorunda. Ve onların muhafazası, prensip olarak, imtiyazlı adamın onları, gerektiği her an ve onlara karşı gelebilecek herkese karşı yeniden fethetmeğe muktedir olduğunu farzeder. Özel haklar ve imtiyazlar, o halde, bir pasif mülkiyetten veya eğlenceden ibaret değildir; onlar, şahsî gayret neticesinde elde edilen standartları temsil ederler. Öte yanda, “insan ve vatandaşın” hakları gibi müşterek haklar, nefes almak ve çılgınlıktan kaçınmak halleri dışında, hukukî bir intifa [yararlanma, fayda sağlama] hakkı ve nimet, kaderin cömert birer lütfudur. O halde diyeceğim ki, gayrişahsî bir hak verilir, şahsî bir hak kazanılır.

“Asalet” gibi böylesine ilham verici bir kelimenin, günlük konuşma dilinde nasıl soysuzlaştığını görmek insanı rahatsız ediyor. Çünkü pek çokları için ırsî, “asil kan” mânasına gelen bu kelime, müşterek haklara benzer bir şeye, alınıp verilebilen hareketsiz bir şeye dönüştü. Halbuki gerçek mânasıyle, asalet kelimesinin kökü, aslında dinamiktir. Asil, “iyi bilinen, tanınmış,” demektir; yâni herkesçe bilinen, meşhur, üstün vasıflarından ötürü, kendisini isimsiz kütleye tanıtan insan. Bu, şöhret sebebinin, alışılmışın üstünde bir gayret olduğunu îma eder. Şu halde asil, gayretli, mükemmel insan demektir. Çocuğun asaleti veya çerçevesi sadece nimettir. Çocuk, babası, kendisini meşhur yaptığı için tanınır. Yâni, yansıma ile tanınır ve gerçekte, ırsî asaletin dolaylı bir özelliği var: ayna ile yansıtılan bu ışık, ay ışığı, ölmüş insandan alınan bir şey. Bunda canlı, halis, dinamik olarak arta kalan tek şey, hayatta olanı, ecdadının ulaştığı gayret seviyesini muhafazaya zorlayacak itici güçtür. “Noblesse oblige,” değiştirilmiş bu anlamıyle dahi, her zaman budur. Orijinal asil, kendisine bir mecburiyet yükler, asil vâris, bu yükümlülüğü verasetle kendisine aktanr. Fakat ne de olsa, asaletin birinci asilden vârislerine aktarılışında, belirli bir tezat göze çarpıyor. Bizlerden daha mantıkî olan Çinliler, bu aktanlma düzenini tersine çevirmişler; oğlunu, asalet mertebesine eriştiren baba değil, şahsî gayretleriyle mütevazı ailesinin adını yücelten, kazandığı asalet ünvanıyle ecdadı arasındaki ilişkiyi devam ettiren oğludur. Böylece, bir kimseye asalet derecesi bahşedilirken, şereflendirdiği önceki nesillerin sayısı göz önünde tutulur; bazıları, sadece babalarına asalet getirirken, diğerleri, şöhretlerini, beşinci veya onuncu büyük babalarına kadar uzatırlar. Atalar, hayattaki gerçek adamdan ötürü yaşarlar; onun asaleti tesirlidir, aktiftir, bir tek kelime ile (şimdiki zamanı gösteren) “dir,” (maziyi gösteren “dı” değil). (Yukarıda belirtildiği üzere maksat, “asalet” kelimesine—ki veraseti kaplamaz— orijinal anlamını vermekti. Tarihte sık sık görülen “kan asaleti” konumuz dışıdır.)

“Asalet,” resmî bir terim olarak, Roma imparatorluğundan önce görülmüyor ve o zaman da, artık soysuzlaşmış ırsî asiller için kullanılıyordu.

Demek oluyor ki, benim için asalet, kendisini daima kendisinden daha üstünlerine adayan, bir kimsenin, ne olduğu safhasını geride bırakıp, bir görev ve mecburiyet olarak gördüğü daha ötelerdeki düzeye erişme yolunda, hayat boyu süren gayretle eş anlamlıdır. Böylece ele alındığında, asil hayat, haricî bir kuvvet kendisini, silkinip harekete zorlamadıkça, statik bir şekilde kendisine yaslanmış, daimî bir hareketsizliğe mahkûm, alelâde veya âtıl hayat karşısında yer alır.

Bunun içindir ki, kütle terimini, kalabalığı vücuda getirmesinden ziyade, ataletinden ötürü bu çeşit insan hakkında kullanıyoruz.

Bir kimse hayat yolunda ilerledikçe, erkeklerin —ve kadınların— çoğunun, kendilerini, sadece dış zorlamalarına karşı bir reaksiyon olarak kabul ettirenler dışında, hiçbir şekilde gayret göstermeye muktedir olmadıklarını, gittikçe artan bir şekilde idrak ediyor. Ve bu sebepten ötürü, tanıştığımız insanlar arasında spontane [kendiliğinden, zorlanmaksızın] ve neşeli gayret göstermeye muktedir bir kaç kişi, bizim görüşümüzle, diğerlerinden tecrit edilmiş [sıyrılmış, soyutlanmış], âdeta âbideleşmiş kimseler. Bunlar, seçkin insanlar, asiller; sadece tepki gösteren değil, hayatı devamlı bir gayret, kesintisiz bir eğitim olarak gören insanlar. Bunlar zahitlerdir [borç olan ibâdetleri, asıl vazifeleri dışındaki dünyanın süs ve makamlarından elini çeken insanlardır]! Bu, konu dışı görünürse de, hayret uyandırmamalı. Her zamanki “kütle” vasfını muhafaza etmekle birlikte, “mükemmel”in yerine geçmeye çalışan hakikî kütle adamım tarif etmek için, onu, kendisinin benliğinde haşır neşir olan iki saf formla, normal kütle ve hakikî asil veya gayret insanı ile tezat teşkil edecek şekilde göstermek lüzumlu idi.

Ortega y Gasset

The Revolt ofthe Masses (Kütlelerin İsyanı) Çeviren: Nejat Muallimoğlu

Sh:1102-1106

Zamanın Önemi

Zaman:

Ondan daha uzun bir şey yoktur, zira ezelî ve ebedîdir.

Ondan daha kısa bir şey yoktur, zira projelerin gerçekleşmesi için yeterli değildir.

Bekleyen biri için ondan daha yavaş (ağır); zevklenen biri için ondan daha çabuk bir şey yoktur.

Büyüklüğü ile sonsuzluğa kadar uzanır; küçüklüğü ile sonsuz parçalara bölünebilir.

Herkes onu ihmal eder; herkes onun geçip gitmesine esef eder; onsuz bir şey yapılamaz.

İstikbalin nesillerine aktarılmaya lâyık olmayan ne varsa, onları karanlıklara iter, ve gerçekten büyük olan hareketleri ebedileştirir.

İnsanın, en kıymetli hâzinesi zamandır.

Voltaire

Sokrat’ın “eğitim görmüş” insanı

.. . Şu halde ben, kim eğitim görmüş insandır diyorum:

İlkin, günlük hayatlarında karşılaştıkları vakıa ve durumlar karşısında, çok defa, nasıl hareket edileceğini bilerek, doğru ve yerinde karar verenler.

Daha sonra, diğerleriyle olan münasebetlerinde şerefli bir tarzda hareket edenler, kendileri için hoş olmayan ve mütecaviz görülebilecek hallerden kaçınanlar ve beraber çalıştığı insanlara, mümkün olan ölçüde makul davrananlar.

Bundan başka, zevklerini daima kontrol altında tutanlar, kendi talihsizliklerine boş yere üzülmeyenler, bu talihsizliklere, insanlardaki müşterek tabiata lâyık bir tarzda katlanıp sabredenler.

Hepsinden önemlisi, başarılarının şımartmadığı insanlar, yâni başarıya eriştikleri zaman, kendilerinin hakikî benliklerinden ayrılmayanlar, talihlerinin yaver gitmesi neticesinde nimetlendikleri iyi şeyler karşısında gerçek benliklerini kaybetmeyenler.

İşte bu insanlarda, böylece sıraladıklarımdan biri ile değil hepsi ile bağdaşmış karakteri vardır; bundan böyle, bütün bu faziletlere sahip bir insan, eğitim görmüş bir insandır.

Sokrat

(MÖ. 470-390)

Eğitim-Kültür üzerine iki düşünce

İnsanlar avukat veya doktor veya tüccar veya fabrikatör olmadan önce insandırlar; ve siz onları, yetenekli ve hassas insanlar yaparsanız, onlar da kendilerini, yetenekli ve hassas avukatlar veya doktorlar yapacaklardır. Profesyonel insanların üniversiteden götürecekleri şeyler, profesyonel bilgi değil, profesyonel bilgilerin nasıl kullanılacağında yol gösterecek, ve özel bir meslekî çalışmanın tekniklerini aydınlatacak genel kültürün ışığını beraberlerinde götürmeleridir. İnsanlar, genel eğitimsiz de mahir avukatlar olabilirler, fakat onların, kafalarını bir sürü teferruatla doldurmak yerine, prensipleri talep eden ve anlayabilen felsefî avukatlar olabilmeleri, genel eğitimlerine bağlıdır. Ve böylece, mekanik mahiyette olanları dahil, diğer bütün faydalı meslekler de öyledir. Eğer bir kimsenin mesleği kunduracılık ise, eğitim, onu daha zeki bir kunduracı yapacaktır—ama ona nasıl daha iyi ayakkabı yapmasını öğretmekle değil, ona verdiği zihni egsersiz ve aşıladığı arzu ve davranışlarla.

John Stuart Mill (1806-73) Saint Andrew Üniversitesindeki konuşmasından

Kültür, düşünce faaliyetine ve güzelliğe ve beşerî hislere açık olabilmektir. Parça parça bilginin kültürle hiçbir ilgisi yoktur. Sadece iyi bilgilenmiş bir insan, Allah’ın bu yeryüzünde en faydasız, en can sıkıcı insanıdır. Bizim hedefimiz, hem kültüre hem de bazı özel sahalarda uzman bilgisine sahip insanlar yetiştirmek olmalı. Hatırlanması gerekir ki, değerli olan, entellektüel gelişme, insanın kendi kendisini geliştirmesidir; ve bu da genellikle, onaltı ve otuz yaşları arasında vuku bulur. Eğitime gelince, onun en önemli kısmını, çocuğun oniki yaşından öncesi annesi verir.

Demek oluyor ki, benim için asalet, kendisini daima kendisinden daha üstünlerine adayan, bir kimsenin, ne olduğu safhasını geride bırakıp, bir görev ve mecburiyet olarak gördüğü daha ötelerdeki düzeye erişme yolunda, hayat boyu süren gayretle eş anlamlıdır. Böylece ele alındığında, asil hayat, haricî bir kuvvet kendisini, silkinip harekete zorlamadıkça, statik bir şekilde kendisine yaslanmış, daimî bir hareketsizliğe mahkûm, alelâde veya âtıl hayat karşısında yer alır.

Bunun içindir ki, kütle terimini, kalabalığı vücuda getirmesinden ziyade, ataletinden ötürü bu çeşit insan hakkında kullanıyoruz.

Bir kimse hayat yolunda ilerledikçe, erkeklerin —ve kadınların— çoğunun, kendilerini, sadece dış zorlamalarına karşı bir reaksiyon olarak kabul ettirenler dışında, hiçbir şekilde gayret göstermeye muktedir olmadıklarını, gittikçe artan bir şekilde idrak ediyor. Ve bu sebepten ötürü, tanıştığımız insanlar arasında spontane [kendiliğinden, zorlanmaksızın] ve neşeli gayret göstermeye muktedir bir kaç kişi, bizim görüşümüzle, diğerlerinden tecrit edilmiş [sıyrılmış, soyutlanmış], âdeta âbideleşmiş kimseler. Bunlar, seçkin insanlar, asiller; sadece tepki gösteren değil, hayatı devamlı bir gayret, kesintisiz bir eğitim olarak gören insanlar. Bunlar zahitlerdir [borç olan ibâdetleri, asıl vazifeleri dışındaki dünyanın süs ve makamlarından elini çeken insanlardır]! Bu, konu dışı görünürse de, hayret uyandırmamalı. Her zamanki “kütle” vasfını muhafaza etmekle birlikte, “mükemmel”in yerine geçmeye çalışan hakikî kütle adamını tarif etmek için, onu, kendisinin benliğinde haşır neşir olan iki saf formla, normal kütle ve hakikî asil veya gayret insanı ile tezat teşkil edecek şekilde göstermek lüzumlu idi.

Ortega y Gasset

The Revolt ofthe Masses (Kütlelerin İsyanı)

Çeviren: Nejat Muallimoğlu

Sh:1106-1114

Bertrand de Jouvenel’den seçmeler[4]

Ben, 1997 Eylülünde, ünlü Fransız filozof ve yazan Bertrand de Jouvenel’in İngilizce adı On Power olan abidevî eserini, İktidarın Temelleri adıile Türkçe’ye çevirdim (Birleşik Yayıncılık)

Bertrand de Jouvenel, tarihî gerçeklere dayalı derin bir inceleme mahsülü olan bu eserinde, iktidar denilen fenomen nedir, nasıl yerleşir, nasıl soysuzlaşır, ve çöker gibi hepimizin hayatını çok yakından ilgilendiren konular üzerinde duruyor.

Bu çok önemli inceleme (500 sayfa), bizim, her gün şikayetçi olduğumuz lider sultasının, gittikçe kalite yitiren siyasetçi bolluğunun, seçmene rağmen bildiğini okuyan bir yozlaşmış sistemin teşhis ve tedavisinin ipuçlarını da veriyor.

Aşağıda bu kitaptan bazı parçalar göreceksiniz.

Demokrasiyi belirleyen fenomen oy verme faaliyetidir. Fakat oy vermenin mahiyeti de kendiliğinden belli değildir. Oy veren kimseler, bir hakkı mı kullanırlar, yoksa bir vazifeyi mi yerine getirirler? Seçmenler, kendi yararlarına bir politika mı seçiyorlar, yoksa her şeyi onların kararlarına bıraktıkları temsilcileri mi seçiyorlar? (Bertrand de jouvenel’in, “Seçmenlerin Aşağılanması” dediği bu bölümde şunlar da okunuyor:

Halk, eski çağlarda bir politikacıyı seçiyordu. Dolayısıyla o, bu seçimi bir hak olarak görüyordu. Bu seçimlerde, adayların her birinin politik etiketi değil de, şahsî yetenekleri göz önüne alındığı için meclisler, bağımsız şahsiyetlerden oluşan elit bir görünüm kazanıyordu. Böyle bir oluşum, birkaç kişiyi malî bir konuda aynı kararda birleştiriyor, fakat konu, savunma veya askerlik olduğu zaman, malî konuda birleşenler, ayrı ayrı görüşler ileri sürebiliyor; böylece, her zaman hür olan fikirler, ülkenin ve halkın yararı istikametinde şahsî görüşleri içeriyor, fikirlerin biribirleriyle çarpıştıkları canlı bir zemin oluşturuyordu.

. . . Fakat günümüz demokrasilerinde görüldüğü gibi, meclisler, iktidarın korunduğu bir yer hâline gelince, üyeleri, gruplar hâlinde, hattâ hizipler olarak ayrılmaya zorlandı. O zaman, iktidarı korumak ve siyasî bir zafer elde etmek için oluşan gruplar, politikacıların kişiliklerinden ve inançlarından bir şeyi kurban etmelerine yol açtı.. .

… O zaman, her seçim, meclise yeni kabiliyetler getirmek için değil, hepsinin ay. n ayrı birleştikleri grupları, partileri birleştirmek veya karşı grubu zayıflatmak için kullanıldı. Gruplar, şahsî kabiliyetleri herkesçe teslim edilmiş insanları seçmek yerine, grup adına hareket etmeyi kabullenen kimseleri tercih ettiler. Liderlerin, itibar ve popülerlikleri dolayısıyla, politik gruplar, kendilerine bağlı kalmaya söz veren adaylarını zafere ulaştırdılar. Bu insanlar da, parti olmaksızın başarılı olamayacaklarını bildiklerinden, istenen bütün tâvizleri verdiler. Meclis kalitesinin düşüşünün ilk sonucu, en iyilerin politakadan uzak durmaları oldu. Seçilenler, artık sadece bir sayı idiler ve meclise kalite getirmek gibi bir düşünceleri hiçbir zaman olmadı.

Birinci Dünya Harbi’nin hemen ferdasında Lord Bryce, büyük modern demokrasileri inceleyen kitabının sonunda şunları yazdı: “Her yerdeki yaşlı ve tecrübeli kimseler, aynı kelimelerle, kendi gençlik çağlarındakinden daha az parlak ifadelerle konuşulduğunu, tavır ve davranışların bozulduğunu, en iyi vatandaşların politikaya atılmak istemediklerini, ve parlamentolarda, işlemlerin daha az haber konusu olduğunu ve daha az alâka uyandırdığını, ve oradaki bir sandalyenin bir kimseye daha az sosyal statü sağladığını, ve şu veya bu sebepten, onlara karşı duyuları saygının azaldığını söylüyorlar.”—Modern Democracies, C.II, s. 367.

Parti fenomeni, hızlı bir evrimden geçti; bu evrim, ülkelere ve partilere bakışlara göre, aşağı yukarı ileri bir safhaya erişti. Evrim, seyrini tamamladığı vakit, millet bünyesindeki bir partinin durumu, öncekine benzeyen fakat daha ince bir partidir. Partinin, kendisine mahsus dili, kendisinin gelenekleri, kendisinin kahramanları, kendisinin dünya kavramının öğretildiği kendisinin üniversiteleri vardır (propaganda mektepleri); kendisinin merkezî hükümetleri, kendisinin bütçeleri, ve kendilerinin silahlı kuvvetleri (milisler, şok birlikleri, ilh.) vardır. Kendisinin bayrakları, marşları, peygamberleri, ve kendisinin dâvaları uğrunda ölmüş şehitleri vardır. Kısacası, daha şiddetli bir “vatanseverlik”le övünür; bu, vatanseverlikten daha dar vatanseverliktir; bu ikisi, millet, partinin menkul [taşınabilir] malı veya cihazı olduğu zaman birleşir.

Bir parti, pek çok hususta, milleti zaptetmeye ve sömürmeye çıkmış cengâver bir aşiret gibidir; o, çok uzun bir zaman önce, İngiltere’yi zapteden Norman gruplarına benzer. Kısacası, bizim gördüğümüz şu: bu, bir cemiyetin ilkel fenomeninin daha küçük bir cemiyet tarafından zaptedilmesidir ki, bu fenomen, altıncı bölümde incelendi. Parti fethi, barbar fethinin ana özelliklerini yeniden meydana çıkanr.

küçük oldukları için gelişiyor, yükseliyorlar, çünkü o zaman vatandaşlar, biribirlerine göz kulak olabilir ve liderler de cemiyetteki kötülükleri gidermek için neler yapılması gerektiğini bilir, ve verdikleri emirlerin, zaman zaman kendilerinin gözleri önünde yerine getirildiğini görürler.

Benjamin Constant diyor ki: “Sizin parti adamınız, niyeti ne kadar iyi olursa olsun, hükümranlığın herhangi bir şekilde sınırlandırılmasına daima karşı çıkacaktır.

O, sırada bekleyenler arasında, kendisini en önde görür, ve muhaliflerinin, mülkün kiracısı oldukları bir zamanda dahi, mülke gayet yumuşak davranır.” -Cours politique constitutionelle, Paris, 1972.

“Şu halde, kanunlar olmaksızın hürriyet de olamayacağı gibi, herhangi bir kimsenin, kanunların üstünde bulunduğu bir yer de yoktur: insan, tabiatta bile, ancak her şeyin üstünde olan tabiî kanun dolayısıyle hürdür. Hür bir halk, kul olmaksızın itaat eder; onun liderleri vardır, efendileri değil, kanunlara itaat eder, ama sadece kanunlara itaat eder, ve kanunların gücünden ötürü de, insanlara boyun eğmez. Cumhuriyetlerde, hâkimlerin otoritelerine karşı dikilen bütün engeller, sadece, kanunların kutsal sahasını yürütme kolunun tecavüzlerine karşı korunmak için dikilmiştir, hâkimler, halkın hizmetkârlarıdır, efendileri değil; onların vazifesi, halkı korumaktır, onlara tecavüz emek değil. Bir halk, hükümet şekli ne olursa olsun, kendisini yöneteni, bir insan olarak değil, kanunun bir cihazı olarak gördüğü zaman hürdür. Kısacası, hürriyetin kaderi, kanunların kaderi ile bağlantılıdır; hürriyet; onlarla birlikte yönetir veya yine onlarla birlikte kaybolur -—ben buna multakcasına eminim— Rousseau, Lettres ecrites de la Morıtagne, Kısım 2, mektup viii.

“Kanunlar, yerinde bir ifade ile, cemiyetteki hayatın yegâne şartlandır. Kanunlara tâbi olan insanlar, kanunları yapanlar olmalıdır; ancak beraberce yaşayan insanların, cemiyetin şartlarını düzenlemeye hakları vardır. Ama insanlar, onları nasıl düzenleyecekler? Müşterek muvafakat ile mi, yoksa âni bir ilhamla mı? Politik bünyeye, arzularını ifade için bir organ bahşedilmiş midir? Onun muhtevasını kaleme almak ve basmak için gerekli sağgörüyü halka kim verecek? Kendisi için neyin iyi olduğunu nadiren bilen, bundan böyle, çok defa ne istediğini bilmeyen kör bir yığın, kanun yapma gibi büyük ve zor işi kimseden yardım görmeksizin nasıl yerine getirebilir? Kendi hâline bırakılan halk, her zaman iyi olanı ister, ama kendi hâline bırakıldığı zaman da, neyin iyi olduğunu her zaman sezemez. Genel irade, her zaman dürüsttür; ama ona rehberlik eden hüküm ise, her zaman berrak değildir. Onun, bazen ona görünebileceği şekilde, eşyayı, olduğu gibi görebilecek şekilde yapılması gerekir. Onun aradığı iyi yolun gösterilmesi, özel iradelerin iğvalarından [ayartmalarından] kendisini koruması, zaman ve mekânı idrak etmesi, derhal göze çarpanın cazibesini tartması, gizli ve uzaktakinin tehlikelerine karşı somut avantajı tartmasının öğretilmesi gerekir.” Jean Jacques Rousseau, Dm Contract Sociale, XI. Kitap, s. 352

“Ben kanunlarının hedefinin daima genel olduğunu söylediğim zaman, kanunun, konuları her zaman yuvarlak, hareketleri de soyut olarak ele aldığını, ve hiçbir zaman tek bir insanı veya belirli bir hareketi ele almadığını söylemek istiyorum. Meselâ, kanun, imtiyazların mevcut olabilmesine imkân sağlayabilir, ama bu imtiyazdan kimlerin yararlanacağını belirtmemelidir; kanun, vatandaşları, müteaddid sınıflar hâlinde görebilir ve hattâ hangi sınıflara dahil olacakların hangi vasıfları haiz olmaları gerektiğini belirleyebilir, fakat bu sınıflara dahil olabilecek şu veya bu insanların isimlerini vermemelidir; kanun, babadan oğula geçecek bir kraliyet hükümeti kurabilir, fakat ne kralı seçebilmeli ne de bir kraliyet ailesi tayin etmeli: kısacası, adı verilmiş bir kimse ile ilgili bir kanun, kanun yapıcı bünyenin otoritesi dışındadır”. Du Contrat Sociale, II. kitap, bölüm vi.

Rousseau, kanunların hazırlanmasındaki güçlüğü gayet iyi biliyordu: “İnsan üzerine bir kanun koymak, geometride bir daireyi kare yapmaya çalışmakla mukayese edilebilecek kadar güç siyasî bir meseledir. Bu meseleyi iyice çözünce, bu çözüme göre kurulacak hükümet, suiistimallerden uzak iyi bir hükümet olacaktır. Fakat onu çözene kadar, şuna emin olunuz ki, tahayyül ettiğiniz gibi, kanunları tahta oturtmak yerine siz, insanı tahta oturtmuş olacaksınız.” Consideration sur le gouvernement de Bologne, Bölüm 1.

John Locke diyor ki: “Kanunların diğerlerine bir şeyler verebilmeleri için üstün olmaları gerekir; ve kanun yapıcı kol, ülkedeki bütün parçalar için, cemiyetin her üyesi için kanun yapmak mecburiyetinde olduğundan, onların nasıl hareket etmeleri gerektiğini belirteceğinden, yürütme kolunun sahasına el uzatıldığı zaman, yürütme koluna güç vermesi gerektiğinden, kanun yapıcı kolun üstün olması icab eder, ve bütün diğer güçler, cemiyetin üyeleri veya herhangi bir parçası, gücünü ondan alarak ona tâbi olmalıdır.” Second Treatise of Government, Bölüm XIII.

Her şeyin yığınların gücüne tâbi olduğu bir hükümet dışında, birlik [federasyon] ünvanını çabucak reddedeceğim bir hükümet yoktur. Çünkü bildiğiniz gibi, zalimler tarafından yöneltildiklerinden, Siraküze’de veya Agrigentum’da veya Atina’da, veya burada, Roma’da decemvir’ler [o zamanki Roma'da, on üyesi bulunan hükümet meclisi üyelerinden her biri] iktidarda iken birlik yoktu. Birlik adının, yığınların despotizmine nasıl verildiğini ben anlamıyorum. Çünkü Scipio, sizin fevkalâde tarifinize göre, her şeyden önce, bir halk, ancak onu oluşturan insanlar adalette ortaklıkla bir arada tutulduğu zaman vardır. Fakat böylesine bir toplanma, sizin belirttiğiniz üzere, sanki tek bir insanmış gibi, zalimdir, çünkü aldatıcı olarak bir halkın adını veya görünüşünü üzerine alan bir canavardan daha korkunç bir şey yoktur.” -Çiçero, De Republica, III, xxxiii.

Alexis de Tocqueville’nin dehşetle seyrettiği üzere, “eski mahallî otoriteler, canlandırılmaya veya yerlerine başkaları konulmaya çalışılmaksızın kayboluyor, ve her yerde, merkezî hükümet, ülkedeki bütün işlerin yönetilmesinde onların yerini alıyor. Bu hususta bütün Almanya, hattâ bütün Avrupa aynı manzarayı önümüze seriyor, insanlar, her yerde, Orta Çağlar’ın hürriyetini geride bırakıyor, ama hürriyetin modern şeklini benimsemek için değil, kadîm [çok eski] despotizmine dönmek için. Çünkü merkezleştirme, Roma İmparatorluğu’nda görülen idare şeklinin, günümüzün şartlarına uydurulmuş bir yönetimden başka bir şey değildir.” — H. De Tocqueville’ye mektup, C.VII, s. 322-23.

Halkı, uzun zaman aristokratik hükümetlere alışmış ülkelerde, diktatörlük makinesi yavaşlar; halk, temsilcilerini seçkin insanlar arasından seçmekte devam eder. İngiltere’de durum böyledir. Bunun içindir ki bu ülke, parlamenter hükümranlıkla ilk defa ünsiyet kazanmasına ve parti hükümeti tecrübesini ilk defa yaşamasına rağmen, onun mantikî neticesi olan parti diktatörlüğünü, ilk defa hisseden ülke olmadı.

[Fransız İhtilâli] sırasında Billaud-Varennes, Halkın Güvenliği Komisyonu nâmına yayımlanan Rapport sur la mode de gouvernement provisoire et revelutionnaire adlı beyannamede diyordu ki: “Bir monarşide millet, kralın emirlerinin yerine getirildiği nisbette zulüm görür.”

“Asaletin yıkılması milleti, varlığının önemli bir parçasından mahrum bıraktı ve hürriyette, hiçbir zaman iyileşmeyecek bir yara açtı. Asırlarca ört safta yürüyen bir sınıf, uzun ve tartışılmayan yıllarında vekar, haysiyet, kalb gruru, kendi gücüne tabiî bir güven kazanır, ve diğerlerinin örnek almak istedikleri âdetleri geliştirir ki, bu âdetler onları, cemiyetin en azimli unsuru yaptı. Onların mizaçları, onların ortaya koyduğu örnekler, diğer sınıfların da canlılığını arttırır. Onun yok olması, düşmanlarını bile zayıflattı. Onun yerine tamamen konacak hiçbir şey yoktur; o, hiçbir zaman yeniden dünyaya gelemez; patentlerini ve tahvillerini yeniden eline geçirebilir, ama babalarının ruhunu değil.” —Alexis de Tocqueville, L’Ancien Regime et Revolutiorı, s. 165.

[ Bertrand de Jouvenel’in İktidarın Temelleri adlı kitabı ilk defa 1943’te Cenevre’de (Fransızca) basıldı, İngiltere’de 1948’de, ve Amerika’da da 1949’da yayımlandığı zaman cidden büyük bir ilgi uyandırdı. Yazar, İkinci Dünya Harbi’nden sonra, gazetelerin, ellerindeki hürriyeti kötüye kullandıklarını, halkın inanç ve gelenekleri dışındaki tutum ve davranışları, sırf para kazanmak için canlı tutmaya çalıştıklarını anlatırken şunları da yazıyor: “Sansasyonel gazete, günahkâr davranışlara ve istisnaî zenginliklere vâsi [çok geniş] püblisite veriyor. Cemiyet’in Landru’lar [Amerika'daki gansterler], Stavisky’ler [ Fransa'da 1934'te büyük malî ve politik skandala yol açan adam], ve Garbo’lardan [ünlü sinema yıldızı Greta Garbo] yapıldığı hayalini doğuruyor. İstisnalar kural haline gelmiş görünüyor, ve sosyal davranış ve formlarına bağlı kalmmaması teşvik ediliyor.”

Bertrand de Jouvenel

İktidarın Temelleri
Çeviren: Mejat Muallimoğlu

Sh:1114-1118

OKUYUCULARIMLA SON BİR HASBIHAL

Kitapların dünyası, insanın en hayret verici yaratıklarından biridir. Abideler yıkılır. Milletler kaybolur. Medeniyetler büyür ve ölür, ve—karanlık bir çağdan sonra—yeni ırklar, yeni medeniyetler yaratır; fakat—bütün bu medeniyetlerin tekrar tekrar nasıl ortaya çıktıklarını gösteren—kitapların dünyası, hâlâ genç, hâlâ yazıldıkları gün kadar taze, yazarlarının yüzlerce sene önce ölmelerine rağmen, hâlâ insanların kalplerinden geçenleri anlatarak hayatlarını devam ettiriyorlar.

Clarence Day

Peygamber efendimiz, yapmak istediğimiz her işimizde, her düşüncemizde, her zaman bir kutup yıldızı gibi hepimize yol göstermesi gereken bir hadîslerinde şöyle buyuruyorlar: “Kendisi için arzu ettiğini diğer müminler için arzu etmeyen mümin değildir.” Bu, bir bakıma, dinimizin de temeli.

“Kitapların dünyası,” aslında, hemen hemen bütün dinlerin temelinin bu tür söz olduğunu gösteriyor:

Hıristiyanlık: “Diğerlerinin sana nasıl davranmalarını istiyorsan, sen de onlara öyle davran.”

Musevilik: “Kendinin nefret ettiği şeyleri diğerlerine yapma.”

Konfüçyüs: “Diğerlerinin sana yapmak istemediklerini, sen de onlara yapma.”

Budizm: “Kendinin incitici saydığı yollarla, diğerlerini incitmeğe çalışma.”

Hinduizm: “Kendine yapıldığı takdirde acı verecek hiçbir hareketi, diğerlerine de yapma.”

Taoizm: “Komşunun kazancını kendi kazancınmış gibi düşün, ve onun zararını da da kendi zararınmış gibi düşün.”

Zaroastrianizm: “Kendisi için iyi olmayan bir şeyi, diğerlerine de yapmaktan kaçınan bir kimse iyi bir insandır.”

Amerika Cumhurbaşkanı Abraham Lincoln’ün ünlü “Gettysburg Nutkü’nun son cümlesi, okuduğunuz gibi, şöyle: “Bu millet, Allah’ın koruyuculuğu altında yeni bir hürriyetin doğuşuna şahit olacak; ve halkın, halk için kurduğu halkın hükümeti de yeryüzünden silinmeyecektir.”

Pek çok Amerikalı, italikle belirtilen bu ölümsüz kelimelerin ilk defa Lincoln tarafından söylendiğini sanır. Lincoln un avukatlık yıllarındaki ortağı Hemdon, Lincoln’a, çağın tanınmış hatiplerinden Theodore Parker’in nutuklarının bir kopyasını vermişti. Lincoln, bu kitabı okudu ve şu kelimelerin altını çizdi: “Demokrasi, bütün halkın, bütün halk için, bütün halkı yöneten dolaysız [direkt] bir hükümet şeklidir.”

Theodore Parker, bu cümleyi ünlü Amerikan senatörü Daniel Webster’den aktarmış olabilir. Webster, Parker’den dört yıl öncesi, “Haynes’e cevap” başlıklı meşhur nutkunda demişti ki: “Halkın, halk için kurduğu, ve yaptıklarından ancak halka cevap verecek halkın hükümeti. . Senatör Webster, bu kelimeleri, kendisinden otuz-altı, otuz-yedi yıl öncesi konuşmuş Cumhurbaşkanı James Monroe’den almış olabilir. Peki, James Monroe bu söz için kime borçlu idi? Monroe’nın doğumundan beş-yüz sene öncesi, İngiliz din adamı Wyclif, İngilizce’ye çevirdiği İncil’e yazdığı önsözde şöyle diyordu: “Bu İncil, halkın, halk için kurduğu halkın hükümeti içindir.” Ve Wycliften çok öncesi, İsa’nın doğumundan 400 yıl önce, Atinalılar’a hitap eden Cleon, çağın hükümdarından, “halkın, halk için seçtiği halkın hükümdarı” diye bahsetti. Ve Cleon’un, bu ilhamını nereden aldığı ise de, mazinin sisli ve karanlık gecelerinde kaybolmuştur.

Bütün bu sözler, İngiliz yazan ve tarihçisi Thomas Carlyle’ı nasıl da doğruluyor: “Beşeriyetin bütün yaptıkları, kazandıkları, ne olduğu, kitapların, sihirli bir tarzda muhafaza edilen sayfalarındadır.”

Gerçekten, yeni olan ne kadar az şey var! Bütün bunlar, dünyanın en büyük hatiplerinin bile başarılarını, okumalarına ve kitaplarla ilgilerine bağlı olduklarını açıkça gösteriyor!

Kitaplar! Bütün sır burada! Kelime ve düşünce hâzinesini zenginleştirmek, düşüncelerini derinleştirmek ve pekiştirmek isteyen biri kafasını, kitapların dünyasındaki fikirlerle devamlıca doldurmak mecburiyetinde. Evet, bilgiye giden yol ancak ve ancak kitaplardan geçer. Büyük İngiliz devlet adamı ve hatibi John Bright, “Bir kütüphanedeki kitaplar arasında tek pişmanlığım şu ki,” diyordu, “hayat çok kısa, ve ben de önüme serilmiş bu ziyafetten tam mânasıyle zevk almayı ümit etmiyorum.” John Bright, onbeş yaşında iken mektebi terkederek bir dokuma fabrikasında çalışmaya başladı, ve bir daha sınıf yüzü görmedi. Ama İngiliz diline üstün hâkimiyeti ile kendi neslinin en parlak hatiplerinden biri oldu. Bright, büyük şairlerin, Byron’un ve Milton’un, Words worth ve Whittier’in, Shakespeare ve Shelley’in eserlerinden uzun uzun parçaları, defterine kaydederek ezberliyordu. Kelime hâzinesini zenginleştirmek ‘için Milton’un Paradise Lost’unu (Kaybedilmiş Cennet) her yıl bir defa okudu.

Tanınmış İngiliz devlet adamı Charles James Fox, üslûbunu geliştirmek için Shakespeare’i sesli okurdu. İngiltere Başvekili Gladstone, 15,000 kitaplı kütüphanesine “Banş Mâbedi” diyordu. Kendisi, St. Augustine’nin, Bishop Butler’in, Dante’nin, Aristo’nun, ve Homer’in eserlerinden çok fazla yararlandığını söyledi. Homer’in îlyada, ve Odisey‘i onu büyüledi; Homer’in şiirleri ve Homer’in çağı üzerine altı kitap yazdı.

Eski Yunanistan’ın büyük hatibi Demosten, Thucydides’in yazdığı tarih kitabını, bu ünlü tarihçinin üslûbunu kazanabilmek için, kendi el yazısı ile sekiz defa kopya etti. Netice? Amerika Cumhurbaşkanı Woodrow Wilson, üslûbunu geliştirmek için Demosten’in eserlerini inceledi.

Ünlü İskoç yazan Robert Louis Stevenson, aslında, yazarların yazan idi. Stevenson, kendisini meşhur yapan göz ve gönül okşayıcı üslûbunu nasıl elde etti? Bu sualin cevabını kendisi veriyor:

Söylenmek istenilenleri düzgün ve yerinde kelimelerle anlattığından ve belirli bir güç ve üslûba sahip olduğundan, beni memnun eden bir kitap veya yazı okuduğum zaman, derhal masamın başına geçerek yazarın üslûbunu maymunlamağa çalıştım. [Dikkat ederseniz, yazar, "taklit" kelimesini değil "maymunlamak" kelimesini kullanıyor. Yâni, tıpkı yazarın yazdığı şekilde yazmaya çalıştığını anlatıyor.] Başlangıçta, tekrar tekrar yazmama ve çalışmama rağmen başaramıyor, ve ben de başaramadığımı biliyordum. Ama sonunda, kendi cümlelerimde ritm, ahenk, ve cümleler arasında koordinasyon sağlamasını da öğrendim.

Böylece Hazlitt’i, Lamb’i, Wordsworth’i, Sir Thomas Browne’i, Defoe’yi, Hawthome’ı, Montaigne’i devamlıca maymunladım.

Bu usulün bana yarar sağlayıp sağlamadığı bir yana, beğenin veya beğenmeyin, yazmasını öğrenmenin yegâne yolu budur. Keats de, yazmasını böyle öğrendi, ve edebiyatta da Keats’in üslûbu ile yazan biri de çıkmadı.

Bu insanların üslûpları, talebelerin, şu andaki ufuklarının ötesinde hâlâ parıldıyor. Gençler de, onları taklit etmeğe çalışsınlar. Evet, başaramayacaklar, ama bugün de doğru olan eski bir söyleyişe göre, başarısızlık, başarıya giden yegâne yoldur.

İyi yazmak, ve tabiî, iyi konuşmak, hiçbir zaman belirli insanların nasibi bir mazhariyet değildir. Eminim, hiç biriniz bu yola, benim, başlangıçtaki handikapımdan daha ağır bir handikapla çıkmıyorsunuz. Ben, önce kekemeliğimi düzeltmek, hem de kimseden bir yardım görmeksizin kendi kendime düzeltmek mecburiyetinde idim. Ben, bu ülkedeki insanların büyük bir ekseriyeti gibi, vasat bir insanım. Benim, bu kitabı okuyan sizlere üstün hiçbir meziyetim yok, belki hepinizin kolayca elde edebileceğinize rağmen, pek çoğunuzun cesaret edemediği bir özellik dışında—azim.

Ben, yapabileceğime aklımın kestiği bir şeyi, önümdeki müşküller ne kadar sarp olursa olsun, yapmaya çalıştım. Gerçi, zaman zaman “yaptım” diyebilmem, senelerimi aldı ise de, sonunda gayeme ulaştım. Belki, şimdiye kadar hiçbir Türk’ün yapmadığı tarzda, hemen hemen parasız denecek bir tarzda, dünyayı oto-stop’la böyle dolaştım. Daha orta okulda iken, bir taraftan dilimi düzeltmeye, konuşmasını öğrenmeğe çalışıyor, bir taraftan da, bir gün bir hitabet kitabı yazmayı tasarlıyordum. Nasıl? İlkin, o yıllarda sevdiğim yazarların kelimeleri nasıl kullandıklarını öğrenmekle. İnanın, onların cümlelerini yazdığım defterler hâlâ yammda. Şu anda mevcudu kalmayan, 800 sayfalık (büyük boyda) Deyimler, Atasözleri, Beyitler ve Anlamdaş Kelimeler adlı kitabım, bir bakıma, o yıllardaki çalışmalarımın bir mahsülü idi.

O yıllarda edindiğim sesli okuma itiyadını bugün de devam ettiriyorum. Okumak istediğim bir yazıyı, bir kitabı mutlaka sesli okuyorum. Ben, vezin ve kafiyeden anlamam, ama daha ilk ve ortaokula giderken ezreberlediğim şiirler (ki bunlar arasında Mehmed Âkifin “Çanakkale Şehitlerine’si ve Yahya Kemal’in “Süleymaniye’de Bayram Sabahı “da vardır) hâlâ ezberimde; onları, hâlâ zaman zaman tekrarlıyorum.

Eğer ben yapabildi isem, emin olun, sizler haydi haydi yapabilirsiniz—yeter ki, “yapacağım” diye ısrarla, azimle, şevkle çalışın. Bir Çin atasözünün dediği gibi, bin kilometrelik bir yol, bir adımla başlar. Bu önemli ilk adımı atmağa karar verir ve yola çıkarsanız, o yolun, hiç de sanıldığı kadar uzun ve engebeli olmadığını çok geçmeden hayretle göreceksiniz. Tabiî, bu yolda ilerlemeye çalışırken, yapmanız gereken bazı şeyler var. Üzün yıllar boyunca yaptığım—ve hâlâ da yapmakta olduğum—bazı şeyler, sizler için de çok faydalı olabilir:

Yapabilirseniz, birkaç şiir ezberleyin. Ama onları okurken, kelimelerin hakkını vererek, mimiklerinizle, jestlerinizle, hareketlerinizle hissederek okuyun. Meselâ, istiklâl Marşı ‘mızın tamamını ezberlemeye çalışın, ve ondan sonra da, onu en iyi bir şekilde söylemek için tekrar tekrar pratik yapın.

Sesli okuma itiyadını mutlaka, mutlaka kendinizde yerleştirin. Okuma malzemenizi, sizi düşündüren, bir gün size faydalı olacağını sandığınız fikir ve düşünceleri ihtiva eden kitap ve yazılardan seçiniz. Hoşunuza giden bir yazıyı, bir makaleyi bir defa okuduktan sonra bir kenara koymayın. Aynı yazıyı, tekrar tekrar okuyun, ve ondan sonra da, yazıda ileri sürülen düşünceleri kendi kelimelerinizle, yazıya bakmadan anlatın.

Kelime hâzinenizi zenginleştirin. Dağarcığınızdaki anlamdaş kelimelerin sayısını arttırın. Bu arada, gerektiğinde hemen hatırlayabileceğiniz, en azından 150-200 kadar atasözü ve özdeyiş ezberleyebilirseniz, konuşma ve yazışmalarınızın güç ve berraklık kazandığını göreceksiniz.

Dağarcığınızda, muhtelif vesilelerle anlatabileceğiniz bir sayıda fıkra bulunsun. Ne kadar çok sayıda fıkra bilirseniz, o kadar iyi. Bu fıkraları, en iyi bir tarzda anlatana kadar defalarla tekrarlayın.

Sizi bütün samimiyetimle temin etmek isterim ki, konuşmalarınızı atasözleriyle, beyitlerle, özdeyişlerle, fıkralarla süsleyebildiğiniz zaman, Hitabet yolunda, önceleri düşünemediğiniz kadar büyük bir yol almış olacaksınız.

Sizi, yeni çıktığınız bu hitabet yolunda başarıya ulaştıracak bellibaşlı sihirli anahtarlar bunlar. Ve bunlar, hiç de yapılamayacak şeyler değil—şayet bu yolda başarılı olmaya azimli iseniz. Söylemek istediğimi, müsaadenizle, Fransız kimyager ve fizikoterapisti Emile Coue’nın kelimeleriyle anlatayım:

Eğer bir işi yapabileceğine inanırsan, ne kadar güç olursa olsun, başarırsın. Ama kendini, dünyadaki en basit bir şeyi bile yapamayacak biri olarak görürsen, köstebek tepecikleri dahi senin tırmanamayacağın kadar yüksek tepeler hâlinde görünürler.

Sh:1122-1125

Kaynak: Nejat Muallimoğlu, Bütün Yönleri ile Hitabet, Yeni Binyıl (Altıncı) Baskısı 2000, İstanbul

[*] Cambaz Blondin, Niyagara Şelâlesi üzerinden ipte yürüyerek geçti.

[2]Birleşik yayıncılık, 513 60 85, 511 66 11.

[3] Daha önceki devirlerde kütle, bütün kusur ve zaaflarına rağmen, azınlığın, kamuya ilgilendiren meseleleri kendisinden biraz daha fazla anladığını kabul ediyordu. Günümüzde ise kütle, kahvehanede ileri sürülen düşünceleri, kanun yolu ile cemiyete kabul ettirmek hakkına sahip bulunduğuna inanıyor. Yığınların, tarihin başka

[4] Rousseau [Jean Jacques] dedi ki: “Bütün hususlar gözönüne alındığında, eğer şehir çok küçük değilse, bundan sonra gelecek hükümdarın hükümranlığını yürütmesinin nasıl mümkün olacağını bilmiyorum.

. . . Beşer huzursuzluğunun başta gelen sebebi, milletlerin nüfusu ve geniş topraklara yayılmış olmaları, ve hepsinin üstünde medenî insanları yıkan sayısız felâketlerdir. Hemen hemen bütün küçük devletler, cumhuriyetler, ve monarşiler,

 

Yazabilirsin

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s