GÜNDEM


BALLLAR BALINI BULDUM-BURHAN TOPRAK

Ölmek ve yeniden dirilmek, yeniyi bulmak, yeniyi, büyük yeniyi ve ebedi yeniyi bulmak; bütün mesele buradandır. İçimizdeki yıpranmış varlık rahatımızı vermiyorsa, istediğimiz gibi yeni olmak için, beğenmediğimiz eskiyi ve eski şeyleri unutmak şart değil midir. Yeni yaşayış, eski yaşamaya; ancak, her yerde ve her şeyde ölmekle mümkündür.
B. T.

İçinde yaşadığı zevk çamurundan kurtulup, arı sularda yıkanmak ve bir daha kirlenmemek üzere vicdanına ve onun zamanı aşan ebedî kanunlarına vefâlı kalmak isteyenlere nasıl imrenilmez?

Elbette temiz lekeliden; sağlam, çürümek üzere olandan; güçlü sıskadan; inanan ve mutlu olan imansızdan, ümitsizden daha güzeldir.

İnanan mutludur; hiç bir şeye bağlanmayan; ilkönce kendine inanmaz, sonra sızlanır, direnir. Doğrusu; hiç bir şeye bağlanmayan insan yoktur. Çünkü, böyle bir insan yaşayamaz. Yalnız; o, kendi yarattığı putlara inanmadan tapar ve eğleniyorum diye, vicdan azabı toplar. Bunun için her şeyi belli bir ölçüye göre düzene konmuş dinli, her şeyi tesadüfe bırakmış olan dinsize (Biz bildiğimize tapıyoruz. Siz bilmediğinize tapıyorsunuz!) demekte haklı değil midir?

Veli, bütün mânasiyle idealist, Allah’ın sevgilisi demektir. Böyle bir dereceye yükselmenin güçlükleri gözünde büyümesin. Bunun yalnız üç şartı vardır: En silik lekeye katlanamayan iffete bağlanmak, seni köle edecek zenginliğe, her vakit seni hür bırakacak fakirliği üstün tutmak, vicdanın emirlerine boyun eğmek.

Mutluluğun başka yolu yoktur. Mutluluksa, hayatta, insanın en büyük ümididir.

Öyleyse mutlu olmak istiyorsak, hemen doğru yola girelim. Hiç bir kaygı bizi bu kararımızdan alakoymasın. Sürdükleri yaşayışın kötü olduğunu bildiğimiz ruhu ölmüşleri kendi kendilerine ve kokup dağılmalarına bırakalım.

Belki bu, herkesin bildiği ve yüzyıllardır anladığım sandığı ve gene anlamadığı bir gerçektir. Bilmek güzel bir şeydir. Ama gerçeğe varamadıktan ve hele onu yaşamadıktan sonra, onu bilmek hiç bir şeye yaramaz. Gerçek; kelimede, ya da bilmede, duymakta değil, yalnız davranışlarımızı ona uydurmaktadır. Çünkü Âdemoğlu, yaptığı kadar bilir.

Uzun uzun aradıktan, okuyup düşündükten sonra gene her şeyin ilk ve süren şartına dönmek çaresizdir. İnsan hayatı bir bütündür, başlayıp biten bir şeydir. Oysaki başlangıcı bulmuş değiliz. Başlangıcı ve kökü bulmadan hiç bir şeyi bulamayız.

Bunun için arkamızı döndüğümüz büyük gerçeği bilmeğe, iyice bilmeğe çalışmak ve ona olan borcumuzu ödemek gerekir. Doğrusu borcumuz onu olduğu gibi bilmekle, ona inanmakla, onu sevmekle, ona teslim olmakla, ondan gelecek her acıya katlanmakla ödenebilir.

Bütün değerler üstünde varlık olan, tek sevdiğimizin yani Allah’ımızın hiç bir ayıbı ve kusuru yoktur. İşte bu yüzden yalnız Onu seviyor ve Ona sığınıyoruz.

Ruh dünyasının, şekille, görünüşle ilgisi yoktur. Bütün mabetler, üniversiteler kapatılsa ruh gene Allah’ı bulur. Çünkü insanın gönlü Allah’ın evidir. İnanan ve seven insan yüreği, bütün sevdiklerinin yürekleriyle ayni ölçüde çarpar.

Gerçeğe kavuşan; en büyük dostu bulmuştur. Onun için artık, başka bir şüphe ve kısır acı kalmamıştır. Böyle bir inancı bulan, imkânlarının en erişilmez tepesine çıkmış demektir. iman, dağları yerinden oynatabilen kuvvettir, ölüden diriyi doğurabilir.

İş böyle ise, ne kadar ümitsizlik ve kahr içinde olursanız olunuz, size ümit ve ışık vâdedilmiştir. Allah’tan ümidinizi kesmeyiniz. Çünkü, (Allah ki idealdir kefen hırsızını bile affedecek kadar cömerttir.) denilmiştir.

Sen bu kadar ölçüsüz affeden bir sevgiliyi istemezsen, ona sarılmazsan, neyi ve sana rahatlık, mutluluk verecek kimi isteyebilirsin?

Kaderin seni ezmez. Yalnız sen kendini ezersin. Düşün; buna doğru diyeceksin.

İçimizdeki her acı, bütün haykırışlar, atılmalar ve düşüp parçalanmalar hep aslımıza olan özlemden ve aslımızın bizi çeken sırrındandır.

Biz normalken süren doğru’ya âşıkız, ebedî gerçek olan Allah da bize âşıktır. Derdimizin onarımsız olması, tek merhemin onda olduğunu bilmişken başka yerde arayışımızdandır.

Bize kollarını açan sevgilimize, bizi aldatmayan vefâlı ve en güzel sevgiliye neden dönmüyoruz?

Derdimiz Onun kalpına, gölgesine imrenmektendir. Taklide, gölgeye; öz nasıl fedâ edilir? Sürene geçici nasıl üstün tutulabilir? Ve aklı ile övünen insan, nasıl bu kadar kör olabilir;

Ama belki de bizi güzelleştiren kader ve tesadüfün getirdiği acılardır. Böyle ise ve biz bu kaderin Allah’tan geldiğine inanırsak, o zaman her şey değişir. Ve o zaman; bu acıların belki daha derin yaşamamıza bir yol olduğumu anlarız. Sevgi ve acı; derin bir yaşayışın en temelli iki şartıdır.

Tarihe göz gezdirilince güçte, zekâda, güzellikte en büyük tanınmış inanların dertleri içinde ömürlerini geçirdikleri görülür. İnsanın bu görünüş karşısında (Yoksa dertsizler Allah yönünden unutulmuş, silik kimseler olmasın?) diyeceği geliyor.

On dokuzuncu yüzyıla ve yirminci yüzyılın ilk günlerine düşüncesiyle sultan olan Tolstoy, ölürken kendisine İncil okumalarını istemişti. Gazeteleri getirdiler. Kendisi için yazılanları okumak istiyorlardı. (Hayır! Onları istemem!) diye bağırdı. İncili aldılar ve (Dağda va’z) ı okudular. Bitince yeniden okuttu. Sonra haykırdı: (Allahım! Allahım! Var olan yalnız Sensin! Ayakta duran yalnız Sensin, yalnız Sen kuvvetlisin! Ey Kurtarıcı! Hiçliğimi Sen kuvvetinle ört!) Sonra gözlerini kapadı, dudaklarını kıpırdattı, dua ediyordu.

Anasını, babasını, çocuğunu, sevgilisini Haktan ve gerçekten daha çok seven Hakikat’a lâyık değildir.

İnsan taptığı idealine yaraşır olmalıdır. Allah ikiliye (ortağa) katlanamaz.

Allah, insanları kendilerinden çok sever. Olgunluk yolunda; toplanmış üç beş kişi arasında. O; vardır. O; bütün yorgunlara ve yük altında ezilenlere şöylece seslenir: (Bana geliniz! Sizin yükümüzü ben taşıyacağım!)

Söylenilen bu sözler biraz deli saçmalarına benziyor. Ama en büyük gerçekler böyledir. Mide ve barsaklarımızı ruhun üstüne çıkarmıyorsak, ruha göre yola girelim ve onu savunalım. Kurtulmak için tek çaremiz, (Allah’ın ahlâkını benimsemek ve Onun yoluna girmektir.) Çünkü ölümü, acıyı yok etmenin ve hayatta ebediyetin varlığını ortaya koymanın başka yolu yoktur. En büyükler; hesabı, ölçüyü, düşünmemişler ve böyle davranmışlardır.

Ebedî hayat boş bir lâf değildir. Yalnız ona inanmak için, onun şimdiden bizde başlamış olması gerekir. Günlük sıkıntılar, sonunda birden gelip çatan büyük felâketler, bize; bu süren hayatın bu ândan başlayabileceği yönünde şüpheler verebilir. Ama Hz. Musâ’yı, Hz.İsâ’yı ve Hz. Muhammedi düşünmek yeter, inandıkları ânda onlar için ve kendilerine inananlar için, süren hayat başlamıştır.

Tersini düşünen, Cehennem’in kapışma Dante’nin yazdığı cümleye inanmalıdır! (Ey buradan geçenler! Bütün ümitleri bırakınız!) Oysaki imânın kapısında yalnız şu tek kelime vardır ve her şeye yeter: Ümit!

Üzülmekten, ezilmekten, silinip kaybolmaktan korkmayınız. Nasıl tuz, ancak eriyerek tadını verirse, insan da varlığını, bütün isteklerini ideali uğrunda eritmeden tam ölçüsünü bulamaz.

Ömrün elbette sonu vardır, bunu biliyorsun! Ve kocayıp ölecek olan gövdeden beni kim kurtaracak dive haykırıyorsun!

İdealine yani Allah’ına teslim olursan süren yaşayış bulur ve her şeyi görürsün.

Ama inanmaz ve teslim olmazsan, sen de, çoktan ölmüşken, yaşamaktasın demektir. Fakat yatak odanda ya da yemek odanda, ölmüş insanla nasıl yaşayabilirsin ?

Suç işlerken bir dakika için sana o hareketinin bütün ömrünce yüklediği ağırlığı tasarlasan ve onun anısının sana taktığı boyunduruğu düşünsen, ateşe elini uzatmayacağın gibi ona da elini uzatmazdın. Kötülük uzun sürmez, yükselen bir şey kuramaz temelinden bozuktur. Süren, var olduran, yalnız imân, yalnız ümittir.

Kendi yaşayışımıza, kaderimize hâkimmişiz gibi yaşıyoruz. Gerçekleşmeyen hülyalarımız, yıkılan ümitleriniz ve eyvah her zaman yarım kalan eserlerimiz bizi uyandırmıyor. Hayatımıza değil, kaderimize değil, irademize bile hâkim olamıyoruz. Hiç olmazsa, mutluluğa ermek için isteklerimizi kısabilmeyi öğrenmeğe çalışsak!

Ey Allah’ın dünyaları kendisi için yarattığı Hz. Muhammedi Sen bile oruç tutup, gecelerini secdede geçirdikten sonra, bizim gibi, en pis günah çamuruna batmış olanlar ne yapmalıyız?

Yalnız bir isim vardır, süren odur: Allah, öyleyse benzeriniz üzerinde ne diye hüküm veriyor, onların kusurlarını ne diye yüzlerine vuruyorsunuz? Oysaki Kutlu Kitaplar (Onları yüzlemeyiniz, aksine onlara yükselmeleri için yardım ediniz!) demektedir.

Hakk buyurur ki: (Acımam öfkeme üstündür.)

Sevgilimiz o kadar zengindir ki, verdiğini geri almaz; pişman olmaz. Pişmanlık bilgi; azlığıdır. Onun bilgisinde eksik olmadığından, elbette ki pişmanlığı da yoktur.

Bunun için, insan denmeye gerekir yaratılmışın ödevi, her nefeste kendini silip, Allah’ın varlığını isbata çalışmaktır.

Medenî kanunlar, insandan verebileceğinin en azım isterler: Kötülük etme, zararlı olma, faydalı olup olmamanı düşünme, istersen eşek gibi yaşa, derler. Oysaki din; insandan ilk önce, insan olmasını ister.

Miraçta; Allah, Peygamber’e (Her şeyi senin için yarattım!) diyor. Peygamber; ona, şöyle cevap veriyor: Senin için her şeyi bıraktım!

Kur’an (Tanrılığı “Emâneti” göklere, yerlere ve dağlara verdik. Hiç biri bu emâneti yüklenemediler! Yalnız insan bu sorumlu işi omuzuna almak cesaretini gösterdi) diyor.

Âdemoğlu, bu korkunç cesaretini unutmamalıdır.

Ama bu cesaret yarın alınacak bir tedbir olmamalıdır. Yarın Âhiret demektir. Son saatini hangi insan tasarlayabilir? Bunun için kararını yarına bırakanın nasibi yoktur. Allah bu dünyayı ekim yeri sayıyor, burada ne kazanılırsa ona güvenilebilir.

Allah’ı anmak en büyük kulluktur. Sana yakınlaşıncaya kadar, Allah sana gelinceye kadar onu an. Bundan bıkıp usanma. Sen bu yolda yürüyüp olgunlaştıkça, kaderden, insanlardan sızlanman azalacak ve o zaman Allah’ı da. İnsanları da, taliini de seveceksin. Ey Rabb’ın beğenerek yarattığı Ademoğlu; ne malın, ne anan, ne sevgilin, ne de başka türlü bağlar seni bu yoldan uzaklaştırmasın.

Allahın işçisi!.. Hangi yerde, hangi işte, hangi döğüşte, Hakk için çalışıyorsun? Allah seni olacağından çok bir işle zorlamaz. O, senin kolaylığını ister, güçlükle karşılaşmanı istemez. Ama sen, imkânlarının en küçüğünü bir parmak daha yükselmen için kullandın mı ? Bana ondan haber ver.

Kendini yenmekten daha büyük bir savaş yoktur. Kendini yenen mutlu olabilir. İçini temizliyen ergeç kurtulur,.

Allah’ı görmek isteyen, yalnız iyi olsun, iyilik etsin ve taptığı varlığa ikilik katmasın.

Allah bencilliğinden kurtulmuş insanlara; kendi güzelliğini, bir kelime ile tek güzelliği armağan verir.

Bu söz ile tasavvuf denilen sır âlemine girmiş bulunuyoruz. O halde tasavvuf nedir? Bu soruya en sade cevaplardan birini veren Hacı Bektaş’tır. Ona göre (Tasavvuf; öyle bir şeydir ki, âfiyetle birleşmez. Tasavvuf, Allah’tan başka olandan bıkıp usanmaktır. Ve ondan başkasından boşanmaktır.)

Bu sözleri üzerine Hacı Bektaş’a sormuşlar. (Afiyet nedir?) (Afiyet bir ân yüreğin rahatlık ve karar bulmasıdır. Afiyet Allah’ta dinlenmedir. Oysaki tasavvuf başlangıçtır, özlemdir. Onun için ikisi birleşmez.)

Gene Hacı Bektaş’a sormuşlar: (Dervişin hali nasıl bir haldir?) Cevap vermiş: (O haldir ki, her ne ki kafanda varsa bırakırsın. Ve her ne ki elinde varsa verirsin. Ve kuyuya düşen ne yaparsa onu yaparsın!)

Yola gireceğin güne kadar kafanda ne gibi öğrenilmiş bilgiler varsa, yüreğinde ne gibi istekler besliyorsan, ne gibi şüphelerin varsa hepsini at ve öyle gel! Kafan ve yüreğin bomboş kalsın ve Allah özlemi ruhuna iyice sinsin. Başka türlü şüphe ve ihtirastan kurtulamazsın.

Böylece mistisizm insanın kendi gerçeğini bilmesi demektir. Ancak kendini bilen Allah’ını bilir, amaç ise yalnız Allah’ımızı bilmektir. Elbette ki bilenin uykusu bilmeyenin duasından daha hayırlıdır.

Her yükselişin ruhanî basamaklarına göre akıl vardır. Şeriat, Tarikat, Mârifet, Hakikat. İnsan hangi durakta ise akıl da o duraktadır. Ve gerekince o basamağa göre hüküm verir. Almak; bir türlü akıl işidir. Olmak isteyen ise; verir, sonsuz olur.

Putlar (kadın, erkek, para, şöhret, saltanat v.s.) insandan başkası için yaratılmamıştır. Âdemoğlu muhtaç olduğundan; mecbur olarak Allah’ı aramıştır. Bugün Allah yoktur deseniz, ertesi gün, herkes kendine göre bir put yaratacaktır: (Sevgili, para, şöhret, v.s.)

Allah diyor ki: (Ben, kulumun tasarladığı gibiyim!) Vay o kul ki Allah’ını en bayağı değere indirir; paraya, şehvete bağlar.

Taptığını en yüksek, en asıl ve bütün zenginliklerin kaynağı olarak tasarla. Allah her şeyin sonudur. Olgunluk orada biter. Ona yalvar. Sen de Onun gibi olgunlaşasın.

Allah’ı kendine vekil say. O, senin için her şeyi yapacaktır. Önünde küçül, büyüyeceksin.

Ahmed Rüfaî diyor ki: Gerçeğe varmak için, ben, her kapıyı çok kalabalık gördüm. Kendini silmek, hiçe saymak kapısını, çok tenha buldum, oradan kolayca içeri giriverdim.)

Ölürken Şahı Nakşbend’e soruyorlar: “Cenazenizin önünde hangi sûreyi okuyalım!” Cevap veriyor: “Sûre-i Şerife bize çoktur! ’. “Ne okuyalım,?” “Şunu!” diyor:

“Biz senin önüne çıkmış zavallı insanlarız.”

Senin güzelliğinden yalnız en küçük sadakayı dileniyoruz Allah, inananları bütün suçlarından uzaklaştırır.

Allah kuluna yeter. Onu doğru yola götürür, Eli bütün ellerden üstündür.

Her dinin özü İslâm, yani teslim olmak ve rızâdır. Allah; İbrahim’e (İslâm ol!) dedikte, İbrahim (Alemlerin Rabbına İslâm oldum.) dedi. Görülüyor ki İslâm olmak nefsi teslim etmek demektir.

Dost ile bağ her şeydir. En zeki ama en talihsiz yaratılmış’ın ölçüsü olan Şeytan’a biri takılıyor: “Sen kötü imişsin. Allah sana lanet ediyor!”

Şeytan cevap veriyor:

“Ne söylüyorsun, bundan daha büyük müjde mi olur? Beni Dost andı demek; Dost ansın da, nasıl anarsa ansın!”

Allah herkesi güvendiğine bırakır. Aklına güveneni aklına, parasına güveneni parasına, varlığına güveneni varlığına bırakır.

Her kim Allah’tan bir ân uzaklaşırsa, o sırada dostu ve arkasından geleni şeytan olur.

Bütün kötülüklerimize temel, içgüdüye kendini bırakan aklimizdir. Şair Sa’dî ne güzel söylemiştir: “Bulutlar, rüzgârlar, ay ve güneş, bütün felekler elbirliği yapmışlardır. Tek sen bir lokma elde edebilesin ve onu rahatça yiyebilesin.”

Allah insanların bildiğinden, tasarladığından çok acıyandır. O; dertli her yaradılmışla dertlidir. Her insan O’nun bir parçasıdır. Bizim kederimize bunun için ortak olmaz olur mu? Allah, biz acıdan kıvranırken yanı başımızdadır. Kur’an’da denildiği gibi (Bize şah damarımızdan daha yakındır. İnsan O’nun ruhu ile yaşamaktadır. Ve O’nun ruhundadır.)

Yaratan: (Ey Davud! Benim kullarıma olan özleyişim onların beni özleyişinden ileridir.) diyor. Ama biz benzerlerimizle o kadar uğraşıyoruz ki, Allah’a bir türlü sıra gelmiyor. Her şeyi benzerimizden istemeye o kadar alışmışız ki; her zaman dileklerimizden yoksun kaldığımız halde, gene onların ardı sıra koşmaktan bıkıp usanmayız.

Dostlarımıza, sevdiklerimize pek çok değer verelim. Ama Allah’ın hakkını kullara vermiyelim.

Allah’ı ananlarla anmayanlar arasındaki ayrılık, ölü ile diri arasındaki başkalık gibidir.

Hak yolunda yürüyenler iyi bilsinler ki: razı olmayan zorlanır.

Her ne bahasına olursa olsun, ruhu beden zindanından kurtarmak lâzımdır.

Allah bizimle birlik olursa bize kim düşman olabilir; karşımıza kim çıkar? Ama ondan yoksun olursak, o zaman dünya bir Cehennem‘’e döner.

Her türlü değer, her türlü şan ve şöhret Allah’ın dostluğu yanında nedir? Hiç!

O, var olunca her türlü yoksulluk biter.

Allah hayatımızdan giderse, o zaman dünyada kiminle ve nasıl yaşayabiliriz?

Dostum; bütün bu söylediğim şeyler, bir bakıma göre saçma ve yanlış olsa bile, senin için bunlara inanıp; Sokrates, Eflâtun, Epiktetos, İsâ, Mevlâna, kadar aptal ve bilgisiz olmak -çünkü bütün bu inançlar onlarındır- karşısındaki yeri, kürsüsü olan, inandıklarının aksini yapanlara benzemekten daha iyi değil midir?

Hesap; ruh dünyasının eşiğinden bir adım ileri gidemez.

Bunun için Allah’ın düşmanı Nietzsche, çıldırdıktan sonra, Weimar’ın göklerine bakıyor, dönen değirmenleri görüyor. Ve annesine: “Hiç kanatları yok diyor kanat! kanat!” diye bağırıyordu.

Düşüncende ve davranışlarında detaya tesadüfe, faydası olmayana yer verme. O zaman; sana öz ve temel kalacaktır. Hayattan; daha ne isteyebilirsin?

İyi bil ki sen şimdi yaşamıyorsun! Çünkü bir an için istediğin gibi yaşadığına inanmış değilsin!

İnsanın kendisinden başka hiç kimseden bir şey elde edemeyeceğini bilmesi çok acıdır. Bu böyledir. Bunu zamanı geçtikten sonra değil, erkenden öğrenmek gerekir.

Yoksunluk bir bıçak yarası gibi canımızı yakmazsa, üzerine düşkün olduğumuz şeyden yoksun değiliz demektir. Yoksunluk bir ceza olmalıdır. Böyle olmayınca hiç bir şeye yaramaz.

Hepsinin boş, her şeyin boş olduğunu pek geç öğrenirsen yazıktır sana!

Paralar yığdın. Bununla mutluluğun ilgisi ne?

Şan ve şerefin en yüksek tepelerine çıktın, bundan sana ne ?

Etinin ve kemiğinin isteklerini kovalıyorsun, bundan bir ân için olgun bir zevk duyabildin mi?

Birkaç kürek toprakla, gövde yokluğa gömülecek olduktan sonra paranın, iktidarın, her türlü tatminin ne değeri olabilir?

Ruhun kaderini bugünden, bu ândan düşünmek gerekir. Belki yarın pek geç olacaktır. Şimdi ışık ve imkân varken bitmeyen bir hazine toplamağa çalış. Hiç bir şey yapamayacağın karanlık gece elbette gelecektir.

Tek ödevimiz kendimizle uğraşmak, kendimize karşı her gün daha kuvvetli olmaktır. Her gün bir kötü huyumuzu bıraksak, çabucak mutlu olur ve Allah’ı buluruz. Ama gözlerimiz var, görmüyoruz; kulaklarımız var, duymuyoruz.

İnsanlar kötü huylarını köklerinden koparmak için; yaşamaya uyma yolunda harcadıkları emek kadar zahmet çekseydiler dünya Cennet olurdu.

Kahramanların, Velîlerin ömürlerine bak. Yaptığımız işlerin ve katlandığımız emeklerin ne kadar sudan olduğunu anlarsın.

Onlar açlığa ve susuzluğa, sürgüne, zindana, işkencelere, ölüme rağmen hiç bir vakit doğruluktan ayrılmadılar. Oysaki sen ve bari işin sonunda; bütün benzerlerimiz doğruluk ve olgunluk yolunda ne yaptık?

Asil bir ruha göre inkâr imandan zordur. Bunun için modern softaya kolay gelen, gerçeğe arkasını çevirtmek, onu aramaktan uzaklaşmaktır. Devrinin bilgi sultanı Fahreddin’i Râzî gerekiyor da kendisinden şöylece söz ediyor: “Ben Allah’ın varlığını ve birliğini binbir delil’le belirttim! ’ Muhiddin’i Arabî ona şu cevabı yolluyor: “Ey Fahreddin! Allah’ın varlığından ve birliğinden binbir şüphen mi vardı?”

Hak’kın binbir faziletini (erdem) sayıyorsun. Senin kaç faziletin var? ,

Dünyanın en çok yardıma muhtaç, en zavallı ve yaralı insanı bile olsan; gene başkasına yardım etmeğe çalış! Kurtulmanın tek yolu budur.

İnsanın ilk önce kendisinden çıkması lâzımdır.

Gerçeğin şarabı acıdır. Bu acı birinci yudumdadır. Mutluluk, bütün hayatın mânası olan mutluluk, bu acı yudumun hemen arkasından gelecek ve o zaman Peygamberin sözü doğru olduğu anlaşılacaktır. (Ölen bir buğday tanesine karşı birçok buğday taneleri elde edilir.)

Saf ve basit olmalıdır. Ama temizlik, basitlik ruh yoksulluğu değildir. Cennet saf ve basit olanlarındır.

Allah bizim için nedir? İlk önce yasımız, -onu acı duyarak sezerim-, sonra ümidimiz ve son ümidimiz!

Ey Rab, bütün felsefeler ve bilimler susuyorlar, bilmecelerin bilmecesi konusunda hece söylemiyorlar. Her mutluluğun tek anahtarı olan ey Rab; Sen konuş!

Allah kendisini ancak ağlayanlara gösterebilir. Ağlamamış olan Onu göremez. Ağlamış olanlar ise, yüzde yüz O’nu görürler. Çünkü isteyerek bir amaç için katlanılan yoksunluk, kendi haklarından isteğiyle uzaklaşma, Allah’a, mutluluğa giden tek yoldur.

Fenalık inşa edemez. Onun bir şeye varmış görünmesi, kendi kendini yıkmasının son perdesidir. Ânı değil, süreni düşünen; fenalığa el uzatmaz.

Bütün bu gerçeklere, senin de inandığından şüphem yok. Bu yolda yürüyemiyorsun. Biliyorum ki tırmanılarak çıkılan tepelerde durabilmek, tırmanmaktan daha güçtür. Dene, dayan! Biraz sonra varacaksın.

Sabır, sabır durmadan söz edilmesi gereken şey. Gerçek sevgi sabırsızlığın zıddıdır. Ey vefâsız insan! ömründe bir kere olsun sevdim diyemeyecek misin ?

Ne para, ne sultanlık, ne ün; ne de sağlık; yalnız bir şey lâzımdır: Mutlu olmak. Bunun için de teslim olmak, yani Müslüman olmak gerekir.

Ey dostum, artık hastalıktan kurtulmağa karar ver, um ve bekle!

Doğruluk ve sevgi yolundaki söze bağlılık; olgunluğu) ilk şartıdır.

Allah’ı inkâr eden şaşkınlar, bu inkârın onu yok etmek olmadığını düşünmüyorlar.

Dostum, artık iki sultana birden köle olamazsın. Sana yaratılmışların en şereflisi diyen ve sonsuzluğun hâkimi olan Allah’ını mı, yoksa bugünkü geçici çıkarlarını; gözdağı ile seni korkutan, yoksa oyalayan Sultam mı üstün tutacaksın?

Kararını ver. Bir kelime ile insan mı olacaksın, yoksa tilki yılan, kurt veya domuz mu olacaksın?

Allah susuyor. İşte asıl onun susmasından kork.

Gücüm yok diyorsun. Can ve gönülden iste, ayağa kalk, her şeyi yapacaksın. Olurki ilk adımlarda sendeler ve tövbe’lerini, kararını bozarsın. Bunun önemi yok. Bin kere tövbelerini bozarsan, ama arkasından içten gelen pişmanlık gösterirsen, Allah gene seni koruyacaktır.

Yalnız, Göklerden gelen emirleri tartışmaya kalkma. Orada dur! Çünkü emir tartışılmaz, yapılır. İşi sona erdirmenin başka yolu! yoktur. Bununla birlikte şunu da her vakit aklında tut ki, her ân nefsinle uğraşmak zorundasın. Çünkü; bu alanda kazanılmış savaş; asla sonuncusu değildir.

Şair Baudelaire haykırıyor: ‘‘Ey Rabbim; bana ruhumu ve gövdemi iğrenmeden görecek kuvvet ve cesareti ver”. Bu yalvarma halimizin dile gelmesidir. Sen olmasan bu güçsüz, çürümüş varlığımızla kime ve nereye gidebiliriz ?

Dostum yaşlandın. “Artık hayata benzeyen hayatı değil, hayatımın ta kendisini istiyorum!” diyecek ve bunu arayıp bulacak isteğin olsun. Ömrün hızla geçip gidiyor. Ve sen gene kendine mühlet vermekle oyalanıyorsun.

Ömrümüz bir ân kadar kısa. Ortasına gelmişken de ne yapacağımızı bilmiyoruz. Ne vakit yaşamasını öğreneceğiz ve ne vakit yaşayacağız?

Dünyalara sahip ve hâkim olmak için ruhumu kaybetmek gerekecekse bütün elde edeceklerimin hiç bir değeri yoktur.

Madde; hiç bir zaman ruhun yerini tutamaz!

Bir takım insanlar bataklığa alçaklığa, rezalete basarak başlarını göklere yükseltmek isterler. Ayaklar çamurda olduktan sonra, başın göklere yükselmesi hic bir şeye yaramaz. Temel çürüktür.’

Gövdenin istekleri seni sana bağlar. Ruhun dilekleri seni başkasına bağlar, sana ufuk açar.

Ey Rab! Hırstan, tembellikten, şehvetten, korkudan, günahtan ve günahın getirdiği türlü türlü yüz karasından ve sonunda ümitsiz, imansız ölmekten kurtulmak için bize yardım et!

İnsan sağına soluna bakıyor. Bu imansız komşuların yaşaması ne fakir, ne zavallı, ne kısır! Bu zavallıların hayatlarına nasıl bir parça ümit katmalı ? Bunların bildikleri tek sevgi, karşı cinsteki yaradılmışın vereceği ümit ve zevk! Oysaki yan yana geliyorlar, birbirlerine sarılıyorlar, biri ötekinin üstünde kırılıyor, anlaşamıyorlar.

Bir ân olsun ‘bir şeyi elde etmeden, gene hayatın gürültülerine karışıp gidiyorlar; Bütün bir ebediyeti, böylelikle sevdikleri göğsün üzerinde bir âna verip geçiyorlar.

Bizi ânında yükseltmeyen acı, mutlak olarak boş ve manasızdır.

“Sağ gözün senin manevî yıkılışına sebep olursa, onu çıkarıp kendinden at. Organlarından birinin eksik olması, bütün varlığının çürümesinden daha iyidir.” (Hz. İsa Zeytindağı vaazı)

“Gövdeyi öldürenden korkmayınız. Ruhu öldürenden korkunuz.”

Hayatı kaybetmekten daha acı bir şey vardır. Yaşamanın mânasını kaybetmek.

Rab’bın her yerde hazırdır. Onun güzelliğini görmek isteyen Vasıtî’nin dediği gibi, bir kırmızı gülü eline alsın ve ona baksın, yeter.

Herkesin elinde bulunan normal imkânlardan, kaderi dolayısile yoksun olanları Allah daha büyükleri için yaratmıştır. Ayağından vurulmuş olanlar, yürümez, uçarlar.

Gene de sürmeyene; geçiciye bağlanıyorsun. Görmüyor musun ki; her şey akıp gidiyor. Ve yüzyılların üstünde yalnız O’nun mübarek yüzü hâkim olarak kalıyor.

Öleceksin! En güzel Sultanlar, en büyük kahramanlar, en güçlü diktatörler gibi toprak olacaksın. Gençliğine güveniyorsan, düşün ki en uzun ömrün sonu yarından daha, yakındır. Bunları biliyorsun, böyleyken kendi yaktığın ateşte yanıyorsun.

Kedine köle olan; ben hür bir insanım diyebilir mi ?

Yalnız gülenler, ya da gülmeğe çalışanlar, gülmek için kendini zorlıyanlar, bil ki, zevkleri için yaşayanlardır.

İnsan yoktur. Herkes kendini var sanır. Var olan için her şey vardır; var olan ölmez, ölmeyen ise Allah’tır.

Var olanın hiç bir şeye ihtiyacı yoktur. Her şeyi vardır. Yok, olanın da yani olgun insanın da hiç bir ihtiyacı yoktur. Çünkü kendisi yoktur.

Bayezidî Bistamî’nin şu sözünü hiç hatırından çıkarma; (Otuz yıldır Hak’la konuşurum, halk beni kendilerile konuşuyor sanır.)

Bunu düşününce ne dostundan, ne komşundan, ne de düşmanından sızlanırsın.

Ömrünün en iyi günü, bugün, en güzel saati bu saat, en bulunmaz ânı bu ândır. Dünyada ne yapılmış ise “şimdi” yapılmıştır. Gerçekleştirmek istediğin ideali bugün ele al! Yarın belki kıyamet kopacaktır. Bu gerçeği anlamayan; dünyadan bir şey anlamış değildir.

Küçük zevklerden uzaklaşmayan, büyüğüne erişemez. Büyük mutluluk, malından değil, canından bile silkinmeyi ister. Gerçek insanlığa yükseliş buradan başlar. Olgunlaşmasının talihsiz bir gününde, bu yüzden bir veli “ölemediğim için ölüyorum!” diye inlemiştir.

Kendini perhizle; yapmacığı aşkla yenmeğe çalış. Sonuna kadar vermek cömertliğini göster. Böylelikle bütün verdiklerini fazlasile eline geçirirsin. En derin ekonomi kanununun sırrı budur.

Fakirsen zengin olmak için çırpınma. Yapacağın daha önemli işler var. Zenginsen Allah’a şükret ve hiç bir zaman, hiç bir şeyin sana sahip olmasına yol açma.

Gövdenin hesapsız, ölçüsüz, düzensiz; yalnız zevk için yaşamak istemesi, ruhunu kölelik zincirlerine bağlar.

Doğruluktan bir adım ayrılan günaha düşer. Suyun iki parmak altında ya da denizin dibinde boğulmak arasında fark yoktur.

İhtiraslarını doyurma yolunda sendeleyerek yürüdüğün ve bin kere yüzüstü düştüğün halde, gene umuyor, bekliyor ya da yoksun kalırım diye korkuyorsun. Bu arkası gelmeyen ümitlerden ve hiç bir temele dayanmayan kaygılardan ne vakit kurtulacaksın?

Doğru’ya kendini vermen, senin için birçok yoksunluklar dolayısile dayanılmaz bir acı olacaksa; bunu normal bulmalısın. Çünkü kötülük; yapmaz, yıkar demiştim. Yapmak, kurmak için elbetteki zahmet çekecek, terleyeceksin.

“Allah kullarını af için bahane arar.”

Sana biteviye Kur’an oku, namaz kıl, demiyorum. Her şeyden önce kendini bul, diyorum. Ancak kendimi bulan Allah’ını bulur, amaç da budur.

Kur’an; şairin dediği gibi “Dostun bir yadigârıdır. Dost yanımızda olunca yadigâr gölgede kalır.”

“Ya Rab! Beni benden al, Seni bana ver, Sen kal!”

“Allah’ım biliyorum ki bize bizden yakınsın, kimi vakit en akıllı, en aydın kullarm bile niye Seni bulamıyorlar?”

Ben fukaranın bu yolda biricik avunma yolum, şu sözündür: ‘‘Beni önceden bulmamış olsaydın, aramaya kalkmazdın!” Allah’tan yalnız Allah’ı istemelidir. Ondan başkasını istemek haramdır, daha doğrusu ayıptır.

Ebediyette var olmak için kendini yok saymak, bu; başlangıçtır. Musâ; özlemini çektiği Allah’a soruyor: “Ya Rab, Senin yüzünü nasıl görebilirim?”

Cenabı Hak cevap veriyor:

“Ey Musâ kendini bırak da gel!”

Ölen hayvan olur, insan ölmemelidir, ölen insan ise ona yazıktır. Şeytanını Müslüman etmenin çaresini bulamamıştır. Nefis ölmez, yalnız teslim olur. Ve teslim olunca yani Müslüman olunca, sana kardeş olur.

Hiç kapanmayan, çalındığı vakit her zaman açılan bir tek şeref kapısı; O’nun kapısıdır. Bin kere tövbeni bozsan, küfür çamurlarında leş haline gelinceye kadar çürüsen, gene korkmadan bu kapıya gel! O kapıdan hiç ümidini kesme. Allah’a yardımı et! O, sana yardım edecektir!

“Ölmeden önce öl!” sırrını kendi kendinde gerçekleştirmeyenler çabucak yoldan çıkarlar. En küçük şeylerde bile hırs gözlerini kör eder, öl; elbette olacaksın..

Henüz ruhu hasta ve içgüdüsünün boyunduruğunda olup maddeye bağlı olanlar, dünya nimetlerine düşkünlükten çok güç kurtulurlar. Bu yasak yemişlere karşı savaşlarında kendilerini yenseler bile, üzülürler, sabırlarını kaybederler. Hırsla istediklerini elde edince de, vicdan âzabı üzerlerine çöker. Çünkü huzur ve mutlulukla ilgisi olmayan azgınlıklarına kendilerini bırakmışlardır. Oysaki ihtiraslara kendini bırakarak değil, onlara karşı gelerek gönül rahatlığı elde edilebilir. Bu yüzden; zevklere ve dış âleme düşkün insanın gönlünde sevinç yoktur. Huzur, coşkun bir İç dünyası olan adamın ödülüdür.

Rabbın sevgili kullarından Şibli demiştir ki: “Kırk yıldır gönlüm bir içim su, ya da bir içim ekşi ayran diler, henüz anı ona vermedim.”

Ve gene demiştir ki: “Bugün kırk yıldır ki bir vakitteyim. Hak Taâlâ gönlüme bakar ve kendinden başka bir şey görmez.”

Vicdanının kesin emrine bağlan. Mutlu olacaksın!

Din her ne bahasına olursa olsun mutluluğu aramak ve bulmak amacıdır.

Geçici olmayan mutluluğun tarifini bilmek ve yapmaktansa, onu kendinde duymayı üstün tutmak daha iyidir.

İnsanlarla, yeryüzüyle ilgili bütün bilmecelerin düğümlerini çözsek, bunlar yönündeki bütün bilgilerin kanunlarını bilsek, Allah’ın sevgisinden, didârından yoksun olduktan sonra, bunları bilmekle bilmemek arasında fark yoktur.

İnsanlar binlerce yıl hayvanlar gibi yaşadılar. Sonunda Allah’ı, merhameti, aşkı buldular; medeniyet doğdu. Şimdi Allah’ın öldüğünü sandıkları için, acıma ve sevgi, işlerine gelmiyor. Her şeyin daha çoğunu bulmak isteğile, ebediyete değer vermeyen akılları, iki yokluk arasındaki ölçülü zamanı fırsat bilerek çalışmaya başladı. Aç kurtlar gibi birbirlerini öldürüyor, yiyorlar.

Dostum; akıllı görünmeğe değil, akıllı olmağa çalış. Senin olgunluğa doğru gidemeyişin, gerçeği olduğu gibi görmemek güçsüzlüğünden geliyor Kolayı üstün tutuyorsun!

Ruhla ilgili rahatlık, o kadar güzeldir ki; bunun ne olduğunu bir kere tasarlıyabilseydin, artık ötesini, düşünmezdin.

Ansızın Sevgili geldiği vakit, uyanık bulunan insan ne mutludur!

Seninki senin, benimki benim. Bu ayak takımının ekmek kavgasıdır. Seninki senin, benimki de senin: bu gerçeğin getirdiği rahatlıktır. Aslında ne sen varsın, ne de ben!

Yalnız sana değer verenleri seversen, beğenilecek ne yapmış olursun?

Âşık bağırır: “Yâ Rab! Hayatımdan başka bir şeyim yok! O da sana feda olsun!”

Arif; bunu duyunca ona gülerek sorar: “Yâhû! Kimin hayatını kime veriyorsun?”

Küçük şeylerde kendimizi yenemezsek, hangi büyük şerefe erişiriz ?’

Ruh dünyası olan insan’ın duası, en büyük acı içinde bile böyle olmalıdır:

“Allah’ım senin varlığın nasıl sonsuz ise, benim, de yokluğum öylece sonsuzdur. Sen varlıkta, birsin. Ben yoklukta birim. Allah’ım beni yoksun, fakir, ortada bırakılmış güçsüz ve küçük görünen bir hiçlik haline indirdiğin için Sana şükrederim. Çünkü ancak, şimdi, ben Süleyman’ın sultanlığını, Karun’un hâzinesini buldum!”

Her şeyini ver, Hiçi, yani her şeyi satın alacaksın. Kendini verir, Allah’ı ararsan, en güzel sevgiliyi bulacaksın.

Allah’ın sultanlığına nasıl ortak olur ve onun gibi yaşıyabiliriz? Mesele budur!

Allah, hayat kadar güzel ve tehlikelidir. Bunun için O’nun güzelliğinden sarhoş olanların kimisi kâfir, kimisi âşık olur. Mevlâna’nın dediği gibi, “O hem derttir, hem merhemdir. Hem yastır, hem sevinçtir. Hem anahtardır, hem kilittir. Hem zindandır, hem hürriyettir. Ve gene dünyada da, âhirette de gizlidir. Bunumla birlikte her yerde görünen, nur saçan O’dur. O, susar; böyleyken her dilde söyleşen O’dur. Ve gene bunun içindir ki mescitte de, meyhanede de âşıkın aradığı O’dur.” “Ey dostum! Eğer sevgilinin güzel varlığına elin erişemiyorsa, bil ki, buna sebep, perişan olan taliin ve uzanmasını bilmiyen kolundur. Tapınağı bırakıp, orada görünen ideali aradığın ve eşyayı değil, eşyanın sahibini aradığın gün mutluluğuna kavuştuğun gündür.”

Sanıyorsun ki günlük ödevler yapacağın en iyi işler arasındadır. Senin tutacağın en doğru yol Rab bin; her işini gördüğünü bilerek yaşamandır.

Ey benim Allah’ım! Taptığım her varlıkta Seni arıyorum. Mutlu olduğum ânın ışığı Sen’sin. Sen olunca, her şey var, Sen Sen olmayınca bir şey yok. Sevgili, para, şöhret, bilim, eser, bütün bunlar Sana varmak için başımı vurduğum kayalardır. Sen mutlulukların sonusun. Gittikçe çoğalmamakla birlikte, coşturan mutluluk Sen’sin, çünkü Sen her şeyin sonusun! Ancak Sana yakınlaştığım dakikada; zaman duruyor ve ben yalnız o buluşmada geçici varlığımın sevincini sürer biliyorum.

Bütün bilginler filozoflar bir tarafa! Senin sesini, yalnız Senin mübarek sesini, duymak istiyorum!

Mevlâna Celâleddin-i Rumî “Eski şeyleri satanların sıraları ve zamanları geçti. Biz, şimdi yeniliği ve yeni şeyleri satıyoruz. Bugün pazar bizimdir.” diyor.

Mevlâna; Phidias kadar yenidir. Onun yeni dediği moda değildir, ebedî yenidir.

Bize göre güneşin battığı yerdeki velî “Çorba kâsesinin içinde bile Allah’ı görüyorum!” dediği gibi; bize göre, güneşin doğduğu yerdeki velî de “Cübbemin içinde Allah’tan başka bir şey yok!” diyor.

“Olayları konuşturmalıdır. Çünkü bilimsel gerçek ferdî değildir.”

Buna, olayları en iyi kullanabilen H. Poincarre şöyle cevap veriyor:

“Ne yazık ki olaylar asla konuşmazlar.”

İmdi konuşan birisi vardır. O’nu dinlemek gerekir.

Her şeyden önce ruhu kurtarmalıdır. Âdemoğluna ekmek değil; cesaret, îman lâzımdır.

İdealine bağlanmış insanların yükselmesine her şey yardım eder; ölüm bile. Peygamber’in dediği gibi, göz yaşlarile eken, sevinçle biçer.

Süreni aramayan, elbetteki geçiciden de yoksun kalır.

En kolay yaşama, şüpheye ve imansızlığa güvenen hayattır. İnanç; bir mucizedir. Ondan medeniyet doğar.

Geleceği kuran, yaşatan bu “dakika”dır.

Her günü ölçüsüz büyük sonuçlar verecek insan hayatı, baştan aşağı ciddiye alınmalıdır. Boş bir işle geçirdiğiniz şu ân, belki sizin ebedî hayatı kazanmanıza bir fırsat olacaktı. Yaşamanın değeri ve özü ile onu kullandığınız şekli ölçün, karşılaştırın. Sonra düşünün ki, bir saat daha yaşayıp yaşamayacağınızı bilmiyorsunuz!

İnsan; ben Muhammedi, gerçeği, gözümle gördüm diyecek hale gelmelidir. Olgunluk için en kısa yol Allah’ın ahlâkına, Muhammed gibi uymaktır.

Dostum, her zaman şunu düşün: Allah; bugünkü çıkar değil, yalnız idealdir!

Ruhun silindiği dünyada yaşamaktansa ölmek daha iyidir.

Mutluluk; isteği olgunluğa ermiş insanda bulunur.

“Kendilerini güçlü sananların yoksun olduğu nimet, onların küçük gördüklerine verilecektir.”

Hiç bir suçlu affolunmaktan ümit kesmemelidir. Bütün peygamberler, yalnız kendilerinin kurtulamayacağına inanmış suçluları kurtarmak için dünyaya gelmişlerdir.

Ölümü düşündüğümüz ândan başlayarak, ömrümüzün her olayı bir mâna kazanır.

Ey Rabbım! Bana günlerimin sayılı olduğunu durmadan hatırlat!

Dostum! “Kendime çelme takmayacağım, korku, vicdan azabı duymadan yaşayacağım!” dediğin gün; bunu içinden söylüyorsan kurtulmuşsundur!

Allah’ım yalnız tek olanı, yani Seni istiyorum!

İnancın olmadığı yerde, hayat sofrasının altında yalnız küçük “Ben” parçaları vardır.

İnanç olmayınca ne hayatın, ne ölümün, ne Efendimizin, ne de kendimizin ne olduğumuzu bilmeğe imkân yoktur. İnancın inkâr edildiği yerde; ihtiras, bayağılık, şaşkınlık, karanlık ve ölüm vardır.

“Bir Tanrı gibi istiyorum. Kader yerde sürünen bir solucan gibi beni eziyor!”’ diye haykırman işte bu yüzdendir.

Tabiatı, aman, Allah’sıza bırakmayalım. Tabiat ve insan değil, o zaman; hiçbir şey ayakta, durmaz.

İnanç; yaşamak sanatıdır.

Hayatı baştan aşağı bir yalandan, sahtekârlıktan kurulmuş insanlar çoktur. Kendimizi anlamağa çalışalım. Hiç olmazsa suçumuzu inkâr etmeyelim. Günahın günah, çirkinliğin çirkinlik olduğunu gizlemeyelim. Bunu söyleyebilmek, yola girmektir.

Allah’a karşı saygısızlık, bir cesaret değildir.

Bekliyorsun, bekliyorsun; bekliyorsun! Neyi? Hiçbir vakit dışarıdan gelmeyen ve ne yazık; sende uyuyan mutluluğu bekliyorsun!

Sev, kahırlara ve gözyaşlarına rağmen tertemiz kal, acını ölümlere kadar gizli tutmağa çalış. Yüzde yüz mutlu olacaksın. Allah sana sevmek imkânım vermişse, daha hangi büyük nimeti bekliyorsun? Her gün bir dakika olsun yalnız kal, sevgini düşün, ne kadar imkânsızlıklarla dolu olursa olsun, bu nimetin bulunmaz bahası seni her türlü sevince kavuşturacaktır.

Ruhunun olgunluğuna bir şey eklemiyen kaygıları bir yöne at! Maddî yaşayışın lüksü seni bulandırmasın. Âlemin boş gürültülerine kulaklarını tıka. O zaman yaşamanın gerçek sırlarını düşünecek vakti bulacaksın.

Gölgede silik kalmak istemeyen, en değerli hâzinesini dağıtmadan ortaya çıkamaz.

Gene de mutluluk dediğin şey; kaygılardan, yaslardan, sıkıntılardan, iğrenmelerden, vicdan azaplarından ve yalancı vaidlerden kurulmuş değil midir?

Felâket aynasında kendini bir kere olsun iyice görmiyen, kendisinin ne olduğunu bilemez. Uyanık ruhların çoğu yalınayak acının kızgın külleri üzerinde yürümüşlerdir. Tertemiz bir varlık içinde görünenlerin; ne yazık ki; birçoğu bu dünyadan uyurken yürüyüp geçenler gibi gelip geçmişlerdir. Ve Rabbın önüne dünyada yalnız uyudukları İçin elleri bomboş çıkacaklardır. Bilinen şey: Dünya; âhirete götürülecek mahsullerin ekim, biçim yeridir. Ve âhirette olgunlukta yükselmek yoktur, Bunun için hiçbir basamakta gecikmemen, erişme yolunda yerini bulup orada sıkı durmalıdır. Çünkü her dakika kendimizi büyük görme ve kaza fırtınaları bizi bulunduğumuz duraklardan uçurumlara yuvarlıyabilir.

Sana, gerçeğe gidecek tek bir yol olduğunu söyleyenlere inanma.

Allah’a giden yollar insanların nefesleri savısı kadar çoktur. Bununla birlikte bu yargı sent gururlandırmasın. Bu azgın ve aydın insanların, bazan okuyup yazamaz kocakarıların imanlarını ve davranışlarını benimsemekle işe başlamaları gerekir. Çünkü Allah; en kuvvetlileri yere vurmak için, en güçsüzleri bu yolda kullanır.

Ama sen bu âna değin öleceğine inanmıyorsun. Bir türlü öleceğine inanmıyorsun. Sonunu düşünmeden, istediğin, erişebildiğin gibi bir hayat sürüyorsun. Niye mutlu değilsin? İşte sana Mukaddes kitapların bahsettiği Cehennem, bu Cehennem’dir.

Gene de senin bundan haberin yoktur.

Sh: 68-86

Kaynak: BURHAN TOPRAK, DİN VE SANAT, Ekin Basımevi, Varlık Yayınları Ekim, 1962, İstanbul

Burhan Toprak: 1906’da doğmuş, 1967 de vefat etmiştir. Sanat tarihçisi ve yazardır. Sorbonne’da felsefe tahsilinden sonra Güzel Sanatlar Akademisi’nde sanat tarihi hocalığı, Akademi müdürlüğü ve MEB müfettişliği yapmıştır. Sanat tarihi, sanat felsefesi ve estetik konularında tercüme ve yazılan ile Yunus Emre Dîvanı üzerindeki çalışmalarıyla tanınmıştır. Yunus Emre Divanı isimli eserine “Büyük sanatkâr Ayverdi Hanımefendiye en derin hürmetlerimle”, Estetik isimli eserine “Orijinal mütefekkir Sâmiha Ayverdi Hanımefendi ye hayranlıklanmla”, Ballar Balını Buldum isimli eserine “Kardeş Sâmiha Ayverdi Hanımefendi’ye en derin saygılarımla”, Sanat Şaheserleri isimli eserine de “Sâmiha Ayverdi Hanımefendi ye en derin hürmetlerimle” ithaflarını yazmıştır.

Yazabilirsin

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s